Ani Ateş, Öksürük ve Kas Ağrısına Dikkat! Gripte İlk 48 Saat Hayat Kurtarıyor

Sonbaharın gelmesiyle birlikte influenza (grip) vakalarının görülme sıklığı artabiliyor. Hava sıcaklıklarındaki değişimler, okulların açılması ve kapalı, kalabalık ortamlarda daha fazla zaman geçirilmesi solunum yolu virüslerinin daha kolay yayılmasına zemin hazırlayabiliyor. Acıbadem Maslak Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Dr. Kristine Koyunseven “İnfluenza, temel olarak A ve B tipleriyle mevsimsel gribe neden olan ve genetik yapısı zaman içinde değişebilen bir virüstür. Bu değişken yapı, influenza virüslerinin toplumda her yıl yeniden dolaşıma girebilmesinin ve grip aşılarının düzenli olarak güncellenmesinin önemli nedenlerinden biridir” diyor.

Influenzanın ani başlayan ateş, kuru öksürük ve kas ağrılarıyla kendini gösterebildiğini, boğaz ağrısı, baş ağrısı, burun tıkanıklığı ve bulantının da eşlik edebildiğini belirten Dr. Koyunseven, özellikle 65 yaş üzeri bireyler, gebeler, kronik hastalığı bulunanlar ve obezitesi olan kişilerde daha ağır seyredebildiğini vurguluyor. Bazı basit ama etkili önlemlerle influenzadan korunmanın mümkün olabildiğini vurgulayan Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Dr. Koyunseven, 7 etkili önlemi anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Dr. Kristine Koyunseven

Dr. Kristine Koyunseven

Grip aşınızı olun!

 Influenzadan korunmada en etkili yöntemlerden biri; yıllık grip aşısıdır. Influenza virüsü zaman içinde değişebildiği için aşı içeriği, dolaşımdaki virüslere ilişkin küresel veriler doğrultusunda her yıl güncellenmektedir. Genel olarak 6 ay ve üzerindeki, aşıya engel bir durumu bulunmayan kişilerin yıllık influenza aşısı yaptırmasında büyük fayda vardır. Özellikle komplikasyon riski yüksek kişilerde aşılama hastalığın ağır seyretme ve ciddi sonuçlara yol açma riskini azaltmada önem taşır. Antikor korumasının en yüksek seviyeye ulaşması yaklaşık 2 hafta sürer. Kuzey Yarımküre’de aşı influenza aktivitesi başlamadan önce, tercihen ekim ayı sonuna kadar uygulanmalıdır; ancak bu dönemi kaçıran kişiler influenza sezonu devam ettiği sürece aşı olabilir. Aşının koruyuculuğu kişiye ve dolaşımdaki virüslerle aşıdaki virüs türlerinin uyumuna göre değişebilse de, influenza gelişmesi durumunda hastalığın şiddetini, yoğun bakım gereksinimini ve ölüm riskini azaltabilir.

Sağlıklı ve dengeli beslenin!

Sağlıklı ve dengeli beslenme, bağışıklık sisteminin normal işlevlerini destekleyerek vücudun enfeksiyonlara karşı doğal savunmasına katkı sağlar. Özellikle taze sebze ve meyvelerden zengin, yeterli ve dengeli bir beslenme düzeni; bağışıklık yanıtı için gerekli vitamin, mineral ve diğer besin öğelerinin karşılanması açısından önemlidir. Öğün atlamak veya aşırı kısıtlayıcı diyetler uygulamak yerine, yeterli ve dengeli beslenme sürdürülebilir bir yaşam biçimi haline getirilmelidir. Ancak sağlıklı beslenmenin tek başına influenzadan korumadığı; aşılama ve diğer koruyucu önlemlerin yerini tutmadığı unutulmamalıdır.

Uyku düzeninize dikkat edin!

Uyku, beyin fonksiyonlarından bağışıklığa kadar vücudun temel bakım süreçlerinden biridir. Metabolik atıkları temizlemek ve bağışıklığı düzenlemek gibi kritik roller üstlenen uyku, yetersiz ve kalitesiz olduğunda bağışıklığı zayıflatarak enfeksiyon riskini artırabilir. Özellikle sonbahar ve kış aylarında influenza gibi solunum yolu enfeksiyonlarının daha sık görüldüğü dönemlerde, düzenli ve yeterli uyku bağışıklık savunmasına destek olarak enfeksiyonlardan korunmada önemli rol oynar. ABD Hastalık Kontrol ve Korunma Merkezleri (CDC) de influenza önlemleri arasında yeterli ve kaliteli uykunun önemine dikkat çekmektedir.

El hijyenine çok özen gösterin!

El hijyeni, influenza virüsünün eller aracılığıyla göz, burun ve ağız mukozasına taşınmasını önlemeye yardımcı olan önemli koruyucu önlemlerden biridir. Ellerin su ve sabunla düzenli olarak yıkanması veya uygun durumlarda alkol bazlı el antiseptiği kullanılması bulaş riskinin azaltılmasına katkı sağlar. Özellikle öksürme, hapşırma veya ortak yüzeylere temas sonrasında ellerin temizlenmesi; yıkanmamış ellerle göz, burun ve ağıza dokunmaktan kaçınılması önemlidir.

Hasta kişilerle temastan uzak durun!

Influenza, öksürme, hapşırma sonrasında ortaya çıkan solunum parçacıklarıyla kolayca bulaşabilir. Bu nedenle hasta kişilerle yakın temastan mümkün olduğunca kaçınmak ve hastalık belirtileri olan kişilerin dinlenerek evde kalması, bulaşın azaltılmasında önemli rol oynar. Özellikle kapalı ve kalabalık ortamlarda yakın teması azaltmaya da özen gösterilmelidir.

Ortamı sık sık havalandırın

Kapalı ve kalabalık ortamların düzenli olarak havalandırılması, havadaki solunum parçacıklarının yoğunluğunu azaltarak influenza gibi solunum yolu enfeksiyonlarının bulaşma riskinin düşürülmesine yardımcı olabilir. Ev, iş yeri, sınıf ve diğer kapalı alanlarda pencereleri sık sık açarak temiz hava girişini sağlamak önemli bir korunma önlemidir.

Maske takın

Maskeler, öksürme, hapşırma, konuşma ve solunum sırasında çevreye yayılan solunum parçacıklarının yayılımını azaltarak hem hastalığın başkalarına bulaşmasını hem de kişisel maruziyeti azaltmaya yardımcı olur. Etkili bir korunma için maskenin ağız ve burnu tamamen kapatacak şekilde doğru kullanılması önemlidir. İnfluenzadan korunmada maske tek başına yeterli olmayabileceğinden; el hijyeni, ortamların düzenli havalandırılması, hasta kişilerle yakın temastan kaçınma ve aşılama gibi diğer koruyucu önlemlerle birlikte uygulanmalıdır.

Belirtiler başladığında ilk 48 saat önemli!

Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Dr. Kristine Koyunseven “İnfluenza tedavisinde antiviral ilaçlar, hastalık süresinin kısaltılmasına ve özellikle risk grubundaki kişilerde komplikasyonların azaltılmasına katkı sağlayabilir. Tedaviden en yüksek yararın sağlanabilmesi için antiviral ilaçlara, belirtilerin ortaya çıkmasından sonraki ilk 48 saat içinde başlanması önemlidir. Bununla birlikte ağır seyreden veya hastaneye yatış gerektiren durumlarda, 48 saat geçmiş olsa dahi hekim değerlendirmesiyle antiviral tedavi gündeme gelebilir” diyor.

 

 

#İnfluenza #Grip #GripAşısı #SonbaharHastalıkları #Sağlık #EnfeksiyonHastalıkları #BağışıklıkSistemi #DrKristineKoyunseven #AcıbademMaslak #KoruyucuSağlık #GripBelirtileri #Ateş #Öksürük #KasAğrısı #SağlıklıYaşam #ElHijyeni #Maske #SağlıkHaberleri #KışHastalıkları #ViralEnfeksiyonlar

Obezite Kalp Krizi Riskini Artırıyor, İğneler Riskleri Azaltabilir

Zayıflama iğnelerinin kalp kası üzerinde olumsuz etkilerinin olup olmadığının tartışıldığını belirten uzmanlar, öte yandan fazla kiloların kalp sağlığı üzerindeki olumsuz etkisinin tartışılmaz bir gerçek olduğunu söylüyor.

Kilo vermenin kalp sağlığı üzerinde olumlu etkileri olduğunu ifade eden Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Mehmet Baltalı, “Dolayısıyla zayıflama iğneleri kalp krizi ve kalp yetmezliği riskini azaltmaya katkı sağlayabilir.” dedi. Zayıflama iğnelerinin en belirgin yan etkilerinin mide-bağırsak sisteminde görüldüğüne işaret eden Prof. Dr. Baltalı, kalp hastalarının ise zayıflama iğnelerini mutlaka doktor kontrolünde kullanması gerektiğini vurguladı.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Mehmet Baltalı, zayıflama iğnelerinin kalp sağlığı üzerinde etkisi olup olmadığı hakkında açıklamalarda bulundu.

Prof. Dr. Mehmet Baltalı

 

Obezite kalp sağlığı için ciddi bir tehdit!

Bilinenin aksine zayıflama iğnelerinin kalp kasını zayıflatmadığını aktaran Prof. Dr. Mehmet Baltalı, “Kalbi koruyabiliyor, kalp yetmezliğinden ölümü engelleyebiliyor veya azaltabiliyor.” dedi.

Semaglutid ve tirzepatid etken maddeli ilaçların kalbin pompalama gücünü azaltıcı bir etkisi olmadığını ifade eden Prof. Dr. Baltalı, “İkinci olarak ateroskleroz dediğimiz, kalbi besleyen damarlardaki kalınlaşmayı veya damar tıkanıklığını, kalp krizini, kalp yetmezliği oluşumunu ve buna bağlı ölümleri engelleyebiliyor. Çünkü obezite hem kalp krizi hem de kalp yetmezliğine bağlı durumlar için bir risk faktörüdür. Obeziteyi engellediğinizde, yani insanları zayıflattığınızda bu durum kalp üzerinde net olarak olumlu etki yapar.” şeklinde konuştu.

Zayıflama iğnelerinin yan etkileri mide-bağırsak sisteminde görülüyor!

Hızlı kilo kaybının da kalp ritmini veya kalp kası üzerinde olumsuz bir etkisi bulunmadığına işaret eden Prof. Dr. Baltalı, “Aksine kilo vermenin kalp sağlığı açısından olumlu etkileri söz konusu.” dedi.

En belirgin etkilerin mide-bağırsak sistemi üzerinde görüldüğünü kaydeden Prof. Dr. Baltalı, “Bu tür ilaçlar mide boşalmasını yavaşlatabiliyor ve ishal veya kabızlık gibi şikâyetlere yol açabiliyor. Kullanıcıların yaklaşık yüzde 5 ila 6’sı da bu tür yan etkiler nedeniyle ilacı bırakıyor.” diye konuştu.

Prof. Dr. Baltalı ayrıca, zayıflama iğnelerinin çarpıntı oluşturduğuna dair bir kanıt olmadığını, kan basıncını artırmadığını ve fazla kilonun neden olduğu tansiyonu da düşürebildiğini söyledi.

Kalp hastaları zayıflama iğnelerini doktor kontrolünde kullanmalı!

Kalp hastalığı bulunanların zayıflama iğnesi kullanımını değerlendiren Prof. Dr. Mehmet Baltalı, “Herhangi bir kontrendikasyon yoksa hastalar tirzepatid ve semaglutid etken maddeli ilaçları kullanabilirler. Ancak her durumda kullanmadan önce doktora gidilmesi gerekir; tiroit kanseri gibi birtakım kanser türleri olanların bunları kesinlikle kullanmaması icap eder.” uyarısında bulundu.

İğne kontrollü şekilde bırakılmalı!

Haftada bir kullanılan iğnelerin ilk etkisinin insülinle benzer şekilde kan şekerini düzene sokması olduğunu dile getiren Prof. Dr. Baltalı, sözlerini şöyle tamamladı

İkinci olarak ise beyne etki ederek açlık hissini net olarak engeller. Belli bir kiloya ulaştıktan sonra kullanımı tamamen bırakıldığında tekrar kilo kazanımı olabiliyor. Bu nedenle ilacı yavaş yavaş, belli aralıklarla sıklığı azaltarak kesmek önerilir.”

 

 

 

#Zayıflamaİğnesi #KalpSağlığı #Obezite #Semaglutid #Tirzepatid #YanEtkiler #Kardiyoloji #DoktorKontrolü #SağlıkHaberi #Türkiye

Tatil Sonrası Alkol Kullanımı Bağımlılık Riski Taşıyor

Tatil döneminde değişen günlük rutinlerin, alkol tüketiminin artmasına zemin hazırlayabildiğini belirten uzmanlar, bu durumun bağımlılığa dönüşebildiğini söylüyor.

Özellikle tüketim miktarının giderek artması ve alkolü kontrol etmekte zorlanılmasının riskli kullanıma işaret ettiğini aktaran Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, “‘Tatildeyim, bir şey olmaz’ düşüncesiyle başlayan sık ve yüksek miktarda alkol tüketimi, kişinin alkolle kurduğu ilişkinin değişmesine yol açabilir.” dedi. Tatil sonrasında alkol tüketiminin devam etmesinin göz ardı edilmemesi gereken bir belirti olduğuna dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Çetin, alkol kullanımıyla ilgili değişimlerin erken fark edilmesi ve gerektiğinde profesyonel destek alınması gerektiğini vurguladı.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, tatil döneminde artabilen alkol tüketiminin riskli kullanıma ve bağımlılığa dönüşme riski hakkında açıklamalarda bulundu.

Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin

Psikiyatri Uzmanı Dr. Alptekin Çetin

Sık ve yüksek miktarda alkol tüketimi, riskli kullanıma dönüşebilir!

Tatil dönemlerinde günlük rutinin değiştiğini, uyku ve beslenme düzeninin bozulabildiğini ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, “Alkol tüketimi de bu değişimlerden etkilenebiliyor.” dedi.

Tatilin, birçok kişi için sorumluluklardan uzaklaşma ve rahatlama dönemi olarak görüldüğüne işaret eden Dr. Öğr. Üyesi Çetin, “Ancak ‘tatildeyim, bir şey olmaz’ düşüncesiyle başlayan sık ve yüksek miktarda alkol tüketimi, kişinin alkolle kurduğu ilişkinin değişmesine yol açabilir. Özellikle her gün alkol alma, içilen miktarı giderek artırma ve alkolsüz eğlenemeyeceğini düşünme gibi davranışlar riskli kullanımın göstergeleri arasında yer alır.” diye konuştu.

Alkolün duyguları düzenleyen bir araç haline gelmesi, bağımlılık riskini artırabilir!

Alkolün kısa süreli olarak gevşeme ve rahatlama hissi oluşturabildiğini dile getiren Dr. Öğr. Üyesi Çetin, “Bu etki kişinin stres, kaygı ve olumsuz duygularla başa çıkmak için alkole yönelmesini kolaylaştırabilir. Kişi bir süre sonra yalnızca sosyal ortamlarda değil; sıkıldığında, kaygılandığında, uyumakta zorlandığında veya kendisini kötü hissettiğinde de alkol kullanmaya başlayabilir. Alkolün duyguları düzenleyen bir araç haline gelmesi, bağımlılık gelişimi açısından dikkat edilmesi gereken önemli bir durumdur.” dedi.

Tatilde artan tolerans daha fazla alkol tüketimine yol açabilir!

Aynı rahatlama veya keyif hissini yaşayabilmek için zamanla daha fazla miktarda alkol tüketme ihtiyacı duyulmasının ‘tolerans gelişimi’ olarak tanımlandığını kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Çetin, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Başlangıçta bir veya iki kadehle yetinebilen kişi, ilerleyen günlerde aynı etkiyi hissedebilmek için daha fazla alkol tüketebilir. Tatil döneminde birkaç gün üst üste devam eden yüksek miktardaki tüketim, kişinin alkol toleransını artırabilir. Tatil sona erdiğinde tüketim eski düzeyine dönmüyorsa veya kişi alkol kullanmadığı zaman huzursuzluk yaşıyorsa profesyonel destek düşünülmelidir.”

Alkol bağımlılığında kullanım sıklığından çok kontrol kaybı önemli!

Alkol bağımlılığının yalnızca her gün alkol içmekle tanımlanamayacağına dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Çetin, “Kontrol kaybı belirleyici unsurlardan biridir.” dedi.

Bağımlılık açısından asıl değerlendirilmesi gerekenin, kişinin ne kadar sıklıkla içtiğinin yanında alkol kullanımını kontrol edip edemediği olduğunu aktaran Dr. Öğr. Üyesi Çetin, “Kişi planladığından daha fazla içiyor, bırakmayı ya da azaltmayı denemesine rağmen başarılı olamıyor, sorumluluklarını aksatıyor veya zarar görmesine rağmen kullanmayı sürdürüyorsa burada ciddi bir sorun olabilir. Yalnızca tatillerde veya hafta sonlarında alkol kullandığını belirten kişiler kısa sürede yüksek miktarda tüketim yapabilir. Kişinin her gün alkol kullanmaması, kullanım biçiminin güvenli olduğu anlamına gelmez. Kısa sürede yüksek miktarda alkol tüketmek; muhakeme bozukluğu, denge kaybı, trafik kazaları, düşmeler, şiddet davranışları, korunmasız cinsel ilişki ve alkol zehirlenmesi gibi ciddi sonuçlara yol açabilir. Bu nedenle yalnızca kullanım sıklığına değil, bir seferde tüketilen miktara ve ortaya çıkan sonuçlara da bakılmalıdır.” açıklamasını yaptı.

Tatil sonrası alkol tüketiminin sürmesi, sorun işareti olabilir!

Tatil bittikten sonra alkol tüketiminin sürmesi, kişinin içmek için fırsat yaratmaya başlaması veya eski yaşam düzenine dönmekte zorlanmasının göz ardı edilmemesi gerektiğine değinen Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, “Kişinin akşamları rahatlamak, uyumak veya günlük stresini azaltmak gibi sebeplerle alkol kullanmaya devam etmesi, geçici bir tatil davranışının kalıcı bir alışkanlığa dönüşmeye başladığını gösterebilir.” dedi.

