“Gerçek Dönüşüm İçeride Başlar”
Sanatın içsel evrenle kurduğu bağ, bireysel farkındalığı kozmik bir düzleme taşıyor. Naz Kökbudak, “Inner Cosmos” sergisiyle izleyiciyi yalnızca görsel bir deneyime değil, aynı zamanda içsel bir yolculuğa davet ediyor. Katmanlı yüzeyler, renklerin enerjisel dili ve döngüsel yapılar üzerinden kurduğu anlatı, sanatın görünmeyeni görünür kılma gücünü bir kez daha hatırlatıyor. Pause Dergi ve Pause Sanat iş birliğiyle gerçekleşen bu röportaj, sanatçının üretim pratiğinde içsel evrenin nasıl bir rehberlik üstlendiğini ortaya koyuyor.
Röportaj: Burak Eroğlu

“Inner Cosmos” sergisinde içsel evren ile kozmik enerji arasındaki ilişkiyi kuruyorsunuz. Bu kavramı ilk kez nasıl keşfettiniz?
Bu kavram benim için evrene bakmaktan çok, kendi içime bakmakla başladı. Hayatımın bir döneminde sürekli tekrar eden bir döngünün içinde olduğumu fark ettim. Hikâye değişmiyordu; sadece hayatıma giren insanlar değişiyordu. Roller aynı kalıyor, benzer duygular ve deneyimler tekrar ediyordu. Bu döngüyü fark etmeye ise onu tuvale aktarmaya başladığımda yaklaştım. Özellikle nazar formunun dairesel yapısı, tekrar ve merkez fikri benim için bu döngülerin görsel bir karşılığına dönüştü. Ürettikçe, kendi içimde yaşadığım tekrarları daha net görmeye başladım. Bu süreç yalnızca bir üretim değil, aynı zamanda bir farkındalık alanıydı. Ve o farkındalık, beni o döngünün dışına çıkardı.
İçsel evren ile kozmik enerji arasındaki bağı da burada kuruyorum. Evrende her şey döngüsel bir düzen içinde hareket ediyor; insanın iç dünyasında da benzer bir ritim var. Inner Cosmos adını seçmemin nedeni bu: İnsan, kendi evrenini yaratabilmek için önce kendi iç evrenini tanımalı. Çünkü gerçek dönüşüm, önce içeride başlar
Eserlerinizde kullandığınız katmanlı yüzeyler ve epoksi/reçine teknikleri, izleyiciye nasıl bir deneyim yaşatmayı hedefliyor?
Benim için yüzey hiçbir zaman sadece bir yüzey değil; içine girilebilecek bir alan. Katmanlar arttıkça derinlik hissi büyüyor ve izleyiciyle kurulan ilişki değişiyor. Epoksi ve reçineyle yarattığım parlaklık ve akış, izleyiciyi yalnızca bakmaya değil, yüzeyin içine çekilmeye davet ediyor. Eser, bir noktadan sonra iki boyutlu bir obje olmaktan çıkıp deneyimlenen bir alana dönüşüyor. İç mimarlık geçmişimin de etkisiyle, yüzeyi her zaman mekânsal bir yapı olarak düşünüyorum.

Renklerin kavramsal taşıyıcı olması fikrini biraz açar mısınız? Örneğin kırmızı ve lacivert tonlarının sizin için özel anlamı nedir?
Renkler benim için estetik bir tercih değil; enerjinin ve duygunun dili. Kırmızı, yaşam enerjisini ve dönüşümün başladığı o ilk kırılma anını temsil ediyor. Yoğun, hareketli ve başlatıcı bir güç. Lacivert ve derin uzay tonları ise bilinmeyene ve sonsuzluğa açılan bir alan. Sessizlik, derinlik ve sınırsızlık hissi taşıyor. Bu iki uç (hareket ve durgunluk, yoğunluk ve sonsuzluk) işlerimde bir denge kuruyor. Aslında tüm kompozisyonlarım bu karşıtlıkların birlikte var olabilmesi üzerine kurulu.
“Nazar Serisi”nde evrenin döngüsel yapısını insanın tekrar eden düşünceleriyle ilişkilendiriyorsunuz. Bu seriyi üretirken hangi kişisel deneyimlerinizden beslendiniz?
Nazar Serisi, benim için çok kişisel bir yerden doğdu. Hayatımın bir döneminde kendimi sürekli tekrar eden düşünceler ve duygular içinde sıkışmış hissettiğim bir süreçten geçiyordum. Aynı şeyleri düşünüp aynı duygulara dönmek… O süreçte fark ettim ki bu tekrarlar aslında bir çıkmaz değil, bir farkındalık alanı. Değişim, o döngüyü kırmakla değil, onu gerçekten görmekle başlıyor. Nazar Serisi tam olarak bu farkındalığın görsel bir anlatısı.
Serinin çıkış noktası olan Nazar Boncuğu eseri ise benim için çok özel. Sadece kültürel bir sembol değil; içsel döngülerimi ilk kez bilinçli olarak fark ettiğim ve dönüştürmeye başladığım anın temsili. Bu noktadan sonra nazar benim işlerimde bir obje olmaktan çıktı; bir geçit, bir portal haline geldi. İnsanın iç dünyası ile evren arasındaki görünmez bağın ifadesi.

“Piece of Mars” çalışmanızda gezegensel çarpışmaları yaşamın kırılma anlarıyla bağdaştırıyorsunuz. Sizce sanat, bu tür dönüşüm anlarını görünür kılmada nasıl bir rol oynuyor?
Sanat, görünmeyeni görünür kılmanın en güçlü yollarından biri. Çünkü hayattaki kırılma anları çoğu zaman sessiz ve içsel yaşanır. “Piece of Mars”ta Mars’ın kendi doğasından ilham aldım. Koruyucu atmosferi zayıf olduğu için sürekli çarpışmalara maruz kalıyor; patlamalar oluyor, ardından yüzey yeniden şekilleniyor. Bu süreci insan hayatındaki kırılmalarla ilişkilendiriyorum. Çünkü o anlar ne kadar yıkıcı görünse de aslında dönüşümün başladığı yerler. Sanat da tam olarak bunu yapar. O anların hem izini hem de taşıdığı ihtimali görünür kılar.
Serginizde doğrudan gözleme değil, içsel imgelerin görselleştirilmesine odaklanıyorsunuz. Bu yaklaşım, izleyiciyle nasıl bir bağ kuruyor?
Çok kişisel bir yerden yola çıkıyorum ama izleyicinin orada kendine ait bir şey bulması her seferinde beni şaşırtıyor. Çünkü aslında hepimizin içinde benzer duygular, benzer döngüler var. İçsel imgeler bu yüzden evrensel bir dil kurabiliyor. İzleyici bazen esere baktığında kendi hikâyesinin bir parçasını görüyor. Bu da doğal ve çok güçlü bir bağ yaratıyor.

Eserlerinizde ışık ve derinlik hissi öne çıkıyor. Bu mekânsal algıyı yaratmak sizin için ne ifade ediyor?
İç mimarlık geçmişimin etkisiyle, çalışmalarımda her zaman bir hacim ve mekân hissi yaratma ihtiyacı duyuyorum. Tuvali hiçbir zaman sadece iki boyutlu bir yüzey olarak görmüyorum. Katmanlar, ışık ve yüzey birlikte çalıştığında eser, içine girilebilecek bir alana dönüşüyor. İzleyiciyle kurduğum ilişki de tam olarak bu mekânsallık üzerinden gelişiyor.
Hayal gücünün gücünü vurguluyorsunuz. Sizce günümüz sanatında hayal gücü, toplumsal dönüşüm için nasıl bir katalizör olabilir?
Bence hayal gücü dönüşümün ilk adımı. Çünkü insan ancak hayal edebildiği şeyi değiştirebilir. Günümüzde belki de en çok kaybettiğimiz şeylerden biri hayal kurma cesareti. Sanat burada bir alan açıyor; yeni ihtimaller ve yeni düşünme biçimleri öneriyor. Bazen sadece bir ihtimali hayal edebilmek bile büyük bir dönüşümün başlangıcı olabilir. Bu nedenle hayal gücü, yalnızca bireysel değil, kolektif dönüşümün de temelini oluşturur.

Serginizdeki eserler, izleyiciyi içsel farkındalığa davet ediyor. Sizce sanat, bireysel bilinç açılımında nasıl bir rehberlik üstlenebilir?
Sanat doğrudan cevap vermez ama doğru soruları sordurur. En güçlü tarafı da bu. Bir eserle karşılaşan kişi, kendisiyle ilgili daha önce fark etmediği bir şeyi görebilir. O küçük farkındalık anı bile çok kıymetlidir. Sanat bir yol göstermez belki ama o yolun kapısını aralar.
Bu sergi sonrası üretim pratiğinizde hangi yeni yönelimleri keşfetmeyi planlıyorsunuz?
Bu sergiyle birlikte kendi içsel yolculuğumda yeni bir kapı açıldığını hissediyorum. Bundan sonra bu dili daha da derinleştirmek; daha büyük ölçeklerde ve farklı yüzeylerde üretmek istiyorum. Ama en çok da henüz keşfetmediğim içsel katmanları merak ediyorum. Çünkü bu süreç benim için hâlâ devam ediyor. Ve benim için bu serginin özü şu: İnsan, kendi evrenini yaratabilmek için önce kendi iç dünyasını keşfetmelidir.

#NazKökbudak #InnerCosmos #PauseDergi #PauseSanat #SanatRöportajı #ÇağdaşSanat #KozmikSanat #NazarSerisi #SanatVeFarkındalık #HayalGücü #İçselEvren #SanatYolculuğu #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity
+90 544 455 22 63