Yazılar

Anoreksiya yaşamı kısaltan bir hastalık!

Anoreksiya yaşamı kısaltan bir hastalık!

Günümüzde herkesin ‘daha zayıf olmalıyım’ düşüncesine sahip olduğunu belirten uzmanlar kilo kaybı için başvurulan yöntemlerin Anoreksiya Nevroza’ya dönüşebileceğine dikkat çekiyor. Anoreksiya Nevroza’da zayıflama hızının başlangıçta yavaş olduğuna ve giderek arttığına değinen Prof. Dr. Hüsnü Erkmen, “Başlangıçta diyet gibi görünebilir ama ne yazık ki sonu çok tatsız bir şekilde gelir.” uyarısında bulundu.

Prof. Dr. Hüsnü Erkmen: “Yaşamı kısaltan bir hastalıktır. Belli bir tanıyı geçtikten sonra bir ölüm olmasa bile vücut her türlü hastalığa açık hale gelir.”

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Hüsnü Erkmen özellikle genç kadınlar arasında sıkça görülen anoreksiya hastalığı ile ilgili bilgi verdi.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi

Prof. Dr. Hüsnü Erkmen

‘Spor yapayım kalori kaybedeyim’ diye düşünenler psikiyatri uzmanına başvurmalı

Günümüzde herkesin ‘daha zayıf olmalıyım’ düşüncesine sahip olduğunu dile getiren Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Hüsnü Erkmen, her mahallede, her sokakta, küçük şehirlerde bile spor salonları olduğuna dikkat çekerek, “Buraya giden zayıflamak için gidiyor, ‘spor yapayım kalori kaybedeyim’ diye düşünüyor. Böyle bir durumda olan birisi varsa, çok fazla vakit geçirmeden bir psikiyatri uzmanına başvurmaları uygun olur.” uyarısında bulundu.

Basit işlerde bile başlangıçta işi bitirmenin çok daha kolayken zaman geçtikçe daha zor olduğuna değinen Prof. Dr. Hüsnü Erkmen “Atalarımız söylemiş ağaç yaşken eğilir. Bir fidanı herkes eğebilir, büyük ağaç olduğu zaman kimse eğemez. Bunun için çok vakit kaybetmemek gerekir. Aklınıza gelen her türlü tıbbi olayda vakit kaybetmemek gerekir. Bir an evvel doktora başvurmak gerekir.” dedi.

Dişler düşmeye, saçlar dökülmeye başlar…

Anoreksiyanın genellikle huzursuz aile ortamında büyüyen kişilerde daha fazla göründüğünü ifade eden Prof. Dr. Hüsnü Erkmen, anoreksiyaya sahip kişilerin kendilerini güzel bulmalarının temelinde psikiyatrik sorunlar olabildiğine işaret etti. Bazı kadınların kalçalarını ve göğüslerini yok ederek kadınlık yönlerini reddetmeye çalıştıklarını, bazılarının da ‘ne kadar zayıf o kadar iyi’ algısını ön plana taşıdıklarını belirten Erkmen, “Sonuç olarak bu beyindeki bir takım aksamalardan ortaya çıkan bir zayıflamadır. Basitçe bir insanın diyet yapıp kilo vermesinden çok daha ileri bir şeydir. Her kilo verdiğinde anoreksik olduğunu zannetmemek demektir. Hatta bazen aşırı kusmaya bağlı olarak bir sebeple diş hekimine giderse, diş hekimleri dişlerinin arka kısımlarının aşınmış olduğunu fark ederler. Kusarken çıkarılan asit dişleri tahrip eder ve bir süre sonra dişler dökülmeye başlar. Kesinlikle bir güzellik ortaya çıkmaz. Aksine olabildiğince çirkin bir tablo ortaya çıkar. İyi beslenemedikleri için saçlar dökülebilir.” şeklinde konuştu.

Özellikle 30 kilonun altına düşenler ciddi tehlike altında

Anoreksiya Nevroza’da zayıflama hızının başlangıçta yavaş olduğuna ve giderek arttığına değinen Prof. Dr. Hüsnü Erkmen, bunun nedeninin de hiçbir şekilde gıda almayıp, aldıklarında da kusarak çıkarma, ishalle çıkarma veya aşırı spor yapma gibi eylemler olduğunu söyledi.

“Bu hastaların çok ilginç olan tarafı da her türlü gıdanın ne kadar kalori vereceği hakkında çok ciddi bilgileri vardır.” diyen Erkmen, sözlerine şöyle devam etti:

“Onlar bir ekmek, bir tabak et kaç kalori bilirler. Dolayısıyla da ona dikkat ederek yemek yemeye başlarlar. Başlangıçta diyet gibi görünebilir ama ne yazık ki sonu çok tatsız bir şekilde gelir. İşin kötü olan tarafı da herkes bunun kötü bir zayıflık olduğunu fark eder. Hastalar ise ‘daha şişmanım biraz daha kilo vermem gerekiyor’ gibi kendilerinin daha şişman olduğunu iddia bile ediyor olabilirler. Ancak ne yazık ki iş kötüye gidiyor manasına gelir. Özellikle 30 kilonun altına düşerse ciddi tehlike vardır. Hastaneye yatırmak gerekir. Belki zorla besleme metotları uygulanabilir.”

Önce kişi hastalığını kabul etmeli

Tedavi süresi ve başarı oranının hastadan hastaya değişiklik gösterdiğini aktaran Prof. Dr. Hüsnü Erkmen, “Çok kötü hastalığa tutulmuş bir insan ameliyat olur bir bakarsın bir şey olmadan güzel bir şekilde yaşar ya da çok basit bir hastalıktan dolayı da ölebilir. Genel tıptan bahsediyoruz. Anoreksiyada da benzeri bir durum söz konusu. Dereceleri vardır. Mantıklı miktarda zayıfladıktan sonra ‘bu işin tadı kaçtı ben burada durayım’ diyenler de var, sonuna kadar gidenler de var. Otuz kilonun altına düşmüş, çocuk ağırlığında neredeyse ama hala yemek yememeye, kusmaya veya başka şeyler yapmaya çalışabilir. Yaşamı kısaltan bir hastalıktır. Belli bir tanıyı geçtikten sonra bir ölüm olmasa bile vücut her türlü hastalığa açık hale gelir. Başka türlü bir hastalığa tutulabilir.” şeklinde konuştu.

Tedavide başarıyı sağlamak içinse kişinin hastalığı kabul etmesi ve tedavi için erken başvurması gerektiğinin altını çizen Prof. Dr. Hüsnü Erkmen, sözlerini şöyle tamamladı:

“Bir, iki senedir devam eden bir şey halinde gelinirse ve hasta iyi uyum sağlarsa tedaviye iyileşir. Ancak eğer ilaçlarını kullanmaz ve kilo vermek için aynı davranışlarına devam ederse bu iş kötüye doğru gider ne yazık ki

Yılbaşı gecesi eğlenirken sağlıklı beslenmeyi de ihmal etmeyin!

Yılbaşı gecesi eğlenirken sağlıklı beslenmeyi de ihmal etmeyin!

Yılbaşı gecesi, sevdiklerimizle bir araya gelerek en sevdiğimiz yiyeceklerle keyifli zamanlar geçirmek istiyoruz. Ancak bu gecede sağlıklı ve dengeli beslenmeyi de göz ardı etmemek önemli. Beslenme ve Diyet Uzmanı  Hülya Yiğit, yeni yıla hem keyifli hem de sağlıklı bir başlangıç yapmak için önerilerde bulunarak, hindi eti gibi az yağlı beyaz etlerin oldukça uygun olacağını söyledi.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, yeni yıla hem keyifli hem de sağlıklı bir başlangıç yapmak için önerilerde bulundu.

Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit

Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit

Yılbaşı tabağı nasıl olmalı?

“Yılın son gününü sevdiklerimizle en keyifli aktiviteleri yaparak en sevdiğimiz yiyecekleri tüketerek geçirmek birçoğumuzun ortak arzuları arasında.” diyen Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, yeni yıla hem keyifli hem de sağlıklı bir başlangıç yapmak için önerilerini şöyle paylaştı:

“Öncelikle yılbaşı gecesi yemek süresi normalden uzun olacağı için yemekleri yavaş ve iyi çiğneyerek tüketmelisiniz. Yılbaşı menünüzde tabağınızın yarısını yeşil sebzelere/zeytinyağlılara, diğer yarısını, protein ve karbonhidratlara ayırabilirsiniz. Hindi eti gibi az yağlı beyaz etler oldukça uygun olacaktır.”

Yemekten önce 2 bardak su

Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, yılbaşı gecesi fazla yeme endişesi olabileceğini dile getirerek, “Eğer fazla yemek konusunda endişeleriniz var ise, yemeğe başlamadan önce 2 bardak su tüketmeniz stresinizi azaltacaktır. Veya az yağlı bir sebze çorbası tüketmek de uygundur.” dedi.

Yılbaşı gecesinde çoğunlukla karbonhidratlı besinlerin olabileceğini ifade eden Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, şöyle devam etti:

“Tatlılar da masamızda bulunacağından bu besinleri tüketirken tadım porsiyonlarında yani olabildiğince küçük miktarlarda tabağınıza almakta fayda var. Yemek sonrası hazımsızlık şikayetleri çekmemek için yemeklerinizde kimyon kullanabilir veya masanızda 1 bardak zencefilli su bulundurabilirsiniz.”

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi

Yılbaşı gecesi atıştırmalık tüketirken sağlıklı seçenekler

Yılbaşı gecesi, tatlılar ve atıştırmalıklar da sofralardaki gözde lezzetler arasında yer alırken Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, bu özel gecede sağlıklı tercihler yapmak için şu önerilerde bulundu:

“Yılbaşı akşamında tatlılar, atıştırmalıklar kaçınılması zor olan besinler arasındadır. Peki bu akşamı atıştırmalık tüketerek nasıl sağlıklı hale getirebiliriz? Meyveli ve sütlü tatlılar bu akşam için önerebileceğim sağlıklı seçenekler arasında. Üzeri ceviz ile süslenmiş bal kabağı tatlısı, hurma/kayısı gibi kuru meyveler kullanılarak yapılan meyve topları bu gece için hem görsel olarak hem de tatlı ihtiyacını karşılamak için ideal. Lor peyniri, labne, zeytinyağı ve çörek otu gibi baharatlar kullanılarak yapılan peynir topları tatlı sonrası tuzlu atıştırmalık ihtiyacına iyi gelecektir.”

Mevsim meyveleri kullanılarak süslenen tabaklar çok daha sağlıklı

Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, yılbaşı gecesinde paketli tuzlu atıştırmalıklar ve cipslerin de oldukça ilgi çekici olduğunu kaydederek, “Bu noktada evde az yağ ve tuz ile yapılan patlamış mısırlar, tuzsuz fındık, ceviz, badem gibi kuruyemişler ve mevsim meyveleri kullanılarak süslenen tabaklar çok daha sağlıklı olacaktır.” dedi.

Mayalı içecek miktarını sınırlayın

Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, yılbaşı gecesinde özellikle mayalı içecekleri tüketme durumunda ise kan şekeri düşüklüğü yani hipoglisemi durumu yaşamamak için tüketilen mayalı içecek miktarını sınırlamak ve yanlarında sağlıklı atıştırmalıklar tüketmenin faydalı olacağını sözlerine ekledi.

Koku ve tat geçmişe yönelik belleği uyarıyor

Koku ve tat geçmişe yönelik belleği uyarıyor

Koku uyarımının bellek fonksiyonlarını olumlu olarak artırdığı ve bu nedenle koku uyarım tedavilerinin geliştiğini ifade eden uzmanlar, demans ya da Parkinson gibi bellek fonksiyon bozukluklarının bazılarında bellek bozulmadan önce koku fonksiyonlarının bozulduğunu söylüyor. Koku ve bellek ilişkisinin bilimden çok daha önce edebiyatta kendini gösterdiğini dile getiren Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Gül Eryılmaz, Marcel Proust’un ‘Kayıp Zamanın İzinde’ eserinin insan belleğinin beyindeki kaynağı ve işleyişi hakkında henüz bir şey bilinmezken nörobilime ışık tuttuğunu anlattı.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Gül Eryılmaz, koku ve bellek ilişkisi hakkında bilgi verdi.

Koku duyusunun bellek üzerine etkisi olduğunun bilimsel olarak gösterildiğini ifade eden Prof. Dr. Gül Eryılmaz, “Koku uyarımının bellek fonksiyonlarını, dikkat becerilerini olumlu olarak artırdığı ve bu nedenle koku uyarım tedavilerinin geliştiğini biliyoruz. Diğer yandan demans ya da Parkinson gibi bellek fonksiyon bozukluklarının bazılarında bellek bozulmadan önce koku fonksiyonları bozulmaktadır. Bu da koku ile belleğin yakın ilişkisi olduğunu göstermektedir.” dedi.

Prof. Dr. Gül Eryılmaz

Prof. Dr. Gül Eryılmaz

Koku ve bellek ilişkisi bilimden çok daha önce edebiyatta kendini gösterdi

Bu ilişki aslında bilimden çok daha önce edebiyatta kendini gösterdiğini dile getiren Prof. Dr. Gül Eryılmaz, Marcel Proust’un ‘Kayıp Zamanın İzinde’ eserinden şu alıntı yaptı:

“Ama içinde kek kırıntıları bulunan çay damağıma değdiği anda irkilerek, içimde olup biten olağanüstü şeye dikkat kesildim. Sebebi hakkında en ufak bir fikre bile sahip olmadığım, soyutlanmış, harikulade bir haz, benliğimi sarmıştı. Bir anda, hayatın dertlerini önemsiz, felaketlerini zararsız, kısalığımı boş kılmış, aşkla aynı yöntemi izleyerek, benliğimi değerli bir özle doldurmuştu; daha doğrusu, bu öz, benliğimde değildi, benliğimin ta kendisiydi. Kendimi vasat, sıradan ve ölümlü hissetmiyordum artık. Bu yoğun mutluluk nereden gelmiş olabilirdi bana? Çayın ve kekin tadıyla bir bağlantısı olduğunu, ama onu kat kat aştığım, farklı bir niteliği olması gerektiğini seziyordum. Nereden geliyordu? Anlamı neydi? Nerede yakalanabilirdi?”

 1914 tarihli bu eserin 20. yüzyılın başlarında insan belleğinin beyindeki kaynağı ve işleyişi hakkında henüz bir şey bilinmezken nörobilime ışık tuttuğunu anlatan Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Gül Eryılmaz, “Unutmamak gerekir ki sanat daima bilimin önündedir.” dedi.

Nane ve karanfil kokusu dikkatin artırılmasında etkili

Özellikle kesin kokulardan nane, limon çiçeği, ıtır, karanfil kokusu ile dikkatin artırılmasına dair çalışmaların giderek arttığını kaydeden Prof. Dr. Gül Eryılmaz, “Neden gündelik hayat içindeki sıradan duyu izlenimlerinden bazıları bellek haline bile dönüşmezken, diğer bazıları çok özel anıları canlandırabiliyor?” sorusuna ilişkin de, “Bu alanda yapılan çalışmalarda, koku ve tat uyaranları geçmişe yönelik belleği uyarma güçleri bakımından görsel ve sözel uyaranlara göre daha etkileyici duyu biçimleri olarak bulunmuştur. İşte bu yüzden koku uyarımının bellekle yakın ilişkisi vardır. Bellek ile kurulan yakın ilişki de psikoloji ile ilgilidir. Kişinin psikolojisi tat ya da koku üzerinden etkilenilir.” dedi.

Günde 2 defa 10 dakika koku ile uyarım yapılıyor

Prof. Dr. Gül Eryılmaz, psikolojik terapilerde tat veya koku duyularının nasıl kullanıldığına ilişkin “Belli keskin kokular beyin uyarımı yapabilir. Bu uyarımın özellikle dikkat ve belleğe etki ettiğini biliyoruz. Günde 2 defa, sabah ve akşam 10 dakika uyarım yapılıyor.” dedi.

Kokular veya tatların insanlarda hangi duygusal tepkileri tetiklediğine yönelik de Prof. Dr. Gül Eryılmaz, “Kokular ve tatlar beyinin uzantısı gibi kabul edilebilir. Bu duyuların uyarımının beyinde limbik sistemi ve dikkat merkezini uyarabileceği biliniyor.” şeklinde sözlerini tamamladı.

Vücut kendi ritmini gün ışığına göre düzenliyor

Vücut kendi ritmini gün ışığına göre düzenliyor

Güne erken başlama, sabahları belli rutinler oluşturma ve en önemlisi karanlıkta uyumanın sirkadiyen ritme katkı sağladığını ifade eden uzmanlar, gün içinde yetersiz beslenmenin, özellikle akşamları daha çok acıkmaya ve daha yüksek kalorili bir öğün tüketimine sebep olabildiğini söylüyor. Geceleri tüketilen öğünlerin uyku kalitesinin de düşmesine sebep olabildiğini dile getiren Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit,  “Vücudunuzu geceleri aç bırakmanız hücre yenilenmesi (otofaji), vücuttan toksinlerin atılabilmesi yani detoks sürecine destek oluyor.” dedi.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, sirkadiyen ritm ve gece yemek yeme konusunu değerlendirdi.

Sirkadiyen ritmin dünyanın 24 saatte dönüşünün meydana getirdiği aydınlık ve karanlık döngüsünün canlılar üzerinde oluşturduğu döngüsel, fizyolojik ve davranışsal etkiler olduğuna işaret eden Yiğit, “Işık en önemli ritim düzenleyicidir. Vücut kendi ritmini yani hormonlarını gün ışığına göre düzenler. Bu ritmin bozulmaması, ruh-beden sağlığı için uykunun önemi bu noktada devreye giriyor. Güne erken başlamak, sabahları belli rutinler oluşturmak ve en önemlisi karanlıkta uyumak sirkadiyen ritminize en çok katkı sağlayacak uygulamalardır.” dedi.

Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit

Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit

Geceleri tüketilen yüksek kalorili bir öğün mide-bağırsak şikayetine neden oluyor

Güne başlarken vücudun işlevleri için daha çok enerjiye ihtiyaç duyduğunu kaydeden Yiğit, şöyle devam etti:

“Gün sonuna doğru bu enerji ihtiyacı azalacak, vücudumuz yavaş yavaş dinlenme haline geçecektir. Bu nedenle vücudun enerji ihtiyacını gün içinde karşılamak gerekli. Gün içinde yetersiz beslenmek, özellikle akşamları daha çok acıkmaya ve daha yüksek kalorili bir öğün tüketimine sebep olabiliyor. Geceleri tüketilen yüksek kalorili bir öğün, vücutta daha çok mide-bağırsak şikayeti yaratıyor. Reflü şikayeti olanlar bu konuda daha da dikkatli olmalı. Geceleri tüketilen öğünler, gece boyunca sindirimin aktif olmasına ve çoğunlukla uyku kalitesinin de düşmesine sebep olabiliyor.”

Gece yemek yeme yağ depolanması süreçlerini hızlandırabiliyor

Hülya Yiğit, diyabet gibi kronik bir rahatsızlığınız yoksa neler yapılabileceğini de şöyle anlattı:

“Vücudunuzu geceleri aç bırakmanız hücre yenilenmesi (otofaji), vücuttan toksinlerin atılabilmesi yani detoks sürecine destek oluyor. Akşam yemeğinden sonrasında vücuda ihtiyacından fazla alınan karbonhidrat ve şekerler (meyve şekeri dahil), vücutta kullanılamayacağı için yağ depolanması süreçlerini hızlandırabiliyor ve ilerleyen dönemlerde karaciğer yağlanmasına sebep olabiliyor. Bu da bizler için bel çevresinin artması, yağlanmamız anlamına gelmektedir.

Eğer akşamları atıştırmayı seven bir bireyseniz, yemek sonrası karbonhidratlı ara öğünler yerine, 8-10 adeti geçmeyen tuzsuz kuruyemişleri veya ayran/kefir gibi probiyotik besinleri tercih edebilirsiniz. Uyku kalitesi için yatmadan 4-5 saat öncesinde kafein alımını sınırlamayı da unutmamak gerekir.”

Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit

Geceleri vardiyalı çalışanlar da uyku saatlerine göre yemeli

Geceleri vardiyalı çalışanların da öğünlerini gün ışığına göre olmasa da uyku saatlerine göre düzenleyebileceklerini kaydeden Yiğit, “Gün içinde kendinizi daha az stresli, daha enerjik ve mutlu hissetmek istiyorsanız, sirkadiyen ritminizi desteklemenin elzem olduğunu unutmayınız. Kaliteli uyku, düzenli öğün saatleri ve mümkünse daha az şeker kendi ritminizi bulmanıza mutlaka katkı sağlayacaktır.” dedi.

Kahve hem Alzheimer hem de Parkinson iyi geliyor

Kahve hem Alzheimer hem de Parkinson iyi geliyor

Kişinin yaşam tarzı ve alışkanlıklarının kafeinin vücuttaki metabolizmasını değiştirebildiğini dile getiren uzmanlar, sigara içen kişilerde sigara içme oranıyla ilgili olarak kafeinin etkisinin azaldığına işaret ediyor. Makul dozlarda kafein ya da kahvenin hem yaşa bağlı bilişsel azalmaya iyi geldiğini, hem de Alzheimer ve Parkinson’a iyi geldiği yönünde güçlü kanıtlar olduğunu vurgulayan Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Belleği iyileştiriyor. Yani genel sağlık açısından bakıldığında oldukça olumlu etkileri var.” dedi.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Nöroloji Uzmanı , kahve ve beyin sağlığı ilişkisini değerlendirdi.

Prof. Dr. Sultan Tarlacı

Prof. Dr. Sultan Tarlacı

Kafein 120 dakikada neredeyse tamamen bağırsakta emiliyor

Prof. Dr. Sultan Tarlacı, her türlü besin ya da içeceğin birçok yolla hem kimyasal hem de epigenetik faktörlerle sinir sistemine ya da bedene doğrudan ya da dolaylı etki edebildiğini ifade ederek, “İçecek olarak kahve güne ayakta başlamamızı sağlıyor. İnsanların yüzde 80’i kahvenin veya kafeinin herhangi bir türünü tüketiyor, dünyada kahve sudan sonra en çok içilen içecek. Aslında kahve diye bahsettiğimiz kafein çok hızlı emiliyor. Bazı kaynaklarda, 120 dakikada neredeyse tamamen bağırsakta emildiği söyleniyor.” dedi.

Bilindiği üzere kan beyin bariyeri var olduğunu ve bu bariyerin birçok kimyasalın geçişin izin vermediğini fakat kafeinin kan beyin bariyerinden tıpkı alkol ve etanol gibi serbestçe geçtiğini anlatan Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Kandaki kafein oranı ne ise beyindeki kafein oranı da aynı oluyor. Bu sebepten dolayı herhangi bir sınırlamaya maruz kalmadığı için gebe kadınlarda da annenin kanındaki kafein oranıyla plesantadaki oran aynı olarak gözüküyor, oradan da bütünüyle geçiyor.” diye konuştu.

Filtre kahvelerde yaklaşık 100 mg, Türk kahvesinde 3mg kafein bulunuyor

Kafeinin moleküler olarak bakıldığı zaman kahveye esas olarak etki eden kimyasal olduğunu hatırlatan Tarlacı, şöyle devam etti:

“Kahvede 800 – 900’e yakın kimyasal var, birçoğunun işlevi tam olarak bilinmiyor, ama esasında ağırlıklı olarak kahve ve içindeki kafein etkin moleküldür. Kafein kaynakları kahve çekirdek çeşitlerinden dolayı farklılık gösterebiliyor. Ortalama bir hesaba göre filtre kahvelerde yaklaşık 100 mg, Türk kahvesinde 3mg, espressoda 25-30 gram kafein bulunabiliyor.”

Kafeinin molekül yapısını değerlendiren Tarlacı, “Kişinin yaşam tarzı ve alışkanlıkları da kafeinin vücuttaki metabolizmasını değiştirebiliyor. Sigara içen kişilerde sigara içme oranıyla ilgili olarak kafeinin etkisi azalıyor. Gebe kadınların daha düşük oranda kafein tüketmesi tavsiye ediliyor.” dedi.

Kafein duygusal ve fiziksel iyilik halini artırıyor

Kafein kanda belli bir seviyeye ulaştığı zaman (yaklaşık 3 fincan kahveye denk geliyor) dikkat artışı, uyanıklık artışı, fiziksel enerji artışı ortaya çıkabildiğini anlatan Tarlacı, şöyle devam etti:

“Kafein duygusal ve fiziksel iyilik halini artırıyor. Özellikle bazı kanser tiplerinde pozitif etkileri olduğu, karaciğer yağlanmasının azaldığı görülüyor.

Nöropskiyatri açısından bakıldığı zaman Parkinson hastalığı ile ilgili çalışmalar var ve Parkinsonla ilgili oldukça önemli pozitif etkileri olduğu görülüyor. Alzheimer Demansı ve normal yaşa bağlı bilişsel azalma üzerinde pozitif etkileri ile ilgili de birçok çalışma var.

Baş ağrısında kafeinin ağrı kesici ve profilaksi (hastalığı önleme) olarak kullanımı ile ilgili bilgiler vardır ve günlük pratikte kullanılıyor. Fakat diğer yandan da tremoru (titreme hastalığı) artırdığı da biliniyor.  Uykuya dalma sorunu gibi bazı yan etkileri de bulunuyor. Kaygı, anksiyete bozukluğuna neden olabiliyor. Taşikardi ve aritmiklerde artışı tetikleyebiliyor ve beden ısısını yükseltebiliyor. Özellikle kadınlarda aşırı kafein alımı hem diüretik etkisi olduğu hem de kalsiyumu kemikten serbestleştirdiği için osteoporoza eğilimi artırıyor.”

Kadınlarda görülen baş ağrısını gideriyor

Kahve tansiyon ilişkisini de dile getiren Tarlacı, bazı kişilerde özellikle hipometabolizması olan kişilerde hipertansif (yüksek tansiyon) varsa kafeini tüketme konusuna dikkatli olmaları gerektiğini, 2011’de yapılan bir çalışmada sistolik kan basıncını yükselttiği, beden ısısını arttırdığının gözlemlendiğini ifade etti.

Kahvenin baş ağrısı tedavisinde yaygın olarak kullanıldığını, birçok aneljezik içerisinde 150-200 mg kafein olduğunu kaydeden Tarlacı, “Daha çok kadınlarda görülen hipnik baş (uykuda görülen) ağrısını gideriyor.” dedi.

Kahve tüketimi Alzheimer demans oranını 10’da 7 azaltıyor

Kahve tüketiminin Alzheimer demans oranını 10’da 7 azalttığını da vurgulayan Tarlacı, şöyle devam etti:

“Kafein tüketiminin Parkinson hastalığının ortaya çıkışında etkili olduğu gözlemlenmiştir. Ne kadar çok kafein alıyorsanız Parkinson olma olasılığınızın o kadar düşük olduğu tespit edilmiştir. Yüzde 25-30 oranında azalttığı gözlemlenmiştir. Parkinson hastalığında ani uyku atakları olur bunları azaltmak içinde kafein kullanılır. Green 2A geni varsa Parkinson hastalığında kafein hastalık riskini azaltabiliyor. İlginç bir şekilde kafein felç ve inme riskini de azaltıyor.

2012’de yapılan bir meta analizine göre, günde 6 fincan kahve içmek inme riskini yüzde 17 azaltıyor. 479 bin 689 katılımcıyla yapılan bir başla meta analizde günde 2 ile 8 fincan kahve tüketiminin inme riskini yüzde 7 ile yüzde 14 arasında azalttığı ortaya çıktı. 2014 yılında 36 bin 352 kardiyovasküler hastada yapılan çalışmada ise kafeinin felç riskini yüzde 5 azalttığı gözlemlenmiştir.”

Günde 6 fincan kafein almak, MS hastalığı riskini yüzde 30 oranında azaltıyor

Kafeinin oluşturduğu uykusuzluğun epilepsiyi tetikleyebildiğini dile getiren Tarlacı, şunları da kaydetti:

“Ama genel bakıldığında hayvan modellerinde ve deneylerinde akut ani kafein uygulamasında nöbet eşiğini düşürüyor. Epilepsi hastalarında kafein kullanımını yasaklamayı doğru bulmuyorum.

Kafein günde 6 fincan olarak almak, MS hastalığı riskini yüzde 30 oranında azaltıyor ve koruyucu etki oluşturuyor gibi gözüküyor. Bizim kahve içmek demekle batıdaki kahve içme arasında ciddi bir ayrım var. Amerika’da bu hesaplandığı zaman 948 mililitreye günlük denk geliyor, yani bir litre kahve tüketiyorlar ortalama olarak.

Bir de otonom yetmezlik var. Amerika ve İsviçre’de 263 kişide günde 4 fincan ve üzeri kahve alımı depresyon riskini yüzde 10 aralığında azalıyor. Kahve ve intihar arasında da bir ilişki var, kahve tüketiminin intihar oranını azaltıldığı görülüyor.”

Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Sultan Tarlacı, sağlık profesyonelleri ile ilgili yapılan bir çalışmada da günde 3 fincan tüketenlerde intihar riskinin yüzde 50 oranında daha az tespit edildiğini kaydederek, kalp ve nöropsikiyatrik hastalıklara olumlu etkilerine de işaret etti.

Kahveyi ne kadar tüketmek gerekiyor?

Yan etkilerinin de var olduğunu, bütün alınan ilaçlar ya da maddelerin belli bir dozu geçince duygu, düşünce ve davranışları değiştirdiğini anlatan Tarlacı, şöyle dedi:

“Ne kadar tüketmek gerekiyor bu kahveyi? Tabii burada kahve miktarının aksine kafeini düşünmek gerekiyor, çünkü kaynaklar farklı olabiliyor. Tek tüketimde 800 miligramın kullanılması; anksiyete bozukluğu, sinir, gerginlik, uykusuzluk, taşikardi ve titreme yapabiliyor.

Özellikle kaygı bozukluğu olanlar da kafein kaynaklarını sorgulamak gerekiyor, sadece bunu kahve olarak düşünmemek lazım siyah çikolata, kola da dahil. Günde 2-3 litre kola içen insanlar var. Enerji içeceklerinin içerisinde yüksek oranda kafein bulunuyor.

Kahve içme isteği bağımlılık mı?

Sigara bir bağımlılık, ‘Kafeini sürekli tüket isteği bağımlılık mı?’ diye bir soru var hepimizin aklında. Kafein kullanım ve tüketimini klasik bir bağımlılık olarak ele almıyoruz. İçilmediğinde baş ağrısı, yorgunluk, güçsüzlük, enerji kaybı, uyku bozukluğu ortaya çıkabiliyor.

Yine bizim sıklıkla gördüğümüz şizofreni hastalarının çay ve kahve tüketiminin fazla olması. Kafein şizofreni semptomlarını arttırıyor.

Makul dozlarda kafein ya da kahve hem yaşa bağlı bilişsel azalmaya iyi gelir, hem Alzheimer ve Parkinson’a iyi geldiği yönünde güçlü kanıtlar var. Hipnik baş ağrısında bir numaralı tercih. Belleği iyileştiriyor. Yani genel sağlık açısından bakıldığında oldukça olumlu etkileri var.”

Kış aylarında da kilonuzu koruyabilirsiniz

Kış aylarında da kilonuzu koruyabilirsiniz

Soğuk mevsimlerde vücudun ısı dengesini sağlamak için daha fazla enerji alma eğiliminde olduğunu belirten uzmanlar, iştah artışının da bu nedenle görüldüğünü söylüyor. Kış aylarında yeterli kontrol sağlanmazsa kilo artışı görülebileceği konusunda uyaran Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, “Kış aylarında kilo kontrolü ve sağlık için de yeterli ve dengeli beslenme kuralları geçerli.” dedi.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, kış aylarında sağlıklı kalabilmek ve kilo kontrolünü sağlayabilmek için önerilerini paylaştı.

Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit

Kışın iştah artışının nedeni, vücudun fazla enerji ihtiyacından

Hava sıcaklıklarının düşmesiyle birlikte vücudun ısı dengesini sağlamak için daha fazla enerji alma eğiliminde olduğunu belirten Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit bu nedenle vücudun fizyolojik olarak yağ depolamaya daha müsait hale gelebildiğini söyledi.

“Vücut ısısını koruyabilmek için enerjiyi en kolay şekilde elde etmek ister.” diyen Yiğit, karbonhidratlı, yağlı besinlere yönelim ve iştah artışının nedeninin bu durumla bağlantılı olduğunu ifade etti. Bu yönelimler sonucunda eğer yeterli kontrol sağlanmazsa istenmeyen kilo artışları görülebileceğine dikkat çeken Yiğit, “Vücut yağ oranının erkeklerde yüzde 25’ten kadınlarda yüzde 30’dan fazla olması vücut işlevleri açısından olumsuz kabul edilir.” dedi.

İlk adım yeterli su tüketimi

Kış aylarında vücut ısısını dengelemek, yağ oranını dengede tutmak ve sağlıklı kalmak için neler yapılabileceğine değinen Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, ilk adımın yeterli su tüketimi olduğunu söyledi. Yiğit, şöyle devam etti:

“Vücut ısısını sağlamak için en temel yaşamsal ögemiz olan suyun yeterli miktarda tüketilmesi önemli. Suyu sadece çay, kahve gibi sıcak içeceklerden almak vücut için yeterli değil. Günlük mutlaka 1,5-2 litre su, sade olarak tercih edilmeli. Su içmenin iştah kontrolünü sağlamak için de oldukça önemli fizyolojik etkisi olduğu unutulmamalı. Özellikle büyük şehirlerde yaşayan bireyler kış aylarında fiziksel olarak daha da kısıtlı olur. Günlük en az 30 dk hafif tempolu bir yürüyüş özellikle kış aylarında sizi hastalıklardan koruyacak ve daha az gün ışığı görmeye bağlı olarak ortaya çıkan depresyona meyilli ruh halinize iyi gelecektir. Eğer yürüyüş yapmak için uygun bir alanınız yok ise, evde adım hareketleri tercih edilebilir.”

Atıştırmalıklar paketleriyle birlikte masaya koyulmamalı

Yeterli vitamin ve mineral almak için günlük en az 3 porsiyon meyve tüketilmesi ve tuzsuz çiğ kuruyemişlere beslenmede yer verilmesi gerektiğini de vurgulayan Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, “Ancak bu besinleri akşam yemeği sonrası değil, gün içinde tercih etmek oldukça önemli. Yoğurt, kefir, tarhana, şalgam suyu tüketerek bağırsak sağlığınızı destekleyebilirsiniz. Kilo kontrolü ve bağışıklık için iyi çalışan bir sindirim sistemi her zaman sizi öne geçirecektir. Ayrıca fındık, ceviz badem gibi kuruyemişler, patlamış mısırlar, tuzlu bisküviler gibi yiyecekler tüketilirken kendimizi sınırlamak oldukça zorlaşır. Bu nedenle özellikle bu yiyecekler tüketilecekse, mutlaka küçük tabaklara konulmalıdır ki ne kadar yediğiniz fark edilsin, porsiyon kontrolü sağlansın. Görüldüğü üzere kış aylarında kilo kontrolü ve sağlık için de yeterli ve dengeli beslenme kuralları geçerli. İçeriği net olarak bilinmeyen yağ yakıcı olarak adlandırılan çaylara, kahvelere ihtiyaç yok.” şeklinde konuştu.

Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit

Multivitaminlerin bakanlık onayına mutlaka bakılmalı

Hava sıcaklıklarının düşmesinin ayrıca bakteri ve virüs kaynaklı hava yolu ile bulaşan gribal enfeksiyonlara, hastalıklara yakalanma sıklığını da artırdığını hatırlatan Yiğit, bu nedenle bağışıklık sistemini güçlü tutmanın daha da önem kazandığını vurguladı.

Yeterli beslenmenin, beslenirken dengeli olmanın, güçlü bir bağışıklık sistemi için oldukça önemli olduğunun altını çizen Yiğit, şunları söyledi:

“C ve E vitaminleri, çinko, demir bağışıklığı en çok destekleyen vitamin ve mineraller arasındadır. Günlük beslenmenizde işlenmemiş kırmızı et, hindi eti, balık, yeterli sebze ve meyve tükerek bu besin ögelerini vücudunuza almış olursunuz. Kefir, ev yoğurdu, tarhana, şalgam suyu, boza gibi probiyotik besinler de güçlü bir bağışıklık için elzemdir.” dedi.

Son yıllarda kış aylarında multivitaminlere yönelimin de oldukça yüksek düzeyde olduğuna dikkat çeken Yiğit, “Vitaminler doğal olarak besinlerden alındığında, birbirleriyle olan sinerjik etkileri nedeniyle biyoyararlanımları daha yüksek olur. Eğer düzenli beslenemiyor; günlük 2-3 porsiyon meyve, en az 2 porsiyon sebze yemeği/yeşillik yemiyorsanız, bu noktada multivitamin destekleri  tercih edilebilir. Ancak bu destekleri alırken bakanlık onayına mutlaka bakılmalı ve içerikleri incelenmeli. Öte yandan şekerli-tuzlu beslenme alışkanlığınız ve hareketsiz bir yaşantınız var ise, sadece multivitamin kullanarak bağışıklığınızı güçlendirmek oldukça zordur. Çünkü düzenli olarak vücuda alınan, şeker/hazır işlenmiş gıdalar vücutta hücresel stresi arttırarak bağışıklığın zayıflamasına sebep olabilir.” şeklinde konuştu.

Şeker ihtiyacınızı karşılarken bağışıklığınızı da güçlendirebilirsiniz

Bağışıklığın güçlendirilmesi için antioksidan zengini bitkisel ürünlere de beslenmede yer açılması gerektiğini ifade eden Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, kış aylarında hem şeker ihtiyacını azaltacak, hem de bağışıklığı güçlendirecek ‘Altın Süt’ tarifini paylaşarak sözlerini şöyle tamamladı:

“Altın süt için malzemelerimiz şöyle; 1 su bardağı yarım yağlı süt, 1 tatlı kaşığı toz zerdeçal, 1 tatlı kaşığı zencefil, yarım çay kaşığı karabiber, 1 çay kaşığı tarçın, 1 tatlı kaşığı zeytinyağı veya Hindistan cevizi yağı ve isteğe göre karanfil ve bal da kullanabilirsiniz.

1 bardak sütü ısıtmak için cezveye koyun. Ilıklaşmaya başladıktan sonra 1 çay kaşığı toz zerdeçal, kaynadıktan sonra karabiber ve tarçını ilave edin. En son 1 tatlı kaşığı sızma zeytinyağı veya Hindistan cevizi yağı lave edip, karıştırarak tüketebilirsiniz.

Eğer düzenli olarak kullandığınız bir ilaç varsa, tüketmeden önce doktorunuza ve diyetisyeninize danışmanızda fayda var.”

Her 6 saniyede bir kişi diyabet nedeniyle yaşamını yitiriyor

Her 6 saniyede bir kişi diyabet nedeniyle yaşamını yitiriyor

Araştırmalar 2021’de 529 milyon olan diyabet hastası sayısının 2050’de 1,3 milyarın üzerine çıkacağını öngörüyor. Dünyada her 6 saniyede bir kişinin şeker hastalığına bağlı sorunlar nedeniyle yaşamını yitirdiğini kaydeden Dahiliye Uzmanı Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Diyabet hastalığının  bu kadar artmasında hareketsiz yaşam tarzı, doğal  beslenmenin yerine hazır gıda tüketiminin artması, spor yapma alışkanlığının olmaması ve stesin artması en önde gelen nedenlerden.” dedi.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Dahiliye Uzmanı Prof. Dr. Aytaç Atamer, 14 Kasım Dünya Diyabet Günü dolayısıyla diyabet hastalığına dair değerlendirmelerde bulundu.

Prof. Dr. Aytaç Atamer, yanlış beslenme ve hareketsizliğin yaygınlaşmasıyla birlikte halk arasında şeker hastalığı olarak bilinen diyabetin görülme sıklığı hızla arttığını belirterek, şeker hastalığının her yaş gurubundan insanı tehdit ederken, dünyada her 6 saniyede bir kişinin şeker hastalığına bağlı sorunlar nedeniyle yaşamını yitirdiğini kaydetti.

Prof. Dr. Aytaç Atamer

Prof. Dr. Aytaç Atamer

2040 yılında 650 milyon diyabet hastası olacağı bekleniyor

Dünya Diyabet Federasyonu’nun dünya genelinde 2040 yılında 650 milyon diyabet hastası olacağını ön gördüğünü, dünyada ayrıca 320 milyon prediyabet halk arasında bilinen adıyla gizli şeker hastası bulunduğunu da vurgulayan Prof. Dr. Atamer, “Diyabet hastalığının  bu kadar artmasında hareketsiz yaşam tarzı, doğal  beslenmenin yerine hazır gıda tüketiminin artması, spor yapma alışkanlığının olmaması ve stesin artması en önde gelen nedenlerden.” dedi.

Diyabette tam bir iyileşme sağlanamıyor

Şeker hastalığının pankreasın yeterince insülin üretemediğinde veya vücut  onu  doğru kullanamadığında  kan dolaşımında glikozun  birikmesi ve kan şekerinin yükselmesi ile birlikte ortaya çıkan kronik bir hastalık olduğunu anlatan Prof. Dr. Atamer, “Şeker hastalığında ilaçsız tedavi, erken tanı döneminde özelikle yüzde 10’ları bulan kilo kontrolu sağlandığı taktirde Tip 2 diyabet hastaları başarılı bir şekilde tedavi edilebilir. Ama hastalık için tam bir iyileşme sağlanamaz. Diyabet hastaları için hastaların durumuna göre tedavi belirlenir. Diyabeti tedavi edici doğal bir ürün henüz bulunmuyor.” şeklinde konuştu.

Haftanın en az 5 günü düzenli olarak en az 30 dakika yürüyüş şart

Tip 1 şeker hastalığının önlenmesini sağlayacak etkin bir tedavi yönteminin günümüzde mevcut olmadığını da ifade eden Prof. Dr. Atamer, şöyle devam etti:

“Tip 2 şeker hastalığı ve komplikasyonlarından korunmak için yeterli ve dengeli beslenme sağlanmalı, günde en az 5 porsiyon sebze ve meyve tüketilmeli. Hareketli yaşam tarzı benimsenmeli, haftanın en az 5 günü düzenli olarak en az 30 dakika orta yoğunlukta aktivite yapılmalı, örnek olarak tempolu yürüyüş önerilebilir. Fazla kilolar verilmeli sigara tüketilmemeli, aşırı alkolden uzak durulmalı.”

Depresyon da kilo artışına yol açıyor!

Depresyon da kilo artışına yol açıyor!

Obezitenin psikolojik yönlerinin de olduğuna dikkat çeken uzmanlar, düşük benlik saygısı ve olumsuz vücut imajının da obeziteye yol açabileceğini söylüyor. Duygusal yeme, stres, kaygı, üzüntü veya sıkıntı gibi olumsuz duygusal durumların bazı insanların yeme alışkanlıklarını farklılaştırabildiğini dile getiren Uzman Klinik Psikolog Aziz Görkem Çetin, tüm bunların aşırı şekilde yeme davranışlarına neden olabileceğini kaydetti. Çetin, “Depresyon, kişinin enerji seviyelerini azaltır ve fiziksel aktivite eksikliğine sebep olabilir, bu durum da kilo artışına yol açar.” dedi.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Uzman Klinik Psikolog Aziz Görkem Çetin, obezite ve psikoloji arasındaki ilişkiye dair açıklamalarda bulundu.

Obezitenin, genellikle tıbbi ve fiziksel sağlık sorunlarına neden olabilen bir durum olduğunu ifade eden Çetin, ancak, obezitenin sadece fiziksel sağlıkla ilgili olmadığını ve psikolojik etkilere de yol açtığını söyledi.

Klinik Psikolog Aziz Görkem Çetin

Obezite tedavisi psikolojik sağlığı da kapsamalı

Çetin, şöyle devam etti:

“Sadece fiziksel bir sağlık sorunu dememiz doğru olmaz. Obezite, kişinin yaşam kalitesini, özsaygısını, zihinsel sağlığını ve genel refahını etkileyebiliyor. Obezite, depresyon, anksiyete, yeme bozuklukları ve diğer psikolojik rahatsızlıkların tetikleyebiliyor. Obezite ve psikolojik sağlık arasındaki ilişki karmaşıktır diyebiliriz. Bireyler arasında farklılık gösterebilir. Obezitenin psikolojik boyutları; kişinin yaşadığı duygusal sorunlar, sosyal dışlanma, özsaygı sorunları gibi değişiklikler olabilir. Sonuç olarak, obeziteyi sadece bir psikolojik rahatsızlık olarak tanımlamak yerine hem tıbbi hem de psikolojik birçok boyutunu dikkate almak daha doğru olacaktır. Neticede obezite tedavisi, sadece fiziksel sağlığı değil, aynı zamanda psikolojik sağlığı da kapsamalıdır. Çünkü obezitenin hem fiziksel ve psikolojik etkileri vardır.”

Olumsuz vücut imajı obeziteye yol açabiliyor

Obeziteye neden olabilen psikolojik faktörlere de işaret eden Çetin, “Obezitenin psikolojik yönleri de var. Bu faktörleri şu şekilde açıklayabilirim; duygusal yeme, stres, kaygı, üzüntü veya sıkıntı gibi olumsuz duygusal durumlar, bazı insanları yeme alışkanlıklarını farklılaştırabilir ve aşırı şekilde yeme davranışlarına neden olabilir. Depresyon, kişinin enerji seviyelerini azaltır ve fiziksel aktivite eksikliğine sebep olabilir, bu durumda kilo artışına yol açar. Anksiyete bozukluklarında, aşırı yeme davranışı görülebilir. Düşük benlik saygısı, olumsuz vücut imajı, obeziteye yol açabilir.” dedi.

Destek grupları ve psikoterapi fayda sağlıyor

Psikolojik faktörlerin obezite ile mücadele edenlerde psikolojik sorunlara ve yeme düzeninin bozulmasına yol açabildiğini de söyleyen Çetin, şunları anlattı:

“Psikolojik faktörler, obezitenin sürecini tetikleyebilir ve tedavi sürecinde dikkate alınmalıdır, çünkü sadece fiziksel sağlığı değil, psikolojik sağlığı da etkiliyor. Psikoterapi ve destek grupları, bu tür psikolojik faktörlerle başa çıkma açısından destekleyici ve fayda sağlayıcıdır.”

Profesyonel yardım sorunun daha iyi anlaşılmasını sağlıyor

Obezite ile kendine zarar verme davranışları arasındaki ilişkinin karmaşıklığına işaret eden Uzman Klinik Psikolog Aziz Görkem Çetin, şöyle dedi:

“Duygusal stres, kaygı veya üzüntü gibi negatif duygular, bireylerin aşırı yeme davranışlarını sağlayabilir, çünkü yemek yeme bireye bir tür rahatlama ve duygusal tatmin sağlar. Aşırı yemenin sadece fiziksel sağlığa etki olarak değil, psikolojik sağlığı da etkisi olduğunu söylemek mümkündür.  Kendini cezalandırma veya suçluluk nedeniyle gerçekleştirilen aşırı yeme davranışları, düşük benlik değeri ile ilişkilendirilebilir ve obezite riskini artırabilir. Profesyonel yardım aramak ve psikoterapi almak, bu tür sorunların daha iyi anlaşılmasına ve tedavi edilmesini sağlayacaktır.”

Duygusal zeka becerilerini geliştirme duygusal yemeyi kontrol edebilmeyi sağlıyor

Obezite ile psikolojik faktörler arasındaki döngüyü kırmak için, obeziteyi hem fiziksel hem de zihinsel bir bakış açısıyla ele almak gerektiğini de vurgulayan Çetin, “Psikoterapi süreci, bireyin duygusal yeme alışkanlıkları, benlik saygısı sorunları veya diğer psikolojik faktörlerle başa çıkmasını sağlayan bir tedavi yöntemidir. Kendi düşünce ve davranışlarınızı fark etmek, duygusal yeme ataklarının tetikleyicilerini belirlemek ve çözüm yolları oluşturmak, kilo yönetimine destek sağlayabilir.” diye konuştu.

Duygusal zeka becerilerini geliştirmenin, stresle daha iyi başa çıkılması ve duygusal yemeyi kontrol edebilmeyi sağladığını ifade eden Çetin, sözlerini şöyle tamamladı:

“Sağlıklı yaşam tarzı, beslenme ve fiziksel faaliyetleri değiştirerek obezitenin fiziksel etkileriyle başa çıkmada ve psikolojik sağlığı iyileştirmede etkili olabilir. Obeziteyi yönetmek ve tedavi etmek, fiziksel sağlıkla birlikte psikolojik sağlığı açısından da önemlidir. Profesyonel yardım aramak, bu süreçte sağlıklı bir kilo yönetimi ve daha sağlıklı bir yaşam tarzına kavuşmayı sağlayabilir.”

Bilinçsizce tüketilen vitaminler karaciğeri bozuyor!

Bilinçsizce tüketilen vitaminler karaciğeri bozuyor!
Dengeli beslenen ve sağlıklı kişilerin besin takviyesine ihtiyacı olmadığını dile getiren uzmanlar, ancak ciddi vitamin eksikliği olan veya hastalık süresinde olanların hekim tavsiyesi ile besin tavsiyesi alabileceğini söylüyor. “Bilinçsizce tüketilen besin takviyeleri vücutta birikerek karaciğer gibi hayati organlarımıza zarar verebilir.” diyen Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Aytaç Atamer, besin desteklerinin hekim kontrolünde ve öncesinde ölçüm yapılarak alınması gerektiğini vurguladı.
Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Aytaç Atamer, besin takviyelerinin önemi ve karaciğere olan etkileri hakkında bilgi verdi.
“Dengeli beslenen ve sağlıklı kişilerin besin takviyesine ihtiyacı yoktur.” diyen Prof. Dr. Aytaç Atamer, sağlıklı beslenen kişilerin hekim tavsiyesi olmadan besin takviyesi kullanmasının sağlık sorunlarına yol açabileceğini söyledi. Prof. Dr. Aytaç Atamer, şöyle devam etti:
“Vücudumuzun ihtiyacı olan vitaminin ve minareleri aldığımız gıdalardan rahatlıkla temin edebiliriz. İhtiyacımız olmadan aldığımız bu takviyeler ne bağışıklığımızı güçlendirir ne de karaciğerimizi temizler. Bilinçsizce tüketilen besin takviyeleri vücutta birikerek karaciğer gibi hayati organlarımıza zarar verebilir. Ancak ciddi vitamin eksikliği olan veya hastalık süresinde olanlar hekim tavsiyesi olmak üzere besin tavsiyesi alabilir.
Besin destekleri hekim kontrolünde ve öncesinde ölçüm yapılarak alınmalıdır. Karaciğerimizin detoks yani zehirden uzaklaştırma kabiliyetini esas sağlayan antioksidan glutatyodur. Vücudumuzda glutatyon depolarının yüksek tutulmasını sülfür, C vitamini gibi içerikli gıdalar ile sağlayabiliriz. Bunu yeterli ve dengeli beslenmemizde almamız mümkündür.”

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi

Prof. Dr. Aytaç Atamer

Yağda eriyen vitaminlerin aşırı alımı karaciğeri yoruyor
Karaciğerin hayatının devamı için gerekli olan, vücudun en temel organı olduğunu ifade eden Prof. Dr. Aytaç Atamer, ağız yolu ile alınan her türlü yiyecek, içecek ve ilaçların karaciğerde metabolize olduğunu kaydetti.
“Yağda eriyen vitaminler karaciğerde metabolizme edildikten sonra depolandıklarından dolayı aşırı alımı karaciğeri yorar ve hasara neden olabilir. Özellikle A vitamini ve suda eriyen bir vitamin olan niasin yüksek dozlarda alındığında karaciğerde aşırı miktarda depolanarak toksiditeye yol açabilir.” şeklinde konuşan Prof. Dr. Aytaç Atamer, kimi bitkisel takviyelerin de karaciğer hasarına sebep olabileceğini anlattı.
Cinsel fonksiyon artırıcı gibi takviyeler daha fazla zarar verebiliyor
Prof. Dr. Aytaç Atamer, ayrıca zararsız olan bir bitki gıda takviyesinin kullanılan ilaçlar ile etkileşime girerek karaciğere zarar verebileceğini de belirterek, şunları kaydetti:
“Bitkisel gıda ve ilaç takviyelerinin binde bir ile on binde bir karaciğere hasar verme riski vardır. Cinsel fonksiyonu artırıcı takviyeler, vücut geliştirme ve diyet ürünleri, kedi otu, yüksek otu, öksürük otu, karaciğer için toksik olabilir. İçerisinde çok sayıca vitamin ve detoks, destek ürünleri içeren çoklu yani 5 ile 20 madde içeren ürünler potansiyel olarak daha fazla zarar verebilir.”
Bitkisel ürünler yeteri kadar kontrolden geçmiyor
Prof. Dr. Aytaç Atamer, kullanılan gıda takviyeleri ve bitkisel ürünlerin yeteri kadar kontrolden geçmediğini dile getirerek, “Bazıları ağır metaller ve katkı maddeleri içeriyorlar. İçeriğini bilmediğimiz veya gereksiz olarak kullandığımız gıda takviyeleri size yarardan çok zarar verebilir.” dedi.
Kullanılan gıda takviyelerinin kişilerin karaciğerine olan etkisinin; kullanılan gıda takviyeleri ve alınma süresi ile yaşa, karaciğerin durumuna, kapasitesine, hastalıklarına ve/veya genetik yatkınlığına alınan takviyelerin içeriğine göre değişebildiğini anlatan Prof. Dr. Aytaç Atamer, sözlerini şöyle tamamladı:
“Alınan çoklu ilaçlar, diyabet gibi metabolik hastalıkların yan etkilerini artırır. Gıda takviyeleri ilaç statüsünde olmadığı için Sağlık Bakanlığı’nın denetimine tabi değildir, Tarım ve Orman Bakanlığı’na bağlıdır. Bu nedenle gıda takviyelerinin etkisini araştırmak için bilimsel araştırmalar daha çok toksik etkimeye maruz kalan hastalar üzerinde hekimler tarafından yapılıyor. Kullanılan gıda takviyelerinin yan etkisi konusunda yeterli bilimsel çalışma da yoktur. Bu konuda sıkı denetim ve bilinçli olmak gerekmektedir.”

Koyu renkli balların antioksidan içeriği daha yüksek

Koyu renkli balların antioksidan içeriği daha yüksek

Oldukça sağlıklı bir besin olan balın tüketilirken porsiyon kontrolünün oldukça önemli olduğunu ifade eden uzmanlar, doğal bir besin olan bala, dışarıdan herhangi bir madde katılmasının yasak olduğunu söylüyor. Balın doğal olarak antioksidan özelliği olduğunu kaydeden Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, yapılan bir araştırmada koyu renkli balların antioksidan içeriğinin açık renkli olanlara göre daha yüksek olduğunun görüldüğünü vurguladı.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, sağlıklı bir besin olan bal hakkında tüm bilinmeyenleri anlattı.

Arıların bitkisel kaynaklardan topladıkları nektarları metabolize ederek bala dönüştürmelerinin biyokimyasal bir süreç olduğunu ifade eden Yiğit, doğal bir besin olan bala, dışarıdan herhangi bir madde katılması veya balın doğal yapısında bulunan bir maddenin uzaklaştırılmasının kanun ve yönetmeliklerce yasaklandığını söyledi. Hülya Yiğit, şunları kaydetti:

“Bal, doğal olarak antioksidan özelliği olan bir gıdadır. Yapılan bir araştırmada koyu renkli balların antioksidan içeriğinin açık renkli olanlara göre daha yüksek olduğu görülmüştür. Bal içerdiği vitaminler, mineraller, organik asitler, flavonoidler ve enzimler nedeniyle sindirimi kolay, besleyici ve pek çok hastalığa karşı koruyucu ve tedavi edici özellik gösteren fonksiyonel bir besindir. Bal bileşiminde bulunan potasyum, fosfor, demir, magnezyum, sodyum, mangan, klor, kükürt ve iyot gibi insan vücudunun ihtiyaç duyduğu mineral maddelerce de zengin bir besin kaynağıdır.”

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit

Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit

Bağışıklık sistemini de destekliyor

Bal bakteri, virüs ve mantarlara karşı vücudun bağışıklık sistemine destek olduğuna dikkati çeken Yiğit, “Özellikle kış aylarında bağışıklığı güçlendirmek ve soğuk algınlığından korunmak için tüketmekte fayda vardır. Bal içeriğindeki flavonoidler sayesinde kansere karşı koruyucu etki de göstermektedir. Yapılan birçok bilimsel araştırma balın, mide ülserinin temel etkeni olan Helicobacter pylori bakterisinin gelişimini yavaşlatarak hastalığın etkisini azalttığını bildirmiştir.” şeklinde konuştu.

Porsiyon kontrolüne dikkat!

“Bal oldukça sağlıklı bir besindir ancak tüketilirken porsiyon kontrolü oldukça önemlidir.” diyen Yiğit, içeriğinde yüzde 82 oranında karbonhidrat ve yüzde 1 oranında vitamin, mineral ve biyoaktif bileşikler bulundurduğunu, şeker oranı oldukça yüksek olduğu için diyabetik bireylerin tüketirken oldukça dikkatli olması gerektiğini söyledi.

“Dikkatli olunması gereken diğer bir grup ise 1 yaş altı bebeklerdir. Botulizm riski sebebiyle bebeklere 1 yaşında önce bal yedirilmemeli.” diyen Hülya Yiğit, sağlıklı bireylerin gün aşırı olarak 1 tatlı kaşığı kadar bal tüketmesinin vücut için yeterli olacağını, fazla miktarda bal tüketiminin kan şekeri dengesizliklerine, iştah kontrolünün azalmasına ve kilo artışına sebep olabileceğini de sözlerine ekledi.