Alkolle ilgili bazı durumların görülmesi halinde kişinin kullanım alışkanlığının dikkatle değerlendirmesi gerektiğini vurgulayan Dr. Öğr. Üyesi Çetin, “Planlanandan daha fazla veya daha uzun süre alkol tüketmek, alkolü azaltma ya da bırakma girişimlerinde başarısız olmak, aynı etkiyi hissedebilmek için giderek daha fazla içmek, alkol kullanılmadığında huzursuzluk, titreme, terleme veya uyku sorunu yaşamak, alkol nedeniyle aile, iş veya sosyal yaşamda sorunlarla karşılaşmak, riskli durumlarda alkol kullanmak, yaşanan fiziksel veya psikolojik zararlara rağmen tüketimi sürdürmek, eğlenmek, sosyalleşmek veya rahatlamak için alkole ihtiyaç duyduğunu düşünmek, alkol kullanımını çevreden gizlemek veya tüketilen miktarı olduğundan az göstermek, tatil bittikten sonra da aynı tüketim düzenini devam ettirmek gibi davranışlar ortada bir sorun olduğu anlamına gelebilir.” şeklinde konuştu.

Alkol kullanımı ile altta yatan ruhsal sorun birlikte değerlendirilmeli!

Bağımlılık riskinin herkeste aynı olmadığı bilgisini veren Dr. Öğr. Üyesi Çetin, “Gençler, dürtü kontrolü güçlüğü yaşayanlar, depresyon veya kaygı bozukluğu bulunanlar ile ailesinde bağımlılık öyküsü olan kişiler daha yüksek risk altında olabiliyor.” Dedi.

Alkolün bazen ruhsal sorunların belirtilerini geçici olarak bastırıyor gibi görünebileceğini; ancak uzun vadede kaygı, depresif belirtiler, uyku sorunları ve dürtüsel davranışların daha da artabileceğini dile getiren Dr. Öğr. Üyesi Çetin, kişi alkolü psikolojik sıkıntılarından uzaklaşmak için kullanıyorsa hem alkol kullanımı hem de altta yatan ruhsal sorunun birlikte değerlendirilmesi gerektiğini söyledi.

Yoğun alkol kullananlar, bırakma sürecini sağlık profesyoneli desteğiyle planlamalı!

Uzun süredir düzenli ve yüksek miktarda alkol kullanan kişilerin, tıbbi değerlendirme olmadan alkolü aniden bırakmasının riskli olabileceği uyarısında bulunan Dr. Öğr. Üyesi Çetin, “Bağımlılık gelişmiş kişilerde alkolün aniden kesilmesi; titreme, terleme, çarpıntı, yoğun kaygı, uykusuzluk, nöbet ve bilinç değişiklikleri gibi ciddi yoksunluk belirtilerine yol açabilir. Bu nedenle düzenli ve yoğun alkol kullanan kişiler, bırakma sürecini mutlaka bir sağlık profesyonelinin desteğiyle planlamalı.” dedi.

Alkol kullanımındaki değişimin erken fark edilmesinin önemli olduğunun altını çizen Dr. Öğr. Üyesi Çetin, sözlerini şöyle tamamladı:

“Alkol kullanımıyla ilgili yardım istemek için kişinin hayatının tamamen bozulmasını beklemek gerekmez. Tüketim miktarı artmışsa, kontrol etmek zorlaşmışsa, tatil sonrasında kullanım devam ediyorsa veya alkol kişinin ruhsal ve fiziksel sağlığını etkilemeye başlamışsa bir psikiyatri uzmanına başvurulmalı. Erken dönemde alınan destek, riskli kullanımın bağımlılığa dönüşmesini önleyebilir ve tedavi sürecini kolaylaştırabilir.”

 

 

#AlkolKullanımı #Bağımlılık #TatilSonrası #Psikiyatri #ÜsküdarÜniversitesi #SağlıkHaberi #AlkolRiskleri #ProfesyonelDestek #RuhSağlığı #NPİSTANBUL

Karında sürekli şişlik, az yemekle doyma…

Kadın kanserleri her zaman belirgin bir şikayetle ortaya çıkmayıp, sinsice ilerleyebiliyor.  Bazen vücudun verdiği küçük bir sinyal, günlük hayatın yoğunluğu içinde yorgunluk, stres, hormonal değişimler ya da basit bir rahatsızlık olarak değerlendirilebiliyor. Ancak dikkat! Acıbadem Kartal Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Murat Yassa, “Bazı belirtilerin alışılmışın dışında olması, tekrarlaması, giderek artması veya iki haftadan uzun sürmesi mutlaka dikkate alınmalı ve zaman kaybetmeden hekime başvurulmalıdır. Çünkü olası bir kanser başlangıcı için iki hafta bile tedavinin seyrini değiştirebiliyor” diyor.

Özellikle rahim, rahim ağzı ve yumurtalık kanserlerinde görülebilen bazı değişikliklerin mutlaka kanser olduğu anlamına gelmediğini, ancak vücudun normal düzeninde ortaya çıkan ve geçmeyen nedenlerin araştırılmasının büyük önem taşıdığını vurgulayan Doç. Dr. Yassa,

“Jinekolojik kanserlerde en büyük fark, tanının hangi evrede konduğuyla belirleniyor. Örneğin; rahim kanseri erken evrede yakalandığında beş yıllık sağ kalım yüzde 90’ın üzerinde. Aynı hastalık ileri evrede yakalandığında bu oran keskin biçimde düşüyor. Erken evre demek, çoğu zaman daha küçük bir ameliyat, daha az ek tedavi ve daha hızlı toparlanma demek” diye konuşuyor.

Doç. Dr. Murat Yassa kadın kanserlerinde 5 erken uyarı işaretini anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Doç. Dr. Murat Yassa

Doç. Dr. Murat Yassa

  • Menopoz sonrası kanama veya adet dışı kanama

Menopoza girdikten sonra görülen her kanama, miktarı ne olursa olsun, muayene gerektirir. Rahim kanseri tanısı alan kadınların yaklaşık yüzde 90’ında ilk belirti menopoz sonrası kanamadır. Menopoz sonrası kanama yaşayan kadınların ise yaklaşık yüzde 9’unda rahim kanseri saptanır. Menopoz öncesinde geçiş dönemindeki adetler arasında kanama, alışılmadık şekilde uzayan veya yoğun ve şiddetli kanamalar da aynı şekilde değerlendirilmelidir.

  • Geçmeyen şişkinlik ve çabuk doyma

Yumurtalık kanserinin erken belirtileri sindirim sistemi şikayetlerine benzer. Karında sürekli şişkinlik, az yemekle doyma, kıyafetlerin bel bölgesinde daralması ve karında dolgunluk hissi bunların başında gelir. Bu şikayetler yeni başladıysa, neredeyse her gün tekrarlıyorsa ve birkaç haftadır sürüyorsa kadın hastalıkları muayenesi de gerekir. Doç. Dr. Murat Yassa “Hastaların önemli bir kısmı aylarca hazımsızlık ilacı kullanıp kadın doğum uzmanına en son geliyor. Şişkinlik geçmiyorsa mutlaka yumurtalıklar da değerlendirilmelidir” diyor.

  • Cinsel ilişki sonrası kanama ve olağandışı akıntı

İlişki sonrası kanama, kanlı veya kötü kokulu akıntı rahim ağzı kanserinin erken dönem belirtileri arasındadır. Rahim ağzı kanseri, yıllar süren öncü lezyon döneminde tarama testleriyle yakalanabildiği için önlenebilir kanserler arasında sayılır. Türkiye’de 30 ile 65 yaş arasındaki kadınlara beş yılda bir HPV testi ulusal tarama programı kapsamında ücretsiz sunulmaktadır. HPV aşısı da rahim ağzı kanserine karşı etkili koruma sağlar.

  • Sürekli kasık ağrısı, sık idrara çıkma ve bağırsak alışkanlığında değişiklik

Kasıkta veya alt karında geçmeyen ağrı ya da baskı hissi, yeni başlayan sık idrara çıkma isteği ve nedeni bulunamayan kabızlık, yumurtalık ve rahim kanserlerinde görülebilen belirtilerdir. Bu şikayetler tek başına çoğu zaman iyi huylu nedenlere bağlıdır. Yeni başlamışsa, giderek artıyorsa ve birden fazlası bir arada görülüyorsa ayrıntılı değerlendirme gerekir.

  • Dış genital bölgede geçmeyen kaşıntı, yara veya renk değişikliği

Vulva kanseri daha nadir görülür, ancak belirtileri uzun süre mantar enfeksiyonu sanılarak ihmal edilir. Haftalarca süren kaşıntı, iyileşmeyen genital yaralar, kalınlaşmış veya renk değiştirmiş cilt alanı ve yeni beliren kabarıklık muayene edilmelidir. Kremle geçmeyen kaşıntıda biyopsi kararı erken verilmelidir.

Belirti yokken de tarama şart!

