Yazılar

Nezle nasıl hafif atlatılır

Nezle nasıl hafif atlatılır
Soğuk algınlığı ya da yaygın adıyla nezle, genelde kış aylarında sık görülen ancak yılın her zamanı karşılaşılabilen virüs kaynaklı bir hastalık olarak biliniyor. Grip ve koronavirüse göre daha hafif seyirli olabilen soğuk algınlığı, genellikle evde atlatılabildiğinden iyileşmeye yardımcı bazı metotlarla hafifletilebiliyor. Memorial Bahçelievler Hastanesi İç Hastalıkları Bölümü’nden Uz. Dr. Aslan Çelebi, soğuk algınlığı, nezle durumlarında neler yapılması gerektiği konusunda önemli bilgiler verdi.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Uz. Dr. Aslan Çelebi

Grip, koronavirüs ve nezle sık sık karıştırılıyor
Kış aylarında yaygın olarak görülen soğuk algınlığı; koronavirüsler, rinovirüsler, adenovirüsler ve RSV yani respiratuar sinsisyal virüslerin neden olduğu bir üst solunum yolu hastalığıdır. Pandemi sürecinin son dönemlerinde koronavirüs belirtileriyle de karıştırılmakta olan soğuk algınlığı sorunu, çok daha hafif atlatılabilmektedir. Ek olarak nezle sıklıkla griple de karıştırılmaktadır. Nezle ile grip arasındaki en büyük fark gripte burun akıntısı ve hapşırma olmamasıdır. Ayrıca gripte yüksek ateş olağan bir bulgu ilken nezlede nadir olur. Baş ağrısı, eklem ve kas ağrıları gripte olabilir nezlede pek beklenmez. Nezle gribe göre daha hafif atlatılan bir hastalıktır.

Küçük çocuklarda biraz daha ağır seyredip uzun sürebiliyor
Genellikle evde birkaç gün dinlenmeyle geçebilen nezle sorunu, küçük çocuklarda biraz daha uzun sürebilmektedir. Vücut virüse maruz kaldıktan 1-3 gün sonra belirtiler gözlenmeye başlamaktadır. Kişiden kişiye değişiklik gösteren bu semptomlar arasında yaygın olarak burun akıntısı, hapşırma, burun tıkanıklığı, hafif ateş, boğaz ağrısı, halsizlik, öksürük sayılabilmektedir. Çoğunlukla hafif görülen bu belirtiler, kişiden kişiye değişmekle birlikte bazen ağır da seyredebilir. Örneğin geçmeyen yüksek ateş olduğu durumlarda evde kendi kendine geçmesi beklenmeden bir sağlık kuruluşuna başvurulması gerekmektedir. Ancak genelde soğuk algınlığı nedeniyle ortaya çıkan ateş belirtisine yetişkinlerden çok, küçük çocuklarda daha sık rastlanmaktadır. Burun akıntısı ve hapşırmanın nedeniyse vücudun buruna yerleşen virüsleri atmaya çalışmasıdır. Nezle, soğuk algınlığı genellikle birkaç gün en fazla 1 hafta ila 10 günde geçebilen hafif seyreden bir hastalıktır.

Nezle, hafif seyrediyorsa genellikle hastanın ağrılarını azaltacak basit ağrıkesiciler, burun tıkanıklığı varsa burun açıcılar ve vitamin takviyeleriyle tedavisi yapılır. Ancak daha ağır seyrediyorsa ve hastada bronşit, sinüzit ya da orta kulak enfeksiyonu gelişimi mevcutsa antibiyotik tedavisine başlanır. Gerekli durumlarda serum takılabilir.

Nezle varlığında bu önerilere dikkat edin
• Soğuk algınlığı semptomlarını hafifletmek için bazı metotlar bulunmaktadır. Öncelikle evde bolca dinlenmek, bol su içmek ve C vitamini içeren meyve- sebzeleri bolca tüketmek ilk kuraldır.
• Boğazı ısıtacak sıcacık bitki çaylarının tüketimi, soğuk algınlığı tedavisinde önemli bir yer tutmaktadır.
• Aile bireylerine bulaşmasını önlemek için biraz daha izole kalmak, ortak tuvalet ve lavabolarda hijyen kurallarına uymak, mümkünse havluları ayırmak ya da tek kullanımlık peçeteler kullanmak, kalınan odayı sık sık havalandırmak, mümkünse nemlendirmek diğer önemli konular arasındadır.
• Bunların yanı sıra soğuk algınlığı varlığında tüketilebilecek bazı besin grupları bulunmaktadır. Portakal, mandalina, greyfurt, kivi, ananas, çilek ve daha birçok taze meyve; limon, kırmızı ve yeşilbiber, domates, roka, maydanoz, marul gibi yeşillikler; taze kuşburnu, brokoli, lahana ve ıspanak gibi sebzeler mümkün olduğunca çiğ tüketilebilir ya da hafif haşlanarak tüketilebilir.
• Terlemek geçici bir rahatlama sağlasa da, terlemenin nezleye iyi geldiği söylenemez. Nezlenin hızlı bir şekilde geçmesi için bağışıklık sistemini güçlü tutmak amacıyla dinlenmek, bol bol vitamin alarak bağışıklık sisteminin antikor üretip hastalığı yenmesini beklemek önemlidir.

Nezleye iyi gelecek karışımlar
Nane limon: 2 çorba kaşığı kuru nane ile 1,5 bardak su bir cezveye konulur. İçerisine kabuğuyla beraber küçük parçalara ayrılmış yarım limon eklenerek kaynatılır. Kaynayınca süzülerek bardağa boşaltılır sıcak olarak tüketilebilir.
Zencefilli bal: Bir tatlı kaşığı bal ve bir çay kaşığı kadar toz zencefil karıştırılarak bekletmeden tüketilebilir.
Boğaz pastilleri: Eczanelerden bulunabilecek boğaz pastilleri enfeksiyonları temizlemede etkilidir. Şeker gibi, ağızda emilerek tüketilir.
Tarçınlı ballı ılık süt: 1 bardak ılık süte 1 tatlı kaşığı ya da 1 yemek kaşığı bal eklenir ve iyice karıştırılır, üzerine toz tarçın serpilerek tüketilir. Dikkat edilmesi gereken en önemli nokta ise sütün ılık olması gerekmektedir. Kaynar süt ile bal karışımı sağlık açısından istenmeyen durumlara yol açabilir.
Limonlu ıhlamur: Demlik içine ıhlamur yaprakları, üzerine limon dilimleri eklenir. Sonra üzerine sıcak su dökülür ve 5 dakika demlendikten sonra sıcak olarak tüketilebilir.
Tavuk ve paça çorbası: Sıcak olarak pişirilen bir tavuk suyu çorbası veya paça çorbası boğaza iyi gelerek soğuk algınlığı semptomlarından hızlıca kurtulmaya yardımcı olur.
Bitki çayları: Ihlamur, ekinezya, zencefil, adaçayı, zerdeçal, limon ve limon çayı, nane çayı, yeşil çay gibi bitki çayları da soğuk algınlığı dönemlerinde rahatsızlık veren semptomların azalmasına yardımcı olacaktır.

K Vitamini kovid ile mücadelede çok önemli

K Vitamini kovid ile mücadelede çok önemli

Pandemi sürecinde bağışıklığın desteklenmesi için birçok vitamin üzerinde çalışmalar yapılıyor. Bu vitaminler arasında C, E ve D vitaminleri etkinlikleri konusunda kesin kanıtları olan ve en çok konuşulan vitaminler arasında yer alıyor. K vitamini ise Covid-19 ile mücadelede üzerinde durulan diğer önemli bir vitamin olarak karşımıza çıkıyor. Özellikle D vitamininin biyoyararlılığını artırmak ve bağışıklığı daha da desteklemek için K vitamini içeren besinlerden de zengin beslenmek önem taşıyor. Memorial Bahçelievler Hastanesi Beslenme ve Diyet Bölümü’nden Dyt. Aslıhan Altuntaş, K vitaminin faydaları ve bulunduğu besinler hakkında önemli bilgiler verdi.

Memorial Bahçelievler Hastanesi Beslenme ve Diyet Bölümü’nden Dyt. Aslıhan Altuntaş

Dyt. Aslıhan Altuntaş 

Covid tablosu şiddetli seyreden çok sayıda hastada D vitamini eksikliği saptanıyor

Yapılan çalışmalar vücuttaki D vitamini düzeyinin Covid-19 hastalığı tablosunda düşünüldüğünden çok daha etkili olduğunu göstermektedir. Covid-19’a yakalanan ve durumu kritik seyreden hastaların D vitamini düzeyinin düşük olduğu; hafif belirtiler yaşayan ya da asemptomatik bireylerde ise D vitamini seviyelerinin yüksek olduğu görülmektedir. D vitamini konu olunca düşünülmesi ve değerlendirilmesi gereken başka parametreler de ortaya çıkmaktadır. Çünkü bedendeki her mekanizma aslında birbiri ile ilişki içinde olmaktadır. D vitamini için de en yakın ilişki K vitamini olarak ifade edilmektedir.

K vitamini eksikliği D vitamini eksikliğine de yol açabilir

K vitamini, sağlıklı kemik ve damar yapıları için önemli olan yağda çözünen bir vitamindir. Kan pıhtılaşmasında ve kemik metabolizmalarının devamlılığında etkili olmaktadır. Eksikliğinde kan pıhtılaşma süresi uzar ve kanama sürelerinde artış veya nedensiz kanamalar görülebilir. Kanayan bölgenin aşırı kanaması ve zor pıhtılaşması durumu görülür. Ciltte kolay morarma, siyah renkli veya kanlı dışkılama, tırnak altlarında kanamaya bağlı kırmızı beneklerin oluşması, vücudun mukoza ile kaplı olan ağız içi, burun gibi bölgelerinde kanamalar, bebeklerde göbek kordonu bölgesinde kanama ve sünnetin ardından iyileşmenin gecikmesi, sürekli olarak kanama gibi sorunlar K vitamini eksikliği belirtilerindendir. Yetişkin bireylerde eksikliği sık görülen bir durum değildir. Yeni doğan bebeklerde, ülseratif kolit, Crohn hastalıkları gibi inflamatuar bağırsak hastalıklarında eksikliği görülebilir. K vitamininden eksik bir beslenme D vitamini eksikliğine de neden olabilir. Diyabet, obezite, kalp-damar hastalıklarında da etkili olduğu çalışmalar ile kanıtlanmıştır.

K vitamini için tolere edilebilen herhangi bir üst sınır saptanmamasına rağmen nadir de olsa toksisite görülebilir. K vitamini yüksekliği, genelde düzenli K vitamin takviyesi kullanımı sonrasında görülür. Küçük bir olasılık da olsa K vitamini içeren besinlerin aşırı tüketimi sonrasında da ortaya çıkabilir.

Covid-19 nedeni ile hayatını kaybedenlerde K vitamini eksikliği sık görülüyor

Pandemi süreci ile birlikte K vitamini araştırmalara konu olan vitaminlerden biri olmuştur. Covid-19’un akciğerdeki elastik liflere zarar verdiği, bu liflerin korunması için vücudun daha fazla “matriks gla” proteinine ihtiyaç duyduğu bu nedenle de daha fazla K vitaminine ihtiyaç olduğu bazı çalışmalarda gösterilmiştir. Hastalığı kritik seyreden ya da Covid-19 nedeni ile hayatını kaybedenlerin K vitamini eksikliğinin daha yüksek olduğu kaydedilmiştir. Bu nedenle K vitamini eksikliği olması kişiyi akciğer komplikasyonlarına daha açık hale getirebilir.

Bu besinleri sofranızdan eksik etmeyin

K vitamini K1 (filokinon) ve K2 (menakinon) olmak üzere doğal 2 formda alınır. Beslenme ile en rahat alınan şekli K1 vitamini şeklidir. Ispanak, brokoli, maydanoz marul, lahana, roka, tere, lahana gibi yeşil yapraklı sebzelerden, alglerden ve yeşil çaydan alınır. K2 şekli ise bağırsaklarımızda bakteriler tarafından sentezlenir ve probiyotik içeriği yüksek olan yoğurt, kefir, turşu, sert peynir gibi besinlerden ve et ürünlerinden alınır.

Pandemi sürecinde D vitamini biyoyararlılığını artırmak ve bağışıklığı daha da desteklemek için K vitamini içeren besinlerden zengin beslenmek önemlidir.

  • Günde en az 1 kez bol yeşillikli salata tüketilmesi
  • Düzeli olarak kefir ve yoğurt tüketilmesi
  • Mevsimi de gelmişken haftada 2-3 kez lahana, brokoli gibi mevsim sebzeleri bulunması
  • Ev yapımı az tuzlu ya da tuzsuz turşular ve sert peynirlerin günlük tüketilmesi bağışıklığı desteklemek için gereklidir.

K vitamini faydaları şöyle sıralanıyor:

  1. Kemik sağlığının dostudur

K vitamini eksikliğinin kemik erimesine neden olduğu yapılan çalışmalar ile gösterilmiştir. K vitamini kemik mineral yoğunluğunu en az kalsiyum kadar destekler. Bu nedenle kemiklerin korunması ve sağlığının sürdürülmesinde önemlidir.

  1. Dişleri korur

K vitamini ve diş sağlığı arasındaki ilişkiyi araştıran çalışmalar devam etmekle birlikte, dişler için önemli olan osteokalsinin sentezinde görev alması nedeni ile diş sağlığı korunmasında K vitamini önemlidir. Güçlü ve sağlıklı dişler için yeterli K2 vitamini almak gerekmektedir.

  1. Hafızayı güçlendirir

Özellikle yaşlılığa bağlı ortaya çıkan demansların önlenmesinde, unutkanlığın azalmasında K vitamini yeterli tüketimi ve kan değerlerinin yüksek olmasının etkisi olduğu düşünülmektedir.

  1. Tansiyona iyi gelir

K vitamini damarlarda kalsiyum birikimini önler. Bu sayede damar hastalıklarının oluşmasını önler. Bununla birlikte kan basıncının düşmesine yardımcı olduğundan tansiyon üzerinde de etkilidir.

Kan sulandırıcı kullananlar dikkat!

Kan inceltici ilaçlar kullananların K vitamini zengin besinleri tüketirken veya takviyesini kullanırken mutlaka diyetisyen veya hekime danışmaları önemlidir. Çünkü bu ilaçlar K vitamini ile etkileşime girerler ve kanama riskini artırabilirler. K vitamini veya D vitamini besin desteği olarak alınabilir. Her ikisi de yağda eriyen vitaminler olduğundan yağlı besin tüketimi sonrası alınmalıdır. Tüketim düzeyleri ise mutlaka gerekli tetkikler sonrası sağlık profesyonelleri tarafından önerilmelidir.

Covid sendromu düzenli takip edilmeli  

Covid sendromu düzenli takip edilmeli  

Diyabet, kalp hastalıkları, yüksek tansiyon, solunum hastalıkları gibi kronik rahatsızlıkları olan kişilerde Covid geçirmek sağlıklı bireylere göre daha fazla risk taşıyor. Covid sürecinin barındırdığı bu riskin yanı sıra hastalığı atlattıktan sonraki dönem de yakın takip edilmesi gereken bir süreç olarak karşımıza çıkıyor. Covidin uzun dönem etkileri halen tam olarak bilinmiyor olsa da, kronik hastalarda Covid sonrası süreç hayati önem taşıyor. Memorial Bahçelievler Hastanesi İç Hastanesi Bölümü’nden Uz. Dr. Yusuf Emre Uzun, kronik hastaların Covid süreci, uzamış Covid sendromu ve düzenli takiplerin önemli hakkında bilgi verdi.

Dr. Yusuf Emre Uzun

Diyabette kan şekeri kontrolü günde 3-4 sefere çıkabiliyor

Diyabet, insülin etkisi ya da sentezindeki yetersizlik nedeniyle ortaya çıkan kan şekeri yüksekliği ile karakterize, sürekli tıbbi bakım gerektiren, kronik bir metabolizma bozukluğudur. Bu hastalığın tedavisinde amaç, kan şekeri kontrolü sağlamanın yanı sıra hastalığın akut komplikasyon riskini azaltmak ve hastaları kronik komplikasyonlardan korumaktır. Diyabet hastalarının takibinde hastanın evde kendi kendine kan şekeri ölçümü yapması önemlidir. Bu ölçümler özellikle insülin tedavisi alan hastalarda, gebelerde, kan şekeri henüz kontrol altına alınamamış hastalarda daha sık yapılmalıdır (günde 3-4 kez) Tedavi değişikliği yapılan hastalarda ve araya giren hastalık (covid-19) durumlarında evde kan şekeri ölçüm sıklığı artırılmalıdır. Bu hastalarda hem hiperglisemi (kan şekeri yüksekliği) hem hipoglisemi (kan şekeri düşüklüğü) sıklığı artmıştır. Evde kan şekeri ölçümleri bu komplikasyonların önüne geçilebilmesi ve tedavinin optimize edilebilmesi açısından faydalıdır.

Tansiyonun damarlarda bıraktığı tahribat nedeniyle düzenli kontrol şart

Kan basıncı için ideal değerler büyük tansiyon 120 mmHg, küçük tansiyonun ise 80 mmHg civarında olmasıdır.  Üst üste iki gün ve iki kez yapılan ölçümlerde büyük tansiyonun 140 mm Hg ve üzerinde ya da küçük tansiyonun 90 mm Hg ve üzerinde olmasına hipertansiyon (yüksek tansiyon) adı verilmektedir. Hipertansiyonu yani yüksek tansiyonu olan hastalarda Covid-19 enfeksiyonunun daha ağır seyretme riski bulunmaktadır. Örneğin Covid-19 enfeksiyonu seyri sırasında kontrolsüz tansiyon yükseklikleri ile karşılaşılabilmektedir. Tansiyon yüksekliği genelde hastalarda herhangi bir komplikasyona sebep olmadığından kendi kendine fark edilmesi zordur. Bu nedenle her yaştan sağlıklı bireylerin dahi düzenli olarak kan basıncı ölçümlerini takip etmesi, yüksek tansiyonun kontrolünü kolaylaştırmaktadır. Çünkü uzun süre hipertansiyon sorunu yaşayan ve daha sonra kan basıncı düşürülüp tedavi edilen kişiler bile damar hastalıkları riski taşımaktadır. Günün çoğu saatinde tansiyon normal seviyelerde tutulsa da ara sıra artan kan basıncının damarlarda meydana getirdiği zararı telafi etmek mümkün değildir. Bu nedenle günün farklı zamanlarında tansiyonun ölçülmesi ve izlenmesi önemlidir.

Bu hastalık gruplarına dikkat!

Covid-19 ‘a karşı risk altında olan kronik hasta grupları şöyle sıralanmaktadır:

  • Kanser
  • Tip 2 diyabet
  • Hipertansiyon
  • Koroner arter hastalığı
  • Kalp yetmezliği
  • Kalp kası hastalıkları
  • Kronik böbrek hastalığı
  • Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı (KOAH)
  • Obezite
  • Organ nakline ya da farklı hastalıklara bağlı bağışıklık sistemini baskılayan ilaç kullananlar

Uzamış Covid sendromu riski kronik hastalıklarda artıyor

Uzamış Covid (long Covid) sendromu, covid-19 enfeksiyonu geçiren hastalarda hastalığa bağlı fiziksel ve/veya zihinsel semptomların 4 haftadan uzun sürmesi durumunda kullanılan bir tanımlamadır. Bazı kaynaklar semptomların 2 aydan daha uzun sürmesini uzamış Covid sendromu olarak kabul etmektedir. Uzamış Covid sendromunda en sık görülen semptom ve belirtiler; yorgunluk, nefes darlığı, göğüs ağrısı, öksürük, koku kaybı, eklem ağrısı, baş ağrısı, ağız kuruluğu, göz kuruluğu, iştahsızlık, baş dönmesi, kas ağrısı, uykusuzluk, saç dökülmesi, terleme ve ishaldir. Semptomların gerileme süresi hastalık şiddetine, hastanın yaşına ve kronik hastalıklarına bağlı olarak değişebilmektedir. Bu semptomların gerilemesi 2 hafta kadar sürebilmekteyken bazı hastalarda 6 aya kadar uzayan süreler bildirilmektedir. Hastalığı daha ağır geçiren hastalarda iyileşme süresinin daha uzun olması beklenmektedir. Uzamış Covid sendromu kadınlarda, obez bireylerde, astım ve KOAH öyküsü olan kişilerde ve hipertansiyon, kalp hastalığı, diyabet, immün yetmezlik gibi kronik hastalıkları olan kişilerde daha sık ve uzun süreli olarak görülmektedir.

Covidin uzaması bu sorunları beraberinde getiriyor

Uzamış Covid sendromu görülen hastalarda birden fazla organ ve sistemde komplikasyonlar gelişebilmektedir. Bu komplikasyonlardan bazıları şu şekilde sıralanabilir:

  • Kardiyovasküler: Aritmi (ritim bozukluğu), miyokardit (kalp kası iltihabı),
  • Solunum: Pulmoner emboli, kronik öksürük, nefes darlığı
  • Endokrinolojik: Yeni gelişen diyabet, diyabet hastalarının kontrolünde bozulma, tiroidit
  • Nörolojik: Koku ve tat kaybı, konsantrasyon güçlüğü, hafıza sorunları, uyku problemleri
  • Psikiyatrik: Depresyon, anksiyete
  • Dermatolojik: Saç dökülmesi, dermatit

Sağlıkta dijital dönüşüm hastalıkların takibini kolaylaştırıyor

Covid- 19  geçirmiş hastaların özellikle de eşlik eden kronik hastalıkları olan bireylerin oksijen saturasyonu, kan şekeri, kalp ritmi gibi parametreleri yakın takip edilmelidir. Memorial Dijital Sağlık Asistanı ile hastaların tansiyon, nabız, ateş, kan şekeri, oksijen saturasyonu anlık takip edilebilmektedir. Evde kullanılabilen bir cihaz vasıtasıyla kronik hastalıkları bulunan ve yaşamsal önem taşıyan değerlerinin düzenli kontrolü gereken hastalara doktoru ve hemşiresi tarafından dijital olarak yakından takip ve etkileşim imkanı sağlayan önemli teknolojiler sunulmaktadır.

Meme kanserin iyileşme sürecinde moral çok önemli

Meme kanserin iyileşme sürecinde moral çok önemli

“Bir akşam kirpiklerim elimde kaldı, “Kirpiksiz göz çok kötü görünüyor”, “Kirpiklerim dökülünce çok ağladım”, “Benimle beraber artık sokağa çıkmak istemezsin değil mi?”… Pek çok meme kanseri hastasının kurduğu bu cümleler kadınların tedavi sürecinde yaşadıklarını önemli oranda yansıtıyor. Kanser hastaları bedensel sorunların yanı sıra hastalık ya da tedavinin yan etkilerine bağlı olarak ruhsal ve sosyal sorunlarla da yüzleşiyor. Kanser tedavisinin tam anlamıyla başarıya ulaşabilmesi için hastalığın değil, hastanın tedavisine yönelik bütüncül bir yaklaşım önem taşıyor. Kanser tedavisinde tamamlayıcı yaklaşımlarla ilgili çalışmalar yapan Memorial Bahçelievler Hastanesi Meme Sağlığı Merkezi’nden Prof. Dr. Fatih Aydoğan, konuyla ilgili önemli bilgiler verdi.

Memorial Bahçelievler Hastanesi Meme Sağlığı Merkezi’nden Prof. Dr. Fatih Aydoğan

Prof. Dr. Fatih Aydoğan

Amaç, hastaların bedensel, ruhsal ve sosyal olarak tam iyilik halinin sağlanması

Kanser tedavisi birçok branşın bir araya gelerek oluşturduğu multidisipliner bir yaklaşımdan oluşur. Ana tedavi branşları olan; Cerrahi Onkoloji, Medikal Onkoloji, Radyasyon Onkolojisi ve Plastik Cerrahi daha çok hastalığın bedensel boyutunu tedavi etmektedir. Oysa kanser hastaları bedensel sorunların yanı sıra hastalık ya da tedavi yan etkilerine bağlı olarak ruhsal ve sosyal sorunlarla da yüzleşmektedir. Daha çok ruhsal ve sosyal sorunların çözümüne odaklı destek tedaviler “tamamlayıcı yaklaşım” olarak adlandırılır. Tamamlayıcı yaklaşımların amacı hastaların bedensel, ruhsal ve sosyal tam iyilik halinin sağlanmasıdır.

Saç ve kaş dökülmesi, hastaları memenin alınması kadar etkileyebiliyor

Kemoterapi alan hastaların önemli bir bölümünde kullanılan ilaçlara bağlı saç dökülmesi görülür. Saç dışında vücutta kaş, kirpik gibi diğer tüyler de dökülebilmektedir. Saç dökülmesi genellikle 2-3 hafta sonra başlar ve tedavi bitiminin ardından 3-4 hafta sonra tekrar çıkmaya başlar. Saç ve kaş dökülmesi tedavi sürecinde hastaları en çok etkileyen yan etkilerden biridir. Bir araştırmada bazı hastalar kaşlardaki dökülmenin kendilerini memenin ameliyatla alınmasından daha çok etkilediğini belirtmiştir. Kaşlar daha görünür olduğu için etkisi bazı kadınlarda daha fazla olabilmektedir.

Hastayı tedaviye yönelik bir yaklaşım gerekiyor

Kanser tedavisinin tam anlamıyla başarıya ulaşabilmesi için hastalığı değil hastayı tedaviye yönelik bütüncül bir yaklaşım gerekmektedir. Bizler hastalarımıza ana branşlar dışında Dermatoloji & Kozmetik Dermatoloji, Klinik Psikoloji, Diyet ve Beslenme ile Kadın Hastalıkları ve Doğum tarafından da destek sağlamaktayız.

Meme kanserinde güzel ve bakımlı kalmak motivasyon sağlıyor

Dermatoloji ve Kozmetik Dermatoloji Bölümü hastalarda cilt, saç ve kaşta tedaviye bağlı olan değişikliklere destek olmaktadır. Bu amaçla kaş dökülmesine yönelik mikroblading uygulaması, cilt değişiklikleri ile ilgili tedavi öncesinde önerilerde bulunulması, tedavi süresince kullanılabilecek kozmetik ürünler hakkında bilgilendirme, saç dökülmesine yönelik öneri ve tedavi desteği, tedavi sonrası dermokozmetik uygulamalar hakkında bilgi verme yapılmaktadır.

Klinik Psikoloji Bölümü’nde; hastaların yaşadığı ruhsal ve sosyal sorunlara yönelik destek amaçlı görüşme ve seanslar yapılmaktadır.

Kadın Hastalıkları ve Doğum Bölümü’nde; genç yaşta tanı konulan kadın kanserlerinde doğurganlığın korunması için planlama yapılmasının yanı sıra cinsel fonksiyon bozuklukları konusunda danışmanlık ve bilgilendirme anlamında destek sağlanmaktadır.

Diyet ve Beslenme Bölümü’nde; tedavi sırasında ve sonrasında diyet ve beslenme desteğinin yanı sıra egzersiz uygulama önerileri sunulmaktadır.

Türkiye’de her 6 meme kanseri hastasından biri 20’li ve 30’lu yaşlarda

Türkiye’de meme kanseri görülme yaşı Avrupa ve Amerika ortalamasına göre ortalama 10 yaş daha öncedir. Meme kanseri tanısı alan hastaların %16-17’si 40 yaşın altındadır. Diğer bir deyişle her 6 hastamızın birinin 20’li ve 30’lu yaşlarda olduğu görülmektedir. Genç yaş hasta grubu tedaviye bağlı saç değişikliklerinden daha fazla etkilenmektedir. Biz de daha önce tedavi gören bu yaş hasta grubuna saç, kaş ve kirpik dökülmesi gibi sorunlarda neler yaptıklarını sorduk. Aldığımız cevaplarda hastaların bu sorunlardan saç dökülmesi için daha çok bone, şapka, başörtüsü gibi geçici çözümler bulduklarını gördük. Kaş dökülmesi için kalem ve bitkisel ilaç kullanan birkaç hasta dışında profesyonel yardım almadıklarını saptadık.

Çalışma, MASCC’nin İspanya’da düzenlenen toplantısında sunuldu

Konuya ilişkin çalışmamız MASCC’nin her yıl düzenlediği ve bu yıl İspanya’da yapılan toplantısında Uz. Dr. Emine Erkan tarafından bildiri olarak sunuldu. Doç. Dr. Kezban Nur Pilancı ve Dr. Sevim Şuekinci’nin de araştırmacılar arasında yer aldığı araştırmamızın özeti “Supportive Care in Cancer” dergisinde yayınlandı.

MASCC, açık adı “The Multinational Association of Supportive Care in Cancer” olan ve 70 ülkeden katılımcıların bir araya gelerek kurduğu bir birlik. Kanser hastalarına destekleyici tedaviler konusunda çalışıyor ve mottosu: “Destekleyici tedaviler mükemmel kanser bakımını sağlayabilir.”

Çalışma sonuçlarında hastaların tedaviye bağlı görülen dermatolojik sorunlarda profesyonel bir destek almadıkları sonucuna ulaşmamız, kanser hastaları için başlattığımız “Tamamlayıcı Yaklaşımlar Programı”nın önemini gösterdi. Bu programda sağlanan desteklerle hastalar tedavi sürecini daha kolay bir şekilde geçirebilmektedir.

Sağlık beslenmeyi takıntı haline getirmeyin

Sağlık beslenmeyi takıntı haline getirmeyin

Sağlıklı beslenmek, her yaş ve cinsiyet grubunda önemsenmesi gereken, sağlığın korunmasındaki en temel faktörlerden biri. Gıdaların doğallığının bozulmasındaki gerçeklik de göz önünde bulundurulduğunda beslenmeye dikkat etmek hayati önem taşıyor. Ancak her şeyde olduğu gibi bu durumun da aşırısından zarar görmek kaçınılmaz oluyor. Özellikle son yıllarda gittikçe artan sağlıklı beslenme takıntısı, psikolojik bozuklukları beraberinde getiriyor. Genellikle çekiciliğin zayıflıkla bağlantılı olduğu kabul edilen endüstrileşmiş toplumlarda rastlanılan bu psikiyatrik rahatsızlık, daha çok genç kızları tehdit ediyor. Memorial Bahçelievler Hastanesi Psikoloji Bölümü’nden Uz. Psi. Ayşe Burcu Durak, sağlıklı beslenme takıntısı olarak bilinen ‘ortoreksiya nervoza’ hakkında bilgi verdi.

Pause Sağlık

Farkında olmadan psikoloji olumsuz etkileniyor

Yeme davranışı bozuklukları, günümüzde çok yaygınlaşan ve özellikle genç kızlarda daha sık görülen psikiyatrik bir hastalıktır. Genellikle orta sosyoekonomik düzeyde, beyaz ırkta ve çekiciliğin zayıflıkla bağlantılı olduğu kabul edilen endüstrileşmiş toplumlarda görülmektedir.  Ortoreksiya nervoza (ON) sağlıklı beslenme takıntısı olarak tanımlanan yeme bozukluğu olup, kişinin tüm yaşantısına müdahale eden doğal diyet tüketme takıntısıdır.

Zayıflık kontrol altında tutulamaz hale geliyor

Doğal ve sağlıklı beslenmenin takıntı haline getirilmesi sonucu oluşan bu davranış bozukluğu bireylerde endişeye varan takıntıların ortaya çıkmasına ve ilerleyen süreçte yeme davranış bozuklukları gibi patolojik sonuçlara neden olmaktadır. Ortorektik eğilim gösteren bireylerin sağlıklı beslenebilme amacıyla besin seçimlerini sınırlamaları, ağırlık kaybına neden olmaktadır. Sınırlı beslenme tarzı ilerledikçe ortaya çıkan zayıflık ise bu süreçteki ilerlemenin bir sonucudur.

Vücut yapısında bozulmalar görülüyor

Ortorektik eğilim gösterenlerin besin tercihlerinin değerlendirildiği bir çalışmada sebze, meyve ve tam tahıllı ürün tüketme gibi sağlıklı beslenme eğiliminin daha fazla olduğu ve sağlıklı besin satışı yapan yerleri daha sık ziyaret ettikleri saptanmıştır. Sağlıklı beslenme takıntısı ilerleyen süreçte beden algısında olumsuz etkiler yaratabilmektedir. Dış görümünü daha iyi hale getirmek amacıyla yapılan kısıtlamalar sonucu; enerji, protein ve diğer besin ögelerinin yetersiz, dengesiz veya fazla alınması nedeniyle vücut yapı ve fonksiyonlarının ölçülebilir şekilde olumsuz bozulduğu ‘malnutrisyon’ gibi sağlık sorunlara zemin hazırlayabilmektedir.

Ortorektik bireylerin normal bireylerden önemli düzeyde farklı olarak;

  • Besinler konusunda daha endişeli oldukları,
  • Sağlıksız olduğunu düşündükleri besinleri tükettiklerinde suçluluk duydukları,
  • Sağlıklı besin satın almak için daha fazla para ödemeye hazır oldukları,
  • Sağlıklı beslenmenin dış görünüşlerini etkileyeceği konusunda ciddi endişe duydukları görülmektedir.

En çok 25 yaş altında görülüyor

Yeme bozuklukları vakalarının yüzde 90’dan fazlasını, 25 yaş altı bireyler oluşturmakta, kadınlarda erkeklere oranla 5-20 kat daha fazla görülmekte ve tüm vakaların sadece yüzde 5-10’unu erkekler oluşturmaktadır. Sosyokültürel faktörlerin, yeme bozuklukları gelişiminde etkili olduğu bilinmekte, toplumun zayıflığa önem vermesi, aileden, arkadaşlardan ve kitle iletişim araçlarından gelen baskılar yeme bozukluklarının gelişiminde önemli bir rol oynamaktadır.

Maddi olarak ve ruhsal açından sıkıntıya girmeye başladıysanız…

Ortorektik eğilimli bireylerdeki takıntılı kaygıların belirlenmesi, hastalığın sınıflandırılmasında ve tanı kriterlerinin oluşturulmasında yararlı olacaktır.

Sağlıklı beslenme takıntısından korunmak için;

  • Öncelikle yiyecekleri sağlığa zararlı bir tehdit unsuru olarak görmekten vazgeçin.
  • Unutmayın ki sağlıklı beslenme endişesine düşüldüğünde yaşanan yetersiz beslenme kişi için daha tehlikeli bir duruma yol açarak yarardan çok zarara dönüşen davranışlarla sağlık için uzun vadeli metabolik sorunları ortaya çıkarabilir.
  • En önemlisi bu durum sizin için hem maddi hem ruhsal bir sıkıntı yaratmaya başladıysa bir psikoloğa görünmeniz faydalı olacaktır. Ortoreksiya diğer yeme bozuklukları içinde değerlendirilebilecek bir davranıştır.

Kısırlığa modern çözüm

Kısırlığa modern çözüm

Evli çiftlerin yaklaşık beşte biri istemelerine rağmen çocuk sahibi olamadıkları için doktora başvuruyor. İnfertilite yani kısırlık problemine her iki cinsiyette de eşit oranda rastlanıyor ve tedaviler kişiye özel olarak planlanıyor. Örneğin çevresel koşulların da bozulmasıyla önemi giderek artan erkek infertilitesinde günümüzde modern yöntemler öne çıkıyor hatta sperm olmaması durumunda bile kök sperm hücreleriyle çocuk sahibi olmak mümkün olabiliyor. Memorial Bahçelievler Hastanesi Üroloji Bölümü’nden Op. Dr. Yusuf İlker Çömez, erkeklerde görülen infertilite ve tedavi yöntemleri hakkında bilgi verdi.

İlk atılacak adım sperm tetkiki yaptırmak
Çiftler bir yılın sonunda doğum kontrol yöntemi kullanmadıkları halde çocuk sahibi olamıyorlarsa kadınların bir jinekoloji uzmanına, erkeklerin de bir üroloji uzmanına başvurması önem taşımaktadır. İnfertilite her iki cinsiyette de eşit oranda görülür. Ancak bazen her ikisinin de ortak olarak etkilendiği durumlar olabilmektedir. Bu nedenle yardımcı üreme teknikleri yönünden çiftlerin birlikte ele alınması gerekliliği ortaya çıkmaktadır. Erkekler için ilk olarak en basit olan sperm tetkiki yapılır. Hiç sperm çıkmadığı veya çok az olduğu durumlarda öncelikle bu durumun çözülmesi gerekir. Eğer sperm sayısı ve kalitesi normal ise kadın, jinekoloji uzmanı tarafından değerlendirilir.

Bazen problem ilaç tedavisi ve doğru beslenmeyle giderilebiliyor

Erkeklerde kısırlığın en sık görülen nedenlerinden biri “Varikosel” denilen damar genişlemeleridir. Ancak her üç hastanın birinde iyi yapılan bir varikosel ameliyatı sonrası gebelik elde edilmesi mümkün olmaktadır. Varikosel dışındaki erkek kısırlığı nedenleri ise; hormonal bozukluklar, iltihabi bozukluklar, oksidatif stres denilen sperm DNA bozulması ile sonuçlanan etkenlerdir. Bunlar, güncel testler ile artık rahatlıkla tanı konulabilecek problemlerdir. Hava kirliliği ve elektromanyetik dalgaların bu hasarları tetikleyebileceği düşünülür. Sperm normal olsa bile DNA hasarı nedeniyle gebelik elde edilemeyebilir. Ancak bu sorunlar ilaçlar ve beslenme ile tedavi edilebilir.

TESE yöntemiyle azospermiye çözüm
Menide hiç sperm olmaması durumuna azospermi adı verilmektedir. Bazı kişilerde doğuştan sperm olmayabilir. Erken yaşta erkek çocuklarında testislerin 6 aya kadar yerine inmemesi ya da geç inmesinden kaynaklanan sperm bozukluklarıyla da karşılaşılabilir. Hiç sperm çıkmaması ve spermin sonradan bozulması durumları da tedavi edilebilir. Bazen kanal tıkanıklığı ya da hormonal bozukluklar nedeniyle azospermi olabilir. Bu tabloda da hasta başarıyla tedavi edilebilir. Bunlar dışında ise tüp bebek yöntemleri ile çocuk sahibi olmak mümkün olabilir. Testis içindeki canlı spermler, TESE denilen yöntemle, ameliyat mikroskobu altında görülen uygun alandan alınarak çocuk sahibi olunabilir.

Sperm hücresi yoksa bile çocuk sahibi olunabilir

Testislerden alınan dokularda sperm olmayan ancak kök sperm hücresinin bulunduğu vakalarda da hastaların çocuk sahibi olma potansiyelleri vardır. Son yıllarda gelişen teknoloji sayesinde bu hücrelerin gelişimlerinin hangi aşamada durduğuna göre, uygun tedavi yöntemi ile tüp bebek yapılması mümkündür. Vücudun diğer bölgelerindeki kök hücrelerden de sperm elde etme çalışmaları deneysel olarak devam etmektedir. Ancak henüz insanlar için onaylanmış olan çalışma bulunmamaktadır.

Çiftlerin bebek sahibi olmaya çalıştıkları dönemde; vakit kaybetmeden uzman yardımı almaları, umutsuzluğa kapılmayıp sabırlı olmaları ve tedavi planlamasına harfiyen uymaları önemlidir.

Bebek sahibi olmak isteyen erkeklere 7 öneri

  1. Sigaradan uzak durun.
  2. Obezite hastalığınız varsa profesyonel yardım alarak kilo verin.
  3. Stresten uzak durmaya çalışın. Eğer başaramadığınızı düşünüyorsanız uzman yardımı almaktan çekinmeyin.
  4. Akdeniz tipi beslenme tarzını benimseyin
  5. Antioksidan yönünden zengin ve taze gıdalar tüketin.
  6. Fast food tüketmeyin, işlenmiş ve hazır gıdalardan uzak durun. Bu tür besinler erkeklerde hormon dengeleriyle oynadığından kısırlık riskinin artmasına yol açmaktadır.
  7. Keçiboynuzu ve portakal suyu gibi vücuttan toksinleri uzaklaştırabilen besinleri tercih edin.

Brezilya cevizine dikkat

Brezilya cevizine dikkat

Sağlıklı beslenmek isteyenlerin son dönemlerde sık rağbet ettiği Brezilya cevizi, selenyum içeriğiyle bağışıklık sistemini korumada yardımcı oluyor. Ancak bu besinin kullanımı konusunda dikkatli olunması gerekiyor çünkü fazla miktarda tüketim sağlığı olumsuz etkileyebiliyor. Memorial Bahçelievler Hastanesi Beslenme ve Diyet Bölümü’nden Dyt. Aslıhan Altuntaş, Brezilya cevizi hakkında bilgi verdi.

Peru ve Bolivya’da yetişen kinoa, chia gibi ürünlerle birlikte değerlendirilen Brezilya cevizi atıştırmalık değil ‘süper gıda’ kategorisinde bulunmaktadır. Birçok çiğ kuruyemiş gibi, Brezilya cevizinin de glütensiz bir gıda olduğu unutulmamalıdır.

Günlük selenyum ihtiyacını karşılar
Brezilya cevizinin 100 gramında 655 kalori vardır. Doymuş ve sağlıklı doymamış yağlar açısından zengin olan Brezilya cevizinin birkaç tanesi gündelik selenyum ihtiyacını karşılar. Yani Brezilya cevizini diğer tüm kuruyemişlerden ayıran özelliği içeriğinde bulunan selenyum miktarıdır. Potasyum, karbonhidrat, magnezyum da içeren Brezilya cevizinin dozunda tüketilmesi gerekir. Brezilya cevizinin içeriğindeki selenyum, çok önemli bir mineraldir ve güçlü antioksidan özelliği vardır. Sağlıklı bir bağışıklık sistemi ve hücre yenilenmesi için günde 5-6 adet Brezilya cevizi yeterli miktarda selenyumu sağlar. Yapılan çalışmalarda diyabet hastalarında selenyum eksikliği görülme olasılığının normal popülasyona göre daha yüksek olduğu saptanmıştır.

Selenyumun etkisi
Brezilya cevizinin tiroid bezinin daha etkili çalışmasını sağladığına dair araştırmalar vardır. Bunun sebebi de içeriğinde yüksek oranda selenyum bulunmasıdır. Selenyum, vücudun daha düzgün çalışmasını destekler ve enerji verir. Çalışmalara göre, bağışıklık sisteminin düzgün çalışması için selenyum gereklidir. Selenyum da Brezilya cevizinde yüksek miktarda vardır.

Günde 5-6 tanenin üzerine çıkılmamalı
İyi ve damar sağlığını olumlu etkileyen doymamış yağları içerdiği gibi aynı zamanda doymuş yağ içeriği de vardır. Bu nedenle gereğinden fazla tüketimi damar sağlığı açısından olumsuz sonuçlara neden olabilir. Her besinde olduğu gibi Brezilya cevizi de kararınca yenmelidir. Günde 5-6 adet üzerinde tüketilmemelidir.

Kalbe faydalıdır
Selenyumun bağışıklığı kuvvetlendirici etkisi olduğundan, Brezilya cevizi de selenyum içeriğiyle bağışıklığa katkıda bulunur. Brezilya cevizinin faydaları arasında en önemli olanlarından biri de, kalbe faydasıdır. Brezilya cevizinin kalbe faydaları, içeriğindeki doymamış yağ asitlerinden gelir. Brezilya cevizi bu özelliği ile kan akışını dengeler ve kalp damarlarının tıkanmasının önüne geçer. Düzenli olarak tüketildiğinde ise kalp krizi gibi ciddi kalp rahatsızlıklarına yakalanma riskini azaltır.

Cildin erken yaşlanmasını önler
Brezilya cevizi cilt sağlığını iyileştirmek için iyi bir tercihtir. Selenyum ve E vitamini içeriği cilde sağlıklı bir parlaklık kazandırır, cildin elastikiyetini artırır. Böylece erken yaşlanmayı önler. Ayrıca Brezilya cevizinin cilt kuruluğu, egzama gibi hastalıkları önlediği konusunda araştırmalar da vardır. Brezilya cevizindeki bulunan vitaminlerin saçları daha parlak hale getirdiği de bilinmektedir.

Günlük miktarı aşmayın
Tuzlu ve yağlı bir besin olduğundan fazla miktarda tüketim kilo artışına neden olabilir. Bunun yanında hassas bünyeye sahip olanlar, alerjiye meyilli olanlarda bazı alerjik reaksiyonlar oluşturabilir. Günlük miktarı aşmak mide rahatsızlıklarına sebep olabilirken, sağlığı olumsuz etkileyebilir.

 Pandemide çocuğunuzu obeziteden koruyacak 11 önlem

 Pandemide çocuğunuzu obeziteden koruyacak 11 önlem

Çocukluk çağı obezitesi dünyada ve ülkemizde hızla artıyor. Yapılan çalışmalar Türkiye’de her 4 çocuktan birinin fazla kilolu ya da obezite hastası olduğuna işaret ediyor. Özellikle pandemi sürecinde çocuklarda yaygın olarak görülen hareketsizlik ve beslenme düzenindeki değişiklikler obezite riskini de beraberinde getirebiliyor. Memorial Bahçelievler Hastanesi Çocuk Endokrinolojisi Bölümü’nden Uz. Dr. Bahar Özcabı, çocuklarda obezite hakkında bilgi verdi ve anne babalara önemli önerilerde bulundu.

Çocuğunuz fazla tartılı ya da obezite hastası mı?

Obezite yani şişmanlık, vücuttaki yağ miktarının sağlığı bozacak şekilde aşırı artması olarak tanımlanmaktadır. Çocukluk çağında obezite sıklığı ülkemiz de dahil tüm dünyada artmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri’nde her 3 çocuktan birinin fazla tartılı/şişman olduğu bildirilmektedir. Ülkemizde ise COSI-TUR 2016 çalışması ilkokul 2. sınıf öğrencilerinin %24,9’unun fazla tartılı/şişman olduğunu göstermiştir. Bu oran da yaklaşık her 4 çocuktan birinin fazla kilo veya obezite hastası olduğuna işaret etmektedir. Obezite hastalığının tanısında sıklıkla boy ve vücut ağırlığı değerleri kullanılmaktadır. İki yaşından küçük çocuklarda boya göre ağırlık değerlerine göre tanı konulmaktadır. Daha büyük çocuklarda ise vücut ağırlığı, boyun metre cinsinden karesine bölünerek vücut kitle indeksi hesaplanmaktadır. Ancak erişkindekinden farklı olarak sabit bir değere göre karar verilmemektedir. Yaş ve cinsiyete göre oluşturulmuş eğrilerde vücut kitle indeksi yüzde değerleri %85 ile %95 arasına denk gelen çocuklar fazla tartılı, %95 ve üzerinde olanlar ise şişman olarak kabul edilmektedir. Bu çocuklarda bel çevresi değerleri de organ yağlanması ve metabolik risklerin ortaya konulmasında yardımcı olmaktadır.

Fazla kilo sağlıklı bir ergenliği de önleyebilir

Ülkemizde yıllardır süregelen “Şişman bebek ya da çocuk sağlıklıdır” algısı son derece yanlıştır. Çünkü çocukluk ve ergenlik çağında en sık görülen şişmanlık tipi basit şişmanlıktır. Basit şişmanlık, kişinin aldığı ve harcadığı enerji dengesinin bozulması nedeniyle karşımıza çıkmaktadır. Bu çocukların beslenme öykülerinde çok miktarda şeker ve şekerli gıda/içecek, yağlı ya da hazır gıda tüketimi vardır. Bazen de porsiyonların büyük olması ya da besin öğelerinin uygun oranlarda alınmaması bu duruma yol açar. Ergenlik öncesi dönemde yaşıtlarına göre uzundurlar ancak ergenliğin erken başlaması ve büyümenin erken sonlanması nedeni ile erişkin boyları olumsuz etkilenebilir. Özellikle de aile bireylerinin ya da bakımı üstlenen kişilerin “Çocuktur, yesin, vücut zamanla kiloyu atar” gibi yaklaşımları şişmanlığın gelişimi ve ağırlaşmasında rol oynamaktadır. Bugün çocukluk çağında şişman olarak adlandırılan çocukların önemli bir kısmının erişkin dönemde de obezite hastası olmaya devam ettiği bilinmektedir.

Kanserden kalp hastalıklarına pek çok tehlike pusuda bekliyor

Çocukluk çağı şişmanlığında; kalp damar hastalıkları, hipertansiyon, kan yağlarında yükseklik, karaciğer yağlanması, diyabet (şeker hastalığı), ortopedik sorunlar, uyku bozuklukları, özgüven kaybı ve sosyal izolasyon gibi sorunlar görülebilmektedir. Her zaman ek tedaviler gerektirmese de ergenlik bulgularının öne kayması ile karşılaşılabilmektedir. Özellikle de obezitenin erişkin dönemde meme, yumurtalık,  prostat gibi bazı kanserler için de zemin hazırladığını ve üreme bozukluklarına yol açabildiğinin unutulmaması gerekir. Şişmanlığın bağışıklık sistemi üzerine de olumsuz etkileri olabilmektedir.

Anne babada olan şişmanlık çocuktaki riski 15 kat artırıyor

Çocukluk çağında obezite konusunda hem genetik, hem de çevresel etmenlerin büyük etkisi vardır. Anne-babadan birinde obezite varlığı çocukta şişmanlık gelişme riskini 2-3 kat, ikisinde birden olması da 15 kat artırmaktadır. Doğum öncesi ve sonrası nedenler, fiziksel aktivite durumu, beslenme alışkanlığı, sosyo-kültürel ve ailesel etmenler, psikososyal faktörler ve kimyasallar gibi ek çevresel etmenler de obezitenin oluşumunda rol oynamaktadır.

Uygun tedavi planlaması ve yaşam tarzı değişiklikleri büyük önem taşıyor

Genetik yatkınlığın haricinde erken yaşta şişmanlığa neden olan ya da ek bulguların eşlik ettiği, nadir genetik hastalıklar da bulunmaktadır. Bu genetik hastalıklar ya da hormonal bozukluklar açısından risk altında olan çocuklar, çocuk endokrinoloji hekimleri tarafından görülmeli ve izlenmelidir. Basit obezitenin söz konusu olduğu durumlarda ise tedavinin en önemli bileşeni yaşam tarzı değişiklikleridir. Bazı durumlarda ilaç tedavileri gündeme gelebilir. Ancak bu yaşam değişiklikleri uygulanmadığı zaman ilaç tedavisinin de etkinliği sınırlı kalmaktadır. Erişkin dönemde uygulanan bariatrik cerrahi, çocukluk çağında öncelikli tedavi yöntemlerinden biri değildir ve bu konuyla ilgili araştırmalar devam etmektedir. Gelişimini büyük oranda tamamlamış, diğer tedaviler ile gelişme kaydedilemeyen, seçilmiş olgularda gündeme gelebilir ancak çocuklar bu konuda deneyimli, çocuk endokrinoloji dahil gerekli tüm branşların bulunduğu merkezlerce değerlendirilmelidir.

Covid sürecinde çocukluk çağı obezitesine karşı 11 önlem

Çocukların egzersiz olanaklarının azaldığı, ekran karşısında geçirdikleri sürenin arttığı, uyku ve beslenme düzenlerinde değişikliklerin yaşandığı pandemi sürecinde aşırı kilo alımının önüne geçmek için şu önlemler alınabilir:

  1. Sağlıklı beslenme bilinci çocuklara erken yaşlarda kazandırılmalıdır.
  2. Anne ve baba sağlıklı beslenme ile egzersiz planlaması konusunda çocuklarına örnek olmalıdır.
  3. Paketli gıdalar yerine sağlıklı atıştırmalıklar seçilmelidir.
  4. Şekerli ya da katkı maddeli yiyecek ve içecekler ödül olarak gösterilmemelidir.
  5. Çocuklar karbonhidrat, protein, yağ, lif, vitamin ve mineralleri bakımından dengeli beslenmelidir.
  6. Porsiyonlar çocuğun yaşına uygun olmalıdır.
  7. Çocuğa düzenli egzersiz alışkanlığı kazandırılmalıdır.
  8. Uyku saatleri düzenlenmelidir.
  9. Ekran başında geçirilen süre sınırlandırılmalıdır.
  10. Çocuklarla oyunlar oynanmalı, kaliteli zaman geçirilmelidir.
  11. Hafif ev işlerinde çocuklara sorumluluk verilebilir.

Covid taşıyıcıların belirtileri

Covid taşıyıcıların belirtileri

Tüm dünyayı etkisi altına alan koronavirüs hızla yayılmaya devam ediyor. Yapılan araştırmalar, pandemi sürecinde asemptomatik yani herhangi bir belirti göstermeyen kişilerin bu tabloda kilit rol oynadığını ortaya koyuyor. Asemptomatik bireyler, geç belirti gösteren presemptomatikler ve ateş-halsizlikten çok bel-boyun ağrısı şikayetleri bulunan ancak Covid pozitif olduğunun farkında olmayan kişiler bulaş riskini yüksek oranda artırıyor. Memorial Bahçelievler Hastanesi İç Hastalıkları Bölümü’nden Uz. Dr. Aslan Çelebi, koronavirüste yeni semptomlar ve asemptomatik hastalar hakkında önemli bilgiler verdi.

Asemptomatik hastalar tüm bulaş oranlarının yarısını oluşturuyor

Covid-19 hastaları içinde asemptomatik olanların %30 civarında olduğu söylenmektedir. Ancak sadece hafif kırgınlık, halsizlik, sadece koku duyusunda azalma veya kaybolma ya da sadece hafif ağrılar genellikle dikkate alınmayan semptomlar olduğu için bu grup hastalar asemptomatik kategorisinde sayılmaktadır. Hafif belirti gösteren bu hastalar çıkarıldığında asemptomatik hastaların oranı %17-20’lere düşmektedir. Ancak sadece bu %17’lik grup bile farkında olmadan şu andaki bulaşın %50’sine yol açmaktadır. Çocuklardaysa asemptomatiklik %30’un üzerindedir. Semptom gösterenlerde de hastalık hafif seyretmektedir. Ancak bulaşıcılık oranı yüksektir. Çocuklar hiçbir belirti yaşamadan ailelerine koronavirüsü bulaştırabilmektedir.

Hafif belirtilerde diğer şikayetler beklenmeden hastaneye başvurulmalı

Asemptomatik hastaların belirlenmesi pandemi sürecinde oldukça önem taşımaktadır. Hafif belirtiler de olsa yani hafif kırgınlık, koku almada azalma, hafif sırt ağrısı gibi belirtilerde ateşin yükselmesini, durumun ağırlaşmasını beklemeden, tabloya farklı şikayetlerin eklenmesini beklemeden hastaneye başvurmak gerekmektedir. Şu anda covid-19 hastalarının %20’si hastaneye yatmaktadır. Genel popülasyonun ise %5’i yoğun bakıma yatmaktadır. Bu veriler bize hastalığın ilerlemesi beklendiğinde durumun ağırlaşma ihtimalini göstermektedir. Bu nedenle şikayetler çok hafif de olsa mutlaka hastaneye başvurulması önerilmektedir. Yoğun bakımlardaki mortalite oranı düşmektedir. Ancak yine de halen önemli bir yaşam kaybı oranının olduğu unutulmamadır. Mutlaka en ufak şüphede bir sağlık kuruluşuna başvurulmalıdır.

Kaybedilen zamanda virüs akciğere inebilir

Hafif semptomlar önemlidir çünkü emin olmak için diğer semptomlar beklenirken kaybedilen zamanda virüs akciğere inebilir, komplikasyon gelişebilir ve/veya yoğun bakım oranları artabilir. Toplumda ilaçların yan etkilerinden korkularak hastalığın kendi kendine geçeceği düşüncesiyle hastaneye başvurmayan vaka örnekleri de görülmektedir. Bu tür örneklerde hastalık ilerlemekte, pulmoner emboli adı verilen akciğerde pıhtı atması yaşanmakta ve ağırlaşmış tablolarla hastaneye başvurulabilmektedir. Akciğerde pıhtı atması, dünyadaki ölüm nedenleri arasında kalp damar hastalıklarından sonra 2. sıradadır. Bunların yanında ensefalit adı verilen ciddi derecede baş ağrıları yapan beyin İltihabı durumu gerçekleşebilmektedir. Evde kendi kendine geçmesini beklemek demek, tüm bu riskleri göze almak demektir. Sadece hafif halsizlik, ya da sadece baş ağrısı, sadece boyun ağrısı gibi belirtilerde sağlık kuruluşuna başvurulmalıdır.

Ortopedik sorun sanılan şikayetler Covid-19 çıkabiliyor

Örneğin birkaç gün yaşadığı hafif kırgınlığı önemsemeyip, daha sonra bel ağrısı, boyun ağrısı gibi şikayetleri ortopedik bir sorun zannederek Ortopedi Bölümü’ne başvuran oysa Covid-19 hastası olan vakalara rastlanmaktadır. Bu nedenle hafif kırgınlıklar bile mutlaka önemsenmelidir.

Asemptomatik kişilerde bulaş riski daha mı yüksek?

Asemptomatik kişiler sosyal mesafe, maske kullanımı gibi korunma tedbirlerde esnek davrandıkları için bulaştırma yüzdeleri daha yüksek olmaktadır. Hasta olduğundan şüphelenilen kişiden herkes kendini korumakta ancak asemptomatik kişilerde kuralları ihlal edilmektedir, dolayısıyla bulaşıcılık oranı yükselir.

Bulaşma riskinin bağışıklık sistemiyle ilgisi yok

Korunma tedbirlerini sıkı sıkıya yerine getiren ve örneğin mesleği icabı da olsa kalabalık yerlere girmeyen kişilere bile bazen çok kolay bulaşırken, kalabalık ortamlarda çalışan, uzun süreler riskli ortamlara girmek durumunda bulunan kişilere bulaşmayabilir. Bazen aynı evin içinde yaşayan kişilere de bulaşmayabilir. Bunun virüse maruz kalan kişinin bağışıklık sisteminin güçlü olup olmadığıyla ilgisi bulunmamaktadır. Bu durum tamamen yüksek riskli temasın gerçekleşip gerçekleşmediğiyle ilgidir.

Özellikle son dönemlerde mutasyona uğramış virüs söz konusuyken, tüm bu bilgiler ışığında kişisel korunma tedbirlerine mutlaka dikkat edilmeli, maske mesafe ve hijyen kurallarına mutlaka uyulmalıdır.

 

Altıncı hastalık riskine dikkat

Altıncı hastalık riskine dikkat

Koronavirüs pandemisi ile yaşam düzeninin tamamen değiştiği bu günler, aslında bizlere viral hastalıklara neden olan virüslerin tanınması gerektiği ve ilgili önemler alınmadığında ne tür sonuçlarla karşılaşılabileceğimizi gösteriyor. Toplumda “altıncı hastalık” olarak bilinen herpes virüs ailesinden HHV-6 ve HHV-7 virüslerinin neden olduğu rahatsızlık ise çocuklarda kış aylarında yaygın olarak görülen sorunların başında geliyor. Memorial Bahçelievler Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Bölümü’nden Uz. Dr. Tuğrul Atay, ebeveynlerin altıncı hastalık ile ilgili bilmesi gerekenler hakkında bilgi verdi.

Küçük çocukların “gül hastalığı” olarak tanımlanıyor

Toplumda altıncı hastalık olarak bilinen “roseola infantum”, daha çok dudak ve genital bölgede uçuk meydana getirmesi ile bilinen herpes ailesinden gelen HHV-6 ve HHV-7 virüslerinin neden olduğu bir hastalık olarak karşımıza çıkmaktadır. Altıncı hastalık çoğunlukla 6 ay ile 2 yaş arasındaki çocukları etkileyen birkaç gün yüksek ateş ile seyrederek, ateş düştükten sonra vücutta gül renginde döküntülerle devam eden bir hastalıktır. Latince adı bu döküntülerin özelliğine atıfla roseola infantum yani küçük çocukların gül hastalığı olarak konulmuştur.

Yüksek ateş ile kendini gösteriyor

Çoğu çocukta altıncı hastalık (roseola infantum) hafif bir üst solunum yolu enfeksiyonunu takiben yüksek ateşle seyreder, bu yüksek ateş altıncı hastalığın en önemli belirtisidir. Altıncı hastalık viral enfeksiyonlar içinde çocukluk çağında ateşli havaleye (febril konvülziyon) en sık neden olan viral enfeksiyondur. Ateş 4 ile 7 gün arasında devam edebilir bu sürede çocukta halsizlik, iştahsızlık ve boyun lenf nodlarında şişme olabilir. Hastalığın devamında ateş birden düşer ve hastalığın ayırt edici 2. bulgusu olan pembe-kırmızı, deride çoğu zaman kabarık olmayan döküntü ortaya çıkar, döküntüler basmakla solar. Bazı döküntülerin etrafında daha açık renkli haleler oluşur daha sonra bu döküntüler boyna, yüze, kollara ve bacaklara yayılır. Ateş 3- 7 gün civarında devam eder ateş birden düşer ve döküntü başlar. Döküntüler birkaç saat ile birkaç gün arasında değişen sürelerde solar ve geçer.

Bulaşıcı olabilir

Altıncı hastalık bulaşıcıdır ancak koronavirüs, kızamık gibi büyük salgınlara yol açmaz. Enfekte olmuş bir çocuktan damlacık yoluyla konuşurken, hapşırırken veya öksürürken etrafa saçılarak yine aynı su bardağını, çatalı veya kaşığı kullanma ile de bulaşabilir. Bununla birlikte enfekte damlacıklar yüzeylerin üzerine konar ve bu yüzeylere dokunup el yıkanmadan ağız ve buruna dokunulursa bu yolla da altıncı hastalık yayılım gösterir. Döküntü ortaya çıkmadan çocuğun henüz sadece ateşi varken de bulaşıcıdır. Genellikle sadece çocuklara bulaşmakla birlikte nadiren erişkinlere de bulaşabilir. Bu durum genelde erişkinin virüsü çocuklukta geçirmiş ve bağışıklık kazanmış olmasına bağlıdır. Genel hijyen kurallarına uyarak en önemlisi ellerimizi sık aralıklarla yıkayarak ve sosyal mesafeye dikkat ederek altıncı hastalıktan korunabiliriz.

Tedavinin en önemli aşaması iyi bir evde bakım süreci

Ayrıntılı bir anamnez (tıbbi geçmiş) ve dikkatli bir fizik muayene, iyi bir hekim hasta ve hasta yakını iletişimi ile ek bir tetkike gerek kalmadan tanı konulur, ateşin ve döküntülerin karakteristik özelliği ve ailenin verdiği bilgiler bu hastalığın tanısında en önemli unsurlardır. Arada kalınan vakalarda kan tahlilleri virüse özel spesifik serolojik tetkikler yapılabilir. Çoğu viral hastalıkta olduğu gibi altıncı hastalıkta da hastalığa özel bir tedavi bulunmamaktadır. Ateşin düşürülmesi için parasetemol ve ibuprofen içerikli ilaçlar kullanılabilir. Bunun yanında, ateşi kontrol altına almak için ılık duş aldırmak, ortamın ısısını 22 – 24° arasında tutmak ve ılık su ile ıslatılmış bezlerle soğutma yapmak gerekmektedir. Beslenmesi azalan çocuklarda damar yolu ile serum verilebilir ancak dehidratasyonu engellemek için bu aşamadan önce çocuğun sıvı alımının artırılması teşvik edilmelidir. Ayrıca ek komplikasyonlar varsa takibi bir çocuk sağlığı ve hastalıkları uzmanı tarafından yapılmalıdır.

Viral enfeksiyonlar çocukların bağışıklık sisteminin birer öğretmeni gibi…

Tüm hastalıklarda olduğu gibi dengeli beslenmek, yapay veya koruyucu maddeler içeren paketli gıdalardan uzak durmak, sebze ağırlıklı tencere yemekleri ile çocuklarımızı beslemek, el yıkamak ve sosyal mesafeye dikkat etmek 6. Hastalık için alınabilecek önlemlerdir. Son olarak şunu da unutmamakta fayda var bu tarz çocukluk çağı viral enfeksiyonlar her zaman hayatımızın bir parçası olacaktır, viral enfeksiyonlar çocuğumuzun bağışıklık sisteminin birer öğretmeni gibidir. Önemli olan bu hayat paydaşlarını tanımak, ne zaman tehlikeli olabileceklerini ve ne zaman doktorunuzdan yardım almanız gerektiğini bilmektir.