“Dünya Aynı Anda Birkaç Büyük Kırılmayı Birlikte Yaşıyor…”
Modern çağın getirdiği hız ve anlık tüketim çılgınlığı, toplumları ve markaları küresel krizlerin ortasında belirsiz bir fırtına içinde savurup, sürüklüyor. Böylesi bir dönemde ayakta kalmanın ve geleceğe rehberlik etmenin tek bir yolu var: Entelektüel üretkenlikte ısrar etmek ve veriyi zamansız bir eşlikçi olarak görmek. Pause Dergi olarak bu ay; bilimsel verinin gücüyle geleceği “ön zamanlı” okuyan araştırma projeleriyle, stratejik plan, kurgu ve taktiklerle geleceğe değer katan, araştırma sektörünün global lider markası Ipsos’un Türkiye CEO’su Sidar Gedik’i ağırlıyoruz. Bu söyleşide; liderliğin sadece rakamlardan ibaret olmadığını; hayata değer katan insani duyguların, samimi bir vizyonun ve güçlü bir duruşun hikayesini okuyacaksınız. Keyifli okumalar diliyoruz.
Röportaj: Ahu Çağdaş
Fotoğraf: Sancar Kemal Demir

Sidar bey; dünyaca çok hızlı bir değişim ve dönüşüm sürecinden geçiliyor.Global bir araştırma şirketinin Türkiye CEO’su olarak, zamanın bu yeni ritmini ve dünyadaki bu büyük dönüşümü nasıl yorumluyorsunuz?
Dünya aynı anda birkaç büyük kırılmayı birlikte yaşıyor. Hem ülkemizde hem de küresel ölçekte çok katmanlı bir dönüşüm sürecinin içindeyiz. Pandemi, küresel enflasyon, jeopolitik gerilimler ve savaşların gölgesinde şekillenen yeni bir uluslararası düzenle karşı karşıyayız. Artan göç hareketleri ve ekonomik dalgalanmalar da bu tabloya eşlik ediyor.
Böylesi dönemlerin ortak özelliği, isimlerinin çoğu zaman sonradan konulmasıdır. Rönesans ya da Endüstri Devrimi örneklerinde olduğu gibi, içinde yaşarken bunun tarihsel bir kırılma olduğunu her zaman net göremeyiz. Bugün de benzer bir eşikte olduğumuzu düşünüyorum; henüz adını koyamadığımız ama öncesi ve sonrası farklı olacak bir dönemden geçiyoruz. Bu dönüşüm, uluslararası sistemi ve ekonomik düzeni yeniden şekillendiriyor. Küresel ticaret ilişkileri değişirken, enerji güvenliği ve jeopolitik gerilimler ağırlık merkezlerini kaydırıyor. Trump’ın geçtiğimiz yıl aldığı kararlar, ABD-İsrail-İran hattındaki gerilimler ve kritik enerji hatları küresel ekonomiyi doğrudan etkiliyor. Demografik değişim de bu sürecin kritik bir boyutu. Gelişmiş ekonomiler hızla yaşlanırken, Afrika gibi bölgelerde genç nüfus hızla artıyor. Göç ise bir diğer büyük başlık; dünyada şu anda 300 milyona yakın göçmen olduğu tahmin ediliyor ve önümüzdeki 25 yıl içinde yaklaşık 1 milyar insanın göç etmesi bekleniyor. Yapay zekâ ise en köklü kırılmalardan biri. Üretken yapay zekâ, iş yapış biçimlerini ve bilginin üretimini kökten değiştiriyor. İlk kez entelektüel üretimi ve düşünmeyi makinelerle paylaştığımız bu dönemde, kadim bilginin nasıl korunacağı ve nesiller arası aktarımın nasıl gerçekleşeceği önemli bir soru olarak önümüzde duruyor. Tüm bu gelişmelerin ortasında, yaşadığımız dönemin adını henüz koyabilmiş değiliz. Ancak çok net bir şekilde şunu hissediyoruz: Bu dönem, öncesi ve sonrası farklı olacak bir kırılma dönemi
Peki, araştırma sektörü bu dönüşümün tam olarak neresinde konumlanıyor? Sektör, bu sürecin bir takipçisi mi, yön veren kaldıraçlarından biri mi?
Araştırma sektörü bu dönüşümün tam merkezinde duruyor. Değişimi en erken okuyan alanlardan biri olduğu için doğal olarak bir “erken uyarı sistemi” gibi çalışıyor. Toplumların ve bireylerin nereye evrildiğini en hızlı biz görüyoruz. Ancak bugün sadece değişimi okumak yeterli değil. Dönüşümün kendisi çok hızlı ve katmanlı olduğu için araştırma sektörü; daha hızlı, daha fazla veriyle çalışan, yapay zekâ ve sentetik datayla gerçek zamanlı içgörü üreten bir yapıya evriliyor. Bu anlamda sektör bir takipçi değil. Ama tek başına yön veren bir kaldıraç olarak da görülmemeli. Daha doğru tanım şu: Araştırma sektörü, dönüşümün hızını ve yönünü daha görünür hale getiren bir “çarpan etkisi” yaratıyor. Böylesine hızlı değişen ve kırılganlıklarla örülü bir dünyada, araştırma sektörünün rehberliğine duyulan ihtiyaç hiç olmadığı kadar açık.
Global krizler, savaşlar ve en başta ekonomik sıkıntılar, dünyanın her yerinde, her sektörde derinden hissedildi. Araştırma sektörüne etkisi nasıl oldu? Markalar, şirketler, bu dönemde veriye daha mı çok sığındı?
2025 yılı ESOMAR sektör büyüklüğü raporuna göre 2024’te Türkiye’nin pazar araştırması cirosu yaklaşık 143 milyon USD, 2025 için ise 147 milyon USD seviyesinde bekleniyor. Türkiye G20 ülkeleri içinde yer almasına rağmen dünya sıralamasında 30. sırada olması, sektörün önünde kat edilmesi gereken ciddi bir mesafe olduğunu gösteriyor. Küresel krizler ve ekonomik sıkışma dönemlerinde markaların ilk refleksi genellikle araştırma bütçelerini kısıtlamak oluyor. Ancak bu yaklaşım artık eski dünyaya ait bir refleks. Çünkü yapay zekâ çağında veriyle çalışmak ve araştırma üretmek bir “opsiyon” değil, bir zorunluluk haline geldi. Araştırma sektörü bugün sadece tüketicinin nabzını tutan bir yapı değil; aynı zamanda güven seviyesini ölçen, eğilimleri ve davranış değişimlerini ortaya koyan ve buradan strateji üreten bir karar destek mekanizmasıdır. Bu nedenle araştırma, bir “maliyet kalemi” olarak değil, yatırımın fizibilite sürecinin doğal bir parçası olarak görülmeli. Çünkü araştırma ile desteklenmeyen yatırımların riski giderek artıyor

Aslında bu dijital dünyaya ilk adımı atan sektörün araştırma sektörü olduğusöyleyebilir miyiz? Nöro-araştırmalar, eye-tracking (göz takibi), marka ve pazarlama dünyasının beklentilerine, yol gösteren verileri, Ipsos yıllardır gerçekleştiriyordu desem ne dersiniz?
Evet, araştırma sektörü dijital dönüşüme en erken adapte olan alanlardan biri oldu diyebiliriz. Bunun temel nedeni, sektörün doğası gereği veriyle, teknolojiyle ve insan davranışını anlamlandırma ihtiyacıyla iç içe olmasıdır. Ancak bugün mesele yalnızca dijital araçları kullanmak değil; araştırmanın kendisinin nasıl tanımlandığının yeniden değişmesidir. Ipsos’un Horizon 2030 stratejisi bu açıdan önemli bir çerçeve sunuyor. Horizon yaklaşımı, araştırmayı karar alma süreçlerini gerçek zamanlı olarak besleyen, yapay zekâ ile güçlendirilmiş bir içgörü ekosistemi olarak yeniden tanımlıyor. Stratejinin merkezinde hız, ölçek ve aksiyon olmak üzere üç kritik dönüşüm var. Ipsos bu dönüşümü yıllardır adım adım inşa ediyor. Nöro-araştırmalar, eye-tracking ve dijital davranış analitiği gibi yöntemler uzun süredir geliştiriliyor. Horizon 2030 ile birlikte ise bu metodolojiler tek bir entegre içgörü mimarisinin parçaları haline geliyor Dolayısıyla araştırma sektörü dijital dönüşümün takipçisi değil. Aksine bu dönüşümü erken okuyan, araçlarını erken geliştiren ve markaların karar alma sistemlerinin ayrılmaz bir parçası haline gelen bir alandır. Ipsos Horizon 2030 da araştırmayı sadece bilgi sağlayan değil, karar üreten ve geleceği şekillendiren bir yapı olarak konumlandırıyor.
Ipsos, hem dünyada hem de ülkemizde sektörün lideri konumunda. Sizin Türkiye’deki çalışmalarınızın markalar tarafında ve ülkemize kattığı katma değerler çok net. İhracat ekonomisine sağladığınız katkılar… Ancak benim asıl ilgilendiğim ve dikkat çekmek istediğim nokta, toplumsal duyarlılığınız ve sosyal sorumluluk projelerindeki o samimi hassasiyetiniz. Özellikle afet sonrasındaki kolektif iyileşme süreçlerini de dahil ederek, Ipsos’un bu insani ve toplumsal duruşundan bahsetmek ister misiniz?
Ipsos’un global ve Türkiye’deki konumunu değerlendirirken genellikle doğal olarak işin ticari ve stratejik tarafı öne çıkıyor. Ama Ipsos’u Ipsos yapan şey sadece bu değil. Bizim için araştırma, yalnızca ticari kararları besleyen bir araç değil, aynı zamanda toplumu anlamaya, objektif bilgiyle donatmaya ve toplumsal ihtiyaçları görünür kılmaya yarayan bir sorumluluk alanı. Bu nedenle toplumsal duyarlılık işimizin ayrı bir “yan başlığı” değil, doğrudan yapısının bir parçası. Özellikle kriz ve afet dönemlerinde bu çok daha görünür hale geliyor. Örneğin pandemi sürecinde ve 2023 yılında yaşadığımız deprem felaketi sonrasında yürüttüğümüz araştırmalar da bunun en somut örneklerinden oldu.Bu tür dönemlerde şunu çok net görüyoruz: İnsanlar sadece fiziksel ihtiyaçlar açısından değil, aynı zamanda bilgiye çok daha fazla ihtiyaç duyuyor. Böyle kırılma anlarında doğru veriyi üretmek, sadece ticari kararları değil, toplumsal dayanıklılığı da doğrudan etkileyebiliyor. Bu nedenle Ipsos’un yaklaşımı, proje bazlı bir sosyal sorumluluk anlayışından ziyade, araştırmanın doğasından gelen bir sorumluluk bilincine dayanıyor. Yani biz toplumu ölçerken aynı zamanda toplumu anlamaya, ihtiyaçlarını görünür kılmaya ve daha sağlıklı karar alma zeminleri oluşturmaya çalışıyoruz. Dolayısıyla Ipsos’un ekonomik katkısı ile toplumsal katkısı birbirinden ayrı değil, aksine birbirini besleyen iki temel eksen. Bir yandan markalara ve ekonomiye değer üretirken, diğer yandan özellikle kritik anlarda toplumun daha doğru anlaşılmasına ve iyileşme süreçlerinin desteklenmesine katkı sağlıyoruz.
Her yıl düzenlediğiniz uluslararası bir konferans var. “Araştırmada Yenilikler Konferansı”… Bilim ve teknik konularda yenilikleri, gündem konularındaki en güncel bilgileri, alanında dünyaca tanınmış isimlerle sunduğunuz dev aynı zamanda çok cool bir buluşma… Sektörü eğiten, öğreten ve çıtasını yükselten bu konferansın tüm geliri her yıl bir sosyal projeye aktarılıyor. Bu yönüyle, her açıdan ülkemizde tek olma özelliğine sahip bir prestij çalışması diyebilir miyiz? Araştırmada Yenilikler Konferansı’nın bu sene 17.’sini düzenliyoruz. Hem içerik derinliği hem de uluslararası katılımı itibarıyla Türkiye’de alanında çok özel bir buluşma. Her yıl konjonktüre ve zamanın ruhuna göre belirlediğimiz temamız çerçevesinde çok geniş bir yelpazede, alanında uzman çok değerli isimleri bir araya getirerek araştırma sektörünün geleceğini tartıştığımız bir platform. Bu yönüyle aslında sektörü besleyen, geliştiren ve çıtasını sürekli yukarı taşıyan bir öğrenme alanı. Bu etkinliği farklı kılan bir diğer önemli unsur da sosyal etki boyutu. Konferansın tüm geliri her yıl eğitim alanında bir sosyal projeye aktarılıyor. Sadece profesyonel bir buluşma olmaktan çıkıp toplumsal faydaya dönüşüyor. Bu anlamda Türkiye’de farklı bir örneği yok.

Siz özel hayatınızda da duyarlısınız diye duyuyorum. Bir çöplüğe bırakılan yavru köpeği sahiplenmiş olmanız. Ona bir yuvanın kapısını açmış olmanız… Bu hikâyeden biraz bahseder misiniz?
Nova çöplüğe bırakılmış değildi, zaten orada doğmuştu. Çocuklarımız barınaklarda yuva bekleyen köpeklerden birini uzun zamandır sahiplenmek istiyorlardı. Biz de bu amaçla araştırmaya başladık ve bir arkadaşımız sayesinde Ezine’de Nova, kardeşleri ve başka canları şehir çöplüğünden kurtaran, aşılarını yaptırıp yuvalandırmak üzere çabalayan bir hayvansever ile yollarımız kesişti. Ve pandemi koşullarında Ezine’ye gidip Nova’yı alıp eve getirdim. İyi ki getirmişim, bunun için çocuklarımıza ne kadar teşekkür etsek az. Nova’nın hayatımıza kattıkları saymakla bitmez. Umarım biz de onun hayatına bir şeyler katabilmişizdir.
Tüm bu yoğunluğun, verilerin ve sorumlulukların arasında; hayat size ne ifade ediyor?
Hayat bir mücadele. Benim için de her zaman böyle oldu. Mücadele doğası gereği zorludur. İşte tüm bu çabanın sonunda bir fayda üretebildiğinizi görebiliyorsanız hayatın hakkını vermişsiniz demektir. Fayda derken ailenize, dostlarınıza, eğer mevcutsa parçası olduğunuz kuruma – bu kurum şirket, okul, vakıf, dernek olabilir- ve en geniş çerçevede topluma, doğaya olan faydayı kast ediyorum. İnsan karşılaştığı zorluklardan kurtulmak ister ama esasen tüm o zorluklardan kurtulabilsek geriye ne kalacak sorusu da önemli. Fayda üretmek üzere samimi şekilde yürütülecek bir mücadelenin sonu yok bence.
Kendinizi nasıl yeniliyorsunuz, zihinsel disklerinizi nasıl temizliyorsunuz?
Eşim ile sohbetlerimiz zihinsel rahatlama açısından çok önemli benim için, çok şanslı olduğumu düşünüyorum. Tabi Nova dahil çocuklarımızla geçirdiğimiz zamanlar da beni rahatlatan diğer zaman dilimleri. Özellikle Nova ile birlikteyken doğal olarak sadece ona odaklanmak durumunda kalıyorum ve bunun üzerimde önemli pozitif etkisi olduğuna inanıyorum. Dostlarla birlikte zaman geçirmenin de insanın tazelenmesine büyük katkı yaptığını düşünüyorum. Bunların dışında futbol ve basketbolu çok yakından takip ediyorum, bu da bana bir zihinsel sıfırlanma alanı veriyor. İyi bir Galatasaray taraftarıyım, takımımızı sadece maçtan maça değil kendimce oldukça yakından izliyorum. Ayrıca bu sporlarda sadece Türkiye liglerini değil, Avrupa liglerini, Euroleague ve NBA gibi organizasyonları da çok yakından izlerim. Galatasaray taraftarı olmama rağmen Fenerbahçe Beko’nun Euroleague maçlarını Fenerbahçeli olan eşim ve benim gibi Galatasaraylı olan oğlum ile birlikte salonda takip ederiz, kızım da eşim gibi iyi bir Fenerbahçeli, ancak o yurtdışında üniversite eğitimi almakta olduğu için bize pek katılamıyor maalesef.

Ekranlardan izlediğim bazı programlardan edindiğim izlenim, çok sakin ve dingin bir yapınız olduğu yönünde. Kolay sinirlenir misiniz? Hayatta en çok neye kızarsınız?
Çok sakin biri olduğumu söyleyemem. Sanırım dışarıdan öyle görünüyor, belki tepkilerimi kamusal alanda saklamayı iyi beceriyorumdur. Hayatta en çok şuna kızarım diyebileceğim tek bir şey yok, tahammül etmekte zorlandığım birçok şey sayabilirim, mesela yalan, iftira, ihanet, adaletsizlik, haksızlık.
Deniz tutkunuzu da yakından biliyorum… Bununla ilgili geleceğe dair bir hayaliniz var mı?
Ülkemizde amatör denizcilik her geçen gün daha da zorlaşıyor. Marina kiraları, tekne bakım masrafları, sürekli bir yenisi ile karşılaştığımız yasal zorunluluklar ülkemizde amatör denizciliği gelişmiş ekonomilere sahip pahalı ülkelerden de daha zor ve maliyetli bir noktaya getirdi maalesef. Son dönemde bu koşullara dayanamayan birçok denizci teknesini satmak durumunda kalıyor, gerçek deniz aşıkları tekne sahibi olmaya niyetlenemiyor bile. Bu gidişat yakın gelecekte amatör denizci profilini de etkileyecek gibi görünüyor. Bizim ailemiz için de durum benzer. Bu yüzden geleceğe dair hayalim oldukça alçakgönüllü teknemizi satmak zorunda kalmamak. ‘Böyle hayal mi olur?’ diyebilirsiniz ama durum bu maalesef.
Yaklaşan Babalar Günü vesilesiyle hem sizin hem de kendi babamın Babalar Günü’nü içtenlikle kutlayarak sormak istiyorum: Özel günler bir araştırmacı olarak ve bir baba olarak size ne ifade ediyor?
Annelik, babalık gibi rollerin yılda bir gün de olsa hatırlanması elbette güzel. Tüm babaların, babalık hissi taşıyanların gününü kutlarım. Belki okuyuculara beylik bir yorum gibi gelecek ama ben bu günlerin basit tanımlarından çıkarılıp daha geniş anlamda kutlanması taraftarıyım, her insanın anne-baba olma şansı olmayabilir, anne-babasını kaybetmiş olanlar ya da hiç tanımamış olanlar gibi birçok dezavantajlı durum sayabiliriz. Dolayısıyla sadece anneleri -babaları değil annelik-babalık duygusunu kutlayalım isterim, o duygu kime yönlenmiş olursa olsun kutlanmaya değer diye düşünüyorum, yeğenini veya komşusunun-arkadaşının çocuğunu evladı gibi seven teyze, amca dayı da kutlanmalı, bir kediye, köpeğe, kuşa yönlenmiş annelik-babalık duygusu da. Annesini küçük yaşlarda kaybetmiş biri olarak kardeşimi ve beni tek başına yetiştiren babamdaki annelik duygusunu kutlarım.

Ipsos Türkiye CEO’su Sidar Gedik, Ahu Çağdaş
+90 544 455 22 63