Yazılar

Kalbi korumanın yolları

Kalbi korumanın yolları

Günlük yaşam alışkanlıklarımızda köklü değişikliklere neden olan yüzyılın salgın hastalığı Covid-19 pandemisi kalp hastalarının yanı sıra kalbinde herhangi bir sıkıntı yaşamamış kişileri de olumsuz etkiliyor. Buna karşın bir de Covid-19’a yakalananlarda sorunlar daha tehlikeli sonuçlara yol açabiliyor. Acıbadem Altunizade Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Sinan Dağdelen,  “Covid-19 tedavisi sürecinde ve sonrasında yaşanan sorunlar, uzun dönemli etkiler yapılan araştırmalarla bir bir ortaya çıktıkça almamız gereken önlemler, dikkat etmemiz gereken noktalar da artıyor. Çünkü hastalıktan en çok etkilenen yapılar, solunum ile kalp ve damar sistemleri olarak karşımıza çıkıyor. Kalp damar sisteminde meydana gelebilecek sorunların her biri hayatı tehdit edecek ciddiyette olabiliyor” diyor. Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Sinan Dağdelen, bu süreçte kalbimizi korumanın yollarını ve alınması gereken önlemleri anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Yaklaşık bir buçuk yıldır devam eden Covid pandemisi sürecinde hareketsizlik, bilgisayar başında geçirilen uzun saatler boyunca kan dolaşımının olumsuz etkilenmesi, yanlış ve aşırı beslenerek kilo alma, özellikle göbek etrafındaki yağlanma vb sorunlar, normalde hiç olmayan metabolik sendrom gibi kardiyovasküler risklerin artmasına neden oluyor. Acıbadem Altunizade Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Sinan Dağdelen, bu olumsuz koşulların kalp hastalarının yanı sıra kalbinde herhangi bir sıkıntı yaşamamış sağlıklı kişileri de etkileyebildiğini belirterek “Bu zorlu süreç kalp damar hastalığı olanlar veya yüksek riskli kişilerin gerekli muayene, tahlil ve tetkiklerini yaptırmamaları ayrıca sorun oluşturmaktadır. Klinik takiplerine uzun bir aradan sonra gelen hastalarda maalesef bazı komplikasyonlar geliştiğini görüyoruz” diyor. Kalp damar sisteminde meydana gelebilecek sorunların her birinin hayatı tehdit edecek ciddiyette olabileceğine dikkat çeken Prof. Dr. Sinan Dağdelen; gelişebilecek durumları kalp kası iltihabı, kalp zarı iltihabı, akut kalp krizi, ciddi kalp yetersizliği, felç, kalp ritim bozuklukları, hipertansiyon atakları, akciğer damar tıkanıklığı ve bacak damarlarında pıhtı oluşması şeklinde sıralıyor.

Pause Sağlık

Tansiyonu yükseltip ritmi bozabiliyor!

Covid-19 döneminde ya da iyileşirken daha önce olmayan tansiyon yükselmeleri, çarpıntı ve ritim problemleri de görülebiliyor. Prof. Dr. Sinan Dağdelen şöyle konuşuyor: “Covid-19 tedavisi sürecinde ve sonrasında yaşanan sorunlar, uzun dönemli etkiler yapılan araştırmalarla bir bir ortaya çıktıkça almamız gereken önlemler, dikkat etmemiz gereken noktalar da artıyor. Çünkü hastalıktan en çok etkilenen yapılar, solunum ile kalp ve damar sistemleri olarak ne çıkıyor. Hastalığın seyri normale girerken bile aniden başlayan beklenmedik nefes darlığı, aşırı çabuk yorulma, aşırı çarpıntı hissi, göğüs ağrıları, göğüste baskı veya ağırlık hissi, tıkanma hissi gibi semptomlar, ani veya ilerleyen ciddi bir kardiyovasküler komplikasyonun ön habercisi olabiliyor. Bu belirtileri yaşayan hastanın mutlaka hekimine danışması ve en azından EKG ve kan tahlillerinde anormalliklerin olmadığını teyit ettirmelerinde yarar vardır. Herhangi bir acil durum karşısında asla dünyanın en iyi doktorunu aramakla zaman kaybetmeyin, acil durumlarda en iyi doktor size en yakın doktordur.”

Rutin kontrollerde korkutan düşüş

Pandemi nedeniyle hastaların üçte birinin rutin kontrollerini aksattığını belirten Prof. Dr. Sinan Dağdelen, ABD’de yapılan bir çalışmaya göre tansiyon hastalarının yarısının kontrollerini yaptırmadığını, kolesterol tahlillerinin de yüzde 37 azaldığını belirtiyor. Kontrollerdeki bu aksaklıkların yanı sıra başka olumsuz etmenlerle birlikte pandemi döneminde hastane dışında ani kalp durması ve akut kriz vakalarında üç kat artış yaşandığını kaydeden Prof. Dr. Sinan Dağdelen, “Pandemi döneminde 187 ülkenin analiz edilen verilerinde ortalama adım atma sayısı ve yürüme alışkanlığında yüzde 27 azalma tespit edilmiştir” diyor.

Pause Sağlık

Aşı karşıtlığı da önemli bir tehlike

Prof. Dr. Sinan Dağdelen, yaşanan önemli risklerinden birinin de sosyal medya kanalları aracılığı ile yayılan yanlış yönlendirme ve bilgilendirme olduğunu kaydederek “Maalesef bazı insanlar bu bilgilere kanarak sağlıklarını tehlikeye atmaktadırlar. Bunun en önemli örneği  ise anti aşı kampanyalarıdır. Ülkemizde 65 yaş üzeri insanlarımızın aşı sıraları geldiği halde yüzde 20-25’inin aşı olmaması, bu konuda önemli bir sorun olduğunu ortaya koymaktadır” diye konuşuyor.

ACE-2’nin önemi anlaşıldı

Covid-19, ACE-2 adı verilen özel hücre yüzeyi reseptörlerine tutunarak hücre içine giriyor. Bu durum, vücutta kan basıncının düzenlenmesinde etkin olan Angiotensin-2’nin damarlarda ve akciğerde dönüşümünü azaltıyor. Bu etki ise doğrudan kalbi ilgilendiren birçok sorunu beraberinde getiriyor. Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Sinan Dağdelen, bu riskleri “kalbi koruyucu maddelerin azalması, damarların aşırı kasılması, pıhtılaşmanın artması, enflamasyon iyileşme sürecinin bozulması, dokuların sağlamlaştırıcı etkisinin azalması, iltihap oluşumu vb bir dizi patolojik süreç” olarak özetliyor.

Pause Sağlık

Önceden kalp hastası olmayanlar da risk altında

Hastalık sırasında ve iyileşme dönemindeki en tehlikeli kalp ve damar risklerinin başında ise akut kalp krizi geliyor. Damar içi pıhtılaşma ve akut kalp yetersizliği ataklarının da görülme sıklığının arttığına işaret eden Prof. Dr. Sinan Dağdelen, “Bu hastalar daha önceden bilinen bir kalp damar hastası olabilir veya olmayabilir. Daha önceden herhangi bir kalp damar hastalığı veya damar pıhtılaşma hikayesi olan ya da hipertansiyon ve diyabet gibi rahatsızlığı olanlarda bu komplikasyonları olma riski de artıyor” diye uyarıyor. Risk grubundaki kişilerin kan tahlili ya da tetkiklerle daha yakından takip edilmesi gerektiğini belirten Prof. Dr. Sinan Dağdelen, ayrıca ilaç, kan sulandırıcı, kalp ritmini koruyan tedaviler uygulanabileceğini belirtiyor.

Pause Sağlık

Pandemide kalbi korumanın 10 kuralı!

Kalp ve damar hastalıklarından korunmak için maske, mesafe, hijyen koşullarına uymanın önemli olduğunu belirten Prof. Dr. Sinan Dağdelen, bu dönemde kalbimizi korumak için mutlaka dikkat etmemiz gereken 10 kuralı şöyle sıralıyor:

  1. Acıkmadan bir şey yemeyin.
  2. Az ve sık yiyin. Sofradan tam olarak doymadan kalkın.
  3. Her gün 1.5 litre düzenli su için. (Bu miktar böbrek ve kalp-damar hastaları için değişebilir)
  4. Unlu, ağır yağlı, nişastalı, aşırı tuzlu besinlerden kaçının.
  5. Taze sebze ve meyve tüketin. (Diyabet hastaları için meyve miktarı sınırlı olmalıdır.)
  6. Uzman tarafından önerilmedikçe hiçbir katkı maddesi, vitamin veya minerali rastgele kullanmayın.

Enginarı yapraklarıyla tüketin

Enginarı yapraklarıyla tüketin

İlkbaharın sağlık deposu olarak öne çıkan sebzelerinden biri enginar… Çoğunlukla, yeşil yeşil yapraklar arasına saklanmış ‘enginar kalbi’ olarak adlandırılan, çanak şeklindeki etli kısmı tüketilse de, yaprakları da ayrı birer şifa kaynağı. Acıbadem Altunizade Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Hazal Çatırtan Çobanoğlu “Kangar, kenger, sinar olarak da bilinen, karaciğer dostu olan enginar; kalpten kansere birçok hastalığa karşı korunmamızda destek sağlıyor. Ayrıca sağlıklı bir diyet dostu olarak karşımıza çıkıyor. Enginarın yapraklarını da tüketerek, içeriğindeki A, C, B, D ve E vitaminleri ile bağışıklığınızı güçlendirebilirsiniz. Enginar, her ne kadar ilkbahar-yaz döneminin sebzesi olsa da uygun saklama koşulları ile sağlandığı takdirde ilk günkü tazelik ve lezzeti ile her mevsimde tüketilebilir. Ancak potasyum içeriği ve vücuttan su atıcı etkisi nedeniyle böbrek hastalığı olanların kontrollü bir şekilde tüketmesi gerekiyor” diyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Hazal Çatırtan Çobanoğlu, enginarın sağlığımıza faydalarını ve baharın bu sağlık deposu sebzesinden kışın da faydalanabilmek için saklama koşullarını anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Pause Sağlık

Karaciğeri temizliyor

Antioksidan içeriği (sinarin ve silimarin) ve safra salgısına katkısı ile karaciğerin temizlenmesinde ve toksinlerden arınmasında etkilidir. Bu etkisi ile karaciğer yağlanması tedavisinde de önemli bir yere sahiptir.

İyi kolesterolü yükseltiyor

Yapılan bazı çalışmalar; enginarın iyi huylu (HDL) kolesterolü yükseltmeye ve luteolin isimli antioksidan sayesinde kötü huylu (LDL) kolesterolün oluşumunu engellemeye fayda sağladığını gösteriyor.

Bağışıklığı güçlendiriyor

Enginar; içeriğinde yüksek miktarda fosfor, kalsiyum, demir, sodyum, potasyum, magnezyum, çinko, A, B1, B2, B6 ve C vitaminleri barındırıyor. Zengin mineral ve vitaminleriyle bağışıklığı güçlendiriyor.

Pause Sağlık

Kan basıncını dengeliyor

İçeriğindeki potasyum ve damar genişlemesini sağlayan enzimi aktive etme özelliği ile kan basıncını düşürmede ve dengelemede fayda sağlıyor.

Sindirimi düzenliyor

Diyet lifleri ve prebiyotik inülin açısından oldukça zengin bir besin olması nedeniyle bağırsak fonksiyonlarını düzenliyor, yararlı bakterilerin beslenmesini sağlayarak bağırsak florasını düzenlemeye yardımcı oluyor.

Kansere karşı koruyor

Quercetin, silimarin, gallik asit gibi çok çeşitli antioksidanlar içeren enginar; bu özellikleri sayesinde düzenli tüketildiğinde vücudun kansere ve daha pek çok kronik hastalığa karşı korunmasına katkı sağlıyor

Pause Sağlık

Kilo vermeye yardımcı oluyor

100 gramının yaklaşık 50 kalori ve karbonhidrat içeriğinin de düşük olması nedeniyle kilo verme/koruma, sağlıklı beslenme sürecinde diyetlerin önemli bir parçasıdır.

Enginarı saklamak için altın öneriler

Beslenme ve Diyet Uzmanı Hazal Çatırtan Çobanoğlu “Enginarı her mevsim tüketmek istiyorsanız en uzun süre tutabileceğiniz yer buzluk/derin dondurucu olacaktır. Bunun için temizleyip ayıkladığınız enginarları öncelikle limonlu suda bekletmelisiniz ki kararmasın. Sonrasında kaynamış tuzlu suyun içerine 2 dakika kadar bir süre atın. 2 dakika sonunda çıkarıp buzun içerisine koyun, bu işlemler enginarın buzluktaki ömrünü uzatacaktır. Buzda en fazla 1 dakika duran enginarları kurulayıp hava almayacak poşet/kaplara yerleştirip buzluğa/derin dondurucuya yerleştirin.” diyor.

Baklanın faydaları anlatmakla bitmiyor

Baklanın faydaları anlatmakla bitmiyor

Kendine has aromasıyla bahar sofralarının sağlık deposu bakla, Covid-19’dan korunmada büyük öneme sahip olan bağışıklık sistemini desteklemesiyle de öne çıkıyor. Acıbadem Altunizade Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Deniz Nadide Can “Mevsim geçişinin olduğu şu günlerde başta Covid olmak üzere diğer hastalıklara karşı bağışıklık sisteminin desteklenmesi çok önemlidir.. Bahar ayının yıldız sebzesi olan taze bakla zengin içeriğiyle son derece besleyici bir özelliğe sahip. Susam yağı ile pişirdiğiniz de besleyiciliğini daha da artıyor. 100 g baklada 8.2 gr karbonhidrat, 4.64 gr protein, 1.63 gr lif bulunmaktadır. Bununla birlikt sodyum potasyum, folik asit, C vitamini içeriği açısından zengindir” diyor Beslenme ve Diyet Uzmanı Deniz Nadide Can, baklanın çok bilinmeyen 5 önemli faydasını sıraladı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Acıbadem Altunizade Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Deniz Nadide Can

Kalbi koruyor

Kurubaklagiller familyasından olan bakla kalp dostu olarak bilinir. Yüksek protein ve lif içermesi, kolestrol içermemesi bakımından yüksek kolestrolü olan bireylerce kırmızı ete alternatif olarak tüketilmelidir. Lif içeriği sayesinde vücutta kötü kolestrolü düşürücü etkisi bulunmaktadır. Bunun yanında vegan ve vejetaryenler için kaliteli bir protein kaynağıdır.

Kolon kanseri riskini azaltıyor

Bakla, düzenli tüketildiği zaman içerdiği çözünür lif ile kabızlığa karşı iyi bir alternatiftir. Kronik olarak kabızlık yaşayan insanların kolon kanserine yakalanma riski  yüksektir. Kurubaklagilller ve sebzeler ile günlük almamız gereken lif miktarını mutlaka tamamlamalıyız. Ortalama 1 porsiyon bakla; günlük lif ihtiyacının yüzde 36’sını karşılayabilir. Yeterli lif tüketimi ile kolon kanseri görülme riskini azaltmak mümkün. Mevsiminde haftada 2 gün bakla tüketmekte fayda var. Ancak huzursuz bağırsak sendromu (irritabl bağırsak sendromu) olan hastalarda gaz yapabileceği için bakladan kaçınması önerilir.

Pause Sağlık

Bağışıklığı güçlendiriyor

Beslenme ve Diyet Uzmanı Deniz Nadide Can “Covid-19 ile mücadele ettiğimiz bu aylarda, içerdiği linoleik asit ile virüsün hücre zarı yapısını bozarak, bu sayede vücudun virüs ile savaşmasında katkı sağlıyor. Baklayı susam yağı ile pişirdiğiniz de besleyiciliğini daha da arttırmış olursunuz.

Zayıflama çabasına destek sağlıyor

Bakla zengin lif ve protein oranına sahiptir. Düşük kalorili olup aynı zamanda  tok tutan bir besindir. Öğünde tüketildiğinde tokluk hissi uzun olacağından günlük kalori alımını azaltabilir.  Diğer baklagiller gibi zayıflama diyetinde mevsimindeyken muhakkak yer verilmelidir.

Pause Sağlık

Parkinsonun ilerlemesini azaltıyor

Beslenme ve Diyet Uzmanı Deniz Nadide Can “Yapılan bilimsel çalışmalara göre; bakla levedopa açısından zengin olan bir baklagildir. Levedopa vücutta dopamin adlı bir nörotransmittere dönüştürülür. Parkinson hastalarının tedavisinde dopamin kullanılmaktadır. Literatüre göre; zengin dopamin içeriği olan bakla düzenli tüketildiğinde hastalığın ilerlemesinin yavaşlamasına yardımcı olabiliyor. Ancak ilaç ilaç tedavisi gören bireyler mutlaka doktor kontrolü eşliğinde tüketmelidir” diyor.   Dikkat! Bu hastalığınız varsa bakla tüketmeyin!

Baklanın faydalarına karşın bazı kişilerin bakladan uzak durması gerekiyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Deniz Nadide Can “Halk arasında bakla zehirlenmesi, tıp litaretüründe ise favizm olarak bilenen bu rahatsızlık Ege, Akdeniz’de ve Afrika’da halkın yaklaşık yüzde 20’sinde olduğu tahmin edilen G6PD (glikoz 6 fosfat denidrogenaz) enzim eksikliği olan kişilerde görülmektedir. Talesemi ile paralel görülen bir rahatsızlık olduğu için de bu hastaların bakla tüketmemeleri önerilmektedir. Özellikle bebeklerde bu enzim eksikliği henüz bilinmiyorsa gebelere ve bebeklere bakla tüketimi önerilmemelidir” diyor.

Tam kapanmada gözünüzü dört açın

Tam kapanmada gözünüzü dört açın

Son bir yıldır günlük yaşam alışkanlıklarımızı derinden sarsan ve gerek çocukların gerekse yetişkinlerin hiç olmadığı kadar bilgisayar karşısında saatler geçirmesine neden olan Covid pandemisi göz hastalıklarının görülme oranını da artırıyor. Acıbadem Altunizade Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Dr. Mürüvvet Ayten Tüzünalp “Hepimiz için zorlu geçen bu olağanüstü süreçte göz hastalıkları hayli yaygınlaştı. Tam kapanma döneminde de, yine saatlerce bilgisayar karşısında kalınacağı için gözlerimize her zamankinden fazla dikkat etmemiz şart; aksi halde kalıcı göz hasarlarına yol açabilir” diyor. Dr. Mürüvvet Ayten Tüzünalp, pandemide yaygınlaşan göz hastalıklarını anlattı; özellikle tam kapanma döneminde göz sağlığı açısından ihmal edilmemesi gereken önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Göz kuruluğu ve kızarık göz

Ekrana bakarken dakikada 15-20 olan göz kırpma sayısı 5-6’ya düşüyor. Oysa korneamız gözyaşımızdan beslendiği için ekran kullanma sürelerinin bu kadar arttığı dönemde göz kuruluğu şikayetleri de hem erişkinlerde hem de çocuklarda yoğun bir şekilde artış gösteriyor. Göz kuruluğu ve kızarık, göz en büyük başvuru sebebi olarak dikkat çekiyor. Göz kuruluğu nedeniyle gözlerimize çevredeki allerjen maddelerin yapışması ve temizlenememesine bağlı allerjik konjonktüvit bulgularında da artış yaşanıyor. Kaşınma ve göz kızarıklığı ile ortaya çıkan bu durum Covid bulguları ile de karışabildiği için zaman zaman hastalardan PCR testi istenmesi de gerekebiliyor.

Kistleşen arpacık

Artan göz kuruluğuna bağlı enfekte olan gözlerde göz kapağında arpacık şikayetlerinde artış yaşanıyor. Kistleşen arpacıklar cerrahi müdahale gerektiren hastalarda artışa neden oldu.

Astigmat ve Miyop

Yoğun ve dikkatle uzun süreli bilgisayar, tablet ve telefon ekranına odaklandığımız bugünlerde özellikle çocuklarda astigmat ve miyopta önemli artış yaşandı. Buna karşı 20 dakikada bir gözleri dinlendirme ve ekrana bakılan süreyi çok uzatmamaya dikkat etmek gerekiyor.

Göz kayması

Dr. Mürüvvet Ayten Tüzünalp “Eskiden göz kayması olan ancak gözlükle bunu kontrol edebilen çocuklarda, online eğitim nedeniyle saatlerce ekrana bakılması kaymada belirginleşmeye ve artışa neden oldu. Bunların bir bölümü cerrahi müdahale gerektirirken, bu grup çocuklarda özellikle çok dikkatli olunması, ekran yerine ev oyunları ile zaman geçirmeleri onları cerrahi müdahaleden korumaya yardımcı olacaktır” diyor.

Pause Sağlık

 Tam kapanmada bu önerilere dikkat!

  • Ekrana bakarken gözlerinizi kırpmayı unutmayın. Dakikada en az 15 kez göz kırpmayı ihmal etmeyin.
  • Ekran karşısında 20 dakikada bir 5’er dakika gözlerinizi dinlendirin.
  • Hekime danışarak zorunlu durumlarda suni gözyaşı takviyesi kullanın.
  • Özellikle çocukların online eğitimleri sonlandıktan sonra en az 1,5 saat ekrana bakmamalarına özen gösterin.
  • Covid gözden de bulaşabildiği için mümkün olduğu kadar kontakt lens yerine gözlük kullanın. Maske ile gözlük kullanımı zor olduğundan kontakt lens kullanımında artış olduğundan, bu durumda günlük atılabilir lens kullanımını tercih edin.

1 avuç Ramazan pidesi; 2 dilim beyaz ekmeğe eşit!

1 avuç Ramazan pidesi; 2 dilim beyaz ekmeğe eşit!

 İftar sofralarının sıcacık lezzeti Ramazan pidesi, hele de gün boyu süren açlığın ardından  ‘nasıl olsa yılda bir ay yiyeceğim, bir şey olmaz’ denilerek gereğinden fazla tüketilebiliyor. Oysa her şeyi olduğu gibi pideyi de ölçülü tüketmek, aşırıya kaçmamak şart. Acıbadem Altunizade Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Hazal Çatırtan Çobanoğlu “Ramazan pidesi, beyaz unla yapılan mayalı bir ekmek çeşidi. 1 avuç içi pide (4 boğum) 2 ince dilim beyaz ekmeğe denk geliyor. Gün içerisinde uzun süreli açlığın etkisi ile pek çok kişi tüketirken kendine sınır koymuyor. Oysa beyaz undan yapıldığı için kan şekerini kolay yükseltebilen, glisemik indeksi yüksek bir besin olan pideyi; insülin direnci, diyabeti ve kilo sorunu olan kişilerin daha da dikkatli tüketmesi şart” diyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Hazal Çatırtan Çobanoğlu, Ramazan pidesi tüketirken dikkat edilmesi gerekenleri anlattı; evde tam buğday unuyla hazırlayabileceğiniz lezzetli bir pide tarifi verdi.

Sahurda pideden uzak durun

Pideyi sahurda ya da iftarda tüketin; her iki öğünde birden tüketmeyin. Beyaz undan olduğu için kan şekerini yükseltme etkisi daha fazla olan pide, hızlı acıkmanıza yol açacağından, gün içindeki acıkmayı engellemek için sahur yerine ftarda tüketmeniz daha uygun olacaktır.

 Pideyi bu besinlerle tüketmeyin 

Aynı öğünde çorba, pilav, makarna, ekmek gibi içerik yönünden pideye benzer yiyecekler tüketilecekse pide o öğünde çok az tüketilmeli veya tüketilmemeli. Hepsinin tüketilmesi durumunda öğünün karbonhidrat içeriği çok artacak, anlık olarak doyursa da sonradan çok acıkmaya ve uzun vadede kilo artışına sebep olacaktır.

Tam buğday veya çavdar unuyla yapılmış pideyi tercih edin

Pide seviyor ve ekmek yerine sık yemek istiyorsanız tam buğday veya çavdar unuyla yapılmış pide tercih edin. Bulamadığınız durumlarda, evde hazırlayacağınız tam tahıllı pide (ekmek yerine tüketerek) ile hem tokluk sürenizi artırabilir hem de kan şekerinizi dengede tutabilirsiniz.

Tam buğday unlu Ramazan pidesi tarifi

Malzemeler

  • 3 su bardağı tam buğday unu,
  • 1/2 paket kuru maya,
  • Aldığı kadar ılık su,
  • 1 tatlı kaşığı toz şeker,
  • 1 çay kaşığının ucuyla tuz,
  • 1 yemek kaşığı sıvı yağ.

 

Üzeri için;

  • 1 yemek kaşığı su,
  • 2-3 adet yumurta sarısı,
  • Çörek otu veya susam

 Yapılışı:

Unu eleyip bir kabın içine alalım. Üzerine mayayı, şekeri, tuzu ve sıvı yağı koyalım. Ilık suyu azar azar ilave edip ele yapışmayan yumuşak kıvamlı bir hamur yoğuralım. Hamuru hafif un serptiğimiz tezgahta kıvamını alana kadar 10-15 dakika kadar yoğuralım. Pide hamurunu temiz bir kaba alıp üzerini streç ile örtelim. Oda sıcaklığında 1 saat kadar mayalandıralım. Mayalanan hamuru tekrar 10 dakika daha yoğurup tezgahta yarım parmak kalınlığında açalım. Hazırladığımız pideyi 20-25 dakika daha oda sıcaklığında bekletelim. Klasik pide görünümünü elde edecek şekilde bıçak yardımıyla şekil verelim. Bir kaseye yumurta sarısını ve suyu koyup çırpalım. Sonra pide hamurunun üzerine fırça ile yumurta sarısını sürelim. Daha sonra pidelerin üzerine çörek otu veya susam serpelim. Önceden ısıtılmış 200° fırında 12-15 dakika pişirelim. Buna karşın tam buğday unundan diye tüketiminde aşırıya kaçmak zararlı. Avuç içiniz kadar bir dilim pide 2 dilim ekmek yerine geçer ve normal pideye göre daha çok diyet lifi ve protein içerir.

Yaklaşık 100 bin kişi bu hastalığından habersiz

Yaklaşık 100 bin kişi bu hastalığından habersiz

 Tıpta yaşanan gelişmeler, tedavi yöntemlerindeki iyileşmeler ve erken tanı sayesinde bir zamanlar “çağın hastalığı” olarak tanımlanan kanser, adı “ölüm” ile özdeşleşen bir hastalık olmaktan çıkmıştı. Ancak pandemi koşulları, kanser tedavisinde elde edilen bu başarıyı gölgeliyor. Çünkü erken tanı ve tarama programlarına yönelik başvuruların azalması ve tedavilerin aksaması, kanserden ölümlerin artması endişesine yol açıyor. Geçen bir yıllık sürede meme, rahim ağzı ve kolon kanseri taramalarının yüzde 80-90 oranında düştüğüne dikkat çeken Acıbadem Altunizade Hastanesi Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Aziz Yazar, “Rutin muayenelerin de seyrekleşmesi nedeniyle tesadüfen konulabilecek kanser tanılarında da bir azalma yaşandı. Geçen yıl mart ayında konulan meme kanseri tanısı bir önceki yıla göre yüzde 51 daha az. Tüm kanser tanılarında ise yüzde 65’lik bir düşüş yaşandı. Basit bir hesapla; Türkiye’de yaklaşık her yıl yeni tanı alan kanser hasta sayısının 160 bin kişi olduğunu düşünürsek 2020 yılında 100 binin üstünde kişi kanser tanısı alamamış diyebiliriz. Yani 100 bin kişi kanser olduğunu bilmeden yaşıyor aramızda… Bu düşüşün nedeni ise maalesef kanserin azalması değil, kanser taramalarını aksatması ve virüs bulaşır endişesiyle şikayetleri olmasına rağmen doktora başvurmamalarından kaynaklanıyor.  Yani insanlar kanser olduklarından haberdar olmuyor” diye konuşuyor. Pandemi koşullarının kanser hastalığının görülme sıklığını zirveye taşımaması için erken tanı ve farkındalık konusunun önemine vurgu yapan Prof. Dr. Aziz Yazar, 1-7 Nisan Kanser Haftası kapsamında önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. 

Geçen yıl mart ayında küresel salgın olarak ilan edilen koronavirüs, tüm sağlık sistemini de kökünden etkiledi. Covid-19 virüsünün bulaşmasını önlemek için alınan tedbirler nedeniyle birçok hastane pandemiye ayrıldı. Acil olmayan ameliyatlar ve tedaviler, salgın sonrasına ertelendi. Diğer taraftan hastalar da sağlık kurumlarına gitmekten korktuğu için tanı ve tedavilerde aksamalar yaşandı. Tüm bu süreç, özellikle erken tanının tedavide çok büyük önem taşıdığı kanser hastalığı için endişe verici olmaya başladı. Geçen yıl mart ayından bu yana meme, rahim ağzı ve kolon kanseri taramaları yüzde 80-90 oranında düşüş olduğunu, kanser tanısında yüzde 65’lik bir azalma yaşandığını kaydeden “Acıbadem Altunizade Hastanesi Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Aziz Yazar, sözlerine şöyle devam ediyor:

“Yapılan bir araştırmaya göre Eylül 2020’de kanser tanısı konulan hastaların en az yüzde 32’sinin beklenenden daha ileri evrede. Mevcut veriler de önümüzdeki yıllarda tanı konacak kanserlerin daha ileri evrede olacağı ve bundan dolayı tedavilerin zorlaşacağını gösteriyor. Bu nedenle özellikle kanser açısından aile öyküsü olanlar ya da kanser açısından risk grubunda olanlar ve bir takım şikayet ve belirtileri olanların tarama ve tetkiklerini yaptırmaları konusunda cesaretlendirilmeleri gerekir.”

“Kanser, önlenebilir bir hastalık; ama!”

Kanserin büyük oranda önlenebilir bir hastalık olduğunu söyleyen Prof. Dr. Aziz Yazar, “Çünkü kanser yüzde 90 çevresel ve yüzde 10 oranında ise genetik faktörlere bağlı. Çevresel faktörler arasında en önemli yeri sigara, obezite, yanlış beslenme, hareketsiz yaşam, alkol ve enfeksiyonlar tutuyor. Bu risk faktörleri kaldırılırsa kanser gelişme riski de önemli bir oranda azalmış olur” diye bilgi veriyor. Risk faktörleri hakkında toplumun aydınlatılması gerektiğine işaret eden Prof. Dr. Aziz Yazar,  kanserden korunmak için dikkat edilecek noktaları şöyle sıralıyor:

1- Tütün ürünlerinden kaçının!

Sigara ve diğer tütün ürünlerinin tüketilmesi kanser riskini artırıyor. Sigara içmediği halde dumana maruz kalanlarda da risk yükseliyor. Akciğer kanserinin yüzde 90’a yakın kısmı sigaradan dolayı gelişiyor. Ayrıca baş-boyun, yemek borusu, mesane, rahim ağzı, pankreas ve böbrek kanseri gibi birçok kanser türüne de yol açıyor. Tütünden kaçınmak veya bırakmak verebileceğiniz en önemli sağlık kararlarından birisi ve kanserden korunmanın en önemli parçası.

2- İdeal kiloda olmaya çalışın

Hareketsiz yaşam kilo artışına ve obeziteye kapı aralıyor. Obezite ise özellikle meme, yemek borusu, pankreas, rahim, yumurtalık, kalın barsak, prostat ve böbrek kanseri riskini artırıyor. İdeal kilonuzda olmak kanserden korunmada önemli bir etken.

3- Sağlıklı beslenin

Günlük beslenmenizde 4-5 porsiyonluk sebze-meyve dağılımına önem verin. Bu sayede ideal kilonuzu koruyarak bazı kanser türlerinin gelişimini de azaltabilirsiniz. Lifli gıdaları tercih edin. Araştırmalara göre az lifli gıda tüketenlerde kalın bağırsak kanseri daha sık görülüyor.

4-Alkolden uzak durun

Fazla alkol tüketimi bağışıklık sistemini zayıflattığı için kanser riskinin artmasına yol açabiliyor. Aşırı alkol, özellikle baş-boyun, karaciğer ve pankreasta kanser gelişimine neden olabiliyor.

5- Hareketsizlikten kaçının

Fiziksel aktivitenin artırılması ideal kilonuzu kontrol etmenize yardımcı olur. Bunun yanında fiziksel aktivite meme ve kolon kanseri riskini de düşürebilir. Her gün en az yarım saatlik fiziksel aktivite yapmaya özen gösterin.

6-Güneşten korunun

En yaygın kanser türlerinden biri olan cilt kanserinden korunmak için güneş ışınlarının dik geldiği 10.00-16.00 saatleri arasında doğrudan güneşe maruz kalmayın. Güneş ışınlarından korunmak için uygun kıyafet ve güneş koruyucu kremler kullanın. Solaryumdan uzak durun.

7- Aşı yaptırın

Hepatit B aşısı ile karaciğer kanseri riski azaltılabilir. İnsan papilloma virüsü (HPV)’a karşı aşılanma ile rahim ağzı, anal, penis ve baş-boyun kanserine yakalanma olasılığı düşürülebilir.

 Dünyada yalnızca 70 kadında görülen hastalık “Siyatik sinir endometriozis”

 Dünyada yalnızca 70 kadında görülen hastalıkSiyatik sinir endometriozis”

 Tam teşhis edilemediği için 8 yıl boyunca dayanılmaz ağrılar çeken Özlem Türe, Türkiye’nin ilk ‘siyatik sinir endometriozis’ hastası oldu. Bu hastalık Özlem Türe’nin yaşamının 8 yılını zehir etti. Tam nedeni anlaşılamadığı için farklı tedaviler uygulanan hatta ‘bel kayması’ denilerek beline 4 tane vida yerleştirilen Özlem Türe, ağır ağrı kesiciler ve iğnelerle geçirdi bu yılları. En sonunda başvurduğu Acıbadem Altunizade Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Prof. Dr. Taner Usta’dan duyduğu tanıya inanamadı. O hiç bitmeyen ağrılarının nedeni; derin endometriozisti. Rahimdeki doku ilerleyerek leğen kemiğinin içinden geçen siyatik sinirine kadar gelmiş ve sinire baskı yaparak ağrı çekmesine yol açmıştı… Çaresi, ameliyat olmaktı. Ama ameliyat da riskliydi; ayağını kullanamayabilir, uzun zaman fizik tedavi görmesi gerekebilirdi. Çektiği acılardan kurtulmak için hiç düşünmeden kabul etti. Ameliyat sonrasında yeniden doğduğunu söyleyen Özlem Türe, yaşadıklarını tüm içtenliğiyle anlattı; Prof. Dr. Taner Usta sinsi hastalık derin endometriozise yönelik önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. 

38 yaşındaki Özlem Türe, son 8 yılını her gün ömründen çalan dayanılmaz şiddette ağrıyla geçirdi. Halk arasında ‘çikolata kisti’ olarak da adlandırılan derin endometriozis hastalığı, 30 yaşında çaldı kapısını. Sinsi hastalık önce sırtında, kaburga kemiğinde ağrıyla sinyal verdi. “Kadın doğumcudan ortopediye, iç hastalıklarından beyin ve sinir cerrahisine, romatolojiden psikiyatriste dek sayısız doktora gittim. Hatta psikiyatrik ilaç tedavisi uygulandı. Kimi idrar yolu enfeksiyonu dedi, kimi kum döküyorsun! Kimi de bel kayması olduğu gerekçesiyle ameliyat edip 4 tane de vida taktı! Sabah-akşam iğne olmaktan damarlarım mosmor oldu.” diyen Özlem Türe’nin günde birkaç kez içtiği ağır ağrı kesiciler, sabah-akşam yaptırdığı iğneler, ameliyatlar derken 8 yılı kabus gibi geçti. Ama hiç biri hastalığına çare olmadı. İlaçların ve iğnelerin etkisi en fazla bir-iki saat sürüyor, her gün acil serviste alıyordu soluğu; “Beni öldürün, dayanamıyorum” diye her gün evin içinde ağlayıp ailesini de derin üzüntülere boğduğunu söyleyen genç kadın, bir gün yaşamına son vermeye bile kalkıştı, kardeşinin telkinleri ve ısrarlarıyla yaşamın kıyısından döndü.

30’lu yaşlarında her gün kabusu yaşadı!

Özlem Türe’nin 30’lu yaşlarının ‘kaybolmasına’ yol açan derin endometriozis hastalığı, tam 8 yıl sonra, başvurduğu Acıbadem Altunizade Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Prof. Dr. Taner Usta tarafından teşhis edildi. Prof. Dr. Taner Usta, özellikli ve kritik bir ameliyatla, endometriozisin siyatik sinirlerinde toplanmış olan, bu nedenle çekilmez ağrılarla yaşamı alt üst olan hastasını sağlığına kavuştururken, Özlem Türe “Bu güne kadar her gün kabus gibi yaşadım; şimdi yeniden dünyaya gelmiş gibi hissediyorum” diyor. Genç kadın, yaşamının ‘dönüm noktası’nı şöyle anlatıyor: “Taner hocama gittim. Muayene esnasında, beni yıllarca ağrıdan öldüren noktayı buldu ve tam oraya dokundu. O esnada canım gitti. Sonrasında bana her şeyi en iyi boyutundan en kötü boyutuna kadar ayrıntısıyla anlattı. Çünkü sinirin etrafında operasyon yapılacağı için, kritik bir ameliyat olduğundan ayağımın tutmama riski vardı, bir buçuk yıl fizik tedavi görebilirdim. Her şeyi kabul ettim. Ameliyata gireceğim sabah ben yine ağrıdan ölüyordum, yine ağrı kesici iğne olmak zorunda kaldım. Ameliyata girerken son sözüm; ‘Özlem artık buraya kadar’ oldu. Çünkü ameliyattan çıkamayacağımı düşünüyordum, ailemle vedalaşmıştım!’”

Yeniden doğdum!

Zorlu bir ameliyatın ardından iki gece hastanede kaldıktan sonra taburcu olan Özlem Türe “Ameliyattan sonra hızla sağlığıma kavuştum. Yeniden doğmuş gibi hissediyorum. Ama 8 yılım heba oldu, üstelik onca acı çekerek… Bu hastalığın farkındalığının artması gerektiğine inanıyorum. Zira, benim gibi, bu sorunu yaşadığını bilmeyen çok kadın olduğunu öğrendim. Ağrısız yaşamak gerçekten çok güzelmiş, benim için adeta bir mucize” diyor.

Ülkemizde tedavisi yapılan ilk siyatik sinir endometriozisi!

Özlem Türe’yi sağlığına kavuşturmanın ötesinde adeta yeniden hayata gelmiş gibi hissettiren Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Prof. Dr. Taner Usta da genç kadının hastalığını şöyle anlatıyor: “Özlem hanımın hastalığı siyatik sinir endometriozisiydi. Yani çikolata kisti hastalığının leğen kemiğinin içinden geçen siniri tutan nadir bir formu. Derin Endometriozis olarak da adlandırılan, yumurtalığın dışındaki doku ve organları tutabilen formun nadir bir türü. Hastalığı diğer jinekolojik muayenelerden farklı olan özel bir muayene yöntemi ve ayrıntılı tetkiklerle teşhis ettik.”

Özlem Türe’nin, ülkemizde tedavisi yapılan ilk siyatik sinir endometriozis’i hastası olduğunu belirten Prof. Dr. Taner Usta “Siyatik siniri tutan derin endometriozisi 4,5 saat süren zorlu bir ameliyatla, üç boyutlu laparoskopik yöntemle cerrahi olarak çıkardık ve sinirin üzerini tamamen temizledik. Dolayısıyla siyatik sinir endometriozis’i doğru tanı ve tedavi ile rahatlıkla tedavi edilebilir bir hastalıktır.” diyor.  

Endometriozis böbrek kayıplarına bile yol açabiliyor!

Halk arasında ‘çikolata kisti’ olarak bilinen ve kadınların en sık karşılaştığı jinekolojik hastalıklardan biri olan endometriozis, rahmin içini dolduran doku tabakasına ait hücrelerin, yumurtalıklar, bağırsaklar ve mesane gibi rahim dışında başka bir organda yerleşip büyümesiyle ortaya çıkıyor. Bu sinsi hastalık, çok farklı şikayetlere yol açtığından teşhisi yıllarca konulamayabiliyor. Tek başına bel ağrısıyla kendini gösterebildiği gibi, sürekli yorgunluk, gaz ve şişkinlik, idrarda yanma, şiddetli adet sancıları hatta depresyon gibi birbirinden çok farklı maskelere bürünebiliyor. Acıbadem Altunizade Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Prof. Dr. Taner Usta, iyi huylu ama kötü davranışlı olan, isminin aksine kişiye hayatı zehir edebilen çikolata kistinin, etraftaki idrar yollarına giden borucuğu daraltarak sessiz böbrek kayıplarına bile yol açabildiğini belirtiyor. Bilimsel çalışmalar endometriozise tam olarak neyin neden olduğunu henüz ortaya koyamasa da, çevresel faktörler ve kimyasalların da bu hastalığa zemin hazırladığı tahmin ediliyor.

Sabahları aç karnına neden su içilmeli?

Sabahları aç karnına neden su içilmeli?

İnsan hayatı için oksijenden sonra gelen en önemli öğe olarak nitelendiriliyor. Vücudumuzda sadece yüzde 10 oranında azaldığında bile hayatımız tehlikeye giriyor. Tükettiğimiz besinlerin sindirimi, emilimi ve hücrelere taşınmasında… Vücut ısımızın denetiminin sağlanmasında… Kısacası tüm yaşam fonksiyonlarımızın düzenlenmesinde ‘kilit rol’ üstleniyor. Yaşa ve cinsiyete göre vücudumuzda yüzde 42-71 oranında bulunan ‘su’, özetle bizim yaşam kaynağımızı oluşturuyor. Bu nedenle uzmanlar, her gün yeterli miktarda su içmenin sağlığımız üzerinde ne denli önemli rol oynadığını her fırsatta dile getiriyorlar. Su tüketimi denildiğinde de hepimizin aklına pek çok soru takılıyor; örneğin ‘Sabahları aç karnına su içmek fayda sağlar mı?, ‘Ilık su mu daha yararlı, soğuk su mu?, ‘Limonlu su içmek zayıflatır mı?’ gibi! Acıbadem Altunizade Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Deniz Nadide Can, 22 Mart Dünya Su Günü kapsamında ‘su’ ile ilgili en çok merak ettiğimiz 8 soruyu yanıtladı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu!

SORU: Sabahları aç karnına içilen su zayıflatır mı?

CEVAP: Su metabolizmayı hızlandırması ve tokluk hissi oluşturması gibi işlevleriyle kilo vermeye yardımcı oluyor. Özellikle sabahları aç karnına içilen su metabolizma hızını yüzde 24 gibi yüksek bir oranda arttırabiliyor. Yapılan bir araştırmada; yemekten önce 500 ml. su içen kişilerin normalde aldıklarından yüzde 13 daha az kalori aldıkları ortaya konmuş. Tam aksine vücudumuz susuz kaldığında ise yağ hücrelerini yakması ve parçalaması zorlaşıyor. Su içmediğimizde ayrıca vücudumuzun besinleri sindirim ve atım hızı düşüyor, bunun sonucunda da vücut ağırlığımız artıyor.

SORU: Sabahları içilen suyun sağlığımıza faydası var mı?

CEVAP: Sabahları aç karnına içilen su sadece zayıflamaya katkı sağlamıyor, aynı zamanda sağlığımız üzerinde de etkili oluyor. Öyle ki Covid-19 enfeksiyonuyla savaşmamızda kilit role sahip olan bağışıklık sistemimizi güçlendirmek gibi önemli bir işlev üstleniyor. Bunun yanı sıra böbrek taşına yol açan asitleri yok ediyor ve mesane enfeksiyonlarından koruyor. Sabahları su içtiğimizde vücudumuz var olan toksinleri kolaylıkla vücuttan uzaklaştırıyor. Böylece vücudumuzun detoks sistemine de destek oluyoruz.

SORU: Günde ne kadar su içmeliyiz?

CEVAP: Beslenme ve Diyet Uzmanı Deniz Nadide Can, kadın ve erkeklerde su alım miktarının farklı olması gerektiğini belirterek, “Aslında cinsiyet ayrımı olmaksızın her bireyin ihtiyaç duyduğu su miktarı farklıdır. Çünkü her bireyin yağ dokusu ve yağsız dokusu farklı oluyor ve ne kadar su içmesi gerektiği bu dokuların miktarına göre belirleniyor. Örneğin; yağsız doku azaldıkça ihtiyaç duyulan su miktarı azalıyor. Dolayısıyla sıvı alımı bireye özgü olmalıdır” diyor. Yine de kabaca her kilo başına 35-40 ml su içmeniz, vücudunuzun su ihtiyacını karşılayacaktır.

SORU: Limonlu veya sirkeli su içmek kilo kaybı sağlar mı?

CEVAP: Limon, sirke, zencefil ve maydanoz gibi yeşillikler eklemek, suyu alkali hale getirerek sindirim enzimlerinin çalışması için uygun bir ortam hazırlamaya yardımcı oluyor. Günlük içtiğiniz suya bu besinleri ekleyebilirsiniz, ancak sadece bu besinler ve suyun birleşimi yağ yakımını ya da kilo kaybını sağlayamıyor. Örneğin, C vitamini ve folik asit vitaminlerinden zengin bir besin olan limon metabolizmamızın çalışmasına destek olsa da, limonlu su doğrudan yağ yakımı üzerine etkili olamıyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Deniz Nadide Can, üstelik sabahları aç karnına içilen limonlu suyun vücut yağına değil, doğrudan mideye etki ettiğine dikkat çekerek, şu uyarıda bulunuyor:

“Limonlu su, suyun asit içeriğini arttırabileceği için mide rahatsızlığı olan bireylerde mide ağrısını tetikleyebiliyor. Sabahları aç karnına elma sirkesi tüketmek kilo kaybını önemli ölçüde etkilemese de, çoğu birey için genellikle zararsızdır. Su içimini kolaylaştırmak, lezzet katmak veya farklı tatlar denemek için suyunuza limon, sirke veya bir tutam yeşillik ekleyebilirsiniz.

SORU: Ilık su mu daha faydalı, soğuk su mu?

CEVAP: Beslenme ve Diyet Uzmanı Deniz Nadide Can içtiğimiz suyun midede doluluk hissi uyandırması ve bağırsak hareketlerini arttırması gibi etkilerinden dolayı zayıflama üzerinde olumlu etkisi olduğunu belirterek, “Suyu ılık veya soğuk içebilirsiniz. Ancak yapılan bazı bilimsel araştırmalara göre; mideyi terk etme süresi daha uzun olduğu için ılık su, tokluk hissini daha fazla arttırıyor. Zayıflama diyetleri uygularken su içme isteği azalabiliyor. Bu durumda ılık veya soğuk su içerek vücudunuzun susuz kalmamasına özen gösterin” diyor.

SORU: Suyu kaynatmak mineral kaybına neden olur mu?

CEVAP: Suyla ilgili merak edilen bir başka önemli konu da; kaynatılmış suyun mineral değerlerinin kaybolup, kaybolmadığı! “Kaynatıldığında suyun içindeki kalsiyum, magnezyum ve karbonat, dibe kireç halinde çöküyor ve su mineralli yapısını kaybediyor.” uyarısında bulunan Deniz Nadide Can, şunları söylüyor: “Kaynamış su sadece bakterilere karşı etkili oluyor. Nitrat ve ağır metaller gibi çoğu kirletici madde kaynatıldığında sudan yok edilemiyor. Üstelik bazı durumlarda kaynatma işlemi suyu azalttığı için kirletici maddelerin konsantrasyonunu da arttırabiliyor. Ancak temiz ve güvenli suya ulaşma imkanı yoksa, sudaki bakterileri etkisiz hale getirmek amacıyla kullanmadan önce kaynatıp, soğutmanızda fayda var.”

SORU: Yemek yerken su içmek doğru mu?

CEVAP: Yemek yerken su içildiğinde mide suyunun ve mide asidinin oranı azalıyor. Mide suyu ve asidi azaldığında da içilen su, dolayısıyla su miktarı artıyor. Bunun sonucunda hazım zorlaşıyor ve gaz şikâyetleri oluşabiliyor. Dolayısıyla yemek yerken değil; yemek aralarında, öncesinde veya sonrasında su içmeniz daha sağlıklı olacaktır.

 SORU: Aç mıyım, yoksa susadım mı?

CEVAP: Bu noktada önemli olan bir diğer konu ise susama hissi ile açlık hissi arasındaki farkı anlamak. “Bazen susama isteğinin açlık hissi olduğunu zannederek yemek yemeye yöneliyoruz. Bu durum da enerji alımında dengesizliğe yol açabiliyor ve kilo alımıyla sonuçlanabiliyor” diyen Deniz Nadide Can, açlık ile susuzluk arasındaki farkı anlamamız için şu öneride bulunuyor: “Acıktığınızı hissettiğiniz zaman ilk olarak 1-2 su bardağı su için ve 20-30 dakika bekleyin. Eğer açlık hissiniz devam ediyorsa, o zaman besin alımını tercih edebilirsiniz.”

Yeterli su içmezsek…

Günlük tüketilmesi gereken su miktarı kişinin vücut ağırlığına göre değişiyor. Yeterli su tüketilmediğinde aşağıda yer alan önemli sağlık problemleri gelişebiliyor.

  • Cilt, saç ve tırnak sağlığında problemler
  • Kabızlık
  • Egzersiz sırasında kas krampları ve kasılma
  • Vücutta ödem
  • Mide ülseri
  • Yavaşlayan metabolizma
  • Böbrek taşı
  • Kadınlarda üriner sistem enfeksiyonları
  • Fiziksel ve mental performansın düşmesi
  • Tükürük bezinin fonksiyonunun azalması
  • Dehidrasyon
  • İdrar çıkışı, kan hacmi ve basıncının azalması sonucunda vücudun kuruması

Kilo vermek isterken sağlığınızdan olmayın!

Kilo vermek isterken sağlığınızdan olmayın!

İstediğimiz kiloya ulaşmak için genel geçer diyet listelerini uygulama, popüler diyetlerin peşinden gitme davranışı hep görülüyordu. Dukan diyeti ile başlayan popüler beslenme yaklaşımları, ketojenik ve Taş Devri diyetleri, detoks ve glutensiz beslenme ile devam etti. Ancak pandemi nedeniyle evlerde, hareketten iyice uzaklaşan yaşam tarzına mahkum olmak kilo almamıza neden olunca, internetten diyet araması yapma alışkanlığı da arttı. Kiminde karbonhidrattan kiminde yağdan ya da ekmekten uzak durulan bu diyetler aslında kilo verme hedefiyle çıkılan yolda bizi sağlığımızdan edebilecek yan etkilere de sahip. Acıbadem Altunizade Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Deniz Nadide Can, son dönemlerde öne çıkan beş diyeti değerlendirirken “Diyeti, hızlı kilo kaybı için kısa yol değil, kalıcı sağlıklı beslenme modeli olarak görmek gerekiyor. Sağlığımızı bozmadan kilomuzu yönetmede başarılı olmak için kaliteli uyumalı, stresi azaltmalı ve sağlıklı beslenme alışkanlıkları ile düzenli fiziksel aktiviteyi hayatımıza sokmalıyız” diyor. Bilimsel verilerin de bu popüler diyetleri desteklemediğini kaydeden Deniz Nadide Can, “Dukan, Taş Devri, ketojenik, glutensiz diyetler ile detoks” hakkında önemli uyarılarda bulunuyor.

Dukan diyeti: Polip riskini artırıyor

Fransız Tıp Doktoru Pierre Dukan tarafından ortaya atılan Dukan diyeti, dört aşamadan oluşuyor. İlk iki aşamada kilo verme, sonraki aşamalarda da gelinen kiloyu koruma amaçlanıyor. Kilo verdirme iddiası son derece cazip görünse de çok miktarda hayvansal protein içeren, özellikle başlangıç aşamasında ürün ve nişasta açısından hayli kısıtlayıcı olan Dukan diyetinin yan etkileri sağlığı tehlikeye atacak kadar ciddi olabiliyor. Kabızlığın başlıca yan etkilerden biri olduğuna işaret eden Beslenme ve Diyet Uzmanı Deniz Nadide Can, şöyle devam ediyor:

“Dukan diyetinin, bağırsak sağlığını bozduğu için ileride bağırsak kanserine yol açabilecek poliplerin oluşma riskini artırabileceği gösterildi. Ayrıca bu diyet antioksidan ve fitokimyasal maddeler gibi vücuda yararlı bileşiklerin yanı sıra vücudumuz için gerekli olan vitamin ve minerallerin tamamını kapsamadığı için bağışıklık sistemini zayıflatıp hastalıklara yakalanma riskini artırabiliyor. Yüksek protein içerdiği için böbrek hastalıklarına da neden olabiliyor”

Ketojenik diyet: Kalp damarlarını tıkayabilir

Karbonhidrat alımını büyük ölçüde azaltmayı ve daha çok yağ tüketmeyi içeren ketojenik diyet, son dönemlerde sıklıkla bahsedilen bir kilo verme yöntemi olarak öne çıkıyor. Bilimsel çalışmaların ketojenik beslenmenin çocuklarda epilepsiyi kontrol etmeye yardımcı olduğunu kanıtladığını, ancak aynı durumun sağlıklı yetişkinler için geçerli olmadığını kaydeden Deniz Nadide Can, bu diyetin yan etkilerine dikkat çekiyor. Besinlerde kısıtlamaya gidildiği için ketojenik diyette vücutta vitamin ve mineral eksikliği meydana geldiğini söyleyen Deniz Nadide Can, “Bu da bağışıklık sisteminin zayıflamasına ve hastalıklara karşı korunmasız hale gelmemize neden oluyor. Ayrıca lif içeren gıdalar bu diyette yasak olduğu için ciddi bağırsak problemleri de görülebiliyor. Ketojeni diyet, yüksek yağlı bir diyet olduğu için LDL (kötü kolesterol) yükselebilir ve bu da kalp damarlarının tıkanmasına yol açabiliyor” diye uyarıyor.

Taş Devri diyeti: Kemikleri eritebilir, dişleri çürütebilir

Adından da anlaşılacağı gibi Taş Devri diyeti, insanoğlunun yüzbinlerce yıl önceki beslenme düzenine atıfta bulunan, süt ürünleri ve tahıl tüketimini önermeyen bir yöntem. Bu diyette yer alan kuyruk yağı, iç yağı ve tereyağ gibi doymuş yağların tüketiminin desteklenmesini yanlış bulan Beslenme ve Diyet Uzmanı Deniz Nadide Can, Kalp-damar hastalıklarının oluşumunda büyük etkiye sahip olan bu besinlerin özellikle günümüzün hareketsiz toplumlarına önerilmesi hiç uygun değil” diyor. Süt ve süt ürünlerinin tüketilmemesinin kalsiyum eksikliğine yol açacağına dikkat çeken Deniz Nadide Can, bu durumun da uzun vadede diş çürüklerine ve kemik erimesine neden olabileceğini belirtiyor. Ayrıca tahıl ürünlerinin tüketilmemesi de özellikle B grubu vitaminlerin yetersizliğine ve posa eksikliğine sebebiyet verebiliyor.

Detoks: Vücudunuzu susuz bırakabilir

Vücuttaki toksik maddeleri uzaklaştırmak amacıyla belli bir süre katı gıda tüketmeme, bunun yerine metabolizmayı hızlandıracak besinlerin sıvı halde alınması temeline dayanan detoks, son yılların en gözde kilo verme ve koruma yöntemi olarak görülüyor. Ancak bu programlar, dehidrasyon (vücudun aşırı sıvı kaybetmesi nedeniyle susuz kalması) ve elektrolik dengesizliklerine yol açacak kadar şiddetli ishale neden olabilecek laksatif (bağırsak hareketini artıran maddeler) içerebiliyor. Deniz Nadide Can, ıspanak, pancar gibi yüksek oksalat içeren maddelerin de ciddi böbrek rahatsızlıklarına neden olabileceği uyarısında bulunuyor.

Glutensiz diyet: Kalp-damar hastalık riskini artırıyor

Buğday, arpa ve çavdar tanelerinde bulunan bir protein türü olan gluten, özellikle Çölyak hastaları ve bu proteine duyarlı kişiler için ciddi sağlık sorunlarına yol açabiliyor. Ancak Çölyak hastası olmayanlar ve gluten alerjisi bulunmayanlar da sağlıklı beslenme adına glutenden uzak durabiliyor. “Glutene duyarlı değilseniz glutensiz yiyecekler sizin için daha sağlıklı değildir” diyen Deniz Nadide Can, şunları söylüyor:

“Çok katı glutensiz diyet uyguladığınızda, ihtiyacınız olan vitamin, lif ve mineralleri alamayabilirsiniz. Bu diyet lif içeriği düşük olduğu için bağırsak sorunlarına sebep olabiliyor. Ayrıca uzun süre glutensiz beslenenlerin kardiyovasküler ve metabolik sendrom riskinin arttığı görülüyor. Glutensiz ekmeğin normal ekmeğe göre 2 kat fazla yağ içerdiği ve glutensiz makarnanın normal makarnaya göre daha fazla sodyum ve karbonhidrat içerdiği biliniyor.”

Ağız kokusuna karşı 7 önlem

Ağız kokusuna karşı 7 önlem

Covid-19 süreciyle birlikte günlük hayatımızın bir parçası olan maske kullanımı; kişinin kendi ağız kokusunu fark etmesini ve çözüm arayışını beraberinde getirdi. Boşanmalarda gerekçe sayılabilecek kadar ciddi bir sorun olan ağız kokusu, iş yaşamında da özellikle konuşarak iletişim kurmada sıkıntı yaşanmasına yol açıyor. Acıbadem Altunizade Hastanesi Protetik Diş Tedavisi Uzmanı Dr. Dt. Hatice Ağan “Ağız kokusu da tıpkı ter kokusu gibi oldukça hassas bir konu; insanlar bazen en sevdiklerine bile ağzının koktuğunu söylemeye çekinebiliyor, kişinin kendisinin bunu fark etmesini bekliyor. Ancak Covid-19 enfeksiyonuyla birlikte hayatımızın bir parçası haline gelen maskeler nedeniyle hastalarda ağız kokusu konusunda ciddi bir farkındalık oluştu. Sık sık maske değiştirmesine rağmen, yediklerinden bağımsız kötü bir koku aldığını söyleyen ve ağız kokusu şikayetiyle kliniğimize başvuran hastaların sayısı pandemi süresinde oldukça arttı.” diyor. Ağız kokusu ya da tıbbi adıyla halitozisin farklı nedenleri olduğunu söyleyen Dr. Dt. Hatice Ağan, hem ağız kokusuna yol açan  nedenleri anlattı, hem de alınabilecek etkili önlemleri sıraladı; önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Ağız kokusunun birçok nedeni var!

Halitozisin (ağız kokusu) cinsiyetler arasındaki dağılımına bakıldığında farklı çalışmalar olmasına rağmen erkeklerde kadınlardan daha fazla olduğu görülüyor. Yaşın ilerlemesi ağız kokusunun artması için belirgin bir faktör olurken, buna karşın özellikle karma dişlenme dönemleri ile boğaz ve bademcik enfeksiyonları sırasında çocuklarda da ağız kokusu sorunu yaşanabiliyor. Dr. Dt. Hatice Ağan ağız kokusunun patolojik ve fizyolojik nedenleri olduğunu belirterek, bu nedenleri şu şekilde açıklıyor:

  • Fizyolojik halitozis; daha çok beslenme alışkanlıkları, soğan, sarımsak vb. gıdalar ve uzun süre aç ve susuz kalmaya bağlı olarak ortaya çıkarken, tehlikeli olan patolojik halitozis ise bazı sağlık sorunlarından kaynaklanabiliyor.
  • Patolojik halitozis; kulak-burun-boğaz hastalıkları, geniz akıntıları, sinüzit ve bademcik hastalıkları, reflü, ülser, gastrit gibi sindirim sistemi hastalıklarının yanı sıra; akciğer ve solunum yolu hastalıkları, kronik böbrek yetmezliği, diyabet, hematolojik hastalıklardan kaynaklanabiliyor.

En yaygın nedeni ağız ve dişler!

Ağız kokusunun en yaygın nedenini ağız ve diş sağlığı sorunları oluşturuyor. Öyle ki bu tüm nedenler içindeki oranı, yüzde 80’e ulaşıyor. Diş çürükleri ve çürük yüzeylerde biriken plaklar, bakteri tabakaları, ağızla uyumsuz dolgular ve diş eti iltihapları ağız kokusunun en belirgin sebepleri arasında yer alıyor.

Diş aralarında biriken gıdalar, diş etinde kokuşmaya neden oluyor. Dişlerin yüzeyine yapışan plak ve tartar önce diş etinin iltihaplanmasına yol açıyor; oradan da çene kemiğine sirayet edebiliyor.

20 yaş dişleri olarak adlandırılan üçüncü azı dişleri de, ağız içinde kendine yer bulmaya çalışırken sadece çapraşıklığa değil, ağız kokusuna da neden oluyor.

Kötü ağız hijyeni yani düzenli diş fırçalamama ve diş ipi kullanmama da ağız kokusunun en yaygın sebepleri listesinde yerini alıyor.

Popüler diyetler ve şekerli beslenmeye dikkat!

Dr. Dt. Hatice Ağan fazla protein tüketiminin, vücudumuzu enerji için yağ hücrelerini yakmaya zorladığını belirtiyor ve şöyle devam ediyor: “Bu işlem de keton adı verilen artık ürünlere; dolayısıyla nefes ve idrar yolu ile salınan bir kokuya yol açıyor. Yapılan araştırmalarda da vejetaryenlerde, hayvansal kaynaklı gıdaları tüketenlere göre daha az ağız kokusuna rastlandığı belirtiliyor. Günümüzün güncel diyet modellerine baktığımızda, protein ağırlıklı ve ketojenik diyetler ya da aralıklı oruç dediğimiz uzun süreli açlık durumu da ağız kokusuna yol açabiliyor. Bu tip diyetleri yapanlara bol su tüketmelerini öneriyoruz. Vitamin, mineral eksiklikleri ve tükürük akışındaki azalma da ağız kokusuna neden olabiliyor.”

 Ağız kokusunu ölçen cihazlar mevcut

Ağız kokusu farkındalığı maskelerle artsa da bu sorun için teşhis ve tedavi arayışı yeni değil. Sülfür bileşiklerinin ölçümü yapılarak hastalara ağız kokusu seviyesi ve nedenleri hakkında objektif bilgi veren halitozis ölçüm cihazları olduğunu belirten Dr. Dt. Hatice Ağan “Bu cihazlarda yapılan ölçümler sayesinde hastanın ağız kokusunun neden kaynaklandığını ve hangi seviyede olduğunu görebiliyor ve ona göre bir tedavi planı hazırlıyoruz. Gerektiğinde KBB ve Gastroenteroloji hekimleri ile bir arada çalışıyoruz.” diyor.

Ağız kokusuna karşı 7 basit ama etkili önlem!

Dr. Dt. Hatice Ağan’a göre alınacak 7 basit önlemle ağız kokusunun önüne geçmek mümkün. Bu önlemler şu şekilde sıralanabilir;

 Düzenli diş fırçalama ve ara yüz bakımı

Dişler günde en az iki kez, ikişer dakika, diş etinden dişe doğru fırçalanmalı; ayrıca çürüklerin en çok olduğu diş araları diş ipi veya ara yüz fırçası ile temizlenmelidir. Şarjlı veya manuel fırçalarla dişlerin dile, damağa, yanağa bakan yüzeyleri ve çiğneyici yüzeyleri temizlenmelidir.

 Dil fırçalama

Dilin kadifemsi dokusu yüzeyinde çok miktarda mikroorganizma barındığından, bu mikroorganizmaların özel dil fırçaları ile temizlenmesi ağız kokusunu önlemede çok önemlidir. Ağız gargaraları da antiseptik özelliklerinden ötürü ferah bir nefes sağlamada faydalıdır.

Düzenli diş muayenesi

Zamanında çekilmeyen 20 yaş dişleri, arka bölgede cep oluşumu ve kokuya neden olabilir. Dişlerdeki çapraşıklık ortodontik olarak düzeltilmez ise ağız bakımı zorlaşır. Dişlerin çürümesi ve dişeti hastalıklarının oluşumu kolaylaşır. Koruyucu diş hekimliği uygulamaları, yılda iki kez düzenli olarak yapılan diş hekimi kontrolü ile diş taşı temizliği, yukarıda sayılan tüm ağız ve diş kaynaklı sorunların ilerlemeden ve ağız kokusuna sebebiyet vermeden çözülmesini sağlayacaktır.

Protezlerin temizlenmesi

Düzenli temizliği yapılmayan protez yüzeylerinde bakteri ve mantar birikimi olabilir. Yemek artıklarının yapışmasıyla kokuşma meydana gelebilir; bu nedenle protezler özel fırçalarla temizlenmeli, antiseptik solüsyonlarda saklanmalıdır.

Bol su tüketimi

Bol su içmek ağız kokusu ile mücadele etmekte faydalıdır. Ağız içindeki birikintilerin uzaklaştırılmasını sağlar ve ağız kuruluğunun önüne geçer.

Tütün ürünleri ve alkolden uzak durmak  

Dr. Dt. Hatice Ağan “Tütün ürünleri ve alkol genel sağlığı tehdit ettiği gibi ağız kokusuna da yol açar. Sigara ve alkolü bırakmak için onlarca sebebe ağız kokusu da eklenebilir. Sigara kullanımına bağlı ağızda eklentiler artar, tartar birikimi kolaylaşır. Sigara, diş eti hastalıklarının daha sinsi ilerlemesine neden olur. Tütün ve aşırı alkol kullanımı ağız kanserlerinin de en önemli nedenlerinden biridir.” diyor.

Sebze ve meyvelerin ısırılarak tüketilmesi  

Elma, havuç gibi yiyeceklerin ısırılarak tüketilmesi sırasında tükürük artışı artar ve diş yüzeyleri daha kolay temizlenmiş olur. Meyveleri ısırarak yemek, tükürük bezlerinin salgı üretimini aktive eder. Şekersiz sakız çiğnenmesi de tükürük miktarını artırarak ağız kokusunun önüne geçebilir.