Yazılar

Dikkat! Bu hurafeler tanı ve tedaviyi geciktiriyor!

Dikkat! Bu hurafeler tanı ve tedaviyi geciktiriyor!

Genetik faktörler, çevresel etkenler ve sağlıksız yaşam tarzı günümüzde meme kanserinin görülme sıklığını artırıyor. Yapılan çalışmalar; ülkemizde 80 yaşına kadar yaşayan her 8 kadından 1’inin hayatının bir döneminde meme kanseriyle tanıştığını ortaya koyuyor. Acıbadem Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı Başkanı ve Senoloji (Meme Bilimi) Enstitüsü Müdürü, Acıbadem Maslak Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Cihan Uras, meme kanserinin son yıllarda genç yaşlarda da görüldüğünü, üstelik Türkiye’de 40 yaş altı meme kanseri oranının Avrupa’dan daha yüksek olduğunu söylüyor. Meme kanserinde erken teşhisin hayat kurtardığını, ülkemizde doğru sanılan bazı yanlış inanışların da erken tanı ve tedaviyi geciktirdiğini vurgulayan Prof. Dr. Cihan Uras, Ekim Ayı- Meme Kanseri Farkındalık Ayı kapsamında yaptığı açıklamada, tehlikeli 10 hurafeyi ve doğrularını anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Pause Dergi

Prof. Dr. Cihan Uras

Meme kanseri sadece kadınlarda görülür: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Erkeklerde de meme kanseri görülür. Meme kanseri olan her 100 kişiden 1’i erkektir. Erkekler memelerinde kitle hissettikleri zaman hızlıca hekime başvurmalıdır. Ailesinde kalıtsal meme kanseri olan erkekler risk açısından dikkatli olmalıdır.

İğneyle biyopsi kanserin vücuda yayılmasına yol açar: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Biyopsi memede bulunan lezyonun tanımlanması için en etkili yoldur. Biyopsi yapılması kitlenin yayılmasına ya da tür değiştirmesine neden olmaz.

Mamografi kanser yapar: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Mamografi kansere yol açmaz ya da oluşmuş bir kanserin yayılmasına neden olmaz. Mamografi meme kanserinin erken tanılanmasında en etkili yöntemdir. Mamografi çekilmesi için mutlaka 40 yaşında olunmasına gerek yoktur. Gerekli durumlarda 40 yaş altında da mamografi çekilebilir.

Ailede meme kanseri yoksa kişide meme kanseri görülmez: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Meme kanseri oluşumunda genetik faktörlerin etkisinin bilinmesine karşılık meme kanseri vakalarının yüzde 85’inin aile öyküsünde meme kanseri yoktur. Buna karşılık ailesinde meme kanseri olan kadınlarda da kesinlikle meme kanseri görülecek denilemez.

Meme kanserinde tüm memenin alınması gerekir: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Prof. Dr. Cihan Uras “Meme tümör boyutu ve memedeki tümör yayılımı uygun olduğu müddetçe memenin tamamının alınmasına gerek yoktur. Hastaya meme koruyucu cerrahi yapılmaktadır. Gerekli durumlarda meme alınmaktadır ve mümkün oldukça meme başı-deri koruyucu mastektomi ve meme protezi ile onarım tercih edilmektedir.” diyor.

Meme kanseri ameliyatı kanserin yayılmasına yol açar: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Meme kanserinin vücuda yayılması kanserli hücrelerin vücuda yayılması ile olur. Meme ameliyatlarından sonra vücutta ortaya çıkan tümörlerin, meme kanserli hücrelerin vücuda yayılmasıyla ilgisi bulunmaktadır. Ameliyatla bir ilgisi yoktur. Meme kanserinin uygun zamanda ameliyat edilmesi meme kanserinin vücuda yayılmasını engeller.

Kanser olsaydı ağrı ve kitle olurdu: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Meme kanserinde ağrı olması ve kitle oluşması şart değil. Ağrı ve kitle olmadan da kanser olunabiliyor. Meme kanserli hastalar nadiren ağrı şikayeti ile başvurabiliyor. Bu nedenle hiçbir yakınması olmayan ve risk grubunda bulunmayan kişilerin de özellikle 40 yaşından itibaren yılda bir kere klinik meme muayenesi olmaları ve mamografi çektirmeleri son derece önemlidir.

Pause Dergi

Kendi kendine meme muayenesi yapmak yeterlidir: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Her ay kendi kendine meme muayenesi yapılması memede oluşacak doku değişikliklerini, kitleleri, meme cildinde meydana gelen değişiklikleri erken fark etmek için çok önemlidir. Ancak erken evrede meme kanserini teşhis etmek için yeterli değildir. Meme kanseri taramasının amacı ele gelen kitle olmadan meme kanserini hücre düzeyinde teşhis etmektir.

Memede ele gelen her kitle kanserdir: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Memede ele gelen her kitle kanser değildir. Memede özellikle genç yaşlarda iyi huylu kitleler ve kistik yapılar sıklıkla görülebilir.

Şifalı bitkiler meme kanserini tedavi edebilir: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Prof. Dr. Cihan Uras “Meme kanserinde tıbbi tedavi yerine şifalı denilen bitkilere yönelmek tümörün çok daha büyüyüp yayılmasına ve tedavide geç kalınmasına yol açabiliyor. Ayrıca meme kanseri tedavisi görürken doktor onayı olmadan bu bitkileri kullanmak tedavinin etkinliğini azaltabiliyor. Bu nedenle meme kanserinde öncelikle tıbbi tedaviye sıkı sıkıya uymak ve doktora danışmadan hiçbir şey kullanmamak gerekir.” diyor.

Hafızayı güçlendirmenin 10 etkili yolu!

Hafızayı güçlendirmenin 10 etkili yolu!

Gözündeki gözlüğü arayanlar mı? Elinde çay bardağıyla garsona ‘çayım gelmedi’ diye seslenenler mi?! Telefonun ucunda beklerken kimi aradığını unutanlar mı? Pek çoğumuzun dost sohbetlerinde gülerek paylaştığı unutkanlık anıları çoğunlukla masum olsa da, ciddi bir sağlık sorununa da işaret edebiliyor! Acıbadem Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı Başkanı ve Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Murat Aksu “Unutkanlık hem sosyal yaşamı hem de iş yaşamını etkileyen önemli bir faktördür. Her unutkanlık bir hastalık değildir. Beynimizde bilgi işleme sürecinde, normal kabul edilen unutmalar olabilir. Ama aynı zamanda unutkanlığın bazı hastalıklar için de erken bir belirti olabileceği akılda tutulmalıdır” diyor. Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Murat Aksu, modern çağın yaygın sorunu unutkanlık hakkında bilinmesi gereken 6 önemli noktayı anlattı, hafızayı güçlendirmenin 10 etkili yolunu sıraladı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Prof. Dr. Murat Aksu

Bu faktörler unutkanlığa yol açabiliyor

Yapılan bilimsel çalışmalar, yoğun ve stresli ortamda çalışmanın bilgi işleme sürecini olumsuz olarak etkilediğini ve unutkanlığa neden olabildiğini gösteriyor. Yaşam koşullarındaki olumsuzluklar, hareketsizlik, sağlıksız beslenme alışkanlıkları, aşırı kilo, sigara ve alkol tüketimi ile yetersiz ve kalitesiz uyku da unutkanlığı artıran önemli nedenler arasında yer alır.

Unutkanlıkta tehlike sinyalleri!

Bazı unutkanlıklar masum değildir. Örneğin; evin yolunu bulamamak, çok yakın arkadaşının adını sık sık unutmak, kaybolma sorunu yaşamak, günlük bakım işlerini unutmak gibi sorunlar tehlikeye işaret ediyor demektir. Bazı günlük eylemleri yapmakta zorlanma; sık ve rutin yapılan işleri yapmakta güçlük, iş yerinde önceden kolaylıkla yerine getirilen işlevleri yapamama, önemsenmesi gereken durumlardır. Böyle bir durumla karşılaşıldığında mutlaka tıbbi değerlendirme yapılması gerekir. Çünkü her unutkanlık tedavi edilemeyen bir hastalığın göstergesi değildir. Yeter ki bu durumun tanısı doğru bir şekilde konulsun ve kalıcı hasar oluşmadan tedaviye başlanılsın.

Her unutkanlık Alzheimere işaret etmez

Bütün unutkanlıklar Alzheimer’e işaret etmez. Unutkanlık bir yakınmadır ve belirtidir. Dolayısıyla ilk belirlenecek olan ‘unutkanlık’ belirtisinin bir hastalık olup olmadığının belirlenmesidir. Eğer unutkanlık bir hastalık belirtisi olarak belirlenir ise, ikinci yapılacak şey, bunun ne tür bir hastalığa bağlı olarak ortaya çıktığını belirlemektir. Sonraki adımda ise tedavi planlamasının yapılması gerekir. Burada hastalığın ilerlemesinin engellenmesi, eğer olanaklı ise hastalığın tedavi edilmesi, mevcut kapasitenin en iyi şekilde kullanılmasını sağlayacak rehabilitasyon programları ve aile ile bakım yapacak kişilerin eğitimi, yine aileye sosyal ve tıbbi destek, oluşturulması gereken tedavi planlamasıdır. Unutkanlık çok sayıda başka hastalığa da bağlı olabilir.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Bu hastalıklar unutkanlığa yol açabiliyor!

Unutkanlık; Alzheimer hastalığı dışında, damar tıkanmalarında, tiroit bozukluklarında, B12 vitamini, folik asit gibi bazı vitaminlerin veya maddelerin eksikliklerinde, kalp hastalığı, karaciğer hastalığı, böbrek hastalığı gibi başka organların hastalıklarının beyni etkilemesi durumunda ve Parkinson hastalığı gibi santral sinir sisteminin diğer hastalıklarında da görülür. Bunların dışında genetik veya santral sinir sisteminin yıkımına yol açan bazı nadir hastalıklarda da unutkanlık hastalığın erken belirtilerinden biri olarak görülebilir. Bu nedenle unutkanlığın bir hastalık belirtisi olduğu saptanırsa, çok ayrıntılı bir nörolojik değerlendirme yapmak gerekir.

Beslenme tarzı beyni doğrudan etkiliyor

Aslında bir tek unutkanlık için değil, beynin genel olarak sağlıklı olması için bazı beslenme önerileri önemlidir. Örneğin; diyette tuzun kısıtlanması, damar sertliğine yol açacak gıdalardan kaçınılması, alkol ve tütün kullanılmaması, özellikle B vitaminleri, demir, magnezyum olmak üzere beynimiz için gerekli elementlerin yeterli miktarda alınması vb. sinir sistemimizin sağlıklı olması için uygun beslenme önerileridir.

Sık sık unutmaktan yakınıyorsanız!

Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Murat Aksu “Bellek beynin çok önemli bir işlevidir ve değişik beyin bölgelerinin koordine çalışması ile oluşur. Unutkanlık ise; bellekte bulunan bilgilerin bir şekilde yok olması sürecidir. Kişiye rahatsızlık veren unutkanlıklar sık sık tekrarlanıyorsa bu kişilere mutlaka bir nörolojik değerlendirme yaptırmalarını öneririm. Bu soruya, tıbbi değerlendirme dışında bir öneri ile yanıt vermek, tıbbi süreçlerde olumsuzluğa yol açabilir ve bazı tanıların konulmasını geciktirebilir” diyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Hafızayı güçlendirmenin 10 etkili yolu

“Beslenme ve yaşam koşullarının iyileştirilmesi sağlıklı bir beyin için ön şarttır” diyen Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Murat Aksu, hafızayı güçlendirmenin 10 etkili yolunu şöyle sıraladı:

  • Sağlıklı ve dengeli beslenmek,
  • Sigara ve tütün ürünlerinden kaçınmak
  • Alkolden uzak durmak
  • Egzersizi günlük yaşam alışkanlıkları arasına katmak,
  • Yeterli miktarda ve kaliteli uyumak,
  • Satranç oynamak, bulmaca çözmek, farklı bir dil öğrenmeye çalışmak
  • Alışılagelmiş rutin alışkanlıklardan sıyrılıp, bazı küçük değişikliklerle beyni şaşırtmak (örneğin; işe farklı yoldan gitmek, diş fırçasını diğer elle tutarak dişleri fırçalamak, saçı diğer elle taramak vb),
  • Stresi yönetmeyi öğrenmek,
  • Derin ve doğru nefes alıp vermek,
  • Sağlıklı diyetle aşırı kilolardan kurtulmak.

Her meme kanserinde cerrahi tedavi şart mı?

Her meme kanserinde cerrahi tedavi şart mı?

Sağlıksız beslenmeden aşırı kiloya, menopoz döneminde uzun süreli ve kontrolsüz hormon kullanımından sigara, alkol ve strese dek birçok faktör nedeniyle meme kanseri günümüzde giderek yaygınlaşıyor. Artık genç yaşta da kapıyı çalabilen meme kanserine karşı farkındalığı artırmak ve erken teşhisin önemi konusunda toplumu bilinçlendirmek amacıyla tüm dünyada Ekim Ayı Meme Kanseri Farkındalık Ayı olarak kabul ediliyor. Acıbadem Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı Başkanı ve Senoloji (Meme Bilimi) Enstitüsü Müdürü, Acıbadem Maslak Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Cihan Uras, sağlık boyutu kadar estetik kaygıların da ciddi ölçüde yaşandığı ve kafalarda pek çok sorunun yer aldığı meme kanseri cerrahisi hakkında hastaların en sık yönelttiği 9 sorunun cevaplarını anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. Pause Sağlık, Pause Dergi

Prof. Dr. Cihan UrasSORU: Her meme kanserinde mutlaka cerrahi tedavi gerekli mi?

CEVAP: Bazı metastatik meme kanserleri hariç, her meme kanserinin tedavisinde cerrahi gereklidir. Ancak tedavi sıralamasındaki yeri hastalığın ilk tanısındaki evresine ve tümörün biyolojisine göre farklılık gösteriyor.

SORU: Meme kanseri tedavisinde ilk seçenek cerrahi mi?

CEVAP: Her zaman ilk tedavi seçeneği cerrahi değildir ve olmamalıdır. Bu kararı tamamen hasta bazında almak gerekiyor. Hastanın genel durumuna, tümörün evresine ve tümörün biyolojisine göre karar vermek gerekiyor. Hastada tümör boyutu büyük, tümör özellikleri agresif ve koltuk altına yayılım özelliklerinden biri, bir kaçı ya da hepsinin olduğu lokal ileri evre meme kanserlerinde ilk tedavi seçeneği sistemik tedavi (kemoterapi ve akıllı ilaç-immünoterapi kombinasyonları) oluyor. Tümör boyutu küçük, tümör yumuşak başlı, koltuk altına ve uzak organlara metastaz olmadığı erken evre meme kanserlerinde önce cerrahi ve sonrasında sistemik tedavi uygulanıyor. İlk tanıda metastatik olan hastalarda öncelikle sistemik tedavi ile başlanıyor ve bu tedavi sonrasında tedavi yanıtının uygun olduğu hastalarda cerrahi tedavi sürece ekleniyor.

SORU: Meme kanserinde meme mutlaka alınmalı mı?

CEVAP: Prof. Dr. Cihan Uras “Meme kanserinde memenin mutlaka alınmasına gerek yok. Meme kanseri cerrahisinin ilk yapılmaya başlandığı zamanlardan günümüze kadar olan gelişmeler, bilimsel çalışmalar ve hasta takipleri meme kanseri tedavisinde özel durumlar hariç memenin tamamının alınmasının gerekli olmadığını gösterdi. Günümüzde cerrahide altın standart memenin korunmasını sağlayan meme koruyucu cerrahidir. Uygun hastalarda eğer tümör çok büyük değilse, tümör meme içinde yaygın değilse seçilmesi gereken yöntem memenin tümör olan kısmının alındığı meme koruyucu cerrahidir. Bu koşulların olmadığı hastalarda meme dokusunun tamamının alındığı ameliyatları tercih ediyoruz” diyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

SORU: Memenin korunduğu ameliyatlarda memenin şekli bozuluyor mu?

CEVAP: Meme koruyucu cerrahilerde memenin şekli bozulmuyor. Küçük tümörlerde memenin şekli değişmiyor. Büyük tümörlerde onkoplastik cerrahi yaparak memenin şeklini koruyoruz. Onkoplastik cerrahide cerrahi prensiplerle plastik cerrahi prensiplerini birleştiriyoruz. Memenin içinde dokuları kaydırarak, çeşitli teknikler kullanarak memenin şeklini koruyoruz.

SORU: Memenin tümünün alınması gerekli mi? Gerekli olduğu durumlarda meme başı alınıyor mu?

CEVAP: Memedeki tümör meme içinde çok yaygınsa, hastada gen mutasyonu varsa ya da hastanın ailesel meme kanseri riski fazlaysa meme dokusunun tamamı alınabilir. Meme başı her zaman korunamayabilir. Tümör meme başının hemen altında yakın mesafedeyse meme başı alınabiliyor. Meme başını kurtarmak için ameliyat sırasında meme başı altından patolojiye örnek gönderiliyor. Patoloji uzmanı dokuyu inceliyor, tümör yoksa meme başı çok ince olacak şekilde bırakılabiliyor. Tümörün meme başına uzak olduğu durumlarda meme başını korumayı tercih ediyoruz.

SORU: Meme alındığı zaman aynı ameliyatta tekrar meme yapılıyor mu?

CEVAP: Meme dokusunun alınması gereken ameliyatlarda güncel uygulamamız eş zamanlı protez ya da hastanın kendi dokusuyla meme onarımı yapmak. Bu şekilde hasta meme kaybını yaşamamış oluyor.

 SORU: Memenin tümünün alınması hastalığın yayılmasını engeller mi?

CEVAP: Memenin tümünün alınması ya da bir kısmının alınması hastalığın yayılımını engellemez, hastalığın yayılımı bununla ilişkili değildir. Bilimsel çalışmalar ve hasta takipleri memenin bir kısmının ya da tamamının alınmasının hastanın beklenen yaşam süresi üzerinde üst düzey etkisinin olmadığını ortaya koymuştur.

Pause Sağlık, Pause Dergi

SORU: Başlangıçta lenf bezlerine yayılma olduğu tespit edildiğinde ne yapılıyor?

CEVAP: Prof. Dr. Cihan Uras “Başlangıçta lenf bezlerine yayılım olduğunu biliyorsak lenf bezlerini koruma şansımız oluyor. Bu tedaviye önce sistemik tedavi-kemoterapi başlıyoruz. Sistemik tedavi tamamlandığı zaman hastayı cerrahi için değerlendiriyoruz. Cerrahi sırasında sentinel lenf nodu biyopsi yapıyoruz. Lenf nodlarında kemoterapiyle yanıt gelişmiş ve tümörlü hücreler tamamen temizlenmişse erken evrede olduğu gibi birkaç lenf nodu alarak işlemi bitiriyoruz” diyor

SORU: Koltuk altındaki lenf bezlerinin tamamı temizlenmeli mi?

CEVAP: Güncel uygulamamız ileri evre olmayan meme kanserlerinde sentinel lenf nodu biyopsi yapmak. Bu şekilde koltuk altında bulunan ilk nöbetçi birkaç lenf nodu alınarak patolojik incelemede tümör varlığı durumuna göre koltuk altında geri kalan lenf nodlarının alınıp alınmamasına karar veriyoruz. Bu şekilde koltuk altındaki lenf bezlerini korumuş ve gereksiz tüm lenf bezlerini çıkarmamış oluyoruz.

El-göz teması Covid-19’a davetiye çıkarıyor!

El-göz teması Covid-19’a davetiye çıkarıyor!

Yaklaşık bir buçuk yıldır devam eden Covid-19 pandemisi sürecinde çoğunlukla evde zaman geçirmek zorunda kalan ve iyice bunalan çocuklar, artık açık havada doyasıya koşup oynamanın tadını çıkarıyor. Ancak dikkat! Acıbadem Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi ve Acıbadem Maslak Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Özgül Altıntaş, “Yazın güneş ışınlarından deniz, havuz ve kumsala, bahçeden yeşil alanlara dek bazı yaz riskleri de çocukları gözlüyor. Alerjik reaksiyonlar, güneşten etkilenme, göze sinek, kum ve toz kaçması, yeterince temizlenmemiş veya kimyasaldan zengin havuz suyuna maruz kalmak derken birçok yaz tehlikesi çocukların gözlerinde önemli sorunlara yol açabiliyor. Bu nedenle çocuklarda yazın göz sağlığı açısından bazı kurallara dikkat edilmesi gerekiyor. Aksi takdirde bazı basit hatalar ileride kalıcı göz hasarına neden olabiliyor” diyor. Prof. Dr. Özgül Altıntaş, yazın çocukların gözlerini tehdit eden etkenleri ve korunma yollarını anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Yaz alerjenleri

Yazın havada daha fazla bulunan toz ve polenler alerjiyi tetikleyerek çocukların gözlerinde genellikle kanlanma, kaşıntı ve sulanmaya neden olur. Gözde alerji, bir maddeye / yiyeceğe / polene /ev akarına vb. şeye karşı vücudun bağışıklık sisteminin duyarlı olması nedeniyle gelişen aşırı tepkidir. Gözlerde kaşıntı, kanlanma, sulanma olur. Işığa karşı hassasiyet gelişir. Göz kapakları şişebilir. Alerji oluşmamasını sağlamanın en iyi yolu, alerjiye yol açan etkeni tespit ederek ondan mümkünse olabildiğince kaçınmaktır. Her alerjenden uzak kalmak mümkün değil. Dış mekanlarda havada uçan polen ve tozdan korunabilmek için geniş siperlikli şapka, güneş gözlüğü kullanılmalı. Soğuk kompres uygulayarak çocuk rahatlatılabilir ve oluşan ödemi ve kaşıntı ihtiyacını azaltabilirsiniz. Alerjinin şiddetine göre tedavinin şekli ve süresi göz hekimi tarafından belirlenir. Aksi halde çocuğun hayat konforu düşer. Gözlerini ovalama ve kaşıma gözlerde daha da artan kaşıntı ihtiyacına neden olur. Artan el-göz teması göz enfeksiyonlarının oluşumunda önemli bir sebeptir. Covid-19 virüsünün göz yoluyla bulaşma ihtimali yüksektir. Salgınla mücadele ettiğimiz bu günlerde gözlerde kaşıntısı olan tüm bireylerin tedavileri hiç zaman kaybetmeden yapılmalıdır.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Göze ‘bir şey’ kaçması!

Dış mekanlarda daha fazla zaman geçirilen yaz aylarında çocukların gözüne kum, toz, sinek veya ot gibi yabancı cisimler girebilir. Bazen kendi kirpikleri de gözlerine kaçabilir. Bu durumlarda da çocukların gözlerinde kanlanma, sulanma, ışığa hassasiyet ve artan ovuşturma ihtiyacı olur. Plaj ve kırsal alanlarda bu risk artmaktadır. Gözlerine yabancı cisim kaçtığında yabancı cismi görebiliyorsak bir gözyaşı damlası damlatarak gözlerini yıkayabiliriz ve cismi sıvı ile yüzdürerek dışarı çıkmasını sağlayabiliriz. Bu durumda evde kalan eski damlalar kullanılmamalıdır. Ama göremiyorsak ve çocuğun şikayetleri devam ediyorsa yabancı cisim kapakların iç kısmına kaçmış veya göz yüzeyine saplanmış olabilir. Mutlaka bir göz doktoruna görünmemiz şart. Zira göz kapağı hareket ettikçe yabancı cisim saydam tabakayı (korneamızı) çizerek enfeksiyon kapmasına neden olabilir ve kalıcı hasara yol açabilir. Göz hekimi yabancı cismi gerekirse mikroskop altında çıkarmalı ve gerekli tedaviyi düzenlemelidir. Göze kaçan bir cisim değil bir kimyasal madde ise yapılacak en doğru şey varsa gözyaşı yoksa temiz bir su ile gözü yıkamak ve en kısa zamanda bir göz hekimine başvurmaktır.

Güneş ışınları

Uzun süre ultraviyole ışığa maruz kalmak çocuklarda ileride katarakt ve retina hastalıkları ile sonuçlanabilir. Bu nedenle güneşin yeryüzüne dik olarak ulaştığı saatlerde, özellikle 10:00 ile 16:00 arasında olabildiğince ışınlarından uzak kalınmalıdır. İlk bebeklik döneminde ağaç gölgelerinde geniş siperlikli şapka kullanımı ve pusetlerin tentesinin sağladığı koruma yeterli olacaktır. Çocuğunuzun güneşe gerek çıplak gözle, gerekse güneş gözlüğüyle doğrudan bakması da göz sağlığı açısından çok büyük risk. Bu nedenle böyle bir davranışta bulunduğunda nedenini açıklayarak bunun doğru bir hareket olmadığını anlamasını sağlayın.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Albenili ama kalitesiz güneş gözlüğü

Çocukların renkleri ya da çizgi film kahramanlarıyla süslü olması nedeniyle cazibesine kapılarak takmak istedikleri güneş gözlükleri eğer UV korumasına sahip değilse çok ciddi, kalıcı göz hasarına yol açabiliyor. 2 yaştan itibaren UV koruması yüzde 100 olan Solar sınıfı 2 ve 3 düzeyinde olan gözlükler kullanılmaya başlanabilir. Sertifikasını mutlaka görün. Güneş gözlüğünün çerçevesi esnek materyalden, camı kolay kırılmayan polikarbonat materyalden ve çatlamayan özellikte olan camlardan olmalı. Kolay kırılmayan materyalden olsa kesinlikle kırılmayacağı anlamına gelmez. Hareketli ortamlarda, diğer çocuklarla kalabalıkta oynadığı zamanlarda çıkartılması uygun olacaktır. Büyümekte olan çocuğun yüz şekline de uygun olmalı, hafif olmalı, buruna baskı yapmamalı, sapı uzun olup kulağını da rahatsız etmemelidir.

Deniz ve havuza gözlüksüz girmek

Göz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Özgül Altıntaş “Havuz kloru ve deniz tuzu gözlerde kızarıklık ya da tahrişler yapabiliyor. Bu nedenle denize ve havuza girerken çocukların yüzücü gözlükleri takması göz sağlığı açısından önemli. Yine de göze su kaçıyor ya da çocuğunuza yüzücü gözlüğü taktırmak mümkün olmuyorsa sudan çıkınca yüzünü ve gözlerini temiz su ile yıkamak gerekir.” diyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Spor /oyun esnasında göze darbe

Yaz aylarında büyük çocuklarda açık havada yapılan spor çeşitleri de oldukça fazla. Bu sporlar sırasında gözlerine top, dirsek, el-tırnak çarpması gerçekleşebildiğinden her zaman dikkatli olmak gerekir. Bu şekildeki doğrudan travmalar gözün ciddi şekilde yaralanmasına, kornea çizilmelerine, retina yırtıklarına, göz içi kanamalarına ve ödemine neden olabilir. Önemsenmeyen bir darbe, o an fark edilmese de ilerleyen zamanda körlüğe yol açabilir. Yapılan spora göre önlemler alınmalıdır. Yüzücüler konjonktivitten korunmak için yüzücü gözlüğü kullanmalı ve havuzdan çıkınca gözlerini yıkamalıdır. Teniste ise hem UV koruyuculuğu olan hem de darbelere dayanıklı gözlük kullanılmalıdır. Yakın temas halinde yapılan sporlarda koruyucu darbelere dayanıklı bir spor gözlüğü takmak bu riskleri azaltmak açısından faydalıdır. Yalnız bu gözlükler kesinlikle kırılmaz değildir. Çok yakın sporlarda kullanılmaması daha uygun olacaktır.

Ekrana uzun süre bakmak

Okulların da tatil olmasıyla çocuklar yaz aylarında uykuya daha geç yattıklarından TV / tablet / cep telefonu vb ekrana daha uzun süre maruz kalabiliyorlar. Özellikle de Covid-19 pandemisi sürecinde evde kalan çocukların ekran kullanım süreleri arttı. Ekrana bakarken konsantrasyon arttığında göz kırpma sayısı azalır, ekrandan yansıyan ısı ve ışık ile gözlerde kuruluk oluşur. Yanma, batma, acıma, kanlanma, sonrası aşırı kırpma ve ovalama ihtiyacı ortaya çıkar. Ekran karşısında kesintisiz uzun süreli yakın çalışma nedeniyle çocuklarda miyopi yaygınlaştı. Mavi ışık filtrelenmeli, çocuğun yaşına göre kullanma süresi belirlenmeli. Ekranlı alet 25 cm uzaktan tutulmalı, bir oturum 25 dakikadan uzun olmamalı. Arada molalar verilmelidir. Geceleri karanlıkta uyumalarını sağlamak da gözün numarasının hızlı artmasını engeller.

Böbreklerimiz alarm veriyor!

Böbreklerimiz alarm veriyor!

Sağlıksız beslenmeden hareketsizliğe, aşırı tuz tüketiminden yetersiz su içmeye dek günlük hayatta yaptığımız birçok yanlış davranış böbreklerimizin sağlığını bozarken; son yıllarda gerek dünyada gerekse ülkemizde böbrek hastalarının sayısı hızla artıyor. Acıbadem Üniversitesi Tıp Fakültesi Nefroloji Bilim Dalı Başkanı ve Acıbadem International Hastanesi İç Hastalıkları ve Nefroloji Uzmanı Prof. Dr. Ülkem Çakır “Böbreklerimiz vücudumuzda zehirli maddelerin atılmasından kemik iliği ve sağlıklı kan yapımına dek birçok önemli görev üstleniyor. Bütün organlarımızın sağlıklı çalışması için böbreklerimizin sağlıklı olması gerekiyor. Oysa yanlış yaşam alışkanlıklarımızla böbreklerimizi hızla yıpratıyoruz. Ülkemizde böbrek hastalarının sayısı 9 milyona ulaştı ve her 6-7 yetişkinden biri böbrek hastası olarak karşımıza çıkıyor.” diyor. Dünya Böbrek Günü Yürütme Kurulu’nun 2021’i ‘Böbrek Hastalığıyla İyi Yaşam” yılı ilan ettiğini belirten Prof. Dr. Ülkem Çakır, 11 Mart Dünya Böbrek Günü kapsamında yaptığı açıklamada, böbrek hastaları için ‘iyi yaşamın’ 4 kuralını anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Düzenli egzersiz yapın!

Özellikle son bir yıldır Covid-19 pandemisi nedeniyle ister istemez hareketsizlik had safhaya ulaştı. Ancak gerek böbrek sağlığını korumak, gerekse böbrek hastalığıyla mücadele etmede düzenli egzersiz yapmak kilit rol oynuyor. Düzenli egzersiz; özellikle de haftanın en az üç günü yapılacak 45 dakikalık tempolu yürüyüş, böbreklerin kanlanmasında büyük önem taşıyor. Hareketsiz (sedanter) yaşamdan uzak durmak, böbrek hastalığıyla mücadele sürecinde destek sağlıyor.

Günde mutlaka 1,5-2 litre su için!

Böbreklerin işlevlerini iyi yapabilmesi için en temel ihtiyacı, su! İçtiğimiz suyla kandan süzülen zararlı maddeler idrar haline getiriliyor ve vücudumuzdan ancak bu şekilde uzaklaştırılıyor. Vücudumuzda yeterli miktarda su bulunmadığında böbreklerimiz çalışmak için çok daha fazla güç harcıyor ve yıpranması hızlanıyor. Bu nedenle böbrek hastalarının yaşam kalitelerini artırmaları amacıyla her gün mutlaka 1,5-2 litre su içmeleri gerekiyor.

Aşırı tuz tüketiminden kaçının!

Dünya Sağlık Örgütü günde 5 gram, yani bir tatlı kaşığı tuzdan fazla tüketilmemesi konusunda uyarırken, ülkemizde günlük tuz tüketimi 18 gramı buluyor. Fazla tuz sağlığımız ve böbreklerimiz için tam bir düşman olduğundan tuzu azaltmak böbrek hastalığı tedavisinin en önemli basamağını oluşturuyor. Yemeklere tuz eklemeye gerek yok, zira hiç tuz eklemediğimizde bile sebzelerden 2 gram tuz alıyoruz.

Fazla kilolarınızdan kurtulun!

Kilo almak obezitenin yanı sıra idrarda protein kaçağına da yol açıyor. Bu nedenle sağlıklı diyet ve düzenli egzersizle fazla kiloları vermek ve ideal kiloyu korumak çok önemli. Günümüzde çocuklarda da obezite hızla yaygınlaştığı için böbrek hastalığı çocuk yaşta da görülür hale geldi. Çocukların hareketsiz kalmalarının mutlaka önüne geçmek, sağlıklı beslenmeye ve spora özendirmek gerekiyor.

 Prof. Dr. Ülkem Çakır: “Tedavide bu hatayı yapmayın!”

Dünya Böbrek Günü Yürütme Kurulu’nun 2021’i “Böbrek Hastalığıyla İyi Yaşam” yılı ilan ettiğini belirten Prof. Dr. Ülkem Çakır, “Bu yılki slogan; böbrek hastalığını en iyi şekilde yönetmenin, ancak sağlık çalışanları, hastalar ve yakınlarının birlikte bir ekip olmasıyla mümkün olacağı vurgusu yapmaktadır. Hastaların iyi yaşamasını sağlayan uygulamaların geliştirilmesinde hastalar ve yakınları ile güçlü bir ortaklığın kurulması önemlidir. Hedefimiz böbrek hastalarına bu hastalık ile iyi yaşayabileceklerine dair güven ve umut vermektir.” diyor. Günümüzde kronik böbrek hastalığı yönetimi ve tedavisindeki mevcut yaklaşımın, böbrek fonksiyonlarındaki kaybın yavaşlatılmasına odaklandığını ve genellikle hastalara çok fazla söz hakkı tanınmadan, kendilerinden sıkı diyet ve ilaç kullanım kurallarına uymalarının beklendiğini belirten Prof. Dr. Ülkem Çakır şöyle diyor: “Oysa bu hastalık merkezli yaklaşım, hastaların önceliklerini ve değerlerini tatmin edici bir şekilde yansıtmadığı için başarısız olabilir. Unutulmamalıdır ki, böbrek hastalığı ile yaşayan insanlar da, her şeyden önce iyi yaşayabilmek ve sosyal işlevselliklerini sürdürmek, kısacası yaşamları üzerinde kontrol sahibi olmak hakkına sahiptirler. Hastaya değil, hastalığa odaklı yaklaşım, hastalıklarının yönetimi ve tedavisine anlamlı bir şekilde dâhil olmadıklarından dolayı, hastaların temsiliyetini ortadan kaldırır. Hastalığın izleminde hastaların ve tedavi ekibinin birlikte hareket etmesi, hastaların tedavi sürecindeki duygu ve düşüncelerinin dikkate alınması çok önemlidir. Hastaların bu süreçte aktif olmaları, tedavileriyle ilgili daha memnun olmalarına ve böylece daha başarılı klinik sonuçların elde edilmesine yardımcı olmaktadır.”

Obezitenin yol açtığı 10 hastalık

Obezitenin yol açtığı 10 hastalık

Son bir yıldır küresel salgın hastalıkla mücadele kapsamında evde geçirilen zamanın artması, hareketsizlik ve atıştırmalar kilo alımını hızlandırırırken, modern çağın tehlikeli hastalığı obezitenin de yaygınlaşmasına neden oluyor. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tarafından “sağlığı bozacak ölçüde vücutta anormal veya aşırı yağ birikmesi” olarak tanımlanan obezite ile ilgili çalışmalar tehlikenin boyutlarını gözler önüne seriyor. Zira, Türkiye Beslenme ve Sağlık Araştırması-2010 ön çalışma raporuna göre ülkemizde obezite erkeklerde yüzde 20,5, kadınlarda yüzde 41, toplamda ise yüzde 30,3’e ulaştı. Acıbadem Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi ve Acıbadem Altunizade Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Bilgi Baca “DSÖ verilerine göre fazla kiloluluk ve obezite Avrupa’daki yetişkinlerde Tip 2 diyabetin yüzde 80’inden, iskemik kalp hastalıklarının yüzde 35’inden ve hipertansiyonunun yüzde 55’inden sorumludur. Ayrıca her yıl 1 milyondan fazla ölüme neden olmaktadır. Sadece kozmetik sorun olmakla kalmayıp tek başına kronik bir hastalık olan obezite bir çok hastalığa neden olabilmektedir.” diyor. Prof. Dr. Bilgi Baca 4 Mart Dünya Obezite Günü kapsamında yaptığı açıklamada, pandemide tehlikenin daha da arttığı obezitenin yol açtığı 10 ciddi sorunu anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Diyabet

Tip 2 diyabeti olan çoğu insan aşırı kilolu veya obezdir. Kilo vererek, dengeli beslenerek, yeterli uyku alarak ve daha fazla egzersiz yaparak tip 2 diyabet geliştirme riski azaltılabilir.

Kilo vermek ve fiziksel olarak daha aktif olmak kan şekeri seviyesini kontrol etmeye yardımcı olabilir. Daha aktif olmak ve kilo vermek diyabet ilacı ihtiyacını da azaltabilir.

Hipertansiyon

Yüksek tansiyon, aşırı kilo ve obezite ile çeşitli şekillerde bağlantılıdır. Aşırı kilolu olmak kan basıncını artırabilir çünkü kalbin tüm vücut hücrelerine kan sağlamak için daha fazla pompalaması gerekir. Fazla yağ, böbreklere de zarar vererek yüksek tansiyona neden olur.

Kalp hastalığı

Fazla kilo; yüksek tansiyon ve yüksek kolesterole sahip olma olasılığını artırır. Bu koşulların her ikisi de kalp hastalığı veya felç olasılığını artırır. Kilo vermenin kalp hastalığı ve felç geçirme oranını düşürdüğü görülmüştür.

 Kanser

Kolon, meme (menopoz sonrası), endometrium (rahim duvarı), böbrek ve yemek borusu kanserleri obezite ile bağlantılıdır. Bazı çalışmalar ayrıca obezite ile safra kesesi, yumurtalıklar ve pankreas kanserleri arasında bağlantılar olduğunu bildirmiştir.

Safra kesesi hastalıkları

Prof. Dr. Bilgi Baca “Aşırı kilolu olmak safra taşı geliştirme olasılığını artırdığından, safra kesesi hastalığı ve safra kesesi taşları fazla kilolu insanlarda daha yaygın olarak karşımıza çıkıyor. Bu nedenle ideal kiloyu korumak büyük önem taşıyor.” diyor.

Kemik ve eklem hastalıkları

Osteoartrit, sıklıkla diz, kalça veya sırtı etkileyen yaygın bir eklem rahatsızlığıdır. Fazla kilo taşımak, bu eklemlere ekstra baskı uygular ve normalde onları koruyan kıkırdağı yıpratır.

Kilo kaybı dizler, kalçalar ve beldeki stresi azaltabilir ve osteoartrit belirtilerini iyileştirebilir.

Ayrıca eklemleri etkileyen bir diğer hastalık gut hastalığıdır. Kandaki ürik asitin artmasıyla ortaya çıkan bir hastalıktır. Aşırı kilolu kişilerde gut daha yaygındır.

Uyku apnesi

Uyku apnesi, aşırı kilolu olmakla bağlantılı bir nefes alma problemidir. Kişinin ağır bir şekilde horlamasına ve uyku sırasında kısa süreliğine nefes almayı durdurmasına neden olabilen uyku apnesi aynı zamanda kalp hastalığı ve felç olasılığını artırabilir. Kilo kaybı genellikle uyku apnesini iyileştirir.

Karaciğer yağlanması

Karaciğer yağlanmasının nedeni hala bilinmemektedir. Hastalık çoğunlukla orta yaşlı, fazla kilolu, obez ve diyabet hastası olan kişileri etkiler.

Gebelik diyabeti ve yüksek tansiyon

Fazla kilo ve obezite hem anne hem de bebek için hamilelik sırasında oluşabilecek sağlık sorunları riskini artırır. Fazla kilolu veya obez olan hamile kadınlarda gebelik diyabeti (hamilelik sırasında yüksek kan şekeri) ve preeklampsi (hamilelik sırasında yüksek tansiyon) görülme olasılığı daha yüksektir ve bu iki hastalık hem anne hem de bebek için ciddi sorunlara neden olabilir. Fazla kilolu veya obez annelerin bebekleri, çok erken doğma, ölü doğma (20 haftalık hamilelikten sonra rahimde ölme) ve nöral tüp kusurları (beyin ve omurilik kusurları) açısından yüksek risk altındadır.

Depresyon

Prof. Dr. Bilgi Baca “Obeziteden etkilenen birçok kişi depresyon yaşar. Bazı çalışmalar obezite ile majör depresif bozukluk arasında güçlü bir ilişki bulmuştur. Obeziteden etkilenen kişiler toplumda ayrımcılık ile karşılaşabilir. Zamanla bu, üzüntü duygularına veya özgüven eksikliğine yol açabilir.” diyor.

Cerrahi tedavide bu öneriye dikkat!

Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Bilgi Baca “Diyet ve egzersizle kilo veremeyen obez hastalarda yaşam tarzını değiştirmek ve daha kolay kilo vermelerini sağlamak için cerrahi tedavi öneriyoruz. Artık günümüzde obezite cerrahisi güvenli bir şekilde daha az komplikasyonla yapılabilmektedir. Dünyada ve ülkemizde en çok uygulanan ameliyat şekli de sleeve gastrektomi yani tüp mide ameliyatıdır. Hastalarımıza minimal invaziv yöntemlerle (laparoskopik veya robotik) bu ameliyat güvenli şekilde önerilmektedir. Ancak obezite cerrahisinin bu konuda tecrübeli merkezlerde yapılması büyük önem taşımaktadır.” diyor.

Endometriozis olabilirsiniz

Endometriozis olabilirsiniz

Ülkemizde kadınların çoğu adet döneminin ağrılı geçmesini “normal” kabul ettiği için çok önemli bir sağlık sorunu da sinsice ilerliyor. Belirtileri ve şiddeti tümörün yerleştiği bölgeye göre farklı sorunlara yol açan, anne olmanın önündeki en büyük engellerden biri olarak karşımıza çıkan bu tehlikeli hastalık ülkemizde her 10 kadından birinde görülüyor. Halk arasında ‘çikolata kisti’ olarak bilinen ve başka rahatsızlıklarla da ortak belirtiler gösteren endometriozisin tanısı bazen 10 yılı bile bulabiliyor! İşte, tüm dünyada bu tehlikeli hastalığa karşı farkındalık oluşturabilmek için toplumun dikkati her yıl Mart ayında endometriozise çekiliyor. Hastalığın zamanında fark edilmesinin tedavi açısından da büyük önem taşıdığını vurgulayan Acıbadem Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Ana Bilim Dalı Başkanı ve Acıbadem Maslak Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum, Jinekolojik Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Mete Güngör,  “Endometriozis, karın bölgesindeki organlarda kalıcı hasar bırakabilir. Ayrıca kısırlığın da başlıca nedenlerinden biri. Kısırlık nedeniyle hekime başvuran kadınların yüzde 15 ila 55’inde görülüyor. Endometriozisin yumurtalık kanserini artırdığını gösteren çalışmalar da var. Bu nedenle olası bir şikayette mutlaka hekime başvurulmalı” diyor. Prof. Dr. Mete Güngör, endometriozis hakkında önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Ülkemizde üreme çağındaki her 10 kadından birinde görülen endometriozis, rahmin iç tabakasında bulunması gereken endometrium dokusunun rahim dışında başka organlarda yerleşmesine ve yerleştiği bölgede hastalık oluşturmasına deniliyor. Anne olmanın önündeki en büyük engellerden biri olan ve özellikle şiddetli adet ağrılarıyla kendini gösteren  endometriozis; karın zarı üzerinde, yumurtalıkları rahime bağlayan tüplerde, idrar kesesi ve idrar borusunda, bağırsaklar üzerinde ya da yumurtalıklarda, nadiren de akciğer, göz, göbek ve diyafram gibi bölgelerde ortaya çıkabiliyor. Endometriozisin adet dönemi hormonlarından etkilendiğini kaydeden Acıbadem Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Ana Bilim Dalı Başkanı ve Acıbadem Maslak Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum, Jinekolojik Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Mete Güngör,  “Bu nedenle döngüsel olarak büyüyüp kanamaya yol açarlar. Bu kanamalar, bulundukları yerlerde doku reaksiyonlarına, iltihaplara, yapışıklıklara ve kistlere neden olur. Uzun vadede organların birbirine yapışması bile söz konusu olabilir” diyor.

Adet süresi 7 günü geçiyorsa!

Özellikle 15-49 yaş arasındaki kadınlarda görülen ve ülkemizde 1,5 milyon kadını etkileyen bu hastalığın nedenleri tam olarak bilinemiyor. Ancak ailesinde endometriozis olan kadınlarda hastalığın görülme riskinin 6 kat arttığını belirten Prof. Dr. Mete Güngör, diğer risk nedenleri hakkında şunları söylüyor:

“Kadınların ilk adet kanamasının 11 yaşından önce olması, adet döngüsünün 27 günden kısa sürmesi, 7 günü geçen adet kanamaları, hiç hamile kalmamış ve doğum yapmamış olmaları, yüksek düzeyde östrojene maruz kalmaları, menstrüel kan akımını bozan anomaliler, endometriozis riskini artıran diğer etmenler. Ancak yağlı beslenmenin, fazla et ve kafein tüketiminin de risk faktörü olduğu kabul ediliyor. Öte yandan hamilelik, düzenli egzersiz ve geç adet görme ise riski azaltan etmenler olarak öne çıkıyor.”

 Karında şişkinlik zannettiğiniz…

Endometriozisin yumurtalıklarda görülmesi halk arasında “çikolata kisti” olarak bilinen endemetriomaya oluyor. “Karnımda şişkinlik hissediyorum” diyen, sürekli gaz şikayeti yaşayan kadınlar, bu yakınmaların çikolata kistinden kaynaklandığını öğreninceye kadar birçok hekimin kapısını çalıyor. Şikayetler nedeniyle genellikle dahiliye ya da gastroenteroloji uzmanlarına başvurulduğunu dile getiren Prof. Dr. Mete Güngör, “Karında şişlik ya da gaz zannedilen aslında endometriozis nedeniyle gelişen kist olabiliyor. Tedavi için doğru adresi bulana kadar kadınlar çok zaman kaybedebiliyor. Bu da kistin büyümesine ve şikayetlerin de artmasına yol açıyor” diyor.

Anne olmayı engelleyebiliyor

Yaşam kalitesini düşüren endometriozisi kadınlar için daha da önemli hale getiren bir başka nokta da doğurganlık üzerine olan etkisi. Endometriozisin özellikle tüplerde ve yumurtalıklarda tıkanıklığa, yapışıklığa yol açması nedeniyle yumurtalıklardan yumurta salınımını engelleyebileceği ve bunun da kısırlığa sebebiyet verebileceğini anlatan Prof. Dr. Mete Güngör, şunları söylüyor:

“Endometriozis odaklarından salgılanan bazı maddeler, yumurta ve spermin döllenmesine ya da rahime yerleşmesine de engel olabiliyor. Bu alanda yapılan çalışmalar da kısırlık nedeniyle hekime başvuran kadınların yüzde 15-55’inde endometriozis olduğunu gösteriyor. Ancak her endometriozis hastalığı da kısırlığa yol açmıyor. Bazı hastalar doğal yollarla hamile kalabiliyor. Bazıları da yardımcı tedavi yöntemleri ile bebek sahibi olabiliyor.”

Yumurtalık kanseri daha sık görülüyor

Endometriozis ile ilgili zihni kurcalayan en büyük soru işaretlerinden biri de hastalığın kansere yol açacağı endişesi. Bazı bilimsel çalışmalarda yumurtalık kanserinin endometriozisi olanlarda daha sık görüldüğü sonucuna ulaşıldığını kaydeden Prof. Dr. Mete Güngör, Özellikle ileri yaşta görülen endometriozisin çok iyi değerlendirilmesi, cerrahi yöntemlerle çıkarılıp patolojjk değerlendirmeden geçirilmesi gerekiyor” diye vurguluyor.

Esas tedavi yöntemi cerrahi

Endometriozis tanısı hastanın şikayetlerinin dinlenmesinin ardından fiziki muayene, ultrason, MR ve laparoskopi gibi kimi tetkik yöntemleri ile konuyor. Tedavi ise hastalığın seviyesine, belirtilerin şiddetine ve kadının çocuk sahibi olmak isteyip istemediğinize göre ilaçla ve cerrahi yöntemlerle gerçekleştiriliyor. İlaç tedavisi daha çok ağrının temel sorun olduğu durumlarda uygulanıyor. Endometriozisin asıl tedavi yönteminin cerrahi olmasına karşın her hastanın ameliyat edilmediğini ifade eden Prof. Dr. Mete Güngör, “Ameliyat doğurganlığı artırmak ve ağrıyı azaltmak için tercih ediliyor. Özellikle hayat kalitesini bozan şiddetli pelvik ağrı yaşayan, ilaç tedavisinden fayda görmeyen, endometriozisi olduğu bilinen ve istediği halde hamile kalamayan ve büyük çikolata kisti bulunan kadınlarda cerrahi yönteme başvuruluyor. Ancak endometriozis yüzde 10-30 oranında nüksedebiliyor.”

Endometiozis ameliyatlarının “kapalı yöntem” olarak bilinen laparoskopik yöntem ile yapılması tercih ediliyor. Üreme organlarına dokunulmadan, küçük kesilerle yapılan bu ameliyatlar sayesinde daha az doku hasar görüyor ve hasta kısa sürede iyileşiyor. Bu ameliyatların tecrübeli hekimler tarafından yapılması ise hastanın doğurganlık ve hormonal fonksiyonlarının bozulmaması ve hastalığın tekrarlama olasılığının azalması için önem taşıyor.

Bu belirtilere dikkat!

Endometriozis yol açtığı yakınmaların çok çeşitli olmasından dolayı gözden kaçabiliyor. Bu nedenle kadınların bedenlerinden gelen sinyalleri doğru algılayarak zamanında harekete geçmesi yaşam konforunu artırıyor. Peki, vücudumuzdan gelen hangi sinyaller endometriozisten kaynaklanıyor? Prof. Dr. Mete Güngör, bu belirtileri şöyle sıralıyor;

  • Bel ağrısı,
  • Uzun süreli kasık ve karın ağrısı,
  • Şiddetli adet sancıları,
  • Aşırı kanamalı adet,
  • Cinsel ilişkide ağrı,
  • Sürekli yorgunluk,
  • Hamile kalmada güçlük,
  • Kısırlık,
  • Bağırsak alışkanlıklarında değişiklik ve idrar yaparken ağrı,
  • Kabızlık, şişkinlik
  • Dikkati toplayamama,
  • Depresyon

Pandemi, kolon kanserinde erken tanıyı engelliyor!

Pandemi, kolon kanserinde erken tanıyı engelliyor!

Yaklaşık bir yıldır ülkemizi de derinden etkileyen koronavirüse yakalanma endişesiyle hastaneye gitmeye çekinilmesi, kolon kanserinde de erken tanı şansını engelliyor. Ülkemizde hem erkeklerde hem de kadınlarda en çok ölüme neden olan kanser türleri arasında üçüncü sırada yer alan kolon kanseri, sağlıksız beslenme alışkanlıkları ve hareketsizliğin de etkisiyle hızla yaygınlaşırken, tarama programlarının düzenli yaptırılmaması da riski arttırıyor. Acıbadem Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Ana Bilim Dalı Başkanı ve Acıbadem Altunizade Hastanesi Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Nurdan Tözün, Mart ayı Kolon Kanseri Farkındalık Ayı ve 3 Mart Dünya Kolon Kanseri Farkındalık Günü kapsamında yaptığı açıklamada; kolon kanserinin kolonoskopi ile büyük ölçüde önlenebildiğini vurgularken, kolon kanseri hakkında doğru bilinen bazı yanlışların, hastalığın teşhisini ve tedavisini geciktirdiğini söylüyor. Prof. Dr. Nurdan Tözün, kolon kanseri hakkında toplumda doğru bilinen 6 yanlışı anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Ülkemizde hem kadınlarda hem de erkeklerde kanserden ölümlerde üçüncü sırada yer alan kolon kanseri, kurallara uyulduğunda önlenebilen ve kolonoskopi sayesinde erken tanı konulduğunda tedavisi yüz güldürücü olan bir kanser türü. Zira kanser yüzde 98 oranında polip zemininde gelişiyor ve kolonoskopi sayesinde poliplerin alınması kanseri önlüyor. Buna karşın özellikle de pandemi sürecinde koronavirüse yakalanma endişesiyle hastanelere gitmeye çekinilmesi ve kolonoskopinin ertelenmesi, kolon kanserine ileri evrede tanı konulmasına yol açabiliyor! Acıbadem Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Ana Bilim Dalı Başkanı ve Acıbadem Altunizade Hastanesi Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Nurdan Tözün, Avrupa’da her yıl 375 bin kişinin kolon kanseri tanısı aldığını ve 170 bin kişinin hastalıktan hayatını kaybettiğini belirterek “Kanser taraması programında yer alması gereken 50 yaş ve üstü sağlıklı kişiler ve kolon kanseri tedavisi görüp de kontrol kolonoskopisi yaptıracak olanların önemli bir bölümü, Covid-19 bulaşma korkusu nedeniyle son bir yıldır hastaneye başvurmadılar. Bu da deneyimlerimize ve bazı yayınlara göre ileri evre kolon kanserine rastlama olasılığını artırdı. İtalya’da Bologna Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmada kolon kanseri taramasının 4-6 ay ötelenmesi ileri evre kolon kanserini yüzde 3 oranında artırıyor; 12 ayı aşan bir gecikme ise bu oranı yüzde 7’ ye çıkarıyor. Oysa pandeminin bizi ne zaman terk edeceği meçhul ve koronavirüse karşı çok iyi önlemler alınarak tarama programları kesinlikle aksatılmamalı.” diyor.

Kolon kanseri hakkında doğru bilinen 6 yanlış!

Toplumda kolon kanserine yönelik bazı yanlış inanışlar bulunduğunu söyleyen Prof. Dr. Nurdan Tözün bu yanlış inanışların erken teşhis imkanını önlediğine ve hastalığın ileri evreye ulaşmasına neden olduğunu vurguluyor. Prof. Dr. Nurdan Tözün toplumdaki bu yanlış inanışları ve doğrularını şöyle anlattı;

Makattan kan gelmesi hemoroid hastalığına işaret eder, fazla önemsenmemeli: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Hastaların çoğu kötü bir hastalık çıkacak korkusu ile “Bende hemoroid var, kanama nedeni herhalde odur.” söylemiyle hekime başvurmuyor, komşunun tavsiyesine uyup alternatif tıbba yöneliyor. Bazen de hekim özellikle genç ve kronik kabızlığı olan hastalarda muayenede hemoroid ya da fissür (çatlak) varsa kanamayı bu duruma bağlıyor. Oysa makattan kan gelmesi bir kanserin ya da büyükçe bir polipin habercisi olabilir. Mutlaka  ayrıntılı inceleme gerekiyor.

Bu hastalık genetik, benim ailemde kanser yok: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Kanserlerin yüzde 15’i genetik zeminde oluşur. Kişinin birinci derece yakınında kolon kanseri olması ya da ailevi kolon polipozisi bulunması kansere yakalanma riskini artırır. Ancak ailesinde hiç kanser olmayan kişilerde de kalın bağırsak kanseri gelişebilir. Son yayınlarda ailesel olmayan kolon kanserlerinde de tümör dokusunda genetik tarama yapılması öneriliyor.

Uzun süreli kabızlık daha sonra kansere yol açar: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Kronik kabızlık ya da hassas bağırsak sendromunun kolon kanserine yol açtığı konusunda bir bilgi yoktur. Ancak kolon kanseri ya da büyükçe bir polip bağırsak boşluğunu daraltacak kadar büyüdüğünde kabızlık, bağırsak tıkanması ya da makattan kanama görülebilir. Bağırsak alışkanlığı bu yönde değişen kişilerin mutlaka bir gastroenteroloğa görünmesi gerekir.

Kolonoskopi çok zor ve sancılı bir işlem, ölümcül bile olabilir! YANLIŞ!

DOĞRUSU: Kolonoskopi uzman ellerde riski oldukça düşük bir işlemdir. Kolonoskopi esnasında bağırsağın delinmesi ya da kanama 1000’de 1’den azdır. Kolonoskopi öncesi hasta eşlik eden hastalıklar açısından değerlendirilir, ilaçları ayarlanır. (Örneğin; kalp kapağı değiştirilmiş olanlarda antibiyotikler, kan sulandırıcı ilaçlar, anti-diyabetikler vs.), bilinen hastalıklarına ya da vücut yapısına göre bağırsak temizliği yapılır, işlem derin sedasyon (uyku) altında yapıldığı için hasta ağrı duymaz ve işlemde özel durumlar dışında genel anestezi uygulanması gerekmez.

Hiçbir şikayetim yokken neden kolonoskopi yaptırayım ki! YANLIŞ!

DOĞRUSU: Bir insanın hayatı boyunca kolon kanserine yakalanma riski yüzde 6 gibi hiç de küçümsenmeyecek bir olasılıktır. Yani her 18 kişiden 1’inde kolon kanseri gelişebilir. Kolon polipleri ve kolon kanserine obez kişiler ve sigara içenlerde, düzenli alkol kullananlar, işlenmiş gıda ile beslenenler, ailesinde kolon kanseri olanlar ve egzersiz yapmayanlarda daha sık rastlandığı bilinmektedir. Oysa kolonoskopi ile kolon kanserinden ölüm riski yüzde 45 oranında azalmaktadır.

Kolon kanserini önleyen ilaçlar var! YANLIŞ!

DOĞRUSU: Bu konuda çok çalışılmış olmasına rağmen net bir sonuç yok. Bazı çalışmalarda non steroid antiinflamatuar ilaçlar, kalsiyum, magnezyum, folik asid, B6 ve B12 vitamini, D-vitamini, statinler ve aspirinin kanseri önleyici etkisinden bahsedilse de bu etki geniş serilerde doğrulanmamış. Başka amaçla aspirin kullananlarda belki marjinal bir iyilik elde edilebilir deniliyor. Bu konuda alınacak çok mesafe var. En iyisi sağlıklı ve liften zengin beslenmek, egzersiz yapmak, sigara ve alkolden uzak durmak ve kilo almamak.

Kolon kanserini önlemek mümkün; ama!

Kolon kanseri yüzde 98 oranında polip zemininde gelişiyor ve çapı 15 mm’nin üzerindeki poliplerde kanserleşme 15 mm’nin altındakilere oranla 1.5 misli fazla. Kolonoskopi ile poliplerin alınmasının kanseri önlediğini belirten Prof. Dr. Nurdan Tözün; günümüzde Avrupa ülkelerinin hemen hepsinde çeşitli protokollere dayalı kolon kanseri tarama programları yürütüldüğünü, 2000-2016 yılları arasında 16 Avrupa ülkesinde yapılan bir çalışmada özellikle tarama programını erken başlatan ülkelerde kolorektal kanser sıklığının anlamlı bir şekilde azaldığının bildirildiğini söylüyor. Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Nurdan Tözün kolon kanseri taramalarının nasıl yapıldığını şöyle anlatıyor: “Genelde birçok ülkede tarama yöntemi olarak her yıl ya da iki yılda bir dışkıda gizli kan bakılması kullanılıyor. Bazı ülkeler daha duyarlı ama daha maliyetli bir yöntem olan ve prekanseröz lezyon olan poliplerin alınmasına da imkan sağlayan kolonoskopiyi altın standart olarak kabul ediyor. Günümüz teknolojisi ile erken kolon kanserleri ve polipler yapay zekaya dayalı görüntüleme sistemleri ile daha iyi tanınabiliyor. Her ne kadar kolonoskopi polipleri saptamada altın standart ise de işlemin başarısını; kolonoskopiyi yapan kişinin deneyimi ve işlemde kalite standartlarına uyulmuş olması belirliyor.”

Kimlere tarama yapılmalı?

Covid-19 pandemisinin uzun bir süre daha devam edebileceğini düşünerek hiçbir tarama programını ve kontrolleri aksatmamak gerektini vurgulayan Prof. Dr. Nurdan Tözün, “Bunun için pandemi koşullarında gerekli önlemlere (maske, mesafe, temizlik) uymak ve Covid-19 aşısını olmak gibi tedbirleri alarak; dışkıda gizli kan testi ya da tercihen kolonoskopi işlemini  yaptırmak kolon kanserinden korunmada en etkin ve akılcı  yol  olarak gözüküyor. Peki kimlere tarama yapılmalı?

  • Genelde tarama yaşı, ortalama risk grubunda olan kişiler için 50 yaş olarak kabul ediliyor. Tarama, hassas yöntemle her 2 yılda bir dışkıda gizli kan bakılarak ve testi pozitif çıkanlara kolonoskopi uygulanarak yapılıyor. Bulgulara göre kolonoskopi 1-3-5 ya da herşey normalse 10 yıl sonra tekrarlanıyor.Taramanın sonlandırma yaşı 75 olarak belirlendiyse de bu süre kişiye göre uzatılabiliyor.
  • Son yıllarda erken yaş kalın bağırsak kanserinin artış göstermesi üzerine taramaya 45 hatta 40 yaşında başlanması öneriliyor.
  • Birinci derece yakınında kolon kanseri olan ya da ailevi polipozis sendromlarından biri bulunan kişilerin taranmasına daha erken yaşta başlamak gerekiyor.

Prostat kontrollerini ertelemek sorunu büyütüyor

Prostat kontrollerini ertelemek sorunu büyütüyor

Erkeklerde en sık görülen kanser türlerinde ikinci sırada yer alan prostat kanseri çoğunlukla sinsice ilerlediği için ancak düzenli kontroller ile erken tespit edilebiliyor. Acıbadem Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi ve Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Üroloji Uzmanı Doç. Dr. Hakan Özveri, ileri yaşta erkeklerin önemli sorunlarından biri olan prostat hastalıklarının da pandemi sürecinde ihmal edilebildiğini belirterek “Son dönemde, tedavisi geciktirilen problemler arasında, prostat kanseri gibi hayati tehlikeye neden olan hastalıklar da bulunuyor. Hastalık sinsice ilerlediğinden hiçbir şikayetin göz ardı edilmeden zamanında doktora başvurulması büyük önem taşıyor” diyor. Üroloji Uzmanı Doç. Dr. Hakan Özveri, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Tüm dünyayla birlikte ülkemizi de derinden etkileyen yüzyılın salgın hastalığı Covid-19 enfeksiyonu özellikle yaşlıların yaşam koşullarını çok daha güçleştirdi. Kronik hastalıklar nedeniyle risk grubunun en üst sırasında yer alan 65 yaş ve üzerindeki kişilerin bu süreci daha çok evde geçirmesi gerekiyor. Ancak bu durum da düzenli olarak sürdürülmesi gereken doktor kontrollerinin aksatılması ya da anlık ortaya çıkan sağlık şikayetlerinin göz ardı edilmesine yol açabiliyor! Acıbadem Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi ve Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Üroloji Uzmanı Doç. Dr. Hakan Özveri erkeklerde en sık görülen kanser türlerinde ikinci sırada yer alan ve genellikle 50 yaşından sonra ortaya çıkan prostat hastalığının, çoğunlukla idrar yakınması olmadan sinsice ilerlediği için ancak düzenli kontroller ile erken tespit edilebildiğini vurguluyor. Tanının ardından geciktirilmeden tedaviye başlandığında yaşam kalitesi ve süresi açısından büyük fark oluştuğuna dikkat çeken Doç. Dr. Hakan Özveri, şöyle diyor: “Prostat kanseri teşhisi konulan erkeklerin çoğunlukla 60-65 yaşında sonra bu tanıyı aldıkları görülüyor. Ülkemiz açısından da toplumda kanser bilgi düzeyinin artması ve bununla beraber bireylerin kontrollerine belirtilen yaşlarda süratle başlamaları erken yakalanan prostat kanserlerinin sayısında artışa neden oluyor. Yaşı 70’in üzerinde olan erkeklerde ise prostat kanseri, yüzde 30 oranında gizli olarak seyrediyor.”

 Sinsice ilerliyor ama…

Başlarda çok belirti vermese de hastalarda “alt üriner sistem semptonları” olarak ifade edilen “idrar yapmada güçlük, idrar akışında zayıflama ve kesik idrar yapma, idrarı tam boşaltamama hissi, gece ve gündüz sık idrara gitme, ıkınarak idrar yapma ve idrar tutmada güçlük” gibi yakınmalar olabiliyor. Prostat kanserine bağlı ileri bulgulara “idrar ya da menide kan, cinsel ilişkide boşalma esnasında ağrı, kasık bölgesinde ağrı ve rahatsızlık hissi ile kemik ağrıları” belirtilerinin de eklendiğini anlatan Doç. Dr. Hakan Özveri, sertleşme bozukluğu gibi yakınmaların da dikkate alınması gerektiğini söylüyor.  Prostat bezindeki her büyümenin kanser olmadığını, bazen iyi huylu büyüme ya da iltihap nedeniyle sorunlar yaşanabildiğini belirten Doç. Dr. Hakan Özveri, “Bu nedenle muayenenin ardından kanda PSA (prostat spesifik antijen) testine bakılır. Muayene sırasında doktor prostatın dış yüzeyinde kanser açısından şüpheli sayılabilecek sertlik, düzensizlik gibi değişiklikleri kontrol eder” diyor. PSA değeri normal olsa bile muayenede şüphelenilen bulgular olması halinde multiparametrik prostat MR (mpMR) ile ileri değerlendirme yapıldığını kaydeden Doç. Dr. Hakan Özveri, “Son yıllarda giderek daha fazla kullanılan bu yöntem özellikle daha saldırgan tipte prostat kanserlerinin erken tanısında yüzde 80-90’a varan oranlarda erken tanısını mümkün kılıyor. Şüpheli durumlarda “füzyon biyopsi” uygulaması yapılıyor” diyor.

Tedavisi tanıya ve kanser türüne bağlı

Tanının ardından hastalığın türüne göre farklı tedavi yöntemlerinin gündeme geldiğini kaydeden Üroloji Uzmanı Doç. Dr. Hakan Özveri, “Greenlight, HOLEP, thulyum gibi lazer işlemleri iyi huylu prostat büyümesinde kullanılıyor. Erken evrede yakalanan prostat kanseri tedavisinde ise robotik, laparoskopik ve açık cerrahi yöntemler uygulanıyor. Hasta için en uygun yöntem tercih ediliyor” diye konuşuyor. Son yıllarda prostat kanseri tedavisinde meydana gelen yeniliklere de değinen Doç. Dr. Hakan Özveri, sözlerini şöyle sürdürüyor: “Prostat kanseri tedavisinde cerrahi, sadece erken evre hastalarda değil, daha sınırlı sayıda lenf bezlerine metastaz yapmış hastalarda dahi uzun vadeli yüz güldürücü sonuçlar sağlıyor. Cerrahi istemeyen ya da uygun olmayan hastalarda ışın tedavisi (radyoterapi) ve yanında hormonal tedavilerin verilmesi ile başarılı sonuçlar elde ediliyor. İleri evredeki prostat kanserlerinde bile hormonal tedavi ve kemoterapi sayesinde yaşam süresi uzuyor.” Pandemi koşulları nedeniyle acil olmadığı düşünülen kontrol, tedavi ve ameliyatların ertelenebildiğini belirten Doç. Dr. Hakan Özveri, “Örneğin iyi huylu prostat büyümesi olan hastalar idrar yapamayacak hale geliyor. Oysa bu hastalar pandemi ortamında bile gerekli tedbirlerin titizlikle uygulandığı sağlık kurumlarında tedavi görebilir” diyor.