Yazılar

Susuzluğunuzu meyve suyu ile gidermeyin!

Susuzluğunuzu meyve suyu ile gidermeyin!

Tüm yıl boyunca heyecanla beklediğimiz yaz mevsimi nihayet kapımızı çaldı. Ancak güneşin kendini bolca gösterdiği yaz ayları diyabet hastaları için büyük bir risk oluşturabiliyor. Yaz mevsiminde vücutta oluşan sıvı kaybına, yazın getirdiği rehavet nedeniyle beslenme düzeninin bozulması ve rutin kontrollerin ihmal edilmesi gibi çeşitli faktörler de eklenince, diyabet hastalarının kan şekerinde düzensizlikler gelişebiliyor. Bunun sonucunda yaşam kalitesinin düşmesinin yanı sıra kalpten böbreklere, beyinden gözlere kadar pek çok organda hasar meydana gelebiliyor. Aslında yaşam alışkanlıklarında yapılacak olan bazı düzenlemelerle diyabet hastalarının kan şekerini kontrol altında tutarak sağlıklı bir yaz dönemi geçirmeleri mümkün olabiliyor. Acıbadem Kozyatağı Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Meltem Batmacı, sıcak hava, güneş ile tatilin rehavetine kapılıp ilaçlarınızı ve rutin kontrollerinizi asla aksatmamanız gerektiğini belirterek, “Hekiminizin tedavisini düzenli olarak uygular ve yaşam alışkanlıklarınıza dikkat ederseniz, yaz aylarında da kan şekerinizin dengede kalmasını sağlayabilir, böylelikle hastalığın yan etkilerinden korunabilirsiniz.  Sıcak havalarda susuz kalmamak, güneşin zararlı ışınlarından korunmak, ilaç düzeninize dikkat etmek ve öğün atlamamak ise bu mevsimde yaşam alışkanlığınızda dikkat etmeniz gereken en önemli 4 kuralı oluşturuyor.” diyor. Acıbadem Kozyatağı Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Meltem Batmacı, diyabet hastalarının yaz mevsiminde almaları gereken önlemleri anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu!

Pause Sağlık, Pause Dergi

Dr. Meltem Batmacı

Su tüketiminizi artırın

Diyabet hastalarında su kaybı yaşamsal öneme sahip. Zira, vücuttaki kan şekeri su kaybıyla birlikte daha da yükseliyor ve bunun sonucunda hastalığın kontrolü zorlaşıyor. Ayrıca yetersiz su nedeniyle bazı biyokimyasal yolaklar üzerinden vücuttaki keton ve partikül oranı artıp, tedavisi daha zor olan ve mutlaka hastaneye yatış gerektiren çeşitli diyabet komalarına da neden olabiliyor. Yaz mevsiminde havaların ısınmasıyla birlikte vücuttan daha fazla su kaybedildiği için günlük su tüketiminizi mutlaka arttırın. Günde 2-2.5 litre su içmeyi asla ihmal etmeyin.

Öğün atlamayın

Pandemi ve soğuk günler nedeniyle açık havaya pek çıkamadık ve çok da sıkıldık. Günler artık uzadı ve yazın gelişiyle birlikte, saat kavramımız da değişti. Bu nedenle, istemsiz olarak öğün araları uzayabiliyor. “Ancak uzun açlık diyabetik kişiler için istenilen bir durum değildir. Düzenin bozulması kan şekerinde dalgalanmalara ve hastalık kontrolünün zorlaşmasına neden oluyor” uyarısında bulunan Dr. Meltem Batmacı, yaz kış fark etmeksizin 3 ana ve 2 veya 3 ara öğün düzenine mutlaka devam etmeniz gerektiğini söylüyor.

Bu saatler arasında güneşe çıkmayın

Güneş tüm görkemiyle parıldarken, bizi denize ve doğaya çağırıyor. Ancak dikkat! Güneş ışınlarının yeryüzüne en dik geldiği 11:00-16:00 saatleri arasında doğrudan güneşe çıkmamaya özen gösterin. Zira, yakıcı saatlerde güneşe maruziyet vücutta sıvı kaybının artmasına ve bunun sonucunda kan şekerinde düzensizlik, tansiyon değerlerinde değişiklik, kalp ritminde değişiklik, kalp krizi, damarsal problemler ve beyin kanaması gibi pek çok ciddi sorunlara yol açabiliyor. Ayrıca, cilt kanseri riskini de artırıyor. Sokağa çıkmanız gerekiyorsa başınızı mutlaka şapka ile korumaya ve mümkün olduğuna gölgede kalmaya dikkat edin.

İlaçlarınızı düzenli kullanın

Kan şekerinizin dengede kalması için ilaç saatlerinizi aksatmamayı alışkanlık edinmeniz gerekiyor. İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Meltem Batmacı, ilaç kullanırken ana ve ara öğünlerinize de mutlaka devam etmeniz gerektiğini belirterek, “Saatinde alınmaması nedeniyle ilacın etkisi azalıp kan şekerinde aşırı yükselmeler olabiliyor ya da ilaç sonrasında öğün atlanması aşırı düşmelere yol açabiliyor.” diyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi Kan şekerinizi takip edin

Hepimizin, mevsim değişimi ve günlerin uzamasıyla birlikte rutinlerimiz de değişiyor. “Diyabet gibi kronik hastalığı olan kişilerde ise rutinlerin korunması ya da o döneme özel rutinler oluşturulması gerekiyor” uyarısında bulunan Dr. Meltem Batmacı, “Diyabet hastalarının evlerinde glukometre ile şeker ölçümü yapmaları son derece önemlidir. Bu rutin yaz mevsiminde de hiçbir zaman aksatılmamalı. Kişinin kendi kendisini takip etmesi; ilaç kullanımı ve diyete uyumu artırıyor. Bu sayede kan şekeri daha dengeli oluyor” diyor.

Egzersiz rutininiz olsun, ancak…

Spor yapmak mutlaka hayatınızın bir rutini olmalı. Çünkü düzenli yapılan egzersizler kan şekerinin dengelenmesine katkı sağlarken kilo vermenize de yardımcı oluyor. Dr. Meltem Batmacı, kan şekerini düzenleyen ilaçların hastanın diyet ve egzersiz rutinine göre önerildiğine işaret ederek, “Eğer spor alışkanlığında belirgin bir değişiklik olursa, ilaç fazla ya da az gelebiliyor. Dolayısıyla egzersizlerinize devam ederken düzenli şeker ölçümü yapıp, değerlerde değişiklik fark ettiğinizde hekiminizi mutlaka bilgilendirin. Egzersiz yaparken susuz kalmamaya ve öğün atlamamaya dikkat etmelisiniz. Ayrıca egzersizleri güneşin en yakıcı olduğu saatlerde değil, sabah erken veya akşam serinliğinde yapmayı alışkanlık edinmeniz de çok önemli” diyor.

Meyve suyu, çay ve kahveye dikkat

Sıcak havalarda serinlemek ve sıvı ihtiyacınızı karşılamak için gazlı içecekler ve meyve sularına yönelmek gibi bir hataya düşmeyin. Zira, şeker içeren içecekler kan şekerini hızla yükseltebiliyor. Ayrıca kafein içeren çay ve kahve de vücuttan daha fazla sıvı kaybına neden oldukları için bu tür içeceklerden kaçınmanız da çok önemli.

Yaz meyvelerini abartmayın

Yaz aylarında dikkat etmeniz gereken bir başka nokta da meyve tüketimi olmalı. Karpuz, kavun, incir ile üzüm gibi yaz meyveleri çok lezzetli olsalar da ciddi oranda şeker içeriyorlar ve kontrolsüz tüketildiklerinde kan şekerini yükseltebiliyorlar. Dolayısıyla yaz meyvelerini doğru porsiyonlarda tüketmeniz kan şekerinizin dengede kalması için çok önemli.

Kumsalda çıplak ayakla yürümeyin

Diyabetin komplikasyonlarından biri de sinirsel etkilenimler oluyor. Bu sinirsel komplikasyonlarda his kusurları, ağrı eşiğinin çok artması ya da azalması, ayaklarda yanma-elektriklenme gibi sorunlar gelişebiliyor. Duyu kusurları olabileceği için diyabet hastalarının ayak sağlığına ayrı bir özen göstermeleri gerektiğini söyleyen Dr. Meltem Batmacı, bunun nedenlerini şöyle anlatıyor: “Örneğin kızgın kumlar üzerinde yürüyen bir birey, o sıcaklığı algılayıp ayaklarını hemen korumaya geçer. Ancak diyabetik birey o sıcaklığı algılayamayıp yürüyüşüne devam edebilir ve bunun sonucunda ciddi yanıklar gelişebilir. Ayrıca ayağına batan herhangi bir cismi fark edemeyip vücutta iyice ilerlemesine ya da birkaç gün sonra ciddi yaralar açılmasına veya ciddi enfeksiyonlara neden olabiliyor. Dolayısıyla kumsalda veya denizde çıplak ayakla yürümeyin, özel ortopedik ayakkabıları tercih edin, ayaklarınızı her zaman temiz ve nemli tutun, her akşam kontrol etmeyi de alışkanlık edinin.”

Serin tutan kıyafetler giyin

Vücut sıcaklığını artırmayacak, serin tutacak, açık renkli ve terletmeyen giysiler tercih etmeniz de çok önemli. Ayrıca sokağa çıkarken başınızı mutlaka bir şapka, gözlerinizi de güneş gözlüğü ile korumaya özen gösterin.

Düzenli egzersiz yapmanın sağlığa faydaları

Düzenli egzersiz yapmanın sağlığa faydaları

Yürümek, yüzmek, bisiklete binmek, dans etmek, ip atlamak hatta evde temizlik yapmak… Tüm bu fiziksel aktiviteler, vücudun hareket ederek enerji harcamasını sağlıyor. Ancak bu fiziksel aktivitelerin sağlığımız açısından fayda sağlayabilmesi için her gün düzenli şekilde, yeterli sürede ve tempolu yapılması gerekiyor. Fiziksel aktivitenin yararları konusunda toplum bilinci oluşturmak için 10 Mayıs ‘Dünya Sağlık İçin Hareket Et Günü’ olarak kutlanıyor. Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Özgür Yaşar “Günümüzde hareketsizlik hızla yaygınlaşırken, gerek dünyada gerekse ülkemizde obezite endişe verici şekilde artmaktadır. Oysa sağlığın korunması ve geliştirilmesi için haftada 5 gün, 30 dakika orta şiddette bir egzersiz yetişkinler için yeterlidir. 5-18 yaş arasındaki çocuk ve ergenler ise günde 60 dakika düzenli egzersiz yapmalıdır” diyor. İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Özgür Yaşar, 10 Mayıs Dünya Sağlık İçin Hareket Et Günü kapsamında yaptığı açıklamada, düzenli egzersizin sağlığımıza 6 önemli faydasını anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Dr. Özgür Yaşar

  • Aşırı kilo ve obeziteden koruyor

Aşırı kilo ve obezite enerji girişinin (gıda alımı) toplam enerji çıkışını aştığı zaman ortaya çıkar. Hareketsizlik obezitenin yaygınlaşmasında çok önemli bir faktördür. Her gün yeterli sürede egzersiz yapmak ideal kiloya ulaşılmasına ve muhafaza edilmesine yardım eder.

  • Kalp ve damar sağlığını destekliyor

Fiziksel aktivitenin en büyük yararlarından biri de kalp ve damar hastalıkları riskini azaltmasıdır. Kalp hastalıkları riski hareketsiz insanlarda düzenli egzersiz yapanlara göre iki kat fazladır. Ayrıca felç ile sonuçlanan beyin damar hastalığını önleyici etkisi, hipertansiyon ve kolesterol yüksekliği gibi kalp damar hastalığına sebep olabilecek birçok risk faktörünü azaltıcı etkisi mevcuttur.

  • Kanser riskini azaltıyor

Yapılan bilimsel çalışmalar, düzenli egzersizin kanser riskini azalttığını, menopoz sonrası dönemde de meme kanseri riskini önemli ölçüde düşürdüğünü ortaya koymaktadır. Prostat kanseri riskinin de yoğun egzersizle birlikte azaldığına ilişkin bazı kanıtlar mevcuttur.

Pause Sağlık, Pause Dergi

  • Diyabeti önlüyor

Dr. Özgür Yaşar “Diyabet eskiden 40 yaş üstü erişkinlerde meydana gelirken, son yıllarda obezite oranının artışına paralel olarak çocuklarda ve gençlerde de hızla yaygınlaşıyor. Yapılan bilimsel çalışmalar, düzenli egzersizin Tip-2 diyabetin önlenmesine yardımcı olduğunu göstermektedir. Diyabet her gün egzersiz yapan insanlarda, hareketsizlere oranla yüzde 30 daha az görülüyor” diyor.

  • Ruh sağlığını iyileştiriyor

Günlük yaşam alışkanlıklarınız arasına düzenli egzersizi katmanız ve her gün yarım saat egzersiz yapmanız durumunda depresyon, stres ve anksiyete sorunlarınızın azalmasına katkı sağlayabilirsiniz. Düzenli egzersiz ayrıca çocuklara sosyal beceri sağlamaya yardım eder, kadınların kendi yetenek ve nitelikleri hakkında pozitif düşünceler geliştirmesine destek olur. Çocuklar ve yetişkinlere özsaygı kazandırır ve hayat kalitesini artırır. Ayrıca spor faaliyetleri esnasında yeni insanlarla tanışmak, toplumla ve çevreyle ilişki kurmak için fırsatlar sunar. Kişiyi sağlıklı beslenmeye ve sigara içmemeye teşvik eder.

  • Kas ve iskelet sistemini güçlendiriyor

Düzenli egzersiz kas ve iskelet sağlığını koruyup geliştirirken, hareketsiz yaşam tarzından kaynaklanan ve ileri yaşla ortaya çıkan kas zayıflıklarını önler. Aynı zamanda ileri yaşta sık görülen ve çok tehlikeli olan kalça kırıkları ve düşme riskini azaltır. Özellikle ağırlık taşıyıcı aktivitelere katılım (örneğin; atlayış veya sıçrama) kemik yoğunluğunu artırmaya yardımcı olur. Bu özellikle kemik yoğunluğunun gelişmesi açısından ergenler ve orta yaştaki kadınlar için çok önemlidir.

Kanser riskini göz ardı etmeyin

Kanser riskini göz ardı etmeyin

Çağın hastalığı olarak tanımlanan kanser her geçen gün yaygınlaşıyor. Bununla birlikte her hangi bir belirti ortaya çıkmadan önce hastalığın erken dönemde yakalanması ve tedavi başarısının artmasına olanak sağlayan kanser taramaları hayati önem taşıyor. Yapılan muayene ve tetkikler sonunda kanser riski belirlenen hastalarda tanı için daha detaylı işlemler yapılabiliyor. Memorial Ataşehir Hastanesi İç Hastalıkları Bölümü’nden Uz. Dr. Halil Öztürk, kanser taramasının önemi hakkında bilgi verdi.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Dr. Halil Öztürk

Erken tanı tedavi şansını artırıyor

Her hastalıkta olduğu gibi kanser tedavisinde de erken tanı büyük önem taşımaktadır. Herhangi bir belirti oluşmadan hastalığın teşhis edilmesini amaçlayan kanser taramalarını özellikle riskli gruptaki kişilerin ihmal etmemesi gerekmektedir.

Kanser taramalarını 4 ana başlık altında değerlendirmek mümkündür.

1-Kanser taraması nasıl yapılır?

  • Fizik muayene
  • Laboratuvar testleri
  • Görüntüleme yöntemleri
  • Genetik testler

2-Kimler kanser taraması için daha uygundur?

  • Ailesinde ve kendi geçmişinde kanser öyküsü olanlar
  • Kanser ile ilişkili olabilecek bazı genetik bozukluklara sahip olanlar
  • Kanser oluşumuna sebep olabilecek tütün kullanımı veya kimyasal maddelere maruz kalanlar
  • İleri yaştakiler

3-Hangi kanserler için düzenli tarama önerilir?

  • Meme Kanseri: Mamografi ile yapılan taramaların özellikle 40-70 yaş arasındaki kadınlarda meme kanserine bağlı ölümlerin belirgin olarak azalttığı gösterilmiştir. Taramalarda 25-39 yaş arasında yıllık meme muayenesi ve 40 yaş üstünde ise meme muayenesi ile birlikte mamografi yapılması önerilir.
  • Servikal (rahim ağzı ) kanser: HPV (human papillomavirus) testi ve PAP smear tek başına veya birlikte yapılması önerilen testlerdir. 21-29 yaş arasındakilerin üç yılda bir PAP smear testi yaptırması, 30-64 yaş arasındakilerin her yıl PAP smear testi ve 5 yılda bir HPV testi önerilir. 65 yaş üstünde son on yıldaki testlerde anormal bulgu yoksa taramaya gerek olmadığı düşünülmektedir.
  • Kolorektal (kalın barsak) kanserler: Dışkı testleri (dışkıda gizli kan ve dışkı DNA testi) ve kolonoskopi bağırsak kanserlerini tarama ve erken tanısında kullanılan testlerdir. 45 yaşından itibaren her yıl dışkıda gizli kan ve 10 yılda bir kolonoskopi yapılması önerilir.
  • Prostat kanseri: 45 yaşından itibaren muayene ile birlikte PSA (Prostat spesifik antijen ) taraması yapılır. Ancak ailesinde prostat kanseri bulunanlarda daha erken yaşlarda taramaya başlamak daha uygun olacaktır.

4 -Risk faktörlerinin veya belirtilerin olması durumunda yapılması önerilen kanser taramaları nelerdir?

  • Endometrium (rahim) kanseri: Yıllık transvajinal ultrasonografi ve endometrial biyopsi önerilir.
  • Karaciğer kanseri: Kronik viral hepatitlerde, otoimmün hepatit, karaciğer sirozu durumunda veya doğuştan gelen bir karaciğer hastalığınız varsa yılda bir karaciğer ultrasonografisinin yapılması ve AFP ( Alfa feto protein) ölçümü uygun olacaktır.
  • Over (yumurtalık ) kanseri: Yakın akrabalarınızda over kanseri varsa, BRCA1 veya BRCA2 genetik mutasyonlarına sahipseniz, yılda bir transvajinal ultrasonografi ve CA 125 ölçümü önerilmektedir.
  • Akciğer kanseri: Sigara içenlerde (1 paket 20 yıl veya 2 paket 10 yıl) sigara içimi varsa ya da son 15 yıl içinde sigara bırakılmışsa 50-80 yaş arasında, tarama için düşük doz bilgisayarlı akciğer tomografisinin çekilmesi gerekmektedir.

Bahar yorgunluğu deyip geçmeyin

Bahar yorgunluğu deyip geçmeyin

Kış mevsiminin yerini bahara bıraktığı bugünlerde doğadaki canlılığın aksine kendinizi yorgun ve halsiz hissediyor, dikkatinizi toplamakta zorlanıyorsanız bahar yorgunluğunun etkisinde olabilirsiniz. Acıbadem Kozyatağı Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Meltem Batmacı bugünlerde havaların da değişimi ile birlikte polikliniklere yorgunluk ve halsizlik gibi şikayetlerle gelenlerin sayısında artış olduğunu belirterek “Birinci basamak sağlık hizmetlerine başvuruların yaklaşık üçte biri halsizlik nedeniyle yapılıyor. Toplum tarafından “bahar yorgunluğu” diye nitelendirilen bu durum geçici olabildiği gibi, altında ciddi nedenler de yatabiliyor. Bu nedenle erken tanı ve tedavi büyük önem taşıyor” diyor. İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Meltem Batmacı bahar yorgunluğu ile karışabilen hastalıkları anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Dr. Meltem Batmacı

Soğuk ve yıpratıcı kış günleri geride kalıp bahar mevsimine girerken hem ısının hem de nem oranının değişmesi birçok kişide ‘bahar yorgunluğu’ olarak adlandırılan halsizlik, yorgunluk, depresif ruh hali, sürekli uyuma isteği ve dikkatini toplayamama gibi sorunlara neden olabiliyor. Acıbadem Kozyatağı Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Meltem Batmacı bahar yorgunluğunun kısa süreli olduğunu, birkaç haftadan uzun süren yorgunluğun ise altında başka nedenlerin yatabildiğini belirterek “Yorgunluğun süresi önemlidir. Kısa süreli yorgunluklar genellikle daha iyi huyludur. Akut tıbbi durum değişiklikleri ve yeni karşılaşılan bir stres faktörü ya da önceki akşam fazlaca eğlenmek, susuz kalmak, soğuk algınlığı başlangıcı, vitamin ve mineral eksikliği, açlık gibi geçici etkenlerle ortaya çıkar. Bazen de yorgunluğun nedeni sadece fazla çalışmaktır. Bu tür akut yorgunluk herkeste görülebilir. Ancak yorgunluğun bir aydan fazla sürmesi olağanın ötesine geçilip, altta yatan nedenlerin mutlaka araştırılmasını gerektirir” diyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Uyku apnesinden kansere…

Bir aydan uzun süren yorgunluğun altında ciddi bir hastalık yatıp yatmadığının anlaşılabilmesinde hastanın hekime başvurarak ayrıntılı hikayesini anlatmasının, detaylı fiziki muayenenin ve semptomlara uygun tetkikler yapılmasının önemli olduğunu vurgulayan Dr. Meltem Batmacı şöyle konuşuyor: “Kan tahlili, görüntüleme ya da bazı daha özellikli diğer tetkik yöntemleri kullanılması gerekebilir. Örneğin; hastanın uyku problemi olması, gündüz uyku hali, horlama tariflemesi uyku apne sendromunu; hayattan zevk alamama depresyonu, ateş olması enfeksiyon hastalığını, kilo kaybı fazla çalışan tiroit bezini, depresyonu ya da kanseri düşündürebilir. Bu nedenle yorgunluğu bir aydan uzun sürenlerin mutlaka hekime danışmaları gerekir.” Hekim tarafından saptanan nedenin tedavisinin de; hastaya ve eşlik eden olası hastalıklarına göre değiştiğini belirten Dr. Meltem Batmacı “İlaç tedavisi, cerrahi tedavi, radyoaktif tedaviler, bilişsel davranış terapileri, psikoterapiler, destekleyici ilişkiler, egzersiz, bir işte çalışma gibi sayısız, kişiye ve nedene özel tedavi yöntemleri vardır” diyor.

 Bu hastalıklar ‘bahar yorgunluğundan’ sanılabiliyor!

  • Anemi (kansızlık)
  • Tiroit hastalıkları
  • Fibromiyalji
  • Karaciğer ve böbrek hastalıkları
  • Akciğer ve kalp hastalıkları
  • Kanser
  • Kan hastalıkları
  • Depresyon ve anksiyete bozuklukları,
  • İş, aile ve sosyal yaşantıyı etkileyen psikolojik bozukluklar
  • Kronik tükenmişlik sendromu

Pandemide dijital teknoloji “ilaç” gibi geldi!

Pandemide dijital teknoloji “ilaç” gibi geldi!

Günümüzde artık birkaç yıl öncesine göre bambaşka bir yaşlı nüfus profili yükseliyor! Teknolojiyi günlük yaşantısından eksik etmeyen, akıllı telefonlarda sosyal medya aracılığıyla tanıdıklarıyla iletişimde bulunup, sanal ortamda klipler, çiçekler, pastalar gönderen, yeni  arkadaşlıklar kuran, kendilerini yaşları nedeniyle sosyal hayattan dışlanmış hissetmeyen, kısacası artık sohbet etmek için torunlarının, çocuklarının gözünün içine bakmayan! Acıbadem Dr. Şinasi Can (Kadıköy) Hastanesi İç Hastalıkları, Geriatri Uzmanı Prof. Dr. Berrin Karadağ özellikle iki yıllık pandemi sürecinde teknolojinin içinde olmanın ruhsal ve fiziksel sağlık açısından da yaşlılara büyük faydalar sağladığını belirtiyor.

Birebir iletişimin yerini alamasa da, günümüzde teknolojinin, aktif yaşlanmanın bir parçası olarak yaşamdaki güçlü ve kalıcı yerini aldığını vurgulayan Prof. Dr. Berrin Karadağ şöyle konuşuyor: “Dijital teknolojinin yaşlı bireylerin sosyalleşmesinde önemli bir rolü bulunmaktadır. Yaşlı bireyler, teknolojideki yeniliklere gün geçtikçe uyum sağlamaya çalışmakta ve her geçen gün teknoloji kullanım oranı artmaktadır. Her ne kadar teknoloji kullanımı konusunda endişe duysalar da dijital teknoloji, iletişimden sağlık sorunlarına kadar her alanda onların günlük yaşamlarını kolaylaştırmakta, bağımsız bir yaşam sürmelerine ve aktif bir yaşlanma dönemi geçirmelerine yardımcı olmaktadır. Bu sayede kendine güvenli, hayattan keyif almaya devam eden ve toplumdaki yerini kaybetmekten korkmayan sağlıklı ve güçlü yaş almaya devam eden bir mutlu yaşlılık hedeflenmelidir.”

Prof. Dr. Berrin Karadağ, 18-24 Mart Ulusal Yaşlılar Haftası kapsamında yaptığı açıklamada, teknolojinin yaşlılara sağladığı 4 önemli faydayı anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Prof. Dr. Berrin Karadağ

Mutluluk

Yaş ilerledikçe kişinin sosyal çevresi, iş çevresi, yaşıtları, arkadaşları vb yaşam paylaşımında bulundukları kişi sayısı azalıyor. Sosyal izolasyon nedeniyle oluşan ruhsal durum, sağlık sorunlarının kötüleşmesine ve hayat kalitesinin önemli ölçüde düşmesine neden oluyor. Ancak teknoloji sağlıklı olan veya sağlık sorunları olan yaşlıların mutluluğuna katkı sunabiliyor. Sevdikleri, ailesi ve torunları ile sosyal medya aracılığı ile görüşmeleri, günlük aktivitelerini paylaşabilmeleri özellikle son 2 yıllık pandemi döneminde büyük fayda sağlıyor. Görüntülü görüşme programları, mobil telefonlar ve internet kullanımının artmasının, özellikle yaşlı bireyin mutlu olmasını sağladığını, iletişimini artırdığını ve sosyal etkileşimini olumlu yönde etkilediğini görüyoruz.

Sağlık

Tıp teknolojisi bu konuda çok önemli adımlar atmaktadır. Sağlık çalışanları olarak doktorların, hemşirelerin ve diğer sağlık personelinin, hastası ile arasında oluşturulan elektronik iletişim sistemleri sayesinde, uzaktan da olsa önemli konularda, özellikle yaşlı hastaların yönlendirilmeleri yapılabilmekte ve bu durum da özellikle hareket kısıtlılığı olan bireylerde ayrıca fayda sağlamaktadır. Yaşlı bireyin kendi doğal ortamında teknoloji kullanılarak izlenmesi ve değerlendirilmesinin; sık hastane başvurularını azaltması ve hastanede sıra bekleme, ulaşım, hastane ortamı gibi nedenlerle oluşabilecek stresin kontrol altına alınmasında da yararlı olabileceği düşünülüyor.

Günlük yaşam

Özellikle internet ve sosyal medya yaşlılar için sosyalleşme aracı olarak önemli katkı sağlıyor. Bu sayede yaşlılar toplum ve çevre ile ilgili olaylar ve dünya haberlerini takip etmekte geri kalmazken, bir yandan da toplum içinde ve topluluklarda aktif olarak yer aldıklarını hissedebiliyorlar. Yine digital teknoloji sayesinde para transferleri, fatura ödemeleri ve kültürel faaliyetler gibi bir çok alanda pek çok işi kolayca yapabiliyorlar.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Kendine güven

Yaşlanma ile birlikte sıklıkla içe kapanma, her işten elini eteğini çekme, işe yaramama, sosyal hayat ve yeniliklerden uzaklaşma ve bunların sonucunda da özgüven kaybı meydana gelebiliyor. Yaş ile fiziksel performans da azalınca, yaşlı birey işlerini daha genç çocuklarından veya tanıdıklarından rica yolu ile yaptırıyor. Teknolojideki hızlı gelişmeye uzak kalmayan yaşlılarda ise kendilerine duydukları güven artıyor. Yaşlılara yönelik çekici ve yararlı ürünlerin tasarlanması ve teknolojik seçeneklerin daha etkin kullanımı, yaşlıların yaşam kalitesini iyileştiriyor ve sosyal uyumlarının kolaylaşmasına katkı sağlıyor.

Teknolojide güvenlik çok önemli!

Prof. Dr. Berrin Karadağ, güvenliğin sadece teknoloji kullanımı ve üretiminde değil aynı zamanda sosyal hizmetlerin yürütülmesinde de kilit rol oynadığını belirterek şöyle konuşuyor: “Yaşlı bakımında sağlık birinci derecede önemli faktör olduğundan, emniyet bu faktörün ayrılmaz bir parçasını oluşturuyor. Özellikle ilaç kullanımı, rutin kontroller, psikolojik destek, fiziksel koruma, fiziksel ihtiyaçların giderilmesi gibi konularda emniyeti sağlayıcı önlemler alınması gerekiyor. Özellikle yalnız yaşayan yaşlılar için, güvenlik amacı taşıyan izleme sistemleri, ivmeölçer tabanlı giyilebilir sensörler ile düşme durumunun tespit edilmesi, duman ve ısı sensörü ile anormal durumları tespit ve engelleme amacı taşıyan uygulamaların mevcut olduğunu görüyoruz. Teknolojideki bu ilerlemeleri özgür, rahat ve kendine güvenli bir yaşam için kullanmayı hedeflemek gerekiyor. Yalnız yaşayan ve unutkanlık veya hareket kısıtlılığı olan yaşlı bireylerin, sağlıklı ve güvenli yaşam devamı açısından desteklenmeleri, acil durumlarda kullanılabilecek veya haberdar edebilecek alarm sistemleri ile günlük yaşam aktiviteleri ve emniyeti oluşturulabilir.”

 Ani tansiyon yüksekliğinin beyin kanamasına neden olabileceğini biliyor muydunuz?

 Ani tansiyon yüksekliğinin beyin kanamasına neden olabileceğini biliyor muydunuz?

İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi İç Hastalıkları uzmanı Dr. Ali Öztürk önemli bilgilendirmelerde bulundu.

Hipertansiyon Nedir?

Normal değerlerinin üstünde olan kan basıncına hipertansiyon denir. Normal olarak kabul edilen değerler büyük tansiyon 140 mmHg, küçük tansiyon için ise 90 mmHg olarak ifade edilmektedir. Kalpten pompalanan kan miktarı ile birlikte damarların göstermiş olduğu direnç sonu kan basıncı oluşmaktadır.

Hipertansiyon Belirtileri

En önemli belirtiler arasında baş dönmesi, kulak çınlaması, baş ağrısı, bulantı, kusma, burun kanaması ve çarpıntı vb. şikayetler oluşmaktadır.

Hipertansiyonun Tedavi Yöntemleri

Uzman bir doktor tarafından yapılan tahlil ve tetkikler sonucunda hastaya verilen en uygun ilaç ile tedavi süreci başlamaktadır. Tansiyonun kontrol altına alınması görülebilecek böbrek, kalp, göz, beyin gibi organlarda herhangi bir sorun oluşmasını engellemekte ve ölüm riskini azaltmaktadır. Ayrıca, ilaç kullanımı dışında hastanın yaşam tarzı haline getirmesi gereken ve dikkat etmesi gereken birkaç unsur vardır. Örneğin; diyet yapılması, sigara kullanılmaması, egzersiz yapılması oldukça önemlidir.

Hastalığın İlk Belirtileri Baş Ağrısı ve Bulantı

Vücutta ihtiyaç duyulan kan basıncının çeşitli sebeplerden dolayı aniden yükselmesi ve bu durum sonucunda kişiyi dirençsiz bırakması ile kendisini göstermektedir. Ani ve şiddetli belirtiler ile ortaya çıkarken, bazı durumlarda hissedilmesi oldukça yavaştır.

Ani bir tansiyon yükselmesi ile oluşan belirtiler; şiddetli baş ağrısı, denge bozukluğu ve baş dönmesidir. Bu belirtilerin yanı sıra göğüs kafesinde hissedilen sıkışma, çarpıntı, kalpte hissedilen ağrı ve kalp atış hızında yükselme görülebilmektedir.

Hasta çoğu zaman hareket edemeyecek duruma gelebilmekte ve hissedilen kulak çınlamaları ile birlikte kalbin attığı her anı duyuyormuş hissi ortaya çıkmaktadır. Ani yükselen tansiyonla birlikte hastalarda burun kanaması da görülmektedir. Bu durumda sakin kalmalı ve gerekli müdahale yapılmalıdır.

Ani Tansiyon Yükselmesinde Yapılması Gerekenler

Oldukça yaygın görülen bir hastalıktır. Bu durumda hastaların ve hasta yakınlarının ani yükselen tansiyon durumda nasıl davranılmaları gerektiği konusunda bilgileri olmaları gerekmektedir. Doğru bir müdahale yapılması hasta için hayati önem taşımaktadır.

Ani yükselen tansiyon durumunda yapılması gerekenler; hasta ilaç kullanılıyorsa öncelikle ilacı verilmelidir. Daha sonra alanında uzman bir doktora başvurulması gerekmektedir.

Ne yaparsanız yapın, bir türlü ısınamıyorsanız…

Ne yaparsanız yapın, bir türlü ısınamıyorsanız…

Kış aylarında en sık yaşadığımız sorunlardan biri, ‘üşümek’ oluyor. Soğuk havada yeterince kalın giyinmeden sokağa çıktığımızda, kapalı mekanlarda ısıtma sistemi ideal ısı ayarında olmadığında, üşüyoruz! Bu mevsimde üşümeyi ‘soğuktandır’ diyerek olağan bir durum olarak görebiliyoruz. Ancak dikkat! Soğuk havalarda hemen hepimizin yakındığı üşüme hissi bazı önemli hastalıklara da işaret edebiliyor. Acıbadem International Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Türker Kundak, üşüme şikayetinin kesinlikle göz ardı edilmemesi gerektiği uyarısında bulunarak, “Üşümek bu dönemlerde Omicron varyantının önemli bir belirtisi olabileceği için hafife alınmamalı. Ayrıca başka pek çok ciddi hastalıklardan da kaynaklanabildiği için özellikle enfeksiyonun olmadığı ve üşeme şikayetinin uzadığı durumlarda da mutlaka bir sağlık kuruluşuna başvurmak gerekiyor” diyor. İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Türker Kundak, üşümeye yol açan önemli hastalıkları anlattı ve uyarılarda bulundu!

Pause Sağlık, Pause Dergi

Dr. Türker Kundak

Covid-19 Omicron varyantı

Üşümek, Covid-19 virüsünün dünyanın pek çok ülkesinde ve Türkiye’de baskın varyantı olan Omicron ile kış aylarında yaygın görülen influenza virüsünün önemli belirtilerinden biri olabiliyor. İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Türker Kundak, bu virüslerin yol açtıkları enfeksiyon hastalıklarında ateş yükselmeden hemen önce ya da ateş yükseldiğinde üşüme hissi gelişebildiğini söyleyerek, “Oldukça bulaşıcı olan ve yoğun bakım gerektirecek kadar ağır zatüre yapabilen bu iki virüsün ilk başlangıç belirtisi olabileceği için üşüme problemi asla hafife alınmamalı” diyor.

Demir eksikliği

Demir eksikliği veya demir eksikliğine bağlı anemi (kansızlık) yine üşümenin oldukça sık görülen nedenlerinden biri. Kadınlarda adet kanamaları gibi, vücudumuzda herhangi bir nedenle oluşan kan kayıplarında veya sadece beslenme eksikliğine bağlı olarak gelişen kansızlık durumunda, üşüme olabiliyor. Ayrıca demir eksikliği dışında lösemi/lenfoma ya da çeşitli kanserler nedeniyle görülen anemiler de üşüme belirtisiyle sinyal verebiliyor.

Hipotiroidi

Tiroit bezinin ürettiği ana hormonlar olan T3 ve T4 hormonları vücudumuzun metabolizma hızını belirliyorlar. Bu bezin vücut için yeterli miktarda tiroit hormonu üretemediği tabloya da ‘hipotiroidi’ deniyor. Tiroit hormonlarının kana az salgılanmalarına bağlı olarak metabolik hızımız yavaşlıyor. Bunun sonucunda; üşüme, halsizlik ve yorgunluk gibi sorunlar ortaya çıkabiliyor.

D ve B12 vitamini eksikliği

İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Türker Kundak, vücudumuzun en önemli vitaminlerinden olan D vitamini ile B12 vitamini eksikliğinin de üşümeye neden olabildiğine işaret ederek, “D vitamini eksikliğinin en önemli belirtisi üşümek olmakla birlikte, kas ve kemik ağrıları da görülebiliyor. B12 vitamini eksikliğinde ise üşümenin yanı sıra vücutta uyuşma, karıncalanma ve his kaybı da gelişebiliyor” bilgisini veriyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Kontrolsüz diyabet

Halk arasında ‘şeker hastalığı’ olarak bilinen diyabette kan şekeri kontrol altına alınamazsa, sinirlerde ve damarlarda hasar oluşabiliyor. Damar tıkanıklığı nedeniyle dokular daha az kanlanınca el ve ayaklarda uyuşukluk, ağrı ile üşüme sorunları gelişebiliyor.

Damar hastalıkları

Damar hastalıklarına bağlı üşüme en sık el ve/veya ayaklarda oluyor. “Bu hastalarda uzuvlarda renk değişikliği, morarma, uyuşma ve karıncalanma şikâyetleri görülebiliyor” diyen Dr. Türker Kundak, şöyle devam ediyor: “Dolaşımın zayıf olması özellikle el ve ayak üşümesine sebep olan en yaygın faktörlerden biridir. Bunun nedeni damar hastalıkları veya damar içi plakların yol açtıkları damar tıkanıklıkları oluyor. Sigara içmek de dolaşım bozukluklarına ve damar tıkanıklıklarına neden olarak üşümeye yol açabiliyor.”

Raynaud hastalığı

Nadir görülen hastalıklardan biri olan Raynaud hastalığında (kan dolaşımının az olduğu bölgelerde gelişen derideki renk değişiklikleri) kan damarlarının kasılmaları sonucu el ve ayaklarda üşüme sorunu oluşabiliyor.

Kanser

Vücutta gelişebilecek kanser hastalığı nedeniyle hızlı kilo vermeyle beraber fazla miktarda kaybedilen kas ile yağ dokusu da yine üşümeye yol açabiliyor. İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Türker Kundak, bu belirtilerde zaman kaybetmeden bir sağlık kuruluşuna başvurmanın yaşamsal önem taşıdığına dikkat çekiyor.

Depresyon / Anksiyete

Covid-19 pandemisinde artış gösteren depresyon ve anksiyete gibi ruhsal sorunlar da beden sağlığımızı olumsuz yönde etkiliyor. Depresyon ve kaygı bozukluğunun uzaması halinde vücudumuzda bazı hormon seviyeleri değişince; sürekli üşüme, yorgunluk ve uyku bozuklukları gibi sorunlar gelişebiliyor.

Covid-19? Domuz Gribi? Yoksa İnfluenza mı?       

Covid-19? Domuz Gribi? Yoksa İnfluenza mı?                        

Covid-19, Deşta varyantı Omicron derken influenza gözden kaçabiliyor. Oysa belirtileri oldukça benzer olan bu hastalık da ciddi derecede ölümcül.

En sık görülen belirtiler boğaz ağrısı, boğazda gıcıklanma, kuru öksürük, kas ve eklem ağrıları, iştahsızlık, karın ağrısı ve ishaldir. Peki tüm belirtiler bu kadar benzerken vakit kaybetmeden doğru teşhisi nasıl koyacağız? Doğru tedaviyi aldığımızdan nasıl emin olabiliriz?  Avrasya Hastane ’sinden İç Hastalıkları Uzmanı Op. Dr. Koray Cengiz influenza virüsüne ait merak edilen tüm detayları açıkladı.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Op. Dr. Koray Cengiz

İnfluenza nedir?

Yaygın olarak grip adıyla bilinen influenza, genellikle ekim ayında başlayarak nisan ayına kadar uzanan dönemde sıkça rastlanılan bulaşıcı bir solunum yolu hastalığıdır. Bazı kişilerde hayati tehlike oluşturabilecek olan bu hastalık sıklıkla soğuk algınlığı ile karıştırılsa da iki hastalık birbirinden oldukça farklıdır.

Hastalığa sebep olan influenza virüslerinin A, B, C olmak üzere üç farklı versiyonu bulunmaktadır. Virüsü bünyesine alan kişinin hapşırması, öksürmesi veya konuşması sırasında yayılan virüslü damlacıkların sağlıklı kişiye geçmesi ile bulaşır. Yaygın olarak sonbaharda başlayıp ilk bahar aylarına kadar görüldüğü için mevsimsel grip olarak da adlandırılıyor. İnfluenza virüsünün birçok alt tipi bulunmaktadır. Bu nedenle, her yıl farklı tipte influenza virüsü ortaya çıkar. Bu da kişinin her yıl tekrar gribe yakalanmasına neden olur.

Soğuk algınlığı mı? Grip mi? COVID-19 mu?

Soğuk algınlığı, grip ve koranavirüs solunum yollarının enfekte olma durumudur. Belirtiler benzerlik gösterse de süreçler arasında şiddetli farklar bulunur. Soğuk algınlığı halsizlik yaratabileceği için sizi biraz aşağı çekebilir. Fakat grip, yataktan çıkma düşüncesi karşısında sizi biraz ürpertebilir. Soğuk algınlığı sırasında yaşadığınız komplikasyonlar nispeten önemsizdir. Ancak, grip zatürree gibi yaşamı tehdit eden bir hastalığa yol açabilir. Koranavirüs, grip ile daha yakın yakın belirtiler gösterir. Düşmeyen yüksek ateşiniz varsa ve nefes almakta zorluk çekiyorsanız tedbir amaçlı en yakın sağlık kuruluşuna başvurmanız gerekir.

Semptomlar kendini aniden ortaya çıkarıyor

Grip ilk olarak, burun akıntısı, hapşırma ve boğaz ağrısıyla birlikte basit bir soğuk algınlığı gibi düşünülebilir. Soğuk algınlığı daha yavaş gelime eğilimindeyken, grip semptomları aniden kendini ortaya çıkarır. Yaygın olarak rastlanılan belirtiler;

  • Ateş
  • Ağrıyan kaslar
  • Üşüme ve terleme
  • Baş ağrısı
  • Kuru, inatçı öksürük
  • Nefes darlığı
  • Yorgunluk ve halsizlik
  • Burun akıntısı veya tıkalı
  • Boğaz ağrısı
  • Göz ağrısı
  • Kusma ve ishal

Hijyen kurallarına uyum sağlamak gribi önlemenin anahtarı

COVID-19 sürecini yaşadığımız bu dönemde hakim olduğumuz hijyen kurallarının önemini bir kez daha hatırladık. Hijyen kurallarını yerine getirmek ve insanlarla olan sosyal mesafeyi sınırlandırmak virüsten kaçınmanın ilk adımıdır. Aynı durum influenza virüsü içinde geçerli… Hijyen burada da alınabilecek ilk önlemdir. Kalabalık yerlerin aktif havalandırılması, el hijyeni ve  yüz maskesi takma  gibi önlemler grip yayılması riskini azaltabilir. Aynı zamanda kişiler öksürük ve hapşırma sırasında peçete ile ağız ve burnun kapatılmasına teşvik edilmelidir. Virüs ile enfekte olan kişi, semptomlarını atlatana kadar kendine ev karantinası uygulayarak temas sıklığını azaltmalıdır.

Belirli kişiler daha büyük risk taşıyor

Solunum yoluyla her kişiye bulaşabilecek olan grip, bazıları için ağır sonuçlar meydana getirebilir. 5 yaşından küçük çocukların ve 65 yaşından büyük kişilerin, kronik tıbbi sorunları olanların (astım, diyabet veya kalp hastalığı) griple ilgili ciddi komplikasyonlara yakalanma olasılıkları yüksektir.

Nasıl tedavi edilir?

İlk olarak influenza teşhisi konanların, virüsün yayılmasını önlemek adına kendilerini izole etmelere gerekir. Ellerini ılık su ve sabunla yıkamak, hapşırırken mendil kullanmakta unutulmamalıdır.

İnfluenza virüsünü alan çoğu kişi tıbbi bakıma ihtiyaç duymadan iyileşebilir. Hafif grip vakaları için en iyi eylem yolu dinlenmek, uyumak, bol sıvı içmek ve ateş semptomlarını tedavi etmek olacaktır. Fakat ağır semptomlarınız varsa veya yüksek risk grubundaysanız uzman bir doktora başvurmanız en doğru yol olacaktır. tedavi için antiviral ilaçlara ihtiyaç duyabilirsiniz. Antiviral ilaçlar hastalığı hafifletebilir ve hasta olma sürenizi kısaltabilir. Ayrıca ciddi grip komplikasyonlarını önleyebilirler.

Kronik yorgunluk sendromu!

Kronik yorgunluk sendromu!

Saatlerce dinlenmiş olmak, hiçbir şey yapmazken bile sürekli aynı duyguyu hissetmek üstelik aylarca… Yapması gerekeni biliyor ama yapamıyor. Sorsanız parmağını kıpırdatacak hali yok. Kimileri için çok tanıdık olan bu durum bazıları için tembellik olarak yorumlansa da bu tablo kronik yorgunluk sendromundan başkası değildir. Avrasya Hastanesi İç hastalıkları Uzmanı Dr. Ayşegül Navdar modern çağın yeni hastalığı kronik yorgunluk sendromunu anlatıyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Dr. Ayşegül Navdar

Temel yorgunluğun sebepleri bellidir

Çok sık rastlanılan bir şikayet olan yorgunluk genel olarak; aşırı egzersiz, beslenme yetersizliği, kansızlık, üst solunum yolu hastalıkları, troid hastalıkları ve viral enfeksiyon sebebiyle gelişir. Kullanılan bazı ilaçlar da yorgunluğa neden olabilir. Ancak kişiler kendilerini geçmeyen bir yorgunluğun çıkmazında buluyorsa bu durum çok daha farklı tanımlanır; Kronik yorgunluk sendromu…

6 aydan beri geçmeyen yorgunluğunuzun bir sebebi var!

Kronik yorgunluk sendromu modern çağın en yaygın problemleri arasında kabul edilir. Kişileri fiziksel, zihinsel ve ruhsal olarak etkileyen kronik yorgunluk sendromu, altı aydan fazla süren kas, eklem, boğaz ağrısı, mide bulantısı ve konsantrasyon eksikliği şeklinde kendini belli eder. Kronik yorgunluk sendromunun en dikkat çeken özelliği ise yorgunluğun dinlendikçe daha da kötüye gitmesidir. Çünkü zihinsel uğraşlar yorgunluğu daha da perçinler.

Dolayısıyla kronik yorgunluktan çok daha farklı bir noktadadır. İki durumun ayrıldığı noktaların başında kronik yorgunluk sendromundaki yorgunluğun ana sebebi fiziksel bir aktiviteye bağlı olarak gelişmemesidir. 6 aydan beri devam ediyor olması ve yatak istirahati ile geçmemesi de diğer farkları arasında yer alır. Daha çok kadınlarda rastlanan kronik yorgunluk sendromu genelde 30-50 yaş grubunda görülüyor.

Kronik yorgunluk sendromu neden ortaya çıkar?

Nedeni tam olarak bilinmese de kronik yorgunluk sendromunun ortaya çıkmasında etkili olan bazı faktörler vardır. Bunlar;

  • Bağışıklık sisteminin zayıf olması,
  • Bazı virüsler,
  • Dengesiz beslenme,
  • Aşırı stres altında yapılan işler,
  • Baskı,

Kronik yorgunluk sendromunun belirtileri nelerdir?

En tipik belirtisi geçmeyen yorgunluktur. Buna ek olarak;

  • Unutkanlık,
  • Dikkat dağınıklığı,
  • Eklem ve kas ağrısı,
  • Lenf bezlerinin şişmesi,
  • Ciltte kızarıklık ve şişlikler,
  • Yeme bozuklukları,
  • Boğaz ağrısı,
  • Uyku bozuklukları,
  • Huzursuzluk,
  • İsteksizlik,
  • Duygusallık.

Kronik yorgunluk sendromunun tanısı nasıl konulur?

Kronik yorgunluk sendromunun teşhisinde kullanılan 2 önemli soru vardır. Birincisi herhangi bir fiziksel aktivite sonucunda oluşup oluşmadığı, ikincisi ise 6 aydan beri devam ediyor olmasıdır. Bu noktada hastalığın dinlenerek geçmemesi de belirleyici bir rol üstlenir. Bu noktada eğer fizyolojik bir yorgunluk için başka, hastalığa bağlı gelişen yorgunluk için başka, kronik yorgunluk sendromu için başka tedavi yöntemleri izlenmelidir.

Bu yorgunluktan kurtulmak mümkün mü?

Yorgunluğun arkasında yatan sebepler tedavinin kişiye göre düzenlenmesini zorunlu kılar. Bu noktada eğer sorun fiziksel ise iyi bir uyku çok önemlidir. Sorun kansızlık, troid veya viral enfeksiyonlara bağlı bir durumsa bu hastalıklara yönelik bir yol izlenir. Ancak sorun kronik ise psikolojik temelli nedenler araştırılmalıdır.

Çölyak hakkında bilinmeyenler

Çölyak hakkında bilinmeyenler

Bebeklik çağından yaşlılığa kadar her dönemde ortaya çıkabilen çölyak hastalığı, belirtileri ve yol açtığı rahatsızlıklar nedeniyle “binbir surat” olarak bilinir. Buğday, arpa, yulaf ve çavdarda bulunan glüten maddesi, genetik yatkınlığı olan kişilerde ince bağırsaklarda tahribata neden oluyor. Hastalığın en etkin tedavisi ise glütenden uzak durmak. Acıbadem Üniversitesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi ve Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Gastroentroloji Uzmanı Prof. Dr. Şafak Kızıltaş, migren, depresyon, kemik erimesi, infertilite, huzursuz bağırsak sendromu gibi birçok hastalığın temelinde yatan çölyak hakkında doğru bilenen yanlışları anlattı.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Prof. Dr. Şafak Kızıltaş

Çölyak modern çağın hastalığıdır!

Hayır, aksine kökeni milattan öncesine dayanan bir hastalıktır. Dünyanın en yaygın genetik hastalığı olan çölyak, ince bağırsağı ve birçok organı tutan, bağışıklık sistemini etkileyen bir hastalık. Eski Yunancada karın anlamına gelen “coeliaca” kelimesinden adını alan hastalığın izlerine M.Ö. 1. yüzyılda bile rastlanıyor. Arkeolojik kalıntılar insanoğlunun Mezopotamya’daki ilk ıslah edilmiş buğdayla beslenmeye başladığından itibaren bu hastalığa yakalandığına gösteriyor. İlk tanı ise 1888’de İngiliz patolog Samuel Gee’nin hastalığın histolojik bulgularını ince bağırsak biyopsilerinde göstermesiyle konuldu. Hastalığa yol açan etken maddenin buğdaydaki glüten olduğu da 1950’lerde kesinleşti.

Yaygın bir hastalık değildir!

Aksine, dünyada en yaygın görülen hastalığıdır. Hastalığın tanımlandığı ilk yılarda görülme sıklığının 4 bin ila 5 bin kişide bir olduğu düşünüldüğünü belirten Gastroentroloji Uzmanı Prof. Dr. Şafak Kızıltaş “Oysa bugün yapılan çalışmalar, birçok toplumda ve ülkemizde çölyak hastalığının her 100 kişiden birinde gözlendiğini ortaya koyuyor. Bu oran Kuzey Avrupa’da 60-70 kişide bire, Batı Avrupa’da da yüzde 5-6’ya çıkıyor. Tanımlanan hastaların sayısına bakıldığında, bunun buzdağının su üstündeki bölümü olduğu benzetmesi yapılabilir. Saptanamayan hastaların çok daha büyük bir kitle olduğu düşünülüyor” diyor.

Çölyak, genetik bir hastalık değildir!

Hayır! Bu hastalık genetik geçişlidir. Çölyak, tek yumurta ikizlerinden birinde varsa diğerinde de yüzde 75 oranında görülüyor. Birinci derece akrabalarda yüzde 20, ikinci derece akrabalarda da yüzde 5 oranında rastlanıyor.

Çocuklukta ortaya çıkar!

Bu hastalığın ortaya çıkış bulguları çok farklı olabilir. Süt çocukluğu, oyun çocukluğu gibi erken dönemlerde ortaya çıkabildiği gibi, 70 ve 80 yaşlarda tanımlanabilen geç olgular da bulunmaktadır. Yani çölyak, her yaşta görülebilen bir hastalıktır.

Tek belirtisi şişlik ve karın ağrısıdır

Çölyak’ın birçok belirtisi vardır. Klasik bulguları karın ağrısı, ishal, kansızlık, kilo alamama, boy kısalığı, fiziksel ve ruhsal gelişme geriliği, diş minesinde sorunlar ve kemik erimesidir.

Çölyak yalnızca sindirim sisteminde hastalık yapar

Aksine, çölyak tüm vücut sistemlerinde çeşitli hastalıklara neden olabilir. Kadınlarda adet düzensizliği, kısırlık, hamilelikte sık düşükler çölyaktan kaynaklanabildiğini belirten Gastroentroloji Uzmanı Prof. Dr. Şafak Kızıltaş, çok farklı hastalıklara yol açabileceğini vurgulayarak şu bilgileri veriyor: “Çölyak, karaciğer fonksiyonlarında sorun, kalp kası bozukluğu, D ve B grubu vitamin eksikliği, folik asit eksikliği, dermatit, ağızda aft, ülser, nörolojik bozukluklar, depresyon, böbrek ve eklem hastalıklar gibi farklı sorunlara neden olabilir.”

Huzursuz bağırsak sendromunun nedeni çölyaktır

Huzursuz bağırsak sendromu, farklı bir hastalıktır. Ancak Çölyak görülme sıklığının, dispepsi (karında ağrı, gerginlik, erken doyma, iştahsızlık, bulantı, geğirme) ve huzursuz bağırsak sendromu sorunu olan hastalarda yüzde 2-3 ‘e çıktığı bilinmektedir.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Glüteni azaltmak çölyakı tedavi eder

Bir çay kaşığının sekizde biri kadar un tüketilmesi halinde bile, alınan glüten hastalığı tetikliyor. Mekanizma şöyledir: Yiyeceklerin bağırsaklardaki emilimi sırasında vücudun savunma mekanizması glütene karşı savaş açar ve antikorların ince bağırsaktaki fırçamsı yüzeye saldırmasıyla bağırsak duvarında hasar olur. Bu hasar nedeniyle besin maddeleri emilmeden sindirim sistemi yoluyla atılır. Glütenli besinlerin az tüketilmesi sorunu bir parça hafifletse de tedavi etmez. Çölyak hastaları bu sorunla karşılaşmamak için içinde hiç glüten barındırmayan yiyecekler yemelidir.

Tanı için kan tetkiki yaptırmak yeterlidir!

Yalnızca kan tetkiki yeterli değldir. Tanı için en önemli yöntem, hekimin muayenesi, hastanın öyküsünün iyi dinlenmesi ve hekim farkındalığıdır. Kan tetkiklerinde çölyak antikorlarına bakılldığını belirten Gastroentroloji Uzmanı Prof. Dr. Şafak Kızıltaş çölyak antikorlarının (Anti-EMA IgA, Anti-ttg IgA ) pozitifliği oranı hastalıkta yüksek olduğuna dikkat çekerek ince bağırsak biyopsilerinin alınması gerektiğini belirtiyor.

Bazen ince barsak biyopsileri de yeterli gelmeyebilir. Bu gibi durumlarda doku tipi tayininin yapılması ( HLA DQ2-HLA DQ8 ) önerilmektedir. Çölyak hastalarının yüde 95’inde bu doku tipleri pozitiftir, bu nedenle Çölyak hastalığının olup olmadığını göstermede önemli rol oynar.

Glüten içeren yiyeceklerden uzak durmak yeterlidir

Çölyak’ın tedavisinde en etkin yöntem, glüten içeren yiyecekleri yememek olsa da, yine glüten içeren temizlik ve kozmetik ürünlerinden de uzak durulması gerekir.

Glütensiz yiyecek diyetine zaman zaman ara verilebilir

Bu hastalığın tedavisinde en önemli adım, glüten tüketimine son verilmesidir. Üstelik bu diyet, hiç ara verilmeden ömür boyu sürdürülmesi gerekir. Diyetine özen gösteren kişilerin ince bağırsağında 6-12 haftada düzelme başlar. Bir yılın sonunda da hastaların yüzde 70’inde tam iyileşme sağlanır. Bir yılda düzelmeyen hastalarda bağışıklık sistemini baskılayan bazı ilaçlar kullanılır.