Yazılar

Bu Belirtileri Hafife Almayın

Yaz aylarında artan hava sıcaklıkları yalnızca güneş çarpması riskini değil, böbrek sağlığını da olumsuz etkileyebiliyor. Özellikle aşırı terlemeye bağlı gelişen sıvı kaybı, böbreklerin çalışma düzenini bozarak böbrek taşı ve akut böbrek hasarı riskini artırabiliyor. Memorial Göztepe Hastanesi Nefroloji Bölümü’nden Doç. Dr. Ali Bakan, yaz aylarında yeterli sıvı tüketiminin böbrek sağlığını korumadaki kritik rolüne dikkat çekerek, alınması gereken önlemler hakkında bilgi verdi.

Doç. Dr. Ali Bakan

Doç. Dr. Ali Bakan

Sıcak hava böbrekleri nasıl etkiliyor?

Yaz aylarında vücut sıcaklığını dengelemek için deri damarları genişleyerek terleme artmaktadır. Terleme ile birlikte su ve elektrolit kaybı yaşanmaktadır. Kaybedilen sıvının yeterince yerine konulmaması ise vücuttaki sıvı hacmini azaltmaktadır. Bu durum böbreklere ulaşan kan akımını düşürürken idrar miktarının azalmasına neden olmaktadır. Sonuç olarak böbreklerin filtreleme sistemi daha fazla çalışmak zorunda kalıyor ve özellikle sıcak havalarda böbrek taşı ile akut böbrek hasarı riski belirgin şekilde artmaktadır.

En büyük risk fark edilmeyen sıvı kaybı

Yaz aylarında böbrekleri tehdit eden en önemli etken sıcak hava değil, fark edilmeden gelişen sıvı kaybıdır. Böbrek sağlığını korumak için herkese uygun tek bir su tüketim miktarı bulunmaz Günlük sıvı ihtiyacı; yaş, vücut ağırlığı, fiziksel aktivite düzeyi, iklim koşulları ve mevcut hastalıklara göre değişiklik gösterebilir. Sağlıklı bireylerde günlük sıvı tüketiminin kilogram başına yaklaşık 30-35 mililitre olması önerilir. Yaklaşık 70 kilogram ağırlığındaki bir kişi için bu miktar ortalama 2-2,5 litreye karşılık gelir. Ancak yaz aylarında, yoğun egzersiz yapanlarda ve aşırı terleyen kişilerde sıvı ihtiyacı daha da artar.

İdrar rengi böbrekleriniz hakkında ipucu veriyor

Yeterli su tüketilip tüketilmediğini anlamanın en pratik yollarından biri idrar rengini takip etmektir. Açık saman sarısı idrar genellikle yeterli sıvı alımını gösterirken, koyu sarı veya kehribar renk sıvı ihtiyacının arttığını düşündürür. Günlük idrar miktarında belirgin azalma da böbreklerin susuz kaldığını gösteren önemli bulgular arasında yer alır. Ancak bazı ilaçlar ve vitaminlerin de idrar rengini değiştirebileceği unutulmamalıdır.

Böbrek taşı ve idrar yolu enfeksiyonlarına dikkat

Sıvı kaybı nedeniyle yoğunlaşan idrar, böbrek taşı oluşumuna neden olan minerallerin kristalleşmesini kolaylaştırabilir. Daha önce böbrek taşı öyküsü bulunanlar, diyabet ve obezite hastaları, ailesinde böbrek taşı öyküsü olanlar, gut hastaları ile hiperparatiroidizm, hiperürisemi ve malabsorpsiyon sendromu bulunan kişiler daha yüksek risk altında bulunur. Yaz aylarında sık görülen idrar yolu enfeksiyonları da ihmal edilmemeli. Tedavi edilmeyen enfeksiyonlar böbreklere ilerleyerek akut piyelonefrite neden olabilir.

 Gazlı içecekler suyun yerini tutmuyor

Soğuk içeceklerin böbreklere zarar verdiği düşüncesi doğru değildir. Önemli olan içeceğin sıcaklığı değil, içeriğidir. Böbrek sağlığı için en doğru tercih her zaman sudur. Şekersiz maden suyu uygun miktarlarda tüketilebilir. Gazlı ve şekerli içecekler ise yüksek miktarda şeker, fruktoz, fosforik asit, sodyum ve kafein içerir. Yüksek fruktoz tüketimi ürik asit düzeyini artırırken idrarla kalsiyum atılımını yükselterek idrar sitratını azaltabilir. Bu değişiklikler böbrek taşı oluşumunu kolaylaştırırken uzun vadede obezite, diyabet, hipertansiyon ve kronik böbrek hastalığı riskini de artırabilir. Özellikle enerji içecekleri sıcak havalarda yoğun fiziksel aktivite sırasında tüketildiğinde sıvı ve elektrolit dengesini bozarak böbrekler üzerinde ek yük oluşturabilir.

Yaz meyveleri faydalı ama ölçülü tüketilmeli

Karpuz ve kavun gibi su oranı yüksek meyveler sağlıklı bireylerde sıvı alımına katkı sağlayabilir. Ancak bu besinler suyun yerine geçmez. Diyabet ve kronik böbrek hastalığı bulunan kişilerin bu meyveleri kontrollü tüketmesi gerekir. Özellikle kavunun yüksek potasyum içerdiği unutulmamalıdır. Hipertansiyon ve diyabet kronik böbrek hastalığının en sık görülen nedenleri arasında yer alır. Yaz aylarında gelişen sıvı kaybı bu hasta grubunda akut böbrek hasarı riskini daha da artırabilir.

Tatilde böbreklerinizi ihmal etmeyin

Deniz, havuz ve uzun yolculuklarda düzenli su tüketimi ihmal edilmemeli, uzun süre idrar tutulmamalı ve aşırı güneş altında kalınmamalıdır. Böbrek sağlığını korumak için yeterli sıvı tüketiminin yanı sıra tansiyon ve kan şekeri kontrolü, tuz tüketiminin sınırlandırılması ve ilaçların düzenli kullanılması da büyük önem taşır. Özellikle böbrek taşı, diyabet, hipertansiyon ve kronik böbrek hastalığı bulunan kişilerin yaz aylarında sıvı tüketimine daha fazla özen göstermesi gerekir. Böbrek sağlığını korumak için normal düzeyde kalsiyum tüketilmeli, aşırı oksalat içeren besinlerden kaçınılmalı, kırmızı ve işlenmiş et tüketimi sınırlandırılmalı, meyve ve sebze ağırlıklı beslenilmeli, şekerli ve gazlı içecekler azaltılmalıdır. Özellikle kalsiyum oksalat taşı bulunan kişilerin ıspanak, pazı, pancar yaprağı, kakao, çikolata, badem gibi kuruyemişler ve aşırı siyah çay tüketimine dikkat etmesi önerilmektedir.

 Bu belirtileri hafife almayın

Yaz aylarında aşağıdaki belirtilerin görülmesi durumunda vakit kaybetmeden bir nefroloji uzmanına başvurulması gerekir. Özellikle diyabet, hipertansiyon veya kronik böbrek hastalığı bulunan kişilerde bu bulgular kalıcı böbrek hasarının habercisi olabilir.

  • İdrar miktarında belirgin azalma
  • İdrarda kan görülmesi
  • Yüksek ateş ve yan ağrısı
  • Ani gelişen ödem
  • Kontrol altına alınamayan tansiyon yüksekliği

 

 

#BöbrekSağlığı #SuTüketimi #YazSağlığı #BöbrekTaşı #SağlıkHaberleri #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #AhuÇağdaş #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Bağırsak Florası Bozulması Kanserle İlişkili

Kolon ve rektum kanserleri, yani kolorektal kanserler, uzun yıllar daha çok ileri yaş hastalığı olarak biliniyordu. Ancak son yıllarda bu kanserlerin genç yetişkinlerde daha sık görülmesi dikkat çekiyor. Güncel araştırmalar, bazı bağırsak bakterilerinin ürettiği “kolibaktin” adlı toksinin, özellikle genç yaşta görülen kolorektal kanserlerde DNA hasarıyla ilişkili izler bırakabileceğini gösteriyor. Memorial Göztepe Hastanesi Gastroenteroloji Bölümü’nden Doç. Dr. Süleyman Günay, kolorektal kanserlerde erken tanının önemine dikkat çekerek endoskopik tedavi yöntemlerinden biri olan ESD ile ilgili bilgi verdi.

Doç. Dr. Süleyman Günay

Doç. Dr. Süleyman Günay

Bu belirtileri göz ardı etmeyin!

Özellikle genç yetişkinlerde makattan kanama çoğu zaman hemoroid olarak değerlendirilmekte, dışkılama düzenindeki değişiklikler ise stres ya da beslenme düzensizliğiyle ilişkilendirilebilmektedir. Oysa genç yaşta olmak, kolorektal kanser riskinin tamamen ortadan kalktığı anlamına gelmez.

Son yıllarda 45 yaş altındaki yetişkinlerde özellikle rektal kanserle ilgili artışlar dikkat çekmektedir. Bu nedenle makattan kanama ya da dışkılama alışkanlığındaki değişiklikler “basit bir sorun” olarak görülmemeli; dışkıda kan, açıklanamayan kansızlık, kilo kaybı, yeni başlayan kabızlık veya ishal gibi bulgular da ciddiye alınmalıdır.

Risk faktörleri yalnızca genetik değil

Kolorektal kanserlerde genetik yatkınlık önemli bir faktör olsa da hastalık yalnızca genetik nedenlerle açıklanmamaktadır. Aşırı kilo, hareketsiz yaşam, sigara ve alkol kullanımı, sağlıksız beslenme, ultra işlenmiş gıdaların sık tüketilmesi ve bağırsak florasını etkileyen çevresel faktörler de risk üzerinde etkili olabilmektedir. Gereksiz antibiyotik kullanımı da bağırsak mikrobiyotasında dengesizliğe yol açarak sindirim sistemi sağlığını olumsuz etkileyebilir. Bağırsak florasıyla ilgili son araştırmalarda kolibaktin adlı toksinin öne çıkması, sindirim sistemi sağlığının korunmasının önemini bir kez daha göstermektedir.

Belirti beklemeden tarama yaptırın

Kolorektal kanserde erken tanı, tedavi başarısını doğrudan etkileyen en önemli faktörlerden biridir. Bu nedenle hiçbir şikayet olmasa bile özellikle 45 yaşından sonra kolonoskopi taraması yapılması önerilmektedir. Ailesinde kolon ya da rektum kanseri öyküsü olanlar veya alarm belirtileri yaşayan kişilerde ise tarama yaşı hekim tarafından daha erken planlanabilir. Kolonoskopi yalnızca kanseri erken yakalamak için değil, kanser gelişmeden önce riskli polipleri saptayıp çıkarmak için de önemli bir yöntemdir. Böylece bazı vakalarda kanser gelişimi başlamadan önlenebilir.

Erken evrede kesi olmadan tedavi mümkün

Kolorektal kanser ya da sindirim sistemindeki bazı riskli lezyonlar erken evrede yakalandığında, her zaman büyük bir ameliyat gerekmemektedir. Endoskopik Submukozal Diseksiyon yani ESD, uygun hastalarda tümörlü ya da kanserleşme riski taşıyan dokunun herhangi bir kesi yapılmadan endoskopik olarak çıkarılmasını sağlar.

ESD işleminde ağızdan ya da makattan girilen ince bir endoskop kullanılır. Karında kesi açılmaz. Yalnızca hastalıklı alan hedeflenir, sağlıklı organ dokusu mümkün olduğunca korunur. Hastalıklı doku milimetrik hassasiyetle çevresinden ayrılır ve tek parça halinde çıkarılır.

Hasta konforu ve organ koruyucu tedavi ön planda

ESD işlemi sonrası süreç hastalar açısından genellikle daha konforludur. Çoğu hasta aynı gün ya da kısa süreli takip sonrasında taburcu edilebilir. Günlük yaşama ve işe dönüş süresi klasik cerrahiye göre daha kısa olabilir. Özellikle kalın bağırsak ve rektum lezyonlarında organ koruyucu yaklaşımlar yaşam kalitesi açısından büyük önem taşır. Ancak ESD her hastaya uygulanabilen bir yöntem değildir. Bu tedavinin başarısı doğru hasta seçimine, lezyonun erken evrede saptanmasına ve işlemi gerçekleştiren ekibin deneyimine bağlıdır.

 

 

#KolonKanseri #BağırsakFlorası #ErkenTanı #ESDYöntemi #Gastroenteroloji #SağlıkHaberleri #KolorektalKanser #MemorialHastanesi #GençSağlığı #KanserFarkındalık #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #AhuÇağdaş #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Lodos, Vücutta Ödem ve Kilo Artışı Hissi Yaratabilir

Son günlerde birçok kişi beslenme alışkanlıklarında belirgin bir değişiklik yapmamasına rağmen yüz, eller, ayak bilekleri ve karın bölgesinde şişkinlik yaşadığını ifade ediyor. Uzmanlar, bu durumun yalnızca beslenme hatalarından değil, lodos gibi güçlü hava olaylarının vücudun sıvı dengesini etkilemesinden de kaynaklanabileceğine dikkat çekiyor. Hava basıncındaki ani değişimler, artan nem oranı ve sıcaklık dalgalanmaları, vücutta sıvı tutulumu riskini artırabiliyor. Bu durum halsizlik, baş ağrısı ve huzursuzluk hissiyle birlikte günlük yaşam konforunu da olumsuz etkileyebiliyor. Memorial Göztepe Hastanesi Beslenme ve Diyet Bölümü’nden Uzm. Dyt. Gözde Akın lodosun vücudumuza fiziksel etkileri konusunda bilgi verdi.

Uzm. Dyt. Gözde Akın

Uzm. Dyt. Gözde Akın

Lodos fiziksel dengemizi de etkiliyor

Lodos, birçok kişinin hem ruh halini hem de fiziksel dengesini etkileyen güçlü bir hava olayıdır. Havanın basıncındaki değişim, nem oranının artması ve sıcaklığın beklenmedik dalgalanmaları; baş ağrısı, halsizlik, huzursuzluk gibi etkilerin yanı sıra vücutta ödem oluşumunu da tetikleyebilir. Özellikle lodosun estiği günlerde birçok birey yüzünde, ellerinde, ayak bileklerinde veya karın bölgesinde şişkinlik fark edebilir. Bu durum doğrudan lodosun yarattığı sıvı tutulumuna yatkınlık ile ilişkilendirilebilir. Ancak beslenme ve yaşam tarzı düzenlemeleriyle lodos günlerinde ortaya çıkan ödemi kontrol altına almak mümkündür.

Potasyumdan zengin besinleri tüketin

Bu dönemde yetersiz su tüketimi ve tuz oranı yüksek besinlerin tercih edilmesi, ödemin daha belirgin hale gelmesine yol açabilir. Paketli ve işlenmiş gıdalar vücudun su tutma eğilimini artırırken, potasyumdan zengin ve lifli besinler sıvı dengesinin korunmasına destek olur. Potasyumdan zengin olan muz, avokado, ıspanak, kabak, kuru kayısı, mercimek gibi besinler tüketilebilir. Tuz tüketimini mutlaka azaltın. Paketli, salamura ve işlenmiş ürünlerden uzak durun. Maden suyu tüketiyorsanız sodyum oranı düşük olanları tercih edin.

Lodos yüzünden iştah artabilir

Öğün atlamayın çünkü uzun süre aç kalmak vücudun su tutma eğilimini artırabilir. Sebze ağırlıklı, liften zengin öğünler tüketin. Örneğin; brokoli, kabak, enginar, semizotu, salatalık gibi. Şekerli ve rafine karbonhidratlı gıdaları (beyaz ekmek, hamur işleri, tatlılar) sınırlandırın. Lodos nedeniyle artan iştah dalgalanmalarını kontrol etmek için yanınızda sağlıklı atıştırmalıklar bulundurun. Badem, ceviz, yoğurt, meyve, tam tahıllı kraker bu konuda en doğru tercihler olabilir.

Bitki çayları destekleyici rol oynar

Bazı bitki çaylarının vücudun sıvı dengesini destekleyebilir. Ancak bu çayların bilinçsiz ve aşırı bir şekilde tüketilmemesi gerekir. Ödem azaltmaya yardımcı çaylar kontrollü bir şekilde tüketilebilir. Maydanoz, kiraz sapı, zencefil, adaçayı, yeşil çay bu konuda destekleyicidir. Bu çayları günde 1-2 fincan ile sınırlayın. Kronik bir hastalık varsa tüketmeden önce mutlaka bir uzmana danışılmalıdır. Sabah aç karnına 1 bardak ılık su ve limon içmek de sindirimi ve dolaşımı destekleyebilir.

Yaşam tarzı faktörleri ödemi etkileyebiliyor

Uzun süre hareketsiz kalmak, stres düzeyinin artması ve düzensiz uyku lodoslu günlerde ödem şikayetlerini artıran unsurlardandır. Günlük rutinlerde yapılacak küçük düzenlemeler, bu etkilerin hafiflemesine yardımcı olabilir. Örneğin gün içinde en az 20-30 dakika yürüyüş yapmaya çalışın. Bacaklarda şişlik varsa gün içinde birkaç kez bacakları kalp seviyesinin üzerine kaldırarak dinlenin. Uzun süre oturmaktan kaçının ve her 45 dakikada bir kısa hareket molası verin. Lodosun getirdiği stres ve gerginliği azaltmak için nefes egzersizi veya hafif esneme hareketleri uygulayın.

Lodos günlerinde ödemi azaltmaya yönelik öneriler

  • Günlük 8-10 bardak su tüketmeye özen gösterin.
  • Tuz oranı yüksek, paketli ve işlenmiş gıdalardan uzak durun.
  • Potasyumdan zengin besinlere beslenmenizde yer verin.
  • Öğün atlamadan, liften zengin sebze ağırlıklı beslenin.
  • Gün içinde 20-30 dakika yürüyüş yaparak dolaşımı destekleyin.
  • Uzun süre oturmaktan kaçının, düzenli hareket molaları verin.

 

#Lodos #Ödem #Beslenme #Sağlık #Diyet #Potasyum #MemorialHastanesi #GözdeAkın #YaşamTarzı #SağlıklıYaşam #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

“Ben sağlıklıyım” yetmez, “Biz sağlıklı mıyız?” demeliyiz

Yeni bir yıla girildiğinde sağlık başlığı her zamankinden daha fazla önem kazanıyor. Özellikle kanser hem görülme sıklığının artması hem de toplumda yarattığı endişe nedeniyle gündemdeki yerini koruyor. Kanserle mücadelede en kritik unsur, hastalığı beklemek yerine riskleri erken dönemde yönetmekten geçiyor. Araştırmalar 2026’nın ilk günlerinden itibaren kanserle mücadelede en etkili yaklaşımın erken tanı, düzenli tarama ve yaşam tarzı değişiklikleri olduğunu gösteriyor. Memorial Göztepe Hastanesi Kanser Merkezi Başkanı Prof. Dr. Mustafa Özdoğan, yeni yılda kanser hastalığına karşı alınması gereken önlemler hakkında önemli bilgiler paylaştı.

Prof. Dr. Mustafa Özdoğan

Prof. Dr. Mustafa Özdoğan

Uzun yaşam, sağlıklı yıllar anlamına gelmiyor

Kanser, modern çağda ortaya çıkmış bir hastalık değildir. Tarihsel ve arkeolojik bulgular, kanserin binlerce yıldır insanlıkla birlikte var olduğunu göstermektedir. Günümüzde kanser sıklığındaki artışın temel nedeninin, tıptaki ilerlemeler sayesinde insan ömrünün uzaması olduğu bilinmektedir. İnsanlar artık daha uzun yaşamakta; bu durum, kanser riskinin daha geniş bir zaman dilimine yayılmasına neden olmaktadır. Son iki yüzyılda ortalama yaşam süresi belirgin biçimde artmıştır. Ancak asıl belirleyici olan, bu sürenin ne kadarının sağlıklı geçirildiğidir. Daha uzun yaşayan toplumlarda kanserin daha sık görülmesi, korunma ve erken tanı stratejilerinin her zamankinden daha önemli hale gelmesine yol açmıştır.

Erken tanı mümkün ama katılım düşük

Günümüzde meme, rahim ağzı, kalın bağırsak ve prostat kanserleri başta olmak üzere birçok kanser türünde erken tanı sayesinde tedavi başarısı önemli ölçüde arttı. Buna rağmen tarama programlarına katılım oranları hala düşük seviyelerde seyrediyor. Birçok kişi, kanser olasılığıyla yüzleşmekten kaçınmakta ve tarama testlerini ertelemektedir. Oysa erken tanı sayesinde hastalık kontrol altına alınabilmekte ve tedavi süreci çok daha etkili şekilde yönetilebilmektedir.

2026’da kanser tarama testlerinizi yaptırın!

Kanser çoğu zaman belirti vermeden ilerler ve erken evrede saptandığında ise tedavi şansı belirgin şekilde artar. Ailede kanser öyküsü bulunuyorsa, son dönemde nedeni açıklanamayan bazı şikayetler ortaya çıktıysa ya da yaş itibarıyla risk grubuna girildiyse “bir şeyim yok” denilmemeli ve vakit kaybetmeden tarama testleri için hekime başvurulmalıdır. Kanser tarama testlerinin, hastalık ortaya çıkmadan önce riskin belirlenmesinde hayati bir rol üstlendiği unutulmamalıdır.

Kadınlar için önemli testler:

  • 40 yaş sonrası düzenli mamografi
  • 21–65 yaş arası smear ve HPV taramaları
  • 50 yaş sonrası kolonoskopi veya dışkıda gizli kan testleri

Erkekler için önemli testler:

  • 50 yaş sonrası PSA testi ve prostat muayenesi
  • 50 yaş sonrası kolonoskopi
  • Uzun süre sigara kullanmış bireylerde düşük doz akciğer tomografisi

Bunların dışında, kadın erkek fark etmeksizin yaşı kaç olursa olsun her bireyin yılda bir kez temel kan ve biyokimya testlerini yaptırması, genel sağlık durumunun izlenmesi açısından faydalı olabilir. Aile öyküsü ve bireysel risk durumuna göre karaciğer ve tiroit ultrasonu gibi kişiye özel taramalar planlanmalıdır. Özellikle ailesinde kanser öyküsü bulunan kişilerde taramaların daha erken yaşta ve daha sık aralıklarla yapılması büyük önem taşımaktadır.

 “Ben sağlıklıyım” yetmez “Biz sağlıklı mıyız?” demeliyiz!

Bilimsel çalışmalarda, kanser riskinin yalnızca genetik yatkınlıkla değil; günlük yaşamda benimsenen alışkanlıklarla da yakından ilişkili olduğu ortaya konulmaktadır. Hareketsizlik, düzensiz ve dengesiz beslenme, aşırı kilo alımı ve kronik stres gibi faktörlerin etkisinin yalnızca bireyle sınırlı kalmadığı, aynı yaşam alanını paylaşan tüm aile bireylerini etkilediği vurgulanmaktadır. Bu nedenle sağlıklı beslenme, düzenli fiziksel aktivite ve stres yönetimi gibi alışkanlıkların aile içinde birlikte uygulanmasının, uzun vadede koruyucu bir etki sağladığı kabul edilmektedir.

Akdeniz diyetini ve aktif yaşamı benimseyin

Beslenme alışkanlıkları açısından Akdeniz diyetinin, kanser riskini azaltıcı etkileri bilimsel çalışmalarla da desteklenmektedir. Sebze ve meyve tüketiminin artırılması, zeytinyağı ve balık ağırlıklı beslenmenin tercih edilmesi; bunun yanında düzenli fiziksel hareketin sağlanması, yeterli ve kaliteli uykunun desteklenmesi ile stresin yönetilmesi, korunmada önemli bir rol oynamaktadır. Bu yaklaşımın geçici bir diyet programı olarak değil, sürdürülebilir bir yaşam biçimi olarak benimsendiğinde daha etkili sonuçlar elde edildiği görülmektedir.

#KanserdenKorunma #ErkenTanı #TaramaTestleri #SağlıklıYaşam #AkdenizDiyeti #KanserFarkındalık #MemorialHastanesi #ProfMustafaÖzdoğan #SağlıkHaberi #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity