Yazılar

Ülkemizde her yıl 15 bin bebek kalp hastalığıyla dünyaya geliyor

Ülkemizde her yıl 15 bin bebek kalp hastalığıyla dünyaya geliyor

Ülkemizde doğumsal kalp hastalığı diğer ülkelerden çok farklı olmamakla birlikte, sık görülüyor. Öyle ki dünyada her yıl bir milyondan fazla, ülkemizde de 15 bin bebek doğumsal kalp hastası olarak dünyaya gözlerini açıyor. Kalbin odacıkları arasındaki delikler, kalbin akciğerlere giden ve kan dağılımını sağlayan damarlardaki darlıklar, karıncık ile kulakçıkların gelişim bozuklukları başta olmak üzere 200’ü aşkın doğumsal kalp hastalığı mevcut. Doğumsal kalp hastalıkları özellikle erken yenidoğan döneminde (doğum sonrası ilk günlerde) hayati risk oluşturan ağır klinik tablolara yol açabiliyor. Ancak erken teşhis ve doğru tedavi yaklaşımlarıyla doğumsal kalp hastalığıyla doğan bebekler sağlıklı ve uzun bir yaşam sürebiliyorlar. Üstelik kalbi besleyen atardamarlara özgü hastalıkların tespiti ve tedavisinde kullanılan ‘anjiyografi’ yönteminde yaşanan önemli gelişmeler sayesinde bazı doğumsal kalp hastalıklarında ameliyat ihtiyacı da giderek azalıyor! Ayrıca ameliyat olabilmesi için kilo alması beklenen yenidoğan dönemindeki bebekler de anjiyografi ile zaman kaybetmeden hayata tutunabiliyor!

Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Çocuk Kardiyolojisi Uzmanı Prof. Dr. Ayhan Çevik, günümüzde anjiyografi yöntemiyle pek çok doğumsal kalp hastalığının tedavi edilebildiğine dikkat çekerek, “Öyle ki kalp içindeki delikler anjiyografi ile kapatılabiliyor, dar olan damarlar açılabiliyor ve kapak fonksiyonları bozulan çocuklarda kapak değiştirilebiliyor. Tüm bu gelişmeler hızla devam ederek çocuk kalp hastalarımızın daha kaliteli ve uzun yaşam sürmelerine olanak sağlıyor. Anjiyografi yöntemi günümüzde gelişen yeni teknolojik gelişmeler sayesinde erken doğan ve kilosu düşük olan prematüre bebekler dahil yenidoğan döneminden itibaren her yaşta tanı ve tedavi amaçlı kullanılabiliyor. Yöntemin başarı şansı yüksek, yan etki olasılığı ise düşüktür.” diyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Prof. Dr. Ayhan Çevik

Henüz anne karnında tespit edilebiliyor

Doğumsal kalp hastalıklarında her 3 bebekten 1’ine doğumdan hemen sonra ilk ayda müdahale etmek gerekiyor. Dolayısıyla erken tanı minik kalplerde yaşamsal önem taşıyor! Çocuk Kardiyolojisi Uzmanı Prof. Dr. Ayhan Çevik, hamileliğin 18-20. haftalarından itibaren fetal ekokardiyografi adı verilen ultrasonografik yöntemle doğumsal kalp hastalıklarının taranabildiğine dikkat çekerek, “Tanının hamilelikte konulması durumunda doğumun uygun merkezlerde gerçekleştirilmesi ve doğumdan hemen sonra gerekli müdahale yapılabilmesini sağladığı için tedavi başarısını artırıyor. Bu nedenle doğumsal kalp hastalığının mümkünse tanısının doğum öncesi konması ve doğumun bu hastalıklara müdahale edilebilecek donanıma sahip merkezlerde gerçekleştirilmesi büyük önem taşıyor” diyor. Doğumsal kalp hastalıkları doğum sonrasında da tam ve eksiksiz fizik muayene, şüphelenilmesi durumunda da ekokardiyografi ile teşhis edilebiliyor. Eğer gerek görülürse ilave olarak nadiren anjiyografi ve tomografi tetkiklerinin de uygulanması tanıyı doğrulamak için kullanılabiliyor.

Belirti vermesi yılları bulabiliyor

Doğumsal kalp hastalıklarının birçok alt tipi mevcut ve her bir hastalık kendini farklı sinyallerle belli edebiliyor. Çocuk Kardiyolojisi Uzmanı Prof. Dr. Ayhan Çevik, belirti ve bulguların hastalığın şiddeti doğrultusunda bazı çocuklarda yıllar sonra ortaya çıkabildiğine işaret ederek, “Örneğin kalbin odacıkları arasındaki delikler büyüklüklerine göre, farklı zamanlarda farklı bulgularla gelişebiliyorlar. Rutin kontroller sırasında muayenede belirti vermeyen, ancak kalbin rezervleri bittiğinde belirti veren nadir hastalıklar da söz konusu olabiliyor.” diyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Bu sinyalleri asla gözden kaçırmayın!

Erken tanı ve tedavi için yenidoğan döneminden itibaren rutin muayenenin periyodik olarak yapılması dışında ailelerin de bazı belirtileri gözden kaçırmamaları büyük önem taşıyor. Prof. Dr. Ayhan Çevik, çocukluk döneminde yaş aralığına göre değişen belirtileri şöyle sıralıyor:

Yenidoğan döneminde

  • Emme sırasında çabuk yorulmak
  • Beslenme zorluğu
  • Sık nefes alıp vermek
  • Morarma
  • Yeterli kilo alımının olmaması

Süt çocukluğu döneminde

  • Sık alt solunum yolu enfeksiyonu geçirmek,
  • Büyüme – gelişmenin duraklaması veya olmaması
  • Aşırı terlemek
  • Solunum ve kalp hızının normal değerlerin üzerinde olması
  • Efor gereken motor aktivitelerinde çabuk yorulmak
  • Dudak ve ağız içinde morarma

Okul çağı döneminde

  • Spor aktivitelerinde yaşıtlarına göre daha az performans sağlamak
  • Çabuk yorulmak
  • Sık akciğer enfeksiyonu geçirmek
  • Bayılmak veya bayılacak gibi olmak
  • Efor veya spor aktivitesi ile oluşan göğüs ağrısı

Düzenli takip çok önemli!

Doğumsal kalp hastalıkları; ilaç, anjiyografi ve ameliyat olmak üzere 3 farklı yöntemle tedavi ediliyor. Hangi tedavi seçeneğinin uygulanacağı hastalığın teşhis edilme zamanı, şiddeti ve başka anomalinin de var olup olmadığına göre değişiklikler gösterebiliyor. Çocuk Kardiyolojisi Uzmanı Prof. Dr. Ayhan Çevik, ülkemizde son yıllarda yaşanan teknolojik gelişmeler sayesinde doğumsal kalp hastalıklarının büyük bölümünün başarıyla tedavi edildiğine dikkat çekerek, “Bu nedenle, hastalık bulgu vermeden teşhis edilmesine olanak sağlayabildiği için periyodik kontrollerin hamilelikten itibaren yapılması çok önemli. Ayrıca diğer çocukluk çağı hastalıklarında olduğu gibi; çocukların büyüme ve gelişmeleri süresince de takiplerinin düzenli olarak yapılması yaşamsal öneme sahip.” diyor.

Pandemiyle kış depresyonu yaygınlaştı

Pandemiyle kış depresyonu yaygınlaştı

Size keyif veren aktivitelerden artık haz alamıyor musunuz? Ümitsizlik ve karamsarlık duyguları sizi esir mi almaya başladı? İş veya okul hayatına eskisi kadar ilgi duyamıyor musunuz? Artık kendinizi sık sık buzdolabının önünde mi buluyorsunuz? Yatağa uzandığınızda uykuya dalmakta güçlük çekiyor veya tam aksine hiçbir şey yapmadan hep uzanmak ve uyumak mı istiyorsunuz? Siz de bu sorunlardan şikayet ediyorsanız, altında yatan neden ‘kış depresyonu’ olabilir!

Kış depresyonu; mevsimsel geçişlere bağlı olarak güneş ışığındaki azalmayla beraber görülen bir depresyon çeşidi. Gecelerin uzun, gündüzlerin ise kısa olması nedeniyle gün ışığına daha az maruz kalıyoruz. Uyku düzeni ve sirkadyen ritmin düzenlenmesiyle görevli melotonin düzeyinde artış ve mutlu, huzurlu olmamızın yanı sıra kendimizi güvende hissetmemizi sağlayan seratonin düzeyinde azalma, kış depresyonunun biyolojik etmenlerini oluşturuyor. Özellikle Covid-19 pandemisinde aile içinde yaşanan kayıpların olması, iş/okul düzeninde değişen koşullar ve pandeminin etkisiyle sosyal hayatta azalma, kış depresyonunun daha sık görülür olmasına neden oldu.

Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Uzman Psikolog Cansu İvecen Zakiroğlu, kişinin isteksizlik duygularına hakim olamamasına ve bununla beraber günlük işlevlerinin aksamasına neden olduğu için kış depresyonunun yaşam kalitesini oldukça bozabildiğini belirterek, “Alacağımız bazı önlemlerle kış depresyonuyla başa çıkmamız mümkün olabiliyor. Ancak depresyonla baş etmekte zorluk yaşıyorsanız ve bu durum aile, iş ve sosyal hayatınızı olumsuz etkilemeye başlamışsa, bir uzmandan destek almanız önemli; aksi halde mevcut şikayetleriniz daha da artabiliyor.” diyor. Uzman Psikolog Cansu İvecen Zakiroğlu, kış depresyonuyla baş etmenin yollarını anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu!

Pause Sağlık, Pause Dergi

Psikolog Cansu İvecen Zakiroğlu

Duygularınızı anlatın

Aileniz ve arkadaşlarınızla duygularınızı paylaşmanız çok önemli. Duygularınızı ve bu süreçte yaşadıklarınızı, güvendiğiniz ve size kendinizi iyi hissettiren çevrenizle paylaşmanız, hatta sıkılaştırmanız; benzeri kaygı, hüzün ve mutsuzluk gibi duyguları sadece sizin yaşamadığınızı ve dönem dönem benzeri zorluklardan yakın çevrenizdeki insanların da geçtiğini fark etmenizi sağlayacaktır. Aynı zamanda duygularınızı paylaştığınızda anlaşıldığınızı hissetmek kendinizi daha iyi hissetmenizi sağlayacaktır.

Gün ışığı çok önemli

Gün ışığı seretonin salgısının artmasına ve melatonin miktarının azalmasına yardımcı oluyor. Vücudumuzdaki her iki hormon beraber görev alarak; kişinin iyilik hali, uyku, bağışıklık ve sindirim sistemi gibi düzenlerini oluşturuyor. Uzman Psikolog Cansu İvecen Zakiroğlu, bu nedenle gün ışığından mümkün olduğunca faydalanmaya özen göstermeniz gerektiğini belirterek, “İş yaşamında öğlen aralarında, okul yaşamında teneffüslerde, evdeyseniz müsait olduğunuz zaman aralıklarında her gün 30 dakika açık havada zaman geçirin. Kapalı ortamlarda bulunmaktan da kaçının.” diyor.

Beslenme düzeninizi bozmayın

Depresyon döneminde ya karbonhidrat ve şekerli gıdaların tüketimi artıyor ya da iştahımız kayboluyor. Ancak bu tip gıdaların tüketilmesi, oreksin düzeyinin düşmesi nedeniyle yorgun ve halsiz hissettiriyor. Ayrıca beslenme düzeninde olan bu değişiklikler gerekli vitaminleri alamadığımızda yorgunluk, halsizlik gibi belirtiler oluşturacağı için depresyon sebebiyle oluşan isteksizliğin daha da artmasına yol açabiliyor. Bu nedenle sağlıklı ve düzenli beslenmeye gayret edin. Gün içerisinde 3 ana 3 ara öğün şeklinde aralıklarla beslenmeniz ve bu beslenme düzeninin oluşması amacıyla bir diyetisyenle işbirliği halinde olmanız, iştah kontrolünüzü sağlamakta faydalı olacaktır.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Sporu ihmal etmeyin

Sporun insan sağlığına fiziksel olarak katkısı olduğu kadar psikolojik iyilik hali için de etkinliği yapılan çalışmalarda kanıtlanmış. Yorgun olsanız dahi düzenli spor yapmaya gayret edin. Eğer zorlanacaksanız öncelikle yapabileceğiniz kadar süreyi hedefleyin. Ardından bu süreyi artırabilirsiniz. Örneğin haftada 2 gün 30 dakika şeklinde başlayabilirsiniz.

Olumsuz içeriklerden uzun durun

Bir yandan pandemi döneminde vaka sayılarındaki artışın yarattığı kaygılar, diğer yandan olumsuz yaşam olaylarının televizyonlarda yayınlanması, depresif dönemde olan kişiler için tetikleyici olabiliyor veya depresyonun ağırlaşmasına yol açabiliyor. Bu nedenle sizi olumsuz etkileyen içeriklerden uzak durmaya çalışın.

Haftalık planlar oluşturun

Depresyonun en önemli belirtilerinden biri, eskiden keyif alınan aktiviteleri yapamıyor olmak, eski dikkat ve konsantrasyonu devam ettirememek. Uzman Psikolog Cansu İvecen Zakiroğlu, eskiden keyif alınan işlerin ya da yapılan aktivitelerin azalmasının ruh halini daha da olumsuz etkilediğine dikkat çekerek, “Bunun sonucunda da bir kısır döngü oluşabiliyor. Ayrıca kişi kendini suçlu hissetmeye başlıyor, çevresiyle olan ilişkilerinde sorunlar yaşayabiliyor. Bu nedenle eskiden keyif aldığınız etkinlikleri ve işleri kendinizi isteksiz dahi hissetseniz yapmaya gayret edin. Bunun için kendinize haftalık bir plan oluşturun. Bu plan isteksizliğin azalması ve zihninizin bir takım faaliyetlerle meşgul olması sayesinde kendinize dönük depresif duygularınızın azalmasını sağlayacaktır” diyor.

Uyku düzenine dikkat!

Depresif hissedilen dönemlerde oluşan uyku sorunları, biyolojik uyku saatimizi bozuyor. Bunun sonucunda derin uykuya geçme süreci etkilenerek uyku problemleri ortaya çıkabiliyor. Uzman Psikolog Cansu İvecen Zakiroğlu, depresyon öncesinde uyku düzeniniz nasılsa o saatlerde uykuya hazırlık yapmanız gerektiğini belirterek, şöyle devam ediyor: ”Hazırlık planı için ışık, ses, kahve ve yeme düzeni gibi konularda, uyku öncesi rutinler oluşturun. Uyku zamanında odanızın karanlık olması da, melatonin yapımı ve salgılanması nedeniyle çok önemli. Gün içerisinde kendinizi uykusuz hissettiğiniz zaman uyumanız uyku sorunlarına yol açabiliyor. Dolayısıyla kendinizi yorgun hissettiğiniz ve uyuma isteğinizin geldiği noktada uyumak yerine; gün içinde 10 dakika gibi kısa aralıklarda gözlerinizi kapatarak dinlenmelisiniz.”

Hafızayı güçlendirmenin 10 etkili yolu!

Hafızayı güçlendirmenin 10 etkili yolu!

Gözündeki gözlüğü arayanlar mı? Elinde çay bardağıyla garsona ‘çayım gelmedi’ diye seslenenler mi?! Telefonun ucunda beklerken kimi aradığını unutanlar mı? Pek çoğumuzun dost sohbetlerinde gülerek paylaştığı unutkanlık anıları çoğunlukla masum olsa da, ciddi bir sağlık sorununa da işaret edebiliyor! Acıbadem Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı Başkanı ve Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Murat Aksu “Unutkanlık hem sosyal yaşamı hem de iş yaşamını etkileyen önemli bir faktördür. Her unutkanlık bir hastalık değildir. Beynimizde bilgi işleme sürecinde, normal kabul edilen unutmalar olabilir. Ama aynı zamanda unutkanlığın bazı hastalıklar için de erken bir belirti olabileceği akılda tutulmalıdır” diyor. Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Murat Aksu, modern çağın yaygın sorunu unutkanlık hakkında bilinmesi gereken 6 önemli noktayı anlattı, hafızayı güçlendirmenin 10 etkili yolunu sıraladı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Prof. Dr. Murat Aksu

Bu faktörler unutkanlığa yol açabiliyor

Yapılan bilimsel çalışmalar, yoğun ve stresli ortamda çalışmanın bilgi işleme sürecini olumsuz olarak etkilediğini ve unutkanlığa neden olabildiğini gösteriyor. Yaşam koşullarındaki olumsuzluklar, hareketsizlik, sağlıksız beslenme alışkanlıkları, aşırı kilo, sigara ve alkol tüketimi ile yetersiz ve kalitesiz uyku da unutkanlığı artıran önemli nedenler arasında yer alır.

Unutkanlıkta tehlike sinyalleri!

Bazı unutkanlıklar masum değildir. Örneğin; evin yolunu bulamamak, çok yakın arkadaşının adını sık sık unutmak, kaybolma sorunu yaşamak, günlük bakım işlerini unutmak gibi sorunlar tehlikeye işaret ediyor demektir. Bazı günlük eylemleri yapmakta zorlanma; sık ve rutin yapılan işleri yapmakta güçlük, iş yerinde önceden kolaylıkla yerine getirilen işlevleri yapamama, önemsenmesi gereken durumlardır. Böyle bir durumla karşılaşıldığında mutlaka tıbbi değerlendirme yapılması gerekir. Çünkü her unutkanlık tedavi edilemeyen bir hastalığın göstergesi değildir. Yeter ki bu durumun tanısı doğru bir şekilde konulsun ve kalıcı hasar oluşmadan tedaviye başlanılsın.

Her unutkanlık Alzheimere işaret etmez

Bütün unutkanlıklar Alzheimer’e işaret etmez. Unutkanlık bir yakınmadır ve belirtidir. Dolayısıyla ilk belirlenecek olan ‘unutkanlık’ belirtisinin bir hastalık olup olmadığının belirlenmesidir. Eğer unutkanlık bir hastalık belirtisi olarak belirlenir ise, ikinci yapılacak şey, bunun ne tür bir hastalığa bağlı olarak ortaya çıktığını belirlemektir. Sonraki adımda ise tedavi planlamasının yapılması gerekir. Burada hastalığın ilerlemesinin engellenmesi, eğer olanaklı ise hastalığın tedavi edilmesi, mevcut kapasitenin en iyi şekilde kullanılmasını sağlayacak rehabilitasyon programları ve aile ile bakım yapacak kişilerin eğitimi, yine aileye sosyal ve tıbbi destek, oluşturulması gereken tedavi planlamasıdır. Unutkanlık çok sayıda başka hastalığa da bağlı olabilir.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Bu hastalıklar unutkanlığa yol açabiliyor!

Unutkanlık; Alzheimer hastalığı dışında, damar tıkanmalarında, tiroit bozukluklarında, B12 vitamini, folik asit gibi bazı vitaminlerin veya maddelerin eksikliklerinde, kalp hastalığı, karaciğer hastalığı, böbrek hastalığı gibi başka organların hastalıklarının beyni etkilemesi durumunda ve Parkinson hastalığı gibi santral sinir sisteminin diğer hastalıklarında da görülür. Bunların dışında genetik veya santral sinir sisteminin yıkımına yol açan bazı nadir hastalıklarda da unutkanlık hastalığın erken belirtilerinden biri olarak görülebilir. Bu nedenle unutkanlığın bir hastalık belirtisi olduğu saptanırsa, çok ayrıntılı bir nörolojik değerlendirme yapmak gerekir.

Beslenme tarzı beyni doğrudan etkiliyor

Aslında bir tek unutkanlık için değil, beynin genel olarak sağlıklı olması için bazı beslenme önerileri önemlidir. Örneğin; diyette tuzun kısıtlanması, damar sertliğine yol açacak gıdalardan kaçınılması, alkol ve tütün kullanılmaması, özellikle B vitaminleri, demir, magnezyum olmak üzere beynimiz için gerekli elementlerin yeterli miktarda alınması vb. sinir sistemimizin sağlıklı olması için uygun beslenme önerileridir.

Sık sık unutmaktan yakınıyorsanız!

Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Murat Aksu “Bellek beynin çok önemli bir işlevidir ve değişik beyin bölgelerinin koordine çalışması ile oluşur. Unutkanlık ise; bellekte bulunan bilgilerin bir şekilde yok olması sürecidir. Kişiye rahatsızlık veren unutkanlıklar sık sık tekrarlanıyorsa bu kişilere mutlaka bir nörolojik değerlendirme yaptırmalarını öneririm. Bu soruya, tıbbi değerlendirme dışında bir öneri ile yanıt vermek, tıbbi süreçlerde olumsuzluğa yol açabilir ve bazı tanıların konulmasını geciktirebilir” diyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Hafızayı güçlendirmenin 10 etkili yolu

“Beslenme ve yaşam koşullarının iyileştirilmesi sağlıklı bir beyin için ön şarttır” diyen Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Murat Aksu, hafızayı güçlendirmenin 10 etkili yolunu şöyle sıraladı:

  • Sağlıklı ve dengeli beslenmek,
  • Sigara ve tütün ürünlerinden kaçınmak
  • Alkolden uzak durmak
  • Egzersizi günlük yaşam alışkanlıkları arasına katmak,
  • Yeterli miktarda ve kaliteli uyumak,
  • Satranç oynamak, bulmaca çözmek, farklı bir dil öğrenmeye çalışmak
  • Alışılagelmiş rutin alışkanlıklardan sıyrılıp, bazı küçük değişikliklerle beyni şaşırtmak (örneğin; işe farklı yoldan gitmek, diş fırçasını diğer elle tutarak dişleri fırçalamak, saçı diğer elle taramak vb),
  • Stresi yönetmeyi öğrenmek,
  • Derin ve doğru nefes alıp vermek,
  • Sağlıklı diyetle aşırı kilolardan kurtulmak.

Ağız yaralarını ciddiye alın!

Ağız yaralarını ciddiye alın!

Besinleri çiğnerken güçlük çekilmesi… Yutkunmanın adeta ızdıraba dönüşmesi… Konuşmakta zorlanılması… Ülkemizde oldukça sık görülen ağız yaralarının nedeni ne olursa olsun, tümünün ortak özelliği; ağrıya ve buna bağlı olarak yaşam kalitesini düşüren sorunlara yol açabilmeleri! Hemen her yaşta görülen ağız yaralarının nedenleri genellikle basit travmalar, bazı ilaçların yan etkileri, sigara ve yoğun alkol kullanımı, yetersiz ağız ile diş bakımı gibi sorunlar oluyor. Ancak dikkat! Ağız yaraları bazen Behçet veya çoğumuzun adını ilk kez duyduğu liken planus ve pemfigus gibi önemli hastalıkların habercisi de olabiliyor!

Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Dermatoloji Uzmanı Prof. Dr. Ayşe Kavak, bu nedenle ağızda oluşan yaralarda mutlaka hekime başvurmak gerektiğine dikkat çekerek, “Aslında her ağız yarasının hekim tarafından değerlendirilmesi gerekiyor. Ancak özellikle ağız yarası 4 haftadan uzun süredir varsa ya da kısa sürede giderek büyüyorsa veya ağız yarasına vücutta yaralar eşlik ediyorsa, mutlaka hekime başvurulmalı. Çünkü uzun süren yaraları hekim olmayan kişilerin önerileriyle tedavi etmeye çalışmak, altta önemli bir problem yatıyorsa tedavide zaman kaybına ve bunun sonucunda hastalığın daha fazla ilerlemesine neden olabiliyor” diyor.  Dermatoloji Uzmanı Prof. Dr. Ayşe Kavak, ağız yarasına yol açan bazı önemli hastalıkları anlattı; öneriler ve uyarılarda bulundu!

Prof. Dr. Ayşe Kavak

Tekrarlayan aftlar

Aftlar, ağızdaki yaraların belki de en sık nedenlerinden biri olup, tek ya da çok sayıda oluşan ve çoğu zaman 7-10 günde iyileşen yaralardır. Aftların çoğunun nedeni tespit edilemese de, kötü ağız hijyeni ve çürük dişler önemli etkenler arasında ilk sıralarda yer alıyorlar. Bazen de kansızlık, vitamin eksiklikleri ve bağırsak hastalıkları gibi birçok faktör tekrarlayan aftlardan sorumlu olabiliyor.

Behçet Hastalığı

Ağrılı aft ile uyumlu ağız ülserleri, Behçet hastalığının en sık görülen belirtilerinden birini oluşturuyor. Hastalık tekrarlayan aftlar dışında; genital yaralar, göz problemleri ve deride farklı problemlerle sinyal veriyor. Dermatoloji Uzmanı Prof. Dr. Ayşe Kavak, iç organlarda tutulum yapabildiği için Behçet hastalığına erken tanı konulmasının çok önemli olduğunu belirterek, “Behçet hastalığı ülkemizde diğer ülkelere göre daha sık görülüyor. Bu nedenle tekrarlayan aftı olan her hastanın Behçet hastalığı açısından değerlendirilmesi gerekiyor. Ancak bu durum her aft hastasında Behçet hastalığı olduğu anlamına da gelmiyor”  diyor.

Uçuk (Herpes enfeksiyonu)

Uçuk dünyada çok sık görülen ve dudak ya da ağız içinde yaralarla seyreden bir virüs hastalığı. Genellikle aynı yerde yılda birkaç kez tekrarlıyor. Güneş, ateşli hastalıklar, stres ve bağışıklığın azalması gibi durumlar ortaya çıkmasını kolaylaştırıyor. Genellikle bir hafta içinde problemsiz iyileşiyor. Özellikle çok sık tekrarlayan ya da şiddetli seyreden hastalarda daha farklı tedavi yaklaşımına ihtiyaç duyulabiliyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Travmatik ülserler

Bazen kırık bir diş ağızda iyileşmeyen yaraya yol açabiliyor. Bu durumda yaranın değil, öncelikle dişin tedavisi önemli, çünkü diş düzeldiğinde yara kendiliğinden iyileşiyor.

Liken planus

Liken Planus; mor-pembe renkli deri döküntüleriyle seyreden kaşıntılı bir deri hastalığıdır. Bazen ağız yaralarıyla da seyredebiliyor. Dermatoloji Uzmanı Prof. Prof. Dr. Ayşe Kavak, bu hastalığın ağızda geliştiğinde yıllarca sürebilen ve ağrılı olabilen derin yaralara neden olabildiğini vurgulayarak, “Ağızdaki yaralar genellikle; dil veya yanakların iç kısmında beyaz yaralar, bazen de ülser şeklinde oluşuyor. Hastaların uzun süreli takibi ve sigara kullanmamaları önem taşıyor, aksi halde nadir de olsa ağız içinde kanser gelişebiliyor. Derideki liken planus ise genellikle problemsiz bir şekilde birkaç yılda iyileşiyor“ diyor.

Pemfigus

Pemfigus; ağızda kalıcı yara ile başlayıp, ardından deride içi su dolu kabarıklıklar ve yara oluşumuyla giden bir deri hastalığı. Bu hastalığın özelliği uzun süre iyileşmeyen ağız yaraları şeklinde başlaması, ardından genellikle saç derisinde, yüzde ve gövdede oluşan sulu yaralar şeklinde deriye yayılması. Prof. Dr. Ayşe Kavak, pemfigusun erken dönemde tedavi edilmezse yaraların tüm vücuda yayılması sonucu enfeksiyonlar ve beslenme problemleri başta olmak üzere ölümcül problemlere yol açabildiği uyarısında bulunarak, “Bu nedenle hastalığın uzun süreli takibi ve tedavisinin aksatılmaması çok önemli” diyor.

Ağız kanseri

“Ağızda büyüyen kabarıklıklar ya da yaralarda kesinlikle unutulmaması gereken bir hastalıktır ağız kanseri” uyarısında bulunan Prof. Dr. Ayşe Kavak, şöyle devam ediyor: “Sigara ve yoğun alkol kullanımı ağız kanserinin en önemli nedenlerinin başında geliyor. Erken teşhis konmadığında seyri kötü oluyor ve maalesef ölümle sonlanabiliyor. İyi ağız bakımı, düzenli diş hekimi kontrolleri, ağızda çürük diş ve diğer problemlerin uygun tedavisi, kanser gelişimini önleyen diğer önlemler arasında yer alıyor.”

Kaliteli yaşamın püf noktası

Kaliteli yaşamın püf noktası

Yaşam tarzımız ne kadar sağlıklı olursa hastalıklara karşı direncimiz o kadar fazla oluyor. Keza hastalıklar ile mücadelede en etkili tedavi şekli, hastalığın önlenmesi! Bunun için de yaşam tarzımızda öne çıkan bazı faktörleri gözden geçirmek ve bu farkındalıkla bazı düzenlemeler yapmakta büyük fayda var. Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Ahmet Karabulut, dünyada ölüm nedenleri arasında ilk sırada yer alan kalp hastalıklarının da günlük yaşam tarzından doğrudan etkilendiğini belirtirken, hazırladığı ‘sağlıklı yaşam testi’ ile modern dünyanın getirdiği bazı olumsuzlara karşı nasıl bir yol izlemek gerektiği konusunda ışık tutacak açıklamalar yaptı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Prof. Dr. Ahmet Karabulut 

Düzenli egzersiz yapıyor musunuz?

Sağlıklı yaşamın temel koşullarından birini hareketsizlikten uzak kalmak yani düzenli egzersiz yapmak oluşturuyor. Prof. Dr. Ahmet Karabulut “Hareket şart hatta hareket yaşam tarzımızın merkezinde yer almalı. Hareketsiz, durağan bir yaşam süren kişiler yaşa bakmaksızın kalp hastalığından, tansiyona, diyabetten kansere kadar birçok hastalığa daha yatkındır. Sağlıklı yaşam için atacağınız her adım sizi kronik hastalıklardan uzaklaştıracaktır. Günlük hedef en az 5000 adım olmalıdır. Adımlama sayısı 10 binin üzerine çıktığında alınacak fayda artacaktır. Adımlarınız tempolu ise göreceğiniz fayda katlanacaktır. En azından haftada üç gün 45’er dakikalık düzenli, tempolu yürüyüşü yaşantınıza ekleyin” diyor.

Beslenme şekliniz nasıl?

Tüm dünyada kabul görmüş en sağlıklı beslenme şekli Akdeniz diyetidir. Bu beslenme tarzının temelinde sebze ve kararında zeytinyağı tüketimi ön plandadır. Et tüketimi ılımlı miktarda yapılmalı, ekmek tercihinde esmer tam tahıllı formlar tercih edilmelidir. Atıştırmalıklar için meyve ve taze kuruyemişler tercih edilmelidir. Haftada 2 kez fırında ya da buğulama yöntemiyle yapılmış balık tüketimi sizi birçok hastalığa karşı dirençli hale getirecektir.

Sigara ve alkol kullanıyor musunuz?

Sigara ve alkol bütün dünyada en önde gelen bağımlılık türüdür. Özellikle tütün ürünleri tüketimi nedeniyle kalp- damar hastalıkları ve kansere yakalanma riskinde ciddi artış olmaktadır. Fazla miktarda alkol tüketimi ise kronik karaciğer hastalığının en önde gelen sebebi olduğu gibi, alkol kullanımı ile kanser gelişimi arasında da doğrudan bağlantı vardır. Alkol ve tütün ürünlerinden kaçınmak bizi kronik hastalıklara karşı koruyacaktır.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Gece yeterince uyuyor musunuz?

Gece uykusu vücudu tamir eder. Uyku vücudun dinlenme fırsatı bulduğu tek zamandır. Uyku sırasında hücre tamirleri yapılır. Vücut kendisini ertesi güne hazırlar. 7 saatlik derin ve kaliteli uyku ile vücut yeni güne dinç başlar. Uykusuzluk ile kalp hastalıkları arasında doğrudan ilişki vardır. Uykusuzluk çeken kişilerde ritim bozukluğu ve kalp krizi riski artmıştır. İdeal uykuya gidiş saati gece 23:00-01:00 arasıdır. Gece uykusu gündüz uykusundan daha kıymetlidir.

Stresi yönetebiliyor musunuz?

Prof. Dr. Ahmet Karabulut, sağlıklı yaşam için olmazsa olmazlardan birinin de ‘stresi kontrol edebilmek’ olduğunu belirterek şöyle konuşuyor: “Stres modern çağın hastalığı olarak adlandırılabilir. Herkeste az ya da çok stres vardır. Stres hayatın her safhasında ortaya çıkabilir. Hafif stres motivasyon kaynağı dahi olabilir. Ancak yaşantısında stres yükü orta ya da ağır olan kişilerin kronik hastalıklara yakalanma riski daha yüksektir. Uzun süreli stres mutsuzluk ve depresyon demektir. Stres ile etkin mücadele bizi kronik hastalıklardan uzaklaştıracaktır. Stres ile mücadelede farklı yöntemler kullanılabilir. Günlük düzenli meditasyon stresi azaltmada belirgin fayda sağlayabilir. Vücudu dinlendirecek, günlük rutinden uzaklaştıracak küçük tatiller de strese çözüm olabilir. Tüm çabalarınıza karşın aşırı strese kapılıyor, stresi kontrol edemiyorsanız uzman desteği almak yaşam kaliteniz ve sağlıklı yaşam sürdürebilmeniz adına fayda sağlayacaktır” diyor.

Çocuğunuz yeterince uzun mu? 

Çocuğunuz yeterince uzun mu? 

‘Eyvah çocuğum akranlarından daha kısa’, ‘Acaba basketbol mu oynasa boyunun uzaması için?’, ‘Mucizevi besinler var mıdır, çocuğumun boyunu uzatacak olan?’…  Çocuğunun sağlıklı büyüme seyrinde olmadığı kaygısına kapılan ebeveynlerden en sık duyulan cümleler bunlar! Sahi, boy kısalığı bir kader mi, yoksa günümüzde tedaviyle büyüme geriliği sorununa çözüm sağlanabiliyor mu?

