Yazılar

Mutluluk pozları özgüveni de artırıyor, yapay bir imaja da neden olabiliyor!

Mutluluk pozları özgüveni de artırıyor, yapay bir imaja da neden olabiliyor!

Mutluluk pozlarıyla insanların kendilerini diğerleriyle kıyasladığı bir ortam bulabildiklerini ifade eden uzmanlar, sosyal medyayı kullanırken insanların kendilerini sürekli olarak başkalarıyla karşılaştırmasının mükemmeliyetçilik duygusunu körüklediğini de söylüyor. Mutlu anları paylaşmanın insanların kendilerini iyi hissetmelerine ve olumlu bir imaj oluşturmalarına yardımcı olabileceğini de dile getiren Uzman Klinik Psikolog Uluğ Çağrı Beyaz, “Mutluluk pozları paylaşmak, kişinin kendine olan güvenini artırabilir, kişinin kendisini iyi hissedip, pozitif duygularını pekiştirmesine yardımcı olabilir.” dedi.

Üsküdar Üniversitesi NP Etiler Tıp Merkezi Uzman Klinik Psikolog Uluğ Çağrı Beyaz, Sosyal medyada mutluluk pozlarına olan ilgi ve ‘sanal mutluluk’ konusunu değerlendirdi.

Klinik Psikolog Uluğ Çağrı Beyaz

Klinik Psikolog Uluğ Çağrı Beyaz

Mutluluk pozlarıyla insanlar kendilerini diğerleriyle kıyasladığı bir ortam bulabiliyor

İnsanların en iyi ve mutlu anlarını paylaşmaları için, sosyal medya platformlarının bir alan sağladığına işaret eden Uzman Klinik Psikolog Uluğ Çağrı Beyaz, “İnsanlar, sosyal medyada kendilerini en iyi halde göstermek ve bu vesile ile de dikkat çekmeyi istedikleri için mutlu anlarını paylaşma eğilimi gösterebiliyor. Bu da olumlu geri bildirimler ve beğeniler alarak kendilerini daha iyi hissetmelerine imkân veriyor. Mutluluk pozlarıyla, insanlar kendilerini diğerleriyle kıyasladığı bir ortam bulabilirler ve birçok kişi, başkalarının mutlu anlarını gördükçe kendilerini eksik veya mutsuz hissedebilirler ve bu da bu yönde pozlar vermeyi daha da artırabilir.” dedi.

Mükemmeliyetçilik duygusunu körüklüyor

Sosyal medyayı kullanırken insanların kendilerini sürekli olarak başkalarıyla karşılaştırmasının mükemmeliyetçilik duygusunun körüklenmesini artırdığını da ifade eden Uzman Klinik Psikolog Uluğ Çağrı Beyaz, şöyle devam etti:

“Ayrıca sosyal medya platformları, insanların kendilerini ifade etmeleri ve kimliklerini oluşturmaları için de bir araç olarak kullanılabiliyor. Mutlu anları paylaşmak, insanların kendilerini iyi hissetmelerine ve olumlu bir imaj oluşturmalarına yardımcı olabilir. Bu paylaşımlar, insanların kendilerini ve hayatlarını olumlu bir şekilde tanımlamalarına ve başkalarına göstermelerine ön ayak olabilir.NP Etiler Tıp Merkezi

Pozitif duyguları pekiştirmeye yardımcı olabiliyor

Bunun psikolojik zeminde birçok nedeni olabilir. Evvela insanlar genellikle olumlu geri bildirim alma ve beğenilme arzusunu taşırlar. Mutluluk pozları, diğerlerinin beğenilerini ve olumlu yorumlarını çekebilir; kişinin kendisini değerli ve takdir edilmiş hissetmesine yardım edebilir. Dolayısıyla, mutluluk pozları paylaşmak, kişinin kendine olan güvenini artırabilir ve sosyal bağlarının da güçlenmesine yardım edebilir. Bunun dışında, kişinin kendisini iyi hissedip, pozitif duygularını pekiştirmesine yardımcı olabilir. Pozitif anıları hatırlamak ve paylaşmak, kişinin ruh halini yükseltebilir ve olumsuz duygularıyla başa çıkmasına yardımcı olabilir. Bu nedenle kişinin kendi mutluluğunu artırmasına ve psikolojik iyilik halini desteklemesine katkıda bulunabilir.”

Kendilerini daha başarılı, çekici ve mutlu olarak göstermeye çalışıyorlar

İnsanlar genellikle sosyal medyada en iyi ve mutlu anlarını paylaşarak kendilerini daha başarılı, çekici ve mutlu olarak göstermeye çalıştıklarını, çünkü bu durumun kişilerin kendilerini diğerleriyle kıyasladığı bir ortamda olumlu bir imaj oluşturmaya yardımcı olduğunu anlatan Uzman Klinik Psikolog Uluğ Çağrı Beyaz, “Bu da, daha olumlu bir benlik algısının geliştirilmesine ve kişilerin kendilerini daha iyi hissetmesine katkıda bulunabilir. Son olarak, kişiler sosyal medya platformlarındaki paylaşımlarıyla kendilerini ifade edip, kişisel kimliklerini de inşa edebiliyor. Bu imkânı tanıdığı için de pozitif anıları paylaşmaları, ilgi alanlarını, değerlerini ve yaşam tarzını diğerlerine sunmaları ve bunun da olumlu veyahut mutluluk pozları özelinde verilmesi kendisini daha iyi anlamasına ve başkalarının da onu daha iyi anlayıp tanımalarına yardımcı olabilir.” şeklinde değerlendirmede bulundu.

NP Etiler Tıp Merkezi

Gerçek mutluluk, sosyal medyada gösterildiği gibi daima parlak ve mükemmel değil

Gerçek hayattaki mutlulukla sosyal medyada gösterilen mutluluğun uyumlu olmayabileceğini de dile getiren Uzman Klinik Psikolog Uluğ Çağrı Beyaz, şunları söyledi:

“Çünkü sosyal medya platformları çoğunlukla kullanıcıların en iyi ve en mutlu anlarını paylaşmaları üzerine odaklanırken, gerçek hayat daha karmaşık ve farklı duygusal deneyimlere üzerine kuruludur. Sosyal medyada paylaşılan mutluluk pozları genellikle dikkatlice seçilerek, düzenlen anların bir yansımasıdır ve bu pozlar gerçek hayattaki her anın tam bir temsili değildir. Hayatın bütününün bir kısmını temsil etmektedir. Herkeste farklılıklar gösterse de gerçek hayatta insanlar, günlük yaşamın stresiyle, sorunlarıyla ve zorluklarıyla karşılaşabilirler; bu da duygusal dalgalanmaları deneyimlemelerine neden olabilmektedir.

Ayrıca, gerçek mutluluk, sosyal medyada gösterildiği gibi daima parlak ve mükemmel değildir; bunun yerine, genellikle küçük anlarda ve sıradan yaşamın içinde bulunur. Sosyal medyada gösterilen mutluluk genellikle idealize edilmiş bir versiyon sunarken, gerçek hayattaki mutluluk daha karmaşık, gerçekçi ve zaman zaman zorlu da olabiliyor. Ayrıca bunların yanı sıra sosyal medya üzerinden verilen mutluluk pozları, insanların olumlu duygularını paylaşma ve başkalarıyla bağlantı kurma ihtiyacını da karşılayabilmekte ve sosyal medya kullanıcıları arasında olumlu bir atmosferin oluşmasına da vesile olabiliyor.”

İlişkilerde samimiyet ve derinlik eksikliğine yol açabiliyor

Mutluluk pozları paylaşmanın kişilerin kendine olan güveni ve benlik saygısı üzerinde çeşitli etkileri olabileceğini de kaydeden Uzman Klinik Psikolog Uluğ Çağrı Beyaz, sözlerini şöyle tamamladı:

“İlk olarak, pozitif geri bildirimler ve beğeniler almak, kişilerin kendilerini değerli ve çevreleri tarafından kabul görmüş olduklarını düşünmelerine vesile olabilir ve güven duygusu hissettirebilir ve benlik saygılarını güçlendirebilir. Ancak, sosyal medyada sürekli olarak mutluluk ve başarıyla dolu pozlar paylaşmak, bazı kişilerde kendilerini karşılaştırma ve kendilerini yetersiz hissetme eğilimini de beraberinde getirebilir. Mükemmel görünen hayatları görmek, kişilerde kıskançlık, özsaygı eksikliği ve değersizlik duygularına da neden olabilir; benlik saygılarını olumsuz yönde etkileyebilir. Ayrıca, sürekli mutluluk pozları paylaşmak, kişilerin gerçek duygularını bastırmasına ve sosyal medyada yapay bir imaj oluşturmasına neden olabilir. Bu da bireylerin kendileriyle ve başkalarıyla olan ilişkilerinde samimiyet ve derinlik eksikliğine yol açabilir.”

Alice Harikalar Diyarında Sendromu nedir?

Alice Harikalar Diyarında Sendromu nedir?

Bu sendromda, nesneler olduğundan daha küçük veya daha büyük veya daha yakın veya daha uzak görülüyor.

Kişilerde algıda bozulmaya neden olan ‘Alice Harikalar Diyarında Sendromu’na işaret eden uzmanlar, sendromun nedenleri arasında antidepresan ilaç veya halüsinojen madde kullanımı, yoğun stres, kronik migren ve epilepsinin sayılabileceğini söylüyor. Nedenler arasında en yaygın olanın migren olduğunu dile getiren Çocuk ve Ergen Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Melek Gözde Luş, “Genellikle çocuklukta ve yetişkinlik öncesi dönemde görülüyor. Zamanla ortadan kalkan bir algı bozukluğu ve özel bir tedavi gerektirmiyor.” dedi.

Üsküdar Üniversitesi NP Etiler Tıp Merkezi Çocuk ve Ergen Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Melek Gözde Luş, adıyla da ilgi çeken ‘Alice Harikalar Diyarında Sendromu’ hakkında bilgi verdi.

Dr. Öğr. Üyesi Melek Gözde Luş

Dr. Melek Gözde Luş

Alice Harikalar Diyarında Sendromu nedir?

Todd Sendromu veya dismetropsi (mesafenin, hızın veya hareketin gücünün saptanması yeteneğinin yitirilmesi) olarak da bilinen ‘Alice Harikalar Diyarında Sendromu’nun 1950’li yıllarda psikiyatrist John Todd tarafından tanımlanan bir sendrom olduğunu belirten Çocuk ve Ergen Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Melek Gözde Luş, “Algıda bozulmaya neden olan nöropsikolojik bir durumdur. Nesnelerin olduğundan daha küçük (mikropsi) veya daha büyük (makropsi) veya daha yakın (pelopsi) veya daha uzak (teleopsi) görünmesi gibi görsel algılarda bozulmalar görülebilir. Bozulma görme dışındaki duyularda da meydana gelebilir.” şeklinde bilgi verdi.

Genellikle çocuklukta ve yetişkinlik öncesi dönemde görülüyor

Sendromun nedenleri arasında antidepresan ilaç veya halüsinojen madde kullanımı, yoğun stres, kronik migren, epilepsi, beyin tümörleri, Epstein-Barr Virüsü (EBV) kaynaklı iltihapların sayılabileceğini dile getiren Dr. Öğr. Üyesi Melek Gözde Luş, şunları anlattı:

“Nedenler arasında en yaygın olan ise migrendir. Genellikle çocuklukta ve yetişkinlik öncesi dönemde görülür. ‘Alice Harikalar Diyarı Sendromu’ genellikle nadir rastlanan bir bozukluktur. Özellikle ergenlerle yapılan çalışmalarda oldukça düşük oranlar bulunuyor. Nesneleri olduğundan daha küçük görenlerin oranı yüzde 3,8, daha büyük görenlerin oranı ise yüzde 3,9 olarak bildirilmiştir.”

