Yazılar

Türkiye’de 3,39 milyon çocuk obezite riskiyle karşı karşıya

Düzensiz beslenme ve hareketsizlik nedeniyle toplumda hızla yayılan obezite çocukları da önemli ölçüde etkiliyor. 2050 yılında 5-19 yaş arasındaki çocuklarda obezite rakamlarının dünyada 746 milyona, ülkemizde ise en az 3.39 milyona ulaşabileceği tahmin ediliyor. Önlenebilen ölüm nedenleri arasında sigaranın ardından ikinci sırada yer alan obezitenin kalıcı tedavisi, multidisipliner yaklaşımlarla gerçekleştiriliyor. Memorial Bahçelievler Hastanesi Genel Cerrahi Bölümü’nden Obezite Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. M. Celal Kızılkaya, çocukluk çağı obezitesi ve tedavi süreci ile ilgili önemli detaylar hakkında bilgi verdi.

Doç. Dr. M. Celal Kızılkaya

Doç. Dr. M. Celal Kızılkaya

Teknolojik gelişmeler obeziteyi tetikliyor

Dünyada 5–19 yaş arası çocuklarda obezite prevalansı 1975 yılında %4 iken, 2022 yılında bu oran %20’ye ulaşmıştır. Obez çocuk sayısı 1975 yılında yaklaşık 11 milyon iken, 2022’de 65 milyon kız ve 94 milyon erkek olmak üzere toplam yaklaşık 159 milyona yükselmiştir. 2050 yılında dünya genelinde 746 milyon çocuk ve gencin aşırı kilolu/obez olacağı öngörülmektedir. Çocukluk çağı obezitesinde; çocukların akademik hayatta başarılı olma kaygısı, yaşanılan çevrenin güvenli olmaması, çocukların evde daha çok ekran karşısında vakit geçirmelerine ve fiziksel aktivitelerinin azalmasına neden olmaktadır. Diyetteki artmış yağ oranı, fazla karbonhidrat tüketimi ve şekerli içeceklerden zengin beslenme obeziteye yol açmaktadır. Bu şekilde beslenen çocukların çeşitli vitamin ve mineral yetersizlikleri açısından da risk altında oldukları bilinmelidir. Düzenli ve dengeli beslenme obezite gelişimini engelleyici bir faktördür. Öğün atlanmasının, özellikle de çocuklarda kahvaltı alışkanlığının olmamasının doğrudan obeziteye yatkınlığa yol açtığı çalışmalar ile gösterilmiştir. Ebeveynlerin her ikisi de obez ise çocukta şişmanlık riskinin belirgin olarak arttığı da kanıtlanmıştır.

Çocuklarda obezite yatkınlığı, erişkinlerden farklı hesaplanıyor

Çocuklarda obezite tanısında sıklıkla boy ve vücut ağırlığı değerleri kullanılmaktadır. İki yaşından küçük çocuklarda boya göre ağırlık değerlerine göre tanı konulmaktadır. Daha büyük çocuklarda ise vücut ağırlığı, boyun metre cinsinden karesine bölünerek vücut kitle indeksleri hesaplanmaktadır. Ancak erişkindekinden farklı olarak sabit bir değere göre karar verilmemektedir. Yaş ve cinsiyete göre oluşturulmuş eğrilerde vücut kitle indeksi yüzde değerleri %85 ile %95 arasına denk gelen çocuklar fazla tartılı, %95 ve üzerinde olanlar ise şişman olarak kabul edilmektedir. Yine bu çocuklarda bel çevresi değerleri de organ yağlanması ve metabolik risklerin ortaya konulmasında yardımcı olmaktadır.

Çocukların obeziteden korunması için aktif yaşam şart!

Genetik yatkınlığın haricinde erken yaşta şişmanlığa neden olan ya da ek bulguların eşlik ettiği nadir genetik hastalıklar da mevcuttur. Bu genetik hastalıkların ya da hormonal bozuklukların şüphe edildiği çocuklar, çocuk endokrinoloji hekimleri tarafından görülmeli ve izlenmelidir. Basit obezitenin söz konusu olduğu durumlarda ise tedavinin en önemli bileşeni yaşam tarzı değişiklikleridir. Sağlıklı beslenme, düzenli egzersiz, uyku saatlerinin düzenlenmesi ve ekran (bilgisayar, televizyon, akıllı telefonlar vb.) başında geçirilen sürenin azaltılması önerilen yaşam tarzı değişiklikleri arasındadır. Bazı durumlarda ilaç tedavileri gündeme gelebilir, ancak bu yaşam değişiklikleri uygulanmadığı zaman ilaç tedavisinin de etkinliği sınırlı kalmaktadır. Erişkin dönemde uygulanan bariatrik cerrahi, çocukluk çağında öncelikli tedavi yöntemlerinden biri değildir ve bu konuyla ilgili araştırmalar devam etmektedir. Bu yöntem gelişimini büyük oranda tamamlamış, diğer tedaviler ile gelişme kaydedilemeyen, seçilmiş olgularda gündeme gelebilir ancak çocuk, bu konuda deneyimli, çocuk endokrinoloji dahil gerekli tüm branşların bulunduğu merkezlerce değerlendirilmelidir.

Birçok sağlık profesyoneli bu takımın bir parçası

Birçok faktörün etkilediği bir problemi ortadan kaldırmanın yolu probleme farklı açılardan bakabilme kabiliyetine sahip olmaktan geçmektedir. Dolayısıyla obezitenin kalıcı tedavisi ancak multidisipliner bir yaklaşımla mümkündür. Multidisipliner yaklaşım derken obeziteye neden olan faktörleri irdeleyen bilim dalları ile kollektif bir çalışma kastedilmektedir. Obezitenin tedavisinde ekipte yer alması gereken kişiler; obezite cerrahisi (genel cerrah), endokrinoloji, gastroenteroloji, psikiyatri, kardiyoloji, göğüs hastalıkları, beslenme ve diyet, psikoloji, fizyoterapi gibi alanlarda uzmanlar olarak sayılabilmektedir. Ayrıca ihtiyaç doğrultusunda diğer branşlar hasta bazlı olarak ekibe dahil olabilmektedir. Bu branşların hepsi ayrı ayrı hastayı değerlendirmekle birlikte, haftalık toplantılarla bir araya gelerek hasta için bütüncül bir yaklaşım ile en uygun tedavi şemasını belirlemektedir. Böylece hastaya özgü ve sağlık durumuna ve mevcut hastalıklarına göre uygun tedavi protokolü belirlenmiş olur. Bu şekilde izlenen hastalarda ömür boyu korunan tedavi başarısı şansı oldukça yüksektir.

Multidisipliner ekip ile tedavi edilemeyen ve kontrollerine uymayan hastalarda eski yaşam tarzına dönüşler ve geri kilo alımları çok sık gözlenmektedir. Öyle ki geri kilo alımı 10 yılda neredeyse yarı yarıya gibi yüksek bir orana ulaşmaktadır. Geri kilo alımı demek aynı zamanda kronik hastalıkların tekrar ortaya çıkması ya da kötüleşmesi demektir. Bu minvalde değerlendirerek obezitenin kronik bir hastalık olduğunu kabullenip, multidisipliner tedavinin önemini anlayarak tedaviye başlamak kilolardan şikayetçi her bireyin başlangıç noktası olmalıdır.

#Obezite #ÇocukSağlığı #Sağlık #Beslenme #Hareketsizlik #MemorialHastanesi #ObeziteCerrahisi #SağlıklıYaşam #2050Projeksiyonu #ÇocuklukÇağıObezitesi

Bin bebekten ikisi işitme kaybı ile doğuyor

Günümüzde her yeni doğan 1000 bebekten yaklaşık 2 ile 3’ü işitme kaybı ile dünyaya geliyor. Bu oran, yoğun bakımda kalan bebeklerde daha da yükselebiliyor. Erken dönemde fark edilmeyen işitme kaybı; konuşma, dil gelişimi, sosyal beceriler ve akademik başarı üzerinde kalıcı etkilere yol açabiliyor. Bu nedenle yenidoğan işitme taraması, sağlıklı bir gelecek için atılacak ilk adımlardan biri olarak öne çıkıyor. Memorial Bahçelievler Hastanesi Kulak Burun Boğaz Bölümü’nden Prof. Dr. Kadir Serkan Orhan, yenidoğan bebeklerde görülen işitme kayıpları ve tedavi yöntemleri hakkında detaylı bilgi verdi. 

Prof. Dr. Kadir Serkan Orhan

Prof. Dr. Kadir Serkan Orhan

İşitme testinden geçemeyen bebeklerin testi tekrarlanmalı

Bebeklerin işitme kaybı genellikle dışarıdan fark edilememektedir. Bebek, erken dönemde tepkiler verse bile bu yanıltıcı olabilmektedir. Yenidoğan işitme taraması, 2004 yılından itibaren ülkemizde Sağlık Bakanlığı kontrolünde her doğan bebeğe zorunlu olarak yapılmaktadır. Bebeğin doğduğu ilk günlerde yapılan ağrısız ve sadece birkaç dakikalık kolay bir testle işitme kaybını erken saptamak mümkündür. Bebeğin kulağının dış kısmının içine yumuşak uçlu bir alet konulduktan sonra, buradan kulağa ”klik” sesleri gönderilmektedir. Kulak bu sesi işittiği zaman kulağın iç kısmı (koklea) yankı yapmakta ve sağlık profesyoneli bilgisayar aracılığıyla, bebeğin kulağının sese nasıl karşılık verdiğini inceleyebilmektedir. Yenidoğanlarda doğumdan sonra yapılacak tarama testlerinde (OAE, Otomatik ABR) başarısızlık söz konusu olursa 2 hafta sonra tekrarlanmalıdır. Başarısızlık tekrar ederse Klinik ABR testi ile işitme kaybı olup olmadığı araştırılmalıdır. 

Anne babaların işitme testinin sonuçlarını takip etmesi önemli!

İşitme tarama testi, çocukların ilerleyen yıllarda yaşıtları ile aynı düzeyde gelişim göstermeleri için büyük önem taşımaktadır. Tanı konulup erken dönemde tedavi edilen çocuklar günlük hayata kolayca adapte olabilmektedir. Anne ve babaların dikkat etmesi gereken en önemli konu, doğumdan sonra yapılan işitme taramasının sonuçlarını takip etmektir. Eğer “şüpheli” ya da “tekrar gerekli” gibi bir sonuç çıkarsa bu durum ihmal edilmemeli, ileri testler için zaman kaybetmeden referans merkezlerine başvurulmalıdır. İşitme kaybı erken teşhis edilirse, uygun işitme cihazları, koklear implant ve eğitim desteğiyle çocuk normal bir gelişim süreci izleyebilmektedir. 

Çocukta görülen birçok problemin nedeni işitme kaybı olabilir

İşitme kaybı tanısı konmamış çocuklar; geç konuşma, dil geriliği, dikkat eksikliği, öğrenme güçlüğü ve sosyal izolasyon gibi sorunlar yaşayabilmektedir. Bu durum sadece bireysel değil, aynı zamanda toplumsal etkilere de yol açabilmektedir. Oysa işitme kaybı için ne kadar erken tanı konulursa ve tedavi başlarsa sonuçlar o kadar yüz güldürücü olabilmektedir. 

Yetkilendirilmiş referans merkezlerine başvurmakta gecikmeyin

İşitme taramasında şüpheli sonuç çıkan bebeklerin mutlaka yetkilendirilmiş referans merkezlerine yönlendirilmesi gerekmektedir Bu merkezlerde ileri tanı ve tedavi süreci, uzman ekiplerce yürütülmektedir. Tanı geciktiğinde müdahale şansı azalmış olur. Bu nedenle ailelerin, yönlendirildikleri merkezlere zamanında başvurmaları büyük önem taşımaktadır. Memorial Bahçelievler Hastanesi, “Ulusal Yenidoğan İşitme Tarama Programı” kapsamında üçüncü basamak merkez olarak yetkilendirilmiştir. Bu tür merkezler, tanı doğrulama ve ileri tetkiklerin yapılabildiği donanıma ve uzmanlığa sahip kurumlar olarak öne çıkmaktadır. İşitme kaybı şüphesiyle merkezimize yönlendirilen bebekler uzman ekiplerimizin bulunduğu ve ileri teknolojilerin kullanıldığı hastanemizde multidisipliner bir yaklaşımla değerlendirilmektedir.

Koklear İmplant veya Beyin Sapı İmplantı ile tedavi mümkün

Yenidoğan işitme kayıplarında ilk 3 ayda tanının kesinleştirilmesi, ilk 6 ayda da rehabilitasyona başlanması hedeflenmektedir. Orta ve ileri derecede işitme kaybı tespit edilen bebeklere işitme cihazı verilmekte ve özel eğitim merkezlerinde eğitim almaları sağlanmaktadır. İleri derecede işitme kaybı olan bebeklerin 9. veya 10. ayda Kulak Tomografisi ve Kulak MR’ı çekilerek kulak yapıları ve işitme siniri değerlendirilmelidir. Değerlendirme ile Koklear İmplant için uygun olup olmadığına karar verilmektedir. Bebek 1 yaşına geldiğinde iç kulak yapıları ve işitme siniri uygunsa Koklear İmplant, uygun değilse Beyin Sapı İmplantı uygulanmaktadır. Böylelikle çocuklar; yaşları ilerledikçe akranları ile birlikte eğitime devam edebilmekte, işitmeyi yeniden öğrenmekte ve akranlarına yakın bir performans ile duyup konuşabilmektedir.

İdrar kaçırma tedavi edilir mi?

İdrar kaçırma, kadınların yaşam kalitesini önemli ölçüde etkileyen yaygın bir sağlık sorunu olarak biliniyor. Özellikle normal doğum yapmış ve menopoz dönemine girmiş kadınlarda daha sık görülüyor. Yaşın ilerlemesi, pelvik taban kasları olarak sınıflandırılan mesane, rahim ve bağırsakları destekleyen ve idrar kontrolünü sağlayan kasların zayıflaması ile hormonal değişimler, idrar kaçırma riskini artıran başlıca faktörler olarak karşımıza çıkıyor. Memorial Bahçelievler Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Bölümü’nden Doç. Dr. Fatih Aktoz, kadınlarda idrar kaçırma ile ilgili bilgi verdi.

Doç. Dr. Fatih Aktoz

Doç. Dr. Fatih Aktoz

İdrar kaçırma tedavi edilebilir bir hastalıktır

İdrar kaçırma kadınlarda oldukça yaygındır ve yaşla birlikte sıklığı artmaktadır. Normal doğum yapan kadınlarda, pelvik taban kaslarında oluşan gevşeme nedeniyle idrar kaçırma riski artarken, menopoz sonrası östrojen seviyelerinin düşmesi de mesane ve üretra desteğini azaltarak bu durumu daha da kötüleştirebilir. Yapılan araştırmalar, 40 yaş üzeri kadınların yaklaşık %30-40’ının bir tür idrar kaçırma sorunu yaşadığını göstermektedir. Ancak bu oran, doğum yapmış ve menopozdaki kadınlarda %50’lere kadar çıkabilmektedir. Toplumdaki yaygın inanışın aksine idrar kaçırma, yaş almanın ya da doğum yapmış olmanın doğal bir sonucu değildir. Burada vurgulanması gereken en önemli nokta, idrar kaçırmanın normal olmadığı ve tedavi edilebilir bir hastalık olduğudur.

İdrar kaçırma, kadınların yaşam kalitesini düşüren ancak uygun tedavi yöntemleri ile kontrol altına alınabilen bir sağlık problemidir. Normal doğum yapmış ve menopozdaki kadınlarda daha sık görülse de, her yaşta ve farklı nedenlerle ortaya çıkabilir. Kişiye özel tedavi planları ile hem cerrahi hem de cerrahi dışı yöntemlerle idrar kaçırmanın önüne geçmek mümkündür.

İdrar kaçırma, farklı mekanizmalarla ortaya çıkabilir ve üç ana tipi bulunmaktadır:

  • Stres tipi idrar kaçırma; öksürme, hapşırma, gülme veya egzersiz gibi karın içi basıncın arttığı durumlarda idrarın istemsiz olarak kaçmasıdır. Genellikle pelvik taban kaslarının zayıflamasıyla ilişkilidir. 
  • Sıkışma (urgency) tipi idrar kaçırma; aniden gelen şiddetli idrar yapma isteği ile birlikte idrarın tutulamaması durumudur ve çoğu zaman eve dönerken kapıyı açmak, soğukta dışarı çıkmak, musluğu açmak veya elleri yıkamak ile tetiklenir. Genellikle aşırı aktif mesane sendromu ile ilişkilidir.
  • Karma tip idrar kaçırma ise hem stres hem de sıkışma tipi idrar kaçırmanın bir arada görüldüğü durumdur.

Tedavi kişiye ve belirtilere özel olmalı

İdrar kaçırma tedavisinde, hastanın belirtilerine ve idrar kaçırma tipine göre farklı yaklaşımlar uygulanmaktadır.

Stres tipi idrar kaçırma tedavisinde tedaviye genellikle yaşam tarzı değişiklikleri ve pelvik taban kaslarını güçlendirmeye yönelik egzersizlerle başlanır. Kegel egzersizleri, pelvik kasların güçlenmesine yardımcı olarak idrar kontrolünü artırabilir. Sonraki basamakta ilaç tedavileri kullanılabilir. Eğer bu yöntemler yeterli gelmezse, vajinal lazer tedavisi gibi modern yöntemler devreye girer. Lazer tedavisi, vajinal dokuların yenilenmesini ve bu bölgedeki kan akımın artmasını sağlayarak mesane desteğini artırır ve idrar kaçırmayı azaltabilir. Daha ileri durumlarda, TOT (transobturator tape) ve TVT (tension-free vaginal tape) ameliyatları uygulanabilir. Bu ameliyatlar, mesanenin altına yerleştirilen bir hamak ile üretra denilen idrar yolunun desteklenmesini sağlayarak idrar kaçırmayı önler.

Sıkışma tipi idrar kaçırma tedavisinde öncelikle mesane eğitimi, sıvı tüketiminin düzenlenmesi, kafein ve alkol gibi idrar söktürücü maddelerden kaçınılması gibi yaşam tarzı değişiklikleri önerilir. Pelvik taban kaslarını güçlendirmeye yönelik egzersizler de idrar kontrolünü artırabilir. Eğer bu yöntemler yeterli gelmezse, ilaç tedavileri devreye girer. İleri vakalarda perkütan tibial sinir uyarımı (PTNS) uygulanabilir. PTNS, ayak bileği bölgesinden geçen bir sinire hafif elektrik uyarıları verilerek mesane kontrolünün iyileştirilmesini sağlayan bir yöntemdir. Haftada bir ya da iki kez uygulanan seanslar ile mesane fonksiyonları düzenlenebilir ve idrar kaçırma belirtileri azaltılabilir.

Miks yani karma tip idrar kaçırmada ise tedavi, baskın semptomlara göre belirlenir. Hem pelvik taban kaslarının güçlendirilmesi hem de sinir uyarımı gibi yöntemler birlikte uygulanabilir. Eğer hasta hem stres hem de sıkışma tipi idrar kaçırma yaşıyorsa, Kegel egzersizleri, ilaç tedavileri, PTNS ve lazer tedavisi kombine edilerek kişiye özel bir tedavi planı oluşturulabilir.

Cilt kanserinin belirtileri

Cilt kanseri, cildin en dış tabakası olan epidermisteki hücrelerin, onarılmamış DNA hasarı kaynaklı anormal bir şekilde büyümesi ile ortaya çıkıyor. Hücrelerdeki büyüme, cilt hücrelerinin hızla çoğalmasına ve kötü huylu tümörler oluşturmasına sebebiyet veriyor. Üç farklı türü bulunuyor ve erken evrede tespit edilmesi sayesinde tedavisinde yüz güldürücü sonuçlar almak mümkün olabiliyor. Memorial Bahçelievler Hastanesi Dermatoloji Bölümü’nden Doç. Dr. Aslı Tatlıparmak, cilt kanseri hakkında bilinmesi gerekenleri aktardı.

Cilt kanseri, toplumda oldukça sık görülmektedir. Bazal hücreli karsinom (BCC), skuamöz hücreli karsinom (SCC) ve melanom olmak üzere üç farklı türe sahiptir. Yaygın belirtiler olarak bilinen cilt üzerinde gözle görülür bende oluşan değişiklikler, yaralar, kanamalar ve derideki soyulmalar, cilt kanserinin en erken evrede tespit edilmesine yardımcı olmaktadır. Ciltte oluşan şüpheli değişimlerin kontrol edilmesi başarılı cilt kanseri tedavisi için oldukça fayda sağlamaktadır.

Doç. Dr. Aslı Tatlıparmak

Doç. Dr. Aslı Tatlıparmak

Erkeklerde kadınlara oranla daha sık görülüyor

Cilt kanseri tüm dünyada en sık görülen kanser türü olarak karşımıza çıkmaktadır. Sıklığı yıllar içinde artmaya devam etmektedir. Erkeklerde 5’inci, kadınlarda ise 7’inci en sık görülen kanser türü cilt kanseridir. Toplumda görülme sıklığı ise %2 gibi oldukça yüksek bir orandır. Genellikle yaşlı bireylerde daha sık görülmektedir. Çünkü yaş ilerledikçe cilt daha fazla UV ışınlarına maruz kalmış olmakta ve hücrelerde DNA hasarı birikimi artmaktadır. Ayrıca, cilt kanseri erkeklerde kadınlara oranla daha sık görülmektedir.

  1. Cilt kanserinden şüphelenmek için sayılabilecek belirtiler aşağıdaki gibidir;
  2. Ciltte iyileşmeyen (2-3 hafta boyunca), kanayan, kabuk bağlayan ve iyileşip sonra tekrar kanayan yara oluşumları,
  3. Kubbe şeklindeki büyüme, yani ciltten kabaran kitle oluşumu, bazen kabuklanan bazen de kanayan kitle veya yara oluşumları,
  4. Sınırları düzensiz, asimetrik leke büyümeleri,
  5. Çapı 6 mm’den büyük benlerin gözlenmesi.

Fiziki muayene ve biyopsi ile tanı konulabiliyor

Öncelikle uzman bir dermatolog vücuttaki mevcut benlerde veya diğer cilt lekelerinde değişiklik fark edilip edilmediğini veya yeni ben büyümeleri olup olmadığını değerlendirmektedir. Daha sonra saç derisi, kulaklar, avuç içleri, ayak tabanları, ayak parmakları ve diğer özel bölgeler dahil olmak üzere tüm cilt üzerinde fizik muayene yapmak en doğru adım olacaktır. Fizik muayenenin ardından cilt kanserinden şüphelenilecek bir durum gözlemlenmiş ise biyopsi yöntemine başvurulabilmektedir. Biyopside, bir doku örneği alınmakta ve patoloji uzmanı tarafından mikroskop altında incelenmesi sağlanmaktadır. Örneğin incelenmesi sonrasında ciltteki değişimlerin cilt kanseri olup olmadığı ve eğer cilt kanseri mevcut ise hangi tür bir cilt kanseri olduğu kanıtlanmış olmakta ve tedavi süreci başlamaktadır.

Cilt kanserinde tedavi etkilenen alanın durumuna göre değişkenlik gösteriyor

Cilt kanseri tedavisi; kişiye özel tedavi edilmesi gereken bir kanser türüdür. Tümörün büyüklüğü, yeri, derinliği ve hastanın genel sağlık durumu bu tedavinin planlanmasında belirleyici etken olacaktır. Genelde cilt kanserinin tedavisinde eksizyonel cerrahi uygulaması yapılmaktadır. Bu işlemde tümör ve çevresindeki bir miktar sağlıklı dokuyu içerecek şekilde tümör çıkarılmaktadır. Bir diğer işlem de Mohs mikrografik cerrahisi olarak bilinmektedir. Özellikle yüz gibi kritik alanlardaki kanserler için tercih edilen bu yöntemde, tümör katman katman çıkarılmakta ve her katman mikroskop altında incelenmektedir. İşlem, kanserli hücreler tamamen temizlenene kadar devam etmektedir. Bu yöntem, sağlıklı dokunun korunmasını maksimize etmekte ve nüks oranını azaltmaktadır. Bu tedavilerin dışında cilt kanserinde, topikal tedaviler de uygulanmaktadır. Bazı yüzeysel bazal hücreli karsinomlar için topikal kremler (örneğin, imikimod veya 5-fluorourasil içeren kremler) kullanılabilmektedir. Ayrıca Fotodinamik terapi (PDT) de cilt kanserinin tedavisinde etkili olması sebebiyle kullanılabilmektedir. Bu yöntemde, öncelikle kanserli dokuya duyarlaştırıcı bir kimyasal uygulanmaktadır. Birkaç saat sonra bölgeye belirli dalga boyunda ışık verilmektedir. Bu işlemde verilen ışık, uygulanan kimyasalın kanserli hücreleri yok etmesini tetiklemektedir. Tüm bu tedavilerin hangi hastaya uygulanacağı ise hekimin muayenesi ve patoloji sonucuna göre kişiye özel planlanmalıdır.

Her 2 saatte bir güneş koruyucuyu tazelemek gerekiyor

Cilt kanserine neden olan risk faktörleri ve UV ışınlarından korunmak için uygulanması gereken bazı durumlar şunlardır:

  • Her gün SPF’si 15 veya daha yüksek olan geniş spektrumlu bir güneş koruyucu kullanmayı unutmayın.
  • Gün içinde güneş kreminizi her iki saatte bir yenileyin.
  • Bulunduğunuz alanda gölge mevcut ise mutlaka gölgede kalmaya dikkat edin.
  • Mümkünse hafif ve uzun kollu bir gömlek, pantolon, geniş kenarlı bir şapka ve UV korumalı güneş gözlükleri kullanmaya özen gösterin.
  • Derinizi takip edin, düzenli olarak cildinizi inceleyin ve gözlemlediğiniz dikkat çeken bir değişiklikte doktorunuza başvurmayı ihmal etmeyin.

Güneşin zararlı etkilerinden korunmak cilt kanseri riskini düşürüyor

Doğrudan güneş maruziyetinden kaçınmak, güneş ışınlarının en güçlü olduğu 10:00 ile 14:00 saatleri arasında dışarıda olmamaya özen gösterilmek cilt kanseri oluşumunu önlemenin en önemli adımıdır.  Eğer dışarıda bulunulması gerekli ise gölge bir alanda beklemeye dikkat etmek gerekmektedir. Özellikle hem kadın hem de erkeklerin sıklıkla estetik amaçlı tercih ettikleri solaryum gibi zararlı işlemlerden uzak durulması oldukça önemlidir. Solaryumda vücuda verilen ultraviyole ışık, cilt kanserine ve erken cilt yaşlanmasına neden olabilmektedir. Korunmasız ve kontrolsüz güneş maruziyetinin deri kanseri oluşumunun en önemli sebebi olduğunun unutulmaması önemlidir.

Çocukları tehdit eden hastalık menenjit!

Beyin ve omuriliği çevreleyen zarların iltihaplanması olarak tanımlanan menenjit hayati tehlikeye de yol açabilen ciddi bir rahatsızlıktır. Özellikle 1 yaş altı bebekler, ergenler, genç erişkinler, bağışıklık sistemi zayıf olan bireyler, dalağı olmayanlar veya işlevsiz olanların daha yüksek risk altında olduğu bu hastalığa karşı aşılanma hayat kurtarıcı olmaktadır. Memorial Bahçelievler Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Bölümü’nden Uz. Dr. Pınar Karadeniz, menenjit ve menenjit aşısı hakkında bilgi verdi, ebeveynlere önemli önerilerde bulundu.

Meningokok menenjiti, Neisseria meningitidis bakterisinin neden olduğu ciddi bir beyin zarı iltihabıdır. Ayrıca bu bakteri kan dolaşımına geçerek ağır sepsis ( meningokoksemi) tablosuna neden olabilir. Meningokok menenjiti, nadir bir hastalıktır ancak hızlı ve ciddi seyretme potansiyeli nedeniyle büyük önem taşır. Salgınlar halinde veya kapalı topluluklarda daha sık görülebilir. Tedavi edilmediğinde ölüm oranı yüksektir ve hayatta kalanlarda kalıcı hasarlar bırakabilir. Erken teşhis ve tedavi, hastalığın seyrini belirlemede kritik öneme sahiptir.

Dr. Pınar Karadeniz

Dr. Pınar Karadeniz

Menenjitin belirtilerini önemseyin

  • Ateş: Genellikle ani başlayan yüksek ateş görülür.
  • Baş ağrısı: Şiddetli ve sürekli bir baş ağrısı olabilir.
  • Ense sertliği: Baş, öne doğru eğildiğinde ense kaslarında sertlik hissedilir.
  • Işığa duyarlılık (fotofobi): Gözler, parlak ışığa karşı hassas hale gelir.
  • Mide bulantısı ve kusma: Özellikle çocuklarda sık rastlanır.
  • Peteşi-purpura-ekimoz: Genellikle ciltte küçük, kırmızı-mor noktalar şeklinde başlar ve basmakla solmaz. Zamanla bu döküntüler birleşerek daha büyük, morumsu lekelere dönüşebilir.

Bunların dışında, huzursuzluk, bilinç bulanıklığı, havale gibi belirtiler de olabilir. Özellikle bebeklerde ve küçük çocuklarda belirtiler daha belirsiz olabilir; bu nedenle ateş, sürekli ağlama, bombeleşmiş bıngıldak, beslenme güçlüğü gibi belirtiler de dikkate alınmalıdır.

Çocuklara nasıl bulaşıyor?

Meningokok bakterisi, genellikle hasta veya taşıyıcı kişilerin solunum yoluyla salgıladığı damlacıklar aracılığıyla bulaşır. Öksürme, hapşırma veya yakın temas (örneğin öpüşme) sırasında bakteri bir kişiden diğerine geçebilir. Kapalı ve kalabalık ortamlarda, örneğin okullar, yurtlar veya askeri kışlalar gibi yerlerde bulaşma riski artar. Taşıyıcı olan kişiler, herhangi bir belirti göstermeden bakteriyi taşıyabilir ve yayabilirler.

Enfeksiyon birkaç saat içinde ciddi ve hatta ölümcül hale gelebilir. Temas süresi de önemlidir. Kısa süreli ve yüzeysel temaslarda bulaşma riski düşüktür. Ancak, uzun süreli ve yakın temaslarda risk artar. Eğer meningokok menenjiti olan biriyle yakın ve uzun süreli temas ettiyseniz, derhal bir sağlık profesyoneline danışmalısınız. Koruyucu antibiyotik tedavisi gerekebilir ve aşı durumu gözden geçirilmelidir.

Yüksek risk altındaki çocuklara dikkat!

Meningokok menenjiti hastalığına herkes yakalanabilir ancak bazı çocuklar daha yüksek risk altındadır. Bunlar arasında:

  • 1 yaş altı bebekler: Bağışıklık sistemleri henüz tam gelişmediği için enfeksiyonlara karşı daha savunmasızdırlar.
  • Ergenler ve genç yetişkinler: Özellikle 16-23 yaş arası bireyler, kapalı ve kalabalık ortamlarda (okul, yurt, askeri kışla gibi) yaşadıkları için risk altındadır.
  • Bağışıklık sistemi zayıf olanlar: Orak hücre hastalığı, dalağı alınmış bireyler veya bağışıklık sistemini baskılayan durumlara sahip olanlar.
  • Belirli coğrafi bölgelerde yaşayanlar: Meningokok hastalığının yaygın olduğu bölgelerde, örneğin Sahra-altı Afrika’nın “menenjit kuşağı” olarak bilinen bölgelerinde yaşayanlar.

Meningokok menenjitinden korunmak için en etkili yol aşılama

Aşılar, bağışıklık sistemini güçlendirerek, meningokok bakterisinin neden olduğu enfeksiyonları büyük ölçüde önler.

Bunun dışında;

  • Kalabalık ortamlarda hijyen kurallarına dikkat edilmesi
  • Hasta kişilerle yakın temastan kaçınılması
  • Gerekli durumlarda antibiyotik profilaksisi uygulanması (örneğin, hastayla yakın temasta bulunan kişilere) gibi önlemler de bulaşı azaltabilir.

Meningokok aşıları, Neisseria meningitidis bakterisinin neden olduğu enfeksiyonları önlemeye yönelik geliştirilmiştir. Başlıca iki tür meningokok aşısı bulunur

  1. MenACWY aşıları: Bu aşılar, meningokok bakterisinin A, C, W ve Y serogruplarına karşı koruma sağlar.
  2. MenB aşıları: Bu aşılar, meningokok B serogrubuna karşı koruma sağlar.

Her iki tip aşının da yapılması, meningokok hastalığına karşı yüksek oranda koruma sağlar ancak bağışıklık zamanla azalabilir. Risk gruplarına göre doktor kontrolünde rapel doza gerek duyulabilir. Aşılama sonrası beklenmedik bir reaksiyon gözlemlendiğinde doktorla iletişime geçmek önemlidir. Unutulmamalıdır ki aşının sağladığı koruma, nadir görülen ciddi yan etkilerinden çok daha fazladır.

Erken menopozun belirtilerine dikkat!

Menopoz, kadınlarda adet döneminin kalıcı olarak sona erdiği dönem olarak biliniyor. Ortalama menopoz yaşı 49-51 olsa da, 45 ile 55 yaş arasında menopoza girmek normal kabul ediliyor. Menopoz dönemi bazı kadınlarda 40 yaşından önce de gelebiliyor. Bu durum “erken menopoz” olarak adlandırılıyor ve hem fiziksel hem de psikolojik olarak önemli etkileri olabiliyor. Memorial Bahçelievler Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Bölümü’nden Doç. Dr. Fatih Aktoz, erken menopoz ile ilgili bilinmesi gerekenler anlattı.

Doç. Dr. Fatih Aktoz

Doç. Dr. Fatih Aktoz

Ateş basması ve terlemeler erken menopozu işaret edebilir

Erken menopozun pek çok nedeni olabilmektedir. Bunlar arasında genetik yatkınlık, otoimmün hastalıklar, kemoterapi veya radyoterapi gibi kanser tedavileri, yumurtalıklara zarar veren cerrahi müdahaleler ve çevresel faktörler yer almaktadır. Ailede erken menopoz geçmişi olan kadınlarda bu risk daha yüksektir.

Erken menopozun belirtileri genellikle klasik menopoz belirtileriyle benzerdir ve şöyle sıralanabilir:

  1. Adet düzensizlikleri ve adet görememe
  2. Kısırlık
  3. Ateş basmaları ve terlemeler
  4. Uyku problemleri
  5. Vajinal kuruluk ve cinsel istekte azalma
  6. Ruh hali değişiklikleri, depresyon ve kaygı
  7. Kemik erimesi
  8. Ciltte kuruluk
  9. Saç dökülmesi 

Erken menopoz birçok sağlık sorununa neden olabilir

Menopoz, östrojen hormonundaki düzeylerin düşmesiyle birlikte kadın vücudunda çeşitli değişikliklere neden olur. Erken menopoz ise bu etkilerin daha erken yaşlarda başlamasına yol açar. Bu durum, kalp-damar hastalıkları riskinin artmasına, kemik erimesine, bilişsel fonksiyonlarda azalmaya ve ruhsal sağlık sorunlarına neden olabilir. Erken menopoz, aynı zamanda doğal yollarla gebelik şansını önemli ölçüde azaltabilir.

Adet görmeyen 40 yaş altındaki kadınlar dikkat etmeli

Erken menopoz tanısı, 40 yaş altındaki kadınlarda adet görmeme ile birlikte yüksek folikül uyarıcı hormon (FSH) seviyelerinin tespit edilmesi ile konulabilmektedir. Seyrek adet gören kadınlarda FSH testi için en uygun zaman adet döngüsünün üçüncü günüdür. Adet görmeyen kadınlarda ise test herhangi bir günde yapılabilir. Ayrıca, sıcak basmaları ve vajinal kuruluk gibi kadınlık hormonu olan östrojen eksikliğine bağlı semptomlar, erken menopoz tanısını düşündüren önemli bulgulardır. Yumurtalık rezervinin değerlendirilmesi için Anti-Müllerian Hormon (AMH) testi ve ultrasonla folikül sayımı gibi ileri tetkikler de kullanılabilir.

Hormon tedavisi menopozun etkilerini azaltabiliyor

Erken menopoz tam anlamıyla geri döndürülemez, ancak belirtilerin yönetilmesi ve uzun dönem sağlık etkilerinin azaltılması mümkün olabilir. Hormon replasman tedavisi (HRT), eksilen östrojen ve progesteron hormonlarının yerine konmasıyla semptomları hafifletebilir ve erken menopozun yol açtığı riskleri azaltabilir. Uzmanlar, erken menopoz tanısı alan kadınların en az 50 yaşına kadar hormon tedavisi almasını önermektedir. Dengeli beslenmek, D vitamini ve kalsiyum desteği almak, sigara ve alkolden uzak durmak, düzenli egzersiz yapmak kemik ve kalp sağlığını destekleyebilir. Psikolojik destek almak, erken menopoz yaşayan kadınların ruhsal sağlıklarını korumalarına yardımcı olabilir. Çocuk sahibi olmak isteyen kadınlar için bazı üreme teknolojileri umut verici çözümler sunmaktadır. Yumurtalık rezervi henüz tamamen tükenmeden önce yumurta dondurma işlemi, doğurganlığın korunması açısından önemli bir seçenek olabilir. Yumurtaların erken menopoz öncesinde toplanarak dondurulması, ilerleyen yıllarda tüp bebek tedavisi ile gebelik elde etme şansını artırabilir. Unutulmamalıdır ki, her türlü tedavi seçeneği bir uzman kontrolünde uygulanmalıdır.

Erken menopoz, hem fiziksel hem de psikolojik etkileri olan önemli bir sağlık sorunudur. Kadınların adet düzeni ve vücutlarındaki değişikliklere dikkat etmeleri ve erken menopoz belirtisi görüldüğünde bir uzmana başvurmaları oldukça önemlidir. Uygun tedavi ve destekle erken menopozun etkileri en aza indirilebilir ve yaşam kalitesi artırılabilir.

Yazın cilt ve saçınız kurumasın!

Yazın cilt ve saçınız kurumasın!

Yaz aylarında güneş ışığı, deniz, havuz ve sıcağın etkisi ile cildin koruyucu tabakası zarar görebiliyor. Buna bağlı olarak ciltte kuruluk ortaya çıkabiliyor. Sadece cilt bakım rutinine nemlendirme ve güneş koruyucuların eklenmesi yeterli olamayabiliyor. Çünkü yaz aylarında saçınız da kuruyabiliyor. Bu dönemde saç ve cilt sağlığı için bazı önerileri uygulamak önem taşıyor. Memorial Bahçelievler Hastanesi Dermatoloji Bölümü’nden Doç. Dr. Asude Kara Polat, yaz döneminde dikkat edilmesi gerekenler ile ilgili bilgi verdi.

Doç. Dr. Asude Kara Polat

Doç. Dr. Asude Kara Polat

 Her banyo sonrası vücudu nemlendirmek gerekiyor

Cilt bakım rutininin bir parçası olan nemlendirme ve güneşten korunma oldukça önemlidir.

Cilt tipine uygun şekilde nemlendiricilerin kullanılması gerekmektedir. Her banyo sonrası tüm vücut krem, losyonlar ile nemlendirilmelidir. Cilt bakımı için yaz mevsiminde gözenekleri tıkayacak yağ bazlı ürünler tercih edilmemelidir. Su bazlı nemlendiriciler kullanılmalıdır. İçeriğinde ise hyaluronik asit, seramid, pathenol gibi içerikler tercih edilebilir. Özellikle yaz mevsiminde güneş ışınlarının daha dik gelmesi ile UV etkisi daha belirgin olarak etkisini göstermektedir. Cilt sağlığını korumak için güneş koruyucular kremlerin, losyonların veya sticklerin kullanılması gerekmektedir.

Mavi ışık koruyucu filtreli güneş koruyucular öneriliyor

Telefon, tablet, bilgisayar, LEED ışığı gibi günlük hayatta sık kullandığımız eşyalar da mavi ışık saçar ve ciltte lekelenme, ince kırışıklık gibi yaşlanma belirtilerinin oluşumuna zemin hazırlar. Son yıllarda güneş koruyucu kremlerin içeriğine mavi ışık koruyucu filtreler eklenmektedir. Dolayısı ile dışarı çıkacak olmasanız bile güneş koruyucu kullanımı önemlidir. Sabah cilt bakım rutinimize mevsim fark etmeksizin temizleme sonrası nemlendiriciler ve güneş koruyucular eklenmelidir. Güneşten koruma faktörü yani SPF (sun protection factor) en az 30 olacak şekilde geniş spektrumlu güneş koruyucu kremlerin uygulanması gerekmektedir. Gün içinde bu kremlerin 2 veya 3 saatte bir yenilenmesi önemlidir. Yine açık renk kıyafetler, geniş kenarlıklı şapkalar, UV koruyucu fitre içeren kıyafetler, bol pamuklu kıyafetler tercih edilebilir. Zararlı UV ışınlarına karşı güneş gözlüğü tercih ederken mutlaka UV400 ifadesi bulunmasına dikkat edilmelidir.

Doç. Dr. Asude Kara Polat

Deniz, güneş ve havuz saç sağlığını da olumsuz etkiliyor

Yine yazın güneşin, denizin, havuzun etkisi ile cilt sağlığı kadar saç sağlığı da olumsuz etkilenmektedir. Saçlar kurur, matlaşır, kolay kırılmalar meydana gelebilmektedir. Şampuan tercihinde nem veren seramid içeren ürünler tercih edilmelidir. Boyalı saçlarda, kurumaya daha eğilimli olan saçlarda haftada 1 veya 2 kez saç bakım maskeleri kullanılabilir. Yine tatlı badem yağı, Hindistan cevizi yağı ile saç diplerine masaj yapılabilir. Saçı fön makinesi veya diğer ısı kaynakları ile kurutmak daha çok kuruluğa yol açacağı için saçın kendi halinde kuruması daha uygun olacaktır.

Havuza veya denize girerken bone tercih edilebilir. Bone takma ve çıkarma esnasında saçta kırılmaya yol açmayacak boneler tercih edilmelidir. Şapka ve eşarp da güneşin zararlı etkisini azaltmak için kullanılabilir. Saç sağlığını desteklemek için vitamin destekleri önemlidir. Yine yaz aylarında saçları canlı, parlak, yumuşak hale getirmek için kişiye göre planlaması yapılan vitamin, mineral, peptid içeren flakonların kullanıldığı mezoterapi uygulaması ve kişinin kendi kanı alınarak büyüme faktörlerinin açığa çıkmasıyla oluşturulan plateletten zengin plazma uygulaması veya mezenkimal kök hücre içeren eksozom uygulanabilir.

Yaz aylarında da bazı kozmetik işlemler uygulanabiliyor

Pek çok kozmetik işlem özellikle kış döneminde yapılmaktadır. Fakat yaz aylarında da cilt bakımı için yapılacak dermokozmetik işlemler bulunmaktadır. Yaz döneminde karbon peeling, mezoterapi, trombositten zengin plazma (plateletten zengin plazma/PRP), eksozom, botulinum toksin, dolgu uygulamaları, bazı lazer tedavileri gibi uygulamalar yapılabilmektedir.

Cilt sağlığımız için bol su tüketmek, yeterli sebze, meyve ve baklagil tüketimi ile sağlıklı beslenmek ve sigara kullanmamak önemlidir. Sigara cilt yaşlanmasını tetikleyen faktörlerden biridir. Ciltte sentezlenen D vitamini yeterli olamadığında D vitamini takviyesi doktor tavsiyesi ile kullanılabilir. Yine yeterli balık tüketmeyen kişiler için omega 3 takviyeleri kullanmak cilt sağlığı için önemlidir.

İki omuz arasında fark varsa dikkat!

İki omuz arasında fark varsa dikkat!

Skolyoz özellikle çocukların sadece duruşunu değil tüm yaşamını olumsuz etkileyebilen bir sağlık problemidir. İki omuz arasında fark olması veya omurga hattında eğriliğin olması skolyozun belirtileri arasında yer almaktadır. Çocukların %3’ünde görülebilen skolyoz, vakit kaybedilmeden tedavi edilmelidir. Memorial Bahçelievler Hastanesi Omurg Cerrahisi Merkezi’nden Prof. Dr. Onur Yaman, Farkındalık Ayı’nda çocuklarda skolyoz hakkında önemli bilgiler paylaştı.

Prof. Dr. Onur Yaman

Prof. Dr. Onur Yaman

Çocuğunuz da skolyoz olduğunu nasıl anlarsınız?

Skolyoz sıklıkla 12-16 yaşları arasında çocuklarda görülmektedir. Özellikle çocukların sırtına bakıldığında omuzları arasında bir farklılık varsa, sırtlarının orta hattında yani omurgalarında bir eğrilik fark ediliyorsa, kemer taktıklarında kemerin yukarıda ya da aşağıda olduklarından şüpheleniyorlarsa, onları hafifçe belinden aşağı doğru büktüklerinde sırtta hafif bir kabarıklık varsa skolyozdan şüphelenilmelidir.

Skolyoz egzersizleri çok önemli

Çekilecek olan basit bir skolyoz grafisi yani her iki omuzu ve omurgayı bize gösteren kalçaların da içine dahil eden filmde, bir eğrilik olup olmadığı tespit edilebilmektedir. Eğer eğriliğin derecesi 10 derecenin üzerinde ise skolyoz var demektir. Çocuklardaki skolyozda önemli olan skolyozun derecesidir. 10 derece ile 25 derece arasındaki eğrilikler ilk başta takip edilmektedir. Sırt çantası taşımamaları, sırt ve bel kaslarını kuvvetlendirecek egzersizler yapmaları ve bir uzman yani fizik tedavi, fizyoterapist veya eğitimci eşliğinde skolyoz egzersizleri yapılması önerilmektedir. Skolyoz derecesi 10-25 derece arasında bulunan çocuklar 6 ayda bir tekrar çağırılıp kontrol filmleri çektirmesi istenmektedir. Bu film ile eğriliğin ne kadar ilerlediği takip edilmektedir.

Skolyoz tedavisinde korsenin de rolü var

Skolyoz tedavisinde bir alternatif de korselerdir. 20 derecenin üzerindeki eğriliklerde korse önerilmektedir. Ancak her hastada şart olmamaktadır. Çocuğun olgunluk dönemine göre korse takılabilmektedir. 23 saatlik dilimde bu korse ile dolaşması ve günlük hayatına devam etmesi gerekmektedir. Kalan 20 saat boşlukta dinlenen çocuk, daha sonra 23 saatlik korseli rutine dönmektedir.

45-50 derecelik eğrilikler cerrahi önerilebiliyor

Derecesi 45 ya da 50 derecenin üzerine çıktığı zaman bu çocuklara cerrahi önerilebilmektedir. 50 derecenin üzerindeki gelişme çağındaki çocuğun gelişimi tamamlanıncaya kadar eğrilik devam edecektir. Bu nedenle cerrahi önerilebilmektedir. Cerrahiye çocuğun eğriliğinin tipine göre karar verilmektedir. Hem eğriliği düzeltmek hem de çocuğu mümkün olduğu kadar hareketli bırakmak cerrahi sürecinde doktorun önem verdiği bir süreçtir. Çekilen röntgen filmleriyle birlikte gerekli bölümler işin içine katılarak omurgaya vidalar yerleştirilmektedir. Nöromonitörizasyon ve navigasyon sistemleriyle bu ameliyatlar daha kolay bir şekilde gerçekleşmektedir. Bu uygulamalar ameliyatta doktora yer göstererek omurgada kolaylıkla işlem yapmasını sağlamaktadır.

Ameliyat sonrası çocukların 4-5 gün hastanede yatış süreci olmaktadır. 10 gün sonra kontrole gelen çocukların üç hafta istirahat etmesi gerekmektedir. Eğer ergenlik çağında bir çocuk ise ameliyat sonrası kasların geliştirilmesi için fizyoterapi uygulanmaktadır.  Çocuk skolyoz ameliyatından sonra yaşıtları gibi sağlıklı bir şekilde büyüyebilmektedir.

Tütün her yıl 10 milyon kişiyi hayattan koparıyor

Tütün her yıl 10 milyon kişiyi hayattan koparıyor

Tütün ve tütün ürünlerinin kullanımı dünyada ve Türkiye’de özellikle gençler arasında hızla yaygınlaşıyor. Ülkemizde de en çok sigara ardından nargile, az miktarda puro ve pipo ile yerel olarak sarmalık ve çiğneme tütün şeklinde ürünler tüketiliyor. Her yıl tütün kullanımının yol açtığı sağlık sorunları nedeniyle milyonlarca kişi çeşitli rahatsızlıklarla karşı karşıya kalırken, dünyada yaklaşık 10 milyon kişi yaşamını yitiriyor. Memorial Bahçelievler Hastanesi Göğüs Hastalıkları Bölümü’nden Uz. Dr. Mesut Bayraktaroğlu, “31 Mayıs Dünya Tütünsüz Günü”nde tütün ürünleri ve yol açtığı zararlar hakkında bilgi verdi. 

Dr. Mesut Bayraktaroğlu

Dr. Mesut Bayraktaroğlu

Dumanı bile hasta ediyor 

Tütün yaprağının tamamen veya kısmen hammadde olarak kullanılması ile yapılan tüm ürünler “tütün mamulü” ya da “tütün ürünü” olarak adlandırılmaktadır. Tüketimi en yaygın tütün ürünleri; sigara, sarmalık kıyılmış tütün, pipo, puro, nargilelik tütün, enfiye ve çiğnemelik tütün olarak sıralanmaktadır. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre dünyada 1,5 milyar kişi tütün ürünü kullanmaktadır. Tütün ürünü kullananların %80’i düşük ve orta gelirli ülkelerde yaşamaktadır. Bu ülkeler aynı zamanda tütün ürünü kullanımına bağlı hastalık ve ölümlerin en yüksek olduğu bölgelerdir. Ölümlerin çoğu doğrudan tütün kullanımının sonucu iken, yaklaşık %20’si tütün ürünü kullandığı için değil, tütün ürünü dumanına maruz kalınması dolayısı ile meydana gelmektedir. Dünya Sağlık Örgütü’nün tahminlerine göre; dünyadaki çocukların yarısı tütün dumanıyla kirlenmiş havayı solumakta ve her yıl 65.000 çocuk pasif etkilenimin yol açtığı hastalıklar sebebiyle hayatını kaybetmektedir. Hamilelik döneminde tütün ürünü kullanmak, bebekler için ömür boyu sürecek çeşitli sağlık sorunlarına yol açmaktadır. Yani tütün ürünleri bunu kullananlar kadar pasif etkilenim yoluyla, kullanmayanlar için de ölümcül zararlara yol açmaktadır. Tütün ürünlerinin her türlüsü zararlıdır ve tütün dumanına maruz kalmanın güvenli bir şekli veya düzeyi yoktur.

Tütün kullanımı erken ölümlerin en baş nedeni 

Tütün ürünleri başta kanser, kalp- damar hastalıkları, KOAH olmak üzere pek çok hastalığın ve bunlara bağlı erken ölümlerin en baştaki nedenidir. Tütün ürünleri neden olduğu ağır sağlık sorunları ve ölümler dışında hem birey hem de ülke ekonomisine büyük zarar vermektedir. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre tütün ürünü kullanımına bağlı toplam ekonomik kaybın yıllık 1,5 trilyon dolar olduğu tahmin edilmektedir. Tütün kullanımı durdurulmadığı takdirde, tütün ürünü kullanımının sebep olduğu sağlık yükü ve maliyetleri artmaya devam edecektir.

Son yıllarda elektronik likitlere olan talep artıyor

Dünya Sağlık Örgütü tarafından 2024 yılı için belirlenen tema çocukların tütün endüstrisinin müdahalelerinden uzak tutulmasıdır. Ülkemizde birçok resmi kurum, dernek, sağlık merkezi ve hekim tarafından bu yıl da 31 Mayıs tarihinde farklı etkinlikler, seminerler, bildiriler ve yayınlar yapılması planlanmış olup, bu yıl özellikle çocuklarımızı tütün ürünlerine karşı korumak üzerine yoğunlaşılması planlanmıştır. Bu bağlamda özellikle çocuk ve gençlerimizi hedef alan ‘zararı azaltılmış ürün’ kavramıyla son 10 yıl içinde artan sayı ve çeşitlerde piyasaya sürülmekte ve pazarlanmakta olan tüm likit/ısıtılmış tütün formundaki ürünlerin zararları özellikle vurgulanmalıdır. Bu yeni ve modern görünümlü ürünler özellikle gençler için cazip hale getirilmeye çalışılmaktadır. Bu şekilde tütün endüstrisi pazar payının gerilediği ülkelerde gelir artırmaya çalışmakta,  çocukları ve gençleri nikotin bağımlılığına sokmayı hedeflemektedir. Ancak bunlar yine nikotin ve tütün içeren, bağımlılık yapan ve en az sigara kadar hatta bazı yönleriyle daha fazla zararlı ürünlerdir. Elektronik sigarada kullanılan elektronik likitler tatlandırıcı ve sıvı nikotin içerir, bunların sıvı halden duman haline gelmesi özel ısıtma mekanizmalarıyla olur. Bu, gerçek dışı beyanlarla anlatıldığı gibi su buharı değildir, birçok kimyasal madde içeren bir aerosoldür. Başta akciğerler olmak üzere tüm vücuda zararlıdır. Ayrıca elektronik likitlerin içinde özellikle çocuk ve gençlerin ilgisini çekmek üzere tatlandırıcı ve lezzet arttrıcı bileşenler vardır. Bunlar, sigaralardan çıkartılması için uzun süre mücadele verilmiş tehlikeli maddelerdir.

Sigarayı Bırakma Poliklinikleri büyük görev üstleniyor

Ülkemizde Sağlık Bakanlığı ve üniversite hastaneleri, özel hastaneler ve sivil toplum kuruluşları (STK) tarafından aktif ve başarıyla çalıştırılan ‘Sigara Bırakma Poliklinikleri’ sayesinde toplumsal farkındalık oluşması amaçlanmakta ve sigarayı bırakmak isteyen kişilere yönelik tedavi protokolleri uygulanmaktadır. Sigara içenlerin kendileri ve yakınlarının hayatları için önemli bir karar vermeleri ve bu merkezlere başvurmaları tavsiye edilmektedir. Elektronik sigara ile sigara bağımlılığından kurtulmanın mümkün olmadığının bilinmesi önemlidir.

Ofis çalışanları bel ve boyun fıtıklarına dikkat!

Ofis çalışanları bel ve boyun fıtıklarına dikkat!

Bel ağrısı günümüzde insan hayatında en sık karşılaşılan problemlerin başında geliyor. Sağlık sistemleri için de ciddi bir ekonomik yük oluşturuyor. ABD’de bel ağrısının tedavisine yıllık 100 milyar dolar harcanırken, buna bağlı iş gücü kaybı maliyetinin de yaklaşık 700 milyar dolar olduğu hesaplanıyor. Ülkemizde de bunun için ciddi bir harcama yapıldığı tahmin ediliyor. Boyun ağrıları da son yıllarda özellikle uzun süre bilgisayar başında çalışan kişileri tehdit ediyor. Pandemi sürecindeki hareketsizliğin etkileri halen bel ve boyun şikayetleri ile genel sağlığımıza yansıyor. Memorial Bahçelievler Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi (Nöroşirurji) Bölümü’nden Doç. Dr. Salim Şentürk, iş yaşamında bel- boyun fıtıkları hakkında bilgi verdi.

Doç. Dr. Salim Şentürk

Doç. Dr. Salim Şentürk

Kadınlarda ve 40 yaş üstünde risk daha yüksek

Ağır işlerde ve uzun süre çalışan insanlarda bel ve boyun ağrısı gözlenme olasılığı yüksektir. Ofis çalışanlarında ise; uzun süre oturarak çalışmak, hareketsiz kalmak bel ağrısı için ciddi bir risk faktörüdür. Ayrıca boynun öne eğik bir şekilde kalması ve hareketsizlik de boyun ve sırt ağrısı için risk oluşturmaktadır. Kadınlar ve 40 yaş üstü çalışanlarda sorun çıkma olasılığı daha yüksektir.

Egzersiz bel ve boyun ağrılarına da iyi geliyor

İş yaşamına ek olarak psikolojik stres ve fazla kilo omurga ile ilgili sorun yaşanma olasılığını artırmaktadır. Stresli bir iş hayatı, kaygı, mutsuzluk ve üzüntü omurga ile ilgili şikâyetlerin daha sık gözlenmesine ortam hazırlamaktadır. Düzenli spor yapmak problem çıkma olasılığını azaltırken haftada 5 gün ve günlük yarım saatlik bir egzersiz programı bile koruyucudur. Bel ağrısı çoğunlukla istirahat, sıcak uygulama, ilaç tedavisi ile 5-7 gün içinde geçmektedir.

Memorial Bahçelievler Hastanesi

Endoskopik yöntemle iş ve sosyal yaşama dönüş çok daha kısa oluyor

Bazı hasta gruplarında omurga şikayetlerinin sorumlusu bel fıtığıdır. Bel fıtığı olan hastaların da %2-3’lük bir kısımında cerrahi tedaviye ihtiyaç duyulmaktadır. Şiddetli bacak ağrısı, bacaklarda kuvvet kaybı, tuvaletini kontrol edememe gibi durumlarda cerrahi düşünülmelidir. Cerrahi seçenek olarak farklı yöntemler uygulanmakla birlikte günümüzde en ileri teknik minimal invaziv yöntem endoskopik diskektomi yöntemidir. Bu yöntemde hastalar 7 mm’lik bir cilt kesisinden ameliyat edilir. Çoğunlukla hastaların kemik anatomisine dokunulmaz, kaslar arasından girilerek ameliyat yapılır.  Ucunda kamera ve içinde boşluk olan kalem kalınlığındaki bir endoskop içinden ameliyat gerçekleştirilir.  Ameliyat süresi 10-50 dakika arasında değişmekle birlikte hastalar çoğunlukla aynı gün içinde taburcu edilirler. Beldeki kemik dokuya çoğunlukla dokunulmadığı, kas dokusu sıyrılmadığı için ameliyat sonrası, hastalarda bel ağrısı minimal düzeyde görülmekte hatta hastalar çoğunlukla ağrı kesici kullanmaya gerek duymamaktadır. Ameliyattan 2-3 saat sonra hastalar yürütülerek aynı gün taburcu edilmektedir. Hastaların iş hayatına dönme süresi ortalama 1 haftadır. Diğer cerrahi yöntemlerle karşılaştırıldığında endoskopik yöntem hastaların normal hayata ve iş hayatına dönmeleri açısından belirgin avantajlıdır. Özellikle kasları korunması gereken sporcular, iş hayatına erken dönmesi gereken çalışanlar için ilk tercihtir.

Bel fıtığında olduğu gibi boyun fıtığında da ameliyat belirli bir hasta grubuna uygulanmaktadır. Şiddetli kol veya boyun ağrısı, kollarda kuvvetsizlik, bacaklarda kuvvetsizlik gibi durumlarda ameliyat düşünülmelidir. Boyun fıtığı ameliyatları da değişik yöntemlerle yapılabilmektedir. Hastaların çoğu boynun ön tarafından 3-4 cm’lik bir cilt kesisinden mikroskop altında ameliyat edilebilirken bir kısmı da boynun önünden veya boynun arkasından endoskop ile ameliyat edilebilir. Mikroskop ile yapılan ameliyatta çıkarılan disk dokusu yerine bir kafes konurken endoskopik cerrahide sadece basıya neden olan disk dokusu çıkarılarak kafes koymaya gerek kalmamaktadır. Hem mikrocerrahi hem de endoskopik yöntemle boyun fıtığı ameliyatı olan hastaların ameliyat sonrası 1 hafta kadar boyunluk kullanması istenir. Ameliyat sonrası da hastaların boyun öne eğik bir şekilde çalışmaması, ofis çalışanı ise bilgisayar ekranını göz seviyesine getirmesi istenir. Dik oturması, sırtına yastık koyması ve çalışırken boynu öne eğik bir şekilde kalmaması tavsiye edilir.