Çocuklarda düşmeyen ateşe dikkat!

Çocuklarda düşmeyen ateşe dikkat!
Halk arasında kan kanseri olarak bilinen lösemi, çocuklarda en sık görülen kanser türü olarak tanımlanıyor. Çocuklarda ilaç kullanımına rağmen düşmeyen ateş, geçmeyen yorgunluk ve ciltte morartılar hastalığın en belirgin belirtilerini oluştururken, erken tanı ve doğru tedavi planlaması lösemi ile mücadelede önemli rol oynuyor. Memorial Şişli / Ataşehir Hastaneleri Çocuk Hematoloji ve Onkoloji Bölümü’nden Prof. Dr. Betül Tavil, “Dünya Lösemili Çocuklar Haftası” dolayısıyla lösemi ve tedavi yöntemleri hakkında bilgi verdi.
Lösemi, Yunanca “beyaz” anlamına gelen “leukos” ve “kan” anlamına gelen “haima” kelimelerinin birleşiminden elde edilmiş ve hastalığı adlandırmak için kullanılmıştır. Halk arasında kan kanseri olarak adlandırılır. Çocukluk çağı kanserleri görülme sıklığı açısından değerlendirildiğinde ilk sırada lösemiler yer alır. Erişkinlerden farklı olarak çocukluk çağında lösemilerin büyük çoğunluğu Akut Lenfoblastik Lösemi (ALL) daha sık gözlenir. Akut Lenfoblastik Lösemi, çocukluk çağı lösemilerinin %80 kadarını oluşturan ve çocukluk çağında en sık görülen lösemidir. ALL görülme sıklığı özellikle 2-5 yaş arasında artış göstermektedir. ALL erkeklerde kızlara göre daha fazla saptanır.
Hamilelik döneminde de dikkatli olmak gerekiyor
Çocukların önemli bir çoğunluğunda lösemi gelişimini açıklayabilecek bir risk faktörü yoktur. Ancak bazı olgularda kalıtsal ve çevresel risk faktörleri saptanabilir. Bebek anne karnındayken alkol, pestisidler, benzen gibi toksik maddelere maruz kalınması, bazı yiyecekler, viral enfeksiyonlar ve radyasyona maruziyet lösemiye yol açabilir. Çeşitli kromozom anomalileri lösemiye yatkınlığa yol açar. Örneğin Down sendromlu (trizomi 21) çocuklarda lösemiye yatkınlık artmıştır. Genetik faktörler dışında, çevresel faktörler de lösemi gelişmesinde önemlidir. Çevresel risk faktörleri arasında iyonize radyasyon, bazı ilaçlar, petrol ürünleri, benzen gibi organik maddeler, herbisid ve pestisidler sayılabilir.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Prof. Dr. Betül Tavil

Bu belirtileri önemseyin
Löseminin belirtileri şöyle sıralanabilir:
• İlaçlara rağmen düşmeyen ateş veya titreme
• Kalıcı yorgunluk, halsizlik
• Sık veya şiddetli enfeksiyonlar
• Kilo vermek
• Şişmiş lenf düğümleri, karaciğer veya dalak büyümesi
• Kolay kanama veya morarma
• Burun ve diş eti kanamaları, boyun ve koltuk altı lenf bezlerinde, karında şişlik, diş etlerinde kabarma
• Ciltte küçük kırmızı lekeler (peteşiler)
• Özellikle geceleri aşırı terleme
• Kemik ağrısı veya hassasiyet

Akut löseminin başlangıç bulguları kısa sürelidir ve farklılıklar gösterebilir. Hastalarda sıklıkla iştahsızlık, halsizlik, yorgunluk, aralıklı ateş, kemik ağrısı ve beniz solukluğu gibi tablolar görülür. Hastalık ilerledikçe kemik iliği yetmezlik bulguları ve kemik ağrıları belirgin hale gelir. Lenf bezlerinde büyüme, karaciğer ve dalak büyüklüğü, testislerde büyüme, solunum sıkıntısı, baş ağrısı ve kusma gibi santral sinir sistemi bulguları gelişir. Fizik muayenede solukluk, halsizlik, üzerine basmakla solmayan deri döküntüsü, deride morartılar, lenf bezinde şişlikler, kemik veya eklem ağrıları genellikle vardır. Solunum sıkıntısı gelişebilir. Hastaların bazılarında tanıda santral sinir sistemi bulguları izlenebilir. Bazı hastalarda böbrek yetmezliği, kemik tutulumu, kardiyak tutulum da gerçekleşebilir.
Kemik iliği incelemesi çok önemli
Kemik iliği yetmezliğine ait bulgular (anemi, trombositopeni, lökopeni veya lökositoz) ve periferik kan bulguları lösemiyi düşündürür. Hastanın klinik tablosu ve laboratuvar tetkiklerinin sonuçları dikkatlice değerlendirilmelidir. Lösemiden şüphelendiğinde öncelikle kemik iliği incelemesi yapılmalıdır. Kemik iliği aspirasyonu lösemi tanısının konulmasında en değerli yöntemdir. Kemik iliğinde yüzde 30’dan fazla lenfoblast adı verilen kanser hücrelerinin görülmesiyle ALL ve yüzde 20’den fazla miyeloblast adı verilen kanser hücrelerinin görülmesiyle AML tanısı konulur.
Kemik iliği nakli hayat kurtarıyor
Lösemi mutlaka tedavi edilmesi gereken bir hastalıktır. Çocuklarda lösemiye ait belirtiler görüldüğünde vakit kaybedilmeden kan hastalıkları ile onkoloji konusunda uzman bir doktor ve tam donanımlı bir hastaneye başvurulmalıdır. Son yıllarda modern tedavi yöntemleri sayesinde lösemi hastalarında yaşam kalitesi ve süresi artmaktadır. Özellikle kemik iliği nakli bazı hastalarda hayat kurtarıcı bir tedavi seçeneğidir. Kemik iliği nakli olan çocuklar yaşıtları gibi sağlıkla büyüyüp gelişebilmektedir.
.

Parkinson hastasına beyin pili takılırsa!

Parkinson hastasına beyin pili takılırsa!

Halk arasında ‘titreme’ hastalığı olarak da bilinen Parkinson, beyin hücrelerinin tahribatıyla yaşam kalitesini ciddi şekilde etkileyen ilerleyici bir sinir sistemi hastalığı. Genellikle 60’lı yaşlarda ortaya çıkmakla birlikte daha erken yaşlarda da görülebilen hastalık, günümüzde ortalama yaşam süresinin uzamasıyla giderek yaygınlaşıyor. Acıbadem Taksim Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Pulat Akın Sabancı “Parkinson hastalığı vücut hareketlerini etkilediği için hastanın hayat kalitesini zamanla giderek düşürür. Hastalık, sinir hücrelerinin birbirleriyle iletişimini sağlayan ‘dopamin’ adı verilen bir maddenin azalması sonucu geliştiğinden, hastalar ilk senelerde dopamin ve benzer etkiye sahip ilaçlarla bir balayı süresi yaşayabilirler. Ancak ilerleyici bir hastalık olması nedeniyle zamanla ilaçların dozları yeterli gelmemeye başlar ve hekim kontrolünde ilaç dozları artırılır. Çok yüksek ilaç dozlarına çıkıldığında hastalarda istemsiz hareketler başlar. Bu durumda cerrahi tedavi (beyin pili) gündeme gelir” diyor. Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Pulat Akın Sabancı, Parkinson hastalığı hakkında en çok merak edilen 5 soruyu sıraladı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Doç. Dr. Pulat Akın Sabancı

Bu belirtilerle kendini gösteriyor!

  •  Sinsice başlayan ve genellikle tek taraflı elde titreme ile farkedilen Parkinson hastalığında el titremesi dinlenme sırasında görülüyor. El hareket ettiğinde titreme duruyor.
  • Titremenin yanında hareketlerde yavaşlama ve sertlik görülüyor. Kaslardaki bu sertlik daha çok hastanın el bileği, dirsek, kalça ve diz gibi eklemlerinde hareketi zorlaştırıyor.
  • Zorlaşan hareket sebebiyle hastada duruş ve yürüme bozukluğu gelişiyor. Hastalar belli bir süre sonra yürürken kollarını eskisi gibi sallayarak yürüyememeye başlarken, kollarındaki normal salınım hareketi kayboluyor.
  • Yüz ifadelerinde donukluk (mimiklerinde azalma) oluyor.
  • Konuşmalarında monotonluk ve daha kısık sesle konuşma da görülebiliyor.

Yaşam kalitesi iyileştirilebiliyor

Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Pulat Akın Sabancı “Parkinson hastalığının tam şifaya ulaştıran kesin bir tedavisi yoktur. Yalnız hastalığın bulgularını azaltmaya veya geri çevirmeye yönelik ilaçlar bulunmaktadır. İlaçlara direnç gelişmesi durumunda veya şikâyetlerin (özellikle titremenin) ilaçlarla istenildiği kadar güçlü şekilde kontrol edilememesi durumunda cerrahi tedavi (beyin pili takılması) uygulanabilir” diyor.

Beyin pili hastaya özgürlük sağlıyor

Parkinson cerrahisinde asıl amacın; hastanın kullandığı ilaçların sayısını ve dozlarını düşürmek olduğunu belirten Doç. Dr. Pulat Akın Sabancı, bu nedenle ameliyat öncesinde kullanılan dört-beş farklı Parkinson ilacının, bir ya da iki ilaca düşürüldüğünü, uygun görülen bazı hastalarda ilacın tamamen de kesilebildiğini söylüyor. Beyin pilinin, ilaçlara rağmen hayat konforu gerilemeye başlayan hastalara kimseye bağımlı olmadan yaşayabilme, yüzme ve fiziki kapasitesine uygun spor faaliyetlerini yapabilme imkanı sağladığına dikkat çeken Doç. Dr. Pulat Akın Sabancı, takılan sistemin cilt altında kalmasından dolayı dışardan herhangi bir parçasının görülmediğini belirtiyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Parkinson hastasına beyin pili takılabilmesi için…

Beyin pili ameliyatına uygun hastalar Beyin ve Sinir Cerrahisi ve Nöroloji uzmanlarından oluşan bir ekip tarafından belirleniyor. Beyin pili takılabilmesi için hastaların bazı kriterlere uygun olması gerekiyor. İlaçla şikayetleri düzelen hastalara beyin pili takmaya gerek olmadığını belirten Doç. Dr. Pulat Akın Sabancı şöyle konuşuyor: “Bazı hastalarda Parkinson’a benzer bulgularla başlayan ancak yıllar içinde farklı hastalıklara dönüşen durumlar gözlenir. Bu sebeple beyin pili takılacak hastaların Parkinson hastası olduğundan emin olmak için en az birkaç sene beklenmesi gerekir. Ayrıca hastalar genel anestezi alabilecek tıbbi şartları sağlamalıdır.”

Beyin pili ameliyatı iki aşamada gerçekleşiyor

Ameliyat iki evrede gerçekleştiriliyor. Yaklaşık üç saat süren ameliyatın ilk ve daha uzun süren bölümünde hasta genel anestezi almıyor. Lokal anestezi ile hastanın başına bir çerçeve takılarak, işlem süresince şuurunun açık olması isteniyor. Hasta herhangi bir ağrı duymuyor. Beynin özel çekirdeklerine kabloların takıldığı bu ilk evrenin ardından çerçeve çıkarılıyor. Genel anestezi ile uyutulan hastanın göğüs bölgesinde cilt altına bu kabloların birleştirileceği pil yerleştiriliyor. Ameliyat sonrası bir gün hastanede kalınıyor. Bir hafta sonra da hasta dikişlerinin kontrolü ve pil ayarlarının yapılması için poliklinik kontrolüne çağrılıyor.

Maymun Çiçeği Virüsü hakkında bilinmeyenler

Maymun Çiçeği Virüsü hakkında bilinmeyenler

Son dönemlerde dünyada hızla yayılmaya başlayan ve maymun çiçeği virüsü hastalığı olarak bilinen Monkeypox, Covid -19 pandemisinin etkileri henüz atlatılmamışken yeni bir endişe kaynağı olarak karşımıza çıkıyor. Peki, maymun çiçeği virüsü nedir? Yeni bir pandemi olma ihtimali var mı? Maymun çiçeği virüsü Türkiye’de görüldü mü ve ne tür önlemler alınması gerekiyor? Memorial Kayseri Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Bölümü’nden Prof. Dr. Ayşegül Ulu Kılıç, maymun çiçeği virüsü hastalığı monkeypox hakkında dikkat edilmesi gerekenlerle ilgili bilgi verdi.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Prof. Dr. Ayşegül Ulu Kılıç

Maymun çiçeği virüsü monkeypox ateş ve deri döküntüleri ile kendini belli edebilir

Maymun çiçeği hastalığı (monkeypox) ilk olarak Orta ve Batı Afrika’nın tropik yağmur ormanlarında ortaya çıkan ve zaman zaman diğer bölgelerde de görülen maymun çiçeği virüsünün neden olduğu hayvanlardan insanlara bulaşan bir hastalıktır. Tipik olarak, ateş, deri döküntüleri ve büyümüş lenf bezleri ile kendini gösterir, bunların yanı sıra çeşitli tıbbi komplikasyonlara da yol açabilir. Genellikle 2-4 hafta süren belirtileri olan ve kendi kendini sınırlayan bir hastalıktır. Ağır vakalar ortaya çıkabilir. Son zamanlarda bu virüs kaynaklı ölüm oranları %3-6 olarak rapor edilmiştir.

Maymun çiçeği virüsü kolayca bulaşabiliyor

Monkeypox, enfekte bir kişi veya hayvanla yakın temas yoluyla ya da virüs bulaşmış materyaller ile insanlara bulaşır. Hastalık bir kişiden diğerine lezyonlar, vücut sıvıları, solunum damlacıkları, yatak örtüleri gibi kontamine eşyalarla birinden diğerine geçebilmektedir. Damlacık yoluyla bulaşma genellikle yüz yüze uzun süreli teması gerektirir ve bu durum da sağlık çalışanlarını, hane halkını ve aktif vakaların yakın temaslılarını risk altına sokmaktadır. Kişiden kişiye bulaş zinciri son yıllarda en uzun olarak 6 kişiden 9 kişiye çıkmıştır. Bunun nedeni çiçek aşısının yapılmaması nedeniyle toplumda azalan bağışıklığa bağlı olabilir. Anneden bebeğe bulaşma, gebelik ve doğum sırasında ve sonrası yakın temasla olabilir.

Klinik tablo çiçek hastalığına benziyor

Maymun çiçeği virüsü monkeypox’ın klinik görünümü 1980 yılında dünya çapında eradike edildiği yani tamamen silindiği ilan edilen çiçek hastalığına benzerdir. Çiçek hastalığına göre daha az bulaşıcıdır ve daha hafif seyirli hastalığa neden olur. Çiçek hastalığının eradikasyonu ve ardından çiçek aşısının durdurulması ile birlikte maymun çiçeği virüsü halk sağlığı için önemli hale gelmiştir.

Maymun çiçeği virüsü hastalığının belirtilerine dikkat!

Maymun çiçeği hastalığının kuluçka süresi genellikle 6-13 gündür ancak 5- 21 gün arasında da değişebilir. Enfeksiyon iki döneme ayrılabilir. Ateş, baş ağrısı, lenf düğümlerinin büyümesi, sırt ağrısı, kas ağrısı, halsizlik ile karakterize ilk dönem 0-5. gün arasındadır. Lenf düğümlerinin büyümesi bu hastalık için belirgin bir özelliktir ve kızamık, çiçek, suçiçeği ayırımında önemlidir. Deri döküntüsü ateşten 1-3 gün sonra başlar. Döküntü, gövdeden ziyade yüz, kol ve bacaklarda daha yoğundur. Yüz (%95), avuç ve ayak tabanları (%75) etkilenir. Ayrıca ağız mukozası (%70), genital bölge (%30) ve konjonktiva (%20) etkilenir. Döküntüler önce düztabanlı, deriden hafifçe kabarık, sonrasında içi önce berrak sonra sarımsı sıvı dolu lezyonlar şeklinde gelişir. Lezyonlar birkaç adet veya binlerce olabilir. Belirtiler 2-4 hafta içinde kendini sınırlar. Çocuklarda şiddetli seyirli hastalık görülebilir. Bağışıklık yetmezliği olan kişilerde de ağır seyredebilir. Önceden çiçek aşısının koruyuculuğu olmasına rağmen bugün ülkelere bağlı olarak 40-50 yaş altındaki kişiler hastalığa daha duyarlıdır. Komplikasyon olarak, akciğer enfeksiyonu, sepsis, görme kaybı ve ensefalit ( beyin iltihabı) görülebilir.

Çiçek hastalığının tedavisinde kullanılan ilaçlar ve aşılar faydalı olabiliyor

Maymun çiçeği virüsü hastalığı daha çok Orta ve Batı Afrika’nın tropik yağmur ormanlarına yakın yerleşimlerde görülmesine rağmen kentsel alanlarda giderek fazla ortaya çıkmaktadır. Kemirgenler (sincap, sıçan gibi) ve insan olmayan primatlar hastalığın hayvan konaklarıdır.

Çiçek hastalığının ortadan kaldırılması sırasında kullanılan aşılar maymun çiçeği hastalığına karşı da koruma sağlamıştır. Bunun dışında maymun çiçeği hastalığının önlenmesi için onaylanmış olan yeni aşılar geliştirilmiştir. Çiçek hastalığının tedavisi için geliştirilen ilaçlar maymun çiçeği hastalığının tedavisi için de ruhsatlandırılmıştır.

Maymun çiçeği virüsü yeni bir pandemiye neden olabilir mi?

İnsan maymun çiçeği insanlarda ilk olarak 1970 yılında, 1968 yılında çiçek hastalığının ortadan kaldırıldığı Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde 9 yaşında bir erkek çocukta tanımlanmıştır. O zamandan bu yana vakaların çoğu kırsal, yağmur ormanları bölgesinde rapor edilmiştir. Bu tarihten sonra 11 Afrika ülkesinde insanlarda maymun çiçeği hastalığı bildirilmiştir. Maymun çiçeği virüsü hastalığı monkeypox sadece Batı ve Orta Afrika’daki ülkeleri değil, dünyanın geri kalanını da etkilediği için küresel halk sağlığı açısından önemi olan bir hastalıktır. Afrika dışında ilk monkeypox salgını 2003 yılında ABD de olmuştur ve evcil köpeklerle temas ile ilişkilendirilmiştir. Bu evcil hayvanlar ise Gana’dan getirilen sıçanlarla barındırılmıştır. Bu salgında 70’in üstünde vaka görülmüştür. Hastalık 2018’de Nijerya’dan İsrail’e, 2018’de Birleşik Krallık’a, daha sonraki yıllarda Singapur ve ABD’ye seyahat edenlerde görülmüştür. Son dönemlerde de Avrupa ülkelerinde virüsün yayıldığı bildirilmektedir. Bu durum mutlaka kontrol altına alınmalıdır.

Maymun çiçeği virüsüne karşı önleminizi alın

Sürveyans yani virüs konusunda sistematik gözlemler ve yeni vakaların hızlı tanımlanması, salgının kontrol altına alınması için kritik öneme sahiptir. Salgınları sırasında, enfekte kişilerle yakın temas, maymun çiçeği virüsü enfeksiyonu için en önemli risk faktörüdür. Sağlık çalışanları ve ev halkı daha büyük bir enfeksiyon riski altındadır. Maymun çiçeği virüsü enfeksiyonuna yakalandığından şüphelenilen veya bu bilginin doğrulandığı hastaların tedavisi ile bakımını yürüten ya da onlardan örnekler alan sağlık çalışanları standart enfeksiyon kontrol önlemlerini uygulamalıdır. Mümkünse, hastanın bakımı için daha önce çiçek hastalığına karşı aşılanmış kişiler seçilmelidir. Bireysel olarak da kişisel hijyen tedbirlerine özen gösterilmelidir. Bununla birlikte ortak eşya ile ortak alan kullanımlarında dikkatli olunmalıdır.

Fazla kilolar anne olmanızı engelleyebilir

Fazla kilolar anne olmanızı engelleyebilir

Obezite üreme sağlığını da olumsuz etkiliyor. Fazla kilolu olan kadınların büyük çoğunluğu bebek sahibi olamamaktan yakınıyor ya da bu süreç biraz zorlu olabiliyor. Kadınların kilo vermesi ise bebek sahibi olmayı kolaylaştırıyor. Bu anlamda obezitenin tedavi edilmesi önem taşıyor. Obezite ameliyatları sonrasında üreme sorunları çözülürken, gebe kalmak kolaylaşabiliyor. Memorial Şişli Hastanesi Obezite ve Metabolik Cerrahi Bölümü’nden Prof. Dr. Halil Coşkun, “22 Mayıs Avrupa Obezite Günü” dolayısıyla obezite ve üreme sağlığı ilişkisi hakkında bilgi verdi.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Prof. Dr. Halil Coşkun

Obezite rakamları hızla tırmanıyor

Obezite oranlarının, dünya çapında 1980 yılından bu yana neredeyse iki katına çıtığı belirtilmektedir. Son rakamlara göre 650 milyon yetişkin, 340 milyon ergen ve 39 milyon çocuğun obezite hastası olduğu bildirilmektedir. 2025 senesine kadar da 167 milyon kişinin fazla kilo ve obezite nedeniyle sağlık sorunları yaşayacağı öngörülmektedir. Obezite, diyabetin yüzde 44’ünden, iskemik kalp hastalıklarının yüzde 23’ünden sorumludur. Obezitenin sebep olduğu hastalıklar bunlarla bitmemektedir. Kanser, ortopedik sorunlar gibi pek çok hastalık da obeziteyle ilişkilendirilmektedir. Her yıl en az 2.8 milyon yetişkin aşırı kilo veya obezite nedeniyle hayatını kaybedebilmektedir.

Aşırı kilo kısırlığa yol açabiliyor

Aşırı kilo ve obezite kadınlarda infertiliteyi de getirmektedir. Araştırmalara göre obez kadınların 3’te 1’inde adet düzensizliği görülmekle birlikte, obezite ovulasyon bozukluğuna da neden olmaktadır. Vücut Kitle İndeksi arttıkça tekrarlayan düşük, endometrial kanser riski artarken; bu hasta grubunun tüp bebek tedavisinde kullanılan ilaçlara da yanıt vermediği gözlemlenebilmektedir. Bu nedenle obezitenin mutlaka tedavi edilmesi gerekmektedir.

Obezite cerrahisi sonrası üreme sorunları çözülebiliyor

Yaşam tarzı değişikliği, sağlıklı ve dengeli beslenme, egzersiz ile birlikte obezitenin önüne geçilebilir. Obezitede tıbbi beslenme tedavisi, egzersiz planlaması, davranış tedavisi, ilaç tedavisi ve ameliyatla tedavi uygulanır. Obezite ameliyatı olmayı düşünen kadınlarda “ Tedavi hamileliğe engel olur” gibi bir düşünce olabilmektedir. Obezite ameliyatı olmak hamileliğe engel değildir. Hatta tam aksine obezite ameliyatlarının doğurganlığı olumlu yönde etkilediğini gösteren bilimsel çalışmalar bulunmaktadır. Örneğin; Obstetric, Gynecologic, and Neonatal Nursing Dergisi’nde yayımlanan bir araştırmaya göre; obeziteye bağlı fertilite (kısırlık) problemi olan kadınların ameliyat sonrası yumurta oluşturmalarının düzenli olmaya başladığı gözlenmiştir. Yine Clinical Endocrinology and Metabolism Dergisinde yayımlanan bir başka araştırmada, obezite ameliyatından sonra kadınların polikistik over sendromu, metabolik ve üreme anormalliklerinin çözüldüğü gösterilmiştir.

Cerrahiden 18 ay sonra gebe kalınabilir

Obezite ameliyatlarının doğurganlık üzerine olumlu etkilerinin yanında, ameliyattan sonraki ilk 18 ay hastaların hamile kalmaması önerilir. Ameliyat sonrası erken dönemde hamilelik, hastanın halen devam eden kilo verme sürecini aksatacaktır. Böylece, doğal olarak tüm odağını bebeğine yönelten kadın beslenme planını istendiği şekilde uygulayamayacaktır. Ayrıca; ideal kilosuna yaklaşan bir kadın, hamilelikle birlikte tekrar kilo almaya başlayınca stres yaşayabilir ve bu durum bebeğine yansıyabilir. Dolayısıyla, hamilelik birçok yönüyle önceden hazır olunması gereken bir süreçtir.

Obezite cerrahisi anne karnındaki bebeğe zarar vermiyor

Bugüne kadar obezite ameliyatından dolayı bebeğe yansıyan bir problem görülmemiştir. Bebek bir şekilde annesinden yeterli düzeyde besini rahatlıkla alabilmektir. Öte yandan, “İlk 18 ay hamile kalmayın, mutlaka doğrum kontrol yöntemi uygulayın” uyarısına rağmen hamile kalan hastalarla da karşılaşılabilmektedir. Bu hasta grubunun çoğunu uzun yıllardır normal yolla hamile kalmayan hastalar oluşturmaktadır. Ve genelde bu hasta grubu, hamile kalamadıkları için doğum kontrol yöntemlerinden uzaklaşmış olmaktadır. Bu durum da obezite ameliyatlarının doğurganlığı artırdığını göstermektedir.

Gebelik sürecinde diyetisyen kontrolünde beslenme

Obezite ameliyatından sonra erken dönemde istenmediği halde hamile kalınırsa bebeği doğurmanın bir sakıncası bulunmamaktadır. Ancak hem annenin hem de bebeğin beslenmesinin dengeli olabilmesi ve yeterli vitamin- mineral alımından emin olunabilmesi için hamilelik sürecinin bu konuda deneyimli bir diyetisyen takibiyle yürütülmesi faydalı olacaktır.

Diyet yaparken kaçınmanız gereken 8 önemli hata!

Diyet yaparken kaçınmanız gereken 8 önemli hata!

Soğuk ve uzun geçen kış mevsiminin ardından güneş yüzünü göstermeye başladı. Artık kışın giyilen kalın giysilerin yerini ince giysiler alacak, haliyle alınan kilolar da daha görünür hale gelecek. Bu nedenle yaz yaklaştıkça hemen herkesi kilo verme telaşı sarmaya başladı. Ancak diyet boyunca farkında olmadan ya da iyi geleceğini düşünerek yaptığımız bazı hatalar nedeniyle zayıflama süreci uzayabiliyor veya verdiğimiz kiloları normal beslenme alışkanlıklarımıza döndüğümüzde fazlasıyla geri alabiliyoruz. Dahası zayıflamak isterken pek çok sağlık problemiyle de karşılaşabiliyoruz. Acıbadem Bakırköy Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Ezgi Hazal Çelik, özellikle çok düşük kalorili diyetlerin sağlığımızı olumsuz yönde etkilediklerini belirterek, “Tartıya yansıyan eksileri görsek de, bunun geçici bir ağırlık kaybı olduğunu unutmamalı ve yetersiz beslenme nedeniyle kas kaybı, baş ağrısı, saç dökülmesi, kabızlık, kan şekeri dengesinin bozulması, cilt kuruluğu ile konsantrasyon problemleri gibi birçok sorunu beraberinde getirdiğini bilmeliyiz. Çok düşük kalorili diyetlerden kaçınmalı, sağlıklı ve dengeli beslenerek kalıcı kilo kaybı sağlamalıyız” diyor. Peki diyet sürecinde en sık hangi hataları yapıyoruz? Acıbadem Bakırköy Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Ezgi Hazal Çelik, diyet yaparken kaçınmanız gereken 8 hatayı anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu!

Pause Sağlık, Pause Dergi

Beslenme ve Diyet Uzmanı Ezgi Hazal Çelik

Hata: Çok düşük kalorili diyetler yapmak

Vücudumuzun sağlıklı bir şekilde işlevini yerine getirebilmesi için günlük belirli bir kaloriye ihtiyacımız var. Bu kaloriyi gün içinde yediğimiz/içtiğimiz besinlerden alıyoruz. Çok düşük kalorili diyetler yapmak ilk aşamada tartıya yansıyan rakamlarla size kendinizi iyi hissettirse de bir süre sonra bu rakamların gerçek sonuçlar olmadığını görüyoruz. Beslenme ve Diyet Uzmanı Ezgi Hazal Çelik, genellikle sıvı formda ya da tek tip besin grubu içeren bu diyetlerin daha çok sıvı ve  kas kaybı ile sonuçlandığı için verilen kiloların aynı hızla geri alındığını belirterek, “Bunun yanı sıra vücudun enerji harcaması bu düzeye uyum sağladığı için çok düşük kalorili diyetler metabolizmanın yavaşlamasına, bunun sonucunda kiloların yavaş verilmesine de sebep oluyor” diyor.

Doğrusu: Uzun vadede ağırlık kaybı sağlamaması ve sürdürülebilir olmaması nedeniyle çok düşük kalorili diyetlerden kaçının. Acele etmeden gereksinimlerinize uygun bir beslenme planıyla bu süreci ilerletmelisiniz. Bireysel farklılıklardan dolayı kişiden kişiye değişse de ideal ağırlık kaybı haftada 0.5-1kg arasında olmalıdır.

Hata: Yağsız beslenmek

Diyet sürecinde kalori açığı sağlamak için tüm besin ögelerinde olduğu gibi yağ alımı da bir miktar kısıtlanıyor. Ancak kalori miktarını düşürmek için yemekleri yağsız pişirmek, omega 9 yağ asitleri ve E vitamininden zengin olan zeytinyağı gibi sağlıklı yağları alamamanıza sebep olduğu gibi yağda eriyen vitaminlerin emilimini de olumsuz yönde etkiliyor. Uzun vadede sağlığı olumsuz etkileyen bu durum, diyet sürecinde bir süre sonra kilo kaybının da durmasına veya yavaşlamasına neden olabiliyor.

Doğrusu: Diyet yaparken, gereksinimlerinize uygun şekilde, bir porsiyonu yaklaşık 45 kcal olan zeytinyağı, avokado, ceviz, badem ve fındık gibi yağlı tohumlar tüketerek sağlıklı yağ asitlerinden zengin beslenebilirsiniz. Ancak yağ grubundaki bu besinlerin enerji içeriğini unutmayın ve aşırı miktarlarda tüketiminden kaçınarak diyetinize ekleyin.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Hata: Su yerine maden suyu içmek

Bahar ve yaz aylarında ısınan havaların etkisiyle daha sık susuyoruz ve asitli, serin bir içecek tüketme isteğimiz artıyor. Diyet yapanların ilk tercihi de kalorisiz olması nedeniyle genellikle maden suyu oluyor. Ancak vücudumuzda birçok metabolik süreç için elzem olan su gün içinde yeteri kadar tüketilmediğinde ya da su yerine maden suyu gibi farklı sıvılara ağırlık verildiğinde kilo verme süreci yavaşlayabiliyor.

Doğrusu: Tükettiğimiz içecekler sıvı alımını destekleseler de en iyi sıvı kaynağı sudur. Dolayısıyla gün içinde ortalama 2-2.5 litre su içmeyi alışkanlık edinin. Su tüketiminize ek olarak, günde en fazla 2 şişe düşük sodyum içeren (Na<100mg) maden sularından içebilirsiniz.

Hata: Bol limonlu su içmek

Limonlu su içmek, günlük sıvı ve C vitamini alımınızın artmasına katkı sağlıyor, ancak toplumdaki yaygın inanışın aksine, diyet sürecinde yağ yakmıyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Ezgi Hazal Çelik, ayrıca gün içinde tüketilen tüm sulara bol limon sıkmanın da uzun vadede mide problemlerine ve diş minelerinde hasara yol açabileceğine dikkat çekiyor.

Doğrusu: Limonlu su içerek güne başlamak size iyi hissettiriyorsa ve herhangi bir mide problemiz yoksa, içine yarım limon sıktığınız bir büyük bardak (yaklaşık 300 ml) suyu tüketebilirsiniz.

Hata: Yeterince karbonhidrat tüketmemek

Diyet sırasında en sık yapılan hatalardan biri de, ekmek, pilav, makarna ve kurubaklagil gibi karbonhidrat içeren besinleri tümüyle beslenme planından çıkarmak oluyor. Ancak vücudumuzun temel enerji kaynağı olan karbonhidratların içerdikleri lif, B grubu vitaminler ve mineraller nedeniyle diyetten tamamen çıkarılmaları uzun vadede kilo kaybının yavaşlamasına, bağırsak düzeninin bozulmasına ve tatlı ihtiyacınızın artmasına yol açabiliyor. Bu durum diyetinizin başarısızlıkla sonuçlanmasına ya da kısıtlanan besinleri aşırı miktarda tüketmenize neden olabiliyor.

Doğrusu: Diyet yaparken karbonhidrat içeren besinleri kesmeyin. “Burada en önemli nokta, tüketilen karbonhidratın türüdür” diyen Beslenme ve Diyet Uzmanı Ezgi Hazal Çelik, şöyle devam ediyor: “Eklenti şeker, fruktoz şurubu içeren ve beyaz unlu işlenmiş yiyeceklerden uzak durmalısınız. Ancak tam tahıllı ürünleri, bulgur, karabuğday gibi lif oranı yüksek tahılları ve kurubaklagilleri porsiyon kontrolü sağlayarak tüketmeniz faydalı olacaktır”

Pause Sağlık, Pause Dergi

Hata: Protein ağırlıklı beslenmek

Hızlı kilo kaybı, kas kütlesini arttırmak ya da vücut şekillendirmek için sıklıkla başvurulan yüksek protein içeren diyetler, böbrek fonksiyonlarını olumsuz etkilediği gibi yüksek hayvansal yağ alımına da sebep oluyor. Protein gereksinimi kişiye özgü oluyor ve ihtiyaç üzerinde protein alımı böbrek fonksiyonları, bağırsak problemleri, kalp hastalıkları açısından da risk faktörünü oluşturuyor. İçeriği size özgü planlanmamış protein ağırlıklı diyetler sağlığınızı olumsuz etkilemelerinin yanı sıra yüksek kalorili olmaları nedeniyle ağırlık kaybının da önüne geçebiliyor.

Doğrusu: Protein ihtiyacı yaş, cinsiyet, vücut ağırlığı, aktivite durumu, kronik hastalık varlığı gibi durumlara göre değişiyor. Profesyonel sporcu değilseniz veya ağır direnç egzersizleri yapmıyorsanız günlük protein alımınız kilogram başına 1-1.2gr’ı geçmemeli.

Hata: Uyku düzenine dikkat etmemek!

Sıcak havalarda azalan iş temposu, sosyal yaşamın hareketlenmesi ve tatil süreçleri nedeniyle geç saatlere sarkan uyku düzeni de kilo vermenize engel olabilen bir başka önemli faktör. Yetersiz ve kalitesiz uyku hem leptin ve ghrelin gibi vücutta tokluk ile açlık süreçlerini yöneten hormonların düzeylerini etkileyerek iştahınızın artmasına hem de kalori yoğunluğu yüksek besinlere yönelmenize sebep olabiliyor.

Doğrusu: Diyet yaparken yeterli ve kaliteli uyku, süreci daha rahat yönetmemizi sağlayacaktır. Son zamanlarda daha bireysel sürelerden söz edilse de, yapılan çalışmalar 6 saatten az, 9 saatten fazla uyumamız gerektiğini ortaya koyuyor.

Hata: Sürekli tartılmak

Diyet yapmaya başladıktan sonra sık sık tartılıp diyetin sonucunu bir an önce görmek isteyebiliyoruz. Ancak vücut ağırlığı gün içinde birçok nedene bağlı olarak değişiklik gösteriyor. O gün içinde yediğiniz besinler, sıvı alımınız ve uyku düzeniniz gibi birçok etken tartıya yansıyan sonucu etkiliyor. Dolayısıyla diyet sürecinde her gün düzenli ağırlık kaybı olmayabiliyor. Tartıda istediğiniz sonucu görmemek de diyet motivasyonunu düşürebiliyor.

Doğrusu: Haftada bir kez, aynı tartıda, sabah aç karnına, dışkılama sonrası ve giysisiz ölçüm yapmanız daha doğru bir tercih olacaktır.

Fibromiyaljinin belirtileri

Fibromiyaljinin belirtileri

Fibromiyalji, vücudun her bölgesinde yaygın ağrı, uyku sorunları ve yorgunluğun yanı sıra sıklıkla duygusal ve zihinsel sıkıntıya neden olan bir hastalık olarak tanımlanıyor. Belirtiler genellikle fiziksel travma, ameliyat, enfeksiyon veya önemli psikolojik stres gibi bir durumdan sonra başlıyor. Kadınlarda erkeklere oranla daha sık görülen fibromiyaljide semptomlar tek bir tetikleyici olmaksızın zamanla kademeli olarak da ortaya çıkabiliyor. Memorial Antalya Hastanesi Romatoloji Bölümü’nden Prof. Dr. Erdal Gilgil, fibromiyalji ve tedavi yöntemleri hakkında bilinmesi gerekenleri anlattı.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Prof. Dr. Erdal Gilgil

Genellikle genç kadınlarda görülüyor

Fibromiyalji, romatizmal hastalıkların bir türüdür. Genellikle romatizma dendiği zaman tek bir hastalık akla gelmektedir. Ancak iltihaplı ve iltihapsız olmak üzere iki ana grupta incelenen 200’e yakın romatizmal hastalık vardır. Fibromiyalji de romatizmal hastalıklar içinde en yaygın görülenidir. Fibromiyalji genellikle üreme çağındaki genç kadınlarda görülmektedir. Çocuk yaşlarda nadir görülür ve genetik geçişli bir hastalık değildir.

Fibromiyaljiye neden olan risk faktörleri şöyle sıralanıyor

  •  Yorgunluk
  • Depresyon
  • Uyku problemleri
  • Stresli ortamda çalışmak
  • Aşırı yorgunluğa neden olan, kapasiteyi en üst düzeyde kullanmayı gerektiren işlerde çalışmak

Vücudun her tarafında hissedilebiliyor

Fibromiyalji belirtisi genellikle yaygın vücut veya eklem ağrısı şeklindedir. Genellikle genç kadınlarda görülen fibromiyaljide hastalar ilerleyen dönemlerde sakat kalabilecekleri korkusu yaşayacak kadar ağrı hissedebilirler. Görülen ağrıların şiddeti hastalığın daha da ilerleyeceğini düşündürür. Aslında ilerlemeyen bir hastalıktır fakat vücudun her tarafında hissedilen ağrılar söz konusudur. Fibromiyalji eklemlerde değil, yumuşak dokuda (kas) gelişen bir hastalıktır.

 Fibromiyaljide başlıca aşağıdaki belirtiler görülmektedir;

  1.  Tüm vücutta ve eklemlerde oluşan ağrı
  2. Halsizlik
  3. Çabuk yorulma
  4. Sabahları dinlenememiş kalkma
  5. Uykuya geç
  6. Şiddetli baş ağrısı
  7. Karın ağrısı
  8. Adet dönemlerinde sancılanma
  9. İrritabl bağırsak sendromu gibi fonksiyonel bağırsak hastalıkları

 Hastanın rahatlamasını sağlamak çok önemli

Fibromiyalji diğer hastalıklarla sıklıkla karıştırılabilmektedir. Fibromiyaljiyi tespit etmek için standart bir test yoktur. Romatoloji uzmanının gerçekleştirdiği detaylı bir muayene ile anlaşılabilir. Fibromiyalji tanısı konulabilmesi için diğer hastalıkların ekarte edileceği bazı laboratuvar testleri yapılmaktadır.

Fibromiyalji tanısı konulduktan sonra en önemli nokta hastaların rahatlamasının sağlanmasıdır. Çünkü fibromiyaljinin bu kadar yaygınlık göstermesine rağmen ilerleyici bir hastalık olmadığı ve sakatlığa yol açmayacağının anlatılması gerekmektedir.

Tedavide fiziksel aktivite büyük rol oynuyor

Fibromiyaljide ilaç tedavisi uygulanır. Etkinliği gösterilmiş antidepresanlar önemli rol oynar. Bu hastalıkta uyku problemleri çok ön plandadır. Uyku düzeninin sağlanması hastanın konforu açısından önemlidir. Tedavi için antiepileptik ilaçlardan faydalanılır. Bunlar daha çok nöropatik ağrı diye adlandırılan, sinirlerden kaynaklanan ağrılar için kullanılan ilaçlardır ve fibromiyaljide de etkilidir. Fibromiyalji tedavisinde ilaçlar tek başına yeterli değildir. Mutlaka hastaların egzersiz yapmaları önerilmektedir. Yürüyüş, koşu, bisiklet, tenis ve yüzme gibi aktiviteler mümkünse her gün yapılmalıdır.

 Fibromiyaljiye neden olan risk faktörleri şöyle sıralanmaktadır:

  •  Yorgunluk
  • Depresyon
  • Uyku problemleri
  • Stresli ortamda çalışmak
  • Aşırı yorgunluğa neden olan, kapasiteyi en üst düzeyde kullanmayı gerektiren işlerde çalışmak

Günde 10 adet çilek tüketirseniz…

Günde 10 adet çilek tüketirseniz…

İlkbahar ve yaz mevsiminin en sevilen meyvelerinden olan çilek sadece lezzetiyle değil, aynı zamanda sağlığımız üzerindeki etkileriyle de ön plana çıkıyor! C vitamininden en zengin meyveler arasında yer alıyor çilek. Günlük bir porsiyon çilek tüketimiyle C vitamini ihtiyacınızı fazlasıyla karşılayabilirsiniz. Çilek, aynı zamanda A vitamininden potasyuma, kalsiyumdan magnezyuma kadar içerdiği pek çok bileşenle adeta bir şifa deposu. Düşük glisemik indeksi sayesinde kan şekerinde ani dalgalanmalara neden olmadığı için günde bir porsiyon (10 adet orta boy) çilek tüketmenizde fayda var. Ancak dikkat! Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Ayşe Sena Binöz, çileğin özellikle çocuklarda alerjik reaksiyona neden olabildiğini belirterek, “Bağışıklık sisteminin çileğin içerisinde bulunan proteine karşı aşırı tepki vermesi sonucu alerjik reaksiyon gelişebiliyor. Huş ağacı polenine veya elmaya karşı alerji sorunu yaşanıyorsa, çileğe karşı ikincil bir besin alerjisi gelişmesi mümkün olabiliyor. Dolayısıyla çilek yedikten sonra ağızda karıncalanma veya kaşıntı, baş dönmesi, dudak, dil veya boğazda şişlik, solunum problemleri, kurdeşen, ishal gibi belirtiler yaşanıyorsa, doktora danışmakta fayda var” diyor. Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Ayşe Sena Binöz, çileğin sağlığımız üzerindeki faydalarını anlattı; önemli önerilerde bulundu!

Pause Sağlık, Pause Dergi

Beslenme ve Diyet Uzmanı Ayşe Sena Binöz

Kötü huylu kolesterole karşı etkili oluyor

Çilek zengin lif içeriği sayesinde kötü huylu LDL kolesterolün düşürülmesinde rol oynuyor. Aynı zamanda zengin antioksidan içeriği ile kolesterol üzerinde olumlu sağlık etkileri göstererek damar tıkanıklığının önlenmesine yardımcı olabiliyor. Yapılan bir çalışmada; her gün düzenli çilek tüketen kişilerin LDL kolesterollerinde yüzde 14, toplam kolesterollerinde yüzde 9 ve trigliserid düzeylerinde yüzde 21 oranında azalma görüldüğü bildirilmiş. Çileğin kolesterol düşürücü etkisi lif, C vitamini ve biyoaktif bileşen içeriğiyle ilişkilendiriliyor.

Kalp sağlığını destekliyor

Çileğin potasyum içeriği yüksek tansiyonu olan bireylerde fayda sağlayabiliyor. Düşük sodyum, yüksek potasyum içeren bir beslenme düzeni yüksek tansiyonu dengelemede önem taşıyor. Potasyum, kalp kasının düzenli çalışmasında, kan basıncının dengelenmesinde ve kardiyovasküler sistem üzerindeki yükün azaltılmasında önemli fayda sağlıyor.

Kanserden korunmaya katkı sağlıyor

Çilek antioksidan değeri en yüksek meyveler arasında yer alıyor. Gün içinde maruz kalınan hava kirliliği ve birtakım kimyasallar gibi çevresel faktörler sebebiyle vücuda alınan bazı maddeler toksik etki gösterebiliyor ve hastalıklara neden olan serbest radikal üretimine yol açabiliyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Ayşe Sena Binöz, antioksidanların serbest radikallere karşı koruma sağlayarak hastalıkların oluşumunu önleyebildiğini belirterek, “Antioksidan alımınızı günlük düzenli olarak bir porsiyon çilek tüketerek destekleyebilirsiniz. Ancak yapılan çalışmalar çileğin zengin antioksidan içeriği sayesinde bazı kanser türlerine karşı koruma sağladığını gösterse de daha çok çalışmaya ihtiyaç duyulmaktadır” diyor.

Kan şekeri dengesinde önemli

Yapılan çalışmalar kan şekeri dengesindeki bozuklukları obezite, tip 2 diyabet ve kalp hastalığı riski ile ilişkilendiriyor. Çileğin glisemik indeksinin (kan şekerini yükseltme hızı) düşük olması kan şeker dengesi için önemli. Özellikle insülin direnci veya diyabet sorununuz varsa, ara öğünlerinizde bir porsiyon çilek ile beraber bir su bardağı kefir (200 ml) tüketerek daha dengeli kan şeker seviyesi sağlayabilirsiniz. Çilek ve kefir ikilisi aynı zamanda daha uzun süre tok kalmanıza da yardımcı olacaktır.

Bağışıklık sistemini güçlendiriyor

Çilek, güçlü antioksidan etkiye sahip C vitaminin önemli bir kaynağı. Bu sayede bağışıklık sistemini güçlendirerek enfeksiyonlarla mücadele ediyor. Bir porsiyon çilek (10-12 orta boy-180 gr) tüketimi bir porsiyon portakal (1 orta boy-130 gr) tüketiminden daha fazla C vitamini sağlıyor.

Tokluk süresini uzatıyor

Çilek zengin lif içeriği sayesinde tokluk süresini uzatarak ağırlık kontrolüne yardımcı oluyor. “Aynı zamanda çileğin glisemik indeksinin, yani kan şekerini yükseltme hızının düşük olması kan şekerinin düzenlenmesi için de önemli” diyen Beslenme ve Diyet Uzmanı Ayşe Sena Binöz, sözlerine şöyle devam ediyor: “Yapılan çalışmalar, düşük glisemik indeksli diyetlerin diyabet, ağırlık kontrolü ve obezite tedavisinde olumlu etkilerinin olduğunu gösteriyor. Diyet sürecinde çileğin düşük enerji ve yüksek su içeriğinden faydalanabilirsiniz. Çileği ara öğünlerinizde 2 tam ceviz içi ile beraber tüketerek tokluk sürenizi uzatabilirsiniz”

Cilt sağlığını koruyor

Çilek içeriğindeki C vitamini ve antioksidanlar sayesinde cilt sağlığını da destekliyor. Cildin daha pürüzsüz ve canlı görünmesine yardımcı oluyor. Yüksek C vitamini içermesi ve bu vitaminin anti-inflamatuar etkisiyle çilek akne ile ilişkili iltihaplanmanın azaltılmasında da rol oynayabiliyor.

Kabızlığı önleyebiliyor

Lif ve su içeriği yüksek olan çilek; karpuz, kavun ile üzüm gibi su içeriği zengin meyvelerle beraber vücudun hidrasyonuna ve düzenli bağırsak hareketlerini sürdürmeye destek oluyor. Lif, bağırsak hareketlerini arttırarak ve dışkıya hacim kazandırarak kabızlığın önlenmesine yardımcı olabiliyor. Kabızlık problemi olan kişilerin her gün bir porsiyon taze çilek veya çilek marmeladı tüketerek bağırsak hareketliliğini arttırabileceği belirtiliyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

SAĞLIKLI ÇİLEKLİ TARİFLER

Çilekli Semizotu Salatası

Malzemeler: 1 küçük bağ semizotu, 10 adet orta boy çilek, 5-6 yemek kaşığı lor peyniri, 2 tam ceviz içi, ½ limon suyu, 1 tatlı kaşığı zeytinyağı, 1 tatlı kaşığı keten tohumu

Yapılışı: Semizotunun saplarını kesin. Ardından yaprak kısımlarını yıkayıp, kurulayın. Çilekleri ikiye bölün ve cevizleri küçük parçalar haline getirin. Lor peyniri, zeytinyağı ve limon suyunu da ekleyerek tüm malzemeleri karıştırın. Üzerine keten tohumu ilave ederek servis edebilirsiniz.

Ne sağlıyor? Çilek semizotu ikilisi yüksek su oranı ve düşük glisemik indeksi sayesinde kan şekerinizin dengelenmesine katkı sağlayarak daha enerjik hissetmenize yardımcı oluyor. Aynı zamanda tokluk sürenizin uzamasına destek veriyor. Bu salatayı ana öğünlerinizde tercih edebilirsiniz.

Çilekli Antioksidan Smoothie

Malzemeler: 10 adet orta boy çilek, 1 avuç ıspanak, 1 su bardağı sade kefir (200 ml), 2 yemek kaşığı yulaf ezmesi, 1 tatlı kaşığı chia tohumu, 1 tatlı kaşığı hindistancevizi tozu

Yapılışı: Tüm malzemeleri blenderden geçirin. Dilerseniz toz tarçınla tatlandırabilirsiniz.

Ne sağlıyor? Protein içerikli bir öğle öğünü sonrası akşam öğününüzü hafif geçirmek veya kahvaltıda bahar ve yaz aylarında artan sıvı ihtiyacınızı destelemek için tercih edebilirsiniz.

PRP ve Mezoterapi saç  dürülmesine engel olur mu?

PRP ve Mezoterapi saç  dürülmesine engel olur mu?

Dış görünüş ve estetiğin önemli bir parçası olan saçların dökülmesi, kişiyi hem psikolojik hem de sosyal açıdan olumsuz yönde etkileyebiliyor. Sağlıklı bir bireyde günlük yaklaşık 100-150 adet saç telinin dökülmesi normal sayılırken, bu sayının üstünde dökülme olması altta yatan başka sebeplere işaret edebiliyor. Genetik faktörler, cilt hastalıkları, vitamin ve mineral eksikliği ile bazı hastalıklar saç dökülmesinin nedenleri arasında yer alırken, tedavinin mutlaka dökülmenin nedenine yönelik uygulanması gerekiyor. Bununla birlikte saç büyümesini destekleyen PRP ve mezoterapi gibi hızlı ve başarılı tedavilerin uygulanması da mevcut saçları güçlendirerek​ dökülmeyi azaltıp, saç çıkmayan kıl folikullerden saç çıkışını destekliyor. Memorial Ankara Hastanesi Dermatoloji Bölümü’nden Uz. Dr. İbrahim Özcan, saç sağlığı için PRP ve mezoterapi uygulamaları ile ilgili bilgi verdi.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Dr. İbrahim Özcan

Günlük 100-150 adet saç teli dökülebilir

Saç dökülmesi, saçların normalden fazla dökülmesi durumudur. Bir saç telinin sırasıyla büyüme, dinlenme ve dökülme olarak üç fazlı bir yaşam döngüsü bulunmaktadır. Bu döngüyü tamamlayan saç teli dökülür ve yerine aynı kıl folikülünden yeni saç teli çıkar. Sağlıklı bir bireyde  günde yaklaşık 100-150 adet saç teli dökülebilmektedir. Eğer bu sayılardan daha fazla bir dökülme oluyorsa bunun araştırılması gerekir.

Saç dökülmesinin farklı sebepleri olabilir

Normalin üstünde olan saç dökülmesinin genetik faktörler, cilt hastalıkları ve kıl gelişimi bozuklukları, beslenme bozuklukları, vitamin eksikliği, mineral eksikliği, hormonal problemler, bazı iç hastalıklar, bazı ilaçlar, kemoterapi, gebelik, kozmetik ürünler, stres ve depresyon gibi farklı sebepleri bulunabilmektedir. Bu sebepler saç dökülmesinin en sık nedenleri arasında yer alır.

Tedaviyi altta yatan sebep belirler

Saç dökülmesi, sebebe bağlı olarak birçok farklı şekilde ortaya çıkabilmektedir. Ani saç dökülmesi saçın taranması, yıkanması ve hafif çekmeden sonra fazlaca saçın dökülmesi şeklinde fark edilir. Bununla birlikte sabah uyanıldığında yastıkta fazla miktarda saç bulunması da belirtiler arasında yer alır. “Androgenetik alopeside” olarak da adlandırılan erkek tipi dökülme ise zaman içeresinde ön saç çizgisinin geri çekilmesi ve tepe bölgede açılma meydana gelmesi şeklinde gözlemlenir. Saç kıran denilen “Alopesi areatada” durumundaysa, saçlarda bölgesel olarak bozuk para büyüklüğünde dökülme alanları ortaya çıkar. Saç dökülmesi tedavisi ise belirlenen sebebe yönelik olarak uygulanır. Bunun yanı sıra saç büyümesini destekleyen PRP ve mezoterapi gibi uygulamalar ve ilaç tedavileri kullanılabilir. Bazı olgularda ise saç ekimi yapılabilir.

PRP ve mezoterapi saç dökülmesini azaltmaya yardımcı olur

Direkt saç köklerine yapılan PRP ve mezoterapi uygulamaları hem hızlı sonuç alınması, hem de tedavi başarıları göz önüne alındığında son yıllarda giderek önemi artan ve popülerleşen tedavi yöntemleri arasında yer alır. PRP tedavisinde kişinin kendi kanı alınıp,  işlemden geçirilerek platelet ve büyüme faktörlerinden zengin olan plazma kısmı ayrıştırılarak kişinin saç köklerine enjekte edilir. Mezoterapide ise dışardan hazır flakonlarda saç için gerekli aminoasit, vitamin ve mineral açısından zengin içerikler enjeksiyon yoluyla saç köklerine verilir. Her iki tedavi yöntemi de mevcut saçları güçlendirerek​ saç dökülmesini azaltır ve saç çıkmayan kıl folikullerden saç çıkışını destekler. Saç dökülmesini tamamen durdurmaz, ancak normalden fazla miktardaki saç dökülmesini en aza indirerek daha güçlü ve sağlıklı saçlar oluşmasını sağlar. Bu işlemlerden hastalar ortalama üçüncü seanstan sonra fayda görmeye başlar. Kişiden kişiye değişmekle beraber etkisi ortalama 6 ay ile 1 yıl arasında devam eder.

Hamileler ve emziren annelere uygulanmamalıdır

PRP ve mezoterapi işlemleri 18 yaşından büyük, saç dökülmesi yaşayan bireylere uygulanabilir.  Ancak kan sulandırıcı ilaç kullananlara, kanama bozukluğu olanlara, uygulama yapılacak bölgede enfeksiyon ve iltihap olanlara, hamilelere, emziren annelere ve kanser hastalarında uygulama yapılmaz. Mezoterapi uygulamasında kişinin ürün içeriğindeki maddelerden birisine karşı alerjisi varsa ya da ürtiker hastasıyla bu uygulamaların yapılmaması gerekir.

İşlem sonrası belli bir süre saçın yıkanmaması gerekir

2-4 haftada bir uygulanan PRP ve mezoterapi tedavilerinin genellikle 4-6 seans yaptırılması önerilmektedir. İşlem sonrası ilk 6 saat süresince saçın yıkanmaması, şişlik olursa buz uygulaması yapılması gerekmektedir. işlem sonrası iki gün boyunca sauna ve buhar odasına girilmemeli, enfeksiyon riski nedeniyle havuz ve denizden de bir süre uzak durulmalıdır.

Alerjik şikayetler yaygınlaşıyor!

Alerjik şikayetler yaygınlaşıyor!

Bahar aylarında ağaçların yeşillenmesi ve çiçeklerin açması ile polenlerin yaygınlaşıp havada uçuşması özellikle alerjik bünyeli kişilerde birçok soruna yol açıyor. Gözlerde kızarma, burun akıntısı ve tıkanıklığı, geniz akıntısı, boğazda gıcık hissi, öksürük hatta nefes darlığı ile kendini gösteren şikayetler çoğu zaman üst solunum yolu enfeksiyonları ile karıştırılabiliyor. Fonksiyonel Tıp çalışmaları yürüten Acıbadem Fulya Hastanesi Uzmanı Dr. Aynur Ketene “Bahar alerjisi polenler ile tetiklenir yani hassas bireylerin burun mukozası polenler ile temas edince vücutlarında birtakım karışık mekanizmalar çalışmaya başlar ve semptomlar ortaya çıkar. Alerjiden sorumlu olan bağışıklık sistemidir. Bağışıklık sistemimiz polenleri tehlikeli olarak algılar ve antikor adı verilen savunma sistemleri harekete geçer. Alerjik reaksiyonlar başlar histanamin salınımı olur. Histamin salınımı sonucu da burun akıntısı, burun kaşıntısı, hapşırık, gözlerde kızarıklık, göz altında halkalanmalar ve öksürük gibi şikayetler meydana gelir” diyor. Dr. Aynur Ketene, alerjik şikayetlerin yaygınlaştığı bugünlerde bahar alerjisine karşı alınabilecek 8 etkili önlemi anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Dr. Aynur Ketene

Yeterli su tüketin

Yeterli su tüketimi vücudun işleyişi ve toksinlerin atılımında, bağışıklık sisteminin dengelenmesinde önemlidir. Vücut kilonuza göre, kilogram başına ortalama 40 ml su içmeye dikkat edilmelidir. Çay ve kahve gibi içecekler ise sıvı alımı yerine geçmez. Aksine vücuttaki sıvının daha fazla atılımına yol açarak bedeni olumsuz etkiler.

Bağırsak dostu besinler tüketin

Alerjiden sorumlu olan bağışıklık sistemidir. Bağışıklık sisteminin yüzde 80’inden bağırsaklarımız sorumludur. Bağırsak mikrobiyotasının bozulmasına yol açan hazır, katkı maddeli endüstriyel beslenmeden uzak durun. Bağırsak sisteminin güçlenmesini sağlayan bol lifli ve probiyotik besinler tüketin. Örneğin; enginar, kefir, turşu, yoğurt, havuç, kabak, ceviz, badem gibi bağırsak dostu besinler alerjik reaksiyonlarla mücadeleyi güçlendirir. Soğan ve sarımsak aşırı mukusun azaltılmasına yardımcı olurken, C vitamini de alerji belirtilerini azaltır.

Yeterli ve kaliteli uyuyun

Kaliteli ve yeterli uyku bağışıklık sistemini güçlendirirken, alerji gibi bağışıklık sistemiyle ilgili problemlerde yardımcı olur. Özellikle gece boyunca vücudu toksinlerden uzaklaştırıp, kişiyi ertesi güne hazırlayan en güçlü antioksidanlardan olan melatonin hormonu 23.00-03.00 saatleri arasında salgılanır. Bu nedenle bu saatlerde mutlaka uykuda olun.

Toksinlerden uzaklaşın

Sigara, alkol, parfüm, sprey, egzoz dumanı gibi toksinlerden uzak durmak vücutta toksin birikimini, karaciğerin yükünü azaltarak bağışıklık sistemine katkıda bulunur. Alüminyumlu deodorantlar, katkı maddeli gıdalar, saç boyaları, şampuanlar ve makyaj malzemeleri gibi toksinler de vücutta ayrıca yük oluşturarak bağışıklık sistemini olumsuz etkileyip alerjiyi tetikler. Gereksiz kullanılan antibiyotikler de bağırsak dostu bakterileri yok ederek bağışıklık sistemini zayıflatır. Bu da alerji riskini artırır.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Bulunduğunuz odada ve dışarıda çamaşır kurutmayın

Alerjiyi tetiklediğinden çamaşırları bulunduğunuz odada ve dışarıda kurutmayın. Aksi taktirde bulunduğunuz odada çamaşır kurutmak deterjan kokusuna maruz kalmanıza ve alerjinin tetiklenmesine yol açacaktır. Özellikle bahar aylarında dışarıda çamaşır kurutmak da polenlerin çamaşırların üzerine yapışmasına ve bu yolla alerjik şikayetlerinizin artmasına neden olur. Kurutucu yoksa başka bir odaya asıp daha sonra odayı mutlaka havalandırın.

Polenlere karşı maske takın

Polenler sabah 05:00-10:00 arası yayıldığından bu saatlerde gerekmedikçe dışarı çıkmayın. Polenlerin yoğun olduğu zamanlarda evi havalandırmayın. Dışarı çıkarken ağzınıza ve burnunuzu kapatmak için polen maskesi takabilir, güneş gözlüğüyle de gözlerinizi koruyabilirsiniz.

Odada fazla eşyadan kaçının

Özellikle de yattığınız odada fazla eşya bulundurmayın. Peluş oyuncak, halı ve battaniye gibi toz tutabilen eşyalar da alerjiyi tetikleyerek alerjik rahatsızlıkların artmasına yol açar. Nevresim takımlarınızı her hafta 60 derecede yıkamaya özen gösterin. Evinizde kedi, köpek varsa yattığınız odaya girmemesine dikkat edin. Evinizi sık sık süpürüp nemli bezle toz alın. Yüksek etkinlikte partikül yakalayıcı yani hepa filtreli klima kullanın ve hepa filtreli süpürge ile evi temizleyin. Eve gelir gelmez üzerinizi değiştirin ve ellerinizi gün içerisinde sık yıkayın.

Düzenli egzersiz yapın

Fonksiyonel Tıp çalışmaları yürüten Dr. Aynur Ketene “Düzenli egzersiz sağlıklı yaşam için her açıdan son derece önem taşımakta, bağışıklık sisteminin güçlenmesini sağlayarak alerjilerle mücadelede destek olmaktadır” diyor.

Çocuklarda salmonellaya dikkat!

Çocuklarda salmonellaya dikkat!

Karın ağrısı, ateş ve ishal gibi belirtilerle kendini gösteren salmonella, yetişkinlerde olduğu gibi çocuk sağlığını da tehdit ediyor. Çocuklarda bağışıklık sistemi daha zayıf olduğu için yetişkinlere göre bu sorun daha ciddi seyredebiliyor. Memorial Şişli Hastanesi Çocuk Hastalıkları ve Sağlığı Bölümü’nden Uz. Dr. Seda Günhar, salmonellanın çocuklar üzerindeki etkisi hakkında bilgi verdi.

Salmonella, bağırsakları etkileyen yaygın bir hastalıktır. Salmonella bakterileri, bağırsaklarda yaşamakta ve dışkı yoluyla da vücuttan atılmaktadır. Gıda zehirlenmelerinin en bilinen sebebi olan salmonella, beslenme yoluyla bulaşabilmektedir. Salmonella, bulaşması çok kolay bir enfeksiyondur ve bu nedenle de korunma tedbirleri konusunda bilinçli olmak önemlidir.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Dr. Seda Günhar

Acil tıbbi müdahale gerekebilir

Salmonella, bazı durumlarda, ishal ciddi dehidrasyona neden olabilir ve acil tıbbi müdahale gerektirir. Enfeksiyon bağırsakların ötesine yayılırsa hayatı tehdit eden komplikasyonlar da gelişebilir. Salmonella enfeksiyonu şu yollarla bulaşabilir:

  • İnsan ve hayvan atıklarının kaynak sularına karışması
  • İçme suyunun yeterince klorlanmaması
  • Salmonella taşıyan iyi pişmemiş et, yumurta, süt ve süt ürünlerinin tüketilmesi
  • Kaynağı bilinmeyen suların içilmesi ya da kullanılması
  • Pastörize edilmemiş süt ya da peynir tüketilmesi
  • Kirli çiğ sebze, meyve, baharat veya çerez yenilmesi
  • Kümes hayvanlarına temas edilmesi
  • Hasta insanlarla temas gerçekleşmesi

Çok ciddi seyredebilir

Salmonellada en yüksek riskli grup çocuklar, yaşlılar ve bağışıklık sistemi zayıf olan kişilerdir. Bu grupta enfeksiyon daha da ciddi seyredebilir. Salmonella bakterisinin bulaştığı kişilerde ortalama 12-72 saat sonra klinik tablo başlar. Çoğu hastada klinik bulgu oluşmayabilir ama özellikle yüksek riskli grupta yüksek ateş, karın ağrısı, bulantı, kusma, ishal en sık izlenen şikayetlerdir. Bazı hastalarda bu şikayetler nedeni ile hastaneye yatış gerekebilir. Hastalık genellikle 4-7 gün sürer ve çoğu kişi tedavi olmadan iyileşir. Bazı kişilerde, ishal hastanın hastaneye yatmasını gerektirecek kadar şiddetli olabilir.

En çok su ve gıdalardan bulaşıyor

Salmonella bakterisi su ve gıdalarla bulaştığı için çok hızlı bir şekilde yayılabilecek bir bakteridir. Salmonellanın yayılmasını önlemek için kişisel hijyen kurallarına uymak ve güvenilir olmayan yerlerden çiğ gıda tüketiminin olmamasına dikkat etmek gerekmektedir. Çocukların çok sevdiği ve tükettiği pek çok gıda maddesinden de salmonella bulaşabilmektedir. Örneğin, yumurta, süt gibi proteinli gıdalar, beklemiş sütlaç, iyi şekilde saklanmamış yaş pastalar, bulaş olan çikolatalar, çerez gibi hazır ürünler ve dışarıda bekletilmiş tavuklarda daha çok görülür. Salmonelladan korunmak için çiğ, az pişmiş yumurta, et veya kümes hayvanları, kabuklu deniz ürünleri ve pastörize edilmemiş süt gibi yüksek riskli gıdaların iyice pişirildikten sonra tüketilmesi gerekmektedir.

İshal diyeti önemli

Salmonella grubu hastalar muayene edildikten sonra doktor tarafından reçete edilen antibiyotik tedavisine başlamalıdır. Antibiyotik tedavisinin yanı sıra yeterli sıvı alınmasının sağlanması, ishal için destek tedavi ve ishal diyetinin yapılması önemlidir. İshal diyetinde patates püresi, pirinç lapası, yağsız haşlanmış makarna gibi yüksek enerji içeren yiyecekler, muz gibi potasyumdan zengin besinler tercih edilmelidir. Bunun yanında aile içi bulaş da olabilmektedir. Aile bireylerinde belirtiler olsun ya da olmasın probiyotik tavsiye edilmelidir.