Kendi beden parçalarını da olduğundan farklı algılıyorlar

Sendromun günlük yaşamı etkilemesi konusuna da değinen Dr. Öğr. Üyesi Melek Gözde Luş, “Bireyler kendi beden parçalarını veya çevrelerindeki nesneleri, olduğundan farklı algılıyorlar. Şekil, boyut, hareket veya renk gibi; nesnelere ya da kendimize dair farkındalık oluşturmamıza katkı sağlayan özelliklerde bozulmalar meydana geliyor. Bu sendrom aynı zamanda işitme, dokunma ve zaman algısında da değişikliklere neden olabiliyor.” dedi.

İşitsel halüsinasyonlar da sendromun bir parçası olabiliyor

Bireylerin; mikropsi yani nesneleri olduğundan daha küçükmüş gibi algılama, makropsi yani eşyaları olduğundan daha büyük görme, teleopsi yani eşyaları kendinden daha uzaktaymış gibi algılama ve pelopsia yani nesneleri kendine çok yakında görme gibi deneyimler yaşadığını da kaydeden Çocuk ve Ergen Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Melek Gözde Luş, “Aynı zamanda işitsel halüsinasyonlar da sendromun bir parçası olabiliyor. Bu tip halüsinasyonlar işitilen seslere yönelik algının da çarpıtılmasından kaynaklanıyor. Algıdaki bu değişimler, garip müzik veya seslerin duyulmasına da neden oluyor.”

Özel bir tedavi gerektirmiyor

‘Alice Harikalar Diyarında Sendromu’nun, zamanla ortadan kalkan bir algı bozukluğu olduğunu ve özel bir tedavi gerektirmediğini de ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Melek Gözde Luş, “Semptomların genellikle birkaç hafta veya birkaç ay içerisinde yok olduğu biliniyor. Bazı bireyler semptomları sadece gün içerisinde 10 saniye ila 10 dakika kadar sürecek şekilde deneyimlediklerini söylüyor. Ancak kişinin günlük yaşamdaki işlevselliğini olumsuz etkileyen durumlarda profesyonel destek alınması oldukça önemli.” diye konuştu.

Tanı nasıl konuluyor?

Hastalığa ilişkin tanı koyma süreci hakkında da bilgi veren Dr. Öğr. Üyesi Melek Gözde Luş, “Şikâyetlere bağlı olarak bazı tetkikler istenebilir.  MR, EEG ve kan tahlili istenebilir. Migren veya EBV enfeksiyonu gibi tıbbi bir durumdan kuşkulanılıyorsa ilaç tedavisi uygulanabilir. Özellikle migren tedavisi amaçlı tiramin-migren rejimi ile migren profilaksisi birlikte uygulanabilir. ‘Alice Harikalar Diyarında Sendromu’ tedavisi için kalsiyum kanal bloker ve beta bloker uygulamaları da yardımcı olabilir. Bu uygulamaların ancak doktor önerisi ile uygulanması gerekir.” dedi.

İnsanların mevcut ortamlarının çarpık bir versiyonunu görmelerine neden oluyor

“Alice Harikalar Diyarında Sendromu”nun psikoz belirtisi olmadığına da işaret eden Dr. Öğr. Üyesi Melek Gözde Luş, “Bu olaylara görme bozukluğu veya bir sanrı neden olmaz. İnsanların genellikle orada olmayan şeyleri görmelerine neden olan bir halüsinasyondan farklı olarak bu sendrom, insanların mevcut ortamlarının çarpık bir versiyonunu görmelerine neden olur. Etkilenen kişi genellikle gördüklerinin tuhaf veya gerçek dışı olduğunu bilir. Çoğu durumda başlangıç ​​ve bitişler aniden gerçekleştiği için tahmin etmek mümkün değildir.” şeklinde bilgi verdi.

