Yazılar

Ruh sağlığı da fiziksel sağlık kadar önemli!

Kişilerin zaman zaman duygusal, davranışsal ya da fiziksel dazı belirtiler yaşayabileceğini belirten uzmanlar bu belirtilerin iki haftadan uzun sürmesinin psikolojik desteğe ihtiyaç duyulduğunun işareti olduğunu söylüyor.

Uzun süre devam eden olumsuz duyguların geçici bir stres olmadığını dile getiren Uzman Klinik Psikolog Cumali Aydın, “Bu durum bir kaygı bozukluğunun belirtisi olabilir. Bu duygular kişinin yaşam enerjisini alıp götürmeden, bir uzmandan destek almak oldukça önemlidir.” dedi. Terapi sürecinin, kişinin duygularını düzenlemesine ve yaşam kalitesini artırmasına katkı sağladığına dikkat çeken Aydın, ruh sağlığının, fiziksel sağlık kadar önemli olduğunu ve bu alanda erken müdahalenin, çok daha etkili sonuçlar doğuracağını vurguladı.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Uzman Klinik Psikolog Cumali Aydın, ruh sağlığı sorunlarında psikolojik desteğin önemi ve hangi belirtilerde yardım alınması gerektiği hakkında bilgi verdi.

Klinik Psikolog Cumali Aydın

Klinik Psikolog Cumali Aydın

Duygusal, davranışsal ya da fiziksel belirtiler kalıcı hale geldiyse yardım alınmalı!

Duygusal, davranışsal ve fiziksel düzeyde ortaya çıkan bazı belirtilerin, psikolojik desteğe ihtiyaç duyulduğunun sinyalini verdiğini dile getiren Uzman Klinik Psikolog Cumali Aydın, “Sürekli kendini üzgün, çaresiz, yetersiz hissetmek, geleceğe dair umutsuz olmak ya da hiçbir şeyden keyif almamak duygusal düzeyde uyarıcı belirtilerdir.” dedi.

Davranışsal olarak içe kapanma, sosyal ilişkilerden uzaklaşma, iş ya da okul performansında düşüş, öfke patlamaları ya da alkol ve madde kullanımına yönelmenin gözlemlenebileceğini aktaran Aydın, “Fiziksel belirtiler arasında ise nedensiz baş ağrıları, mide problemleri, kas ağrıları, çarpıntı, nefes darlığı gibi stresle ilişkili şikâyetler bulunur. Kişi sabah işe gitmekte zorlanıyor, gün boyu bedeni ağrıyor ve insanlarla görüşmek istemiyorsa, bu durum yalnızca geçici bir yorgunluk olmayabilir. Bu belirtiler iki haftadan uzun sürüyor ve kişinin yaşam kalitesini etkiliyorsa bir uzmana başvurmak gerekir.” şeklinde konuştu.

Duygular kişinin yaşam enerjisini götürmeden destek almak önemli!

Herkesin zaman zaman kendini kötü hissedebileceğini hatırlatan Uzman Klinik Psikolog Cumali Aydın, “Ancak bu duygular uzun süre geçmiyorsa, hayatın farklı alanlarında işlevselliği azaltıyorsa ya da kişi baş etmekte zorlanıyorsa bu durum artık bir uyarı sinyali haline gelir.” dedi.

Bireyin, gün içinde sürekli endişelenmesi, gece uyuyamaması, konsantre olamaması ve sevdikleriyle tartışmalara girmesinin yalnızca geçici bir stres olmadığına vurgu yapan Aydın, “Bu durum bir kaygı bozukluğunun belirtisi olabilir. Aynı şekilde, ilgisizlik ya da ‘hiçbir şeyin anlamı yok’ hissi uzun süredir devam ediyorsa, bu durum depresif bir süreç yaşandığını gösterebilir. Bu duygular kişinin yaşam enerjisini alıp götürmeden, bir uzmandan destek almak oldukça önemlidir.” uyarısını yaptı.

Terapistle yürütülen süreç, kişinin kendini yeniden inşa etmesine olanak tanır!

Hayatın, zaman zaman kontrolümüz dışında gelişen zorlayıcı olaylarla dolu olduğunu ifade eden Uzman Klinik Psikolog Cumali Aydın, “Sevilen birinin kaybı, boşanma süreci, işsizlik, şehir değişikliği ya da ani bir hastalık, kişinin duygusal dengesini sarsabilir.” dedi.

Bu dönemlerde psikolojik destek almanın, yaşanan olayın etkilerini anlamlandırmak, duyguları bastırmadan ifade edebilmek ve sürece sağlıklı şekilde uyum sağlayabilmek açısından önemli olduğuna dikkat çeken Aydın şunları söyledi:

“Örneğin, boşanma süreci yaşayan bir kadın hem kendini suçlu hissedebilir hem de çevresinin baskısıyla baş etmeye çalışabilir. Bu süreçte destek almazsa hem kendi ruh sağlığı bozulabilir hem de çocuklarıyla ilişkisi zarar görebilir. Oysa bir terapistle yürütülen süreç, kişinin kendini yeniden inşa etmesine olanak tanır.”

Psikolojik rahatsızlıklar erken fark edilirse kolay tedavi edilebilir!

“Psikolojik rahatsızlıklar, tıpkı fiziksel hastalıklar gibi erken dönemde fark edilirse daha kolay ve kısa sürede tedavi edilebilir.” diyen Aydın, “Kaygı bozuklukları, depresyon ya da panik atak gibi durumlar ilk belirtilerle birlikte ele alınmazsa, zamanla kronik hale gelebilir ve kişinin yaşam kalitesini ciddi biçimde düşürebilir. İlk panik atağını yaşayan biri bunu kalp krizi zannedip acil servise başvurabilir. Ancak altta yatan neden anlaşılmaz ve yardım alınmazsa, kişi her dışarı çıkışında tekrar atak yaşayacağı korkusuyla evden çıkmamaya başlayabilir. Oysa bu durum erken dönemde bir psikologla çalışılarak kontrol altına alınabilir. Psikoterapi sayesinde hem duygular düzenlenir hem de kişi bu belirtilerle baş etmeyi öğrenir.” açıklamasını yaptı.

Psikolojik destek, insanın kendine değer verdiğinin önemli bir işareti!

Toplumda hâlâ ‘psikoloğa gitmek delilik belirtisidir’ ya da ‘güçlü insanlar kendi kendine baş eder’ gibi kalıp yargılar olduğunu aktaran Uzman Klinik Psikolog Cumali Aydın, “Oysa psikolojik destek almak, bireyin farkındalığını artırır, yaşam kalitesini yükseltir ve sağlıklı kararlar almasına katkı sağlar.” dedi.

Tıpkı fiziksel bir rahatsızlıkta doktora gitmek gibi, ruhsal bir zorlanmada psikoloğa gitmenin de bir ihtiyaç olduğunu vurgulayan Aydın, “Üstelik güçlü insanlar destek almaktan çekinmeyen, zorlukları tanıyıp çözüm arayan kişilerdir. Yoğun stres yaşayan bir anne çocuklarına bağırıp sonra suçluluk hissedebilir. Bu döngü onu hem tüketir hem de ilişkilerini zedeler. Bir uzmandan destek alarak bu döngüyü fark etmesi ve değiştirmesi mümkündür. Psikolojik destek, insanın kendine değer verdiğinin önemli işaretlerinden biri olarak kabul edilebilir. Bu algıyı değiştirmek için örnek olmaya, deneyimleri paylaşmaya ve ruh sağlığının bir lüks değil, temel bir ihtiyaç olduğunu vurgulamaya devam etmeliyiz. Bu önyargılarla mücadele etmek için ise eğitim, medya ve açık konuşmalar çok önemlidir.” şeklinde konuştu.

Psikolog ve psikiyatrist, ruh sağlığında birbirini tamamlayan uzmanlar…

Psikoloğa gitmekle psikiyatriste gitmek arasındaki farklara da değinen Uzman Klinik Psikolog Cumali Aydın, sözlerini şöyle tamamladı:

“Psikologlar, kişilerin duygu, düşünce ve davranışlarını anlamalarına, sorunlarıyla baş etme becerileri geliştirmelerine yardımcı olan ruh sağlığı uzmanlarıdır. Terapi yoluyla kişiye farkındalık kazandırırlar. Psikiyatristler ise tıp eğitimi almış, ilaç yazma yetkisi olan uzmanlardır. Kimi zaman ikisinin birlikte çalışması gerekir. Örneğin, ağır depresyonda olan bir kişi hem ilaç tedavisi almalı hem de terapi sürecine dahil olmalı. Uykusuzluk, halüsinasyon görme, intihar düşünceleri gibi durumlar varsa öncelikle psikiyatriste başvurulması uygundur. Daha hafif düzeyde zorlanmalarda psikolog desteği yeterli olabilir. Her iki uzman da ruhsal sağlığımızı korumak için farklı ama tamamlayıcı roller üstlenir. Bu nedenle çoğunlukla ikisinin bir arada yürütülmesi ruh sağlığımız açısından çok daha faydalı olacaktır.”

 

#pausesaglik #pausedergi #pausejournal #hanedancity #pausesanat #pausespor #pauseturizm #pausetv #pauseoto

Seks bağımlılığının çözümü var mı?

Seks bağımlılığının da diğer bağımlılıklarda olduğu gibi dopamin nörotransmiteri ile ilişkili olduğunu belirten uzmanlar, psikolojik travmalar ve çevresel etkenlerle de tetiklenebilen karmaşık bir bağımlılık türü olduğunu söylüyor.

Bağımlı bireylerin zamanla haz alma eşiklerinin yükseldiğini ve farklı dürtülere yönelme ihtiyacı hissettiklerini dile getiren Psikiyatri Uzmanı Dr. Günay Hajiyeva, “Seks bağımlılığı bireylerin sadece cinsel hayatlarını etkilemekle kalmaz, sosyal, fizyolojik, işlevsellik, romantik ilişkiler gibi tüm alanlarına nüfus eder ve o süreçleri de negatif olarak etkiler.” dedi. Yalnızlık, utanç, özgüven kaybı ve depresyon gibi sorunların bu bağımlılığın yaygın sonuçları arasında olduğuna dikkat çeken Hajiyeva, seks bağımlılığının ciddi bir ruhsal rahatsızlık olarak ele alınması ve erken yaşta doğru cinsel eğitimle önleyici adımlar atılması gerektiğini vurguladı.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Dr. Günay Hajiyeva, seks bağımlılığının biyolojik ve psikolojik nedenleri ile etkileri hakkında açıklamalarda bulundu.

Dr. Günay Hajiyeva,

Dr. Günay Hajiyeva

Seks bağımlılığı da diğer bağımlılıklar gibi…

Seks bağımlılığının hem biyolojik hem de psikolojik faktörlerin etkileşimi sonucu ortaya çıkan multifaktöriyel bir süreç olduğunu aktaran Psikiyatri Uzmanı Dr. Günay Hajiyeva, “Diğer madde bağımlılıklarında olduğu gibi, seks bağımlılığı da dopamin nörotransmiteri ile ilişkilidir. Birey, dopamin aracılığıyla haz, zevk ve tatmin duygusunu yaşadıktan sonra, her defasında bu tatminin şiddetini ve haz derecesini artırma eğiliminde olur.” dedi.

Bu durumun biyolojik açıklamasının oldukça basit olduğunu ifade eden Hajiyeva, “Dopamin salınımı belli bir süreden sonra tolerans gelişimine neden olur ve dopamin reseptörlerinde ‘down regülasyonu’ gerçekleşir. Yani, aynı cinsel aktiviteler dopamin salınımına yol açsa da, reseptörlerin duyarlılığı azaldığı için kişi eskisi kadar zevk alamaz. Bu da bireyin daha farklı cinsel fanteziler peşinde koşmasına, yeni dürtüler geliştirmesine ve farklı hazlar aramasına neden olur. Aslında bu süreç, diğer bağımlılık türlerinde de gözlenen tipik bir tolerans gelişimini yansıtır.” şeklinde konuştu.

Beynin fren mekanizması prefrontal korteksin gelişimi tamamlandıkça devreye girer!

Kompulsif cinsel davranışlar gösteren bireylerin EEG’lerinde de belirgin değişiklikler saptandığına dikkat çeken Psikiyatri Uzmanı Dr. Günay Hajiyeva, “Burada önemli bir nöroanatomik yapıya değinmek gerekir. Herkes bir arabanın freninin nerede olduğunu bilir, ama kendi vücudumuzun, zihnimizin, ruhumuzun ve beynimizin ‘freni’ nerededir? Bu fren, beynin prefrontal korteksidir.” dedi.

Prefrontal korteksin, dürtülerimizi, davranışlarımızı ve kompulsif eğilimlerimizi kontrol eden bir bölge olduğunu hatırlatan Hajiyeva, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Bu bölgenin gelişimi 20-25 yaşlarına kadar devam eder. Bu nedenle, seks bağımlılığı, riskli cinsel davranışlar ve yoğun cinsel eğilimler özellikle genç yaşlarda daha sık görülür. Ancak zamanla prefrontal korteksin gelişimi tamamlandıkça, bu fren mekanizması devreye girer ve süreç daha kontrol edilebilir hale gelir. Dolayısıyla, bu bağımlılığın dopamin sistemi ve prefrontal korteks üzerinden işlediğini dikkate alırsak, biyolojik faktörlerin sürecin önemli bir parçası olduğunu söylemek mümkündür. Ancak psikolojik etkenleri de göz ardı etmemek gerekir. Çocuklukta yaşanan travmalar, akran zorbalığı, aile içi baskılar ve istismar gibi faktörler de bu tür patolojilerin gelişmesinde tetikleyici olabilir. Birey, yaşadığı bu duygusal boşluğu doldurmak için ani ve hızlı bir şekilde haz arayışına yönelebilir. Bu da kendini cinsel bağımlılık şeklinde gösterebilir.”

Yalnızlık ve depresif sürece neden olabilir!

Seks bağımlılığının bireylerin sadece cinsel hayatlarını etkilemekle kalmadığını vurgulayan Psikiyatri Uzmanı Dr. Günay Hajiyeva, “Bireylerin sosyal, fizyolojik, işlevsellik, romantik ilişkiler gibi tüm alanlarına nüfus eder ve o süreçleri de negatif olarak etkiler.” dedi.

Bağımlılığın, bireylerin sürekli olarak zihinlerinde bastırması gereken bir dürtüyle birlikte ilerlediğini ve sürekli bastırılması gereken bir düşünce olduğu için bireylerin çok fazla kaygılı, endişeli olduklarını kaydeden Hajiyeva, “Bireylerin çok fazla kaygı ve endişeleri zamanla bireyleri toplumdan uzaklaştırabilir. Sosyal izolasyon ve yalnızlık süreçlerine neden olabilir. Yalnızlık, kendisiyle birlikte bir depresif süreci tetikleyebilir.” açıklamasını yaptı.

Seks bağımlılığı kişinin tüm hayatını etkileyebiliyor!

Bu bireylerde utanç duygusuyla birlikte öz saygıda, öz değerde azalma, yetersizlik, değersizlik duygularının tetiklendiğine vurgu yapan Psikiyatri Uzmanı Dr. Günay Hajiyeva, “Aynı zamanda tabii ki psikolojik faktörler dışında, bireylerin sosyal hayatları da sosyal izolasyonla ve yalnızlıkla birlikte çok fazla etkileniyor. İş hayatlarındaki işlevsellik çok azalıyor çünkü işlerine odaklanamıyorlar. Gerekli sorumlulukları yerine getiremiyorlar ve bu bireylerin işlerinden atılmasına kadar giden bir sürece neden olabiliyor.” dedi.

Bağımlı kişilerin romantik ilişkilerinin de olumsuz etkilendiğine işaret eden Hajiyeva, “Partneri ile arasında sürekli bir güvensizlik, sadakatsizlik süreçleri romantik ilişkileri de kötü etkiliyor. Bu da bireyin yalnızlığına, uzaklaşmasına ve izolasyonuna neden oluyor. Aynı zamanda burada fizyolojik faktörler de var. Fizyolojik faktörler arasında en fazla örnek verebileceğimiz korunmasız cinsel ilişkiler. Seks bağımlılıklarında çok fazla rastlanıyor ve bu da cinsel yolla bulaşan hastalıkların yayılmasını artırıyor. Bu yüzden bu süreci bir tek seks bağımlı olarak değil, tüm alanlara nüfuz eden, tedavi edilmesi gereken bir hastalık olarak algılamamız toplum açısından ve bizim açımızdan çok daha faydalı olacaktır.” şeklinde konuştu.

Çocuklara sağlıklı bir şekilde cinsel bilgilendirme yapılmalı!

Seks bağımlılığına yönelik farkındalık oluşturmak için önerilerde bulunan Psikiyatri Uzmanı Dr. Günay Hajiyeva, sözlerini şöyle tamamladı:

“Okullarda düzgün ve sağlıklı cinsel bilgilendirilmeler yapılabilir. Çünkü şu an sosyal medyayla birlikte çocukların çok fazla uygunsuz, gereksiz materyallere, cinsel uyarılara maruz kaldığını görüyoruz. Çocuklar cinselliği pornografik materyallerden öğrenmeye başladılar, oysaki cinsellik ve gerçek yaşamdaki süreçler daha farklı boyutlarda. Bu yüzden çocuklara sağlıklı bir şekilde cinsel bilgilendirmenin yapılması aslında bu süreçte atabileceğimiz çok önemli adımlardan biri.”

 

#pausesaglik #pausedergi #pausejournal #hanedancity #pausesanat #pausespor #pauseturizm #pausetv #pauseoto

Yalnız yaşamayın!

Uzun süreli yalnızlığın hem ruhsal hem fiziksel sorunlara neden olabileceğini belirten uzmanlar, bu durumun özellikle beyin üzerinde birçok olumsuz etkisi olduğunu söylüyor.

Yalnızlığın vücutta stres tepkisini sürekli hale getirerek kortizol seviyelerini artırdığını aktaran Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Barış Metin, “Kortizol, kronik stres hormonudur. Uzun süreli yalnızlıkta yüksek kalabilir.” dedi. Yalnız bireylerde prefrontal korteks, amigdala ve hipokampus gibi bölgelerde yapısal ve işlevsel değişiklikler gözlendiğine dikkat çeken Metin, sosyal uyarı eksikliğinin beyin işlevlerini zayıflattığını, dijital iletişimin ise yüz yüze etkileşimin yerini tam olarak dolduramadığını vurguladı.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Barış Metin, yalnızlığın beyin kimyası ve yapısı üzerindeki olumsuz etkileri ile ruhsal sağlık üzerindeki riskleri hakkında bilgi verdi.

Prof. Dr. Barış Metin

Prof. Dr. Barış Metin

Kronik yalnızlık, hem ruhsal hem fiziksel hastalık riskini artırıyor!

Uzun süreli yalnızlığın stres tepkisini tetikleyerek hipotalamo-hipofiz-adrenal (HPA) aksını sürekli aktif tuttuğunu dile getiren Prof. Dr. Barış Metin, “Bu durum, kortizol seviyelerinin artmasına ve zamanla nöroinflamasyon, hipokampal hasar ve bağlantı kopmaları gibi değişimlere yol açabilir. Kronik yalnızlık depresyon, anksiyete, Alzheimer hastalığı ve kalp hastalıkları gibi pek çok sorunun riskini artırır.” dedi.

Nörolojik açıdan da yalnızlığı tanımlayan Metin, “Nörobilimsel olarak yalnızlık, beklenen sosyal bağlılık düzeyi ile mevcut sosyal durum arasındaki farkın algılanmasıdır. Bu fark, beynin özellikle sosyal ödül ve sosyal tehdit işleme ağlarını aktive eder.” açıklamasını yaptı.

Yalnızlık beyin kimyasını olumsuz etkiliyor!

Yalnızlığın beyinde özellikle etkilediği bazı bölgeler olduğunu aktaran Prof. Dr. Barış Metin, “Prefrontal korteks (özellikle medial PFC), sosyal değerlendirme ve öz-farkındalıkla ilgili bölgedir. Yalnız kişilerde bu bölgede hiperaktivite gözlenebilir. Amigdala, sosyal tehdit ve korku algısıyla ilişkilidir. Yalnız bireylerde amigdala daha uyarılmış olabilir. Hipokampus, bellek ve stres regülasyonunda görev alır. Uzun süreli yalnızlık bu bölgede hacim kaybına yol açabilir. Arka singulat korteks ve temporoparietal bağlantı bölgeleri de sosyal algı ve zihinsel durumları anlama ile ilişkilidir.” dedi.

Yalnızlığa yanıt olarak ise bazı kimyasalların devreye girdiğine dikkat çeken Metin, şunları söyledi:

“Kortizol, kronik stres hormonudur. Uzun süreli yalnızlıkta yüksek kalabilir. Dopamin, sosyal ödüllerle bağlantılıdır. Yalnızlık durumunda dopamin sisteminin zayıfladığı düşünülür. Oksitosin, sosyal bağ hormonudur. Yalnızlıkta düzeyleri azalabilir. Serotonin, düşük serotonin düzeyleri yalnızlık ve depresyonla ilişkilidir.”

Beyin görüntüleme teknikleriyle yalnızlığın etkileri gözlemlenebiliyor!

Uzun süreli yalnızlığın özellikle yaşlılarda bilişsel işlevlerde  gerilemeye  neden olduğuna vurgu yapan Prof. Dr. Barış Metin, “Birçok araştırma yalnızlığın demans olasılığını artırdığını göstermiştir.” dedi.

MR, PET gibi beyin görüntüleme teknikleriyle yalnızlığın etkilerinin gözlemlenebildiğini kaydeden Metin, “Özellikle prefrontal korteks, insula, amigdala ve hipokampüste aktivite ve şekil değişiklikleri bildirilmiştir. Bu alanlar beynin hem bellek, duygular ve karar verme gibi temel bilişsel işlevlerinde hem de sosyal iletişimde yer alan alanlardır.” şeklinde konuştu.

Sosyal uyarı olmazsa beyin işlevleri zayıflıyor!

Dijital iletişimin, kısmen gerçek sosyal temasın yerini tutabileceğini ifade eden Prof. Dr. Barış Metin, “Ancak iletişimin tam karşılığı değildir. Beyin, yüz yüze etkileşimlerde, mimik, tonlama, dokunma, koku gibi çoklu duyusal ipuçlarını işler. Bu durum oksitosin ve empati ağlarını daha fazla aktive eder. Mesajlaşma veya görüntülü konuşma gibi dijital iletişimde, sosyal bağ hissi sınırlıdır. Empatik beyin devreleri daha az uyarılır.” dedi.

Yalnızlığın beyin üzerindeki olumsuz etkilerini önlemek veya azaltmak için önerilerde bulunan Metin, sözlerini şöyle tamamladı:

“Öncelikle yalnızlıkla yaşamamak gerekir. Yaşam tarzımızı ve alışkanlıklarımızı değiştirerek daha sosyal bireyler haline gelmeliyiz. Beynimiz sosyal uyarıya muhtaçtır ve sosyal uyarı olmadan işlevleri zayıflayacaktır. Bu nedenle yalnız hissediyorsanız öncelikle yakınlarınızdan sonrasında ise profesyonellerden destek isteyin.”

 

 

#pausesaglik #pausedergi #pausejournal #hanedancity #pausesanat #pausespor #pauseturizm #pausetv #pauseoto

Anoreksiya tedavisinde erken müdahale hayat kurtarır!

Anoreksiya nervozanın sadece kilo verme isteği olmadığını belirten uzmanlar, benlik algısı ve duygusal düzenleme bozukluklarıyla karakterize ciddi bir psikiyatrik rahatsızlık olduğunu söylüyor.

Hastalık, kişinin bedenini olduğundan büyük algılaması ve kilo alma korkusuyla kendini gösterdiğini ifade eden Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Firdevs Seyfe Şen, “Çocuklukta yaşanan duygusal ihmal, aşırı eleştirel ebeveyn tutumu, ailede kilo ve dış görünüş odaklılık, cinsel istismar ve zorbalık gibi travmatik yaşantılar anoreksiya gelişimi için zemin hazırlayabilir.” dedi. Tedavi sürecinin uzun ve multidisipliner bir yaklaşım gerektirdiğin, erken müdahalede başarı şansının arttığını vurgulayan Şen, tedaviye direncin sık görülse de empatik yaklaşım ve aile desteğiyle aşılabildiğine dikkat çekti. Şen ayrıca, nüks riskine karşı psikoterapilerin sürdürülmesinin ve beden algısı üzerine çalışmaların hayati öneme sahip olduğunu aktardı.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Firdevs Seyfe Şen, anoreksiya nervozanın psikolojik ve fiziksel boyutları ile gelişim nedenleri ve tedavi süreci hakkında bilgi verdi.

Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Firdevs Seyfe Şen

Psikiyatri Uz. Dr. Firdevs Seyfe Şen

Anoreksiya, benlik algısı ile duyguları düzenlemede yaşanan bozukluklarla kendini gösteriyor!

Anoreksiyanın, temel olarak kişinin beden algısı ve kilo kontrolü üzerine yoğunlaşan, ciddi bir yeme bozukluğu olduğunu ifade eden Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Firdevs Seyfe Şen, “Anoreksiya nervoza adıyla bilinen bu hastalıkta kişi, şiddetli kilo alma korkusu yaşar, kendisini sürekli kilolu hisseder ve bu nedenle ciddi şekilde kilo kaybeder.” dedi.

Kişinin bedenini olduğundan daha büyük algıladığını ve kilo kontrolü için yemek kısıtlama, aşırı egzersiz, bazen kusma veya laksatif kullanımı gibi davranışlar geliştirdiğini dile getiren Şen, “Psikolojik bir rahatsızlık olarak anoreksiya; benlik algısı bozukluğu, yeme davranışları üzerinde patolojik kontrol ve duygusal düzenleme sorunları ile karakterizedir.” şeklinde konuştu.

Sadece kilo verme isteği değil, ciddi bir psikiyatrik bozukluk!

Toplumda bazen sağlıksız diyet yapmanın, aşırı kilo takıntısı veya zayıflama isteğinin ‘anoreksiya’ gibi algılanabildiğini kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Firdevs Seyfe Şen, “Ancak anoreksiya nervoza bir psikiyatrik tanıdır ve yalnızca kilo verme isteğiyle sınırlı değildir.” dedi.

Her iki durum arasındaki temel farklara değinen Şen, şunları söyledi:

“Toplumsal zayıflama takıntısı, daha yüzeysel, dönemsel ve sosyal etkiyle gelişebilir. Anoreksiya nervoza ise; kilo almaktan aşırı korku, bozulmuş beden algısı ve kişinin fiziksel sağlığını ciddi riske atan yeme davranışı değişiklikleri ile giden kompleks bir psikiyatrik tablodur. Ayrıca anoreksiya nervozada adet kesilmesi, halsizlik, saç dökülmesi gibi fizyolojik belirtiler ile eşlik eden anksiyete, obsesif-kompulsif belirtiler sık görülür.”

Anoreksiya gelişiminde kişilik özellikleri ve erken dönem yaşantılar etkili!

Araştırmaların anoreksiya nervozanın gelişiminde kişilik özellikleri ve erken dönem yaşantılarının etkili olduğunu gösterdiğine dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Firdevs Seyfe Şen, “Mükemmeliyetçilik, aşırı kontrolcülük, detaycılık ve katılık, düşük benlik saygısı, onay arayışı gibi durumlar etkili olur.” dedi.

Çocuklukta yaşanan duygusal ihmal, aşırı eleştirel ebeveyn tutumu, ailede kilo ve dış görünüş odaklılık, cinsel istismar ve zorbalık gibi travmatik yaşantıların anoreksiya gelişimi için zemin hazırlayabileceğini aktaran Şen, aile içi yüksek beklenti, katı kurallar ve düşük duygusal ifade ortamının da risk faktörleri arasında olduğuna işaret etti.

Anoreksiya tedavi edilebilir ama uzun ve çok yönlü bir süreç!

Anoreksiya tedavi edilebilir bir hastalık olduğunu vurgulayan Dr. Öğr. Üyesi Firdevs Seyfe Şen, “Ancak tedavi süreci karmaşık, uzun soluklu ve multidisipliner bir yaklaşım gerektirir. Erken müdahale edilmesi, tedavi başarısını artırır.” dedi.

Tedavinin, psikoterapi, psikiyatri, diyetisyen ve gerekiyorsa dahiliye/endokrinoloji uzmanlarının iş birliğiyle yürütüldüğünü açıklayan Şen, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Anoreksiya tedavisinde kanıta dayalı psikoterapi yöntemleri uygulanır. Bilişsel Davranışçı Terapi ile yeme davranışını sürdüren olumsuz düşünce ve inançların değiştirilmesi hedeflenir. Aile Temelli Terapi, özellikle ergen ve genç erişkinlerde, ailenin destekleyici rolünü güçlendiren ve birlikte iyileşme süreci öneren bir yaklaşımdır. Duygu Düzenleme Terapileri, kişinin duygularını tanıma, ifade etme ve sağlıklı biçimde yönetmesini amaçlar. Şema Terapi ya da Psikodinamik Terapilerde, derinlemesine kişilik yapılanması ve erken dönem yaşantılarla çalışılır.

Ayrıca hastalarda ilaç tedavisi ve TMU tedavisinden yararlanılır.”

Anoreksiyada kişi hastalığı ‘kontrol aracı’ olarak görebilir!

Anoreksiya nervozada tedaviye direncin çok yaygın olduğunu kaydeden Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Firdevs Seyfe Şen, “Çünkü kişi kilo alma düşüncesiyle yoğun anksiyete yaşar ve hastalığı ‘kontrol aracı’ olarak görebilir.” dedi.

Direnç durumunda atılabilecek adımlara değinen Şen, “Empatik ve yargısız yaklaşım, küçük hedeflerle ilerleme, kilo alma korkusunu anlamaya yönelik terapötik çalışmalar, hastanın kontrol hissini tamamen kaybettiği algısını düzeltmek, aileyi sürece katmak ve desteklemek direnci aşmada etkili olur. Zorlayıcı değil, işbirliğine dayalı bir ilişki kurmak önemlidir.

Tedavi süresi kişiden kişiye değişir. Ortalama olarak 1-2 yıl sürebilir. Beden ağırlığı normale dönse bile psikolojik toparlanma ve beden algısının düzelmesi daha uzun sürebilir. Yeme davranışı düzelse de duygusal düzenleme becerileri, benlik algısı ve sosyal ilişkiler üzerinde çalışmak gerekebilir.” açıklamasını yaptı.

Anoreksiya sadece bir yeme problemi değil, derin bir ruhsal sorun!

Anoreksiya nervozada nüks riskinin yüzde 30 ila 50 civarında olduğunun da altını çizen Dr. Öğr. Üyesi Firdevs Seyfe Şen, “Nüksü önlemek için, tedavi sürecinin yeterince uzun sürmesi, destekleyici psikoterapilerin devam etmesi, anksiyete ve duygu düzenleme becerilerinin güçlendirilmesi, olumsuz beden algısı üzerinde çalışılması gerekir.” dedi.

Beden algısının yeniden inşasında, ayna çalışmaları, dans, sanat terapisi gibi beden odaklı terapiler, duygu ve beden farkındalığı çalışmaları, negatif iç konuşmaların fark edilmesi ve dönüştürülmesinin etkili olduğunu da aktaran Şen, sözlerini şöyle tamamladı:

“Ayrıca, kişinin sosyal destek kaynaklarını güçlendirmesi ve stresle baş etme yöntemleri geliştirmesi uzun vadede koruyucu rol oynar. Anoreksiya yalnızca bir yeme problemi değil, beden algısı ve duygularla ilgili derin bir ruhsal sorundur. Erken fark edilmesi ve destek olunması hayat kurtarıcıdır. Eğer çevrenizde böyle bir sorun yaşadığını düşündüğünüz biri varsa, onu mutlaka bir uzmana yönlendirin ve yalnız olmadığını hissettirin.”

 

#pausesaglik #pausedergi #pausejournal #hanedancity #pausesanat #pausespor #pauseturizm #pausetv #pauseoto

Sahurda tüketilen bir kaşık tahin mideyi koruyor…

Tahinin çok yönlü bir besin olduğunu belirten uzmanlar, mide ve sindirim sağlığına da faydalı olduğunu söylüyor.

Ramazan ayında tahin tüketiminin uzun süren açlık sürecinde tokluk hissini artırarak kan şekerini dengelemeye yardımcı olabileceğini dile getiren Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Mide rahatsızlıklarında özellikle sabahları bir çorba kaşığı kullanmakta fayda vardır.” dedi. İçeriğindeki lifler sayesinde kabızlığı önlemeye destek olurken, sağlıklı yağları ile mide hassasiyetini yatıştırabileceğini vurgulayan Prof. Dr. Aytaç Atamer, ancak mide koruyucu ilaçlarla birlikte tüketiminin yan etkilere yol açabileceği konusunda da uyardı.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Aytaç Atamer, tahinin mide ve sindirim sağlığına etkilerinden ve Ramazan ayında sağlayabileceği faydalardan bahsetti.

Prof. Dr. Aytaç Atamer

Prof. Dr. Aytaç Atamer

Sahurda tahin tüketmek gün boyu tokluk sağlayabilir…

Tahin, susam tohumlarının öğütülmesi ile yapılan, geçmiş yüzyıllara dayanan bir besin maddesi olduğunu hatırlatan Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Tahin, yoğun kıvamlı bir besindir ve iyi bir protein kaynağıdır. Aynı zamanda içerisinde çeşitli vitaminler, mineraller ve değerli yağlar bulunur.” dedi.

Ramazan ayında uzun süren açlık ve susuzluk sürecinde vücudun ihtiyaç duyduğu besinleri almak önemli olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Bu noktada tahin, sahurda tüketildiğinde gün boyunca tok kalmaya yardımcı olabilir. İçeriğindeki sağlıklı yağlar ve proteinler sayesinde uzun süreli enerji kaynağı sağlayarak oruç süresince daha dengeli bir kan şekeri seviyesinin korunmasına destek olur. Aynı zamanda tahinin mide sağlığını destekleyici özellikleri, Ramazan ayında mide rahatsızlıklarının önlenmesi açısından da önemli bir rol oynayabilir.” şeklinde konuştu.

Tahin, iftar sonrasında mide hassasiyetini yatıştırabilir!

Tahinin, zengin bir besin maddesi olmanın yanı sıra kalp sağlığının korunmasında, bağışıklık sisteminin desteklenmesinde, inflamasyonun azaltılmasına ve bazı kanser risklerine karşı faydalı olabileceğinin bilindiğini aktaran Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Tahin çok yönlü bir besindir. Birçok farklı şekilde tüketimi olmasına rağmen özellikle mide rahatsızlıklarında kullanılması söz konusudur.” dedi.

Ramazan ayında sahurda tüketilen bir kaşık tahinin, mideyi uzun süre koruyarak reflü ve mide yanması gibi problemlerin önüne geçebileceğine vurgu yapan Prof. Dr. Aytaç Atamer, şöyle devam etti:

“Mide rahatsızlıklarında özellikle sabahları bir çorba kaşığı kullanmakta fayda vardır. Tahin, sindirim sistemine fayda sağlayan lif içeriği ile doludur. Lifler sindirim sürecini düzenleyerek kabızlık ve diğer sindirim sistemi sorunlarının önlenmesine yardımcı olur. Tahindeki sağlıklı yağlar mide zarına koruyuculuk sağlar. Anti reflü ve mide yanmasıyla ilgilidir. Tahin, vücuttaki asit ortamının dengelenmesine yardımcı olarak mide asidinin düzenlenmesinde rol oynar. Ramazan boyunca iftar sonrası mide hassasiyeti yaşayanlar için tahin, mideyi yatıştırıcı bir etki gösterebilir. Ancak tahinin özellikle mide koruyucu ilaçlarla birlikte alınması yan etkilere yol açabileceğinden dikkatli tüketilmesi önerilir.”

Mide rahatsızlıklarından kaçınabilirsiniz…

Ramazan boyunca ve sonrasında mide rahatsızlıklarından kaçınmak için önerilerde bulunan Prof. Dr. Aytaç Atamer, sözlerini şöyle tamamladı:

“Sağlıklı beslenmek, diyetinize uymak ve gereksiz ağrı kesici ilaçlardan kaçınmak gerekir. Dengeli şekilde beslenirsek, sigarayı bırakır, alkolden uzak durursak, sabahları alınacak tahin ile mide, ülser ve gastrite konusunda olumlu sonuçlar alınabilir. Ramazan ayında da oruç sürecini daha sağlıklı geçirmek adına tahinin sahur ve iftar sofralarında yer alması, sindirim sistemi üzerindeki olumlu etkileri nedeniyle faydalı olabilir.”

HMPV için spesifik bir tedavi bulunmuyor

HMPV’nin yeni bir salgın endişesine yol açtığını belirten uzmanlar, grip ve diğer solunum yolu enfeksiyonlarıyla benzer belirtiler gösterdiğini söylüyor.

HMPV’nin özellikle bağışıklığı zayıf bireylerde ciddi hastalıklara yol açabilen bir virüs olduğuna dikkat çeken Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Dr. Dilek Leyla Mamçu, “Son zamanlarda artan vakalar nedeniyle bir endişe kaynağı olsa da, yeni bir salgın olarak değerlendirilmiyor.” dedi. COVID-19 sonrası solunum yolu enfeksiyonlarında artış gözlendiğini vurgulayan Dr. Dilek Leyla Mamçu, durumun hijyen ve mesafe önlemlerinin gevşetilmesiyle ilişkili olduğunu dile getirdi. HMPV için spesifik bir tedavi veya aşı bulunmadığını da aktaran Dr. Dilek Leyla Mamçu,  bağışıklık sistemi zayıf bireylerin erken belirtileri fark ettiklerinde doktora başvurmaları gerektiğinin altını çizdi.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Dr. Dilek Leyla Mamçu, dünyada yeni bir salgın endişesine yol açan HMPV virüsü hakkında bilgi verdi.

Dr. Dilek Leyla Mamçu

Dr. Dilek Leyla Mamçu

HMPV, diğer solunum yolu enfeksiyonları ile karıştırılabilir

HMPV’nin (İnsan Metapnömovirüsü) yeni bir virüs olmadığını ve aslında 2001 yılında keşfedildiğini aktaran Dr. Dilek Leyla Mamçu “Son zamanlarda artan vakalar nedeniyle bir endişe kaynağı olsa da, yeni bir salgın olarak değerlendirilmiyor.” dedi.

Bu virüsün, her yaşta görülebildiğine ve bağışıklık sistemi zayıf bireylerde ciddi sağlık sorunlarına yol açabildiğine dikkat çeken Dr. Dilek Leyla Mamçu, “Özellikle kış ve ilkbahar aylarında daha sık rastlanan HMPV, grip ve diğer solunum yolu enfeksiyonları ile karıştırılabilen belirtiler gösterir. HMPV enfeksiyonu genellikle hafif seyreder ve soğuk algınlığı veya grip benzeri belirtilere neden olur.” şeklinde konuştu.

HMPV, ciddi solunum yolu enfeksiyonlarına da yol açabilir!

En sık görülen belirtilerinin, burun akıntısı veya tıkanıklığı, öksürük, boğaz ağrısı, ateş halsizlik kas ağrıları ve baş ağrısı olduğunu ifade eden Dr. Dilek Leyla Mamçu, “Bazı durumlarda HMPV, bronşit, zatürre, larenjit, astım alevlenmeleri gibi daha ciddi solunum yolu enfeksiyonlarına da yol açabilir.” dedi.

HMPV’nin diğer solunum yolu virüslerinden farkına değinen Dr. Dilek Leyla Mamçu şunları söyledi:

“Virüs, Respiratuvar Sinsityal Virüs (RSV) ile genetik olarak yakından ilişkilidir ve her iki virüs de bronşiolit ve zatürre gibi ciddi durumlara yol açar. Moleküler tanı testlerinin daha yaygın kullanımı, HMPV’nin üst ve alt solunum yolu enfeksiyonunun önemli bir nedeni olarak tanımlanması farkındalığını artırmıştır.”

COVID-19 sonrası solunum yolu enfeksiyonlarında artış yaşandı…

COVID-19 pandemisi sonrasında solunum yolu ile bulaşan virüs enfeksiyonlarında bir artış yaşandığını vurgulayan Dr. Dilek Leyla Mamçu, “Ancak bu artışın pandemi ile doğrudan ilintili olmayıp, kişiden kişiye bulaşmayı önleyen maske, mesafe, kişisel hijyen gibi önlemlerin gevşetilmesiyle ilişkili olduğu düşünülmektedir.” açıklamasını yaptı.

HMPV için spesifik bir tedavi bulunmuyor

HMPV tanısının genellikle klinik belirtiler ve laboratuvar testleri ile konduğunu aktaran Dr. Dilek Leyla Mamçu, “Solunum yolu patojenlerinin belirlenmesi için örnekler toplanır ve  HMPV enfeksiyonu genellikle nükleik asit amplifikasyon testi (NAAT) ile viral genomun doğrudan tespiti veya immünofloresan ya da enzim immünoassay kullanılarak solunum salgılarında viral antijenlerin tespitiyle doğrulanır.” dedi.

Dr. Dilek Leyla Mamçu ayrıca, tedavinin belirtilere yönelik ve destekleyici olduğunu, şu anda HMPV için spesifik bir antiviral tedavi veya aşı bulunmadığını söyledi.

Bağışıklığı zayıf kişiler dikkatli olmalı!

HMPV’nin de diğer solunum yolu enfeksiyonları gibi damlacık yoluyla bulaştığını hatırlatan Dr. Dilek Leyla Mamçu, “HMPV özellikle kalabalık ortamlarda hızla yayılır. HMPV enfeksiyonu riskini azaltmak için el hijyenine dikkat edilmesi, hasta bireylerden uzak durulması ve kapalı alanların düzenli olarak havalandırılması önemlidir.” dedi.

Bağışıklığı zayıf bireylerin, hastalığın erken belirtilerini fark ettiğinde muhakkak doktora başvurmaları gerektiğine vurgu yapan Dr. Dilek Leyla Mamçu, sözlerini şöyle tamamladı:

“HMPV ve diğer solunum yolu virüslerinin yayılmasını önlemek için eller sık sık sabun ve suyla en az 20 saniye yıkanmalı. Yıkanmamış ellerle gözlere, buruna veya ağza dokunulmamalı. Hasta olan kişilerle yakın temastan kaçınılmalı. Öksürürken ve hapşırırken ağız ve burun kapatılmalı. Hasta olan kişi evde kalmalı. Kapı kolları, oyuncaklar gibi kontamine yüzeyler temizlenmeli. Ayrıca kalabalık veya havalandırması yetersiz alanlarda maske takılmalı ve risk grubundaki kişilere uzman tavsiyelerine göre önerilen aşılar yaptırılmalı.”

Çocuklarda yeme bozukluğu nedeni?

Çocuklarda görülen bazı yemek yeme problemlerinin duyusal hassasiyetler nedeniyle ortaya çıkabildiğini belirten uzmanlar, çok az ya da aşırı yemek yeme, seçici yeme, pütürlü gıdayı yiyememe, farklı tatları reddetme, çiğnememe ve gıdayı uzun süre ağzında tutmama gibi sorunlarla karşılaşılabildiğini söylüyor.

Çocuklarda seçici yeme davranışının özellikle ebeveynler açısından oldukça endişe verici bir durum olduğunu hatırlatan Uzman Ergoterapist Cahit Burak Çebi, “Ebeveynlerin, çocuklarda farklı tatların reddedilmesinin duyusal gelişimdeki sınırlılıklardan kaynaklı olabileceğini göz önünde bulundurması gerekir.” dedi. Bu durumda olan çocukların ebeveynlerinin yeme düzeni açısından çocuklara örnek olması gerektiğine vurgu yapan Cahit Burak Çebi, ergoterapi ile çocukların duyusal profilini ve yeme alışkanlıklarının değerlendirdiğine ve çocukların yeme becerilerini geliştirici planlamalar yapıldığını aktardı.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Feneryolu Tıp Merkezi Uzman Ergoterapist Cahit Burak Çebi, 27 Ekim Dünya Ergoterapi Günü dolayısıyla, ergoterapinin çocuklarda yeme davranışı sorunları üzerindeki etkisinden bahsetti.

Çocuklarda seçici yeme davranışının özellikle ebeveynler açısından oldukça endişe verici bir durum olduğunu hatırlatan

Ergoterapist Cahit Burak Çebi

Duyusal hassasiyetler, çocuklarda yeme davranışını etkileyebiliyor

Çocuklarda görülen bazı yemek yeme problemlerinin çok az ya da aşırı yemek yeme, seçici yeme, pütürlü gıdayı yiyememe, farklı tatları reddetme, çiğnememe ve gıdayı uzun süre ağzında tutmama olarak sıralanabildiğini dile getiren Uzman Ergoterapist Cahit Burak Çebi, “Seçici yemek yeme, pütürlü gıda yiyememe, çiğnememe veya yemek reddi duyusal hassasiyetlerden kaynaklı ortaya çıkabilmektedir.” dedi.

Yeme davranışını etkileyen duyusal gelişim basamaklarında tat, koku, dokunma, görme, proprioceptif,  interoceptif yani acıkma doyma sinyallerini yöneten duyular yer aldığına dikkat çeken Cahit Burak Çebi, “Tat ve dokunma duyusuna hassasiyet gösteren çocuklar, yemeğin dokusuna, sertliğine, sıcaklığına, keskin tatlara ve yoğun baharatlı yiyeceklere tepki gösterirler. Kokuya karşı hassasiyet gösteren çocuklar yemeyi deneyimlemeden direkt kokusuna karşı tepki göstererek yemeyi reddedebilirler. Görsel sistemdeki hassasiyetlerden kaynaklı olarak yemeğin görüntüsüne karşı tepki, aynı renkteki yiyecekleri tercih etme, farklı yiyeceklerin birbirine karışmasına karşı tepki gösterip seçici yeme davranışı gösterebilirler. Ayrıca proprioceptif ve interoception sistemdeki duyusal eşiğin olması gerekenden düşük seviyede olan çocuklarda doyma sinyaline karşı hassasiyet ve bu hassasiyete bağlı olarak yeme reddi davranışıyla karşılaşılabilir.” şeklinde konuştu.

Ebeveynler sabırlı ve örnek olmalı…

Çocuklarda seçici yeme davranışının özellikle ebeveynler açısından oldukça endişe verici bir durum olduğunu hatırlatan Cahit Burak Çebi, “Bu noktada ebeveynlerin, çocuklarda farklı tatların reddedilmesinin duyusal gelişimdeki sınırlılıklardan kaynaklı olabileceğini göz önünde bulundurması gerekir.” dedi.

Bu süreçte ebeveynlerin sabırlı olmaları gerektiğine dikkat çeken Cahit Burak Çebi, ebeveynlere önerilerini şöyle sıraladı:

“Ebeveynlerin çocuğun isteklerini takip etmesi ve yeme düzeni açısından çocuklara örnek olması gerekir. Ebeveynlerin çocuğun yemesi gereken yiyecekleri uygun bir sofra düzeni içerisinde, çocuğun yanında eşlik ederek yemesi çocuğun farklı tatları deneyimlemesini kolaylaştıracaktır. Ayrıca yemek esnasında çocuklara farklı seçenekler sunmak, yemeği seçmesine izin vermek, ekran karşısında olmadan, aileyle birlikte uygun bir masa düzeninde farklı tatları deneyimlemesini sağlamak süreci destekleyecektir.”

Ergoterapi ile çocukların yeme becerilerini geliştirecek planlamalar yapılıyor

Ergoterapistlerin, çocukların duyusal profilini ve yeme alışkanlıklarını değerlendirdiğine ve çocukların yeme becerilerini geliştirici planlama yaptıklarına değinen Uzman Ergoterapist Cahit Burak Çebi sözlerini şöyle tamamladı:

“Ergoterapistler, duyu bütünleme yaklaşımıyla çocuğun duyusal profiline uygun bir şekilde, yemeyle ilgili duyusal zorluklarını aşmak için çeşitli yöntemler uygular. Örneğin farklı dokuların, tatların, kokuların ve pütürlü gıdaların deneyimlenmesini sağlayarak çocuğun duyusal gelişimini zenginleştirmeye çalışırlar. Ayrıca ergoterapide duyu bütünleme ve beslenme yaklaşımıyla çocuğun masa düzeni ve yeme düzeni hazırlanır, rahat hissedeceği ortam planlanır ve çocuğa uygun beslenme rutini oluşturulur.”

Bayram ziyaretlerinde hamur işi ve yağlı yiyeceklerden uzak durun!

Bayram ziyaretlerinde hamur işi ve yağlı yiyeceklerden uzak durun!

Ramazan süresince 2 öğün beslenmeye 1 ay boyunca adapte olmuş, susuzluğa, daha az kalori almaya, daha az atıştırmaya alışmış olan vücudu eski beslenme düzenine hızlı bir şekilde geçerek yormamak gerektiğini vurgulayan uzmanlar, sindirim sisteminin ani değişikliklerden olumsuz etkilenebileceğini söylüyor. “Bayram sonrası normal beslenmemize hızlı bir geçiş yapmak yerine adım adım ilerlemek gerekli.” diyen Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, ana öğünleri yatmadan 4-5 saat öncesinde tüketmenin, ana öğünlerde çorba, salata ve yoğurt üçlüsünü bulundurmanın daha az kalori alınması ve daha sağlıklı hissedilmesini sağlayacağı bilgisini verdi.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, oruç sonrası nasıl beslenmek gerektiğini anlattı.

Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit

Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit

“Ramazandan sonra önceki beslenme düzenine hızlı bir şekilde geçmemek gerekli”

Ramazan Bayramı ile birlikte eski beslenme düzenine dönülmek istenildiğini ifade eden Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, “Ancak 2 öğün beslenmeye 1 ay boyunca adapte olmuş, susuzluğa, daha az kalori almaya, daha az atıştırmaya alışmış olan vücudu, önceki beslenme düzenine hızlı bir şekilde geçerek yormamak gerekli. Sindirim sisteminin ani değişikliklerden olumsuz etkilenebileceği unutulmamalı.” dedi.

Adım adım ilerlemeli…

“Bayram sonrası normal beslenmemize hızlı bir geçiş yapmak yerine adım adım ilerlemek gerekli.” diyen Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, sindirim sorunları en az düzeye indirmek, kilo kontrolünü kolaylaştırmak ve en önemlisi psikolojik olarak çok daha sağlıklı hissetmek için bayramdan itibaren yapılması gerekenleri şöyle sıraladı:

“Güne proteinli bir kahvaltı ile başlayın. Reçel, bal, tüketiminizi olabildiğince sınırlandırın. Masaya mümkünse küçük porsiyonlarda koymaya çalışın. Bayramlarda çoğu birey çalışmadığı veya tatilde olduğu için geç bir kahvaltı ve akşam yemeği tercih edilir. Bu 2 öğüne yoğurt, çiğ kuruyemiş ve taze meyve gibi bir ara öğün eklemek, geceleri şeker ihtiyacınızın azalmasına yardımcı olacaktır. Su tüketmeyi unutmayınız. Özellikle bayramlarda şeker tüketimiyle birlikte iştah kontrolü zorlaşmaktadır. Ancak yeterli miktarda su tüketildiğinde (kilo başına 35 ml) iştah kontrolü çok daha kolay olacaktır.”

Bayram ziyaretlerinde ikramları tadım porsiyonunda tüketin…

Bayram ziyaretlerinde kültürel olarak çeşit çeşit yemekler ikram edildiğini de dile getiren Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, “Bu ikramların, genellikle hamur işi ve yağlı besinler oluyor. Bu besinler kan şekeri dengesini bozarak çoğunlukla karın çevresinde yağlanmaya sebep oluyor. Karın çevresinin yağlanması da kalp damar hastalıkları için risk faktörü… Bu nedenle misafirliklerde olabildiğince bu besinlerden kaçınmak gerekli. Eğer karşımızdaki kişiyi kıramıyorsak en azından ikramlar tadım porsiyonunda tüketilmeli.” dedi.

Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, ana öğünleri yatmadan 4-5 saat öncesinde tüketmenin, ana öğünlerde çorba, salata ve yoğurt üçlüsünü bulundurmanın daha az kalori alınması ve daha sağlıklı hissedilmesini sağlayacağını sözlerini ekledi.

Oruç tutamayan psikiyatri hastaları kendilerini suçlu hissetmemeli!

Oruç tutamayan psikiyatri hastaları kendilerini suçlu hissetmemeli!

Psikiyatri hastalarının dini açıdan yerine getirmeleri gereken sorumlulukları yerine getirdikleri için kendilerini çok daha iyi hissedeceklerini ifade eden Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Firdevs Seyfe Şen, “Ama bunu dini anlamda hissederken ilaçlarını aksatmamaları, ilaçlarını kullanırken dikkat etmeleri gereken durumlara dikkat etmeleri çok önemlidir.” dedi. Tutamayan hastalara da ramazanda oruç tutmak yerine yapılabilecek çok farklı ibadetler olduğunu hatırlatan Dr. Öğr. Üyesi Firdevs Seyfe Şen, “Kendilerini sorumlu ve suçlu hissetmemeleri gerektiğini hatırlatıyorum.” dedi.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Firdevs Seyfe Şen, psikiyatri hastalarına oruç ile ilgili tavsiyelerde bulundu.

Dr. Firdevs Seyfe Şen

Dr. Firdevs Seyfe Şen

Dini sorumlulukları yerine getirmek iyi hissettiriyor

Dr. Öğr. Üyesi Firdevs Seyfe Şen, ramazan ayının inanan insanlar için manevi anlamda ‘çok iyi hissedilen’ bir ay olduğunu dile getirerek, “İnsanlar yapmaları gereken, dini açıdan yerine getirmeleri gereken sorumluluklarını yerine getirdiği için kendilerini çok daha iyi hissedeceklerdir. Ama bunu dini anlamda hissederken ilaçlarını aksatmamaları, ilaçlarını kullanırken dikkat etmeleri gereken durumlara dikkat etmeleri çok önemlidir. Ayrıca unutulmaması gereken çok önemli bir durum daha var. O da hastalarımızın oruç tutmadıklarında kendilerini kötü hissetmelerine de gerek olmadığı.” dedi.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi

Psikiyatri hastaları tedavilerini aksatmadan oruç tutabiliyorlar

Unutulmaması gereken çok önemli bir durumun da ramazan ayının, sadece oruç tutarak nefsi kontrol altında tutmak değil, aynı zamanda dini açıdan paylaşımlarla kişinin kendisini iyi hissetmesini sağlayan ve bu konuda destekleyen bir ay olduğunu anlatan Dr. Öğr. Üyesi Firdevs Seyfe Şen, “Oruç tutamayan hastalarımızın zekat ve fitrelerini vererek diğer insanlara yardımcı olarak manevi açıdan kendilerini çok daha iyi hissedecekleri bir döneme giriyoruz. Psikiyatri hastaları kendi sağlıklarını tehlikeye atmadan, tedavilerini aksatmadan oruç tutabilirler.” diye konuştu.

Tutamayan hastalar kendilerini sorumlu ve suçlu hissetmemeli

Dr. Öğr. Üyesi Firdevs Seyfe Şen, “Tutamayan hastalarımızın da dini açıdan bir sorumlulukları olmadığını ve ramazanda oruç tutmak yerine yapılabilecek çok farklı ibadetler olduğunu, kendilerini sorumlu ve suçlu hissetmemeleri gerektiğini hatırlatıyorum.” dedi.

Ramazanda zayıflama değil, kilo alma olasılığı daha yüksek!

Ramazanda zayıflama değil, kilo alma olasılığı daha yüksek!

Ramazanda diyet yapılıp yapılamayacağının kişisel olarak değerlendirilmesi gerektiğini ifade eden uzmanlar, günlük yaşantıda alınan toplam kalori iftar ile sahur arasında alınır ve buna hareketsizlik de eklenirse ramazanda kilo almanın daha olası olduğunu söylüyor.

İftarda mümkünse yemek süresinin en az 15 dakika olmasının sağlanması gerektiğini ifade eden Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, “Hızlı yemek yemek fazla kalori alımına ve mide sorunlarına sebep olabiliyor.” dedi.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, ramazanda sağlıklı beslenme konusunu değerlendirdi.

Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit

Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit

Oruç tutarken diyet yapılabilir mi?

Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, “Oruç tutarken diyet yapılabilir mi?” sorusunun cevabının merak edildiğini dile getirerek, “Bu soruyu kişiye özel olarak değerlendirmek gerekir. Eğer normalde 3 ana öğün tüketen ve sürekli bir şeyler atıştıran, şekerli beslenen bir bireyseniz bu ayda, besin alımı sınırlanacağı için kilo vermeniz mümkündür. Ancak günlük yaşantınızda aldığınız toplam kaloriyi iftar ile sahur arasında alırsanız, tek öğünde karbonhidratlı besin alımı yüksek olursa ve bir de buna hareketsizlik eklenirse aksine kilo almanız daha olasıdır.” dedi.

“Sahur mutlaka yapılması gereken bir öğün”

Sahurun günün ilk öğünü olarak düşünüldüğünde iftara kadar uzun bir süre aç kalınacağını ifade eden Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, “Sahur mutlaka yapılması gereken bir öğündür. Aksi taktirde baş ağrısı, gün içinde tansiyon ve kan şekeri dengesizlikleri ile karşılaşılması mümkündür.

Eğer uykunun bölünmesi kişiyi daha çok zorluyorsa yatmadan 1 saat öncesinde yumurta, peynir gibi proteinden ve kalsiyumdan zengin bir öğün tüketilebilir. Ancak en azından sahur saatinde uyanıp su tüketmek kişileri gün içinde daha iyi hissettirecektir.” diye konuştu.

Sağlıklı bir sahur ve iftar öğünü nasıl olmalı?

Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, yeterli ve dengeli bir şekilde oluşturulacak sahur ve iftar menülerinin metabolizma hızını canlı tutacağını belirterek, “Öncelikle sahurda, oruç tutarken daha çok susamaya sebep olacak börekler, salam, sosis gibi işlenmiş besinler, kızartmalar veya tuzlu zeytinleri tercih etmemek gerekir. Bunların yerine daha doğal ve sade beslenmeyi öneririm. Organik yumurtalar, az tuzlu peynirler, tuzsuz ayranlar, organik ekmekler bu öğün için çok daha uygundur.” dedi.

Beslenme

“Hızlı yemek yemek fazla kalori alımına ve mide sorunlarına sebep olabiliyor”

İftarda mümkünse yemek süresinin en az 15 dakika olmasının sağlanması gerektiğini ifade eden Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, “Hızlı yemek yemek fazla kalori alımına ve mide sorunlarına sebep olabiliyor. Bu nedenle yemeğe önce çorba ve salata ile başlamak yemek yeme süresini uzatacaktır. İftar masalarında birden çok ana yemek tercih etmemeye çalışmayı tavsiye ediyoruz.

Çorba, etli/tavuklu veya baklagilli tek bir ana yemek, uygun porsiyonda zeytinyağlı bir yardımcı yemek, yoğurtlu bir meze ve salatadan oluşan bir iftar öğünü oldukça sağlıklıdır.

İftar sonrası ara öğün olarak meyveler ve kuruyemişler, şerbetli tatlılara alternatif olarak tercih edilebilir.” diye konuştu.

Yemek sonrası soda midede sıkışan havanın dışarı çıkmasını sağlıyor

Sodanın normal suya karbondioksit veya bikarbonat katılmasıyla elde edilen bir içecek olduğunu söyleyen Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, “Özellikle hızlı yemek yiyen bireyler fazla miktarda hava yutar. Sodadan gelen ekstra gaz girişi ile midede sıkışan havanın dışarı çıkması sağlanır. Böylece midedeki gerginlik hissi azalmış olur. İçinde sindirime yardımcı bir enzim yoktur. Yani sadece mekanik bir rahatlama sağlar. Tavsiyem soda tüketimini alışkanlık haline getirmemek, vücudun işleyişine yapay bir müdahalede bulunmamak yönünde.” dedi.

İftarda asitli ve şekerli içecekler yerine ayran için!

İftar ve sahur dönemlerinde yapılan hatalardan birinin de susuzluğu gidermek için asitli ve şekerli içeceklerin sıklıkla tüketilmesi olduğunu kaydeden Hülya Yiğit, “Özellikle asitsiz olduğu için iftar sofralarında sıkça yer alan hazır limonatalar, soğuk çaylar ve şerbetler de boş kalori alımına sebep oluyor. Bu içecekler çok değil, yemekten 1 saat sonrasında aç hissedilmesine sebep olur. Bunların yerine ev yapımı şekersiz kompostolar, limonatalar ve ayran çok daha uygundur.”

Kimler oruç tutmamalı?

Diyabet, hipertansiyon, kalp rahatsızlığı gibi kronik bir hastalık, gebelik durumu veya sürekli bir ilaç kullanımı olan bireylerin oruç ibadetini gerçekleştirmeden önce doktorlarına mutlaka danışmaları gerektiğini dile getiren Yiğit, “Doktorunun uygun görmesi durumunda bir beslenme uzmanına danışılmasıyla süreç yönetilebilir. Doktor izni olmadan tutulacak oruçların ya da doktor izni olmasına rağmen yanlış beslenme yöntemlerinin uygulanması kişinin sağlığında önemli tehlikelere yol açabilir. Söz konusu sürecin, doktor ve beslenme uzmanı kontrolünde yürütülmesi en sağlıklı seçenektir.” diye sözlerini tamamladı