 Boy kısalığı; kişinin boy uzunluğunun belirlenmiş standartlara göre son yüzde 3’lük dilimde yer alması olarak tanımlanıyor. Bir başka deyişle, aynı yaş ve cinsiyetteki sağlıklı 100 kişilik bir grupta boy sıralamasındaki son 3 kişi, kısa boylu olarak kabul ediliyor. Ülkemizde her 100 kişiden 5-10’unda boy kısalığı görülüyor, bunun nedenleri arasında yetersiz beslenme başta olmak üzere yeterince uyumamak ve aşırı strese maruz kalmak gibi yaşam koşulları yer alıyor. Çocuğun boyunun kısa olup olmadığına karar vermek için de öncellikle boyunun doğru ölçülmesi, ölçülen boyun Türkiye standartları ile karşılaştırılarak hangi persentil eğrisinde, yani büyüme standartlarında olduğuna bakılması gerekiyor. Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Çocuk Endokrinolojisi Uzmanı Dr. Öğretim Üyesi Saygın Abalı, boy kısalığına erken tanı konulmasının çocuğun boyunun ideal uzunluğa ulaşmasında çok önem taşıdığını belirterek, “Erken tanı için çocuklarda boy ölçümünün hekim tarafından 6 ay aralıklarla yapılması; hekimin ve ebeveynin bu ölçümleri kaydetmeleri çok önemli. Çünkü büyümede yavaşlama fark edildiğinde mutlaka ek inceleme yapılması gerekiyor. Doğum ağırlığı düşük olan ve erken doğan çocuklar ise mutlaka daha yakın izlenmeli. Ayrıca anne boyu 155 cm veya baba boyu 168 cm altında olan çocukların da büyüme izlemi titizlikle yapılmalı” diyor. Çocuk Endokrinolojisi Uzmanı Dr. Öğretim Üyesi Saygın Abalı, çocuklarda boy kısalığı hakkında en çok merak edilen 7 soruyu yanıtladı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Dr. Saygın Abalı

SORU: Çocuğumun kısa boylu kalmasını önleyebilir miyim? 

CEVAP: Öncellikle nedeni belirlemek çok önemli. Günümüzde birçok hastalıkta uygulanan tedavilerle çocuklarda boy kısalığını önlemek mümkün. Ancak tedaviden etkin sonuç alınmasında ‘erken tanı’ büyük rol oynuyor. Bazı hastalıklarda ise maalesef büyümeyi arttırıcı tedaviler yararlı değil, hatta bazılarında sakıncalı olabiliyor. Tüm bu aşamalarda çocuk endokrinolojisi uzmanının değerlendirmesi çok önemli.

SORU: Çocuklarda boy kısalığına hangi faktörler yol açıyor?

CEVAP: Beslenme sorunu olmayan çocuklarda sık görülen boy kısalığı nedenleri, büyümede gecikme olması ve ailevi boy kısalığıdır. Ailevi boy kısalığı nadir görülen genetik bir nedenden kaynaklanabileceği için çocuğun dikkatle izlenmesi gerekiyor. “Boy kısalığının tedavi edilebilir nedenleri arasında büyüme hormonu eksikliği oldukça önemlidir.” uyarısında bulunan Dr. Öğretim Üyesi Saygın Abalı, özellikle büyüme hızında yavaşlamanın bu hastalık için önemli bir bulgu olduğuna işaret ediyor. Bunların yanı sıra; Turner sendromu, tiroid hormon eksikliği, kronik böbrek hastalığı, doğumsal metabolizma hastalığı, sindirim sistemi hastalığı (örneğin çölyak hastalığı), kan hastalığı, kafa içinde yer kaplayan kitle, Cushing sendromu, kortizon içeren ilaçların veya kremlerin fazla kullanımı da boy kısalığına yol açan diğer faktörleri oluşturuyor.

SORU: Boy uzamasında etkili olan besinler var mıdır?

CEVAP: Dr. Öğretim Üyesi Saygın Abalı, boy uzamasına doğrudan olumlu etkisi olan bir besinin olmadığını belirterek, şöyle devam ediyor: “Besin çeşitliğinin sağlanması, hayvansal ve bitkisel proteinlerin, sağlıklı karbonhidratların (tahıllar ve baklagiller), süt ürünlerinin, meyve ve sebzelerin; çeşitli, yeterli ve dengeli tüketilmeleri önem taşıyor. Hazır içecekler ve yiyeceklerden ise mümkün olduğunca uzak durulmalı.”

SORU: Spor boy uzamasında faydalı oluyor mu? Örneğin, basketbol çocuğumun daha uzun boylu olmasını sağlar mı?

CEVAP: Boy uzamasının en önemli belirleyicisi, yüzde 70-80 oranında genetik etmen oluyor. Yani, çocuğun yetişkinlikteki boyunu belirleyen en önemli etkenler anne ve babanın boyu. Sağlıklı yaşam, yeterli ve dengeli beslenme, düzenli egzersiz ile düzenli uyku ve ekran başında geçirilen süre de önem taşıyor. Basketbol gibi belirli bir spor türünün boya daha olumlu etkisi olduğuna dair bilimsel bir kanıt mevcut değil. Önemli nokta; çocuğun beden sağlığına, psikolojik ve sosyal gelişimine en uygun olan, ayrıca sevdiği ve sürekli yapabileceği bir sporun seçilmesi.

Pause Sağlık, Pause Dergi

SORU: Çocuğumun boyunun yeterince uzamadığını nasıl anlarım? Ne zaman bir hekime başvurmalıyım? 

CEVAP: Çoğu ebeveyn çocuklarının kısa boylu kalacağı kaygısını yaşıyor. Peki, çocuğun kısa boylu olabileceğine işaret eden sinyaller neler? Ebeveynler ne zaman alarma geçmeliler? Dr. Öğretim Üyesi Saygın Abalı, bu soruya “Çocuk 1-2 yaş arasında yılda 10 cm’den, 2-4 yaş arasında 7 cm’den, 4 yaşından ergenliği başlayana kadar da 5 cm’den az büyüyorsa, bu tablo çocukta kısa boy sorununa işaret ediyor. Bu durumda zaman kaybetmeden bir hekime danışmak gerekiyor.”

Dr. Öğretim Üyesi Saygın Abalı,  ayrıca normal büyüme değerinde olsa bile, anne ve babasına göre kısa boylu ise çocuğun sağlığının değerlendirmesi gerektiğini belirterek, şu noktalara dikkat çekiyor: “Çocuğun boyu normal olsa da, büyüme hızı düşükse yine mutlaka ileri inceleme gerekiyor. Bu istisnalardan da anlaşılacağı üzere, her çocuğun boyunun belli aralıklarla doğru bir şekilde ölçülmesi ve büyüme hızının hesaplanması çok önemli. Anne ve babanın da boyunun ölçülerek sağlık izlem kartlarına yazılması, özellikle 2 yaş sonrasındaki büyümenin değerlendirilmesinde kilit rol üstleniyor.”

SORU: Anne baba kısa boylu ise çocuk da mutlaka kısa boylu mu olur?

CEVAP: Toplumdaki yaygın inanışın aksine, anne ve/veya babanın kısa boylu olması, çocuğun da mutlaka kısa boylu kalacağı anlamına gelmiyor. Boy kısalığı nedenleri arasında genetik etkenler önemli yer tutuyor. Ancak genetik etmenlerin bir kısmı da hastalıklardan kaynaklanıyor. Bu hastalıklar kalıtsal oluyor, yani diğer aile bireylerinde de boy kısalığı görülüyor. Bu nedenle ailede kısa bireylerin olması durumunda, bu soruna yol açan genetik etkenin saptanması ve bazılarında tedaviye başlanması gerekiyor.

SORU: Boy kısalığı tedavisinde nasıl bir yol izleniyor?

CEVAP: Boy kısalığında tedavinin başarısı; hastalığın tipine, tedavinin başlama yaşına, çocuğun ve ailesinin tedaviye uyumuna bağlı olarak değişiyor. Çocuk Endokrinolojisi Uzmanı Dr. Öğretim Üyesi Saygın Abalı, özellikle erken tanı almış çocukların tedavisinde oldukça başarılı sonuçlar elde edildiğine işaret ederek, “Boy kısalığına yol açan kronik hastalıklardan birinin saptanması durumunda, bu hastalığa yönelik tedavi esastır. Örneğin çölyak hastalığında, hastalığa özgü beslenme tedavisi uygulanıyor. Beslenme yetersizliği olan çocuklarda beslenme desteği sağlanıyor, kronik böbrek hastalığında da bu hastalığa yönelik tedaviler uygulanıyor.” diye anlatıyor. Büyüme hormonu eksikliğinde, Turner sendromu ile bazı genetik hastalıklarda, düşük doğum ağırlığı olup yeterince büyüyememiş çocuklarda, beyin tümörü tedavisine bağlı boy kısalığında, yine çocuk endokrinolojisi uzmanı tarafından büyüme hormonu tedavisi verilebiliyor.”

Cildiniz pul pul dökülmesin

Cildiniz pul pul dökülmesin

Ciltte gerilme hissi, kepeklenme, pul pul soyulma, çatlaklar, kaşıntı… Siz de bu sorunlardan yakınıyorsanız, cildiniz kurumuş olabilir! Çoğumuzun ortak derdi olan ciltte kuruluk yaz aylarında en sık karşılaşılan cilt problemlerinde ilk sırada yer alıyor. Yaz mevsiminde güneş ışınlarının yeryüzüne daha yoğun ulaşması ve deniz ile havuza girildikten sonra duş alınmaması nedeniyle tuzlu suyun cilt yüzeyinde kalması, cildi kurutuyor. En sık ellerde, kol ve bacağın alt kısımlarında, göz çevresi ile dudaklarda görülse de, ciltte kuruluk vücudun hemen her bölgesinde oluşabiliyor. Cilt kuruluğu için önlem alınmadığında yüzde, özellikle göz çevresinde ince kırışıkların oluşumu hızlanabiliyor. Bunun yanı sıra kuruluğun artmasıyla birlikte ciltte geniş ve derin çatlaklar, açık yaralar, egzama ile enfeksiyon gibi daha ciddi sorunlar gelişebiliyor! Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Dermatoloji Uzmanı Dr. Serpil Pırmıt, bu nedenle cilt kuruluğunun hafife alınmaması gerektiğine dikkat çekerek, “Her türlü önleme rağmen kuruluk şikayeti devam ediyorsa, kuruluğun yanı sıra kızarıklık, kaşıntı ve çatlama gibi ek sorunlar oluşmaya başladıysa zaman kaybetmeden bir hekime başvurmak gerekiyor” diyor. Dermatoloji Uzmanı Dr. Serpil Pırmıt cilt kuruluğuna karşı almamız gereken önlemleri anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu!

Pause Sağlık, Pause Dergi

Koruyucu kremi 30 dakika önce sürün

Güneşin kurutucu etkisinden korunabilmek için dışarı çıkmadan 30 dakika önce güneş koruyucu ürünü cildinize sürün. Ayrıca kremi her 2-3 saatte bir tekrar etmeye özen gösterin.

Deniz ve havuz sonrasında duş alın

Denizden veya havuzdan çıktıktan sonra mutlaka duş alın ki tuzlu veya klorlu su cilt yüzeyinde kalarak kuruluğa neden olmasın. 

Pause Sağlık, Pause Dergi

Duş süresini 10 dakikayla sınırlı tutun

Cildin nemini kaybetmemesi için banyo ve duş süresini 10 dakika, hatta daha kısa tutmayı alışkanlık haline getirin. Yine aynı nedenle sıcak değil, ılık suyla yıkanın. Ayrıca günde bir defadan fazla banyo yapmamanız da cilt sağlığınızı korumak açısından önem taşıyor.

Sert ve kurutucu ürünler kullanmayın

Duş alırken sert ve kurutucu etkiye sahip temizleyici ürünler yerine, nemlendirici içerikli sabun ve jelleri tercih edin.

 Pause Sağlık, Pause Dergi

Nemlendiriciniz cilt yapınıza uygun olsun

Nemlendiriciler cildin yüzeyini kaplayarak suyun cilde hapsedilmesini sağlıyor. Ancak dikkat! Etkili sonuç alabilmek için cilt yapınıza uygun nemlendiriciyi her gün kullanmayı alışkanlık haline getirin.

Bol bol su için

Dermatoloji Uzmanı Dr. Serpil Pırmıt, “Yaz aylarında su tüketimini artırmanız da cilt kuruluğuna karşı alabileceğiniz önlemler arasında yer alıyor. Günde 2,5-3 litre su içmeyi ihmal etmeyin” diyor. 

Pause Sağlık, Pause Dergi

Belirtileri neler?

  • Ciltte kuruluk kendini öncelikle banyo-duş veya yüzme sonrasında gerginlik hissi ile gösteriyor.
  • Daha sonra ciltte kepeklenme-pullanma, ciltte esnekliğin azalmasına bağlı olarak ince kırışıklar ve çatlama gibi yakınmalarla devam ediyor.
  • Kuruluğun artmasıyla birlikte ciltte geniş ve derin çatlaklar, açık yaralar, egzama ile enfeksiyon gibi sorunlar gelişebiliyor.

Erken ergenlik sorunu olan çocukla 5 önemli iletişim kuralı

 Erken ergenlik sorunu olan çocukla 5 önemli iletişim kuralı

‘Çocuğumun boyu ya uzamazsa?’… ‘Henüz çok küçük, ruhsal olarak yıpranır mı?’… Ebeveynleri son yıllarda en çok kaygılandıran konuların başında, ‘erken ergenlik’ geliyor. Bunun nedeni ise ergenliğin daha erken yaşlarda başladığına yönelik çeşitli görüşlerin olması. Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Çocuk Endokrinolojisi Uzmanı, ülkemizde son yıllarda erken ergenlikle ilgili hekime başvuruların arttığını belirterek “Ancak bu artış ergenliğin gerçekten daha erken başlamasına bağlı olabileceği gibi, ailelerin farkındalığının artmasından da kaynaklanabilir. Ülkemizde ergenlik yaşıyla ilgili yapılan son çalışmalardan alınan sonuçlar; meme gelişiminin daha erken başladığı, ancak ilk menstrüasyon yaşında erkene kayma söz konusu olmadığı yönünde. Erken ergenliğe yönelik daha net bilgi için özellikle son yıllardaki gözlemlerimizle ilgili yeni çalışmalara ihtiyaç var” diyor.

Özellikle bu yaşlarda başladıysa, dikkat!

Ergenlik çocukluktan yetişkinliğe geçişte cinsiyet özelliklerinin olgunlaşma sürecini tanımlayan bir dönem. Bu süreç kız çocuklarında genellikle 10 yaşında meme gelişimiyle başlıyor, ilk menstrüasyon ise 12-12.5 yaşlarında oluyor. Erkek çocuklarında da süreç 11-11.5 yaşlarında başlıyor. Erken ergenlik ise ergenlik sürecinin kız çocuklarında 8 yaşından, erkek çocuklarında ise 9 yaşından önce başlaması olarak tanımlanıyor. Kız çocuklarında ilk menstrüasyonun 10 yaşından önce olması da erken ergenlik olarak nitelendiriliyor. Dr. Öğretim Üyesi Saygın Abalı meme gelişimi, kıllanma, sivilce ve erişkin tipi vücut kokusu 8 yaşından önce başlayan kız çocuklarında çocuk endokrinolojisi uzmanına başvurulması gerektiğini belirterek, “Erkek çocuklarında da benzer şekilde 9 yaşından önce cinsel organın büyümesi, kıllanma gibi ergenlik bulguları olanlar değerlendirilmeli.” diyor.

Bu ilk belirtileri atlamayın!

Peki, erken ergenlik ilk olarak hangi belirtilerle kendini belli ediyor? “Kız çocuklarında meme gelişimi genellikle ilk ve en önemli başvuru nedenidir.” bilgisini veren Dr. Öğretim Üyesi Saygın Abalı, “Fazla kilolu çocuklarda göğüs bölgesindeki yağlanma yanlışlıkla meme gelişimi olarak değerlendirilebiliyor; ancak, bunun tersi de sıklıkla görülüyor. Fazla kilolu bir kız çocuğunda meme gelişimi ergenliğin ileri evrelerine kadar yağ dokusu sanılıp atlanabiliyor. Bu nedenle özellikle meme gelişimi 8 yaşından önce başladıysa, değerlendirmek gerekiyor” diyor. Dr. Öğretim Üyesi Saygın Abalı, erkeklerde ise ilk bulgunun testislerin büyümesi olduğunu vurgulayarak, “Cinsel organın boyutunda artış ve kıllanma da ilk belirtiler arasında yer alıyor. Bunlar dışında, her iki cinsiyette de hızlı büyüme ve hızlı kilo alma da ergenliğin ilk işareti olarak değerlendirilebilir.” diyor.

Tedavi ne zaman gündeme geliyor?

Erken ergenlik genetik etkenler, beslenme hataları ve obezite gibi faktörler nedeniyle gelişiyor. Ayrıca östrojenik etkilere sahip olan lavanta gibi bitkisel aromatik yağların ve propolis gibi destek ürünlerinin, bıldırcın yumurtası gibi besinlerin kullanımı da erken ergenlik nedeni olabiliyor. Bunların yanı sıra çok nadiren de olsa iyi huylu tümörler veya merkezi sinir sistemi hastalıkları da erken ergenliğe yol açabiliyor. Erken ergenlikte tedavi ise yapılan tetkiklerde, özellikle 6-7 yaşından önce ergenlik özellikleri saptanıyorsa, hemen gündeme geliyor. 7-8 yaşın üzerinde tespit edilmişse, çoğunlukla 3-6 ay arası bir izlem sonrasında hızlı bir ilerleme gözleniyorsa, tedaviye başlanıyor. Ayrıca 8 yaşından büyük kız çocuklarında da ergenlik evresi ileri ise tedavi gündeme gelebiliyor.

Hormon üretimi geciktiriliyor

Erken ergenlik, kemiklerin hızla olgunlaşması nedeniyle çocuğun erişkin boyunda olumsuz etkilere neden olabiliyor. Örneğin; 8 yaşındaki bir çocukta kemik yaşı 11 saptanabiliyor, bu da erişkin boyunun beklenenin altında kalması anlamına geliyor. Bunun dışında akranlarına göre erken başlayan davranış değişiklikleri ve erken menstrüasyona uyumda zorluklar nedeniyle psikolojik olarak sorunlar da yaşayabiliyorlar. Tedavide ergenliği başlatan ve merkezi sinir sistemi tarafından salgılanan ‘GnRH’ isimli hormonunun farmakolojik olarak benzerlerinin verilerek yumurtalıkların hormon üretimi de geciktiriliyor. Bu tedaviyle en önemli hedeflerden biri, kemiklerin hızlı olgunlaşmasının önüne geçmek ve kızlarda menstrüasyon yaşını ötelemek. Böylelikle öngörülen erişkin boy arttırılarak çocuğun hedef boyuna ulaşması sağlanabiliyor. Dr. Öğretim Üyesi Saygın Abalı tedavinin aylık ve üç ay aralıklı enjeksiyonlarla gerçekleştirildiğini belirterek, “Tedavi boyunca, çocukların büyüme ve ergenlik süreci 3-6 ay aralarla hekim tarafından değerlendiriliyor. Bu tedavinin sadece çocuk endokrinolojisi uzmanları tarafından yapılması gerekiyor.” diyor.

İletişimde bu 5 kural çok önemli!

“Ergenlik çocuklarımızın bedensel değişimlerine ek olarak ruhsal ve sosyal açıdan da değişiklikler yaşadıkları bir dönem. Bu durumun erken olması, çocuklarımızın bu ruhsal ve sosyal değişimi daha zor yaşamalarına neden olabiliyor. Dolayısıyla erken ergenlik yaşayan çocukla iletişim kurarken oldukça dikkatli olunmalı” uyarısında bulunan Dr. Öğretim Üyesi Saygın Abalı, ebeveynlerin dikkat etmeleri gereken noktaları şöyle anlatıyor:

  • Kurallardan ödün vermeden, ancak çocuğunuzun kişiliğine saygılı olarak ona olan sevginizi ve desteğinizi hissettirin.
  • Özellikle dış görünümüyle ilgili incitici sözlerden kaçının.
  • Akranlarıyla olumlu ya da olumsuz karşılaştırmalar yapmayın.
  • Sağlıklı büyümesi için gerekli olduğunu vurgulayarak; uyku saati, beslenme alışkanlıkları, fiziksel aktivite ve ekran başında geçireceği süre konularında öneriler sunun.
  • Sözlü önerilerimizden çok, davranışlarımızla onlara model olmamız daha da önem taşıyor. Sağlıklı yaşam kurallarını sadece ergenlik döneminde değil, doğumdan itibaren ev yaşamına dahil etmeye özen gösterin.

Kulakta en sık görülen hastalıklar

Kulakta en sık görülen hastalıklar

Yüzyılın salgın hastalığı Covid-19 enfeksiyonu nedeniyle hastaneye gitmek yerine ertelenen bazı sağlık sorunlarının arasında kulak hastalıkları ve işitme ile ilgili sıkıntılar da yer alıyor. Oysa işitme sorunlarının ertelemeye gelmeyeceğini belirten Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Deniz Tuna Edizer “Son bir yıldır Covid pandemisi sürecinde özellikle de işitme ile ilgili sıkıntıların ertelendiğini görüyoruz. Ancak ertelenen şikayetler hastalıkların ilerlemesine veya şiddetlerinin artarak bireyin yaşam kalitesinde kalıcı bozulmaya neden olabiliyor. İşitme ve denge organımız olan kulaktaki olası bir problem birçok önemli hastalığa yol açabiliyor.” diyor.  KBB Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Deniz Tuna Edizer, 3 Mart Dünya Kulak ve İşitme Günü kapsamında yaptığı açıklamada, kulakta en sık görülen 5 hastalığı anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Kulak tıkanıklığı

Sıklıkla kulak salgısının, dış kulak yolunda birikmesine bağlı olarak ortaya çıkıyor. Dış kulak yolunda üretilen bu salgı genellikle kendiliğinden dışarı doğru atılıyor ancak dar kulak yolu ve kulak kanalının içine yabancı cisim sokulması gibi durumlarda bu salgı derinlere itilerek kulak yolunda tıkanıklığa neden olabiliyor. Bu durumda genellikle bir kulak burun boğaz uzmanının sıkışmış ve genellikle sertleşmiş olan salgıyı çıkarması gerekiyor. Bu sıkışmış salgı bireyin kulağında tıkanıklık, ağrı ve hatta işitme kaybına yol açabiliyor.

Kulak yolu enfeksiyonları

Dış kulak yolu çeşitli bakteri, mantar, virüs enfeksiyonlarından etkilenebiliyor. Genellikle lokal travma (örneğin kaşımak) ve kulak yolunun kirli su ile teması sonrasında ortaya çıkıyor. Kulak egzaması gibi cilt ile ilgili hastalıklarda, birey kulağını kaşıma sonrasında travmaya uğratırsa ciddi kulak yolu enfeksiyonları ile karşılaşabilir. Kulak ağrısı, kulakta ödem temel şikayet olarak görülürken, kulak kepçesine dokunma veya çene hareketi bile ağrıyı artırabiliyor.  Enfeksiyon ilerledikçe akıntı ve kulak yolunda birikime bağlı olarak işitme kaybı, kulak etrafında veya boyundaki lenf bezlerinde büyüme ve ağrıya yol açabiliyor. KBB Uzmanı Doç. Dr. Deniz Tuna Edizer “Unutulmaması gereken önemli noktalardan birisi de özellikle bağışıklık sistemi baskılanmış ve kontrolsüz diyabet tanısı olan bireylerde kulak yolu enfeksiyonları uzun süre devam etmekte ve yönetilmesi zor bir tablo oluşturmaktadır. Dolayısıyla kulak yolunun travmaya maruz bırakılmaması büyük önem taşımaktadır. Ayrıca, kulak yolunda zona hastalığı da görülebilmekte ve bu tabloya tek taraflı yüz felci ve işitme kaybı eşlik edebilmektedir.” diyor.

İşitme kaybı

İşitme kaybı hemen her yaş grubunda karşılaşılan bir sorun. İki kulağı da etkilediğinde önemli sağlık sorunlarına yol açıyor. Erişkinlerde ortaya çıkan işitme kayıpları travma, enfeksiyon, toksik nedenler, damar hastalıkları, genetik nedenler ve immünolojik nedenler gibi geniş bir yelpazede görülebilirken, ileri yaşa bağlı işitme kayıpları ve gürültüye bağlı işitme kayıpları sık görülen iki neden olarak karşımıza çıkıyor. Özellikle ileri yaştaki bireylerde işitme kaybının sosyal izolasyona ve yalnızlık hissine neden olduğunu, unutkanlık ile ilişkili hastalıkların daha kötü seyretmesine zemin hazırladığını belirten KBB Uzmanı Doç. Dr. Deniz Tuna Edizer, ani işitme kaybının da ihmal edilmemesi gerektiğini vurgulayarak şöyle konuşuyor: “Ani işitme kaybı genellikle tek kulakta üç gün içinde ortaya çıkan ve en az 30 desibel kayıp oluşturan işitme kaybı olarak tanımlanır. Örneğin; birey bir sabah uyandığında aniden bir kulağında işitme azalmış hatta hiç işitmemeye başlamıştır. İşitme kaybına baş dönmesi ve kulak çınlaması eşlik edebilir. Hafif düzeydeki ani işitme kayıplarında bireyler bir kulağımda aniden çınlama başladı şeklinde de şikayet bildirebilmektedirler. Hikaye, fizik muayene ve işitme testi sonrasında tanı kesinleşir ve gerekli görüntüleme yöntemleri istenerek uygun tedavi başlanır. Şikayetin ortaya çıkışından sonra 7-10 gün içinde tedavinin başlanması tedavi başarısı açısından önemlidir.”

Baş dönmesi

KBB Uzmanı Doç. Dr. Deniz Tuna Edizer “Hareket etmeden hareket algısının olması olarak tanımlanabilen baş dönmesi toplumda yaygın olarak görülen önemli bir şikayet. Birçok hastalığa bağlı olarak karşımıza çıkabiliyor. Kulak kaynaklı baş dönmelerinin temel özellikleri arasında dönme hissi, bulantı ve kusma, eşlik eden çift görme ya da konuşma bozukluğunun olmaması yer alıyor. Toplumda kristal kayması olarak da bilinen BPPV, denge sinirinin iltihabı, Meniere Hastalığı kulak kaynaklı baş dönmelerinin içinde sık görülenlerden. Bu tablolar genellikle ani baş dönmesine neden olur ve bireyde önemli bir kaygı oluşturur. Ani başlayan baş dönmesinde bireyin genel sağlık durumu ile ilgili bilgi almak, basit hasta başı muayene bulguları ve gerekirse görüntüleme yöntemlerini kullanmak önem taşımaktadır. Tek bir manevra ile düzeltilebilen kristal kayması (BPPV) beyinde önemli damar tıkanıklıkları gibi geniş bir hastalık yelpazesi baş dönmesine neden olabilmektedir.” diyor.

Yüz felci

Yüz felci beyin, beyin sapı, kulak ve tükürük bezleri hastalıklarına bağlı olarak ortaya çıkabiliyor. Kulak ile ilgili yüz felci genellikle yüzün tek yarısında göz ve ağız etkilenmesi ile karşımıza çıkıyor. Bireyde gözünü kapatamama ve ağız hareket bozukluğuna bağlı tükürüğün ağızdan dışarı akması gibi şikayetler görülüyor. Ani ortaya çıkan tek taraflı yüz felcinde kulak arkasında ağrı, yüzde ağrı / uyuşma tabloya eşlik edebiliyor. Etken olarak aktive bazı olmuş virüsler sorumlu tutuluyor. Tanı koyulduktan sonra gecikmeden tedavinin başlanması gerekiyor. Özellikle bireyde önceden tanı almış kronik orta kulak iltihabı varlığında ortaya çıkan yüz felcinin tedavisinde cerrahi yöntem de kullanılabiliyor.

Burun içinden beyin tümörü ameliyatı

Burun içinden beyin tümörü ameliyatı

Ülkemizde tıpta ve teknolojide yaşanan hızlı gelişmeler, beyin tümörlerinin tedavisinde bugüne dek ‘olmaz’ denilenleri mümkün kılarken, ‘burun içinden girilerek’ ve ‘kaş üzerinden minik bir kesi ile’ beyin ameliyatı gerçekleştirilmesi de çığır açan yöntemler olarak karşımıza çıkıyor. Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Kenan Koç, tedavide önemli olanaklar sağlayan bu iki yeni yöntemi ve faydalarını anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Ülkemizde son yıllarda beyin tümörlerinin tedavisinde çok ciddi ilerlemeler yaşanıyor. Öyle ki; tümörlerin daha iyi tanınmasını sağlayan nöroradyoloji ve nöropatoloji bilim dallarında yaşanan hızlı gelişmelere, anestezideki gelişmelerin de eklenmesi beyin cerrahisinin etkinliğini daha da artırıyor. Günümüzde beyin cerrahisi ameliyatlarının çoğunluğu mikroskop kullanılarak mikrocerrahi yöntemiyle yapılıyor. Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Beyin, Sinir ve Omurilik Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Kenan Koç, “Endoskopik ameliyatların beyin cerrahisinde kullanımı da son yıllarda giderek yaygınlaşmaya başladı. Endoskop 2 mm kalınlığında, çalışılacak alanda ışık sağlayarak ve alandaki görüntüyü bir monitöre aktararak ameliyata olanak sağlıyor. Mikroskopik yöntemin aksine endoskopun kullanıldığı ameliyatlarda daha küçük kemik açılımı ile ameliyatları yapabiliyoruz.” diyor.

Daha yakın ve daha geniş görüş açısı sağlıyor!

Endoskopik yöntemin ameliyat esnasında cerraha daha yakın ve daha geniş görüş açısı imkanı sağladığını, bunun özellikle beynin alt bölümünde yerleşen lezyonlar için çok önemli olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Kenan Koç, yöntemin çoğunlukla iyi huylu tümörler için kullanıldığını belirterek “Beynin ön alt bölümü ve klivus dediğimiz bölgelerine doğrudan endoskopik ameliyat yapabiliyoruz. Büyük tümörlere de endoskopik ameliyatlar yapılıyorsa da, beyin dokusunda ödeme yol açan çok büyük hacimli tümörlerde, ameliyatta mikroskobu da kullanmamız gerekebiliyor.” diyor.

Burun içinden doğrudan lezyona ulaşmak mümkün!

Özellikle beynin alt bölümünde yerleşen lezyonları tamamen endoskopik yöntemle burun girerek endoskop yardımıyla ameliyat etmenin günümüzde mümkün olabildiğini vurgulayan Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Kenan Koç, bu yöntemin faydalarını şöyle anlatıyor: “Sadece gerekli olan sınırlı kemik açılım ile hastanın ameliyat edilmesi, ameliyatın başlangıçtaki açılış ve kapanış sürelerini azaltırken, cerrahın bütün dikkatini tümörde  yoğunlaşmasını sağlıyor. Lezyona doğrudan ulaşım ve açılış ile kapanış sürelerini kısaltması komplikasyonları da azaltıyor. Süre olarak klasik yaklaşımlardan daha kısa sürelerde yapılan burun içinden endoskopik ameliyatların asıl avantajı, tümöral lezyonlara doğrudan ulaşarak, beyin dokusuna daha az dokunulmasını sağlaması. Beyin dokusunu tümörü çıkardıktan sonra ameliyatın sonuna doğru görüyoruz. Standart yöntemlere göre ameliyat yeri komplikasyonları (enfeksiyon, kanama) daha düşük oluyor. Hasta konforu ve iyileşme süreci daha kısa sürede ve daha rahat gerçekleşiyor.”

Kaş üzerinden 3 cm’lik kesi ile kozmetik ameliyat

Ameliyatta uygulanacak yöntemlerin, hastanın hangisine uygun olup olmadığına bakılarak belirlendiğini belirten Prof. Dr. Kenan Koç, diğer yöntemin de; kaş üzerinden kozmetik 3 cm’lik bir kesi ile küçük bir kemik pencere açarak beyin ön alt bölümde yerleşen tümörlerin ameliyatı olduğunu söylüyor. Prof. Dr. Kenan Koç “Bu ameliyatta endoskop ve mikroskop beraber kullanılmaktadır. Minimal invaziv diye tanımlanan, beyin dokusuna daha az zarar veren bu ameliyatta, tümöre yakın yapılan küçük kesi, ameliyat sonrası hızlı iyileşme ve iyi kozmetik sonucu sağlamaktadır. Bu ameliyatlarda çoğu hasta 3 gün hastanede kalmaktadır. Komplikasyon gelişimi durumunda (sıvı kaçağı, enfeksiyon, kanama vb) yatış süresi uzayabilmektedir. Hastalar bir haftalık sürede normal günlük yaşantılarına dönmektedirler.” diyor.

Multidisipliner yaklaşım şart!

Günümüzde artık cerrahi olarak ameliyathane altyapılarının teknik olarak güçlendiğini, ameliyat mikroskobu, endoskopik sistemler, nöronavigasyon, ameliyat sırasında ultrasound, nöromonitarizasyon ve uyanık ameliyat tekniklerinin artık beyin cerrahisi ameliyathanelerinin standardı haline geldiğini belirten Prof. Dr. Kenan Koç “Cerrahi bilgi, deneyim ve beceri ile ameliyatların etkinliği artmakta, komplikasyon oranları düşmektedir. Hiçbir teknik araç beyin cerrahının yerine geçmediğinden, beyin cerrahı bütün teknik araçları bilgi ve becerisine ekleyerek iyi sonuçları elde etmektedir. Ameliyathaneye ek olarak iyi sonuçlar ekip çalışması ile mümkündür. Anestezi, Radyoloji, Patoloji, Onkoloji, Yoğun bakım birimleri ekibi tamamlamaktadır.” diyerek multidisipliner yaklaşımın şart olduğuna dikkat çekiyor.