Yazılar

Sigara KOAH’ın baş nedeni!

Sigara KOAH’ın baş nedeni!

Günümüzde hızla yaygınlaşan, sigara içimi ve sigara dumanına maruz kalma başta olmak üzere bir çok etkene bağlı olarak gelişen bir hastalık KOAH. Akciğer dokusunda bozulmalara ve hava yollarında tıkanmaya neden oluyor; nefes darlığı, öksürük ve balgam gibi şikayetlere yol açarak kişinin yaşam kalitesini olumsuz etkiliyor. Acıbadem Dr. Şinasi Can (Kadıköy) Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Zekai Tarım “KOAH dünyada en yaygın görülen hastalıklardan biridir ve her 10 yetişkinden birinin bu hastalığa sahip olduğu düşünülmektedir. Hastalık, en çok ölüme neden olan hastalıklar sıralamasında kalp hastalıkları ve inmeden sonra üçüncü sıradadır. Ülkemizde sigara içenlerin artması ve hava kirliliği önümüzdeki yıllarda hastalık yükünün daha da artacağını düşündürmektedir“ diyor. Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Zekai Tarım, 17 Kasım Dünya KOAH Günü kapsamında yaptığı açıklamada, bu tehlikeli hastalığa zemin hazırlayan 5 etkeni anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Dr. Zekai Tarım

Sigara içmek

Sigara içimi en iyi bilinen risk faktörüdür ve KOAH hastalarının büyük çoğunluğunda (yüzde 80) sigara öyküsü vardır. Tütün ürünleri kullanımı ve sigara içiminin süresi ve miktarı hastalık şiddetine katkıda bulunurken, eşik düzeyi kişiden kişiye değişir.

Sigara dumanına maruz kalmak

Sigara içmeyen kişilerin de sigara dumanına maruz kalması (pasif içicilik) KOAH gelişimi için risk faktörleridir. Bu nedenle sigara içmeseniz bile sigara içilen ortamda bulunmamaya, sigara dumanına maruz kalmamaya çalışın.

Ev içi ve dış ortamda hava kirliliği

Ev içi hava kirliliği (özellikle kapalı alanlarda  tezek, ekin artıkları, odun, çalı çırpı vb biyomas yakıtlarla ısınma ya da yemek pişirme) ile dış ortam hava kirliliği KOAH riskini artırmaktadır. Bu nedenle ev içinde de gerekirse maske takın, ortamı havalandırın.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Genetik yatkınlık

Erişkinlikte kronik akciğer hastalığı gelişimine hayatın erken dönemindeki olaylar yatkınlık yaratabilir. Gebelikte veya çocuklukta akciğer gelişimini etkileyen herhangi bir faktör KOAH riskini artırma potansiyeline sahiptir. Kronik bronşit, astım ve bronş aşırı duyarlılığı da KOAH gelişimine zemin hazırlayabilmektedir.

Mesleki maruziyet

İş yerinde duman, kimyasal maddeler ve toza kronik maruziyet KOAH gelişiminde temel risk faktörlerinden biridir. Maruziyet yoğun ve uzun süreli olduğunda, eşlik eden sigara içimi de varsa hastalık riski çok daha artar.

Dikkat! KOAH hastaları Covid-19’u daha ağır geçiriyor!

Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Zekai Tarım ”Özellikle pandemi döneminde hastaların  Covid-19 virüsüyle enfekte olma korkusu nedeniyle hastane ve hekimlerine ulaşmakta gecikmesi, KOAH  hastalarının takip ve tedavisinde ciddi sorunlar yaşanmasına neden olmuş, eksik ve yetersiz tedaviler hastalığın ilerlemesine yol açmıştır. Yine KOAH, Covid-19 enfeksiyonu için bir risk faktörü olmakta ve KOAH‘lı hastalar Covid-19‘u daha ağır  geçirebilmektedirler. Pandemi nedeniyle genellikle evden dışarı çıkmayan yaşlı hastalarda, egzersiz kapasitesinde azalma, kaslarda zayıflama olmaktadır. Bu nedenle günlük düzenli yürüyüş ihmal edilmemelidir“ diyor.

Geçmeyen öksürüğünüzün nedeni reflü olabilir!

Geçmeyen öksürüğünüzün nedeni reflü olabilir!
Yanlış beslenme alışkanlıkları ve sağlıksız yaşam tarzı nedeniyle yaşa bakmaksızın günümüzde hızla yaygınlaşan reflü her dört kişiden birinin ortak sorunu. Mide sıvısının yemek borusuna kaçmasıyla oluşan ve göğüs kemiği arkasında yanma ve ağıza acı su gelmesine yol açan hastalık; kronik öksürük, boğazda yanma, ses kısıklığı, yutma güçlüğü, ağız kokusu, göğüs ağrısı ve dişlerde tahrişe bile neden olabiliyor. Acıbadem Dr. Şinasi Can (Kadıköy) Hastanesi Gastroenteroloji Uzmanı Doç. Dr. Suna Yapalı “Ses kısıklığı veya öksürük yakınması ile Kulak, Burun ve Boğaz uzmanına ya da göğüs ağrısı nedeniyle Kardiyoloji uzmanına başvuran hastada ana sorun reflü olabiliyor. Pandemide; sık ve daha fazla yemek, fast-food tarzı yiyecekler tüketmek, hareketsiz kalmak, kilo almak ve gece atıştırmalıklarına ağırlık vermek reflü hastalığının yaygınlaşmasına neden oldu. Reflü hastalığında yaşam tarzı değişiklikleri tedavinin temelini oluşturuyor. Aksi taktirde tedaviden başarılı sonuç almak mümkün olmayabiliyor” diyor. Gastroenteroloji Uzmanı Doç. Dr. Suna Yapalı reflüye karşı 10 etkili önerisini anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Doç. Dr. Suna Yapalı 

Reflüyü artıran yiyeceklerden uzak durun!
Kızartmalar, aç karnına ve aşırı kahve-çay içmek, asitli içecekler tüketmek, yemek borusunun altında koruyucu bir mekanizma olan kasın gevşemesine yol açıyor. Bu durum da yemek borusuna mide sıvısının geçişini kolaylaştırıyor. Bu nedenle portakal ve domates gibi asit içeriği yüksek besinleri kısıtlı tüketmeli, aşırı salçalı yemeklerden kaçınılmalıdır. Hazır ve katkı maddesi içeren paketli gıdalar, soslu yiyecekler, aşırı acı, tuzlu ve baharatlı gıdaların tüketiminden de uzak durulmalıdır.

Büyük porsiyonlardan kaçının
İhtiyacımızdan fazla büyük porsiyonların tüketilmesi karın içi basıncı artırarak reflüyü kolaylaştırır. Aynı öğünde çorba, ana yemek, salata, tatlı veya meyvenin birlikte tüketilmesi yerine porsiyonları küçülmek, meyve ya da tatlıyı ara öğünde tüketmek tercih edilebilir.

Yemeklerde fazla su içmeyin
Öğünlerde yemekle beraber su tüketilmesi yemek hacmini artırarak, reflü oluşumunu kolaylaştırır. Su tüketimi öğün arasına kaydırılmalıdır, ayrıca öğün aralarında içilen su yemek borusuna kaçan mide sıvısını temizleyerek reflüyü engelleyecektir. Yemek sonrası hazmı kolaylaştırmak için maden suyu tüketmek sanılanın aksine reflüyü artıracaktır.

Gece atıştırmalıklarından uzak durun
Geç saatlerde meyve, çerez ve çikolata gibi atıştırmalıkların tüketilmesi, uyku öncesi besinlerin hazmedilememesine yol açar ve reflü şikayetini artırır. Bu nedenle yatmadan önceki son üç saatte yemek yemekten ve atıştırmalıklardan kaçının.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Yatağın baş kısmını yükseltin
Özellikle gece reflüsü olan kişiler uyurken yatağın başını en az 30 derecede yükselterek yatmalı ya da çok yüksek olmayan, başın gövdeden biraz daha yukarıda olmasını sağlayacak yastıkla yatmalıdır. Yatarken başın biraz yüksekte olması mide asidinin yemek borusuna ya da boğazınıza gelmesini engelleyecektir.

Kilo almayın
Gastroenteroloji Uzmanı Doç. Dr. Suna Yapalı “Obezite tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de hızla artan, bir pandemi halini alan önemli bir halk sağlığı sorunudur. Toplumun 1/3’ü obez, 1/3’ü ise fazla kiloludur. Obezite ve bel çevresindeki artış ile karın içi basınç artar ve bu da reflü oluşumunu kolaylaştırır. İdeal vücut ağırlığına ulaşılması ile reflü kontrol altına alınabilir ve sürekli ilaç kullanımı önlenebilir” diyor.

Bedeni saran sıkı giysiler giymeyin
Kemer, korse gibi sıkı ve bedeni saran giysiler karın içi basıncını artırarak reflüye zemin hazırladığından sıkı kıyafetlerden kaçınılmalıdır.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Yemek sonrası hemen uzanmayın
Yemekten hemen sonra uzanmak reflüyü kolaylaştıran önemli bir tehlikedir. Yemekleri yedikten sonra en az 3 saat oturur veya dik pozisyonda kalmalı, hemen uzanılmamalıdır.

Sigara ve alkolden uzak durun
Sigara ve alkol yemek borusunun savunma mekanizmalarını bozar, ayrıca yemek borusunun altındaki kasın gevşemesine yol açarak reflüyü kolaylaştırır.

Düzenli ve doğru zamanda egzersiz yapın
Kilo kontrolünü sağlamanın en önemli yolu diyet ile beraber düzenli egzersiz yaparak kalori açığı oluşturmaktır. Yemekten hemen sonra yapılan egzersiz reflüyü kolaylaştırarak, egzersiz kalitesini de etkileyecektir. Haftada 3-5 kere en az 30 dakika yürüyüş faydalı olacaktır.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Dikkat! Endoskopik inceleme gerekebilir!
Gastroenteroloji Uzmanı Doç. Dr. Suna Yapalı, “Reflü hastalığının yönetiminde yaşam tarzı değişiklikleri tedavinin temelini oluşturur. Özellikle 45 yaş üzerinde reflü yakınması olan kişilerde, reflüye eşlik eden kansızlık, yutma zorluğu, bulantı, kusma, kilo kaybı ve iştahsızlık sorunu yaşayanlarda, ilaç tedavisi ile kontrol altına alınamayan reflü yakınması olanlarda mutlaka endoskopik inceme yapılmalıdır” diyor.

İnme tedavisi mümkün olmayan bir hastalık mı?

İnme tedavisi mümkün olmayan bir hastalık mı?

Toplumda ‘felç’ olarak bilinen ‘inme’ dünyada olduğu gibi ülkemizde de ölüm nedeni olarak 3. sırada yer alırken, sakatlık oluşturan hastalıklar arasında ise ilk sıraya yükseliyor. İnme geçiren hastalarda ölüm ve sakatlığın sık görülmesinde ise hastalık hakkında toplumda doğru sanılan yanlış bilgiler önemli rol oynuyor. Toplumda inme ile ilgili yeterli farkındalık oluşmadığı için koruyucu önlem alınmadığı gibi, uyarıcı işaretleri de fark edilmiyor veya ‘nasıl olsa geçti’ düşüncesiyle sağlık kuruluşuna başvurmakta gecikiliyor. Bunun sonucunda da erken müdahaleyle kurtarılma şansı olan hastalar hayatlarını kaybedilebiliyor. Acıbadem Dr. Şinasi Can (Kadıköy Hastanesi) Nöroloji Uzmanı Dr. Nebahat Bilici, toplumdaki  yaygın inanışın aksine günümüzde inme vakalarının çoğunun aslında tedavi edilebildiğine dikkat çekerek, “Öyle ki en yaygın yaşanan iskemik inmede, bir başka deyişle beyin hücrelerini besleyen damarlarda tıkanmalarda, özellikle ilk 4-6 saatlik dönemde beyin hücreleri ölmeden yapılan damar içi pıhtı eritici ilaçlar veya pıhtının mekanik olarak çıkartılmasıyla hastanın nörolojik bulguları tamamen geriye döndürülebiliyor. Yeter ki sağlık kuruluşuna başvuruda geç kalınmasın.” diyor.   

Acıbadem Dr. Şinasi Can (Kadıköy Hastanesi) Nöroloji Uzmanı Dr. Nebahat Bilici

Dr. Nebahat Bilici

Yanlış: İnme belirtileri geçti, doktora görünmem gerekmiyor

Doğrusu: “Kol veya bacakta uyuşukluk ya da güçsüzlük hissi, konuşmakta zorluk çekmek ve ani gelişen şiddetli baş ağrısı gibi belirtileri 24 saat içinde tamamen düzelen inmelere ‘geçici iskemik atak’ deniyor ve bunlar tam inme için uyarı işaretini oluşturuyor. Bu nedenle ciddiye alınmalı ve mutlaka doktora başvurulmaldır.” diyen Dr. Nebahat Bilici, iskemik atakla ilgili şu bilgileri veriyor: “Atak süresi ortalama 2-15 dakika sürüyor. Sürenin kısalığı iç rahatlatıcı bir özellik olarak görülmemeli. Geçici iskemik atağını izleyen 90 gün içinde inme geçirme riski yaklaşık yüzde 10 oluyor. Bu olguların yaklaşık yarısı ilk 1-2 gün içinde gerçekleşiyor. Önemli uyarıcı bulguların gözden kaçması veya önem verilmemesi halinde, izleyen günlerde ortaya çıkabilecek kalıcı sakatlık veya ölümden kurtulma şansı yitirilmiş olabiliyor.”

Yanlış: İnme önlenemeyen bir hastalık

Doğrusu: Toplumdaki yaygın inanışın aksine ‘inme’ önlenebilen bir hastalık. Hipertansiyon, tüm inme tipleri için birincil risk faktörünü oluşturuyor. Beyin damar yapısını bozarak inmeye yol açabiliyor. Diyabet, büyük damar yapısını bozarak sıklıkla inmeye sebep oluyor. Kalp ritim bozuklukları, romatizmal kalp hastalıkları, geçirilmiş kalp krizi, kalp damar hastalıları da iskemik inme açısından ciddi risk faktörlerini oluşturuyor. Dolayısıyla yüksek kan yağları (kolesterol ve trigliseridler), hipertansiyon, diyabet ve obezitenin yanı sıra sigara, alkol ve hareketsiz yaşam gibi risk faktörleri kontrol altına alındığında inmeler neredeyse yüzde 80 oranında önlenebiliyor. Balıktan, sebze ve zeytinyağından zengin Akdeniz diyeti de inme riskini azaltmaya yardımcı oluyor.

Yanlış: İnme sonrasında gelişen konuşma güçlüğü, görme kaybı, kol ve bacaklarda güç kaybı gibi sorunlar kalıcıdır

Doğrusu: İnme sonrasında oluşan güç kaybı, konuşma bozukluğu ve görme kaybı gibi hasarlar erken müdahale edildiğinde tedavi edilebiliyor. Ancak hasarlar bazı hastalarda günler haftalar içinde düzelirken, hasar ağırsa bu durum aylarca sürebiliyor. Nöroloji Uzmanı Dr. Nebahat Bilici, rehabilitasyonda en önemli dönemin ilk 6 aylık süreç olduğunu belirterek, “Hasta bu dönemde iyileşme potansiyelinin yaklaşık yüzde 50’sine ulaşıyor. İnme geçiren hastada bir yılda hızlı bir düzelme olup, felçte kısmen veya tamamen iyileşme görülebiliyor. Bir yıldan daha uzun süren bulgularda ise düzelme çok daha yavaş oluyor” diyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Yanlış: İnmenin tedavisi yoktur

Doğrusu: Nöroloji Uzmanı Dr. Nebahat Bilici, yaygın inanışın aksine, hastaneye zamanında başvurulduğunda inmenin pek çok hastada tedavi edilebildiğini belirterek, şöyle devam ediyor: “Nörolojik bulguların başlamasından itibaren, ilk 4-6 saatte hastaya müdahale edildiği durumda, pıhtılaşmanın neden olduğu tıkayıcı inmelerin pıhtı eritici ilaçlarla tamamen iyileşebilme şansı vardır. Ancak bu tedavinin uygulanabilmesi için hastaların tedavinin yapılabildiği uygun hastanelere hızlı şekilde ulaştırılmaları gerekiyor.”

Tedavinin nedene yönelik uygulandığını vurgulayan Dr. Nebahat Bilici, “Örneğin hastada ‘atriyal fibrilasyon’ gibi bir ritim bozukluğu veya geçirilmiş kalp kapak ameliyatı varsa antikoagülan, bir başka deyişle kanın pıhtılaşmasını önleyen tedavi uygulanıyor. Eğer inmeden şah damarında ileri darlığa yol açan bir plak sorumluysa, bu damarın cerrahi yolla veya stentle açılması öneriliyor. Sonuç olarak tedavi ve yaklaşım hastadan hastaya değişiyor.”

Yanlış: İnme sadece ileri yaşta görülür

Doğrusu: Yaş ilerledikçe risk artsa da inme her yaşta görülebiliyor. Öyle ki inmelerin tahmini yüzde 10’u 50 yaşın altındaki kişilerde gelişiyor. Nöroloji Uzmanı Dr. Nebahat Bilici, 50 yaşın altındaki kişilerde görülen inme nedenlerinden bazılarını şöyle sıralıyor:Pause Sağlık, Pause Dergi

Doğumsal kalp hastalıkları: Kalbin yapısal anomalileri veya düzensiz kalp ritimlerine yol açan kalbin yapısal bozuklukları inme riskini artırıyor.

Kanama-pıhtılaşma bozuklukları: Orak hücre anemisi ve deforme olmuş orak hücre şeklindeki kan hücreleri atardamar ile damarları tıkayabiliyor ve felç riskini önemli ölçüde artırabiliyor. Gençlerde bu risk, orak hücre hastalığı olmayan birine göre 200 kat daha fazla oluyor.

Metabolik durumlar: Fabry hastalığı gibi durumlar; beyne kan sağlayan kan damarlarının daralması, yüksek tansiyon veya anormal kolesterol seviyeleri gibi inme risk faktörlerinin gelişmesine neden olabiliyor.

Vaskülit: Kan damar (atar damar, toplar damar ve kılcal damar) duvarlarının iltihabı; damarlarda kalınlaşma, daralma ve zayıflama gibi değişiklikler yaparak damarların hasarlanmalarına yol açabiliyor. Bunun sonucunda damarın beslediği doku ve organlara kan akışı sınırlanacağı için bu bölümlerde hasar oluşuyor.

Alkol–madde bağımlılığı: Alkol ile madde bağımlılığı da inmenin diğer nedenlerini oluşturuyor.

İnme nedir?

Beyin dokuları ile hücrelerinin beslenmeleri ve oksijenlenmeleri, beyin damarları yolu ile taşınan kan akımıyla gerçekleşiyor. Bu damarlarda tıkanma ve yırtılma sonucu oluşan nöronal hasara ise ‘serebrovasküler hastalık’, bir başka deyişle ‘inme’ deniyor. Tıkanma ve kanama nedeniyle gelişen; görme kaybı, konuşma bozukluğu, kol ve bacaklarda güç kaybı gibi nörolojik bulguları, beynin etkilenen alanları belirliyor.

Boğaz ağrısına ne iyi gelir

Boğaz ağrısına ne iyi gelir

Konuşmakta güçlük çekiyor, yemek yerken lokmalarımızı bir türlü yutamıyoruz… Her yutkunuş da adeta bir kabusa dönüşüyor… Sonbahar ile kış mevsiminin en yaygın sorunlarından biri olan ve yaşam kalitemizi oldukça düşürebilecek şiddete ulaşabilen ‘boğaz ağrısı’, yaygın inanışın aksine hastalık değil; boğazda yanma ile kazınma hissi ve yutkunmayı engelleyebilecek derecede şiddetli ‘ağrı’ oluşturabilen hastalıkların bir belirtisi.  Yaklaşık iki yıl öncesine dek boğaz ağrısı yapan hastalıklar arasında en sık viral üst solunum yolu enfeksiyonları görülürken, pandemi sürecinde ise ilk sırayı Covid-19 enfeksiyonu alıyor. Acıbadem Dr. Şinasi Can (Kadıköy) Hastanesi Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Uzmanı  Prof. Dr. Haluk Özkarakaş, pandemide covid-19 virüsüne karşı alınan önlemlerin boğaz ağrısına yol açan diğer virüs ve bakterilerin de kişiden kişiye bulaşmasını önleyebildiğini belirterek, “En önemli kurallar ise mutlaka maske takmak, kalabalık ortamlara mümkün olduğunca girmemek ve bol bol su içmektir” diyor. Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Haluk Özkarakaş, boğaz ağrısına yol açan bakteri ile virüslerden korunmanın ve boğaz ağrısını hafifletmenin kurallarını anlattı; önemli uyarılarda bulundu.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Prof. Dr. Haluk Özkarakaş

Bol bol su için

Boğaz ağrısına karşı dikkat etmeniz gereken en önemli kural, bol su içmek olmalı! Çünkü vücutta sıvı eksikliğinde azalan tükürük boğazda kurumaya, böylece ağrının artmasına neden oluyor.  Prof. Dr. Haluk Özkarakaş, “Ayrıca boğaz ağrısını azaltmak için alınan ilaçların birçoğu vücudu terletiyor. Terlemeyle daha fazla sıvı kaybedilmesi de ağrı yakınmasını artırıyor” diyerek, şöyle devam ediyor: “Xylitol içeren pastiller, ağız gargaraları, tuz ve veya karbonatlı suyla ağzın çalkalanması, boğaz ağrısına karşı ancak bir dereceye kadar yardımcı oluyor. Bol sıvı tüketmek ise bakteri ve virüslerin boğazda tutunmalarını önleyebiliyor.  Meyve sularının kilo aldırma özellikleri nedeniyle sıvı olarak suyu tercih etmeniz de önem taşıyor.  Boğazın daima nemli kalması için suyu sık ve yudum yudum içmeye dikkat edin.”

Maske olmadan asla!

Covid-19 pandemisinde, ev dışı ortamlarda maske takmak artık ‘olmazsa olmazımız’ haline geldi. Maske takmak, ilerleyen yıllarda da, hava yoluyla bulaşan viral ve bakteriyel enfeksiyonlardan korunmak adına alışkanlığımız olacak gibi görünüyor.

Ellerde ‘20 saniye’ kuralı çok önemli

Dışardan eve geldiğinizde, yemek yemeden önce ve toplu taşıma araçları kullanımı sonrasında başta olmak üzere; sık aralıklarla, ellerinizi en az 20 saniye sabunla yıkamayı asla ihmal etmeyin. Sabun olmayan yerlerde; alkol bazlı dezenfektanları, geleneksel kolonya veya cilt için uygun olan diğer dezenfeksiyon sıvılarını kullanmayı alışkanlık haline getirin.

Her gün temizleyin

Özellikle çalışma ortamınızda masalar, kapı kolları, musluk açma kapatma kolları ve elektrik tuşları sık aralıklarla mutlaka sterilize edilmeli. Ayrıca her gün bilgisayarınızın klavyesini ve telefonlarınızı sterilize etmeyi unutmayın.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Bu eşyaları ortaklaşa kullanmayın

Yine bakteri ve virüslerin bulaşmalarını önlemek için bardak, çatal ve kaşıkları ortaklaşa kullanmamak da dikkat etmeniz gereken bir başka önemli korunma yöntemidir.

Ağız ve gözlerinize dokunmayın

Bakteri ve virüslerin bulaşma riskine karşı ellerinizi yıkamadan; yüzünüze, özellikle de ağız ve gözlerinize dokunmayın!

Zorunlu olmadıkça girmeyin

Okullar, işyerleri, toplu taşıma araçları, her türlü kapalı toplanma alanları veya faaliyetleri de boğaz ağrısına yol açan ajanların bulaşmalarını kolaylaştırıyorlar.  Prof. Dr. Haluk Özkarakaş, “Virüs ve bakterilerin bulaşma riskine karşı, mecbur olmadıkça, kalabalık ortamlara girmemeniz, günümüzde en önemli korunma yöntemleri arasında yer alıyor” diyor.

Sigara içmeyin

Herhangi bir enfeksiyon olmasa bile sadece sigara içmek veya sigara dumanına pasif olarak maruz kalmak boğazda tahriş yaparak, ağrıya yol açabiliyor.  Bu nedenle sigara içmeyin, içilen ortamlarda bulunmayın.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Kafein ve alkolden kaçının

Boğaz ağrısından yakındığınızda kafein ve alkol içeren içeceklerden kaçınmanız gerekiyor, çünkü bu içecekler vücuttan su atılımına, bunun sonucunda da boğaz ağrısının artmasına neden oluyor.

Sirke, limon suyu, bal tüketimine dikkat!

Peki, bal boğaz ağrısını hafifletir mi? Sirke ile gargara yapmak fayda sağlar mı? Limon suyu boğaz ağrısını dindirir mi? Prof. Dr. Haluk Özkarakaş, boğaz ağrısında toplumda yaygın olarak uygulanan bu yöntemlerin ve tüketilen besinlerin abartılmadığı sürece fayda sağlayabildiklerini belirtiyor. Ancak gereğinden fazla yapıldıklarında veya tüketildiklerinde sağlığı tehdit etmeleri de kaçınılmazdır” uyarısında bulunan Prof. Dr. Haluk Özkarakaş, şöyle devam ediyor:

  • Elma sirkesi: Asidik yapısıyla boğazdaki mukusun parçalanmasına katkıda bulunarak, bakterilerin yayılmasını önleyebiliyor. Boğazınız ağrıdığında birkaç gün, sabah akşam gargara uygulaması şeklinde yapabilirsiniz. Ancak dikkat! Gereğinden fazla yapıldığında, yutulmasıyla birlikte mide mukozasında hasara ve ülsere, diş minesinde zayıflamaya neden olabiliyor.
  • Limon suyu: C vitamini ve antioksidanlar içeren limon suyu boğazda enfeksiyona karşı direnci artırmasının yanı sıra tükürük miktarını çoğaltarak mukoza zarlarının nemli kalmasına yardım edebiliyor. Ancak her gün içilen limon suyu kan sulandırıcı özelliği nedeniyle ilaçlarla birleşirse, kanamalara neden olabiliyor. Yine asidik olması diş minesinde zayıflamaya yol açabiliyor. Bu nedenle sirke gargarası gibi birkaç günden fazla tüketmeyin.
  • Bal: İçeriğindeki bağışıklığı artırıcı (propolis gibi) maddeler sayesinde, yutma sırasında bulaşmış olduğu boğazda yerel olarak bir noktaya kadar, enfeksiyona yol açan virüs ile bakterilerin çoğalmalarını yavaşlatabiliyor. Zencefil karıştırılmış bal da boğazda rahatlık hissi verebiliyor. Ancak fazla tüketilen bal kan şekerinin yükselmesine yol açabiliyor. Eğer diyabetiniz yoksa ağrı süresince tüketebilirsiniz.

Anne sütü: Bebeğin ilk doğal aşısı!

Anne sütü: Bebeğin ilk doğal aşısı!

Bebeğin ilk altı ay boyunca tüm gereksinimleri olan su, protein, karbonhidrat, yağ ve mineralleri tek başına karşılayabilen mucize bir besin, anne sütü. Dünya Sağlık Örgütü; yaşamın ilk 6 ayı için sadece anne sütünü, ardından 2 yıl ve daha uzun süre uygun tamamlayıcı beslenme ile devam eden anne sütünü öneriyor. Uzmanlar da her fırsatta pandemi sürecinde de bebeklerin anne sütü ile beslenmeleri gerektiğine dikkat çekiyorlar. Çünkü anne sütü, içeriğindeki antikorlar sayesinde bebeği başta Covid-19 olmak üzere pek çok enfeksiyona karşı koruyabiliyor.

Acıbadem Dr. Şinasi Can (Kadıköy) Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Pınar Atılkan “Yapılan çalışmalar; annenin Covid-19 pozitif olduğu durumlarda da anne sütünün alınmasının çocuğun klinik seyrinde olumsuz bir etkisinin olmadığını gösteriyor. Üstelik bu virüse karşı koruyucu etkisi olması ve bebeğin bağışıklık sistemini güçlendirmesi nedeniyle pandemi sürecinde de mutlaka emzirmeye devam edilmesi gerekiyor. Covid-19 pandemisi, emzirme ve anne sütünün; doğal bağışıklama gücü sayesinde virüs hastalıklarından korunmada ne denli etkin ve önemli olduğunu göstermiştir. Ayrıca anne sütünün bebeğe verilen ilk ve doğal aşı niteliğinde mucizevi bir iksir olduğunu bir kez daha hatırlatmıştır” diyor. Ancak emzirme sırasında virüsün damlacık yoluyla bebeğe bulaşmaması için bazı kurallara dikkat etmek de büyük önem taşıyor. Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Pınar Atılkan, “1-7 Ekim, Emzirme Haftası“ kapsamında anne sütünün faydalarını ve pandemide emzirirken dikkat edilmesi gereken 5 kuralı anlattı; önemli önerilerde bulundu!

Pause Sağlık, Pause Dergi

Dr. Pınar Atılkan

Covid-19 enfeksiyonundan koruyor

Anne sütünde yer alan çeşitli antikorlar bebeğin bağışıklık sisteminin güçlenmesine destek sağlıyor. Ayrıca viral enfeksiyonlarda koruyucu rol üstlenen lökositler, makrofajlar, polimorfnüveli lökositler, T lenfositler çoğunlukta olmak üzere B lenfosit ve kök hücreler ile tüm immünglobulinler (Ig) anne sütünde doğal olarak bulunuyor ve bebeği Covid-19’da gibi pek çok enfeksiyonda koruyucu rol üstleniyor. Bu nedenle pandemi döneminde bebeğin anne sütüyle beslenmesi ayrı bir önem taşıyor.

Astımdan obeziteye

Anne sütüyle beslenme, bebeklerde astım,  obezite, tip 1 diyabet, şiddetli alt solunum yolu enfeksiyonu, orta kulak iltihabı,  mide ve ince bağırsak yolunu kapsayan gastrointestinal enfeksiyonlar, erken doğan bebeklerde nekrotizan enterokolit (bağırsaklarda oluşan iltihaplanma) gibi pek çok hastalıktan koruyor.

Her zaman sağlıklı

Anne sütü; bebek ne zaman ihtiyaç duyarsa hazır, temiz, sıcak, ek araç ihtiyacı olmadan, çöp oluşturmadan ulaşılabilecek en sağlıklı gıdadır.

Ruhsal gelişimi destekliyor

Emzirme uzun dönem ten tene temasın sağlaması sayesinde bebeğin ruhsal gelişimini destekliyor, anne-bebek bağının sağlıklı kurulmasını sağlıyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

5 yaş altı ölümleri önleyebiliyor

Saygın tıp dergilerinden Lancet’in 2016 raporuna göre; pek çok hastalıktan koruması ve bağışıklık sistemini güçlendirmesi sayesinde anne sütü ile yılda 820 bin hayat kurtulabildiği gibi, 5 yaş altında görülen ani ölümlerin de yüzde 13’ü engellenebiliyor.

Zeka seviyesini yükseltiyor

Geniş çaplı yapılan çalışmalardan köken alan Amerikan Pediatri Akademisi ve Dünya Sağlık Örgütü’nün ortak raporları; uzun süreli emzirmenin ileri çocukluk döneminde daha yüksek IQ değerleri ve daha gelişmiş bilişsel fonksiyonlarla ilişkili olduğunu öne sürüyor.

Pandemide emzirmenin 5 önemli kuralı!

Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Pınar Atılkan, COVID-19 pozitif iseniz veya şüphe duyuyorsanız, bebeğinizi emzirirken dikkat etmeniz gereken 5 kuralı şöyle anlatıyor:

  • Bebeğinize dokunmadan önce ve sonra ellerinizi öncelikle 20 saniye sabun ve suyla yıkayın veya ellerinizi dezenfekte edin
  • Odanızı sık sık havalandırın
  • Maskenizi mutlaka takın ve nemlendirdikçe değiştirin
  • Giysilerinizi 60-90 derecelik ısıda yıkayın
  • Yüzük ve bilezik gibi aksesuarları kullanmayın

İnsülin direncinde bu üçlüye dikkat!

İnsülin direncinde bu üçlüye dikkat!

Sık sık acıkıyor musunuz? Açlığa karşı tahammülsüz müsünüz? Karbonhidratlı gıdalara, özellikle tatlılara düşkünlüğünüz var mı? Yemekten sonra aniden uyku bastırıyor mu? Gece uykudan uyanıp tatlı ya da unlu gıda yeme ihtiyacı duyuyor musunuz? Bu belirtiler size tanıdık geliyorsa, dikkat! Sorununuzun nedeni; ülkemizde her 3 kişiden birinde görülen ve diyabet hastalığının ilk adımı olan ‘insülin direnci’ olabilir!

Pankreastan salgılanan bir hormon olan insülinin görevi, kandaki şeker moleküllerinin hücre içine girmesini, böylece hücreler tarafından ‘yakıt’ olarak kullanılmasını sağlamak. Kısaca, hücrelerin şeker moleküllerini içeri alan kapısının ‘anahtarı’ gibi düşünebiliriz insülini. İnsülin kandaki şeker miktarına göre salgılanıyor. Örneğin salatalık yediğimizde kan şekerinde 1 birim yükselme olursa, vücut hemen 1 birim insülin salgılıyor, baklava yediğimizde kan şekeri 20 birim yükseliyorsa 20 birim insülin salgısı oluyor.  Ülkemizde her 3 kişiden birinin sorunu olan insülin direnci; vücuttaki şekeri düzenleyen insülinin görevini yerine getirmekte güçlük çekmesi olarak tanımlanabilir.

Acıbadem Dr. Şinasi an (Kadıköy) Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Dr. Özlem Sezgin Meriçliler

İnsülin direnci geliştiğinde, hücreler ile kandaki şeker molekülleri arasına adeta bir duvar örülüyor. Bunun sonucunda, örneğin 10 birim şeker düzeyi artışına normalde yeterli gelecek olan 10 birim insülin, önündeki metabolik engeli bu düzeylerde aşamıyor ve kan şekerinin hücre içine girmesinde yeterli gelemiyor. Bu durumda vücut, şekeri yeterli miktarda hücre içine sokabilmek için 10 birim yerine 20 birim veya daha fazla insülin salgılamaya başlıyor.  Özellikle genetik olarak diyabet riski taşıyanlarda, yıllar içinde sürekli fazla insülin salgılayan pankreas bezinin rezervleri azalınca ve bir gün gelip önündeki duvarı aşacak kadar çok insülin salgılayamadığında ‘diyabet’ gelişiyor.

İnsülin direncine yol açan etkenlerin başında ise genetik yatkınlık geliyor, yani ailede diyabet öyküsü olması çok önemli bir risk faktörü. Acıbadem Dr. Şinasi Can (Kadıköy) Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Dr. Özlem Sezgin Meriçliler, aile öyküsüne hareketsiz yaşam, düzensiz beslenme, uyku düzensizliği gibi çeşitli faktörler de eşlik ettiğinde insülin direncinin geliştiğini belirterek, “Vücutta artan insülin özellikle sık acıkma, açlığa tahammülsüzlük, karbonhidratlı gıdalara düşkünlük, hatta bazı hastalarda gece uykudan uyanıp tatlı ya da unlu gıda tüketme gibi iştah bozukluklarına yol açıyor. Bu yeme bozuklukları zamanla kilo alımıyla ve insülin direncinin artmasıyla sonuçlanabiliyor” diyor.  Peki, insülin direncini kırmak için nelere dikkat etmemiz gerekiyor? Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Dr. Özlem Sezgin Meriçliler, insülin direncinin önlenmesi ve tedavisi için 10 etkili kuralı anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu!

Pause Sağlık, Pause Dergi

Egzersiz yapın

Dr. Özlem Sezgin Meriçliler, “Hareket, hücrelerin şeker kullanımını kolaylaştıran ve daha az insülinin şeker metabolizmasının düzenlenmesinde yeterli olmasını sağlayan en önemli faktördür” diyerek, şöyle devam ediyor: “Her tür spor yapılabilir. Her gün 30 dakika veya haftada 3 kez, 50 dakikalık yürüyüş yapılabileceği gibi; yüzme, salon sporları, bisiklete binmek, hatta dans etmek bile insülin direnciyle mücadelede son derece faydalı olacaktır.”

Unlu gıdaları azaltın

Dr. Özlem Sezgin Meriçliler, karbonhidratlı yiyeceklerin kan şekerini daha fazla yükseltme potansiyeline, dolayısıyla insülin salgısını daha fazla uyarma yeteneğine sahip olduklarını belirterek, “Karbonhidratlı yiyecekler; kan şekeri kontrolünü zaten normalden fazla insülinle yapabilen insülin direnci hastalarında hem insülin salgısının daha da artmasına, hem kilo alımına hem de pankreas rezervinin daha hızlı tükenmesine yol açarlar” uyarısında bulunuyor. Dr. Özlem Sezgin Meriçliler, bu nedenle diyetteki karbonhidrat miktarının mutlaka azaltılması gerektiğine dikkat çekerek, “Rafine karbonhidratlar, yani unlu ve şekerli gıdalar yerine meyve ve sebze gibi doğal ama lifli karbonhidrat türleri tercih edilmelidir” diyor.

Atıştırmalıklara dikkat!

Yakın zamana kadar 3 ara ve 3 ana öğün olmak üzere sık sık beslenmek önerilirken, son birkaç yıldır ‘aralıklı oruç’ adı verilen ve ara öğün içermeyen beslenme şekilleri popüler oldu. Dr. Özlem Sezgin Meriçliler, “Ara öğün alması gereken bir grup hasta dışında, aralıklı oruç insülin salgısının daha az uyarılmasına yol açtığı için tercih edilebilir” diyerek,  şu önemli noktaya dikkat çekiyor: “Ancak günde 3 ana öğün yerine 2 öğün yenilmesi, arada acıkmaya ve atıştırmalara neden olabilir. İnsülin direncini artıran, kilo almayı kolaylaştıran en büyük beslenme hatası, atıştırmalardır. Bu nedenle hangi beslenme şekli seçilecekse seçilsin, sağlıklı öğünler şeklinde olmalı ve aralarda abur cubur adını verdiğimiz gıdalar en aza indirilmelidir.”

Pause Sağlık, Pause Dergi

Meyveleri sınırlayın

Meyveler doğal ve lif içeren sağlıklı karbonhidratlar arasında yer alıyorlar. Ancak meyve şekeri de insülin salgısını çok uyarıyor ve aşırı meyve tüketimi hem kilo aldırıyor hem de insülin direncini artırıyor.  Bu nedenle bir seferde bir porsiyon meyve tüketmeyi alışkanlık haline getirin. Günün farklı saatlerinde toplam 3 porsiyon meyve tüketebilirsiniz. Bir porsiyon meyveyi, kabaca tabağa koyduğunuzda; 1 adet orta boy elma hacminde yer kaplayan meyve miktarı diye tanımlayabiliriz. Yani, 1 elma veya 1 portakal veya 1 armut veya 3 kayısı gibi. Meyveyi bir seferde bu miktarı aşmayacak şekilde tüketmeye özen gösterin.

Bal-reçel-pekmez üçlüsünü azaltın

Çok sağlıklı bir besin olan doğal balın yanı sıra reçel ve pekmez de; çok yoğun, dile değer değmez emilmeye başlayan ve kanda hızla yükselen şeker içeriyorlar. Üstelik bu besinleri genellikle sabah tüketiyoruz, yani midemiz boş iken. Dolayısıyla emilimleri daha da hızlanıyor. Aynı hızda da pankreası uyararak insülin salgısını artırıyorlar. Bu nedenle insülin direnciniz varsa, bu gıdaların tüketimini çok azaltmanız gerekiyor.

Şekerli içeceklerden uzak durun

Gazlı içecekler, buzlu çay türevleri ve limonata gibi içecekler yoğun ve hemen kana karışan şeker içeriyorlar. Bu nedenle insülin salgısını da hızla ve güçlü bir şekilde uyarıyorlar.

Meyve suyu yerine meyve tüketin

Bir bardak meyve suyunda 3-4 porsiyon meyvenin şekeri posasından ayrılmış halde yer alıyor. Dr. Özlem Sezgin Meriçliler, “Taze sıkılmış olsa bile bir bardak meyve suyu hem bir seferde ‘en fazla bir porsiyon yemeliyiz’  dediğimiz meyvelerin ortalama 3-4 porsiyonu kadar şeker içeriyor, hem de bu meyvenin şekeri posasız olduğu için çok hızla emilerek insülin salgısını çok hızlı artırıyor” diyor. Meyveler posasıyla yenildiğinde ise posa şeker emilimini yavaşlatıyor.  Bu yüzden vitaminleri meyve suyu ile değil, meyvenin kendisini tüketerek almayı alışkanlık haline getirin.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Tatlıyı aç karnına yemeyin!

Şekerli ve karbonhidratlı gıdalar midemiz boş iken yenildiklerinde içerdikleri şeker hızla emiliyor ve kan şekerini daha hızlı yükseltiyorlar. Bir o kadar hızda da insülin salgısını uyarıyorlar. Bu tür gıdaları mümkün olduğunca az yemeyi ve asla aç karnına tüketmemeyi kural olarak benimsemelisiniz.

Bu besinler öğünlerinizden eksik olmasın

Süt ve süt ürünleri (yoğurt, ayran, kefir ve peynir) yeşil sebzeler ve salatalar, karbonhidrat ile şeker içeren gıdalarla aynı anda yenildikleri zaman şeker emilimini yavaşlatıyorlar. Bu nedenle meyvenin yanında yoğurt, simidin yanında ayran veya peynir, patatesin yanında yoğurt ve yeşil salata tüketmeniz, bu besinlerin şeker emilim hızını dengeleyerek insülin salgısının daha az uyarılmasını sağlayacaktır.

Uykunuza dikkat edin

Uyku bozukluklarının genetik olarak diyabet riski taşımayan kişilerde dahi insülin direncini tetikleyebileceği, hatta diyabet gelişimine yol açabileceği artık biliniyor. Özellikle gece uykusu bu süreçte çok önem taşıyor ve gündüz uyumak gece uykusunun yerini tutamıyor. 24:00-08:00 saatleri arasında düzenli uyku alışkanlığı edinmek, insülin direncine karşı önemli bir rol üstleniyor.

İnsülin direncinde bu üçlüye dikkat!

İnsülin direncinde bu üçlüye dikkat!

Sık sık acıkıyor musunuz? Açlığa karşı tahammülsüz müsünüz? Karbonhidratlı gıdalara, özellikle tatlılara düşkünlüğünüz var mı? Yemekten sonra aniden uyku bastırıyor mu? Gece uykudan uyanıp tatlı ya da unlu gıda yeme ihtiyacı duyuyor musunuz? Bu belirtiler size tanıdık geliyorsa, dikkat! Sorununuzun nedeni; ülkemizde her 3 kişiden birinde görülen ve diyabet hastalığının ilk adımı olan ‘insülin direnci’ olabilir!

Pankreastan salgılanan bir hormon olan insülinin görevi, kandaki şeker moleküllerinin hücre içine girmesini, böylece hücreler tarafından ‘yakıt’ olarak kullanılmasını sağlamak. Kısaca, hücrelerin şeker moleküllerini içeri alan kapısının ‘anahtarı’ gibi düşünebiliriz insülini. İnsülin kandaki şeker miktarına göre salgılanıyor. Örneğin salatalık yediğimizde kan şekerinde 1 birim yükselme olursa, vücut hemen 1 birim insülin salgılıyor, baklava yediğimizde kan şekeri 20 birim yükseliyorsa 20 birim insülin salgısı oluyor.  Ülkemizde her 3 kişiden birinin sorunu olan insülin direnci; vücuttaki şekeri düzenleyen insülinin görevini yerine getirmekte güçlük çekmesi olarak tanımlanabilir.

Pause Sağlık, Pause Dergi

İnsülin direnci geliştiğinde, hücreler ile kandaki şeker molekülleri arasına adeta bir duvar örülüyor. Bunun sonucunda, örneğin 10 birim şeker düzeyi artışına normalde yeterli gelecek olan 10 birim insülin, önündeki metabolik engeli bu düzeylerde aşamıyor ve kan şekerinin hücre içine girmesinde yeterli gelemiyor. Bu durumda vücut, şekeri yeterli miktarda hücre içine sokabilmek için 10 birim yerine 20 birim veya daha fazla insülin salgılamaya başlıyor.  Özellikle genetik olarak diyabet riski taşıyanlarda, yıllar içinde sürekli fazla insülin salgılayan pankreas bezinin rezervleri azalınca ve bir gün gelip önündeki duvarı aşacak kadar çok insülin salgılayamadığında ‘diyabet’ gelişiyor.

İnsülin direncine yol açan etkenlerin başında ise genetik yatkınlık geliyor, yani ailede diyabet öyküsü olması çok önemli bir risk faktörü. Acıbadem Dr. Şinasi Can (Kadıköy) Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Dr. Özlem Sezgin Meriçliler, aile öyküsüne hareketsiz yaşam, düzensiz beslenme, uyku düzensizliği gibi çeşitli faktörler de eşlik ettiğinde insülin direncinin geliştiğini belirterek, “Vücutta artan insülin özellikle sık acıkma, açlığa tahammülsüzlük, karbonhidratlı gıdalara düşkünlük, hatta bazı hastalarda gece uykudan uyanıp tatlı ya da unlu gıda tüketme gibi iştah bozukluklarına yol açıyor. Bu yeme bozuklukları zamanla kilo alımıyla ve insülin direncinin artmasıyla sonuçlanabiliyor” diyor.  Peki, insülin direncini kırmak için nelere dikkat etmemiz gerekiyor? Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Dr. Özlem Sezgin Meriçliler, insülin direncinin önlenmesi ve tedavisi için 10 etkili kuralı anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu!

Pause Sağlık, Pause Dergi

Egzersiz yapın

Dr. Özlem Sezgin Meriçliler, “Hareket, hücrelerin şeker kullanımını kolaylaştıran ve daha az insülinin şeker metabolizmasının düzenlenmesinde yeterli olmasını sağlayan en önemli faktördür” diyerek, şöyle devam ediyor: “Her tür spor yapılabilir. Her gün 30 dakika veya haftada 3 kez, 50 dakikalık yürüyüş yapılabileceği gibi; yüzme, salon sporları, bisiklete binmek, hatta dans etmek bile insülin direnciyle mücadelede son derece faydalı olacaktır.”

Unlu gıdaları azaltın

Dr. Özlem Sezgin Meriçliler, karbonhidratlı yiyeceklerin kan şekerini daha fazla yükseltme potansiyeline, dolayısıyla insülin salgısını daha fazla uyarma yeteneğine sahip olduklarını belirterek, “Karbonhidratlı yiyecekler; kan şekeri kontrolünü zaten normalden fazla insülinle yapabilen insülin direnci hastalarında hem insülin salgısının daha da artmasına, hem kilo alımına hem de pankreas rezervinin daha hızlı tükenmesine yol açarlar” uyarısında bulunuyor. Dr. Özlem Sezgin Meriçliler, bu nedenle diyetteki karbonhidrat miktarının mutlaka azaltılması gerektiğine dikkat çekerek, “Rafine karbonhidratlar, yani unlu ve şekerli gıdalar yerine meyve ve sebze gibi doğal ama lifli karbonhidrat türleri tercih edilmelidir” diyor.

Atıştırmalıklara dikkat!

Yakın zamana kadar 3 ara ve 3 ana öğün olmak üzere sık sık beslenmek önerilirken, son birkaç yıldır ‘aralıklı oruç’ adı verilen ve ara öğün içermeyen beslenme şekilleri popüler oldu. Dr. Özlem Sezgin Meriçliler, “Ara öğün alması gereken bir grup hasta dışında, aralıklı oruç insülin salgısının daha az uyarılmasına yol açtığı için tercih edilebilir” diyerek,  şu önemli noktaya dikkat çekiyor: “Ancak günde 3 ana öğün yerine 2 öğün yenilmesi, arada acıkmaya ve atıştırmalara neden olabilir. İnsülin direncini artıran, kilo almayı kolaylaştıran en büyük beslenme hatası, atıştırmalardır. Bu nedenle hangi beslenme şekli seçilecekse seçilsin, sağlıklı öğünler şeklinde olmalı ve aralarda abur cubur adını verdiğimiz gıdalar en aza indirilmelidir.”

Pause Sağlık, Pause Dergi

Meyveleri sınırlayın

Meyveler doğal ve lif içeren sağlıklı karbonhidratlar arasında yer alıyorlar. Ancak meyve şekeri de insülin salgısını çok uyarıyor ve aşırı meyve tüketimi hem kilo aldırıyor hem de insülin direncini artırıyor.  Bu nedenle bir seferde bir porsiyon meyve tüketmeyi alışkanlık haline getirin. Günün farklı saatlerinde toplam 3 porsiyon meyve tüketebilirsiniz. Bir porsiyon meyveyi, kabaca tabağa koyduğunuzda; 1 adet orta boy elma hacminde yer kaplayan meyve miktarı diye tanımlayabiliriz. Yani, 1 elma veya 1 portakal veya 1 armut veya 3 kayısı gibi. Meyveyi bir seferde bu miktarı aşmayacak şekilde tüketmeye özen gösterin.

Bal-reçel-pekmez üçlüsünü azaltın

Çok sağlıklı bir besin olan doğal balın yanı sıra reçel ve pekmez de; çok yoğun, dile değer değmez emilmeye başlayan ve kanda hızla yükselen şeker içeriyorlar. Üstelik bu besinleri genellikle sabah tüketiyoruz, yani midemiz boş iken. Dolayısıyla emilimleri daha da hızlanıyor. Aynı hızda da pankreası uyararak insülin salgısını artırıyorlar. Bu nedenle insülin direnciniz varsa, bu gıdaların tüketimini çok azaltmanız gerekiyor.

Şekerli içeceklerden uzak durun

Gazlı içecekler, buzlu çay türevleri ve limonata gibi içecekler yoğun ve hemen kana karışan şeker içeriyorlar. Bu nedenle insülin salgısını da hızla ve güçlü bir şekilde uyarıyorlar.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Meyve suyu yerine meyve tüketin

Bir bardak meyve suyunda 3-4 porsiyon meyvenin şekeri posasından ayrılmış halde yer alıyor. Dr. Özlem Sezgin Meriçliler, “Taze sıkılmış olsa bile bir bardak meyve suyu hem bir seferde ‘en fazla bir porsiyon yemeliyiz’  dediğimiz meyvelerin ortalama 3-4 porsiyonu kadar şeker içeriyor, hem de bu meyvenin şekeri posasız olduğu için çok hızla emilerek insülin salgısını çok hızlı artırıyor” diyor. Meyveler posasıyla yenildiğinde ise posa şeker emilimini yavaşlatıyor.  Bu yüzden vitaminleri meyve suyu ile değil, meyvenin kendisini tüketerek almayı alışkanlık haline getirin.

Tatlıyı aç karnına yemeyin!

Şekerli ve karbonhidratlı gıdalar midemiz boş iken yenildiklerinde içerdikleri şeker hızla emiliyor ve kan şekerini daha hızlı yükseltiyorlar. Bir o kadar hızda da insülin salgısını uyarıyorlar. Bu tür gıdaları mümkün olduğunca az yemeyi ve asla aç karnına tüketmemeyi kural olarak benimsemelisiniz.

Bu besinler öğünlerinizden eksik olmasın

Süt ve süt ürünleri (yoğurt, ayran, kefir ve peynir) yeşil sebzeler ve salatalar, karbonhidrat ile şeker içeren gıdalarla aynı anda yenildikleri zaman şeker emilimini yavaşlatıyorlar. Bu nedenle meyvenin yanında yoğurt, simidin yanında ayran veya peynir, patatesin yanında yoğurt ve yeşil salata tüketmeniz, bu besinlerin şeker emilim hızını dengeleyerek insülin salgısının daha az uyarılmasını sağlayacaktır.

Uykunuza dikkat edin

Uyku bozukluklarının genetik olarak diyabet riski taşımayan kişilerde dahi insülin direncini tetikleyebileceği, hatta diyabet gelişimine yol açabileceği artık biliniyor. Özellikle gece uykusu bu süreçte çok önem taşıyor ve gündüz uyumak gece uykusunun yerini tutamıyor. 24:00-08:00 saatleri arasında düzenli uyku alışkanlığı edinmek, insülin direncine karşı önemli bir rol üstleniyor.

Geçmeyen arpacık göz hastalığının işareti olabilir

Geçmeyen arpacık göz hastalığının işareti olabilir

Halk arasında ‘arpacık’ olarak bilinen göz kapağı enfeksiyonunun sık gelişmesi aslında genel vücut sağlığıyla ilgili de bilgi veriyor. Yetişkinlerde vücut direncinin düşüklüğü, aşırı uykusuzluk ve yorgunluk arpacık riskini artırırken, bu sağlık sorununun çocukluk döneminde çok fazla ortaya çıkması görme sorunlarının da işareti olabiliyor. Acıbadem Dr. Şinasi Can (Kadıköy) Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Müslime Akbaba, “Yetişkinlerde ve özellikle de çocuklarda düzeltilmemiş yüksek hipermetropi ile astigmat gibi görme bozuklukları varsa, arpacık oluşma riski artar” diyerek bu sağlık sorunun ihmal edilmemesi gerektiğini vurguluyor. Arpacık tedavisinin sıcak kompresli masaj ile başladığını, düzelmemesi halinde antibiyotikli merhemlerin iyileşme sürecini hızlandırdığını anlatan Göz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Müslime Akbaba, tedavi için arpacığa sarımsak uygulanması gibi yöntemlerden de uzak durulması gerektiğini belirtiyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Bulaşıcı değil

Göz kapağındaki yağ bezlerinin tıkanması sonucu oluşan akut bakteriyel enfeksiyon olarak tanımlanan arpacık, görüldüğü yere göre iç ve dış olarak ikiye ayrılıyor. Kirpik diplerine açılan yağ bezlerinin tıkanmasının dış arpacık olduğunu anlatan Prof. Dr. Müslime Akbaba, “Kapak kenarındaki yağ bezinin tıkanması nedeniyle oluşan enfeksiyona da ‘iç arpacık’ adı veriliyor. Arpacık bulaşıcı değildir. Oluşum mekanizması son derece basittir. Göz kapağındaki yağ bezleri salgısının yavaşlaması veya durmasıyla birlikte kirpik diplerinde bulunan bakteriler çoğalarak küçük lokal bir apse oluşumuna neden olur. En sık da stafilokokos auerus adlı bakteri bu enfeksiyona yol açar” diyor.

Diyabeti olanlar dikkat

Oluşumundan bakteriler sorumlu olsalar da, bazı hastalıklar arpacık riskini artırıyor. Seboreik dermatit, rozesea, diyabet ve lipit yüksekliği olanlarda arpacığın görülme oranının yüksek olduğunu kaydeden Prof. Dr. Müslime Akbaba, vücut direncinin düşüklüğü, aşırı yorgunluk ve uykusuzluğun yanı sıra bioritmin bozulmasının da tetikleyici etmen olduğunu ifade ediyor. “Çocuklarda düzeltilmemiş yüksek hipermetropi, astigmat gibi görme bozuklukları varsa yine arpacık oluşma riski artar” diye konuşan Prof. Dr. Müslime Akbaba, sözlerine şöyle devam ediyor: “Arpacık akut bir durumdur. Birdenbire göz kapağında ağrı ile başlayan ödem ve kızarıklık olur. Ağrı bir iki gün içerisinde geçerken, şişlik ve kızarıklık devam eder. Dış arpacıkta kapak kenarındaki şişlik çok belirgindir. Enfeksiyonun şiddetine bağlı olarak apseleşip kendiliğinden dışa akabilir. İç arpacıkta ise kapağın içinde kızarıklık ve şişlik daha belirgindir”

Pause Sağlık, Pause Dergi

Sıcak kompresli masaj iyi geliyor

Arpacığın kesin tanısı göz hekimleri tarafından konuyor. Çok küçük ve basit olan türlerinin kendiliğinden geçmesine karşın, erken medikal tedavi ile hastalığın daha çok kontrol altına alınabileceğine dikkat çeken Prof. Dr. Müslime Akbaba, “Sıcak kompresli masaj oldukça etkin bir tedavi yöntemidir. Sıcak kompres, sertleşmiş dokunun yumuşamasını ve akmasını sağlar. Ayrıca bebek şampuanı veya blefarit tedavisi için üretilen solüsyonlar da hem antibakteriyel etkileriyle hem de tıkanmış bezdeki kalıntıları temizleyerek tedaviye yardımcı olabilirler. Ancak sıcak kompres ve solüsyon ile masaj, hastalığı tedavi etmede yeterli değildir. Topikal antibiyotikli damla ya da pomadların kullanılmaları tedavi süresini kısaltabilir ve apseleşmeyi önleyebilir” diyor. Ayrıca topikal kortizonlu göz damlalarının kısa süreli kullanımıyla enfeksiyonun daha çabuk geçebileceğini kaydeden Prof. Dr. Müslime Akbaba, arpacık çok büyük olmadıkça sistemik antibiyotik kullanmaya gerek olmadığını belirtiyor.

Arpacığın apseleşmesi, yani iltihaplı sıvı birikimi haline gelmesi durumunda mutlaka boşaltılması gerekiyor. Apse boşaltımının hastane koşullarında yapılması gerektiğine dikkat çeken Prof. Dr. Müslime Akbaba, “Hasta çocuk değilse genel anestezi ve genel ameliyathane koşulları gerekli değildir. Göz kapağı uyuşturularak ayaktan yapılan basit bir girişim şeklidir” diyor. 

Tedavide sarımsağın yeri yok

Halk arasında arpacığa sarımsak sürmenin iyi geleceğine dair bir inanış var. Ancak modern tıbbi uygulamalarda, arpacık tedavisinde sarımsak kullanımının yer almadığını belirten Prof. Dr. Müslime Akbaba, “Bebek şampuanlarının, gözü rahatsız etmeyen uygun pH değerlerinden dolayı sulandırılarak kullanılmaları, antibakteriyel etkileriyle faydalı olabilir. İçeriğinde yüzde 7.5 ve daha yüksek oranda çay ağacı ekstresi olan solüsyon veya ıslak mendiller de bu amaçla kullanılabilir. Ancak tek başına tedavi için yeterli değildir. Sıcak kompresin çay ya da normal suyla yapılması arasında ise bir fark yoktur” diyor.

Klima hastalıklarına dikkat  

Klima hastalıklarına dikkat  

Yazın aşırı sıcaklarında ev, araç ve ofiste ‘imdada yetişen’ klimalar, hızla serinleterek o an serinletici etkisiyle mutluluk veriyor ancak fark ettirmeden de yatağa düşürüyor! Acıbadem Dr. Şinasi Can (Kadıköy) Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Zekai Tarım “Bugünlerde klima kaynaklı hastalıklara sık rastlıyoruz. Aşırı soğuk ve kuru havaya uzun süre maruz kalınması ve vücut direncinin düşmesi, kolaylıkla üst solunum yolları, alt solunum yolları ve akciğerde bazı enfeksiyonların gelişimine zemin hazırlayabiliyor. Covid-19 ile benzer şikayetlere yol açabilmesi nedeniyle de sıkıntı yaratıyor” diyor. Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Zekai Tarım, klima ile gelen hastalıkları ve korunma yollarını anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.
Yüzyılın salgın hastalığı Covid-19 pandemisinde maske kullanımı kritik önem taşırken, bunaltıcı yaz sıcaklarına aşırı nemin de eklenmesi günlük yaşamı çok büyük ölçüde olumsuz etkiliyor. Nefes aldırmayan sıcaklarda adeta imdadımıza yetişen klimalar ise, farkında olmadan hasta edip yatağa düşürebiliyor! Acıbadem Dr. Şinasi Can (Kadıköy) Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Zekai Tarım, klima kaynaklı hastalıkların; klimanın fiziksel ve rezervuar etkilerine bağlı olmak üzere iki şekilde gelişebildiğini belirterek şöyle konuşuyor: “Klimanın fiziksel etkilerine bağlı olarak, ani ısı değişiklikleri ve ortamın aşırı soğuması nedeniyle bazı rahatsızlıklar gelişebiliyor. Aşırı soğuk ve kuru havaya sürekli maruz kalınması ve vücut direncinin düşmesi, kolaylıkla üst solunum yolları, alt solunum yolları ve akciğerde bazı enfeksiyonların gelişimine zemin hazırlarken; bunun yanında klima ile ortama yayılan tozlar da özellikle alerjik yapısı ve astımı olan kişilerin şikâyetlerini ve krizlerini tetikliyor, astım krizlerinin ortaya çıkmasına ve şiddetli kuru öksürüklere neden olabiliyor. Ayrıca klimaların üflediği soğuk havaya direkt maruz kalmak, yüzdeki sinir kılıfını etkileyerek ödem ve yüz felci yapabiliyor, kas ağrılarına, kas tutulmalarına neden olabiliyor.”

Pause Sağlık, Pause Dergi

Belirtileri örtüşebiliyor!

Klima hastalıklarının Covid-19 enfeksiyonu ile örtüşebildiğini, bu nedenle ‘klima çarptı’ diye geçiştirmeyip doktora görünmek gerektiğini belirten Dr. Zekai Tarım “Klima hastalıkları da tedavi edilmezse ölüme sebep olabiliyor. Tedavi için en az 2 hafta süreyle bu bakterilere yönelik uygun antibiyotikler kullanılması gerekebiliyor. Kişide ilk 24-48 saat içinde halsizlik, kırgınlık, yaygın kas ve baş ağrıları, sonrasında ateş, kuru öksürük, bulantı, kusma, ishal, karın ağrısı gibi şikayetler görülebilirken, hastaların küçük bir kısmında da sinir sistemi bulguları, konsantrasyon bozuklukları hatta komalık durum oluşabiliyor.” diyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Bağışıklık sistemini vuruyor!

Klimaların üflediği havanın, solunum yollarındaki lokal bağışıklık sistemini zayıflatarak virüs ve bakterilerin yerleşip çoğalmasına sebep olabileceğini, klimanın çalışması ile havadaki nem oranının azalarak, mekanda yoğunlaşan kuru havanın, burun içi dokularda ve boğazda tahrişe yol açabileceğini belirten Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Zekai Tarım şöyle konuşuyor: “Sürekli nemli olan klima filtrelerinde zamanla virüsler, bakteriler ve mantarlar üreyebilir. Temizliği ve bakımı düzenli yapılmayan klimaların filtre sistemlerinde biriken ve klimaların açılmasıyla iç ortama yayılan mikroorganizmalar solunum yolu enfeksiyonlarına sebep olabilir. Klima hastalıklarından en yaygın olarak görüleni lejyonella pnömonisidir. Lejyonella pnömonisi klima bakterilerinin neden olduğu bir zatürredir. Bu bakteri nemli ortamlarda ve klima sistemlerinde rahatlıkla yaşayabildiği için, sebep olduğu hastalığa halk arasında ‘klima hastalığı’ denir. Hastalığa neden olan bakteriler, bakım ve dezenfeksiyon koşullarına uyulmadığı takdirde klimalarda üreyip, solunan havayla akciğerlere yayılarak hastalığa neden olur. Bu bakterinin sağlıklı bir vücutta hastalık yapma potansiyeli oldukça zayıftır, ancak vücut direncinin düşüklüğü hastalık oluşumunu kolaylaştırır. Kanser, diyabet, alkolizm, kronik akciğer veya karaciğer hastalığı olanlarda, yoğun sigara kullananlarda bağışıklık sisteminin zayıflamasıyla hastalığın gelişme sıklığı artar.” Pause Sağlık, Pause Dergi

Klima hastalıklarına karşı 5 etkili önlem!

  1. Klimaların bakım ve temizliği her yıl yapılmalıdır. Filtreleri değiştirilmelidir. Bakteri filtresi kullanılmalıdır.
  2. Ortamın aşırı soğutulmamasına dikkat edilmelidir. Klima kaynaklı sağlık problemleri genellikle bilinçsiz veya aşırı kullanım sonucu oluşur. Sıcak yaz günlerinde mekan içi ve dışındaki sıcaklık farkı ve ani hava değişimi vücut direncini düşürür. Ortam için en ideal sıcaklık 21-23 derecedir.
  3. Nem dengesini koruyucu klimalar tercih edilmelidir veya bulunduğunuz ortamda nemi sağlamak için 1 bardak su bulundurulabilir. Ortamdaki ideal nem oranı yüzde 40-60 arasında olmalıdır.
  4. Klimalardan düzenli örnekler alınıp, düzenli aralıklarla laboratuvarda incelenmelidir.
  5. Klima kullanırken direkt klima rüzgarına maruz kalınmamalı, karşısında oturulmamalı ve klima yeri bunlar göz önüne alınarak belirlenmelidir. Klimalar belirli zaman aralıklarıyla ısısı yavaş yavaş düşürülerek kullanılmalıdır.

Bayramda sağlıkla geçirmenin 12 yolu

Bayramda sağlıkla geçirmenin 12 yolu

Yazın yakıcı sıcaklarında, pandeminin gölgesinde geçireceğimiz Kurban Bayramı’nda maske, sosyal mesafe ve hijyen kurallarına dikkat etmek her zamankinden fazla önem taşıyor. Acıbadem Dr. Şinasi Can (Kadıköy) Hastanesi Gastroenteroloji Uzmanı Doç. Dr. Suna Yapalı, pandemi döneminde kısıtlamaların kaldırıldığı bu ilk bayramda; bayramlaşma ve kurban eti tüketimi başta olmak üzere birçok önemli kurala dikkat etmek gerektiğini belirterek, aksi halde Covid-19’dan sindirim sistemi enfeksiyonlarına dek birçok sağlık sorunu ile karşılaşılabileceğine dikkat çekiyor. Gastroenteroloji Uzmanı Doç. Dr. Suna Yapalı, pandemide bayramı sağlıklı geçirmek için ihmal edilmemesi gereken 12 kuralı anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Kurban kesiminde bu kurallara dikkat edin

Kurbanlıkların kesiminde ve kurban etinin transfer edilmesinde sosyal mesafe, maske ve hijyen kurallarına uyulmalıdır. Çeşitli ülkelerde koronavirüs varyantlarına bağlı vaka sayılarının arttığı şu günlerde, kurbanlık kesim alanlarında gereksiz kalabalıklardan kaçınmak, sadece görevli kişilerin bulunmasını sağlamak gerek. Ayrıca sıcak havalarda uygunsuz şartlarda kesilen ve transfer edilen kurbanlıklar bulantı, kusma ve ishal ile seyreden enfeksiyonlara yol açabilir.

Kurban etini hemen tüketmeyin

Kurbanlık hayvan kesildikten sonra ölüm katılığı oluştuğu için, en az 24 saat dinlendirildikten sonra pişirilmesi gereklidir. Yeni kesilmiş hayvan etindeki sertlik hem pişirmede zorluk yaratır hem de midede şişkinlik, hazımsızlık ve kabızlık gibi sindirim sorunlarına yol açar. Ayrıca kurban etinin tüketimi, saklanması ve pişirilmesi konusunda yapılan hatalar sindirim sistemi, kalp ve damar problemlerine yol açabilir.

 Eti yavaş pişirin

Etler yüksek ısıda pişirilmemeli, yavaş ve kısık ateşte kendi suyu ile pişirilmelidir. Çiğ ve az pişmiş etler ile sıcak havalarda dışarıda bekledikten sonra tüketilen etler, paraziter hastalıklar gibi sağlık sorunlarına neden olabilir. Kızartmalardan kaçınmalı, haşlama ya da ızgara gibi yöntemler tercih edilmelidir. Izgara yapılırken etler ateşe çok yakın olarak kömürleştirilmemelidir. Etleri pişirirken tereyağı, iç yağı ve kuyruk yağı eklemek kalp ve damar hastalıklarına davetiye çıkarabilir. Etlerin sebze ile birlikte pişirilmesi ya da yanına sebze eklenmesi ve yanında salata tüketilmesi günlük lif ihtiyacının karşılanmasına yardımcı olacak ve kabızlık, şişkinlik, hazımsızlık gelişmesini önleyecektir.

Kavurmayı öğlen tüketin

Gastroenteroloji Uzmanı Doç. Dr. Suna Yapalı “Kavurmayı kahvaltıda ve akşam geç saatlerde tüketmemeli. Geç saatlerde tüketilen etin sindirimi daha zordur. Hazımsızlık ve şişkinlik yaşamamak için kırmızı eti, kavurmayı geç saatler yerine öğle saatlerinde tüketin” diyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Porsiyonlara dikkat edin

Et tüketimini abartmayın. Günlük et tüketiminizin 100-150 gr yani yaklaşık 3-4 köfte veya eşdeğeri miktarı aşmamasına dikkat edin.

 Hızlı yemeyin, iyi çiğneyin!

Besinler ne kadar iyi çiğnenirse, sindirim o kadar kolay olur. İyi çiğnemek; beyinde tokluk hissi oluşmasını sağladığı gibi, abartılı yemeye de engel olur. Aynı zamanda reflü, hazımsızlık, gaz sancıları, kabızlık yakınmaları ve kilo alımını önler.

Geç saatlerde yemeyin

Bayramlarda yemek saatlerinin değişmesi öğün atlamaya ve akşam yemeklerinin geç saatlere kaymasına neden olabiliyor. Geç saatlerde yenilen yemekler ve yemekten hemen sonra uzanmak reflüyü tetikleyebileceğinden, yemek yedikten en az 3 saat sonra yatmaya özen gösterin.

Gazlı içecekler ve alkolden uzak durun

Sıcak bayram günlerinde etle beraber gazlı içecekler ve şeker içeriği yüksek meyve suları tüketilmesi reflüyü tetikleyebilir, kan şekerini yükseltir, ayrıca hazımsızlık ve şişkinliği arttırabilir. Bu nedenle serinlemek için su ve ayran tüketin. Alkol sindirim sisteminin savunma mekanizmasını bozarak reflü, hazımsızlık, şişkinlik ve bağırsak alışkanlıklarında değişime yol açabileceğinden alkolden uzak durun.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Çay ve kahveyi abartmayın

Sıcaklarda vücudun su kaybı daha fazla olacaktır. Bu nedenle bayramda günlük 2-2.5 lt su tüketmeye özen gösterin. Su ihtiyacını çay veya kahve ile sağlamak, vücuttan su kaybını hızlandırabileceğinden dikkatli tüketilmelidir. Öğünlerde çok fazla su tüketimi reflüyü arttırabileceğinden, öğün aralarında tercih edin.

Hamur işi ve tatlılara dikkat edin

Karbonhidrat içeriği yüksek baklava, revani, kadayıf ve börek gibi yiyeceklerin tüketimi bayramlarda kaçınılmazdır. Ancak bayramda ya da bayram sonrası sindirim sistemi yakınmaları, kilo artışı ve kalp damar sorunlarına neden olabilir. Bu nedenle bu yiyecekleri günde 1 porsiyon ile sınırlayın. Böylece hazımsızlık, şişkinlik ve reflü gibi sindirim sistemi yakınmalarının oluşmasını engelleyebilirsiniz.

 Egzersizi ihmal etmeyin

Uzun bir tatilin de olduğu bayram dönemi rehavete kapılmamak, hareketsiz kalmamak gerekiyor. Günde en az 30-45 dakika tempolu yürüyüş yapılması sindirim sistemini rahatlatacak, metabolizmayı hızlandırarak kilo alımını engelleyecektir.

Kalabalık sofralarda bir araya gelmeyin

Gastroenteroloji Uzmanı Doç. Dr. Suna Yapalı “Kısıtlamalar kaldırılmış olsa bile pandemi döneminde bayram geçirdiğimizi unutmamalıyız. Bayramda kalabalık ortamlarda bir araya gelmemeye, sofralarımızın aşırı kalabalık olmamasına özen göstermeli, maske ve sosyal mesafe kurallarına dikkat etmeliyiz. Toplumun aşılanma oranının artmasıyla beraber aşının bulaşı engellemediği, ancak ağır hastalık geçirmeyi önlediği gerçeğini unutmamalıyız” diyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Dikkat! Bu şikayetleriniz varsa!

Gastroenteroloji Uzmanı Doç. Dr. Suna Yapalı “Aşırı sıcakların olduğu yaz günlerinde geçireceğimiz Kurban Bayramı’nda uygun hijyen şartlarında hazırlanmayan ya da saklanmayan yiyeceklerin tüketilmesi sindirim sistemi enfeksiyonlarını tetikleyebilir. Koronavirüs virüs enfeksiyonu da bulantı, kusma ve ishal gibi benzer sindirim sistemi yakınmalarına yol açabilmektedir. Bu nedenle bu yakınmaların varlığında bu olasılık da göz ardı edilmemelidir” diyor.