Yumurtalık ve rahim kanserleri için toplum genelinde uygulanan bir tarama testi bulunmadığından dolayı, belirtilerini bilmek ve düzenli jinekolojik muayeneye gitmek erken tanı için kritik önem taşıyor. Doç. Dr. Murat Yassa, normalin üstünde kilolu olan ve/veya polikistik over sendromu olanlarda da rahim kanseri riskinin ciddi şekilde arttığını, bu nedenle daha sık takip edilmeleri gerektiğini söylüyor. Ailesinde meme, yumurtalık, rahim veya bağırsak kanseri öyküsü olan kadınlar için kalıtsal risk değerlendirmesi ve daha yakın izlem gerekebiliyor. Şikayetlere, açıklanamayan kilo kaybı ve sürekli yorgunluk da eşlik ediyorsa gecikmeden hekime başvurmak büyük önem taşıyor.

Erken tanı, daha küçük ameliyat

Doç. Dr. Murat Yassa, rahim ve yumurtalık kanserlerinde tedavinin temelinin cerrahi olduğunu ve erken evrede yapılan ameliyatın genellikle daha sınırlı kaldığnı belirterek şöyle konuşuyor: “Erken evrede yakalanan rahim kanseri olgularının uygun olanlarında ameliyatı karında kesi açmadan, vajinal laparoskopiyle (vNOTES) tam kapalı izsiz cerrahi yapabiliyoruz. Bu hastalar çoğunlukla ertesi gün eve dönüyor ve daha az ağrı yaşıyor. Ancak bu seçeneğin kapısını açan şey hastalığın erken evrede yakalanmış olması. Belirtiyi erteleyen hasta, hem tedavi şansını hem de daha az zorlayıcı tedavi seçeneklerini kaybediyor.”

 

 

#KadınKanserleri #ErkenTanı #SağlıkHaberi #RahimKanseri #YumurtalıkKanseri #HPVAşısı #Jinekoloji #Acıbadem #MuratYassa #Sağlık

Her Bel Daralması Ameliyat Gerektirmez

Yürürken ağrılarınızın artması, merdiven veya yokuş çıkarken kalçanızda ve baldırlarınızda hissettiğiniz kramplar yalnızca yaşlılık belirtisi olmayabilir. Daha önce rahatlıkla kat ettiğiniz mesafeyi artık dinlenerek tamamlıyor, yürüdükçe öne eğilme ihtiyacı hissediyor ve oturduğunuzda rahatlıyorsanız, bel daralması sorunu ile karşı karşıya olabilirsiniz. Omurilik kanalı ile sinirlerin geçtiği boşlukların daralması sonucu gelişen hastalık; ağrı, uyuşma, karıncalanma ve zamanla kas gücü kaybına yol açabiliyor. Erken değerlendirme ve ameliyatsız tedaviler ise hastalığın ilerleme sürecini yavaşlatarak kişinin yürüme kapasitesinin ve yaşam kalitesinin korunmasına yardımcı olabiliyor. Acıbadem Kartal Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Necdet Sağlam, bel daralmasının yaşlılığın doğal bir sonucu olarak görülüp ihmal edilmemesi gerektiğini belirterek, “Belirtiler başladığında hastanın yürüme kapasitesi ve günlük yaşam kalitesi bozulmaya başlar. Özellikle şiddetli ağrı ve ilerleyici kas gücü kaybı dikkat edilmesi gereken en önemli bulgulardır. Erken değerlendirme ve süreci yavaşlatan ameliyatsız tedaviler hastaya zaman kazandırabilir ve yaşam kalitesini yükseltebilir” diyor. Prof. Dr. Necdet Sağlam, bel daralmasının belirtilerini ve tedavi yöntemlerini anlattı; önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Prof. Dr. Necdet Sağlam

Prof. Dr. Necdet Sağlam

Yürüdükçe artıyor, dinlenince azalıyor

Bel daralması, bel bölgesindeki omurilik kanalının ve buradan çıkan sinirlerin geçtiği boşlukların daralması anlamına geliyor. Sinirler ve onları besleyen damarlar baskı altında kaldığında kalçalarda ve bacaklarda kramp tarzında ağrı, yanma, uyuşma ve karıncalanma gelişebiliyor. Şikayetlerin en tipik özelliğini ise yürümekle artması, dinlenmek veya öne doğru eğilmekle hafiflemesi oluşturuyor. Uyuşma yakınmaları geceleri daha belirgin hale gelebiliyor.

Hastaların ilk fark ettikleri belirtilerden birinin dik durmakta zorlanmak olduğunu ifade eden Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Necdet Sağlam, “Hasta, daha önce rahatlıkla yürüdüğü mesafeyi artık ağrı nedeniyle dinlenerek tamamlamak zorunda kaldığını fark eder. Yürürken zamanla öne doğru eğilir, yokuş çıkmakta zorlanır; baldırlarında kramp, yanma ve uyuşma hisseder. Oturduğunda veya öne doğru eğildiğinde ise belirgin bir rahatlama yaşar” diye konuşuyor.

60 yaş üzerindeki her 3 kişiden birinde görülüyor

Omurgadaki disklerin ve eklemlerin yaşlanıp yapılarının bozulmasıyla gelişen bel daralması, en sık orta ve ileri yaşlarda görülüyor. Altmış yaşın üzerindeki her üç kişiden birinde anatomik olarak bel daralması bulunmasına rağmen, bu kişilerin yalnızca küçük bir bölümünde klinik belirtiler ortaya çıkıyor. Dolayısıyla görüntülemede daralma saptanması her zaman tedavi gerektiği anlamına gelmiyor; hastanın şikayetleri ve muayene bulguları da birlikte değerlendiriliyor.

Bel daralması çoğunlukla yavaş ilerliyor. Omurlar arasındaki disklerde başlayan bozulmaya zaman içinde eklemlerdeki değişiklikler, kemik çıkıntıları ve bağlarda kalınlaşma eşlik ediyor. Bunların sonucunda kanal daralarak sinirler üzerinde baskı oluşturuyor. Hastalık nadiren doğuştan gelişirken; bel fıtığı, bel kayması, tümörler ve omurga kırıkları da sonradan gelişen bel daralmasına neden olabiliyor. Genetik yatkınlık, mekanik ve çevresel etkenlerin yanı sıra fazla kilo da omurgaya binen yükü artırarak süreci hızlandırabiliyor.

Ağrıdan kaçarken hareketsiz kalmayın!

Uzun süre ayakta durmak ve yürümek ağrıyı artırdığı için hastalar zamanla hareket etmekten kaçınabiliyor. Ancak ağrı yaşamamak amacıyla tamamen hareketsiz bir yaşam sürmek, kasları ve eklemleri daha da güçsüzleştirerek klinik tablonun ağırlaşmasına neden olabiliyor.

Prof. Dr. Necdet Sağlam, bu durumun bir kısır döngü oluşturduğuna dikkat çekerek, “Ağrıdan kaçınmak için hareketsiz bir yaşam modeline bürünmek doğru değildir. Hareketsizlik kemik, kas ve eklemlerdeki yaşlanma ve bozulmayı artırabilir. Bunun yerine ağrıyı artıracak zorlayıcı hareketlerden kaçınılmalı, kişinin hareket kapasitesini korumaya yönelik tedaviler sürdürülmelidir” diyor.

Bu belirtilerde zaman kaybetmeyin!

Bel daralması her zaman ciddi bir klinik tabloya yol açmasa da daralmanın şiddetine göre belirtiler ağırlaşabiliyor. Tedavinin gecikmesi ağrıların sıklaşmasına, uyuşma ve kas güçsüzlüğünün artmasına neden olabiliyor. İlerlemiş hastalıkta idrar ve büyük abdest kontrolünde bozulma, hatta kısmi felç gelişebiliyor.

Bel kanalının nadiren ani ve tam olarak daralması ise şiddetli ağrı ve felçle seyreden, acil ameliyat gerektiren bir tabloya yol açabiliyor. Bu nedenle kontrol edilemeyen şiddetli ağrı, ilerleyici kas gücü kaybı ile idrar veya büyük abdest kontrolünde bozulma geliştiğinde zaman kaybetmeden sağlık kuruluşuna başvurulması gerekiyor.

Tanıda hastanın şikayetleri yol gösteriyor

Bel daralmasının tanısında öncelikle hastanın duruşu, şikayetlerinin ne zaman artıp azaldığı ve nörolojik muayene bulguları değerlendiriliyor. Kesin tanıda MR incelemesinden yararlanılıyor. Hastanın durumuna göre dinamik görüntüleme yöntemleri ve elektromiyografik incelemeler de uygulanabiliyor.

İleri yaşlarda görüntülemede bel daralmasına sık rastlansa da tedavi kararı yalnızca MR sonucuna göre verilmiyor. Anatomik daralmanın hastanın yürüme kapasitesini ne ölçüde etkilediği, ağrının şiddeti, kas gücü kaybı ve günlük yaşam bağımsızlığındaki azalma tedavinin planlanmasında önem taşıyor.

Öncelik ameliyatsız tedavilerde

Tedavide ağrının ve sinir kaynaklı şikayetlerin azaltılması, hastanın yürüme kapasitesi ile günlük yaşam bağımsızlığının korunması ve yaşam kalitesinin yükseltilmesi amaçlanıyor. İlk aşamada ilaç tedavisi, fizik tedavi ve kişiye özel egzersizlerden yararlanılıyor. Uygun hastalarda sinir kökü blokajlarıyla da ağrı kontrol altına alınabiliyor.

Her bel daralması tanısı alan hastanın ameliyat olması gerekmediğini vurgulayan Prof. Dr. Necdet Sağlam, “Hastanın şikayetleri kontrol edilebiliyor ve ilerleyici bir nörolojik kayıp bulunmuyorsa öncelikle ameliyatsız yöntemlerle takip ediyoruz. Ancak stabilite bozukluğundan kaynaklanan mekanik ağrılar ile ilerleyici sinir ve kas güçsüzlüğü ameliyat gerektirebilir” diyor.

Ameliyat yürüme kapasitesini geri kazandırabiliyor

Kontrol altına alınamayan ağrı, ilerleyici nörolojik kayıp ve günlük yaşam bağımsızlığında belirgin azalma geliştiğinde ameliyat seçeneği gündeme geliyor. Ameliyatın temel amacı, sinirlerin üzerindeki baskıyı kaldırarak ağrıyı azaltmak ve hastanın yürüme kapasitesini yeniden kazanmasını sağlamak oluyor.

Operasyonda daralan bölgedeki kemik ve yumuşak dokular çıkarılarak sinirler üzerindeki baskı ortadan kaldırılıyor. Omurgada kayma veya stabilite bozukluğu varsa bazı hastalarda vida kullanılarak füzyon ameliyatı da yapılabiliyor. Bu karar, hastanın durumuna ve altta yatan soruna göre kişiye özel olarak veriliyor. Prof. Dr. Necdet Sağlam, “Bel daralmasını yalnızca yaşlılığın doğal bir sonucu olarak görüp ağrı ve yürüme güçlüğünü ihmal etmeyin. Her hasta için ameliyat gerekmez; ancak kontrol edilemeyen ağrı, kas gücü kaybı ve günlük yaşam bağımsızlığının bozulduğu durumlarda ameliyat kurtarıcı bir yöntem olabilir” diyor.

 

 

#BelDaralması #OmurgaSağlığı #Ortopedi #YaşlılıkBelirtileri #SağlıkHaberleri #FizikTedavi #AmeliyatsızTedavi #KasGücüKaybı #OmurilikKanalı #SağlıklıYaşam

Yemek sonrası karındaki şişkinlik ve gazın nedeni…

Yemekten sonra balon gibi şişen bir karın, gün içinde giderek artan gaz problemi, tuvalet düzeninin bir türlü normale dönmemesi… Günümüzde pek çok kişinin günlük hayatının bir parçası haline gelen bu sorunlar  “yediklerim dokundu” veya “strestendir” düşüncesiyle önemsenmeyebiliyor. Oysa sorunun nedeni tıp literatüründe Small Intestinal Bacterial Overgrowth (SIBO) olarak adlandırılan “ince bağırsakta bakterilerin aşırı çoğalması” olabiliyor!  Toplumda görülme sıklığı tam olarak bilinmemekle birlikte sindirim şikayeti olan kişilerin yüzde 34’ünde SIBO tespit ediliyor. İrritabl bağırsak sendromu (IBS) hastalarında ise oran yüzde 52’ye yükseliyor. SIBO tedavi edilmediğinde yol açtığı emilim bozuklukları, vitamin ve mineral eksiklikleri nedeniyle yaşam kalitesini düşürebilen önemli sorunlara neden olabiliyor. Acıbadem Fulya Hastanesi’nde  fonksiyonel tıp üzerine çalışmalar yürüten Prof. Dr. Elif Öztürk,  özellikle aşırı işlenmiş gıdalar, düşük lifli ve tek tip beslenme gibi dengesiz beslenme alışkanlıklarının yanı sıra gereksiz ve uzun süreli bazı ilaçların kullanımının bağırsak mikrobiyatasını olumsuz etkilediğine dikkat çekerek, “Bu nedenle dengeli ve çeşitli beslenmek, gereksiz gıda kısıtlamalarından kaçınmak, özellikle mide asidini azaltan ve bağırsak hareketlerini etkileyen ilaçları uzun süre kullanmamak, düzenli fiziksel aktivite yapmak çok önemlidir. Ayrıca, erken tanı için sindirim sistemi şikayetleri uzun sürdüğünde mutlaka bir hekime başvurulmalıdır” diyor.

Prof. Dr. Elif Öztürk

Prof. Dr. Elif Öztürk

Yemek sonrasında karnınız balon gibi şişiyorsa, dikkat!

İnce bağırsaktaki bakterilerin normal değerlerin üzerine çıkması SIBO olarak tanımlanıyor. İnce bağırsakta artmış olan bu bakterilerin gıdaları fermente etmesi nedeniyle “metan, hidrojen ve bazı durumlarda hidrojen sülfür” gazları oluşabiliyor. Bunun sonucunda çeşitli klinik bulgular ortaya çıkabiliyor. SIBO’nun en tipik belirtilerinin başında, yemek sonrasında karında adeta balon görünümüne neden olan şişkinlik ve gaz geliyor. Karın ağrısı, kabızlık, bulantı, ishal, emilim bozuklukları ve buna bağlı olarak vitamin eksiklikleri ile gıda intoleransı gibi semptomlar da tabloya eşlik edebiliyor. Bunların yanı sıra cilt, genitoüriner (üreme ve böbrek, mesane gibi idrar sistemi) ile nörolojik  sistemlere ait semptomlar da görülebiliyor. Prof. Dr. Elif Öztürk, ancak şişkinliğin mutlaka SIBO’ya işaret ettiğinin düşünülmemesi gerektiğini belirterek, “Çünkü inflamatuvar bağırsak hastalıklarından laktoz intoleransına, çölyak hastalığından irritabl bağırsak sendromuna kadar pek çok hastalık benzer belirtilere neden olabilmektedir” diyor.

Belirtileri diğer hastalıklarla büyük benzerlik gösteriyor

SIBO’nun en önemli özelliklerinden biri, belirtilerinin diğer sindirim sistemi sorunları veya hastalıklarıyla büyük ölçüde  benzerlik göstermesi. Örneğin dispepsi (hazımsızlık), irritabl bağırsak sendromu (IBS), inflamatuvar bağırsak hastalıkları (Crohn, ülseratif kolit), çölyak hastalığı, gıda intoleransı, pankreas yetmezliği, paraziter enfeksiyonlar, safra asidi malabsorbsiyonu (bağırsakların safra asitlerini yeterince geri emememesi)  gastroözafagial reflü gibi sağlık sorunlarıyla da benzer klinik bulgular görülebiliyor. Bu nedenle SIBO’nun tanısı gecikebiliyor ve hastalar sadece şikayetleri baskılayan tedaviler kullanmak zorunda kalabiliyor. Prof. Dr. Elif Öztürk, obezite, romatolojik hastalıklar, parkinson gibi sindirim sistemiyle ilişkili görünmeyen kronik hastalığı olan kişilerin de gaz ve kabızlık şikayetleri olduğunda mutlaka bir uzmana başvurmaları gerektiğine dikkat çekiyor.

Tanıda endoskopik inceleme önemli

Hidrojen ile metan nefes testlerinin, mikrobiyota analizlerinin ve SIBO’ya ilişkin farkındalığın gelişmesiyle birlikte hastalık günümüzde daha sık tanımlanıyor. Hastanın semptomları ve bulguları SIBO’ya işaret ediyorsa, tanıda nefes testi ya da endoskopik yöntemle alınan örnekten mikrobiyolojik incelemeyle bakteri yükü değerlendiriliyor. Tanı için en sık kullanılan yöntemlerden biri olan hidrojen ve metan testinde, hastaya şeker içeren solüsyon veriliyor ve belirli aralıklarla nefes örnekleri alınarak ortaya çıkan gazlar ölçülüyor. Bu gazların düzeylerindeki değişiklikler, ince bağırsakta mikrobiyal aşırı çoğalma konusunda yol gösterebiliyor. Prof. Dr. Elif Öztürk, ancak nefes testi daha kolay bir yöntem olsa da endoskopik incelemenin başka bir yapısal sorunun varlığını ekarte etmesi açısından önem taşıdığını anlatıyor.

Mide asidinden diyabete…

Normal şartlarda ince bağırsakta bakterilerin sayısı ve çeşitliliği belirli bir denge içinde oluyor. Ancak bazı etkenler bu dengeyi bozabiliyor ve bunun sonucunda bakterilerin ince bağırsakta normalden fazla çoğalması için uygun ortam oluşabiliyor. SIBO ile ilişkilendirilen sebeplerin başında çölyak hastalığı, Crohn hastalığı ve bağırsak hareketlerini yavaşlatan diyabet gibi durumlar geliyor. Bunun yanı sıra gastrointestinal anatomide veya safra metabolizmasında meydana gelen değişiklikler, mide asidi veya pankreas enzimi üretiminin azalması ve bağışıklık sistemiyle ilgili sorunlar gibi çeşitli mekanizmalar SIBO’ya yol açabiliyor.

Antibiyotik tedavisi tek başına yeterli değil

Test sonucu tanıyı desteklerse hastaya, bakterilerin aşırı çoğalmasını azaltmaya yönelik antibiyotik tedavisi ve diyet öneriliyor. Bunun yanı sıra bağırsak hareketlerini etkileyen ve SIBO’ya yol açan temel hastalıkların tedavi edilmesi de büyük önem taşıyor.  Öncelikle tablonun başlamasına neden olan alışkanlıkların bırakılması gerektiğini belirten Prof. Dr. Elif Öztürk,  “Ayrıca, diyet yapılmadan antibiyotik tedavisinin hiçbir anlamı olmamaktadır. Beslenme alışkanlıkları aşama aşama değiştirilmektedir. Bu konuda eğitimli diyetisyen takibi çok önemlidir. Öncelikle fermente olabilen gıdalar diyetten çıkarılmakta, ardından diyetisyen kontrolünde tekrar diyete eklenmektedir. Hastanın tedaviye uyumu çok önemlidir. Bilinçli hastayla başarı şansı artmaktadır” bilgisini veriyor.  Prof. Dr. Elif Öztürk, tedavi sonrası tekrarlamaması için SIBO’ya yol açan etkenlerden mutlaka uzak durulması gerektiğini aktarıyor.

Yeni Trend Doğal Görünümlü Estetik

Estetik cerrahide “daha fazlası” anlayışı yerini giderek “daha doğal” sonuçlara bırakıyor. Belirgin şekilde değişmiş bir görünüm yerine, kişinin yüz ifadesini ve anatomik özelliklerini koruyan, dışarıdan bakıldığında estetik müdahale yapıldığı anlaşılmayan sonuçlar öne çıkıyor. Plastik cerrahide son yıllarda yaşanan bu dönüşüm, yüz gençleştirmeden burun estetiğine, göz kapağı operasyonlarından vücut şekillendirmeye kadar pek çok uygulamanın planlanışını da değiştiriyor. Memorial Ataşehir Hastanesi Estetik ve Plastik Cerrahi Bölümü’nden Op. Dr. Fırat Özer, estetik cerrahide yeni dönemin temel yaklaşımının “kişiyi değiştirmek değil, daha doğal ve dinç bir görünüm sağlamak” olduğunu belirterek, “kimse anlamasın” estetiğinin neden giderek daha fazla tercih edildiğini anlattı.

Op. Dr. Fırat Özer

Op. Dr. Fırat Özer

Estetikte yapay değişim değil, daha iyi görünmek önemli

Yaklaşık iki yıl öncesine kadar estetik cerrahide daha belirgin ve fark edilir değişimler popülerdi. Ancak son iki yılda doğal sonuçlara yönelik bir dönüşüm yaşandığını gözlemliyoruz. Zaman içerisinde daha abartılı sonuçların yerini, kişinin kendi anatomisini ve karakteristik özelliklerini koruyan doğal değişimler almaya başladı. Bu dönüşümle birlikte estetik cerrahide “kimse anlamasın” yaklaşımı da giderek popülerleşti ve yapay değişimler yerine, kişinin doğal görünümünü koruyan sonuçlar tercih edilmeye başlandı.

“Kimse anlamasın” estetiğinde hangi operasyonlar öne çıkıyor?

Son verilere baktığımızda dünyada en fazla uygulanan beş cerrahi işlem; göz kapağı estetiği, liposuction, meme büyütme, skar revizyonu ve rinoplastidir. Kadınlarda liposuction ilk sırada yer alırken, bunu göz kapağı estetiği ve meme büyütme takip etmektedir. Erkeklerde ise göz kapağı estetiği ilk sırada; jinekomasti ve skar revizyonu onu izlemektedir. Doğallık, vücudun görünen bölgelerinde özellikle önem taşıyor ancak aslında tüm estetik operasyonlar için geçerli bir prensiptir. Örneğin geçmişte oldukça büyük meme implantları tercih edilebiliyordu. Ancak memelerin doğal anatomik sınırlarının çok üzerinde büyütülmesi, kişinin genel vücut oranlarıyla uyumsuz bir görünüm oluşturdu. Bugün ise daha ölçülü, vücut yapısıyla uyumlu ve dışarıdan bakıldığında “estetik yaptırmış” gibi görünmeyen sonuçlar tercih ediliyor.

Estetik cerrahide doğallık: Kişiye özel ifade ve anatominin korunması

Estetik cerrahide başarının en temel ölçütü, modaya uygun tek tip görünümler yaratmak değil; kişinin kendine özgü anatomik oranlarını, mimiklerini ve doğal yüz ifadesini eksiksiz bir şekilde korumaktır. Operasyonun asıl amacı hastanın yüzünü değiştirmek veya herkesi aynı kalıba sokmak değil, yaşlanmaya bağlı oluşan deformasyonları düzeltirken bireyin kendi tabiatına ve yüz yapısına tam uyumlu doğal sonuçlar elde etmektir.

Örneğin, yüz altın oran prensibinde alt dudağın üst dudaktan daha dolgun olması doğal kabul edilir. Ancak günümüzde bazı dolgu uygulamalarında üst dudağa gereğinden fazla hacim verilmesi, doğal anatomik oranların tersine dönmesine neden olmuştur. Aynı durum burun estetiğinde de geçerli. Karşıdan bakıldığında burun deliklerinin belirgin şekilde görüldüğü, çok fazla kalkık burunlar doğal anatomik yapıya uygun değildir. Halk arasında “Barbie burnu” olarak tarif edilen bu görünüm, her yüz için uygun değildir. Dolayısıyla estetik cerrahide başarı, modaya uygun tek tip bir görünüm oluşturmak değil, kişinin yüzüyle ve anatomisiyle uyumlu bir sonuç elde etmektir.

“Mini dokunuşlar” herkese uygulanabilir mi?

Plastik cerrahiyi diğer cerrahi branşlardan ayıran önemli özelliklerden biri, mümkün olduğunca az iz bırakarak etkili sonuç elde etmeye çalışmaktır. Ancak uygulanacak işlemi belirleyen en temel faktör dokunun durumudur. Yüzünde ileri derecede sarkma bulunan bir kişiye yalnızca mini dokunuşlar dediğimiz sıvı yüz germe uygulamaları veya çeşitli cihazlarla etkili ve kalıcı bir değişim sağlamak mümkün olmayabilir. Böyle bir hastanın ihtiyacı yüz germe ameliyatı olabilir. Bu nedenle estetik cerrahide başarının temelinde doğru tanı ve doğru tedavi bulunuyor. Her hastaya aynı işlemi uygulamak yerine, kişinin anatomik durumuna uygun yöntemi belirlemek gerekir.

Modern yüz germe teknikleri daha doğal sonuç sağlıyor

Yüzde yaşlanma yalnızca ciltte gerçekleşmez, cilt altındaki derin dokularda da zaman içerisinde gevşeme ve sarkma meydana gelmektedir. Bu sebepten,  yüz germe ameliyatlarında yalnızca cildi çekmek yerine, yaşlanma sürecinden etkilenen daha derin dokuların da değerlendirilmesi önem taşımaktadır. Dual plan olarak adlandırılan teknikte daha az kesiyle daha etkili sonuçlar elde etmek mümkün. Bu yaklaşımda yüzün farklı anatomik katmanları değerlendirilerek gerekli onarımlar gerçekleştirilmektedir. Gelişen anestezi teknikleri de cerrahların daha konforlu çalışmasına katkı sağlamaktadır. Buradaki temel hedef yüzü germek değil, yüzün yaşlanmayla birlikte bozulan anatomik yapısını mümkün olduğunca doğal biçimde yeniden düzenlemek.

Sosyal medya filtreleri estetik beklentileri nasıl değiştiriyor?

Her estetik talep doğru bir talep değildir. Sosyal medya ve yapay zeka filtreleri, gerçekte ulaşılması mümkün olmayan kusursuz yüz algıları oluşturarak estetik beklentileri de değiştirebilmektedir. Bu nedenle estetik cerrahide yalnızca hastanın talebine değil, anatomik uygunluğuna ve beklentilerinin gerçekçi olup olmadığına da bakmak gerekir. Özellikle genç hastalarda bu değerlendirme büyük önem taşırken, gerektiğinde cerrahın “Bu operasyonu önermiyorum” diyebilmesi de iyi hekimliğin bir parçasıdır. Estetik cerrahinin amacı filtrelenmiş bir görüntüyü gerçeğe taşımak değil, kişinin kendi özellikleriyle uyumlu ve doğal bir sonuç elde etmektir.

Estetik cerrah seçerken yalnızca sosyal medyaya bakılmamalı

Sosyal medya, estetik cerrahi sonuçlarının sergilendiği önemli bir platform haline geldi. Ancak burada yalnızca en başarılı sonuçların paylaşılabildiğini unutmamak gerekiyor. Bu nedenle bir cerrahı değerlendirirken yalnızca sosyal medyadaki fotoğraflara bakarak karar vermek doğru değil. Dürüst ve gerçekçi bir iletişim, hastanın beklentilerinin doğru değerlendirilmesi ve ameliyat sonrasında da hastanın doktoruna ulaşabilmesi son derece önemlidir. Estetik cerrahide başarılı bir operasyonun en önemli ölçütlerinden biri, hastanın sonuçtan memnun olması kadar, ortaya çıkan sonucun kişinin doğal görünümü ve anatomisiyle uyumlu olmasıdır. Sonuçta iyi estetik işlem, ilk bakışta fark edilen değil; kişinin daha dinç, daha sağlıklı ve daha güzel göründüğü sonuç olmalıdır.

 

 

 

#EstetikCerrahi #DoğalEstetik #KimseAnlamasın #PlastikCerrahi #YüzGerme #BurunEstetiği #GözKapağıEstetiği #DoğalGörünüm #EstetikTrendleri #MemorialAtaşehir

10-20 Yıl Sonra Nasıl Bir Kadın Olmak İstiyorsunuz?

Günümüzde yaşam süresinin uzamasıyla birlikte, kadınların hayatında yeni bir dönemin kapısını aralayan menopozu iyi hissederek, güçlü, fit ve zinde geçirmek büyük önem taşıyor. Acıbadem Ataşehir Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Parvana Seyidova “Menopoz yalnızca hormonların değiştiği bir dönem değil, kadının bedenini yeniden tanıdığı, ihtiyaçlarını yeniden keşfettiği ve gelecekte nasıl yaş almak istediğine bugünden karar verdiği yeni bir yaşam evresidir. Bu dönemde hedef; sadece sıcak basmalarını azaltmak, uyku problemlerini çözmek veya kilo kontrolünü sağlamakla sınırlı kalmamalı. Asıl hedef; kaslarımızı, kemiklerimizi, kalbimizi, beynimizi ve ruhsal iyilik halimizi birlikte koruyarak sağlıklı, güçlü, hareketli ve kaliteli bir yaşam sürmek olmalı”  diyor. Dr. Seyidova menopozda fit ve zinde olmanın basit ama etkili 7 yolunu anlattı; bu süreci ‘ikinci bahar’a çevirmek için mutlaka yanıtlanması gereken kritik soruyu açıkladı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Dr. Parvana Seyidova

Dr. Parvana Seyidova

Kaslarınıza yatırım yapın

Menopoz döneminde en önemli konulardan biri kas sağlığıdır. Yaşla ve hormonal değişimlerle birlikte kas kütlesinde ve gücünde azalma görülebilir. Oysa kaslarımız yalnızca bedenimizi şekillendirmez; metabolik sağlığımızı, insülin duyarlılığımızı, dengemizi, kemiklerimizi ve ileri yaşlardaki bağımsızlığımızı da destekler. Bu nedenle yürüyüş çok kıymetli olsa da tek başına yeterli olmayabilir. Haftalık yaşam düzeninize mutlaka kuvvet ve direnç egzersizlerini ekleyin. Güçlü ve zinde olmak, tartıdaki rakamdan çok daha önemli.

⁠Kemiklerinizi geleceğiniz gibi koruyun

Menopoz sonrası östrojen seviyelerinin azalmasıyla kemik kaybı hızlanabilir. Bu nedenle kemik sağlığını menopozun ilk yıllarından itibaren korumak çok değerlidir. Ağırlık taşıyan egzersizler, direnç çalışmaları, yeterli protein ve dengeli beslenme temel yaklaşımımız olmalı. Kalsiyum ve D vitamini gereksinimi ise her kadının bireysel özelliklerine göre değerlendirilmelidir. Gerekli durumlarda kemik mineral yoğunluğu ölçümü ve osteoporoz açısından kişisel risk değerlendirmesi yapılmalıdır. Çünkü güçlü kemikler, ileri yaşlarda özgürce hareket edebilmenin temelidir.

⁠Metabolizmanızı aç bırakmayın, doğru besleyin

Menopoz döneminde vücut kompozisyonu değişebilir ve özellikle karın çevresinde yağlanma eğilimi artabilir. Burada çözüm sürekli daha az yemek değildir. Benim yaklaşımım; bedeni aç bırakmak yerine doğru beslemektir. Yeterli ve kaliteli protein, rengarenk sebzeler, liften zengin besinler, sağlıklı yağlar ve mümkün olduğunca az işlenmiş gıdalar günlük beslenmenin temelini oluşturmalıdır. Beslenme planı yalnızca kilo vermeyi değil; kasları, bağırsak mikrobiyotasını, kan şekeri dengesini, kalp-damar sağlığını ve enerjiyi desteklemelidir. Amaç, “diyet yapmak” değil, bedeni uzun ve sağlıklı bir yaşama hazırlamaktır.

⁠Uykunuzu lüks değil, tedavinin bir parçası olarak görün.

Menopoz döneminde uykuya dalmakta güçlük, gece uyanmaları veya sıcak basmalarına bağlı uyku bölünmeleri sık görülebilir. Oysa kaliteli uyku; sağlıklı yaş alma ve zinde, uzun yaşam için vazgeçilmez bir unsurdur. Çünkü bedenin kendini yenilediği en kıymetli zamanlardan biri uykudur. Hormonal ve metabolik dengeden iştah kontrolüne, bağışıklık sisteminden zihinsel performansa kadar birçok süreci etkiler. Düzenli uyku saatleri, akşam ışığının azaltılması, geç saatlerde ağır yemek ve aşırı kafeinden kaçınmak gibi küçük değişiklikler bile önemlidir.

⁠Ruhunuzu da bedeniniz kadar önemseyin

Sağlıklı yaş almak yalnızca laboratuvar sonuçlarından ibaret değildir. Bir kadının kendini nasıl hissettiği, hayattan ne kadar keyif aldığı, sosyal ilişkileri, stres düzeyi ve kendisine ayırdığı zaman da iyilik halinin bir parçasıdır. Yoga, meditasyon, nefes çalışmaları, doğada yürüyüş, sevdiğimiz insanlarla zaman geçirmek, yeni şeyler öğrenmek ve bazen yalnızca kendimizle kalabilmek. Bunların hepsi sağlıklı yaş alma yolculuğunun parçalarıdır. Bedenimize gösterdiğimiz özeni ruhumuza da göstermeliyiz.

 ⁠Menopoz planınız size özel olsun

Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Parvana Seyidova, her kadının menopoz hikayesinin farklı olduğunu, bu nedenle herkese aynı vitaminleri, aynı beslenme programını veya aynı hormon yaklaşımını uygulamanın doğru olmadığını belirterek şöyle konuşuyor: “Menopoz değerlendirmesinde semptomların yanında; kalp-damar ve metabolik riskler, kemik sağlığı, kas kütlesi ve gücü, uyku, ruhsal iyilik hali, cinsel sağlık ve yaşam tarzı birlikte ele alınmalıdır. Uygun kadınlarda menopoz hormon tedavisi de yaş, menopozdan geçen süre, belirtiler, kişisel ve ailesel riskler dikkate alınarak hekimle birlikte bireysel olarak değerlendirilmelidir.”

Bu soruyu mutlaka sorun: 10-20 yıl sonra nasıl bir kadın olmak istiyorsunuz?

Menopozu ikinci bahara çevirmek için her kadının mutlaka kendine sorması gereken tek bir soru olduğunu vurguyan Dr. Seyidova, bu soruyu şöyle açıklıyor: “10–20 yıl sonra nasıl bir kadın olmak istiyorsunuz? Güçlü mü? Enerjik mi? Hareketli mi? Bağımsız mı? Hayatın içinde ve kendisiyle barışık mı? İşte ruhsal, zihinsel ve bedensel açıdan sağlıklı ve zinde olmak, sağlıklı yaş almak tam olarak burada başlıyor.”

 

#Menopoz #İkinciBahar #SağlıklıYaşam #ZindeKal #KadınSağlığı #FitKadın #MenopozdaYaşam #SağlıkveEnerji #YaşAlmak #GüçlüKadın #KasSağlığı #KemikSağlığı #DoğruBeslenme #KaliteliUyku #Ruhsalİyilik #SağlıklıYaşlanma #Kadınlarİçin #Hayatınİçinde #BağımsızKadın #EnerjikYaşam

Zayıflama İğnesinde 5 Hayati Kural

Son yıllarda obezite tedavisinde çığır açan gelişmeler arasında gösterilen ve kamuoyunda ‘zayıflama iğnesi’ olarak bilinen GLP-1 grubu ilaçlar, milyonlarca kişinin kilo verme umudu haline geldi. Ancak bu tedavilerin masum bir şekilde sadece iştahı azaltan bir yöntem olarak görülmesi ve özellikle sosyal medyadan etkilenerek ya da arkadaş tavsiyesiyle kullanılması ciddi sağlık sorunlarına hatta hayati riske neden olabiliyor! Acıbadem Kadıköy (Dr. Şinasi Can) Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Ferhat Çetin “Çünkü bu ilaçlar yalnızca kilo kaybını hedeflemiyor; metabolizma, hormon dengesi ve kan şekeri düzenlenmesi üzerinde de etkili güçlü tıbbi tedaviler arasında yer alıyor. Bilinçsiz kullanımı pankreas, safra kesesi ve sindirim sistemi başta olmak üzere pek çok organı olumsuz etkileyebiliyor” diyor. Dr. Çetin, zayıflama iğnesinde 5 hayati kuralı anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Dr. Ferhat Çetin

Dr. Ferhat Çetin

Uzman kontrolü şart!

Zayıflama iğnelerinin, her kilo vermek isteyen kişi için uygun olmadığını belirten İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Ferhat Çetin şöyle konuşuyor: “Unutulmamalı ki, bu ilaçlar bir takviye ürünü ya da vitamin- mineral desteği değil; insülin direnci, kalp- damar hastalıkları, karaciğer yağlanması, diyabet gibi pek çok metabolik bozukluk ve hastalığın altında yatan hormonal bozuklukları düzelten bir tıbbi tedavi ajanıdır. Nasıl ki antibiyotiği, kemoterapiyi ya da apandisit cerrahisini profesyonel ellere emanet ediyoruz, bu tedaviyi de mutlaka uzman kontrolünde kullanmak elzemdir. İnternetten edinilen bilgiler doğrultusunda tedaviye başlamak, doz değiştirmek veya ilacı kontrolsüz şekilde temin etmek sağlık açısından ciddi risk oluşturur.”

Bu hastalıklarınız varsa kullanmayın!

Daha önce pankreatit geçirenler, safra taşı veya safra yolu hastalığı bulunanlar, medüller tiroit kanseri açısından risk taşıyanlar ve ileri düzey mide-bağırsak sistemi hastalığı olan kişilerde bu ilaçların kullanımı ciddi sağlık sorunlarına yol açabilir. Ayrıca kontrol altında olmayan kalp-damar hastalıkları, çok yüksek trigliserid düzeyleri, kronik alkol kullanımı ve ailede pankreas veya safra hastalığı öyküsü bulunan kişiler de mutlaka ayrıntılı değerlendirilmelidir. Tedavi kararı yalnızca kiloya göre değil, kişinin tüm sağlık geçmişi dikkate alınarak verilmelidir.

Tedavi öncesi bu tetkikleri mutlaka yaptırın!

Obezite tedavisinde doğru ilaç kadar doğru değerlendirme de hayati önem taşır. Tedavi öncesinde açlık kan şekeri, HbA1c, insülin direnci, kolesterol ve trigliserid düzeyleri ile karaciğer, böbrek ve tiroit fonksiyonlarının değerlendirilmesi gerekir. Gerektiğinde safra kesesi ve pankreasın ultrasonografiyle incelenmesi, gizli kalmış sağlık sorunlarının ortaya çıkarılmasını sağlayabilir. Yapılmayan her tetkik, gözden kaçabilecek bir riski de beraberinde getirir.

Dozu kendiniz değiştirmeyin!

Dr. Ferhat Çetin “”Biraz daha fazla kullanırsam daha hızlı kilo veririm” düşüncesi en tehlikeli hatalardan biridir. Bu ilaçlarda doz artışı belirli bir plan doğrultusunda ve yalnızca hekim kontrolünde yapılmalıdır. Gereğinden hızlı doz artırılması bulantı, kusma, şiddetli mide-bağırsak yakınmaları, sıvı kaybı ve tedavinin bırakılmasına neden olabilecek yan etkilere yol açabilir. Aynı şekilde ilacı düzensiz kullanmak veya enjeksiyon günlerini değiştirmek de tedavinin etkinliğini azaltabilir” diyor.

Bu belirtilerde hemen doktora danışın

Tedavi sırasında gelişen her yakınma ‘normal yan etki’ olarak değerlendirilmemelidir. Özellikle şiddetli ve geçmeyen karın ağrısı, sürekli kusma, sarılık, koyu renk idrar veya yüksek ateş gibi belirtiler pankreas ya da safra yollarıyla ilgili ciddi bir sorunun habercisi olabilir. Bu belirtiler ortaya çıktığında ilacı kendi kendine kullanmaya devam etmek yerine zaman kaybetmeden sağlık kuruluşuna başvurulmalıdır.

İlacı bırakınca bu hataya düşmeyin!

İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Ferhat Çetin, zayıflama iğnesi kullanımında en sık yapılan hatalardan birinin tedavi sonrası eski alışkanlıklara dönmek olduğunu vurguluyor. Dr. Çetin, “Tedavinin bitmesi sürecin tamamlandığı anlamına gelmez. Amaç yalnızca kilo vermek değil, verilen kiloyu koruyacak sağlıklı yaşam alışkanlıklarını kazanmaktır. Beslenme ve hareket düzeni değişmezse, ilacın iştah azaltıcı etkisi ortadan kalktığında kilolar yeniden alınabilir” diyor. Tedavi sonrası özellikle ilk 3-6 ayda kilo, bel çevresi ve metabolik değerlerin düzenli takibi büyük önem taşıyor.

 

 

 

 

 

 

#Zayıflamaİğnesi #ObeziteTedavisi #SağlıklıYaşam #Metabolizma #İnsülinDirenci #GLP1 #KiloKontrolü #SağlıkUyarısı #Endokrinoloji #Beslenme #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #AhuÇağdaş #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Tinea Versikolor: Lekeleri Güneş Yanığı Sanmayın

Özellikle yaz aylarında ciltte fark edilen beyaz, açık kahverengi veya pembe renkli lekeler yüzeysel vücut mantarının habercisi olabiliyor.  Özellikle sıcak ve nemli havalarda daha belirgin hale gelen bu lekelerin yaygın nedenlerinden birini, halk arasında ‘samyeli’ olarak bilinen tinea versikolor enfeksiyonu oluşturuyor. Peki tinea versikolor neden oluşur, kimlerde daha sık görülür ve nasıl tedavi edilir? Bu konuda merak edilen soruları Acıbadem Taksim Hastanesi Dermatoloji Uzmanı Dr. Melda Koyuncu anlattı.

Dr. Melda Koyuncu

Dr. Melda Koyuncu

  • Bulaşıcı mıdır?

Ciltte mantar denildiğinde akla bulaşıcılık gelse de tinea versikolor genellikle bulaşıcı kabul edilmiyor. Tinea versikolor (pityriasis versikolor) deride renk değişikliklerine yol açan yüzeysel bir mantar enfeksiyonudur. Etkeni çoğunlukla deride normalde de bulunan Malassezia adlı mayadır. Bu mantar bazı kişilerde aşırı çoğalarak hastalık oluşturur.

  • Klinik belirtiler nelerdir?

Deride (genellikle gövde, omuz, boyun ve kollarda) görülen beyaz, kahverengi, pembe veya sarımsı lekeler, hafif kepeklenme veya ince pul pul dökülme, bazen hafif kaşıntı (özellikle sıcak, nemli ortamda), etkilenen bölgeler bronzlaşmadığı için, güneşe çıkınca lekelerin daha belirgin görünmesi (çünkü etkilenen bölgeler bronzlaşmaz).

  • Hangi etkenler tetikler?

Yüzeysel mantar enfeksiyonunun başlıca tetikleyicileri şu şekilde sıralanabilir: Sıcak ve nemli hava, terleme, yağlı cilt, bağışıklığın baskılanması ve hormonal değişiklikler.

  • Kimler daha fazla etkileniyor?

Ergen ve genç yetişkinlerde, yaşlılar ve çocuklara göre daha yağlı deri yapısına sahip olduklarından, daha sık etkilenirler. Ayrıca bağışıklık sistemi baskılanmış kişilerde de hastalık ortaya çıkabilir.

  • Tanı nasıl konur?

Klinik muayene çoğu zaman yeterlidir. Bazen lekelerin üzerindeki ince kepeklerin mikroskopik incelenmesi ile tanı kesinleştirilir. Ayrıca Wood lambası sarımsı-yeşil renk değişikliğinin saptanması ile tanı doğrulanabilir.

  • Nasıl tedavi edilir?

Genellikle mantar karşıtı krem ve şampuanlar (selenyum sülfit, çinko prition, ketokonazol ve benzerleri gibi etken maddeler içeren) kullanılır. Yaygın ve tekrarlayan durumlarda ağızdan tabletler önerilir. Mantar temizlense bile cilt renginin normale dönmesi haftalar veya aylar sürebilir.

  • Korunmak için nelere dikkat edilmesi gerekir?

Yüzeysel mantar risklerinden korunmak ve tekrarlamasını önlemek açısından dikkat edilmesi gereken noktaları Dr. Koyuncu şöyle özetliyor;

  • Terli giysinin üzerinizde uzun süre kalmaması. Egzersiz veya yoğun terlemeden sonra duş alınıp, kuru giysilerin giyilmesi,
  • Sıcak ve nemli ortamlarda cildi mümkün olduğunca kuru tutmaya çalışmak,
  • Bol ve pamuklu giysilerin tercih edilmesi,
  • Çok sıcak ve uzun süreli banyolar yerine ılık duş alınması.
  • Özellikle yaz aylarında veya daha önce sık nüks olmuşsa koruyucu amaçlı haftada bir veya ayda birkaç kez antifungal şampuanları gövde ve kollara sürüp 5 dakika bekletip, durulamak nüks riskini azaltabilir.

 

 

#VücutMantarı #TineaVersikolor #CiltSağlığı #Dermatoloji #SağlıkHaberi #YazHastalıkları #MantarEnfeksiyonu #ErkenTanı #SağlıkÖnerileri #Acıbadem PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #AhuÇağdaş #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity