“Geleceği Mayalayan Eller” Projesi Hayata Geçti

Muratbey, İstanbul Aydın Üniversitesi ve Anadolu Kültür ve Eğitim Vakfı (AKEV) iş birliğiyle hayata geçirilen “Geleceği Mayalayan Eller” projesiyle, çocuk esirgeme kurumlarında yetişen çocukların gelişimine katkı sunmayı hedefliyor.

İstanbul Aydın Üniversitesi ev sahipliğinde düzenlenen toplantıya Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Füsun Terzioğlu ve Muratbey Gıda İletişim ve İş Geliştirme Direktörü Gülnur Uluğ katıldı. Toplantıda, üniversite–sanayi–sivil toplum iş birliklerinin toplumsal fayda üretmedeki kritik rolü vurgulandı.

Proje kapsamında çocukların sürdürülebilirlik bilinci kazanmaları, yaratıcılık ve iletişim becerilerini geliştirmeleri ve sosyal uyum süreçlerinin desteklenmesi amaçlanıyor. Böylece çocukların geleceğe daha donanımlı ve özgüvenli bireyler olarak hazırlanması hedefleniyor.

Muratbey İletişim ve İş Geliştirme Direktörü Gülnur Uluğ, projeye ilişkin değerlendirmesinde, “Çocukların potansiyelini ortaya çıkaran her adım geleceğe yapılan çok değerli bir yatırımdır. Bu projeyle çocuklarımızın hayatına dokunan, onları yarına hazırlayan bütüncül bir model ortaya koymayı hedefliyoruz” dedi.

Muratbey’in sosyal sorumluluk vizyonu kapsamında daha önce hayata geçirilen “Peynire Değer Katan Kadınlar” projesiyle kırsalda kadın üreticilerin güçlendirilmesi ve istihdamın artırılması sağlanırken, “Okuyan Çocuklar, Güçlü Yarınlar” projesiyle de Türkiye’nin dört bir yanındaki çocuklar kitaplarla buluşturuluyor.

Muratbey, çocuklar, kadınlar ve eğitim odaklı yenilikçi sosyal projeleriyle toplumsal faydayı büyütmeye devam ediyor.

 

#Muratbey #GeleceğiMayalayanEller #SosyalSorumluluk #Sürdürülebilirlik #ÇocuklarİçinEğitim #KadınGirişimciler #ToplumsalFayda #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #AhuÇağdaş #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Annelik; Rakamların Ötesinde, Hayatın Merkezindedir

Ekonomi ve siyaset biliminin iki dev ismi, aynı aile ağacının iki farklı dalı: Prof. Dr. Selva Demiralp ve Prof. Dr.  Seda Demiralp. Biri rakamların dilini çözüyor, diğeri toplumsal reflekslerin kodlarını… Kariyerin zirvesinde anne olmanın zorluğunu, erkek egemen masalarda yer açma mücadelesini ve “başarı” dedikleri o uzun yolun aslında sadece “emek ve cesaret”ten ibaret olduğunu tüm samimiyetleriyle anlatıyorlar. Kelimelerine dokunmadan, ruhlarına ortak olduğumuz bu özel röportaj; sınırlarını aşmak isteyen her kadın için bir pusula niteliğinde.

Röportaj: Ahu Çağdaş

Prof. Dr. Seda Demiralp, Ahu Çağdaş, Prof. Dr. Selva Demiralp

Prof. Dr. Seda Demiralp, Ahu Çağdaş, Prof. Dr. Selva Demiralp

Kariyer de yaparım annelik de… Peki, bugün geldiğiniz noktaya ulaşana kadar yürüdüğünüz yolda geçtiğiniz o duraklar, istasyonlar nasıldı? Kolaydı diyebilir misiniz? 

Selva Demiralp: Kolaydı diyemem. Bazen çok zor, bazen daha az. Ama hep zor. Kariyer basamaklarının her birinin kendine has zorlukları var. En zoru ise üniversiteyi yeni bitirmiş, o tarihe kadar aile ocağından hiç ayrılmamış, 22 yaşındaki genç Selva’nın bavulunu toplayıp doktora yapmak üzere okyanus ötesine açılmasıydı. Hayatımın belki en zor ama bir o kadar heyecanlı ve “kendimi kendime ve dünyaya ispat etme fırsatını yakaladığım” basamağıydı. Üstelik bunun son derece bilincinde olduğum bir dönemimdi. Komando eğitimimdi adeta. Bambaşka bir ülkeye, bambaşka bir kültüre gidiyorsunuz. Derdinizi anlatmakta zorlanırken bir düzen kurmaya çalışıyorsunuz, dersler zaten üzerinizden silindir gibi geçiyor. O noktada suyun üzerinde kalma içgüdüsü devreye giriyor ve bütün gücünüzle çabalıyorsunuz. Hiç unutmam, anneme yazdığım bir mektupta “hikâyedeki süte düşen fare gibi debelenip ayaklarımın altında bir yağ tabakasının oluşmasını umuyorum” demiştim. O kadar dramatik, yani! Doktoradan sonraki en büyük basamak ise Fed’den ilk iş teklifimi almam ve hayallerimin işi olan bu teklifi havalarda uçarak kabul etmemdi. Fed, kariyerimin altın basamağıdır. Çok şey öğrendim. Kariyerimdeki üçüncü ve en uzun basamak ise Türkiye’ye dönüp Koç Üniversitesi kadrosuna katıldıktan sonra geçen 20 yıllık dönemdir. Dördüncü çeyrek ise artık yeni yerime iyice alıştığım, buradaki networkümü kendi araştırma ve ilgi alanlarımla en etkin biçimde entegre ederek Türkiye’de olmadan olmayacak araştırmalar yapmaya başladığım dönemdir.

Seda Demiralp: Hiç kolay değildi tabii. Evde sizi bekleyen, sizinle zaman geçirme ihtiyacı olan küçük bir çocuk varken kariyerinizde ilerlemeniz için gerekli olduğunu bildiğiniz o ekstra adımları atmak kolay değil; örneğin işte geçirilen ek zamanlar, gidilen ek seyahatler, katılınacak akşam programları, yahut evdeyken dahi kopamadığınız ekranlar veya gidilemeyen tatiller vs. Bunların hem sizin hem çocuğunuz için ciddi bir duygusal maliyeti var. Bir anne olarak çocuğunuzla duygusal bağınızın kuvvetli olması, dayanışma ve iletişim hattınızın açık olması bu süreçte sahip olabileceğiniz en kıymetli değer. Ben bu açıdan çok şanslıyım. Beni anlayan bir oğlum var. Ama belki de beni anlamak için yaşından çabuk büyüdü.

Prof. Dr. Seda Demiralp, Ahu Çağdaş, Prof. Dr. Selva Demiralp

Kariyerinizin zirvesindeyken anneliği deneyimlemek nasıldı? Her annenin bir dönem uğrak noktası olan o; yetersizlik hissi size de uğradı mı? 

Selva Demiralp: Anne olmak benim için dünyanın en tatmin edici, en güzel hissiydi. Hani tüm dünyanın durduğu, seslerin kesildiği ve sadece kendinizi yaşadığınız bir an vardır. Benim için o anlar bebeklerimi elime aldığım anlardı. Öte yandan işin bir de şu boyutu var, atlamamak gerekiyor. İkinci çocuğumun doğumu için hastaneye gitmeden önce o hafta gazetede çıkacak köşe yazımı da önceden yazıp göndermiştim. Hastanede bebeğim kollarımda iken başucumda da o gün çıkan gazete, gazetede de çıkan köşe yazım vardı. Yetersizlik hissi bana çocuklarım bebek iken değil, ergenlik dönemine girip aramızdaki bağlar yeniden tanımlanırken geldi. Öpüp kokladığınız bebeğinizin artık size eskisi kadar ihtiyacı olmayan, hatta kendi kişisel alanını çizip sizi de bir adım ötede konumlandıran bir küçük yetişkine dönüşmesi, yaşadığı sorunlar değiştikçe artık her derdine çözüm geliştirememek ve aciz kalmak insana epey bir tevazu duygusu öğretiyor. Çocuğunun her ihtiyacına yetişen bir anneden, “eh işte, olduğu kadar” bir anneye evriliyorsunuz. Benim deneyimim en azından böyle oldu. Kimilerine çocukların küçüklüğü zor gelir. Bana o dönem daha kolay geldi. Sorunlar daha basitti, çözümler daha kolaydı. Ama çocuk büyüdükçe problemler de büyüyor. Dediğim gibi benim öğrenme yolculuğum, kendimi oldukça iddialı ve her ihtiyaca yetişen bir anne olarak görmekten daha yetersiz bir anne olmayı kabul ettiğim, bir nevi “burnumun sürtüldüğü” ve olduğum yeri kabullendiğim, tevazu kazandığım bir yolculuk oldu.

Seda Demiralp: Anne olduğumda kariyerimin henüz daha başlarındaydım. Zor bir zamandı. Bunun kolay bir zamanı var mı gerçi onu da bilmiyorum. Ama şöyle bir olay anlatayım: Bir kere cildimde ciddi bir alerjik reaksiyon olmuştu. Uzun süre geçmeyince doktora gitmiştim. Doktor da bir kadındı ve beni dinledikten sonra şöyle demişti: “5 yaşında bir çocuğunuz olduğunu ve doçentliğe hazırlandığınızı söylediniz; test yapmaya gerek görmüyorum, bu dönem geçince rahatsızlığınız da geçecektir.” Nitekim haklı çıktı. Sanırım en zor zamanlarım o zamanlardı. Tam da bahsettiğiniz yetersizlik hissinin çok yoğun olduğu zamanlardı. Ne çocuğuma ne işime yetemediğim hissi çok ağırdı. Başka anneler çok becerikli, çok neşeli, en güzel çocuk oyunlarını onlar biliyor, oyun oynamaktan, başka annelerle gün boyu anneler ve çocuklar hakkında konuşmaktan sıkılmıyormuş, böyle olmayan bir benmişim gibi geliyordu. Beni kurtaran iki şey oldu: Birincisi benim gibi başka kadınlarla konuşmak, ikincisi çocuk bakımı konusunda daha fazla yardım almak. Yeniden kendime, işime ve sosyal hayatıma alan ayırabilmeye başladığımda, ayarlarım yerine geldi.

Prof. Dr. Seda Demiralp, Ahu Çağdaş, Prof. Dr. Selva Demiralp

Rakamların bir cinsiyeti veya toplum tarafından öğretilmiş bir karakteri var mıdır? 

Selva Demiralp: Rakamların neyi gösterdiğine bağlı. Gözlerinizi kapatın ve bir konuşmacı düşünün. O konuşmacı yatırım, istihdam, ciro, kâr gibi rakamlardan bahsediyor olsun. Şimdi gözlerinizi açıp hayal ettiğiniz konuşmacının cinsiyetini söyleyin desem, muhtemelen çoğunluk “erkek” diye cevap verir. Buna karşılık size alışveriş filesi, çarşı pazar, gıda enflasyonu desem, bu sefer muhtemelen kafanızda bir kadın canlanıyor. Oysa o file, aynı zamanda bir fiyat istikrarı barometresidir. Merkez bankalarının hedeflediği enflasyonun en canlı, en gündelik hali o filede taşınıyor. Ama biz yine de ona gereken ağırlığı vermiyor, iktisadi aktivite deyince kadının rolünü göz ardı ediyoruz. Rakamın cinsiyeti olmaz, ama ona bakış açısının var.

Siyasetin zaman zaman sertleşen diline karşı kadın bakış açısı kutuplaşmayı nasıl yumuşatır? Kadınlar, siyasette erkek gibi olmadan kendi tarz ve üslubunda var olmayı nasıl başarabilir? 

Seda Demiralp: Burada öncelikle iki önemli noktaya dikkat çekmek isterim. Biliyoruz ki, yüzlerce yıllık ataerkil gelenek sonunda güç, erillik ile eş anlamlı hale gelmiş durumda. Dolayısıyla eril sinyaller, güç sinyalleri olarak kodlanıyor. Bundan ötürü, kadınların siyasette ya da genel olarak kamusal alanda “güç iddiası” ortaya koymak için kendilerini eril performanslar sergilemek zorunda hissedebildiklerini görüyoruz. Bazen de farkında olmadan bu tür performatif jestleri benimseyebiliyorlar. Sırf güç sinyali vermek için eril performanslara yaslanmak ne kadar sorunluysa, kadınların kendilerini, tercihlerini, inançlarını cesurca ortaya koymalarını, haklarını kararlılıkla savunmalarını, “fazla agresif” yahut “erkeksi” gibi kavramlarla tanımlamaya ve bu şekilde yıpratmaya hazır bakış açısı da bir o kadar yanlış. Kadınlar, toplum buna hazır mı diye sormaksızın kendilerini ortaya koyma konusunda cesaret göstermeli; diğer yandan kendilerinden başka biri gibi davranmak zorunda da asla hissetmemeli. Kadınların siyaseti veya bulundukları ortamları yumuşatmak gibi bir sorumlulukları yok. “Kadınlar siyasete girince kutuplaşma azalır mı?” sorusu aslında yanlış yerden başlıyor. Ama erkek egemen siyasal alanın alışık olduğu çatışma repertuvarının dışından geldikleri için oyunun ritmini ve dilini ister istemez değiştiriyorlar. Yani karşınızda sizin bildiğiniz kavramlarla, bildiğiniz yollarla kavga etmeyen biri olduğunda siz de aynı şekilde kavga edemezsiniz, bunun gibi. Kadınlar siyaseti yumuşatmak için girmiyor tabloya ama varlıklarıyla, siyasetin alıştığı sertleşme refleksini bozuyorlar. Bu anlamda en sevdiğim örnek, Yeni Zelanda Eski Başbakanı Jacinda Ardern.

Prof. Dr. Seda Demiralp, Ahu Çağdaş, Prof. Dr. Selva Demiralp

Erkek egemen bir toplumda hangi bariyerleri yıktınız? Sizin payınıza düşen masada kendinize yer açmak mıydı, yoksa masayı en baştan yeniden tasarlamak mı? 

Selva Demiralp: Henüz ne kadar bariyer yıktığımızdan emin değilim. Çünkü bir bariyeri atladığınızı düşünüp mesafe aldıkça karşınıza daha yüksek bir bariyer çıkıyor. Toplum “en yukarıdaki” pozisyonları erkeklere saklamış. Bu, yıllarca kuşaktan kuşağa bilinçaltına yerleşmiş. Bizler sanırım kadınların da en azından akademik kariyerlerinde yükselerek ve uzmanlık alanlarında gündem üzerinden yorumlar yaparak görünürlük kazanmalarına, toplumun gözünün bu mevkilerde kadınları görmesine alışmasına katkı sağlıyoruz. Koç Üniversitesi’nde para politikası üzerine ders veren, TCMB’yi analiz eden, köşe yazıları yazan bir kadın iktisatçı olarak sahada yer almak, bir anlamda “bu mevkide kadın da olur” mesajını tekrar tekrar vermek demek. Kurduğum hanehalkı enflasyon beklentileri anketi de bir anlamda bu zihniyetin ürünü. Özellikle alışveriş filesini taşıyan kadının beklentilerini ölçmek, onu iktisadi analizin merkezine koymak benim için hem akademik hem de sembolik bir tercihti. Ama masayı yeniden tasarlama aşamasından henüz çok çok uzağız. O belki bizim bayrağı devredeceğimiz genç kuşaklarla, belki birkaç kuşak sonra mümkün olacak.

Seda hanım; başarılı kız kardeşlere sahip bir birey olarak rekabet yerine dayanışmanın başarınızdaki etkisini nasıl yaşadınız?

Selva Demiralp: Kendimi en verimli hissettiğim, en üretken olduğum ortamlar hep dayanışma ortamı oldu. Belki de bu yüzden Fed’den ayrılıp akademiye geçtiğimde, kendi işbirliklerimi ve araştırma partnerlerimi seçme özgürlüğüne sahip olduğum bu yeni ortam bana çok huzurlu geldi. Dediğiniz gibi, üç kız kardeşin olduğu bir evde dayanışma zaten beyninizin kodlarına yerleşiyor. Erkek kardeşler arasındaki rekabetçi ortam kızlar arasında olmuyor.

​ Seda Demiralp: Kuşkusuz çok fazla. İki akademisyen ablaya sahip bir kardeş olarak onlardan hep çok beslendim, tecrübelerinden faydalandım. En ucuz ders, başkalarının tecrübelerinden alınan derstir demişler. Bu tecrübe özellikle en yakınınızdaki birinden, kardeşinizden geliyorsa öğrendiğiniz adeta kendi tecrübenizmiş gibi oluyor. Diğer ablam edebiyatçı olduğu için alanı biraz daha uzak ama Selva’nın alanı bana daha yakın olduğu için birlikte akademik çalışmalarımız da oldu, benzer kamusal pozisyonlarımız da oldu. Dolayısıyla bana verdiği destek ve rehberlik kesinlikle kariyer yolumda kritikti.

Prof. Dr. Seda Demiralp, Ahu Çağdaş, Prof. Dr. Selva Demiralp

Sokaktaki suça sürüklenen çocukların tablosunda ekonomik çaresizliğin payı nedir? Bir çocuğun kaderini ne belirler? Selva Demiralp: Ekonomik çaresizlik şüphesiz güçlü bir zemin hazırlıyor. Ama kader demek çok uygun değil muhtemelen. Şöyle düşünelim: Yoksulluk tek başına suça yöneltmiyor. Asıl etkisini dolaylı kanallarla gösteriyor; aile stresi, ebeveyn gözetiminin azalması, okul terkinin artması gibi. Yani riski katlar ama zorunlu kılmaz. Peki kader üzerinde gerçekten belirleyici olan ne? Bence üç şey öne çıkıyor: Birincisi, çocuğa sahip çıkacak bir rol modelinin varlığı; ebeveyn olur, öğretmen olur, fark etmez. İkincisi, çocuğa sosyal bir çıpa sağlayacak okulla bağının korunması. Üçüncüsü ise çocuğun sosyal izolasyon altında değil, arkadaş gruplarıyla bir arada yetişmesi. Bu üçü bir arada olduğunda ekonomik çaresizlik bile kader olmaktan çıkıyor.​

Seda Demiralp: Bugün yaptığımız araştırmalarda vatandaşlara “Türkiye’nin en önemli sorunu nedir?” diye sorduğumuzda suçla mücadele konusundaki yetersizlikler en üst sıralarda geliyor. Özellikle kadın ve çocuklara yönelik şiddet başı çekiyor. Çocuklar özelinde okullarda yaşanan zorbalık ve uyuşturucu riski, çocuklara yönelik tehditleri tekil vakalar olmaktan çıkarıp günlük, olağan bir risk haline getiriyor. Çocuklara yönelik suçlarla mücadelede cezalar caydırıcılık açısından önemli elbette ama koruyucu önlemler, suçu henüz olmadan yakalamak, önünü almak elbette daha önemli. Okullarda ciddi bir iyileştirme yapılması net bir ihtiyaç. Ayrıca sosyal medya konusunun da gerçekçi bir biçimde gözden geçirilmesi gerekiyor. Çocukları güvende tutmayı, yani minimumu sağladıktan sonra da onlara umutlu hissedebilecekleri bir gelecek sunabilmek gerek. Ne yazık ki bu konuda da çok kötü durumdayız. Çocukların gayret gösterme, başarılı olma ve iyi bir gelecek için kendilerine yatırım yapma motivasyonları çok zayıfladı çünkü böyle bir gelecekten umutları azaldı. Çocukların kendi ülkelerinde güvenle ve umutla yaşayabilecekleri, yaşamayı umabilecekleri bir ortam oluşturmamız gerek.

Yoğun gündemin ardından zihninizi nasıl yeniliyorsunuz, yani nasıl resetliyorsunuz? Gardırobunuzda kendinizi en güçlü hissettiğiniz parçalar hangileri? 

Seda Demiralp: Benim kendimi dinlendirme, ödüllendirme ve şifalandırma yolum çoğu zaman güzel ve besleyici bir yemek yemeyi içeriyor. Müzik de öyle; dinlendirici bir müzik çoğu zaman yaptığım işin arka planında eşlik eder bana. Spor konusunda iyi değildim ama 2026 bu konuda kendimi biraz daha zorladığım bir yıl oldu; zaman buldukça padel oynuyorum. Gardırop konusuna gelince; giydiklerim karakterimi, içimdeki farklı sesleri ifade eden parçalar olduğunda bu beni iyi hissettiriyor. Sevdiğim giyim tarzı biraz vintage inspired diyebilirim. 1940’ların tarzı benim ruhuma çok iyi geliyor. Minik puantiyeli elbiseler, kalp yakalar, karpuz kollar, etek uçları hareketli kalem etekler, yuvarlak yakalı ceketler, bebe yaka bluzlar… Bunlar benim dilim; giydiğimde ruhum konuşuyor sanki. Renk çok sevmem; siyah, beyaz, gri, kahve, mürdüm… Sanırım renklerin giysiyi domine etmesini sevmiyorum.

Prof. Dr. Seda Demiralp, Ahu Çağdaş, Prof. Dr. Selva Demiralp

 Kendi yolunu açmaya çalışan genç kadınlara ve yarının liderlerini yetiştiren annelere tek cümlelik “pusulanız” ne olurdu? 

Seda Demiralp: Tek cümleyi de kısaltayım, tek kelimeyle cevap vereyim: “Cesaret” diyeyim. Konfor alanından çıkmak, cesaret etmek ve arkadan gelenlere de mükemmellikte değil, cesarette örnek olabilmek.

Peki her ikinize de soralım: Sizce başarının değişmez sırrı nedir?

Selva Demiralp: “Selvi Boylum Al Yazmalım” filminde çok sevdiğim bir replik vardır. Asya, kendi kendine düşünürken “Sevgi neydi?” diye sorar ve sonra da “sevgi emekti” cevabını verir. Ben bu cevabı başarıya uyarlıyorum ve “başarı emektir” diyorum. Başarı emek, sabır, yılmamak, düşüp kalkmak, bazen küllerinden yeniden doğmaktır. Kendine olan inancını kaybetmemektir. Ama bunların hepsi emekle başlıyor.

Seda Demiralp: Bana göre en önemlisi kamusal alanda var olma, yer kaplama, söz söyleme cesaretini göstermek; bir başka deyişle içimizdeki yaratıcı enerjinin dışarıya, yani mahremden kamusala çıkmasına izin vermek ve bu süreçte yapabileceğimiz hatalara, maruz kalacağımız saldırılara karşı duygusal olarak dirençli kalmak. Gerisi kendiliğinden gelecektir. Dolayısıyla bana göre tek yapmak gereken: “Her şeye rağmen devam etmek.” Hata yapabiliriz, canımız sıkılabilir, üzülebiliriz ama camdan yapılmadık. Cesaret etmek, risk almak ve belli bir sonuç beklentisine takılmadan tüm bu deneyimin kendisinin tadını çıkarmak en önemli yol gösterici bana göre.

Prof. Dr. Seda Demiralp, Ahu Çağdaş, Prof. Dr. Selva Demiralp

#AnnelerGünü #KadınVeKariyer #SelvaDemiralp #SedaDemiralp #BaşarıVeEmek #CamTavanlar #KadınDayanışması #RolModelKadınlar #AkademideKadın #ToplumsalCinsiyet #KadınBakışAçısı #Cesaret #BaşarıEmektir #KadınVeSiyaset #KadınGirişimi #İlhamVerenKadınlar #TürkiyeAkademi #KadınlarınGücü #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #AhuÇağdaş #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

“Gerçek Dönüşüm İçeride Başlar”

Sanatın içsel evrenle kurduğu bağ, bireysel farkındalığı kozmik bir düzleme taşıyor. Naz Kökbudak, “Inner Cosmos” sergisiyle izleyiciyi yalnızca görsel bir deneyime değil, aynı zamanda içsel bir yolculuğa davet ediyor. Katmanlı yüzeyler, renklerin enerjisel dili ve döngüsel yapılar üzerinden kurduğu anlatı, sanatın görünmeyeni görünür kılma gücünü bir kez daha hatırlatıyor. Pause Dergi ve Pause Sanat iş birliğiyle gerçekleşen bu röportaj, sanatçının üretim pratiğinde içsel evrenin nasıl bir rehberlik üstlendiğini ortaya koyuyor.

Röportaj: Burak Eroğlu

Naz Kökbudak

 “Inner Cosmos” sergisinde içsel evren ile kozmik enerji arasındaki ilişkiyi kuruyorsunuz. Bu kavramı ilk kez nasıl keşfettiniz?

Bu kavram benim için evrene bakmaktan çok, kendi içime bakmakla başladı. Hayatımın bir döneminde sürekli tekrar eden bir döngünün içinde olduğumu fark ettim. Hikâye değişmiyordu; sadece hayatıma giren insanlar değişiyordu. Roller aynı kalıyor, benzer duygular ve deneyimler tekrar ediyordu. Bu döngüyü fark etmeye ise onu tuvale aktarmaya başladığımda yaklaştım. Özellikle nazar formunun dairesel yapısı, tekrar ve merkez fikri benim için bu döngülerin görsel bir karşılığına dönüştü. Ürettikçe, kendi içimde yaşadığım tekrarları daha net görmeye başladım. Bu süreç yalnızca bir üretim değil, aynı zamanda bir farkındalık alanıydı. Ve o farkındalık, beni o döngünün dışına çıkardı.

İçsel evren ile kozmik enerji arasındaki bağı da burada kuruyorum. Evrende her şey döngüsel bir düzen içinde hareket ediyor; insanın iç dünyasında da benzer bir ritim var. Inner Cosmos adını seçmemin nedeni bu: İnsan, kendi evrenini yaratabilmek için önce kendi iç evrenini tanımalı. Çünkü gerçek dönüşüm, önce içeride başlar

Eserlerinizde kullandığınız katmanlı yüzeyler ve epoksi/reçine teknikleri, izleyiciye nasıl bir deneyim yaşatmayı hedefliyor?

Benim için yüzey hiçbir zaman sadece bir yüzey değil; içine girilebilecek bir alan. Katmanlar arttıkça derinlik hissi büyüyor ve izleyiciyle kurulan ilişki değişiyor. Epoksi ve reçineyle yarattığım parlaklık ve akış, izleyiciyi yalnızca bakmaya değil, yüzeyin içine çekilmeye davet ediyor. Eser, bir noktadan sonra iki boyutlu bir obje olmaktan çıkıp deneyimlenen bir alana dönüşüyor. İç mimarlık geçmişimin de etkisiyle, yüzeyi her zaman mekânsal bir yapı olarak düşünüyorum.

Naz Kökbudak

Renklerin kavramsal taşıyıcı olması fikrini biraz açar mısınız? Örneğin kırmızı ve lacivert tonlarının sizin için özel anlamı nedir?

Renkler benim için estetik bir tercih değil; enerjinin ve duygunun dili. Kırmızı, yaşam enerjisini ve dönüşümün başladığı o ilk kırılma anını temsil ediyor. Yoğun, hareketli ve başlatıcı bir güç. Lacivert ve derin uzay tonları ise bilinmeyene ve sonsuzluğa açılan bir alan. Sessizlik, derinlik ve sınırsızlık hissi taşıyor. Bu iki uç (hareket ve durgunluk, yoğunluk ve sonsuzluk) işlerimde bir denge kuruyor. Aslında tüm kompozisyonlarım bu karşıtlıkların birlikte var olabilmesi üzerine kurulu.

“Nazar Serisi”nde evrenin döngüsel yapısını insanın tekrar eden düşünceleriyle ilişkilendiriyorsunuz. Bu seriyi üretirken hangi kişisel deneyimlerinizden beslendiniz?

Nazar Serisi, benim için çok kişisel bir yerden doğdu. Hayatımın bir döneminde kendimi sürekli tekrar eden düşünceler ve duygular içinde sıkışmış hissettiğim bir süreçten geçiyordum. Aynı şeyleri düşünüp aynı duygulara dönmek… O süreçte fark ettim ki bu tekrarlar aslında bir çıkmaz değil, bir farkındalık alanı. Değişim, o döngüyü kırmakla değil, onu gerçekten görmekle başlıyor. Nazar Serisi tam olarak bu farkındalığın görsel bir anlatısı.

Serinin çıkış noktası olan Nazar Boncuğu eseri ise benim için çok özel. Sadece kültürel bir sembol değil; içsel döngülerimi ilk kez bilinçli olarak fark ettiğim ve dönüştürmeye başladığım anın temsili. Bu noktadan sonra nazar benim işlerimde bir obje olmaktan çıktı; bir geçit, bir portal haline geldi. İnsanın iç dünyası ile evren arasındaki görünmez bağın ifadesi.

Naz Kökbudak

“Piece of Mars” çalışmanızda gezegensel çarpışmaları yaşamın kırılma anlarıyla bağdaştırıyorsunuz. Sizce sanat, bu tür dönüşüm anlarını görünür kılmada nasıl bir rol oynuyor?

Sanat, görünmeyeni görünür kılmanın en güçlü yollarından biri. Çünkü hayattaki kırılma anları çoğu zaman sessiz ve içsel yaşanır. “Piece of Mars”ta Mars’ın kendi doğasından ilham aldım. Koruyucu atmosferi zayıf olduğu için sürekli çarpışmalara maruz kalıyor; patlamalar oluyor, ardından yüzey yeniden şekilleniyor. Bu süreci insan hayatındaki kırılmalarla ilişkilendiriyorum. Çünkü o anlar ne kadar yıkıcı görünse de aslında dönüşümün başladığı yerler. Sanat da tam olarak bunu yapar. O anların hem izini hem de taşıdığı ihtimali görünür kılar.

Serginizde doğrudan gözleme değil, içsel imgelerin görselleştirilmesine odaklanıyorsunuz. Bu yaklaşım, izleyiciyle nasıl bir bağ kuruyor?

Çok kişisel bir yerden yola çıkıyorum ama izleyicinin orada kendine ait bir şey bulması her seferinde beni şaşırtıyor. Çünkü aslında hepimizin içinde benzer duygular, benzer döngüler var. İçsel imgeler bu yüzden evrensel bir dil kurabiliyor. İzleyici bazen esere baktığında kendi hikâyesinin bir parçasını görüyor. Bu da doğal ve çok güçlü bir bağ yaratıyor.

Naz Kökbudak

Eserlerinizde ışık ve derinlik hissi öne çıkıyor. Bu mekânsal algıyı yaratmak sizin için ne ifade ediyor?

İç mimarlık geçmişimin etkisiyle, çalışmalarımda her zaman bir hacim ve mekân hissi yaratma ihtiyacı duyuyorum. Tuvali hiçbir zaman sadece iki boyutlu bir yüzey olarak görmüyorum. Katmanlar, ışık ve yüzey birlikte çalıştığında eser, içine girilebilecek bir alana dönüşüyor. İzleyiciyle kurduğum ilişki de tam olarak bu mekânsallık üzerinden gelişiyor.

 Hayal gücünün gücünü vurguluyorsunuz. Sizce günümüz sanatında hayal gücü, toplumsal dönüşüm için nasıl bir katalizör olabilir?

Bence hayal gücü dönüşümün ilk adımı. Çünkü insan ancak hayal edebildiği şeyi değiştirebilir. Günümüzde belki de en çok kaybettiğimiz şeylerden biri hayal kurma cesareti. Sanat burada bir alan açıyor; yeni ihtimaller ve yeni düşünme biçimleri öneriyor. Bazen sadece bir ihtimali hayal edebilmek bile büyük bir dönüşümün başlangıcı olabilir. Bu nedenle hayal gücü, yalnızca bireysel değil, kolektif dönüşümün de temelini oluşturur.

Naz Kökbudak

Serginizdeki eserler, izleyiciyi içsel farkındalığa davet ediyor. Sizce sanat, bireysel bilinç açılımında nasıl bir rehberlik üstlenebilir?

Sanat doğrudan cevap vermez ama doğru soruları sordurur. En güçlü tarafı da bu. Bir eserle karşılaşan kişi, kendisiyle ilgili daha önce fark etmediği bir şeyi görebilir. O küçük farkındalık anı bile çok kıymetlidir. Sanat bir yol göstermez belki ama o yolun kapısını aralar.

Bu sergi sonrası üretim pratiğinizde hangi yeni yönelimleri keşfetmeyi planlıyorsunuz?

Bu sergiyle birlikte kendi içsel yolculuğumda yeni bir kapı açıldığını hissediyorum. Bundan sonra bu dili daha da derinleştirmek; daha büyük ölçeklerde ve farklı yüzeylerde üretmek istiyorum. Ama en çok da henüz keşfetmediğim içsel katmanları merak ediyorum. Çünkü bu süreç benim için hâlâ devam ediyor. Ve benim için bu serginin özü şu: İnsan, kendi evrenini yaratabilmek için önce kendi iç dünyasını keşfetmelidir.

#NazKökbudak #InnerCosmos #PauseDergi #PauseSanat #SanatRöportajı #ÇağdaşSanat #KozmikSanat #NazarSerisi #SanatVeFarkındalık #HayalGücü #İçselEvren #SanatYolculuğu #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

“Misafir artık odadan çok hikâyeyi satın alıyor”

Pause Dergi turizm röportajlarına devam ediyor. Bu ayki turizm konuğumuz: The Norm Collection D’oora Genel Müdürü Hakan Şamhal.

Bodrum’un yeni nesil turizm vizyonunu, “görünmez lüks” kavramını ve 2026 hedeflerini konuştuğumuz bu özel söyleşide; deneyim, hikâye ve aidiyet üzerine dikkat çekici değerlendirmeler öne çıktı.

The Norm Collection D’oora

“Görünmez lüks” kavramını Bodrum’daki turizm anlayışına nasıl uyarlıyorsunuz? Misafirler bunu hangi detaylarda hissedecek?

“Görünmez lüks, misafirin kendini özel hissettiği ancak bu hizmetin nasıl sağlandığını fark etmediği bir deneyimdir. Bodrum’da bunu sadelik, akış ve doğru zamanlama ile kuruyoruz. Bir isteğin söylenmeden karşılanması, tam ihtiyaç duyulduğu anda gelen o doğru dokunuş… Misafir burada sunulan hizmetten ziyade, bizzat konforun kendisini hisseder.”

2026 sezonunda Bodrum’u diğer destinasyonlardan ayıracak en güçlü deneyim unsuru sizce ne olacak?

2026’da farkı doğa değil, deneyimin kalitesi belirleyecek. Misafirler artık kalabalık bir tatilden ziyade anlam arayışında; daha seçici ve hikâye odaklılar.

Misafirlerin ‘odadan çok hikâyeyi satın aldığı’ yaklaşımınızı otelinizde nasıl somutlaştırıyorsunuz?

“Misafir artık sadece bir oda değil, bir hikâyenin parçası olmak istiyor. Biz her temas noktasını bir sahne gibi kurguluyoruz. Giriş yaptığı andan ayrıldığı ana kadar misafirlerimiz, buradaki deneyimimizin ayrılmaz bir parçası haline geliyor.”

Hakan Şamhal.

Teknolojinin hızla geliştiği bir dönemde, ‘insani dokunuşu’ korumak için hangi yöntemleri benimsiyorsunuz?

Teknolojiyi operasyonel hız için kullanıyoruz, ancak insani dokunuşu anlam yaratmak için saklıyoruz. Check-in süreciniz dijital olabilir ama samimi bir tebessümün yerini hiçbir sistem alamaz. Hedefimiz; teknolojinin sunduğu hızı, insanın sıcak dokunuşuyla birleştirerek kusursuz bir denge kurmak.”

Bodrum’un yerel kültürü ve Anadolu misafirperverliği, hizmet felsefenize nasıl yansıyor?

“Bodrum’un ruhu sadelik ve samimiyettir. Bunu gösterişle değil, içtenlikle ve doğal bir akışla yansıtıyoruz. Anadolu misafirperverliği bizim köklerimizden gelen bir genetik kod; bunu misafirlerimizin deneyiminin her anında hissettirmeyi amaçlıyoruz.”

‘Orkestra disiplini’ dediğiniz takım ruhunu operasyonunuzda nasıl kuruyorsunuz? Çalışan motivasyonunu nasıl sağlıyorsunuz?

“İyi bir otel, iyi çalan bir orkestra gibidir. Herkes rolünü bilir ve başarı, uyumda gizlidir. Motivasyonu ise çalışanı dinleyerek, onu sürecin bir parçası yaparak sağlıyoruz. Burası bizim sahnemiz ve hepimizin bir rolü var; hedefimiz bu rolü en iyi şekilde icra etmek.”

The Norm Collection D’oora

Yeni nesil gezginlerin ‘sessiz lüks’ arayışını, Bodrum’un dinamik yapısıyla nasıl dengeliyorsunuz?

“Sessiz lüks, kalabalığın içinde bile kendine ait bir alan yaratabilmektir. Bodrum’un enerjisini korurken, misafirimize her an geri çekilebileceği, mahremiyetini hissettiği özel alanlar sunuyoruz. Biz buna ‘Low Touch Luxury’ diyoruz.”

Misafirlerin yıllar sonra bile hatırlayacağı ‘yaşayan hatıraları’ yaratmak için hangi özel deneyimleri planladınız?

“Unutulmaz anlar planlanmaz, doğru kurgulanır. Kişisel dokunuşlar ve spontane deneyimler misafirin zihninde iz bırakır. Doğallık kağıt üzerinde planlanamaz ancak içten gelen samimi duygularla yaşanır.”

Bodrum’un rekabet ortamında, sürdürülebilirlik ve çevre duyarlılığı açısından farkınız nedir?

“Sürdürülebilirlik bizim için bir trend değil, temel bir sorumluluktur. Enerji, su ve atık yönetiminde en ileri bilinçli sistemleri kurarken; yerel kaynakları korumayı ve Bodrum’un ekosistemine değer katmayı öncelikli bir görev olarak görüyoruz.”

2026 vizyonunuzda ‘aidiyet’ kavramı öne çıkıyor. Misafirlerin kendilerini otelinize ait hissetmeleri için hangi stratejileri uyguluyorsunuz?

“Aidiyet, misafirin kendini yabancı hissetmediği an başlar. Biz misafire sadece bir hizmet sunmuyoruz; onlara bir alan açıyoruz. O alanın içinde kendini evinde hissettiği, kalpten gelen sıcak bir deneyim, misafiri hem bize hem de bu coğrafyaya kalıcı olarak bağlar.”

#PauseDergi #TurizmRöportajı #BodrumTurizmi #GörünmezLüks #SessizLüks #Aidiyet #Turizm2026 #TheNormCollection #MisafirDeneyimi #SürdürülebilirTurizm

Küresel Yemek Hizmetleri Pazarı 2,98 Trilyon Euroya Ulaştı

Deloitte verilerine göre küresel yemek hizmetleri pazarı, pandemi sonrası toparlanma sürecini geride bırakarak 2025 itibarıyla 2,98 trilyon euro büyüklüğe ulaştı. Avrupa (%6,0) ve Asya-Pasifik (%3,2) bölgeleri büyümede belirleyici rol oynarken, sektör artık daha dengeli ve yapısal dönüşümün öne çıktığı bir döneme giriyor.

TUTTOFOOD, bu süreçte küresel alıcıları ve tedarik zincirlerini buluşturan Avrupa merkezli bir platform olarak konumunu güçlendirdi. Fiere di Parma CEO’su Antonio Cellie, değişen tüketim alışkanlıkları ve karmaşıklaşan tedarik zincirlerinin sektörü yeni bir döneme taşıdığını vurgularken, TUTTOFOOD’un 4 bini aşkın üst düzey alıcıyı uluslararası tedarikçilerle buluşturduğunu belirtti.

Deloitte Ortağı Tommaso Nastasi, büyümenin iki temel dinamiğine dikkat çekti: format çeşitliliği ve zincir operatörlerin yaygınlaşması. Özellikle hızlı servis restoranları (QSR) bu dönüşümde kritik rol oynarken, zincir yapılar hizmet, kalite ve müşteri deneyimini entegre bir şekilde sunarak değer zincirini daha cazip hale getiriyor.

Türkiye Pazarı ve Gelecek Beklentileri

Türkiye yemek hizmetleri pazarı 2025 yılında 19 milyar euro büyüklüğe ulaştı ancak bir önceki yıla kıyasla %1,5 daralma yaşadı. Son beş yılda ortalama %2,9 büyüme kaydedilen dönemin ardından gelen bu gerilemeye rağmen, QSR segmenti ve sokak lezzetleri önümüzdeki dönemde en hızlı büyüyen alanlar arasında yer alacak. Türkiye pazarının 2030’a kadar toparlanarak yeniden güçlü bir görünüm kazanması bekleniyor.

Küresel Trendler

Premium ambalajlama paket servis büyümesini destekleyen kritik unsur haline geldi.

Tüketicilerin %90’ı premium ambalaj sunulduğunda daha geniş ürün yelpazesinden sipariş vermeye istekli.

Dijitalleşme talebi artıyor; tüketicilerin %80’i müşteri yolculuğunun tüm aşamalarında daha fazla dijitalleşme bekliyor.

Operatörlerin %41’i paket servis ve gel-al odaklı alanlara yatırım planlıyor.

Otomasyon yaygınlaşıyor; işletmelerin %74’ü verimlilik için yeni teknolojileri devreye alıyor.

Bu gelişmeler, yemek hizmetleri sektöründe operasyonel verimlilik, format inovasyonu ve tedarik zinciri entegrasyonunun rekabetin temel belirleyicileri haline geldiği “yeni normal”i işaret ediyor.

 

#YemekHizmetleri #TUTTOFOOD #Deloitte #QSR #Gastronomi2026 #TürkiyeGıdaSektörü #KüreselGastronomi #PaketServis #PremiumAmbalaj #GurmeTrendler #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #AhuÇağdaş #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Yeşil Kalkınma ile Turizmde Yeni Bir Yol

Çin, sürdürülebilir kalkınma için geliştirdiği yenilikçi projelerle yalnızca enerji sektöründe değil, turizmde de dikkat çekiyor. Qinghai eyaletindeki dünyanın en büyük güneş enerjisi santrali, bölgenin ekonomik kalkınmasına katkı sağlarken aynı zamanda ekoturizm açısından da yeni bir cazibe merkezi haline geliyor. Talatan Gobi Çölü’nde yer alan bu devasa tesis, binlerce koyunun fotovoltaik paneller arasında otladığı benzersiz bir manzaraya ev sahipliği yapıyor.

Bu model, hem yerel çobanların gelirini artırıyor hem de ziyaretçilere doğa ile teknolojinin uyumunu gözlemleme fırsatı sunuyor. Proje, 8.430 megavatlık elektrik üretim kapasitesiyle Çin’in enerji şebekesine temiz enerji sağlarken, aynı zamanda bölgedeki arazi kalitesini iyileştiriyor. Ekoturizm kapsamında bölgeye gelen ziyaretçiler, sürdürülebilir kalkınmanın somut örneklerini yerinde deneyimleyebiliyor.

Çin’in 15. Beş Yıllık Planı, karbon emisyonlarını azaltma, kirliliği düşürme ve yeşil kapasiteyi artırma hedefleriyle turizm sektörünü de doğrudan etkiliyor. Yeşil kalkınma politikaları sayesinde Çin, yalnızca kendi topraklarında değil, küresel ölçekte de rüzgâr ve güneş enerjisi maliyetlerinin düşmesine katkı sağladı. Bu durum, çevre dostu turizm yatırımlarının artmasına ve ülkenin ekoturizm destinasyonu olarak öne çıkmasına zemin hazırlıyor.

 

#ÇinTurizmi #YeşilKalkınma #Ekoturizm #Qinghai #GüneşEnerjisi #SürdürülebilirTurizm #TalatanGobi #15BeşYıllıkPlan #ÇevreDostuTurizm #EnerjiVeTurizm #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #AhuÇağdaş #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Bloom in Cappadocia Sanat ve Gastronomiyle Ürgüp’te

Kapadokya, bu bahar Bloom in Cappadocia festivaliyle sanat, gastronomi ve iyi yaşam tutkunlarını bir araya getiriyor. Avantgarde Refined Kapadokya’nın birinci yıl dönümüyle taçlanan etkinlik, 15–19 Mayıs tarihleri arasında Ürgüp’te gerçekleşecek. Michelin seçkisindeki lezzetlerden vadi içinde büyüleyici bir Candela konserine uzanan programıyla festival, Kapadokya’yı kültür ve gastronomi odağında uluslararası bir çekim merkezi haline getiriyor.

Festivalin ruhunu The Serenity Collective oluşturuyor. Tasarımcılar, zanaatkârlar ve butik gastronomi markalarının buluştuğu bu özel kürasyon; seramik workshopları, yoga-ses atölyeleri, çocuk etkinlikleri ve pop-up gastronomi deneyimleriyle zenginleşiyor. Ace Culinary, Novavera, Hiç Urla, Moët ve Şekerci Cafer Erol gibi markalar festivalin seçkisine eşlik ediyor.

Gastronomi tarafında ise İstanbul’un sevilen hamburger markası Zmash pop-up deneyimiyle öne çıkarken, 2026 Michelin Rehberi’nde “Bib Gourmand” ödülüne layık görülen Beynel Bitez özel menüsüyle unutulmaz bir akşam yemeği sunacak.

Festivalin en çok beklenen anı ise 17 Mayıs’ta gerçekleşecek Candela konseri. Yüzlerce mum ışığı eşliğinde düzenlenecek bu büyüleyici performans, Kapadokya’nın mistik atmosferini müzikle buluşturacak. Ayrıca eğitim bilimci Doç. Dr. Özgür Bolat, ebeveynlere yönelik özel bir söyleşiyle festival programına akademik bir katkı sağlayacak.

Bloom in Cappadocia, aynı tarihlerde düzenlenen Kapadokya Üniversitesi Gastronomi Festivali ile eş zamanlı gerçekleşerek bölgeye gelen ziyaretçilere iki festivalin sinerjisini yaşatacak.

#BloomInCappadocia #KapadokyaFestivali #AvantgardeRefined #CandelaKonseri #MichelinSeçkisi #GastronomiFestivali #KapadokyaÜrgüp #İyiYaşam #SanatVeLezzet #Turizm2026 #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #AhuÇağdaş #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Türkiye’de Creator Economy’nin Yükselişi

Creator economy, dijital platformların büyümesiyle birlikte bireylerin içerik üretimi üzerinden gelir elde ettiği yeni ekonomik modeli ifade etmektedir. YouTube, TikTok, Instagram ve benzeri platformlar sayesinde bireyler artık yalnızca tüketici değil, aynı zamanda üretici konumuna da gelmiştir.

Türkiye’de bu dönüşüm özellikle genç nüfusun dijital platformlara olan ilgisiyle hız kazanmıştır. İçerik üretimi artık bir hobi olmaktan çıkıp sürdürülebilir bir kariyer modeline dönüşmektedir.

Türkiye’de Creator Economy’nin Gelişimi

Türkiye’de creator economy son yıllarda önemli bir ivme kazanmıştır. Influencer marketing’in yaygınlaşması, markaların içerik üreticileriyle doğrudan iş birliği yapmasını sağlamıştır. Bu durum, bireysel içerik üreticilerinin profesyonelleşmesine ve kendi mini dijital işletmelerini kurmasına yol açmıştır.
Artık içerik üreticileri sadece sosyal medya gönderileri paylaşmakla kalmıyor, aynı zamanda kendi ürünlerini satıyor, abonelik modelleri geliştiriyor ve dijital hizmetler sunuyor. Bu yapı, Türkiye’de yeni bir girişimcilik ekosisteminin oluşmasına katkı sağlamaktadır.

Ekonomik Model ve Freelance Yapı

Creator economy’nin temelinde esnek ve dijital odaklı bir ekonomik model bulunmaktadır. Gelir kaynakları arasında sponsorluklar, reklam gelirleri, dijital ürün satışları ve abonelik sistemleri yer almaktadır. Bu model, geleneksel iş yapılarından farklı olarak daha bağımsız ve proje bazlı çalışmayı teşvik etmektedir.
Freelance çalışma kültürü bu ekosistemin en önemli parçalarından biridir. İçerik üreticileri, projelerine göre farklı uzmanlarla çalışarak daha hızlı ve esnek üretim süreçleri geliştirmektedir.

Freelance Hiring ve Uzaktan IT Yetenekleri

Creator economy’nin büyümesi, teknik ihtiyaçları da beraberinde getirmiştir. Web siteleri, mobil uygulamalar, video düzenleme araçları ve içerik yönetim sistemleri gibi altyapılar için IT uzmanlarına ihtiyaç artmıştır.
Bu noktada freelance hiring modeli büyük önem kazanmaktadır. İçerik üreticileri ve dijital girişimler, sabit ekipler yerine proje bazlı çalışan remote IT talent ile iş birliği yapmaktadır. Bu model, hem maliyet avantajı sağlar hem de global yeteneklere erişimi kolaylaştırır.

Veri ve Big Data Tabanlı Büyüme

Creator economy yalnızca içerik üretiminden ibaret değildir; aynı zamanda veri odaklı bir yapıya sahiptir. Hangi içeriklerin daha çok izlendiği, kullanıcıların nasıl etkileşim kurduğu ve hangi platformların daha verimli olduğu büyük veri analitiği ile ölçülmektedir.
Bu nedenle big data tech recruitment alanında ciddi bir ihtiyaç ortaya çıkmıştır. Veri mühendisleri, analistler ve makine öğrenimi uzmanları, içerik üreticilerinin büyüme stratejilerini optimize etmek için kritik rol oynamaktadır.

Global İşe Alım ve Rekabet

Creator economy’nin global doğası, işe alım süreçlerini de uluslararası hale getirmiştir. İçerik üreticileri ve dijital platformlar, yalnızca yerel değil, global yeteneklerle çalışmaktadır.
Örneğin, recruiter chicago gibi gelişmiş işe alım ekosistemleri, teknoloji ve dijital medya alanında doğru yetenekleri bulma konusunda güçlü bir model sunmaktadır. Bu tür yaklaşımlar, Türkiye’deki creator ekonomisinin de global standartlara uyum sağlamasına katkı sunmaktadır.

Dijital Ekosistemin Genişlemesi

Markalar, ajanslar ve içerik üreticileri arasındaki iş birlikleri giderek daha stratejik hale gelmektedir. Creator economy artık yalnızca bireysel üretim değil, aynı zamanda büyük ölçekli dijital pazarlama stratejilerinin bir parçası haline gelmiştir. Bu durum, hem teknik ekiplerin hem de yaratıcı profesyonellerin birlikte çalışmasını zorunlu kılmaktadır.

Geleceğe Bakış

Türkiye’de creator economy’nin geleceği oldukça güçlü görünmektedir. Yapay zeka destekli içerik üretimi, otomatik video düzenleme araçları ve veri odaklı içerik stratejileri bu alanı daha da büyütecektir. Freelance ve remote çalışma modelleri ise bu ekosistemin temel yapısı olmaya devam edecektir.

Sonuç

Creator economy, Türkiye’de iş gücü yapısını kökten değiştiren yeni bir ekonomik modeldir. Freelance hiring, remote IT talent ve veri odaklı teknolojiler bu dönüşümün merkezinde yer almaktadır. Global işe alım stratejileri ve big data odaklı yaklaşımlar sayesinde bu ekosistem, gelecekte daha da profesyonel ve sürdürülebilir bir yapıya dönüşecektir.

Göynük’te Yeşil Turizm Ekonomisi Başlıyor

Enerjisa Enerji, UNDP Türkiye, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı ve TGA iş birliğiyle yürütülen Sürdürülebilir Enerji Temelli Turizm Uygulama Merkezi (SENTRUM) Projesi, üçüncü durağını Bolu’nun tarihi Göynük ilçesinde başlatıyor.

Ayvalık Küçükköy ve İzmir Birgi’nin ardından Göynük’te hayata geçirilen proje, yerel kalkınmayı destekleyen yeşil destinasyon modeliyle turizmi dört mevsime yaymayı hedefliyor. Enerji verimliliği uygulamaları, yenilenebilir enerji yatırımları ve sürdürülebilir turizm eğitimleriyle ilçede sosyal, çevresel ve ekonomik dönüşüm sağlanacak.

2025 analizlerine göre SENTRUM yatırımlarında her 1 TL’nin 2,34 TL sosyal fayda yarattığı ortaya konmuştu. Göynük’te uygulanacak modelin, kültürel mirasın korunması ve istihdamın artırılmasıyla bölge ekonomisine güçlü katkı sağlaması bekleniyor.

 

#SENTRUM #Göynük #YeşilTurizm #EkonomiHaberleri #Enerjisa #UNDP #Sürdürülebilirlik #YerelKalkınma #TurizmEkonomisi #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #AhuÇağdaş #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Hava da Kaos

Hürmüz Boğazı… Dünya petrolünün yaklaşık %20’sinin aktığı, küresel enerji damarlarının en kritik noktası. Bu boğazın kapanması, yalnızca petrol fiyatlarını değil, modern dünyanın ritmini de bozdu. Bir sabah uyandık ve Brent petrolün varili %7–8 artışla 100 doların üzerine fırlamıştı.

Bu artış, havacılık sektöründe “jet yakıtı şoku” olarak yankılandı. Çünkü uçak dediğiniz şey, gökyüzünde süzülen bir metal kuş değil; yakıtla çalışan dev bir ekonomi.
Yazan: Fuat Çağdaş
Jet Yakıtı Krizi: Havayolları Neden Zorlanıyor?
Hürmüz’deki kapanma sonrası jet yakıtı fiyatları 99 dolardan 209 dolara çıktı. Bu, havayolu şirketlerinin maliyetlerini adeta ikiye katladı.
Avrupa ve Asya merkezli şirketler sefer azaltmaya, bazıları ise tamamen iptale yöneldi. ABD’li havayolları da benzer şekilde bilet fiyatlarını yükseltme planlarını devreye aldı.
Etkilenen büyük şirketler:
– Air Canada – JFK uçuşlarını askıya aldı.
– United Airlines – Önümüzdeki 6 ay için kapasiteyi %5 azalttı.
– Delta, American, Air France-KLM, SAS, Cathay Pacific – Hat azaltımı ve fiyat artışları açıkladı.
Bu tablo, havacılığın ne kadar kırılgan olduğunu bir kez daha gösteriyor.
Krizin Uçaklara Teknik Etkisi
Yakıt fiyatlarındaki artış yalnızca maliyet değil; operasyonel riskleri de büyütüyor.
– Alternatif rotalara yönelen uçaklar daha uzun uçuyor, daha fazla yakıt tüketiyor.
– Bazı bölgelerde yakıt tedariki aksadığı için uçaklar “wet lease” veya “fuel stop” gibi ek operasyonlara zorlanıyor.
– Bu da bakım döngülerini sıklaştırıyor, teknik ekiplerin yükünü artırıyor.
Jet yakıtı tedarikinin aksaması, uçakların planlanan bakım aralıklarını bile etkileyebilecek bir zincirleme stres yaratıyor.
Bilet Fiyatlarına Yansıma
Kriz sonrası:
– Avrupa–ABD uçuşlarında son dakika biletleri %74,
– Hawaii uçuşları %21 arttı.
Türkiye’de de benzer bir baskı görülüyor; şirketler yakıt ek ücretlerini geri getirmeye hazırlanıyor.
Şirketlerin Medyaya Açıklamaları
Havayolu yöneticileri, ortak bir noktada buluşuyor:
“Belirsizlik devam ettiği sürece fiyatlar yüksek kalacak.”
Uzmanlar da aynı görüşte: Ateşkes sağlansa bile jet yakıtı tedarikinin normale dönmesi aylar sürebilir.
Kriz Nasıl Çözülür?
Bu kriz, tek bir ülkenin değil, küresel sistemin sorunu. Çözüm için:
1. Hürmüz’de güvenli geçişin yeniden sağlanması
2. Sigorta şirketlerinin savaş riski poliçelerini yeniden devreye alması
3. Alternatif petrol rotalarının (Suudi Arabistan boru hatları vb.) kapasite artırımı
4. Küresel havacılık için stratejik yakıt rezervlerinin devreye alınması
Bugün Çözülse Dünya Ne Zaman Normale Döner?
Uzmanlara göre Hürmüz yeniden açılsa bile:
– Petrol piyasasının dengelenmesi: 4–8 hafta
– Jet yakıtı tedarik zincirinin toparlanması: 2–4 ay
– Havayolu operasyonlarının eski seviyesine dönmesi: 4–6 ay
– Bilet fiyatlarının normale dönmesi: 6–9 ay
Çünkü kriz yalnızca arzı değil, lojistik, sigorta, rota planlaması ve bakım döngülerini de bozdu.
Gökyüzü, Ekonominin Barometresidir
Bugün gökyüzünde gördüğümüz her boş koltuk, her iptal edilen sefer, her pahalı bilet… Aslında küresel ekonominin nabzıdır. Hürmüz Boğazı’ndaki bir gerilim, İstanbul’dan New York’a, Tokyo’dan Paris’e kadar tüm havalimanlarında hissediliyor.
Ve biz, bu dev sistemin içinde, gökyüzüne bakıp tek bir şey söylüyoruz: “Hava da kaos var.”
#HürmüzKrizi #PetrolFiyatları #JetYakıtı #HavacılıkKrizi #UçakBiletleri #EnerjiKrizi #KüreselEkonomi #HavayoluŞirketleri #YakıtŞoku #GlobalTicaret #BrentPetrol #Uçuşİptalleri #HavacılıkSektörü #BiletFiyatları #EnerjiGüvenliği #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #FuatÇağdaş #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity