Yazılar

Diş ağrılarında hemen antibiyotik kullanmayın!

Diş ağrılarında hemen antibiyotik kullanmayın!

“Toplumumuzda maalesef ‘Apseli dişlerde antibiyotik kullanılmadan, dental hiçbir işlem yapılamaz’ gibi bir bilgi kirliliği var. Antibiyotikler; sanıldıkları gibi masum ilaçlar değildir, ağrıyı kesmezler ve dental enfeksiyon kaynağını ortadan kaldırmazlar” diyen İstanbul Okan Üniversitesi Diş Hastanesi Endodonti Bölümü’nden Dr. Öğr. Üyesi Burçin Arıcan Öztürk, açıkladı.

Toplumumuzda maalesef ‘Apseli dişlerde, antibiyotik kullanılmadan dental hiçbir işlem yapılamaz’ gibi bir bilgi kirliliği var. Sağlık örgütleri, tüm Dünyada akılcı antibiyotik kullanımı ve uygulaması için önlemler almaya ve halkı bilinçlendirmeye çalışıyor. 2015 yılı Kasım ayından itibaren her yıl bu amaçla dünya genelinde kampanyalar düzenleniyor.

Dr. Burçin Arıcan Öztürk

“Apseli Dişlerde Acil Müdahale Esastır”

Sanılanın aksine apseli yani enfekte dişlerde, acil müdahale esastır. Hastanın; işleme engel teşkil edecek genel bir sağlık problemi yoksa, ağız açıklığında azalma (trismus), 38 dereceyi geçen ateş, halsizlik, lenf bezlerinin şişmesi (lenfadenopati) gibi şikayet bulguları bulunmuyorsa antibiyotik kullanımı elzem değildir. Sanılanın aksine, yanlış ve acil müdahale yapılmadan kullanılan antibiyotikler neticesinde akışkan kıvamda olan iltihabi doku, tıkız bir hal alır ve dental işlemlerle problemin çözülmesi daha zor bir hale gelir. Hâlbuki acil yapılan dental müdahale sonrasında, akışkan kıvamdaki iltihabi dokunun hızlıca bölgeden uzaklaştırılması ile şikayetler hızla geriler, başarı şansı ve hasta konforu artar.

Antibiyotikler Masum Değiller!

Antibiyotikler, sanıldıkları gibi masum ilaçlar değildir. Bu ilaçlar; alerji geliştirebilir, kolit yapabilir, tedavi maliyetlerinin artmasına sebep verebilir, gastrointestinal hastalıklara sebep açabilir ve en önemlisi direnç geliştirebilir. Antibiyotikler; ağrıyı kesmezler, dental enfeksiyon kaynağını ortadan kaldırmazlar. Bu nedenle; hekim görüşü olmadan antibiyotik kullanımı, kesinlikle sakıncalıdır.

Dental Enfeksiyonlarda Antibiyotikler Neden Yetersizdir?

Antibiyotiklerin etki gösterebilmesi için, kan dolaşımı yoluyla enfekte bölgeye ulaşmaları gerekir. Ancak söz konusu ağız içi dokular olduğunda, enfekte bölgedeki kemik kaybından ve kanlanmanın azlığından dolayı antibiyotikler etki edemezler. Biz diş hekimleri; dental enfeksiyonlarda sadece çevre dokuyu ve hastanın sistemik şikâyetlerini kontrol altına almak için, gerekli gördüğümüz durumlarda antibiyotik reçete etmekteyiz.

COVID-19 aşısının kalp ve damar sistemi açısından olabilecek yan etkileri

COVID-19 aşısının kalp ve damar sistemi açısından olabilecek yan etkileri

“Günümüzde altta yatan sağlık sorunu olan hastalarda da COVID-19 aşısı uygulanmakta. Ama bu bahsedilen aşı kalp hastalığı olan veya kardiyovasküler risk faktörleri taşıyan kişiler için güvenilir ve emin sayılabilir mi?” diyen İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Süha Çetin, önemli bilgiler verdi.

Gerek Pfizer-Biontech veya Moderna ve Johnson & Johnson aşıları olsun, bu aşıların birçok geniş kapsamlı çalışmalar yapıldıktan sonra güvenilir ve koruyucu oldukları kesinlikle söylenebilir. Bu bağlamda kalp hastalığı uzmanları ve nörologlar COVID-19 aşısının yapılmasını çok önemli olarak nitelendiriyor. Özellikle kalp hastalığı olan kişilerde aşının yapılması sadece emin olmakla kalmayıp, bir zorunluluk taşıyor. Belirtilen hastalar COVID-19 enfeksiyonundan kaynaklanan ciddi olabilecek komplikasyonlara çok yatkın olarak değerlendirilebilir.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Doç. Dr. Süha Çetin

Peki bu önem taşıyan COVID-19 aşısının yan etkileri ve özellikle kardiyovasküler yan etkileri olabilir mi?

Aşının en sık görülen yan etkileri enjeksiyon yerinde ağrı ve kızarıklığın olabilmesi, basende yorgunluk ve halsizlik kendini gösterebilir. Ateş değerlerinin yükselmesi veya hafif derecede alerjik reaksiyonlar yan etkiler dâhilinde olabilir. Bahsedilen semptomlar genelde 2 gün içerisinde kaybolur.

Çok nadir olmakla beraber miyokardit (kalp kası enflamasyonu) ve perikardit (kalp etrafındaki zarın enflamasyonu) gelişebilir. Belirtilen hastalık hem viral enfeksiyon (COVID-19 dahil) ve hem de yapılan aşı sonucu görülebilir. Nedeni ise vücudumuzun kendi gösterdiği immün cevabından kaynaklanmaktadır. Elimizde olan kapsamlı veriler miyokardit ve perikardit vakalarının aşı sonrası çok hafif derecede arttığını göstermektedir. Artış özellikle genç erişkinlerde saptanmıştır. Konuyu daha detaylandıracak olursak miyokardit ve perikardit genç erkeklerde ve özellikle ikinci doz aşıdan sonra daha sık görülmektedir.

Peki, olası bir miyokardit veya perikardit bulgusunun kişide görülebilecek semptomları nelerdir?

Şikâyetler genelde göğüs ağrısı, nefes darlığı ve çarpıntı tarzında olabilir. Bahsedilen şikâyetler mevcutsa veya devam ediyorsa bir kardiyolog tarafından değerlendirilmeniz önem taşır.

Olası bir yan etkiye daha değinmek gerekirse, anormal olan bir kan pıhtılaşmasından bahsedebiliriz: Anormal kan pıhtılaşması sonucu olarak felç veya kalp krizi geçirme ihtimali mevcut. Yine aşıdan sonra gelişen vücudun gösterdiği immün cevabı pıhtılaşma durumundan sorumlu tutulmaktadır. Pıhtılaşma yine çok nadir olan bir aşı sonrası komplikasyon olarak nitelendirilmektedir ve 50.000 aşı olan kişinin istatiksel olarak birinden daha azında görülür.

Neticede aşı olmanızın avantajları, altta yatan hastalığınız olsun olmasın, dezavantajlarından kat kat daha fazladır. Tekrar vurgulamak gerekirse, yukarda bahsedilen yan etkiler oldukça nadir görülmektedir ve dolayısı ile abartılmamalıdır.

Diş bakımı aksatılmamalı!

Diş bakımı aksatılmamalı!
Okulların açılmasıyla birlikte evden erken çıkan çocukların ağız bakımlarına daha az zaman ayırdıklarını görmekteyiz. İstanbul Okan Üniversitesi Diş Hastanesi Pedodonti Bölümü’nden Dr. Öğr. Üyesi Müge Bulut, diş bakımı hakkında merak edilenleri anlattı.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Dr. Öğr. Müge Bulut

“Diş problemleri okul devamsızlığına yol açabilir””
Diş çürüğü, çocukluk döneminde sık görülen enfeksiyöz ve kronik bir hastalıktır. Diş çürüğü prevalansı ağız hijyeni uygulaması, şeker tüketimi ve koruyucu ağız sağlığı uygulamaları ile yakından ilişkilidir. Okul çağında diş fırçalama ve dengeli beslenme alışkanlıklarının kazanılması çocukların ağız ve diş sağlığı için büyük önem taşır.
Çocukluk çağında meydana gelen çürükler ciddi ağrı, enfeksiyon, çiğneme güçlüğü, kilo kaybı, büyüme eğrisinde düşme, daimi dişlerde diş çürüğü riski, erken diş kayıplarına bağlı çapraşıklık, uyku problemleri, okul devamsızlığı gibi problemlere yol açabilmektedir.

“Okul çağında kazanılan davranışlar alışkanlık ile kalıcı hale gelecektir”
Okulların açılmasıyla birlikte evden erken çıkan çocukların ağız bakımlarına daha az zaman ayırdıklarını görmekteyiz. Bununla birlikte bu yaş grubunda günlük süt ve süt ürünleri ile taze sebze ve meyve tüketiminin yetersiz düzeyde olduğu ve karbonhidrat içeren atıştırmalıkları çok sık tükettikleri bilinmektedir. Sabah okula yetişme, akşam ödev yetiştirme telaşı nedeniyle aksatılan diş fırçalamanın günde en az iki kez ve iki dakika süre ile yapılması gerekiyor. Unutulmamalıdır ki, bu yaşlarda kazanılan davranışlar alışkanlığa dönüşerek kalıcı hale gelecektir.
Özellikle okul çağındaki çocuklarda ağızda asit ortamının oluşmasını kolaylaştıran şekerli besinlerin tüketim miktarı ve tüketme sıklığının kontrol edilmesi ve özellikle ara öğünlerde tüketiminin sınırlandırılması oldukça önemlidir. Bunların yerine beslenme çantalarına lifli yiyecekler, kuruyemiş ve beyaz peynir gibi besinler koyulmalıdır. Protein ve sebze ağırlıklı beslenme çürük riskini azaltacaktır.

Etkili diş fırçalama ve doğru beslenme alışkanlıkları edinilmelidir
Ağız ve diş sağlığı genel sağlıktan ayrı düşünülmemesi gereken çocukların hem bedensel hem sosyal gelişimini etkileyen önemli bir konudur. Diş çürüklerinin, çocukluk döneminde ortaya çıkan ve önemli bir halk sağlığı sorunu olmaya devam eden yaygın bir diş hastalığı olduğu, çocukların yaşlarına uygun florlu diş macunları kullanılarak yapılan etkili diş fırçalama ve doğru beslenme alışkanlıkları ile önlenebileceği unutulmamalıdır.

Ailelerin bebek gelişimi ile ilgili bilmesi gerekenler

Ailelerin bebek gelişimi ile ilgili bilmesi gerekenler

Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı / Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları Uzmanı Dr. Serkan Atıcı, ailelerin bebek gelişimi ile ilgili bilmesi gerekenleri anlattı.

Geçtiğimiz aylarda ilk yılını geride bıraktığımız COVID-19 pandemisi tüm dünyada yaşamın hemen her alanını etkiledi. Özellikle bebek ve küçük çocuklarda gelişim takibinin de yapıldığı rutin doktor kontrolleri önemli olup, kimi zaman aksatıldı. Gelişim ile ilgili sorunların erken tespiti, gerekli önlemelerin alınması, bazı durumlarda tedavinin geciktirilmeden yapılması çocuğun sonraki hayatındaki karşılaşabileceği sağlık problemlerini de önlemiş olur. Bu açıdan çocukların hem bebeklik döneminde hem de hayatın diğer safhalarında sağlığı için ebeveynlerin bazı bilgileri bilmesi ve hekimler ile işbirliği içerisinde bebeklerinin düzenli takiplerini yaptırmaları gerekir.

Bebeğimin boyu kısa mı? Kilosu normal mi? Bebeğim çevremde gördüğüm aynı yaştaki bebeklere göre daha zayıf görünümde, acaba gelişim geriliği mi var? Ebeveynlerin merak ettiği benzer soruların cevaplarını ve bebek gelişiminde bilinmesi gereken bazı önemli noktaları aileler için hazırladık.

Pause Sağlık

Her bebek kendine özeldir, kendince değerlendirilmelidir

Uzm. Dr. Serkan Atıcı, ‘’öncelikli bilinmesi gereken nokta her bebek kendine özel ve diğer bebeklerden farklıdır. Başta genetik yapısı olmak üzere, cinsiyet, doğum kilo ve boyları, doğum haftaları, anne-baba boyları, beslenme özellikleri, uyku düzenleri,  geçirdiği hastalıklar, egzersizler ve bir takım çevresel faktörler gibi büyüme gelişmeyi etkileyen faktörler her bebek için farklıdır. Yani büyüme gelişme multifaktöriyel olup, çocuklardaki bu değişikliklere göre takvim yaşı aynı olsa da boy, kilo gibi gelişim parametreleri farklı olabilir. Bu açıdan bebek ya da çocukları benzer ay veya yaştaki bebek ve çocuklar ile kıyaslamak doğru değildir. Doğru olan ise bilimsel parametre ve önerilere göre değerlendirme yapmaktır’’ ifadesini kullandı.

Bebeklerin gelişimi anne karnında başlar. Gününde doğan bir bebek yaklaşık 3200-3300 gr olarak doğar. Doğumdan sonraki günlerde vücuttaki sıvının atılmasına bağlı olarak belli miktarda kilo kaybı yaşanabilir. Yaklaşık 10 gün sonra kaybettiği ağırlığı tekrar kazanır. İlk üç ayda ise haftada 150-250 gram, 3-6 ay arasında ise 100-120 gram alır. İlk aylarda günde ortalama 20-30 gram alması normaldir. 9-12 aylar arasında ise günde yaklaşık 10-12 gram almaya başlar. Bir yaşına geldiğinde bebeğin doğum kilosunun ortalama 3 katına, 2 yaşına geldiğinde ise yaklaşık 4 katına çıkması beklenir. 1-3 yaş aralığında ise kilonun ayda 250 gram olacak şekilde artması normaldir. Bu durumda yılda 2-2,5 kilo alabilirler.

Yeni doğmuş bir bebeğin boyu ise yaklaşık 50 santimetre kadardır. İlk üç ayda 8 cm, ikinci üç ayda da yine 8 cm daha bir uzama beklenir. Sonraki üç aylık dönemde yaklaşık 4 cm, diğer üç aylık dönemde de 4 cm daha uzama olur. Bir yaşına gelindiğinde doğum boyunun yaklaşık 1.5 katı olarak 75 cm boya ulaşması gerekir. Boy uzunluğu 1-2 yaş arasında toplam 10-12 cm, 2 yaştan 3 yaş sonuna kadar da yılda yaklaşık 7 cm kadar uzar.

Bebeğimin kilosu düşük  (alt sınırın altında)

Kilo için en önemli faktörlerden biri beslenmedir. İlk 6 ay bebekler anne sütü ile beslenmelidir. Bu dönemde çeşitli nedenlerden dolayı anne sütü alamayan bebeklerde formül mamalar ile beslenme sağlanabilir. Altıncı ayda ise ek besinler başlanmalı, mümkünse 2 yaşına kadarda emzirilmelidir.

Özellikle 6 aydan küçük bebeklerde emzirme ile ilgili problemler gözden geçirilmelidir. Bunun yanında özellikle idrar yolu enfeksiyonu başta olmak üzere eşlik eden hastalık varlığı değerlendirilmelidir. İshal ya da kakada kan varlığı gibi sindirim ile ilgili parametreler gözden geçirilmelidir.

Daha büyük bebekler iştahsızlık problemi yaşayabilir, yemeklerde seçici davranabilirler. Bebekle inatlaşmadan yemek yemeyi eğlenceli hale dönüştürmek gerekmektedir. Yemeği eğlenceli hale dönüştürmek için, eğlenceli tabaklar hazırlanabilir. Tablet veya telefon eşliğinde yemek yedirmeye çalışmak en büyük yanlışlardandır. İştahsız bebeklere miktar olarak az olsa da kalori ve besin içeriği olarak zengin besleyici gıdalar vermek gerekir. Vitamin, mineral içeren şuruplar doktor önerisi olmadan başlanılmamalıdır.

Bebeğim kilolu (üst sınırın üstünde)

Bilimsel araştırmalar erişkinlerde görülen insülin direnci, diyabet, hipertansiyon, kalp hastalıkları, çeşitli kanser tipleri gibi bazı hastalıkların çocukluk dönemindeki yanlış beslenme alışkanlıkları ile ilgili olduğunu göstermiştir. Ebeveynlerin en büyük sorumluluklarından bir tanesi de çocuklarına sağlıklı beslenme alışkanlıklarını kazandırmaktır. Çocuklar çoğu konuda olduğu gibi bu konuda da aile üyelerini örnek aldığı için aile üyeleri çocuk için iyi bir rehber olmalıdırlar. Aile olarak tuzlu yemeklerden, fazla şeker tüketiminden, fastfood tarzı beslenmeden uzak durmak gerekir. Bebeğin ayına göre önerilen gıdaları tüketmesine dikkat etmek gerekir. Çizelgelerde ayına göre bebeğinizin kilosu üst sınırın üstünde ise gözlemleyerek sorunun nerede olduğunu çözmeye çalışın. Mama alan bebeklerde mama miktarı, mama verme sıklığı ve sulandırma işlemi gözden geçirilmelidir. Daha büyük çocuklarda yanlış gıda tüketimi, fazla gıda tüketimi vb. sebepler değerlendirilmelidir. Herhangi bir bulunamıyorsa uzman desteği almanız yerinde olacaktır. Bazı tetkikler yapılması gerekebilir. Bulunacak sebebe göre yaklaşımlarda da değişiklikler olabilir.

Vitamin ilaçlarının kansere karşı bir etkisi var mı?

Vitamin ilaçlarının kansere karşı bir etkisi var mı?

İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi Başhekimi Radyasyon Onkolojisi Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Tayfun Hancılar, sık kullanılan vitamin ilaçları hakkında bilgilendirdi.

Doğal olmayan yollarla alınan yüksek doz vitaminler zararlı!

Amerika ve İngiltere’de yüzde 50 oranında insanın, vitamin ve doğal olduğu iddia edilen preparatları kullandığı düşünülürse; bu pazarın ekonomik büyüklüğü ve neden bu tür ilaç ve karışımların bu kadar çok olduğu anlaşılabilir. Vitaminler aslında hücrelerimiz için vazgeçilmez elementlerdir. Yokluğu, ciddi sağlık sorunlarına yol açar. Ancak son yıllarda yapılan bilimsel araştırmalarda doğal olmayan yollarla alınan yüksek doz vitaminlerin, ne kadar zararlı olabileceği ortaya çıkmıştır. Uluslararası büyük bir araştırma olan SELECT çalışmasında; yüksek doz Vitamin E ve Selenyumun prostat kanserini önlemediği, hatta E vitamini yüksek doz kullanımının prostat kanseri riskini bir miktar arttırdığı ortaya çıkmıştır. A vitamininin akciğer kanserinde önleyici özelliği araştırılırken, 29 bin sigara içicisi riskli kişiye yüksek doz beta karoten verilmiş ancak bu kişilerde akciğer kanseri görülme oranı yüzde 18 artmıştır.   Akciğer kanserine yakalanmış kişilere, yüksek doz beta karoten verildiğinde bu kişilerde maalesef ölüm oranları artmıştır.

“Doktor önerisi olmadan vitamin kullanmayın”

Geçtiğimiz gün açıklanan bir Cochrane analizinde, yüksek doz C vitamininin; sigara içen kişilerde akciğer kanserine karşı koruyucu özelliği olmadığı, hatta kadınlarda bir miktar akciğer kanseri görülme sıklığını arttırdığı öne sürülmüştür. Aynı çalışmada yüksek doz E vitamininin, akciğer kanserine karşı koruyucu olmadığı ve kullanan kişilerde beyinde kanama riskini arttırdığı gözlenmiştir. Tüm veriler göz önünde tutulursa, yiyeceklerden vitamin emilimini bozan bir hastalığınız yoksa (Çölyak hastalığı, Crohn hastalığı, kistik fibroz, siroz, kanser gibi) ek vitamin almak, yararları bir yana ciddi sağlık sorunlarına yol açabilir. Bu nedenle; doktor önerisi olmadan vitamin ilaçları kullanmayın. Evet, yapay vitaminleri önermiyoruz ama unutmamak gerekir ki; vitaminler vücudumuz için hayati öneme sahiptir. Düzenli ve dengeli olarak almak gerekir. O halde; kısaca hangi vitamin ne işe yarar ve doğal olarak nasıl elde edilir?

A vitamini

A vitamini eksikliği; gece körlüğü, saçta dökülme, çocuklarda gelişme geriliği, cilt, saç ve tırnak sağlığında bozulmalar, enfeksiyona eğilim yapar. A vitamini ihtiyacı yetişkin erkek için 10 mg, kadın için 8 mg’dır. Günde bir havuç tüketirseniz, bu ihtiyacın yaklaşık 2/3 ünü alabilirsiniz. A vitamini, karaciğerde depolandığı için fazlası zararlıdır. Örneğin; her gün bir bardak havuç suyu içen kişilerin ten renginde değişiklikler görülebilir. Bu nedenle haftada en fazla; 3 bardak havuç suyu içmek veya günde 1 adet havuç yemek yararlı olacaktır. Ayrıca somon, balkabağı, kavun, karalahana da yüksek miktarda A vitamini vardır.

C Vitamini: Yüksek doz C vitamini kanseri tedavi eder mi?

C vitamini eksikliğinde; yorgunluk, halsizlik, kas ve eklem ağrıları, diş etlerinde kanama, dişlerde anormallikler ve enfeksiyonlara yatkınlık görülebilir. Fazla alındığı takdirde, idrarla atılır. İhtiyaçtan çok fazla alımlarda; böbreklerde taş oluşumuna, ishal ve alerjik deri belirtilerine neden olabilir. Erişkin bir kişinin günlük C vitamini ihtiyacı 80-90 mg arasındadır. Enfeksiyonlarda ihtiyaç yüksek olduğu için 500-1000 mg almak gerekebilir. C vitamini vücutta depolanmadığı için alınacak miktarı, üçe bölmek daha doğru olur. Bir limonda 53 mg, portakalda 53 mg, kivi 92 mg, domates 13 mg, 100 gr çilek 58 mg, 100 gr kuşburnu 436 mg C vitamini içerir. Demek ki sağlıklı bir kişi; günde 2 portakal ve kuşburnu tüketerek yeterli C vitaminini almış olur. Bunların dışında; lahana, patates ile ıspanak, marul, yeşil biber gibi yeşil yapraklı sebzeler zengin C vitamini kaynaklarıdır. Son yıllarda yüksek doz C vitamininin kanseri tedavi ettiği iddia edilmektedir. Ancak bu konuda yapılmış ve olumlu sonuç vermiş bir çalışma yoktur. Yapılan araştırmalar, güvenilir kriterlere sahip olmadıkları için olumlu ya da olumsuz kesin bir yargıya varmak zordur.

D vitamini

Son dönemde, en popüler vitamindir. D vitamininin; temel kaynağı güneştir ve ultraviyole B ışınlarının ciltte oluşturduğu bazı metabolik süreçlerin sonunda üretilmektedir. Balık, balık yağı ve yumurta sarısı her ne kadar D vitamini içerse de, güneş ışınları mutlaka gereklidir. Güneşli günlerde kol bacak ve yüzü açıkta bırakarak, yaklaşık 20 dakika (esmer kişilerde 30 dakika) güneşlenmek D vitamini sentezi için çok önemlidir. Ancak güneş kremleri ya da cam arkasında güneşlenmek D vitamini sentezini engeller bu nedenle; açık havada ve güneş kremi kullanmadan güneşlenmek gereklidir. D vitamini eksikliği kemik hastalıklarına yol açtığından, kas ve kemik ağrısı yaşanabilir. Bebeklerde ve çocuklarda büyümenin gecikmesine, kas güçsüzlüğüne ve iskelet deformitelerine neden olan raşitizmlere yol açabilir. D vitamini eksikliğinde bağışıklık sistemi doğru çalışamaz ve hastalıklarla mücadelede yetersiz kalabilir. Obeziteye zemin hazırlar. Uyku bozuklukları yaşanabilir. Alzheimer hastalığı riskini arttırır. Ülseratif kolit, Crohn, Multipl Skleroz (MS) gibi bağışıklık sisteminin neden olduğu hastalıklarda; düşük D vitaminine rastlanmaktadır. Bazı çalışmalar yüksek D vitamini seviyesi olan bireylerde kolorektal tümörlerin yüzde 30 oranında daha az görüldüğünü saptamış olsa da sonuçlar henüz tam anlamıyla kabul görmemiştir.

D vitamini kansere karşı etkili mi?

Meme kanserine yakalanmış ve D vitamini değeri yüksek olan kadınların, bu değeri daha düşük olanlara göre, yaşam süreleri daha uzundur. Meme kanserine yakalanmış kişilerin; D vitamini seviyesinin 50 mg/ml ve üzerine çıkarılması, tedaviyi olumlu yönde etkilemektedir. SUNSHINE çalışmasında ise; yüksek doz D vitamini desteğinin, 139 kemoterapi alan kolorektal (kalın bağırsak) kanserli hastalarda hastalığın kontrolünü artırdığı gösterilmiştir. D vitaminin diğer kanser türleriyle ilişkisi üzerine yapılan çalışmalarda ise, yararına ilişkin net kanıtlar sağlanamamıştır. Yeni Zelanda’da 5 bin 110 kişinin dahil olduğu çalışmada; 4 yıla kadar yüksek dozlarda oral (ağızdan) D vitamini alan kişilerde, ne kanser riskinde ne de kalp damar hastalığı riskinde azalma gözlenmedi. D vitamini ve kanser ilişkisine dair bugüne kadar yapılan en kapsamlı gözlemsel çalışmada; D vitamininin, sigara kullanmayanlarda dahi, akciğer kanserinden korunmada etkili olmadığı tespit edilmiştir. Yeni açıklanan VITAL araştırmasında, 25 bin 871 sağlıklı kişiye; koruyucu amaçlı vitamin D3 (2000 IU) ve omega-3 verilmiş ancak ne kansere, ne de kalp hastalıklarına karşı koruyucu bir etki saptanmamıştır. Yani kolon ve meme kanseri olan kişiler için D vitamini kullanımı uygun olabilir ama koruyucu olma özelliği şu an için tartışmalıdır.

E vitamini

E vitamini eksikliği kalp ve diğer kaslarda yorgunluğa, karaciğer hastalıklarına, kırmızı kan hücrelerinin kolayca parçalanmasına neden olmaktadır. E vitamini hücre hasarlarını önler, antioksidan özelliği sayesinde serbest radikallerin hücrelere zarar vermesini engeller, kanserin ve kardiyovasküler hastalıkların önlenmesine yardımcı olur. Cildi yaşlanmaya karşı korur, cildin nem dengesinin korunmasına, yara ve yanık izlerinin hızlı bir şekilde iyileşmesine, kırışıklıkların ve diğer cilt sorunlarının önlenmesine katkı sağlar. Saç ve tırnak sağlığını geliştirir. Cinsiyet hormonlarının düzenlenmesinde çok etkindir. Eksikliği kısırlığa yol açabilir. Ancak birçok besinde E vitamini olduğu için eksikliği çok ender görülür. Günlük ihtiyaç yetişkin erkeklerde 10 mg, kadınlarda 8 mg ve çocuklarda 3-10 mg arasında değişmektedir. Bitkisel yağlar, tahıl taneleri, yağlı tohumlar, soya, yeşil yapraklı sebzeler, baklagillerdir. Zeytinyağı, fındık yağı gibi bitkisel yağlarda, fındık, badem, ceviz, kereviz, lahana, brokoli, balkabağı gibi sebze ve yeşillikler, hamsi, somon, uskumru, sardalya ve ton balığı gibi balık türleri, Avokado, muz ve kivi gibi meyveler ve yumurtada bulunur.

B12 vitamini

B12 yetersizliğinde; sinir sisteminde bozukluklar, pernisiyöz anemi oluşur. Kol ve bacaklarda uyuşma, duyu azalması ve kasılmalar en belirgin eksiklik belirtileridir. Dikkat edilmesi gereken nokta B12 sadece hayvansal gıdalarda bulunur. Et, balık, süt, yumurta, peynir gibi… Kırmızı et, deniz ürünleri ve yumurtada yüksek miktarda bulunur.

B6 vitamini

B6 vitamin eksikliğinde; sinir sistemi bozuklukları, dilde ve deride yaralar, hipokromik anemi denilen kansızlık, çocukluk çağında sık görülen eksikliklerdir. Özellikle; anne sütü ile beslenmeyip, hazır mama ile büyütülen çocuklarda; B6 eksikliği sık görülmektedir. Et, sakatat, baklagillerde, muz, avokado, patates, bezelyede yüksek oranda B6 vitamini bulunur.

B17 vitamini (amygdalin) kanseri tedavi eder mi?

B17 aslında, bir vitamin olarak değerlendirilmemelidir. Diğer vitaminler gibi vücutta eksikliği, bir hastalığa yol açmaz. Uzun süre B17 vitamininin, vücutta hidrojen siyanür oluşturarak kanseri tedavi ettiğine inanıldı. Kayısı çekirdeğinde B17 vitamini bol olduğu için kanser hastaları tarafından tüketildi. Özellikle amygdalin, yarı sentetik formu Laetril kanser tedavisinde denendi. Ancak yapılan araştırmalarda B17 vitamininin, kanseri tedavi ettiğini gösteren bir sonuca ulaşılamadı. Özellikle acıbadem ve kayısı çekirdeği; yüksek miktarda, günde 40-60 adet (çocuklarda 6-10 adet) tüketilirse siyanür zehirlenmesi sonucunda ölüme yol açabilir. Güvenli kullanımı konusunda bilgi olmadığı için, acıbadem ve kayısı çekirdeği kullanımı önerilmez. Ancak meyvelerden alınan, B17 güvenlidir. Elma, kiraz, şeftali, armut, erik çekirdekleri, kabak çekirdeği, keten tohumunda bulunur. Böğürtlen, yaban mersin, kiraz, kızılcık gibi orman meyveleri,  acıbadem, tere, pancar, bambu yaprağında da bol miktarda B17 vitamini bulunur. B17 vitamininin fazla ve bilinçsizce kullanılması; siyanür zehirlenmesi belirtilerine benzer; ateş, kusma, baş ağrısı, baş dönmesi, karaciğer hasarı,  kan basıncında bir düşüş, denge ve zorluk yürüme, koma ve en sonunda ölüme yol açabilir. Laetril ilaç olarak, birçok ülkede ölüm tehlikesi nedeni ile yasaklanmıştır.

Peki ne yapmalıyız?

Vitamin ve bazı doğal olduğu iddia edilen takviye edici hiçbir ilacın, kanser ya da diğer hastalıklar üzerinde koruyucu etkisi net olarak gösterilememiştir. Her yıl bir vitamin popüler hale getirilmekte, ciddi sayıda kişiye önerilmekte ve daha sonra ya etkisiz olduğu ya da fazla kullanımı zararlı olarak açıklanmaktadır. Önerimiz; haftanın 3 günü birer saat düzenli tempolu yürüyün, olanağınız varsa bol bol yüzün, sigara ve alkolden uzak durun, haftada 2 kez kırmızı et ya da deniz ürünleri, tam buğday ya da çavdar ekmeği, haftada en az 3 kez yumurta ve bakliyat tüketin, günde 2-3 kez bir porsiyon meyve yemeye çalışın. Esmer bulgur ya da siyah pirinç tüketin beyaz un ve şeker kullanmayın, çay veya kahvenizi şekersiz için. Elbette yazıldığı kadar kolay değil ancak; bu şekilde düzenlenmiş bir yaşam tarzı ile kalp krizi ve kanser riskinizi en az yüzde 50 oranında düşürebilirsiniz. Yapay vitamin ve destek ürünlerinden uzak durun, doktorunuz tıbbi olarak gerekli bulmadıkça ve sizi bu gerekliliğe ikna etmedikçe kullanmayın…

Koronavirüs şeker hastalarını nasıl etkiler?

Koronavirüs şeker hastalarını nasıl etkiler?

İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Yusuf Aydın, ‘’Diyabet yani şeker hastalığı dünyada ve ülkemizde salgın hastalık gibi yayılmaktadır. Toplumumuzda yapılan çalışmalarda yüzde 15 oranında diyabet olduğu saptanmıştır. Bunlara ek olarak yüzde 10 oranında diyabet kadar prediyabet hastamızda bu rakama eklenince %25e yakın oranda kan şekeri yüksekliği ile giden klinik durum olduğu ortaya konulmuştur’’ dedi. 

Diyabet Hastalarına Koronavirüs Uyarısı

Doç. Dr. Yusuf Aydın, ‘’bugünlerde her gün Covid-19 enfeksiyonu sebebi ile kaç kişinin öldüğü kaç kişinin yoğun bakımda olduğu her gün ilan edilmektedir. Günümüzde her 6 saniyede bir kişi diyabet ve komplikasyonları sebebi ile hayatını kaybetmektedir. Bu her gün 1500 kişinin dünyada diyabet sebebi ile ölmesi anlamına gelir. Buna ek olarak her gün diyalize başlayan hastaların yüzde 50 si diyabet yüzünden, ayak ampütasyonlarının yüzde 50 si diyabet yüzünden, kalp krizlerinin yüzde 50 si diyabet yüzünden ortaya çıkmaktadır. Bu rakamlar düşünüldüğünde diyabet ile mücadelede acaba yeterli özen ve dikkati gösteriyor muyuz sorusu gündeme gelmektedir’’ şeklinde açıklamada bulundu.

Doç. Dr. Yusuf Aydın, ‘’Bu soruya kısaca hayır diyebiliriz ama bunu bilimsel olarak şöyle ifade edebiliriz. Diyabetin komplikasyonlarından önlemenin ve korumanın en önemli yolu iyi kan şekeri regülasyonudur. Açlık ve tokluk kan şekerlerinin iyi olması ve bunun sonucunda HbA1c denilen 3 aylık ortalamanın iyi olması diyabet hastalarında diyabet kontrolü açısından bize yol gösterici olacaktır’’ dedi.

Diyabet Hastalığı İçin Toplum Olarak Önlem Alınması Şart

HbA1c seviyesi toplumumuzdaki diyabet hastalarında ne kadar düşük ise kan şekeri kontrolünde ve diyabet kontrolünde o denli iyiyiz demektir. Ama araştırmalar maalesef böyle demiyor. En iyi merkezlerde takip olunan hastalar bile hedefe ulaşma açısından çok kötü durumdalar. Ülkemizdeki diyabetik hastaların ortalama HbA1c oranı %8,3-8.8 arasında değişmektedir. HbA1c seviyesi %7’nin altındaki rakam ise %25 civarındadır. Birçok yeni ilaç, insülin gibi tedaviler olmasına rağmen hastalarımızdaki tedavi başarısı çok iyi görünmemektedir. Aslında bu oran sadece bizim ülkemiz için değil birçok gelişmiş ülkede bile benzerdir.  Şu bir gerçektir ki kan şekerlerini iyi kontrol edebildiğimiz diyabet hastalarında göz, böbrek, kalp ve diyabet ayak gibi önemli komplikasyonlar daha az görülecektir. O yüzden toplum olarak diyabet hastalarının daha bilinçli olabilmesi için toplu bir seferberliğe ihtiyaç vardır. Bireysel çabalardan çok ulusal düzeyde planlamalar ve önlemler alınmalıdır.

Diyabetin Genç Yaşlarda Görülmesinin Sebebi Obezite

Diğer önemli bir sorunda artık toplumumuzda tip 2 diyabet görülme yaşı 25’li yaşlara kadar gerilemiştir. Eskiden yaşlılarda görülen bir hastalık diye anlattığımız tip 2 Diyabetin bu denli erken dönemlerde görülmeye başlamasının en önemli nedeni obezitenin artmış olmasıdır. Obezitenin de en önemli sebebi beslenme bozukluğu ve hareketin azalmış olmasıdır. Bu yüzden sağlıklı beslenme ve hareketli bir yaşamın olmasının gerekliliği çok erken dönemlerde ilkokul ve ortaokuldan itibaren bireylerin beyinlerine işleyecek sosyal projelerin mutlaka hayata geçirilmesi gerekmektedir.

Doç. Dr. Yusuf Aydın, ‘’konu ile ilgili tedbirler alınmaz ise 2025 yılında her 4 kişiden birinin diyabet olacağı endişe her geçen gün bende oluşmaktadır. Sağlıklı toplumlar sağlıklı bireylerle ortaya çıkar. Sağlıklı bireylerde sağlı beslenen ve sağlıklı hareket eden kişilerden gelişir. Diyabeti önlemek ve diyabetle mücadelede mutlaka ulusal bir program içine girilmesi şarttır’’ dedi.

Bizi neler obez yapıyor?

Bizi neler obez yapıyor?

Dünyadaki obezite oranı ve sağlıksız beslenme arasında doğru orantılı bir denge bulunuyor. Böylelikle sağlıklı beslenmenin yetersiz olduğu popülasyonlarda obezite, dolayısıyla beraberinde getirdiği diyabet, kalp damar hastalıkları, karaciğer yağlanması, eklem rahatsızlıkları gibi birçok sağlık sorunu ile karşı karşıya kalınabiliyor. İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Dyt. İrem Aksoy ultra işlenmiş gıdalar yoluyla sağlıksız beslenmenin nelere yol açtığını anlattı.

Dyt. İrem Aksoy, ‘’Beden sağlığı açısından hedeflenmesi gereken en önemli adım sağlıklı, yeterli ve dengeli beslenmektir. Dünyada ve ülkemizde ne yazık ki sağlıklı ve dengeli beslenmenin istenilen düzeyde yürütülemediği nüfustaki obezite oranlarından anlaşılmaktadır. Dünya Sağlık Örgütü obeziteyi “sağlığı bozacak ölçüde vücutta aşırı yağ birikmesi” olarak tanımlanmaktadır. Obezite tüm dünyada yaygın bir şekilde görülen ciddi bir sağlık problemidir. Dünyadaki obezite oranı ve sağlıksız beslenme arasında doğru orantılı bir denge bulunuyor. Böylelikle sağlıklı beslenmenin yetersiz olduğu popülasyonlarda obezite, dolayısıyla beraberinde getirdiği diyabet, kalp damar hastalıkları, karaciğer yağlanması, eklem rahatsızlıkları gibi birçok sağlık sorunu ile karşı karşıya kalınabiliyor. Sağlıklı ve dengeli bir beslenme planını sürdürmek öncelikle obeziteye ve beraberinde getirdiği sağlık problemlerine karşı önlem almanızı sağlar’’ dedi.

Dengeli ve yeterli beslenme nedir?

Ülkemize özgü geliştirilmiş beslenme modeline göre; tahıl grubu, süt ve süt ürünleri, meyve-sebzeler ve protein grubundan besinlerin dengeli ve yeterli şekilde bulunmasıdır.

Buna ek olarak;

-Diyette taze sebze ve meyveleri porsiyonlara dikkat ederek tüketmeye özen göstermek,

-Günde birkaç porsiyon tahıl grubundan besinleri tüketmek,

-Yeterli miktarda süt ve süt ürünleri tüketmek,

-Diyetle yağ alımını sınırlandırmak; doymuş yağları kısıtlamak, doymamış yağları yeterli ve dengeli bir şekilde beslenmeye dahil etmek,

-İstenilmeyen derecede tuzlu, şekerli, yağlı ve basit karbonhidratlı besinlerden uzak durmak,

-Diyette işlenmiş gıdaları ve alkolü minimalize etmek,

-Yemeklerin hazırlanmasında hijyene dikkat etmek ve sağlıklı pişirme yöntemlerini kullanmak.

Sağlıklı ve dengeli beslenmeyi mümkün kılmayan nedenler nelerdir?

Sağlıklı beslenmeyi engelleyen en önemli faktörlerden biri zaman problemidir. Özellikle yoğun işlerde çalışan insanların sağlıklı ev yemeğine ulaşması ve sağlıklı tercihler yapması oldukça zor olabiliyor. Diğer yandan ekonomik nedenler de sağlıklı beslenmenin önünde bir engeldir. Sağlıklı besinlere ulaşmak her toplumda kolay olmayabiliyor.

Bu durumda ultra işlenmiş gıdaların; ekonomik, kolay ulaşılabilir, ilgi çekici ve daha hızlı tüketilebilir olması sağlıksız beslenmeye yönelimi artırıyor.

Ultra işlenmiş gıdalardan bahsetmek gerekirse; cipsler, paketli atıştırmalıklar, şekerlemeler, tatlandırılmış ve gazlı içecekler, dondurulmuş ve raf ömrü uzun yiyecekler kısacası trans yağ, katkı ve koruyucu maddeler içeren bir dizi işlem görmüş besinlerdir. Bu gıdaları sağlıklı beslenme açısından değerlendirecek olursak, toplam yağ, doymuş yağ, şeker ve tuz içeriği yüksek, ancak protein ve diyet lif içeriği düşük besinlerdir. Bu durumda ultra işlenmiş gıdalara sağlıklı beslenme listesinde sınırlandırmak hatta yer vermemek gereklidir.

Yapılan çalışmalara göre ultra işlenmiş gıdaların ve bulunan emülgatörlerin yarattığı etkiler:

-Kan şekerini yükseltebilir,

-Kısa süreli tokluğun ardından hemen aşırı açlığa neden olabilir,

-Vücut yağ ağırlığını artırabilir,

-Karaciğer ve böbrek başta olmak üzere organlara zarar verebilir,

-Kolesterolü yükseltebilir,

-Sindirim sistemi rahatsızlıklarına sebep olabilir,

-Hızlı yemeye sebep olduğundan aşırı yeme problemi yaratabilir.

Geçtiğimiz yıl yapılan bir klinik çalışmanın sonucuna göre;

Ultra işlenmiş gıdalarla beslenen deneklerin gün geçtikçe enerji alımlarında artış gözlemlenmiş ayrıca işlenmemiş diyetle beslenenlere göre de kilo artışı ve vücut yağ artışı tespit edilmiş.

Ultra işlenmiş gıdaların tüketiminin sınırlandırılması; daha az enerji alımı, daha fazla vücut yağı-kilo kaybı sağlayabilir ayrıca obezitenin önlenmesi ve tedavisi için etkili bir strateji olabilir.

Tükettiğiniz besinlerin etiketlerini okumak sizlere farkındalık kazandıracak, artık besin seçimlerinizde daha doğru ve sağlıklı seçimler yapabileceksiniz.

Sağlıklı Beslenme ve Popüler Diyetler

Sağlıklı Beslenme ve Popüler Diyetler

İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Dyt. Derya Fidan, popüler diyetler, sağlıklı beslenme ve yeme alışkanlıkları ile ilgili birçok altın önerilerde bulundu.

Özellikle eve kapandığımız dönem sonrası psikolojik durumlarımız beslenmemize yansıdı; başlıca mutluluk veren besinleri sayabilir misiniz? Ve bunların vücuda etkilerini?

Yemek yemenin güven, bağlanma, kaçma ve doyum sağlama gibi duygularla ilişkisi vardır. Aslında, bebeklikte anne sütü ile birlikte yemeğin ve besinin güven ve sevgi verdiğini öğrenmekteyiz.

Özellikle son dönemlerde besin tüketme isteğimizin olmasının arkasında ise hem içerisinde bulunduğumuz koşullardan “kaçma” hem de güvensiz olan dünyada müdahale edilmeyen kısıtlı aktivitelerden birinin yeme eylemi olması yatmaktadır.

Duygusal yeme durumunda siz daha ne olduğunu bile anlamamışken kendinizi buzdolabının önünde bulabilirsiniz. Ancak tam o sırada kendinize 1 dakika müsaade edip derin nefes alın. Kendinize farklı bir karar şansı verin.

Asla kendinize yasaklar koymayın. Yasak olan hep cazip değil midir?

Sadece kendinize yemek yemeden önce 5 dakika daha beklemeyi hatırlatın.

Beklerken kendinizi dinleyin. Bu sırada neler oluyor ne hissediyorsunuz bir bakın.

Peki duygusal açlığı kontrol altında tutabilmek için nasıl beslenmeliyiz?

Yeterli miktarda protein tüketin.

Kompleks karbonhidratlardan zengin beslenin.

Omega 3 kaynaklarından zengin beslenin.

Antioksidanlardan zengin beslenin.

Probiyotik desteği alın.

Hangi besibler size mutluluk verir diye düşünüyorsanız, yapılan çalışmaların güçlü  bağırsakların mutlu bir beyni sinyalize ettiğini söylüyor. Bu sebeple probiyotik bazlı besinlerden kefir, ayran, yoğurt gibi besinleri daha fazla alan insanlarda iritabl yani huzursuz bağırsak sendromu daha az görülüyor.

En çok sevilenler arasında çikolata başta geliyor diyebiliriz. Bitter çikolata içinde bulunan “feniletilamin” isimli maddenin uyarıcı etkisi bulunuyor ve bu madde kişinin daha mutlu hissetmesine neden oluyor.

Muz potasyum açısından yüksek olan bir meyvedir. Beden ve zihin sağlığı açısından etkisi büyük olduğundan, özellikle çocuk gelişiminde etkisi büyüktür ve bir seratonin kaynağı olarak da nitelendirilebilir.

Yağlı tohumlar sınıfında Ceviz yapısında bulunan triptofan isimli aminoasit sayesinde vücudun serotonin üretimini arttırdığından, mutluluk verici bir keyifte tüketilebilir.

Yeme alışkanlıklarını değiştirmek için nasıl bir plan yapmalıyız? Örneğin stresli bir dönemde değil de daha rahat bir dönemde bunu yapmak vb.

“Kendimi olduğum gibi kabul ettiģimde, değişebiliyorum. ” diyen Carl Rogers değişim paradoksları içinde en önemlisinden bahsetmiştir.

“Kendi değişimimiz”

Bununla birlikte pek çok alışkanlıkla yeme kavramını düşünüyoruz, acaba oda gerçekten değişken midir? Diye.

Evett yeme alışkanlıkları da değişkendir. Zaman, tad, besine ulaşabilme, kültür, çevresel ve ekonomik faktörler gibi birçok dış faktör beslenme alışkanlıklarımızı şekillendirir.

Aklımızda bazı besinler için doğru ve yanlışlar oluşur. Bazı besinler iyi bazı besinler kötü olarak şekillenebilir. Fakat bir besinin iyi yönlerinin çok sağlıklı olduğu, hiç zararının olmadığı anlamına gelmez.  Bu besin birimize çok iyi gelirken, diğerimiz için kötü bir tercih olabilir. Çünkü iyi veya kötü besin yoktur. Farklı kalorilerde farklı içeriğe sahip besinler vardır.  Zararlı olan aslında besinler değil onları nasıl pişirdiğimiz, hangi sıklıkta hangi porsiyonda tükettiğimizdir. Bu yüzden sağlıklı beslenme, diyet yapma süreçlerinizde besinleri “iyi” ve “kötü” şekilde sınıflandırmayın.

Kendinizi bu besinsel değişime hazır hissettiğiniz anda mutfak alışverişinizden başlayarak size uygun olduğunu düşündüğünüz değişimleri adım adım izleyerek yeme alışkanlıklarınız değiştirebilirsiniz.

Son dönemde ABD’de popülerleşen F-Faktör Diyeti de kişilerin sosyal hayatını aksatmadan yapabileceği beslenme biçimi ortaya koyuyor, bu konuda neler düşünüyorsunuz?

F-Factor Diyet, üç öğün yemek ve günde bir atıştırmalık yemeyi hedefliyor. Yağsız proteinleri yüksek lifli gıdalarla birleştirir ve kalorileri düşük, uzun süre tam kalmanızı sağlamak ve yoksunluk hissini önlemek için tasarlanmıştır.

F-Faktör Diyetinin birkaç aşaması var ve her biri, karbonhidrat hedefinize ulaşana kadar net karbonhidrat alımınızı artırır. Genellikle bir porsiyon yiyecek içindeki karbonhidrat miktarından lif içeriğinin çıkarılmasıyla hesaplanırlar.

Diyetinin günde 20-130 gram karbonhidrattan oluşan düşük karbonhidratlı bir diyet olarak kabul edilir.

 

  1. aşamada diyet, günde 35 gramdan daha az net karbonhidrat içerir. Bu yaklaşık 3 porsiyon karbonhidrat üzerine yayılmıştır. Bu, kilo kaybınızı başlatmak içindir.

 

  1. aşamada, günde 75 gramdan daha az net karbonhidrat içerir. Bu yaklaşık 6 porsiyon karbonhidrat üzerine yayılmıştır.

 

F-Factor Diyet’in son aşaması, süresiz olarak kalacağınız bakım aşamasıdır. Bu aşamada günde yaklaşık 9 porsiyon karbonhidrat veya 125 gramdan az net karbonhidrat içerir. Diyet, zayıflama yolunu destekleyebilecek, minimum düzeyde işlenmiş sağlıklı ve bütün yiyecekleri yemeyi vurgular.

Diyet’te önerilen yiyecekler, sağlıklı bir kilo almanıza ve korumanıza yardım ettiği bilinen bir besin maddesi olan lif bakımından da yüksektir. Lif yavaşça sindirilir, bu da sizi öğünler arasında daha uzun süre tok tutar

F-Faktör Diyetiyle ilişkili olası sağlık yararlarına rağmen, bu tür bir beslenme yöntemini benimsemeden önce bazı potansiyel olumsuzlukların göz önünde bulundurulması gerekir.  Diyet, egzersiz kilo kaybınızın rutininin bir parçası olarak önemini en aza indirir. Hatta egzersiz iştahınızı artırabilir, daha fazla yemenize ve kilo kaybını önlemenize yardımcı olur.

Ayrıca, temel besin maddesi olarak lif üzerine yapılan vurgu, diyetinizdeki diğer önemli besin maddelerini görme yeteneğinizi kaybetmenize neden olabilir. Lif önemli olmasına rağmen, sağlıklı ve sürdürülebilir bir kiloyu korumak için gereken tek besin değildir. Örneğin, protein ve yağ kilo kaybında önemli rol oynar. Çünkü sizi daha uzun süre tam tutabilir ve yakacağınız toplam kalori miktarını artırabilir

Dahası, aynı anda çok miktarda lif yemek şişkinliğe, krampa, gaza ve hatta ishale yol açabilir. Bunlar lifin işini yaptığını gösteren normal yan etkiler olsa da, fazla miktarda lif yemeye alışık değilseniz, alımınızı yavaşça artırmak en iyisi olabilir

 

Diyabet Hastalarına Koronavirüs Uyarısı!

Diyabet Hastalarına Koronavirüs Uyarısı!

İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Yusuf Aydın, ‘’Diyabet yani şeker hastalığı dünyada ve ülkemizde salgın hastalık gibi yayılmaktadır. Toplumumuzda yapılan çalışmalarda yüzde 15 oranında diyabet olduğu saptanmıştır. Bunlara ek olarak yüzde 10 oranında diyabet kadar prediyabet hastamızda bu rakama eklenince %25e yakın oranda kan şekeri yüksekliği ile giden klinik durum olduğu ortaya konulmuştur’’ dedi.

Diyabet Hastalarına Koronavirüs Uyarısı

Doç. Dr. Yusuf Aydın, ‘’bugünlerde her gün Covid-19 enfeksiyonu sebebi ile kaç kişinin öldüğü kaç kişinin yoğun bakımda olduğu her gün ilan edilmektedir. Günümüzde her 6 saniyede bir kişi diyabet ve komplikasyonları sebebi ile hayatını kaybetmektedir. Bu her gün 1500 kişinin dünyada diyabet sebebi ile ölmesi anlamına gelir. Buna ek olarak her gün diyalize başlayan hastaların yüzde 50 si diyabet yüzünden, ayak ampütasyonlarının yüzde 50 si diyabet yüzünden, kalp krizlerinin yüzde 50 si diyabet yüzünden ortaya çıkmaktadır. Bu rakamlar düşünüldüğünde diyabet ile mücadelede acaba yeterli özen ve dikkati gösteriyor muyuz sorusu gündeme gelmektedir’’ şeklinde açıklamada bulundu.

Doç. Dr. Yusuf Aydın, ‘’Bu soruya kısaca hayır diyebiliriz ama bunu bilimsel olarak şöyle ifade edebiliriz. Diyabetin komplikasyonlarından önlemenin ve korumanın en önemli yolu iyi kan şekeri regülasyonudur. Açlık ve tokluk kan şekerlerinin iyi olması ve bunun sonucunda HbA1c denilen 3 aylık ortalamanın iyi olması diyabet hastalarında diyabet kontrolü açısından bize yol gösterici olacaktır’’ dedi.

Diyabet Hastalığı İçin Toplum Olarak Önlem Alınması Şart

HbA1c seviyesi toplumumuzdaki diyabet hastalarında ne kadar düşük ise kan şekeri kontrolünde ve diyabet kontrolünde o denli iyiyiz demektir. Ama araştırmalar maalesef böyle demiyor. En iyi merkezlerde takip olunan hastalar bile hedefe ulaşma açısından çok kötü durumdalar. Ülkemizdeki diyabetik hastaların ortalama HbA1c oranı %8,3-8.8 arasında değişmektedir. HbA1c seviyesi %7’nin altındaki rakam ise %25 civarındadır. Birçok yeni ilaç, insülin gibi tedaviler olmasına rağmen hastalarımızdaki tedavi başarısı çok iyi görünmemektedir. Aslında bu oran sadece bizim ülkemiz için değil birçok gelişmiş ülkede bile benzerdir.  Şu bir gerçektir ki kan şekerlerini iyi kontrol edebildiğimiz diyabet hastalarında göz, böbrek, kalp ve diyabet ayak gibi önemli komplikasyonlar daha az görülecektir. O yüzden toplum olarak diyabet hastalarının daha bilinçli olabilmesi için toplu bir seferberliğe ihtiyaç vardır. Bireysel çabalardan çok ulusal düzeyde planlamalar ve önlemler alınmalıdır.

Diyabetin Genç Yaşlarda Görülmesinin Sebebi Obezite

Diğer önemli bir sorunda artık toplumumuzda tip 2 diyabet görülme yaşı 25’li yaşlara kadar gerilemiştir. Eskiden yaşlılarda görülen bir hastalık diye anlattığımız tip 2 Diyabetin bu denli erken dönemlerde görülmeye başlamasının en önemli nedeni obezitenin artmış olmasıdır. Obezitenin de en önemli sebebi beslenme bozukluğu ve hareketin azalmış olmasıdır. Bu yüzden sağlıklı beslenme ve hareketli bir yaşamın olmasının gerekliliği çok erken dönemlerde ilkokul ve ortaokuldan itibaren bireylerin beyinlerine işleyecek sosyal projelerin mutlaka hayata geçirilmesi gerekmektedir.

Doç. Dr. Yusuf Aydın, ‘’konu ile ilgili tedbirler alınmaz ise 2025 yılında her 4 kişiden birinin diyabet olacağı endişe her geçen gün bende oluşmaktadır. Sağlıklı toplumlar sağlıklı bireylerle ortaya çıkar. Sağlıklı bireylerde sağlı beslenen ve sağlıklı hareket eden kişilerden gelişir. Diyabeti önlemek ve diyabetle mücadelede mutlaka ulusal bir program içine girilmesi şarttır’’ dedi.