Bağışıklık sistemini güçlendiren 14 besin

Bağışıklık sistemini güçlendiren 14 besin

Sonbaharda havalar soğudukça nezle, grip, bronşit ve sinüzit gibi enfeksiyon hastalıklarına yakalanma riskimiz artıyor. Bir yandan da tüm dünyayı etkisi altına alan Covid-19 pandemisi her yerde.  Bizi iş ve sosyal hayatımızdan uzaklaştıran, hatta hayatımızı bile tehdit edebilecek kadar şiddetli seyredebilen bu enfeksiyonlardan korunmak için almamız gereken en önemli önlemlerden biri, bağışıklık sistemimizi güçlü tutmak olacak! Acıbadem Kozyatağı Hastanesi İç Hastalıkları ve Nefroloji Uzmanı Prof. Dr. Tevfik Rıfkı Evrenkaya bağışıklık tepkisinin her aşamasının birçok mikro besinin varlığına bağlı olduğuna dikkat çekerek, “Çinko, selenyum, demir, bakır, folik asit ve A, B6, C, D ile E vitamini; sağlıklı hücreleri korumak için bir antioksidan olarak çalışmak, bağışıklık hücrelerinin büyümesini ve aktivitesini desteklemek ve antikor üretmek gibi işlevlerle bağışıklık sisteminin güçlenmesine yardımcı oluyorlar. Yapılan çalışmalar bu vitamin ile minerallerin eksikliğinin bağışıklık tepkilerini olumsuz yönde etkileyeceğini ortaya koyuyor” diyor. Dolayısıyla çeşitli ve yeterli miktarda besin tüketmek, bağışıklık hücreleri de dahil olmak üzere tüm hücrelerin sağlığı ve işlevi için çok önemli. Ancak bazı besinler var ki içerdikleri zengin vitamin ve minerallerle kilit bir role sahipler. Acıbadem Kozyatağı Hastanesi İç Hastalıkları ve Nefroloji Uzmanı Dr. Tevfik Rıfkı Evrenkaya bakteri ve virüslere karşı bağışıklık sistemimizi güçlü tutmamıza katkı sağlayan 14 besini anlattı, önemli önerilerde bulundu!

Portakal

C vitamininin bağışıklık sistemimizin gelişmesine yardımcı olduğunu artık hepimiz biliyoruz. C vitamininin, enfeksiyonlarla savaşmada önemli bir rol üstlenen beyaz kan hücrelerinin üretimini artırdığı düşünülüyor. İç Hastalıkları ve Nefroloji Uzmanı Prof. Dr. Tevfik Rıfkı Evrenkaya limon, mandalina, portakal ve greyfurt gibi neredeyse tüm narenciye meyvelerinin C vitamini açısından zengin besinler arasında yer aldıklarını belirterek, “Vücudunuz C vitamini üretmediği ve depolamadığı için bu vitamini içeren besinleri her gün düzenli olarak tüketmeniz çok önemli” diyor.

Kırmızı dolmalık biber

C vitamini denildiğinde aklımıza ilk olarak portakal geliyor. Oysa yapılan çalışmalara göre; salatası, turşusu, közlemesi ve dolmasıyla soframızda sıkça yer alan kırmızı dolmalık biber, portakaldan neredeyse 2 kat daha fazla C vitamini içeriyor. Öyle ki 100 gram portakal 53 mg  C vitamini içerirken, aynı miktarda dolmalık biberdeki C vitamini 82 mg’a yükseliyor. Kırmızı dolmalık biber aynı zamanda zengin bir beta karoten kaynağı. Bu nedenle kırmızı dolmalık biberi sofranızdan eksik etmemeyi alışkanlık haline getirin.

Kivi

Kivi folat, potasyum, K vitamini ve C vitamini dahil olmak üzere birçok temel besinden zengin bir meyve. Özellikle de C vitamini içeriğiyle dikkat çekiyor. Portakal ve limonla kıyaslandığında, bu narenciyelerden 2 kat daha fazla C vitaminine sahip. C vitamini içeriklerine göre; 100 gr portakal 53 mg, aynı miktar kivi ise 92 mg C vitamini içeriyor.

Brokoli

A, C ve E vitaminlerinin yanı sıra lif ve diğer birçok antioksidandan zengin olan brokoli, tabağınıza koyabileceğiniz en sağlıklı sebzelerden biri. Ancak besin değerini kaybetmemesi için brokoliyi mümkün olduğunca az pişirmelisiniz.

Sarımsak

Sarımsağın bağışıklık artırıcı özellikleri, allisin gibi yüksek konsantrasyonda kükürt içeren bileşiklerden geliyor. Yapılan çalışmalarda; 3 ay boyunca sarımsak takviyesi alanlarda, almayanlara göre daha az soğuk algınlığının görüldüğü rapor edilmiş.

Ispanak

Ispanak C vitamini, antioksidanlar ve beta karotenden oldukça zengin bir sebze. Bağışıklık sistemi için son derece önemli olan bu içerikleri nedeniyle ıspanağı beslenme listenizden eksik etmeyin. Brokoliye benzer şekilde, besin değerini korumak için ıspanağı da mümkün olduğunca az pişirmeye özen gösterin.

Yoğurt

Yoğurt, içeriğinde bakteriyel olan ve bakteriyel olmayan unsurlar barındırıyor. Bakteriyel bölümde bağışıklığı destekleyen etkileri kanıtlanmış olan probiyotikler bulunuyor. Yoğurtta protein, riboflavin, folik asit ve kalsiyum da mevcut. Bu içerikler de bağışıklığa destek veriyor. Ancak diyabet riski nedeniyle aromalı ve şeker yüklü türleri yerine, sade yoğurt tüketmeyi alışkanlık haline getirin. Sade yoğurdu, sağlıklı meyveler ve bal ile tatlandırabilirsiniz. Unutmayın ki yoğurt aynı zamanda harika bir D vitamini kaynağı.

Badem

E vitamininden zengin olan badem güçlü bir antioksidan olarak nitelendiriliyor. Yetişkinlerin her gün 15 mg E vitamini tüketmeleri öneriliyor. Yaklaşık yarım fincan badem tüketmeniz, önerilen günlük gereksinimi karşılayacaktır.

Ay çekirdeği

Fosfor, magnezyum, B6, selenyum ve E vitaminleri gibi maddelerden zengin olan ay çekirdeği bağışıklık sistemini destekleyen önemli besinlerden. Sağlıklı bir vücut için her gün 30 gram (yaklaşık 2 yemek kaşığı) ay çekirdeği tüketmenizde fayda var.

Tavuk

Hasta olduğumuzda çoğumuzun aklına ilk olarak tavuk suyu çorbası geliyor. “Tavuk suyu çorbası bu unvanını bolca içerdiği B6 vitamininden alıyor” diyen İç Hastalıkları ve Nefroloji Uzmanı Prof. Dr. Tevfik Rıfkı Evrenkaya, “B6 Vitamini, vücutta meydana gelen birçok kimyasal reaksiyonda önemli bir rol oynuyor. Yeni ve sağlıklı kırmızı kan hücrelerinin oluşumu için de hayati önem taşıyor. Tavuk kemiklerinin kaynatılmasıyla yapılan et suyu bağırsakların iyileşmesi ve bağışıklık için yararlı olan B6 vitamini, D vitamini ve kobalamin gibi diğer besinleri içeriyor” diyor.

Yeşil çay

Yeşil ve siyah çaylar, bir tür antioksidan olan flavonoidlerden oldukça zenginler. Yeşil çay aynı zamanda kateşinler de içeriyor. Kateşinler bağışıklık fonksiyonunu geliştiriyor, ancak siyah çayın geçtiği fermantasyon süreci birçok kateşini yok ediyor. Yeşil çay ise buharda pişiriliyor ve fermente edilmiyor, böylece kateşinler korunuyor. Yapılan çalışmalar, yeşil çayda bulunan çay kateşinlerinin grip ve bazı soğuk virüslerin çoğalmasını önleyebileceğini ve bağışıklık aktivitesini artırabileceğini göstermiş. Yeşil çayın aksine, siyah çayın fermentasyonu sonucu ortaya çıkan theaflavinlerin bağışıklığı desteklediği ifade ediliyor.

Zencefil

Zencefil içeriğindeki mangan ile vücuttaki iltihabı azaltmaya, mide bulantısını gidermeye yardımcı olabiliyor ve kronik ağrıyı azaltabiliyor. Antienflamatuar ve anti kanser etkilerinin yanında, B6 içermesi dolayısıyla bağışıklığı destekliyor.

Zerdeçal

Körinin temel bileşeni olan bu parlak sarı renkteki acı baharat, hem osteoartrit hem de romatoid artrit tedavisinde yıllardır bir anti-enflamatuar olarak kullanılıyor. Zerdeçala kendine özgü rengini veren yüksek konsantrasyonlardaki curcumin, egzersizlere bağlı kas hasarını azaltmaya da yardımcı olabiliyor. Zerdeçal içerdiği curcumin ile aynı zamanda bağışıklık güçlendirici ve antiviral besin olarak da umut vaat ediyor.

Midye

Midye ve karides gibi bazı kabuklu deniz ürünleri çinkodan zengin besinlerden. Diğer birçok vitamin ve mineral kadar ilgi görmeseler de aslında bağışıklık hücrelerimizin çalışabilmesi için vücudumuzun çinkoya ihtiyacı var. Günlük çinko gereksinimi yetişkin erkek için 11 mg, yetişkin kadın için 8 mg’dır. Ancak dikkat! Vücutta çinko fazlalığı tam aksine bir etki göstererek bağışıklık sisteminin işlevini önleyebiliyor.

Kan bağışının yararları neler?

Kan bağışının yararları neler?

Kimi zaman hasta bir çocuğun ihtiyacını karşılayan kimi zaman bir kazazedeyi yaşama bağlayan kan, sadece bağışlarla sağlanabiliyor. Düzenli bağış yapılmadığında kan bankalarında acil durumlarda ihtiyaç duyulan kan bulunamayabiliyor. 29 Ekim-4 Kasım Kızılay Haftası vesilesiyle kan bağışının önemine dikkat çeken Uzm. Dr. Şafak Göktaş, düzenli bağış yapmanın kişiye hem bedenen hem ruhen birçok fayda sağlayacağının altını çiziyor.

Hayat kurtaran kan, bir insanın bir başkasına verebileceği en büyük armağandır. Bu nedenle sağlıklı kişilerin düzenli olarak kan vermesi gerekir. Çünkü verilen kanlar, kan bankalarında kısıtlı bir süre saklanabilir. Bu yüzden kan bağışı hayati önem taşır. Kanın bileşenlerine ayrılarak (kırmızı kan hücreleri, trombosit, plazma) ihtiyacı olan kişiler için de kullanıldığını anlatan Uzm. Dr. Şafak Göktaş, 29 Ekim-4 Kasım Kızılay Haftası vesilesiyle kan bağışının önemine ve sağladığı faydalarına yönelik önemli bilgiler veriyor.

Kan bağışı kanser riskini düşürüyor

Düzenli olarak kan bağışlamanın sağlık için birçok faydası bulunduğunu hatırlatan Uzm. Dr. Şafak Göktaş, bu faydaları şöyle anlatıyor: “Düzenli olarak kan bağışlamak, vücutta oluşabilecek demir birikimini azaltır. Bu da kalp ve karaciğerde demir birikimi sonucu oluşabilecek hastalıkların ihtimalini düşürür. Düzenli kan veren kişilerde, kandaki demir yükü düşeceği için karaciğer, akciğer ve bağırsak kanseri riskini azaltır. Kan bağışı yaptığınızda kandan bir volüm kaybı olur. Kemik iliği de bu açığı kapatmak için yeni hücreler üretir yani daha genç ve sağlıklı hücreler oluşur. Kan bağışı hemakromatozis riskini de azaltır. Bu hastalık, demirin fazla emilimi sonucu karaciğerde depolanması sonucu oluşur. Kan bağışlayan kişilerde demir oranı düşer, hemakromatozis ihtimali minimuma iner. Kan damarları içinde bulunan fazla demir yükü, damar tıkanıklığı ve kolesterol yüksekliğine neden olur. Kan bağışı ile kolesterol seviyesi düşer.”

Kan bağışı yapmak kilo vermeye yardımcı oluyor

Kan bağışı öncesi HIV, Hepatit B, Hepatit C gibi birçok hastalığa karşı testlerin yanı sıra ateş, nabız, tansiyon ve fizik muayenesi yani ücretsiz bir check up da yapıldığını söyleyen Uzm. Dr. Göktaş, ‘’Düzenlikan bağışıyla hem başkalarının hayatına dokunabilir hem de fiziksel ve ruh sağlığınızın kalitesini artırabilirsiniz” diyor. Kan bağışının kilo verme ve korumaya da yardımcı olduğunu belirten Uzm. Dr. Göktaş, kan bağışı sonrasında kişinin ortalama 650 kalori kaybettiğini, bu nedenle kilolu kişilere kan bağışı önerildiğini belirtiyor. Uzm. Dr. Göktaş, düzenli kan bağışlayan kişilerin stres seviyesinin daha düşük olduğunu, bu durumun da strese bağlı erken yaşlanmayı geciktirdiğinin altını çiziyor. Kendinden çok başkalarını düşünen ve çevresi için fedakarlıklar yapan insanların iç huzur ve barışının daha yüksek olduğunu da hatırlatan Uzm. Dr. Göktaş, bu insanların yaşam süresi beklentisi ve kalitesinin de daha yüksek olduğuna dikkat çekiyor.

Kan bağışından sonra hamam ve saunaya girilmemeli

Uzm. Dr. Göktaş, hepatit B, C taşıyıcıları, HIV ile infekte kişiler, nakil geçirmiş kişiler, otoimmun hastalığı olanlar, kanamaya eğilimli kişiler, kronik böbrek yetmezliği, kronik bronşit, epilepsi, kalp hastalığı, kronik karaciğer hastalığı, diyabet hastalığı olanlar ve mide rezeksiyonu geçirenlerin kan veremeyeceğinin altını çiziyor.

Kan bağışının ardından en az 10 dakika istirahat edilmesini öneren Uzm. Dr. Şafak Göktaş, kan bağışı yapanların dikkat etmesi gereken noktaları ise şöyle sıralıyor: “Kan bağışı sonrası 1 saat boyunca sigara içilmemeli, 6 saat ağır paketler taşınmamalıdır. Ayrıca bir gün boyunca hamam, sauna, solaryum gibi sıcak ortamlara girilmemelidir.”

Uygun tedaviyle sedef hastalığı kontrol altına alınabilir

Uygun tedaviyle sedef hastalığı kontrol altına alınabilir

Yalnızca bir cilt hastalığı olarak bilinen sedef hastalığına (psoriasis), eklem tutulumu, obezite, şeker hastalığı, hipertansiyon, kolesterol yüksekliği, damar sertliği, kalp krizi, Crohn ve Ülseratif Kolit gibi iltihabi barsak hastalıkları eşlik edebilir. 29 Ekim Dünya Psoriasis Günü vesilesiyle İzmir Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi Deri ve Zührevi Hastalıklar Bölümü Uzmanı, Türk Dermatoloji Derneği Psoriasis Çalışma Grubu Yürütme Kurulu Üyesi-Sekreteri Doç. Dr. Didem Didar Balcı önemli bilgiler paylaştı.

Sedef (psoriasis) hastalığı, uzun süre devamlılık gösterebilen (kronik) bir deri hastalığı olup, en sık görülen plak tipinde (psoriasis vulgaris), sağlam deriden keskin sınırla ayrılabilen, deriden kabarık kızarıklıklar ve bunların üzerini kaplayan sedef renkte pullanmalarla karakterizedir. Bağışıklık sistemi, genetik ve çevresel faktörler hastalığın oluşumunda rol oynayan unsurlardır. Kaşıma, yolma gibi travmatik durumlar, alkol, stres, sigara, bazı ilaçlar, aşırı güneşlenme ve güneş yanıkları hastalığı tetikleyebilir, ataklara yol açabilir.

Sedef, bebeklik ve yaşlılık dönemi arasında herhangi bir dönemde ortaya çıkabilir

İzmir Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi Deri ve Zührevi Hastalıklar Bölümü Uzmanı, Türk Dermatoloji Derneği Psoriasis Çalışma Grubu Yürütme Kurulu Üyesi-Sekreteri Doç. Dr. Didem Didar Balcı: “Psoriasis, bebeklik ve yaşlılık dönemi arasında herhangi bir dönemde ortaya çıkabilmektedir. 20-30 ve 50-60 yaşları, en sık başlangıç yaşlarıdır. Kaşıma, yolma gibi travmatik durumlar; alkol, stres, sigara, bazı ilaçlar, aşırı güneşlenme ve güneş yanıkları hastalığı tetikleyebilir, ataklara yol açabilir.

Hastalık hafif, orta ya da şiddetli evrede olabilir. Erken evrede tanı hastalığa eşlik edebilecek kalp krizi riski, damar sertliği riski, obezite ve eklem tutulumunun tedavi ve takiple azaltılmasını ve hastanın doğru tedaviye kısa zamanda ulaşarak yaşam kalitesinin bozulmasını engeller.

Sedef hastalarının %30-40’ının birinci dereceden akrabalarında da hastalık var

Psoriasisli hastaların yaklaşık %30-40’ının birinci dereceden akrabalarında da psoriasis saptanmaktadır diyen Doç. Dr. Didem Didar Balcı: “Çift yumurta ikizlerinin her ikisinde de psoriasis görülme riskinin %15- 30, tek yumurta ikizlerinde ise %65-72 gibi yüksek oranda olduğu saptanmıştır.” ABD’de %3.2, Norveç’te %11,4, batı ülkelerindeki psoriasis görülme oranı %2-4 olarak bildirilmişken, ülkemizden üç çalışma vardır; Trabzon ilindeki psoriasis görülme oranı erişkin nüfusta %1,1 olarak, Bolu’nun Mudurnu ilçesinde görülme oranı %0,5 olarak saptanmıştır. Ankara’da bir üniversite dermatoloji polikliniğine başvuran hastalar arasında ise psoriasis hastalarının görülme oranı %1,3 bildirilmiştir.”

Sedefin kronik bir hastalık olduğu konusunda aile ve çocuğa eğitim verilmelidir

Çocukluk çağında (<18 yaş) sedef hastalığı görülme oranı %0-1,37 arasındadır diye ifade eden Doç. Dr. Didem Didar Balcı: “Hastanın yaşı, cinsiyeti, hastalığın tutulum yerleri ve şiddeti, eşlik eden diğer hastalıklar, hastanın yaşam kalitesi, sosyoekonomik düzey tedavi seçiminde değerlendirilmelidir. Ayrıca hastalığın kronik olduğu hakkında aileye ve çocuğa eğitim verilmeli, tetikleyici faktörlerden uzak durulmasının önemi vurgulanmalıdır. Hastalar ve ebeveynlerine hastalığın kontrolü ile iyileşmenin sağlanabileceği anlatılmalı, kendiliğinden iyileşmenin yanı sıra hastalığın tekrarlayıcı olduğu ve hayat boyu süreceği konusu da vurgulanmalıdır. Bazı üst solunum yolu enfeksiyonları veya diğer infeksiyon odaklarının tedavi edilmesi önemlidir. Hastalığın şiddetine göre topikal tedavi, fototerapi gibi geleneksel sistemik tedaviler ya da hedefe yönelik gelişmiş tedaviler kullanabilmekteyiz.

Uygun tedaviyle sedef kontrol altına alınabilir

Hastanın yaşı, cinsiyeti, hastalığın tutulum yerleri ve şiddeti, eşlik eden hastalıklar, hastanın yaşam kalitesi, sosyoekonomik düzeyi tedavi seçiminde önemlidir vurgusu yapan Doç. Dr. Didem Didar Balcı: “Hastalığın kronik olduğu hakkında hastaya bilgi verilmeli, sigara, alkol, travma vb. tetikleyici faktörlerden uzak durulmasının önemi vurgulanmalıdır. Obeziteye dikkat etmeleri, düşük karbonhidratlı diyet ve egzersiz önerilmelidir. Sedef hastalarına, hastalıklarında dermatologları ile tedavi ve düzenli takiple iyileşmenin sağlanabileceği anlatılmalıdır. Hastalık zaman zaman tekrarlayıcı olabilir ve hayat boyu sürebilir ancak dermatoloji hekimleriyle ve uygun tedaviyle kontrol mümkün olacaktır.”

Sedef bulaşıcı bir hastalık değildir

Sedef hastalığı hastaların yaşam kalitesini olumsuz etkileyen, damgalanma hissiyle, anksiyete, depresyon gibi rahatsızlıklara sebep olan bir hastalıktır diyen Doç. Dr. Didem Didar Balcı: “Bu hastalık cinsel yaşamda, boş zaman aktivitelerini, spor aktivitelerini geçirmede, kıyafet seçiminde, arkadaşlık ilişkilerinde zorlanmaya neden olmaktadır. Çocuklar okula gitmek istememektedir. Bulaşıcı bir hastalık değildir. Ancak bu yanlış kanıdan dolayı da toplumdan izole olmaktadırlar.”

Sedef hastalığı tek başına Covid-19 için risk oluşturmaz

Doç. Dr. Didem Didar Balcı: “Sedef hastaları da toplumun uyduğu genel izolasyon tedbirlerine uymalıdırlar. Pandemi döneminde gelişmiş tedavi kullanan hastaların normal toplumdaki insanlarla Covid-19 geçirme sıklığı ve şiddeti aynı düzeyde bildirilmiştir. Bu dönemde korona enfeksiyonu olanlar tedavileri için hekimleri ile iletişim halinde olmalıdır.”

Diş Hekimliğinde Dijital Dönüşüm webinarı 1.030 diş hekimi katıldı

Diş Hekimliğinde Dijital Dönüşüm webinarı 1.030 diş hekimi katıldı

Sensodyne, Parodontax ve Corega ailesi; ‘Geleceğin Diş Hekimliğini Birlikte Tasarlıyoruz’ sloganıyla ‘Diş Hekimliğinde Dijital Dönüşüm’ konulu bir webinar düzenledi. Sunuculuğunu Ali İhsan Varol’un yaptığı etkinliğe Estetik Dişhekimliği Akademisi Derneği (EDAD) Başkanı Dr. Kübel İltan Özkut, Teknoloji İletişimcisi Dr. Sertaç Doğanay ve etkinliğin ev sahipliğini de üstlenen GSK Tüketici Sağlığı Genel Müdürü Özlem Kaynak konuşmacı olarak katıldı.

1.030 diş hekiminin katıldığı toplantıda açılış konuşmasını yapan GSK Tüketici Sağlığı Genel Müdürü Özlem Kaynak diş hekimlerinin mesleki gelişimlerini desteklemeye yönelik kurdukları GSK Health Partner platformunu da duyurduğu açılış konuşmasında, “COVID-19 nedeniyle tüm dünya olarak çok zorlu bir süreç geçiriyoruz ve bu sürecin ne kadar devam edeceğiyle ilgili de henüz netleşmiş bir tarih yok. Bu zorlu dönemde fedakârca mücadeleleri için tüm hekimlere binlerce kez teşekkür ederek başlamak istiyorum. GSK Tüketici Sağlığı olarak bizler de bu zorlu süreçte değerli hekimlerin hayatını kolaylaştırmak amacıyla yenilikçi teknolojiler ve inovasyonlar gerçekleştiriyoruz” dedi.

‘Dijital Dünyada Diş Hekimliği’ adlı konuşmasında yeni teknolojileri aktaran EDAD Başkanı Dr. Kübel İltan Özkut, “GSK Tüketici Sağlığı’nın hayata geçirdiği bu platform biz diş hekimleri için çok kıymetli. Hekimler olarak pandemi ile beraber çok farklı bir çalışma ortamına girdik. Biz diş hekimleri, güncel eğitimimizi tamamlamak ve yeni gelişmeleri takip etmek konusunda inanılmaz heyecanlı ve tutkulu bir meslek grubuyuz. Diş hekimliği, kendi içinde biraz mühendislik ve sanatçılığı da barındıran aynı zamanda çok da yoğun tempolu çalışılan bir meslek grubu” diye konuştu.

Teknoloji İletişimcisi Dr. Sertaç Doğanay ise hekimlerin sosyal medya araçlarını bilgi paylaşımı konusunda daha aktif kullanmaları gerektiğine dikkat çekti. Hekimlerin bu platformlarda yeni teknolojileri ve tedavi yöntemlerini anlatmasının hem meslektaşlarının hem de hastaların bilgi sahibi olması adına önem taşıdığını vurguladı.

Meme kanseri dünyada her yıl 2 milyon kadını tehdit ediyor

Meme kanseri dünyada her yıl 2 milyon kadını tehdit ediyor

Meme kanseri tüm dünyada kadınlarda en sık görülen kanser türü. Ortalama 8 kadından biri, hayatının bir döneminde meme kanseri tanısı alıyor. Dünyada her yıl 2 milyonun üzerinde kadında yeni meme kanseri saptanıyor ve her yıl 600 binin üzerinde kadın meme kanserinden hayatını yitiriyor. Oysa meme kanseri erken saptandığında ölüm oranları belirgin olarak azalıyor ve erken tanıyla meme koruyucu cerrahi tedaviler mümkün oluyor. Öyle ki sadece memede sınırlı meme kanseri tanısı alan kadınlarda hastalıksız 5 yıllık yaşam şansı yüzde 90’ın üzerinde oluyor. İşte bu noktada pek çok kadının aklına şu soru takılıyor: Erken tanı için neler yapmalıyım? Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Meme Kliniği Radyoloji Uzmanı Prof. Dr. Füsun Taşkın, meme kanserinde erken tanı için hangi yaşta hangi yöntemlere başvurulması gerektiğini anlattı, önemli öneriler ve uyarılarda bulundu.

KENDİ KENDİNİ MUAYENE

20 YAŞINDAN İTİBAREN: Kendi kendini muayene meme kanseri taraması olmasa da, pek çok kadın memesinde yeni gelişen bir kitleyi kendi kendine muayene sırasında fark ediyor. Bu nedenle 20 yaşından sonra; ayda bir kez, adet döneminin bittiği hafta, kendi kendine muayene çok önemli. “Ancak kendi kendini muayene kanser ölümlerini azaltmaz, mamografik taramanın yerini almaz” uyarısında bulunan Prof. Dr. Füsun Taşkın, “Dolayısıyla her ay yapılan meme muayenesinde ele gelen bir kitle tespit edilmese bile 40 yaşından sonra düzenli mamografi taraması asla ihmal edilmemeli” diyor.

KLİNİK MUAYENE

25 YAŞINDAN İTİBAREN: Memeyle ilgili yakınması olan kadınların yanı sıra hiçbir şikayeti olmayan kadınlar da 25 yaşından itibaren meme polikliniklerinde yıllık meme muayenesi yaptırabilirler.

ULTRASONOGRAFİ

30 YAŞ ALTINDA: Ergenlik dönemiyle birlikte ve özellikle 30 yaş altı genç kadınlarda, meme yakınması olduğunda ilk basamak görüntüleme yöntemi meme ultrasonografisidir. Prof. Dr. Füsun Taşkın, ultrasonun 40 yaşından itibaren mamografiyi tamamlayıcı olarak kullanılan güvenilir bir yöntem olduğunu belirterek, şunları söylüyor: “Ultrasonografi hem kitle, hem de kitle oluşturmayan meme kanserini saptama ve değerlendirme duyarlılığı yüksek bir yöntem. Memede var olan tümörün yapısının ve özelliklerinin anlaşılmasını sağlıyor.” Meme biyopsilerinin önemli bir kısmının ultrasonografi kılavuzluğunda yapıldığını vurgulayan Prof. Dr. Füsun Taşkın, “Ultrasonografi iyonizan radyasyon içermez ve her yaşta, güvenle kullanılabilir” diyor.

DİJİTAL MAMOGRAFİ (TOMOSENTEZ VE KONTRASTLI MAMOGRAFİ)

40 YAŞINDAN İTİBAREN: Güvenilirliği bilimsel olarak kanıtlanmış olan mamografi, meme kanseri taramasında “altın standart” yöntemdir. Dolayısıyla kadınların hiçbir meme yakınması olmasa bile 40 yaştan itibaren yıllık ‘tarama mamografisi’ yaptırmaları yaşamsal öneme sahip. “Mamografik tarama meme kanserinin erken tanısını sağlar ve kanser ölümlerini ortalama yüzde 30 azaltır” diyen Prof. Dr. Füsun Taşkın, şöyle devam ediyor: “Mamografiyle erken tanı sayesinde etkin tedavi sağlanıyor. Böylelikle ölüm oranları azaldığı gibi, daha az yan etkili tedaviler, meme koruyucu tedaviler mümkün oluyor.” Meme yakınması olan kadında ‘tanısal amaçla’ yapılan mamografide ise taramadaki gibi bir yaş sınırı olmuyor. Meme yakınması ya da kanser kuşkusu olan kadınlara gebelik ve emzirme dönemi de dahil, her yaşta mamografi yapılabiliyor.

Tomosentez: Tomosentez, mamografi cihazının bir modifikasyonudur ve mamografi gibi iyonizan radyasyonla çalışan 3 boyutlu bir kesit görüntüleme yöntemidir. Prof. Dr. Füsun Taşkın meme dokusu yoğun (dens) olan kadınlarda mamografinin kanser saptama duyarlılığının azaldığına dikkat çekerek, “Yeni mamografi teknolojilerinden tomosentez, dijital mamografiye kıyasla kanser saptama duyarlılığını belirgin olarak artırıyor. Kesit görüntüleme ile, dijital mamografiden daha detaylı bir değerlendirme sağlıyor ve saptanan kuşkulu bulgularda biyopsi yapma olanağı sunuyor” diyor.

Kontrastlı mamografi: Kontrastlı mamografi ile meme MR görüntülemede olduğu gibi; damardan kontrast madde verilerek, tek bir mamografi seansıyla mevcut hastalıkların detaylı değerlendirilmesi, hastalık yaygınlığının daha net anlaşılması, ek odakların saptanması ve karşı memenin detaylı değerlendirmesi sağlanıyor. Prof. Dr. Füsun Taşkın günümüzde teknolojinin ilerlemesi sayesinde; tek bir cihazla düşük radyasyon dozuyla dijital mamografi, tomosentez, stereotaktik ve tomosentez meme biyopsi ve işaretleme işlemleri, kontrastlı mamografi, otomatik dansite ölçümü işlemlerinin mümkün olduğunu, böylece daha az inceleme basamağı ile daha hızlı ve konforlu tanı sağlandığını belirtiyor.

MANYETİK REZONANS GÖRÜNTÜLEME (MRG)

35 YAŞINDAN İTİBAREN: Meme kanserini saptamada en duyarlı yöntem olan meme MRG, kendine özgü sınırlılıkları nedeniyle normalde kanser taramasında kullanılmazken, meme kanseri için yüksek riski olan kadınlarda taramada temel yöntemdir. Yüksek riskli kadınlarda; genç yaşlarda yıllık MRG, 35 yaşından itibaren de yıllık mamografiyle birlikte MRG öneriliyor. “Meme MRG’nin kanser saptama duyarlılığı çok yüksek olup, özellikle mamografik taramadan fayda görmeyen genç kadınlarda kanserin erken saptanmasına ve etkin tedavisine katkı sağlıyor” diyen Prof. Dr. Füsun Taşkın, şunları söylüyor: “Tanısal amaçla da meme MRG yapılabiliyor. Yeni meme kanseri tanısı almış kadınlarda evrelemede, meme implantlarının değerlendirilmesinde, mamografi ve ultrasonografi ile çözülemeyen klinik problemlerde çok başarılı sonuçlarla kullanılan Manyetik Rezonans Görüntüleme iyonizan radyasyon içermiyor.”