Hasta doğru bilgilendirilmeli

Algısal çarpıklıklarla karakterize olan bu sendromun, şizofreni spektrumu ve diğer psikotik bozukluklardan ayırt edilmesi gerektiğini de kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Melek Gözde Luş, “Migren, epilepsi, bazı enfeksiyonlar veya uyuşturucu madde kullanımının tetikleyebildiği bu semptomların yine diğer psikiyatrik hastalıklardan ayırt edilmesi ve hastanın doğru bilgilendirilmesi yapılması gereken en önemli müdahaledir.” şeklinde sözlerini tamamladı

Ramazanda öfkelenmemek için ‘nefes egzersizi’ yapın!

Ramazanda öfkelenmemek için ‘nefes egzersizi’ yapın!

Ramazan ayında insanların yaşayabileceği fizyolojik zorlukların duygusal tepkilere yol açabileceğini ifade eden uzmanlar, kan şekeri seviyelerindeki düşüş, metabolizma hızındaki değişiklikler ve hormonal dengesizliklerin sinir sistemi üzerinde etkili olabileceğini söylüyor. Ramazan ayında öfke sorunları artabileceği için öfkeyi tetikleyebilecek durumlardan olabildiğince uzak durmak gerektiğini dile getiren Uzman Klinik Psikolog Uluğ Çağrı Beyaz, “Tetikleyici unsurlarla karşılaşıldığında odak noktasını değiştirmeye gayret göstermek ve sıklıkla nefes egzersizi yapmak oldukça önemli.” dedi.

Üsküdar Üniversitesi NP Etiler Tıp Merkezi Uzman Klinik Psikolog Uluğ Çağrı Beyaz, ramazan ayında oruç tutan bazı kişilerin öfke sorunu yaşaması konusunu değerlendirdi.

Klinik Psikolog Uluğ Çağrı Beyaz,

Klinik Psikolog Uluğ Çağrı Beyaz

Uzun süreli açlık fizyolojik değişikliklerle öfkeye neden olabiliyor

İnsanların ramazan ayında yaşayabildiği açlık ve susuzluk gibi fizyolojik zorlukların, vücuttaki biyolojik dengeyi etkileyebildiğini dile getiren Uzman Klinik Psikolog Uluğ Çağrı Beyaz, “Özellikle uzun süreli açlık, kan şekeri seviyelerinde düşüşe, metabolizma hızında değişikliklere ve hormonal dengesizliklere neden olabilir. Bu fizyolojik değişiklikler, sinir sistemi üzerinde de etkili olabiliyor ve öfke, irritabilite (hızlı sinirlenme) gibi duygusal tepkilere yol açabiliyor.” dedi.

Orucun beyindeki etkileri neler…

Bu tür zorlukların, alt beyindeki temel dürtülerle yani öfke ve irritabilite ile ilişkilendirildiğini ifade eden Uzman Klinik Psikolog Uluğ Çağrı Beyaz, şöyle devam etti:

“Vücut, yiyecek ve su ihtiyacını karşılayabilmek için biyolojik sinyaller gönderir. Bu sinyaller, alt beyindeki limbik sistemde işlenir ve temel ihtiyaçların karşılanmasına yönelik hareketlerin başlamasında etkili olabilir. Aynı zamanda üst beyindeki kortikal alanlar da bu temel dürtüleri kontrol etme ve yönlendirme yeteneğine sahiptir. Üst beyindeki kortikal kontrol, kişinin duygusal tepkilerini dengelemesine ve öfkeyle başa çıkmasına yardımcı olabilir.

Her bireyin tepkilerini etkileyen birçok faktör ve farklı deneyimleri bulunmaktadır, bununla birlikte insanı diğer canlılardan ayıran üst beynini işletebilmesi de kişilerin ramazan ayında karşılaşabileceği, açlığa ve susuzluğa rağmen öfke ve irritabiliteyi kontrol etmesine yardımcı olabilir. Burada önem arz eden husus ise kişinin açlık ve susuzluğa rağmen bu duruma karşı isteği ve çabasıdır.”

Nikotin yoksunluğu öfkeyi artırıyor mu?

Sigaranın ana aktif bileşeni olan nikotinin aynı zamanda merkezi sinir sistemini etkilediğini kaydeden Uzman Klinik Psikolog Uluğ Çağrı Beyaz, “Nikotin bağımlılığı olan kişiler, düzenli olarak nikotin alımına bağımlı hale geleceği için vücutları zamanla bu duruma tolerans geliştirir. Nikotin, beyindeki belirli reseptörlere bağlanarak dopamin salınımını artırır ve beyindeki haz/ödül/zevk duygularını kontrol eden bir nörotransmitterdir. Nikotin yoksunluğu durumunda, vücut normal nikotin seviyelerine ulaşamadığı için dopamin salınımı azalır ve bu da duygusal dengeyi etkiler. Bu nedenle de sigara içen bireylerin ramazan ayında sigara iç(e)memesi, nikotin yoksunluğuna bağlı olarak öfke ve irritabiliteyi artırabilir. Bu süreç zarfında oluşan nikotin yoksunluğu, öfke ve irritabilitenin dışında; konsantrasyon güçlüğü, uykusuzluk, keyifsizlik ve anksiyete gibi duygusal ve bilişsel sorunlara etki edebilmektedir.” dedi.

Üsküdar Üniversitesi NP Etiler Tıp Merkezi

Uyku ve beslenme düzenindeki değişiklikler öfke-strese neden olabiliyor

Canlıların en temel fizyolojik gereksinimlerinden birisinin uyku ve düzenli beslenme olduğunu da anlatan Uzman Klinik Psikolog Uluğ Çağrı Beyaz, “Her ikisi de vücudun dinlenmesine ve enerjinin yenilenmesine katkı sağlar. Uyku ve sağlıklı beslenme yaşamın, fiziksel ve zihinsel olarak sağlıklı bir şekilde devamı için önemli bir etkiye sahiptir. Kaliteli bir gece uykusu ile sağlıklı ve düzenli beslenme fiziksel olarak metabolizmanın ve iştahı etkileyen hormon dengesinin düzenlenmesine, vücudun kendini yenilemesine ve duyguların düzenlenmesine yardımcı olur. Ramazan ayında uyku ve beslenme düzenindeki değişiklikler duygusal dengenin istikrarını değiştirebilir, öfke-stres gibi duygulanımların oluşmasına olumsuz manada katkıda bulunabilir.” şeklinde bilgi verdi.

Öfkeyi tetikleyebilecek durumlardan uzak durun

Öfke duygusunun temel duygulardan biri olmasına karşın ana duygulara eşlik eden bir işlevi bulunmadığına vurgu yapan Uzman Klinik Psikolog Uluğ Çağrı Beyaz, sözlerini şöyle tamamladı:

“Herhangi bir şeye doğrudan öfke hissetmeyiz. Öfke bir şeylerin yolunda gitmediği mesajını taşımaktadır. Öfke ile mücadelede evvela öfkenin eşlik ettiği ana duyguyu ve ona yön veren düşünce ve inançların farkındalığı önem arz etmektedir.

Ramazan ayında öfke sorunları artabileceği için öfkeyi tetikleyebilecek durumlardan olabildiğince uzak durmak, tetikleyici unsurlarla karşılaşıldığında odak noktasını değiştirmeye gayret göstermek ve sıklıkla nefes egzersizi yapmak oldukça önemlidir. Unutulmamalıdır ki, ramazan ayındaki öfke ve gerginlik hali bir geçiş sürecinin sonucudur ve bu süreçte uyumlanma ile birlikte öfke daha kontrol edilebilir bir hal almaktadır.

Gerçek hayattan alıntılar neden ilgiyle izleniyor?

Gerçek hayattan alıntılar neden ilgiyle izleniyor?

Televizyon kanallarının gündüz kuşaklarında yer alan programlar ya da gerçek hayattan esinlenilerek senaryolaştırılan diziler ilgiyle izleniyor. Bunun başlıca nedeninin izleyicilerin, kendi hayatlarından da kesitleri zaman zaman görebilmesi olduğunu belirten uzmanlar, bu programlarla ya da dizilerle kişide özdeşim kurma ve empati özelliğinin açığa çıktığına dikkat çekti. Bu tip program ve dizilerin çocuk ve ergenlerin gelişiminde olumsuz etkiler oluşturabileceğini belirten uzmanlar, kumanda hijyeni çağrısında bulundu.

Üsküdar Üniversitesi NP Etiler Tıp Merkezi Uzman Klinik Psikolog Serkan Elçi, televiyon kanallarında gerçek hayattan alıntılara yer verilerek hazırlanan programlar ve bu programlara gösterilen ilginin nedenlerine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Klinik Psikolog Serkan Elçi

Kendi hayatlarından kesitleri görebiliyorlar

Uzman Klinik Psikolog Serkan Elçi, eleştirilere rağmen bu programların ya da gerçek hayattan esinlenilerek senaryolaştırılan dizilerin dünyanın her yerinde olduğu gibi, ülkemizde de rağbet gördüğünü söyledi. Serkan Elçi, “Bunun başlıca nedeni, kurgu olmamasıyla beraber; kendi hayatlarından da kesitleri zaman zaman görebilmeleridir. Programlarda gördükleri haksızlığa uğrayanın yanında olma güdüsüyle hareket edilmektedir.” dedi.

Saldırganlık dürtüsünü bastırıyor

İzleyicilerde zaman zaman rahatsızlık da oluşturan bu program ya da dizilere insanların ilgi göstermesinin nedenlerine de değinen Serkan Elçi, “İlkel insanlardan bu yana temel dürtülerimizden olan saldırganlık dürtüsü harekete geçmekte, eyleme dökülmeyen, pasif saldırganlık türüyle bir nevi bu güdümüz bastırılmaktadır. Bu dürtü bastırılamadığı takdirde saldırganlık açığa çıkmakta ve çevreye karşı daha tehlikeli bir hale dönüşmektedir. Elbette bu dürtüyü bastırmanın tek yolu bu tür programları izlemek değil, daha hareketli bir yaşama sahip olmak, düzenli egzersizde bulunmak, dans etmek, bir enstrümana yönelmek de sağlıklı bastırılmanın gerçekleşmesine yardımcı olacaktır.” tavsiyesinde bulundu.

Özdeşim kurma ve empati özelliğimiz açığa çıkıyor

 Toplumumuzu Batı kültüründen ayıran en temel özelliğin, bireyselden çok toplumsal yaşama dayalı bir kültür olması olduğunu kaydeden Serkan Elçi, “Son günlerde şehirlerin büyümesi, binaların dikine uzanması, küçük esnaftan çok zincir marketlerin yer alması, toplumumuzun da bireysel bir kültüre doğru evrimleşmesine neden olmaktadır. Daha önce yan komşumuz veya manavın yaşamış olduğu sorunlara seyirci olurken; şimdi fiziken tanımadığımız insanların hayatlarına seyirci olmaya başladık. Bu da kodlarımızda bulunan ‘özdeşim kurma ve empati’ özelliğimiz açığa çıkarmakta, belki de ‘beterin beteri var’ algısını oluşturmakta, kısa vadede yaşamış olduğu hayata bakışını olumlu yönde değiştirmektedir.” diye konuştu.

Sorunların çözülmesi umuduyla izleniyor

Bu programların ya da dizilerin gündem ve konusunun aileyle ilgili olduğunu ifade eden Serkan Elçi, izleyicilerin bu sorunların çözümlenmesi umuduyla izlemeyi sürdürdüğünü belirterek “Daha önce gündüz kuşağında evlilik programları varken, şimdilerde gerçek yaşamdan kesitli programları görüyoruz. Daha çok eğlence içeriği olarak görülen fakat aile yapısını sarstığı düşüncesiyle kaldırılan evlilik programlarının izlenmesi de yadsınamayacak derecede fazlaydı. Şimdiki gündüz kuşağı program ve diziler de verdiği içerik farklı olsa da temel düzeyde yine aile içini ele almaktadır. Çarpık ilişkiler, iletişimsizlik, bol ihanet, mutsuz hayat örnekleri de bazı ailelerde görülen fakat çözümlenemeyen sorunlardır. İzleyiciler de bu sorunların çözümlenmesi umuduyla izlemeyi sürdürmekte, aynı değişimin kendi hayatlarında olmasını da temenni etmektedir. Bu değişimin nasıl gerçekleşeceği merak uyandırmakta ve izlenmenin sürekliliği sağlanmaktadır.” şeklinde konuştu.

Çocuklar olumsuz örnekleri içselleştirebilir

Bu program ve dizilerin çocuk ve ergenlerin gelişimine olumsuz etkileri olabileceğini kaydeden Serkan Elçi, şunları söyledi:

“Çocuklar nasıl ten rengi, göz rengi, vücut yapısı gibi genetik özelliklerle dünyaya geliyorsa, karakterin gelişimi de aile üyelerinin yapılarından meydana gelmektedir. Mizaç ve karakter birleşip, kişiliği ortaya çıkarmaktadır. Mizacın değişilmez olduğunu kabul edersek, karakter üzerinde yapılabilecek değişimler, otomatik olarak kişiliğin olumlu yönde değişmesine yardımcı olacaktır. Öğrenme ve gözlemle çocukların karakterinin oluştuğu biliniyorsa; bu programlarda gördüğü, duyduğu yorumları ve hayatları da içselleştirecektir. Örneğin annesinin terk ettiği bir kişinin hayatını izliyor olmak ‘anneler de terk edebilir’ algısını oluşturabilir ve ‘adil dünya inancı’ dediğimiz inanç sistemini de sarsabilir.”

Kumanda hijyeni sağlamak için bu önerilere dikkat!

Çocuk ve gençlerin olumsuz etkilenmemesi için kumanda hijyeni uygulanmasını tavsiye eden Serkan Elçi, tavsiyelerini şöyle sıraladı:

“Bu saat aralığında evde olan 0-6 yaş çocuklarının en büyük beslenmesi ve işi oyun oynamaktır. Aileler de çocukların bu işine saygı göstermeli, gereken aralıklar bu oyun işine ortak olup eğlencelerini katlamalıdırlar.”

Aileler de televizyon kullanımını sınırlamalı

Nasıl ki çocukların çizgi film izleme zamanına sınır koyulması gerektiğini söylüyorsak, ailelerin de tv kullanımlarını sınırlıyor olması gerekir. Ebeveynlerin televizyon seyredip, cep telefonlarıyla uğraştığını gören bir çocuktan ders çalışmasını veya anlık sorumluluklarını yerine getirmesini bekleyemeyiz.

0-6 yaş çocuklar somut düşünür ve ‘Tüm gün babam, annem çalıştı şimdi dinlenme zamanları’ şeklinde bakmaz, gördüğü gerçeği içselleştirerek yaşamını da bu yanlış algıyla sürdürmeye yönelir.