Yazılar

Doğumsal kalp hastalığına dikkat!

Doğumsal Kalp Hastalıkları Haftası, doğuştan kalp hastalıkları bulunan bebeklerin erken tanı ve tedavi süreçlerinin önemini vurguluyor. Erken tanının hayat kurtaran etkisine dikkat çeken Prof. Dr. Vedide Tavlı, ailelerin bilinçlenmesi ve tanı sürecinin hızlandırılmasının kritik bir öneme sahip olduğunu belirtti.

Prof. Dr. Vedide Tavlı

Prof. Dr. Vedide Tavlı

Erken Tanı ve Tedavi Hayat Kurtarıyor

Bezmiâlem Vakıf Üniversitesi Çocuk Kardiyoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Vedide Tavlı, doğumsal kalp hastalıklarının yılda yaklaşık 15.000-20.000 bebekte görüldüğünü belirterek şu bilgileri paylaştı:

“Bu hastalıklar bazen doğumdan sonraki ilk günlerde belirti göstermeyebilir ancak ilerleyen dönemlerde fark edilebilir. Kadın doğum uzmanları ve yeni doğan hekimlerinin dikkatli muayenesi ve erken taramalar hayat kurtarıcı olabilir. Özellikle, hastalıkların yarısının bir yaşından önce erken tanı ve tedavi gerektirdiğini biliyoruz.”

Prof. Dr. Tavlı, hastanedeki izlem süreçlerinde puls oksimetre ile ısrarlı düşük oksijen oranları uzman çocuk kardiyoloğunun değerlendirmesini gerektirmektedir. Böyle bir durumda, bebek mutlaka bir uzman kardiyolog tarafından değerlendirilmelidir. Erken müdahale, hayat kurtarıcıdır.”

Belirtilere Dikkat!

Erken dönem belirtilere dikkat çeken Tavlı, “Doğumsal kalp hastalıklarının en sık görülen belirtileri şunlardır; Dudak çevresinde morarma, solunumda hızlanma, beslenme sırasında zorluk ve sık sık memeyi bırakma, emme sırasında terleme, genel halsizlik ve büyük güçlükle nefes alıp verme, sürekli solunum zorluğu ve öksürük. Ailelerin bu belirtileri gözlemlemeleri durumunda vakit kaybetmeden bir çocuk kardiyoloğuna başvurmaları önemlidir” dedi.

Genetik ve Çevresel Faktörlerin Etkisi

Doğumsal kalp hastalıklarının oluşumunda genetik ve çevresel faktörlerin büyük etkisi olduğunu belirten Prof. Dr. Tavlı, şu noktalara dikkat çekti: “Gebelik döneminde annenin geçirdiği enfeksiyonlar, diyabet ve genetik yatkınlık doğumsal kalp hastalıklarının riskini artırabilir. Bu nedenle, anne adaylarının gebelik sürecinde dikkatli olmaları ve düzenli kontrollerini yaptırmaları hayati önem taşıyor.”

Fetal Ekokardiyografi ile Erken Tanı

Doğumsal kalp hastalıklarının doğum öncesinde tespit edilmesi mümkün. Fetal ekokardiyografi, gebeliğin 19. haftasından itibaren kalp hastalıklarını belirleyebiliyor. Bu sayede, doğumun uygun koşullarda gerçekleşmesi ve bebeğin ihtiyacı olan tüm tıbbi müdahalelerin planlanması sağlanabiliyor.

Farkındalık Hayat Kurtarır

Doğumsal kalp hastalıklarının toplumdaki farkındalığını artırmanın önemine vurgu yapan Prof. Dr. Tavlı, ailelere şu mesajı verdi:

“Aileler, bebeklerinde herhangi bir kalp hastalığı belirtisi fark ettiklerinde zaman kaybetmeden bir uzmana başvurmalıdır.”

Doğumsal kalp hastalıkları konusunda farkındalık yaratmak ve erken tanı ile tedavi yöntemlerinin önemini anlatmak amacıyla Doğumsal Kalp Hastalıkları Haftası boyunca bilgilendirme ve eğitim faaliyetleri gerçekleştirilecektir.

 

Obezite Cerrahisi Son Çare Olmalıdır

Obezite Cerrahisi Son Çare Olmalıdır

Çağımızın en büyük sorunlarından biri olan obezitenin tedavisinde hangi aşamada obezite cerrahisine başvurulması gerektiği hakkında Bezmiâlem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Cerrahi Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Adem Akçakaya açıklama yaptı.

Obezite tedavisinde son zamanlarda ilk akla gelen yöntemin cerrahi müdahale olduğunu belirten Akçakaya, “obezite cerrahisi, tedavinin en son aşaması yani son çare olmalıdır” dedi.

Dünya Sağlık Örgütü tarafından, “vücutta sağlığı bozacak ölçüde anormal veya aşırı yağ birikmesi” olarak tanımlanan obezitenin görülme sıklığının her geçen gün arttığını belirten Prof. Dr. Adem Akçakaya, “Hastalığa karşı geliştirilen stratejiler temelinde bireyin yaşam tarzını değiştirmeye yönelik olan davranış terapisinin yanında, diyet tedavisi, egzersiz, son çare olarak ise cerrahi tedaviyi önermektedir. Yani hasta önce yaşam tarzını değiştirmeli, diyet ve egzersiz yapmalı hiçbirinden istenen fayda sağlanmazsa o zaman obezite cerrahisine başvurulmalıdır. Ayrıca obezite cerrahisinin hastanın şartlarına uygunluğu da incelenmelidir.”

Prof. Dr. Adem Akçakaya

Prof. Dr. Adem Akçakaya

Hızlı kilo vereyim derken sağlığınızdan olmayın

“Cerrahi tedavi dışındaki yöntemlerin kilo kaybı üzerindeki etkisi yavaştır. Bu yüzden obez hastaların birçoğu hızlı kilo vermek adına obezite cerrahisi yöntemlerini tercih etmektedir. Fakat bu yöntemler başta kilo geri kazanımı olmak üzere taşikardi, fistül, kanama, fıtıklaşma, anastomoz darlığı, gastrik erozyon, ince bağırsak tıkanıklıkları, derin ven trombozu ve pulmoner emboli gibi birçok komplikasyonu da beraberinde getirmektedir.”

Standart bir “Zayıflama Yöntemi” yoktur

“Obezite tedavisinde seçilecek yöntemin riskleri ve yan etkileri hasta ile tartışılmalıdır. Zira obezite konusunda herkese uygulanabilecek standart bir “Zayıflama Yöntemi” yoktur. Her birey her yönüyle değerlendirilip tüm süreçler aşamalandırıldıktan sonra zayıflama tedavisine başlanmalıdır.”

Obezite

Yaşam tarzını değiştirmek ana hedef olmalı

“Yaşam tarzını değiştirmek tüm tedavi yöntemlerinin ana hedefidir. Başarılı kilo kaybı, kademeli tedavi, öğün ve besin miktarlarının değiştirilmesi, egzersiz ve kalori harcamasının arttırılması ile sağlanabilir. Başarısızlık durumunda farmasötik ilaçlar ve endoskopik yöntemler uygulanır. Eğer sonuç alınamıyorsa ve hasta morbid obez ise cerrahi yöntemler tercih edilmelidir. Hangi cerrahi yöntemin seçilmesi gerektiği kişiden kişiye farklılık gösterir ve eşlik eden yandaş hastalıklara göre belirlenmelidir.” 

Kilo veremeyen hasta yoktur, kilo vermek sadece zaman alır

“Seçilen yöntemin riskleri ve yan etkileri hastayla tartışılmalı, hastaya öneriler multidisipliner bir değerlendirmeden sonra verilmelidir. Hastanın mevcut durumuna en uygun ve en az riskli yöntem ile tedaviye başlanmalıdır. Kişilerin uyumunu sağlamak için detaylı bir değerlendirme yapılmalı, eksiklikler belirlenerek tedavi planı buna göre yapılmalı, basamaklandırma yöntemi ile kilo veremeyecek hasta olmadığı konusunda hastaya güvence verilmeli, bu yöntemlerden biri ile zayıflamasının büyük ihtimalle sağlanacağını ama önemli olanın davranış değişikliği ile zayıf kalmanın sürdürülmesi olduğu anlatılmalıdır. Kilo veremeyen hasta yoktur, kilo vermek sadece zaman alır. Bu güvencenin sağlanması hasta uyumunu ve başarısını artıracaktır” şeklinde açıklama yaptı.

Kalp ameliyatları “Küçük Kesi Yöntemi” ile kâbus olmaktan çıkıyor

Kalp ameliyatları “Küçük Kesi Yöntemi” ile kâbus olmaktan çıkıyor

Bezmiâlem Vakıf Üniversitesi bünyesinde Prof. Dr. Cengiz Köksal öncülüğünde açılan “Küçük Kesi Kalp Cerrahisi Merkezi”nde uygun hastalara tüm kalp ameliyatları küçük kesi yöntemiyle gerçekleştiriliyor.

Dünya tıp literatürüne “Anahtar Deliğinden Kalp Cerrahisi” adıyla geçen, Türkiye’de ve dünyada sayılı sağlık kuruluşunda açılan, özelleşmiş “Küçük Kesi Kalp Cerrahisi” merkezlerinden biri de Bezmiâlem Vakıf Üniversitesi bünyesindeki hastanelerde yerini aldı. Kalp ve Damar Cerrahisi Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Cengiz Köksal öncülüğünde hizmet veren merkezde uygun hastalarda tüm kalp ameliyat türleri küçük kesi ve mümkünse kalbi durdurmadan yapılacak.

Prof. Dr. Cengiz Köksal

 “Hastalar açık ameliyattan çekiniyor”

Konuyla ilgili açıklamalarda bulunan Bezmiâlem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Kalp ve Damar Cerrahisi Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Cengiz Köksal; “Kalp ameliyatlarının çoğu, literatürde ‘sternum’ dediğimiz, halk arasında ‘iman tahtası’ olarak bilinen bölge kesilerek uygulanıyor. Yani hastanın göğsünü boydan boya açıyor, operasyonu o şekilde yürütüyoruz. Fakat kesinin yeri ve büyüklüğü, kalp hastalarında anlaşılır bir şekilde korku ve endişeye yol açıyor. Bu sebeple hastalar operasyondan kaçınıyor” diye konuştu.

Prof. Dr. Köksal, “Küçük kesi ile yapılan kalp ameliyatları arasında; uygun hastalarda çalışan kalpte küçük kesi ile sol meme altından koroner bypass ameliyatı, çalışan kalpte küçük kesi ile mitral kapak tamiri ve kapak değişim ameliyatları, çalışan kalpte triküspit kapak tamiri ameliyatı, küçük kesi ile aort kapak ameliyatları sayılabilir” dedi.

Prof. Dr. Cengiz Köksal

“Birçok avantajı var”

“Küçük kesi ile kalbi durdurmadan kalp ameliyatının hastalar için birçok avantajı var” diyen Prof. Dr. Köksal, şöyle devam etti: “Küçük kesi ile yapılan ameliyatlarda göğüs ön kemiği yani “iman tahtası” kesilmez. Göğüs ön kemiği kesilen hastalarda hastaların ameliyat sonrası sağa sola dönmesi kısıtlanır ve hastalar günlük aktivitelerine daha geç dönerler. Ayrıca bu hastalarda kalp ameliyatı sonrası enfeksiyon riski daha yüksektir. Göğüs ön kemiği kesilmeden, küçük kesi ile yandan kaburgaların arasından yapılan kalp ameliyatlarında hastalar araba kullanmak, yüzmek gibi günlük aktivitelerine daha hızlı dönerler. İyileşme süresi daha kısa olduğu gibi hastalar daha az ağrı hissederler. Ayrıca bu hastalarda ameliyat sonrası enfeksiyon riski daha azdır. Ameliyat izinin az olması da önemli bir kozmetik avantajdır. Bilindiği gibi estetik her yaşta herkes için önemlidir. Tıbbın amacı insanları sadece yaşatmak değil kaliteli yaşatmak, yaşadıkları her zamanı iyi ve keyifli geçirmelerini sağlamaktır. Her türlü kapak ve koroner baypas ameliyatına ihtiyaç duyan her hastanın bu konforu hak ettiğini düşünüyoruz” ifadelerini kullandı.

Her yıl 3,2 milyon kişi hareketsizliğe bağlı nedenlerle hayatını kaybediyor

Her yıl 3,2 milyon kişi hareketsizliğe bağlı nedenlerle hayatını kaybediyor

Yeteri kadar hareket etmemenin dünya genelindeki en yaygın dördüncü ölüm nedeni olduğunu ifade eden Prof. Dr. Nurzat Elmalı, “Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre, yılda 3,2 milyon insan, yetersiz fiziksel aktivite ve fiziksel hareketsizliğe bağlı nedenlerle hayatını kaybediyor” dedi.

Sağlık için hareketli bir yaşamın önemi her geçen gün daha çok anlaşılıyor. Uzmanlar, her geçen gün, başta yürüyüş olmak üzere düzenli spor ve fiziksel açıdan hareketli bir yaşamın birçok sağlık sorununun önüne geçtiğini gösteren çalışmalar ortaya koyuyor.

Bezmiâlem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Nurzat Elmalı, Dünya Sağlık Örgütü (WHO) verilerine göre her yıl 3,2 milyon kişinin fiziksel hareket yetersizliğine bağlı sebepler nedeniyle hayatını kaybettiğini söyledi. Prof. Dr. Elmalı, yeteri kadar hareket etmemenin, dünya genelindeki en yaygın dördüncü ölüm nedeni olduğunu kaydetti.

Prof. Dr. Nurzat Elmalı

2 bin 500 adım bile yetiyor

Sağlıklı bir yaşam için günde sadece 2 bin 500 adım atmanın bile büyük sonuçlarının olduğunu ifade eden Prof. Dr. Elmalı şöyle konuştu: “Günde 10 bin adıma ulaşmak ortak bir fitness hedefi olarak kabul edilir. Ancak Polonya’da bulunan Lodz Tıp Üniversitesi’nden Prof. Dr. Maciej Banach ve ekibinin gerçekleştirdiği yeni bir çalışma, sağlığımıza fayda sağlamaya başlaması için her gün atmamız gereken adım sayısının önceden düşünülenden daha düşük olduğunu ve günde 4 bin adım gibi az bir sayıyla başlanabileceğini buldu. Avrupa Önleyici Kardiyoloji Dergisi’nde yayınlanan yaklaşık 227 bin kişilik analize göre, herhangi bir nedene bağlı ölümleri önemli ölçüde azaltmak için günde 4 bin adım kadar az bir adımın gerekli olduğu ortaya kondu. Hatta günde sadece 2 bin 500 adım atmanın bile kardiyovasküler hastalıklardan (kalp ve damar hastalıkları) ölme riskini azalttığını belirledi.”

Günde 4 bin adım ölüm riskini belirgin azaltıyor

Günde 4 bin adım üzerine atılan her 1000 adımın herhangi bir nedenden ölme riskinde yüzde 15 oranında azalttığını kaydeden Prof. Dr. Elmalı “Söz konusu çalışma aynı zamanda günde 500 adımlık artışın kalp damar hastalıklarından ölüm riskini yüzde 7 oranında azaltmaya neden olduğunu da gösterdi. Bu risk üzerindeki en büyük etki, günde 7 bin adımdan fazla yüründüğünde meydana geldi ve en fazla fayda yaklaşık 20 bin adımda meydana geldi. Bu çalışmada günde 20 bin adım atmanın sağlığa olan faydalarının artarak devam ettiğini gösterdiğini ancak henüz bir üst sınır belirlenmediği bulundu” ifadelerini kullandı.

“Ne kadar erken yaşta ve çok yürürseniz o kadar iyi”

Söz konusu araştırmanın bu alanda gerçekleştirilen ilk bilimsel çalışma olması açısından önemli olduğunu ifade eden Prof. Dr. Elmalı, “Yaklaşık 7 yıl boyunca devam eden bu araştırma ayrıca şu sonuçları da ortaya koyuyor: 60 yaş ve üstü yetişkinler günde 6 bin ila 10 bin adım arasında yürüdüklerinde erken ölüm riskinde yüzde 42 azalma görürken, 60 yaş altı kişiler günde 7 bin ila 13 bin adım arasında yürüdüklerinde riskte yüzde 49 azalma görülüyor. Dolayısıyla bu çalışma ‘Ne kadar erken yaşta yürümeye başlarsanız ve ne kadar çok yürürseniz o kadar iyi’ sonucunu ortaya koyuyor. Üstelik deneklerin erkek ya da kadın olmaları veya nerede yaşadıklarına dair değişen bir şey de tespit edilmemiş” şeklinde konuştu.

Güneş gözlüğü alırken kalite işaretlerine dikkat edin!

Güneş gözlüğü alırken kalite işaretlerine dikkat edin!

Yazın en büyük ihtiyaçlarından biri olan güneş gözlüğü ile ilgili önemli bir uyarı geldi. Bezmiâlem Vakıf Üniversitesi’nden Göz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. İbrahim Arif Koytak, güneş gözlüğü alırken, üzerinde kalite kontrol ibarelerinin bulunup bulunmadığının kontrol edilmesi gerektiğini söyledi.

Yazın en sıcak döneminin yaşandığı son günlerde artan güneş gözlüğü kullanımı için önemli bir uyarı geldi. Bezmiâlem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. İbrahim Arif Koytak, güneş gözlüğü alırken, gözlüğün üzerinde veya ambalajında, gözlüğün uluslararası standartlara göre test edilip onaylandığını gösteren “CE” ibaresinin olup olmadığına dikkat edilmesi gerektiğini söyledi.

Prof. Dr. İbrahim Arif Koytak

“Mor ötesi ışınlara maruz kalmak göze zarar verir”

Güneşten gelen mor ötesi ışınların bazı dalga boylarının atmosfer ve ozon tabakası tarafından süzüldüğünü belirten Prof. Dr. Koytak, “En düşük dalga boyu olan UVA ışınları bile uzun süre maruz kalındığında ciltte ve gözlerde bir kısmı onarılamayacak hasarlar oluşturma potansiyeline sahiptir. Söz gelimi göz çevresinde ve göz kapaklarında cilt kanserleri, göz çevresi ciltte ve göz kapaklarında erken yaşta oluşan kırışıklıklar, sarkmalar, renk değişiklikleri, göz küresinin dış zarında (konjonktiva) kanserler, gözün dış zarında, halk arasında ‘kuş kanadı’ olarak bilinen pterjiyum (gözde et büyümesi) gelişmesi, gözde görülen ve ciddi hasar yaratabilen göz uçuğu gibi bazı enfeksiyonların tetiklenmesi, gözün en önünde yer alan saydam kornea tabakasında güneş yanıkları, erken yaşta katarakt gelişimi ve ‘sarı nokta hastalığı’ olarak bilinen, retinanın en hassas bölgesini etkileyerek ciddi görme kaybı yapan maküla (sarı nokta) dejenerasyonu, bunların arasında sayılabilir” dedi.

“Güneş gözlüğü, korunmanın en kolay yolu”

Güneş gözlüğünün, güneşin zararlı ışınlarından korunmanın en kolay yolu olduğunun altını çizen Prof. Dr. Koytak, “Güneş ışığının göz ve göz çevresinde yaratacağı hasardan kaçınmak için güneşin en tepede olduğu saatlerde açık havaya çıkılmamalı, zorunlu hallede siperlikli şapka ya da şemsiye kullanılmalı, yüze ve özellikle göz çevresi cilde güneş kremi sürülmeli ve kısa süreli de olsa, doğrudan güneş ışığına doğru bakmaktan sakınılmalıdır. Ancak gözlerimizi güneş ışığından korumanın en kolay ve etkili yolu uygun güneş gözlüğü kullanımıdır. Güneş gözlüğü seçimi ve kullanımı ile ilgili uyarı ve önerilerimizi dikkate almanız hem kısa hem de uzun vadede göz sağlığınızı korumanızı sağlayacaktır” diye konuştu.

“Mor ötesi ışınlara karşı yüzde 100 koruyucu olmalı”

Prof. Dr. Koytak, sağlıklı ve kaliteli güneş gözlüğü kullanabilmek için “CE” işaretinden başka dikkat edilmesi gerekenleri şöyle sıraladı: “Güneş gözlüğü UV (mor ötesi) ışınların tamamına, yani 400 nanometre altı tüm dalga boylarına karşı yüzde 100 koruyucu olmalıdır. Bunun için ürünün üzerinde ‘UV400’, ‘UV400’e karşı yüzde 100 koruyucu’, ‘UVA ve UVB’ye karşı yüzde 100 koruyucu’ gibi ifadelerin açık biçimde yazılı olması gerekir. Güneş gözlüğü camlarının UV filtre edici özellikleri hemen hemen tüm gözlükçülerde bulunan ölçüm cihazlarıyla test edilebilir. Dolayısıyla gözlüğün camlarının kalitesinden emin olmak isteniyorsa, ilgili testi gözlükçüde, kişi kendisi bizzat nezaret ederek yaptırabilir.”

“Güneş gözlüğünü herkes kullanmalı”

Prof. Dr. Koytak, şöyle devam etti: “Güneş gözlüklerini sadece belli yaş grupları, ya da gözleri hassas kişiler değil, herkesin takması gerekir. Söz gelimi güneş gözlüğü koruması çocuklar için de gereklidir. Çocukların kullanacağı gözlüklerde güvenlik açısından mineral cam yerine kırılmaz organik camlar ve yumuşak, kırılmaz plastikten, sivri köşeleri yuvarlatılmış çerçeveler tercih edilmelidir. Güneş gözlüğü çerçevelerinin, kişinin yüz ölçülerine uygun olduğundan, kulak ve burna tam oturduğundan, yüz terlediğinde ya da güneş kremi sürüldüğünde gözlerden kaymayacağından emin olunmalıdır. Estetik kaygılar da elbette önemlidir ancak güneş gözlüğü çerçevelerinin gözü tamamen, göz çevresi cildini de olabildiğince örtmesi tercih edilmelidir. Gözlük çerçevelerinizin yanlardan gelen ve aşağıdan yansıyan ışığı da bloke etmesi gerekir. Bu yüzden küçük, düz, yüz kıvrımına uygun olmayan ve ince çerçevelerden uzak durulmalıdır.”

“Marka, fiyat ya da cam rengi koruyuculuğu etkilemez”

Güneş gözlüğünün markasının ya da fiyatının koruyuculuğu üstünde herhangi bir etkisinin olmayabileceğini vurgulayan Prof. Dr. Koytak, “İyi marka veya pahalı fiyatı olan her gözlük için koruyuculuğu iyidir demek doğru olmayabilir. Ayrıca cam rengi ya da koyuluğunun da koruma fonksiyonunda etkisi yoktur. Çünkü güneş gözlüklerinin temel amacı gözleri ışığın parlaklığından çok, belli dalga boyundaki ışınlardan korumaktır. Bahsettiğimiz şartları sağlaması halinde, çok ucuz, cam rengi çok açık bir gözlük de çok pahalı, bilinen marka veya siyah camlı bir gözlük kadar iyi koruma sağlayabilir. Ancak genellikle açıkta, işportada ya da güvenilmez internet sitelerinde satılan gözlüklerin herhangi bir denetime tabi olmadığı ve üzerlerinde bulunan CE ibaresinin bile sahte olabileceği unutulmamalıdır. Tüketiciler, güneş gözlüklerini optik mağazalar yani gözlükçülerden, marketlerden, giyim mağazaları ya da güvenilir internet siteleri gibi yasal ve hukuki sorumluluklarına sadık platformlardan satın almaya özen göstermelidir. Bu arada polarize camların korunmaya pozitif veya negatif etkisi yoktur. Bu camlar yoğun ışık altında ışık saçılması ve kamaşmayı azaltarak daha kaliteli ve net görüş sağlarlar. Dolayısıyla, polarize camlarda da %100 UV400 filtre edici özelliğin aranması şarttır.” dedi.

Bezmiâlem Vakıf Üniversitesi

“Sadece yazın değil tüm güneşli havalarda kullanılmalı”

Güneş gözlüğü kullanımının sadece yaz aylarıyla sınırlandırılmaması gerektiğinin altını çizen Prof. Dr. Koytak, “Güneş gözlüğü, mevsimden bağımsız olarak, tüm güneşli havalarda kullanılmalıdır. Açık hava sporları, deniz ve kar sporları esnasında da hava sıcaklığı ve güneş yoğunluğuna bakılmaksızın uygun güneş gözlükleri kullanılmalıdır. Sarı nokta hastalığı, retinitis pigmentosa (tavuk karası), göz uçuğu, pterjiyum ve benzeri göz hastalıkları olan kişiler güneş gözlüğü kullanma konusunda herkesten daha fazla hassasiyet göstermelidir. Ne kadar kaliteli olurlarsa olsunlar, güneş gözlükleriyle asla güneşe doğrudan bakılmamalı, güneş tutulması izlenmemelidir. Güneş gözlüğü camlarının kaplamaları ve ışık geçirici özellikleri yıllar içinde azalabilmektedir. Bu yüzden eski güneş gözlüklerinin UV koruyucu özellikleri zaman zaman gözlükçülerde test ettirilmelidir” diyerek sözlerini noktaladı.

Kışın yıpranan saç ve cildin canlandırılmasına “nemli” çözüm

Kışın yıpranan saç ve cildin canlandırılmasına “nemli” çözüm
Bezmiâlem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Özlem Su Küçük, ilkbahar mevsimine girdiğimiz bu günlerde kışın yıprattığı saç ve cildin nemlendirici ürünlerle onarılıp yenilenebileceğini söyledi.
Kışın soğuk, kuru ve sert havasında yıpranan saçlarımızı ve cildimizi baharla tazeleyip yenilemek ve onarmak için nemlendirici ürünlerin kullanılmasını öneren Bezmiâlem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekan Yardımcısı ve Dermatoloji Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Özlem Su Küçük, kullanılacak ürünün saç ve cilt tipine göre, dermatolog rehberliğinde seçilmesi ve kullanılması gerektiğini söyledi.
“Cildimiz kışın etkileriyle kurur”
Mevsim değişikliklerinde saç ve deride de değişikliklerin yaşandığını hatırlatan Prof. Dr. Su Küçük, “Saç ve cilt, kışın soğuk ve kuru hava, yağmur, kar ve rüzgar gibi etmenler nedeniyle yıpranır. Kıştan çıkılıp ilkbahara girildiğinde kuru bir deriyle karşı karşıya kalmış oluruz. Bu durumda nemlendirici ve nemi hapsedici ürünler ağırlıklı bir bakım önerilir. Özellikle hızlı emilen, çok aşırı yoğun olmayan ve hafif formülasyonlar içeren ürünler tavsiye edilir” diye konuştu.

 

Prof. Dr. Özlem Su Küçük

“Saç ve cilt tipine göre ürün seçilmeli”
Kullanılacak ürünün saç ve cilt tipine göre tercih edilmesi gerektiğinin altını çizen Prof. Dr. Su Küçük, “Eğer aşırı yağlı bir cilt tipimiz varsa, su bazlı, yağ ağırlığı olmayan hafif ürünler tercih edilmelidir. Tersine, aşırı kuru bir cilt tipimiz varsa yağ ağırlığı daha fazla olan yoğun ürünler tercih edilebilir. Bu durum hem el ve yüz için hem de genel vücut bakımı için paralel bir uygulama anlamına gelir. Yani el ve yüzümüz ile vücudumuz da yağlı cilt özelliği taşıyorsa su bazlı, kuru ise yağ bazlı ürünleri tercih etmemiz daha doğru olur. Karma ciltler için de cildin özelliğine göre ürün tercih etmek önemlidir. Yağlı bölgeye yağ bazlı, kuru bölgeye su bazlı ürün kullanmak ters etki yaratabilir” ifadelerini kullandı.
Canlandırma için “peeling” önerisi
Kış sonrası genel canlandırma için “peeling” uygulamalarını öneren Prof. Dr. Su Küçük, “Evde yapılabilecek basit peeling uygulamaları ile kışın sert etkilerini üzerinde taşıyan cildimizi arındırıp canlandırabiliriz. Gözenekleri sıkılaştırmak için tonik ve çeşitli maskeler kullanılabilir. Elbette tüm bu uygulamaların cilt tipine ve dermatolog tavsiyesine göre yapılması çok daha faydalıdır” şeklinde konuştu. Kışın yıpranan saçların canlandırılması için yine saç ve cilt tipine göre yağlı veya nemlendiricili şampuanlar kullanılabilir. Eğer saçlarımız ve saçlı derimiz çok kuruysa nemlendirici özellikli saç kremleri kullanılması önerilebilir. Yine boyalı saçlarda, boya etkisiyle nemde azalma söz konusu olacağı için nemlendirici ağırlıklı ürünler kullanılması yerinde olur” ifadelerini kullandı.
“Güneş koruyucular kullanılabilir”
Prof. Dr. Su Küçük, ilkbaharın yaza yaklaşan günlerinde güneşin ve sıcağın etkisinden korunmak için güneş koruyucu ürünlerin kullanılabileceğini kaydederken, bu ürünlerin dışarı çıkmadan 20-30 dakika önce uygulanmasının ve dışarıda kalma süresine göre 2-3 saatte bir tekrarlanmasının yerinde olacağını söyleyerek sözlerini noktaladı.

Oruç tutmak spor yapmaya engel değil

Oruç tutmak spor yapmaya engel değil

Herhangi bir sağlık sorunu olmadığı sürece oruç tutmanın spor yapmaya engel teşkil etmediğini ifade eden Bezmiâlem Vakıf Üniversitesi Sporcu Sağlığı Merkezi Müdürü Prof. Dr. Nurzat Elmalı, “Ramazan ayında spor yapmak için en uygun zaman, iftardan hemen önce veya iftardan iki veya üç saat sonrasıdır” dedi.

11 ayın sultanı Ramazan’ın gelmesiyle, Ramazan ayında oruçluyken yapılabilecekler konusu da merak edilmeye başlandı. Özellikle günlük rutini içinde spor yapan insanlar, Ramazan ayında oruç tutarken spor yapıp yapılamayacağı konusunda merak içinde kaldı.

Bezmiâlem Vakıf Üniversitesi Sporcu Sağlığı Merkezi Müdürü Prof. Dr. Nurzat Elmalı

Prof. Dr. Nurzat Elmalı“Orucu zaten sağlıklı insanlar tutabilir”

Konuyla ilgili değerlendirmelerde bulunan Bezmiâlem Vakıf Üniversitesi Sporcu Sağlığı Merkezi Müdürü Prof. Dr. Nurzat Elmalı, oruç tutmanın, bir sağlık problemi olmadığı sürece hafif yoğunluklu spora herhangi bir engel teşkil etmediğini söyledi. Ramazan orucunu halihazırda sağlıklı insanların tutması gerektiğini hatırlatan Prof. Dr. Elmalı, “Hastalığı olanlar, hastalığının durumu veya oruç tutup tutamayacağı ile ilgili bilgiyi doktorundan almalıdır. Ancak son birkaç yıl içerisinde yapılan bilimsel çalışmalarda Ramazan orucunun bağışıklığı güçlendirdiği, kilo vermeyi kolaylaştırdığı, kolesterol ve kan basıncı değerlerinde düşme gibi vücudumuz üzerinde pek çok olumlu etkiye sahip olduğu gösterilmiştir” diye konuştu.

“Düşük yoğunluklu egzersizler yapabilirsiniz”

Fiziksel olarak aktif olmanın, oruç tutarken de dahil olmak üzere kalp sağlığını korumanın yanında yağ kütlesini kaybetmeye, kas kütlesini ve aynı zamanda kemik yoğunluğunu korumaya yardımcı olmada açık faydaları olduğunun altını çizen Prof. Dr. Elmalı, “Bu nedenle Ramazan ayı boyunca düzenli olarak egzersiz yapmaya devam etmek önemlidir. Gün içinde vücudunuzu yiyeceklerle besleyemeyeceğinizden daha düşük şiddette özellikle sizi susatmayacak ve sağlığınız üzerinde olumsuz etki oluşturmayacak doğru antrenman planlamaları yapmanız önem taşımaktadır. Ramazan ayında yürüyüş gibi hafif, düşük yoğunluklu egzersizlere bağlı kalmak, oruçluyken gününüze sığdırabileceğiniz en kolay egzersiz şeklidir. İyi havalandırılmış, kirlilikten ve kalabalık sokaklardan uzak yerlerde spor veya egzersiz yapmayı tercih etmelidir. Vücudun fiziksel aktiviteden dolayı kaybettiği su ve mineral miktarı oruç tutulmayan dönem ile büyük farklılıklar göstermez. Ancak buradaki kilit nokta, oruç tutulmayan dönemde kaybedilen sıvı ve mineral desteğinin anında yerine konulabilmesi ile kişinin antrenmana daha verimli devam edebilmesidir. İşte bu açıdan düşündüğümüzde sporun ne zaman yapılacağı ve saati önem taşıyor” dedi.

Ramazan’da ne zaman spor yapmalı?

Ramazan ayında spor yapmak için en uygun zamanın iftardan hemen önce veya iftardan 2-3 saat sonra olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Elmalı, “İftar yemeğinden kısa bir süre önce egzersiz yapmak, dengeli bir yemekle çalışan kasları düzgün bir şekilde doldurmanıza izin verecektir. Fiziksel aktiviteyi takiben hızlı bir toparlanma için boşalan karbonhidrat (şeker) depolarının doldurulması, sıvı-mineral kayıplarının yerine konulması, hücre yenilenmesi (özellikle kas) için protein gereksinimin hemen karşılanması gerekmektedir. İftardan önce egzersiz yapacaksanız düşük yoğunlukta ve 30-40 dakika gibi kısa tutmalısınız” ifadelerini kullandı.

İftar sonrası spor yapacaklar dikkat!

Prof. Dr. Elmalı, iftardan sonra spor yapmayı planlayanlara ise şu uyarılarda bulunarak sözlerini noktaladı: “Eğer iftar yemeğinin ardından aktivite yapılacak ise iftarda fazla yağlı, sindirimi zor besinler tercih edilmemeli ve spor için yemeğin üstünden 1-2 saat geçmesi beklenilmelidir. Aktiviteyi takiben de tekrar hafif şeyler yenilebilir. Gün içinde hızlı koşular veya ağır ağırlık kaldırmak gibi yüksek yoğunluklu egzersizlerden kaçının. Ancak bunu iftardan iki veya üç saat sonra yapabilirsiniz. İftardan hemen sonra spor yapılması önerilmez çünkü o sırada vücudun tüm enerjisi sindirime odaklanır. İftardan 2-3 saat sonra yapılan egzersiz, verimi artırmak adına daha uygun olabilir. Yeterli besini alan vücut sindirim sonrası spora hazır hale gelecektir.  İftardan sonra yapacağınız hafif egzersizler ve yürüyüşler vücudunuz için oldukça faydalı olacaktır.”

Bezmiâlem Vakıf Üniversitesi ile Altınova Belediyesi işbirliği

Bezmiâlem Vakıf Üniversitesi ile Altınova Belediyesi işbirliği

Bezmiâlem Vakıf Üniversitesi ile Altınova Belediyesi bir iş birliği protokolü imzaladı. Belediye, mülkiyetindeki tarlalarda tıbbi ve aromatik bitkiler yetiştirirken, üniversite ise bu amaçla Altınovalı çiftçilere eğitimler verecek; sağlıkçıları ve halkı, fitoterapi ve aromaterapi hakkında bilgilendirecek.

Türkiye’nin sağlık temalı sayılı üniversitelerinden Bezmiâlem Vakıf Üniversitesi ile Yalova Altınova Belediyesi bir iş birliği protokolüne imza attı. Protokol kapsamında Altınova Belediyesi, kendisine ait tarlalarda tıbbi ve aromatik bitkiler yetiştirilip ekonomiye kazandırılmasını sağlarken, üniversite de konu hakkında Altınovalı çiftçilere, sağlık personeline ve halka, tıbbi ve aromatik bitkiler başta olmak üzere fitoterapi, aromaterapi ve kırsal kalkınmayı güçlendirici alanlarda eğitimler verecek.