Yazılar

Aşırı El Yıkama Ciltte Enfeksiyon Riskini Artırıyor

Uzmanlar, el hijyeninin, enfeksiyonların yayılmasını önlemede en etkili ve en basit yöntemlerden biri olarak öne çıktığını söylüyor.

Ellerin doğru zamanda ve en az 20 saniye süresince uygun teknikle yıkanması gerektiğini vurgulayan Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Dr. Dilek Leyla Mamçu, “Ancak ellerinizi görünür bir kirlenme, riskli temas veya tuvalet sonrası, yemek öncesi gibi durumlar olmadığı halde, sırf bir ritüel olarak saatte birçok kez yıkıyorsanız sınır aşılmış demektir.  Ciltteki doğal bariyer (yağ tabakası) yok olduğunda, cilt kurumaya ve gerilmeye başladığında fayda yerini zarara bırakır.” dedi. Özellikle 3–5 saniyelik yıkamaların yeterli olmadığı ve hijyen sağlamadığı ifade eden Dr. Mamçu, el hijyeninde dengenin korunması gerektiğini aktardı.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Dr. Dilek Leyla Mamçu, 5 Mayıs Dünya El Hijyeni Günü kapsamında el hijyeninin enfeksiyonları önlemedeki önemi ile yanlış teknik kullanımı ve aşırıya kaçmanın cilt sağlığına zararları hakkında bilgi verdi.

Dr. Dilek Leyla Mamçu

Dr. Dilek Leyla Mamçu

Yetersiz hijyen, özellikle çocuklarda ölümlerin en önemli nedenlerinden biri!

El hijyeninin kritik bir halk sağlığı konusu olduğunu aktaran Dr. Dilek Leyla Mamçu, “Tüm dünyada, temiz olmayan su ve gıda kaynakları ile yetersiz hijyen şartları özellikle çocuklar arasındaki ölümlerin en önemli nedenlerinden biridir.” dedi.

Dr. Mamçu, grip, soğuk algınlığı, zatürre, ishal, Hepatit A gibi halk sağlığını tehdit eden birçok hastalığın doğru yıkanmayan eller aracılığı ile bulaştığı vurgusunu yaptı.

El hijyeni, enfeksiyon zincirini kırmanın en ucuz ve en etkili yolu!

Ellerimizin çevreyle temas eden en aktif organ olduğunu hatırlatan Dr. Dilek Leyla Mamçu, “Patojenlerin (mikropların) vücuda giriş yolu olan ağız, burun ve gözlere taşınmasında ana köprü görevi görürler. El hijyeni, enfeksiyon zincirini kırmanın en ucuz ve en etkili yoludur.” dedi.

Gün içinde el yıkama sıklığı için ‘sağlıklı sınır’ın sayısal bir rakamdan ziyade ihtiyaca dayalı olduğunu kaydeden Dr. Mamçu, “Ancak ellerinizi görünür bir kirlenme, riskli temas veya tuvalet sonrası, yemek öncesi gibi durumlar olmadığı halde, sırf bir ritüel olarak saatte birçok kez yıkıyorsanız sınır aşılmış demektir.  Ciltteki doğal bariyer (yağ tabakası) yok olduğunda, cilt kurumaya ve gerilmeye başladığında fayda yerini zarara bırakır.” şeklinde konuştu.

Ellerin aşırı yıkanması cildi bozarak enfeksiyon riskini artırabiliyor!

Aşırı yıkama sonucu ciltte oluşan mikro çatlaklar ve egzamanın oldukça yaygın olduğunu ifade eden Dr. Dilek Leyla Mamçu, şunları söyledi:

“Tahriş olmuş, bütünlüğü bozulmuş bir cilt, mikroplar için açık bir kapı haline gelir. Yani ellerinizi aşırı yıkayarak cildinizi bozarsanız, enfeksiyon riskini azaltmak yerine artırırsınız. Sağlam bir deri, mikroplara karşı en güçlü kalkandır. Çok sık el yıkama, kolonya kullanma davranışı bulaş riskini ortadan kaldırıp anlık rahatlama sağlasa bile bakıldığında 5 dakikada bir el hijyeni, temizlik hastalığını beraberinde getirebilir. El yıkama bizi hastalıklardan korur bu doğru ancak bu el yıkama rutininin çok üzerine çıkıp takıntılı bir hale dönüşmemeli.”

Doğru zamanda, doğru teknikle…

‘Yeterli el hijyeni’nin nasıl tanımlanması gerektiğine değinen Dr. Dilek Leyla Mamçu, “Doğru zamanda, doğru teknikle (en az 20 saniye, tüm yüzeyleri kapsayacak şekilde) ve cildi kurutmadan yapılan temizliktir. Sadece suyla değil, sabunla veya sabun yoksa alkol bazlı dezenfektanla yapılmalıdır.” dedi.

Dr. Mamçu, yemek hazırlamadan önce ve yedikten sonra, tuvalet kullanımı sonrası, hapşırma, öksürme veya burun silme sonrası, çöplere dokunduktan sonra, dışarıdan eve girince, hasta birine temas etmeden önce ve sonra el yıkamanın gerçekten zorunlu olduğuna işaret etti.

Elleri 3-5 saniye suyun altına tutup çekmek, yıkamak sayılamaz!

El hijyeni konusunda toplumda en sık yapılan yanlışlar hakkında da bilgi veren Dr. Dilek Leyla Mamçu, sözlerini şöyle tamamladı:

“Elleri sadece 3-5 saniye suyun altına tutup çekmek, yıkamak sayılamaz. Islak eller mikropları kuru ellere göre çok daha kolay yayar. Ellerin iyice kurulanmaması büyük bir hatadır. Elleri dezenfekte etmek için çok sıcak su kullanmak mikropları öldürmez, sadece cildi tahriş eder.

El hijyeni konusunda toplumun bilmesi gereken en önemli 3 konu; her an değil, riskli temas sonrası el yıkanmalı, yıkama sonrası nemlendirici kullanarak cilt bütünlüğü (bariyeri) korunmalı, kısa süreli yıkamanın temizlik sağlamadığı unutulmamalı ve parmak araları ile tırnak dipleri ihmal edilmemeli.”

 

 

#ElHijyeni #SağlıkHaberi #DilekLeylaMamçu #EnfeksiyonÖnleme #CiltSağlığı #DünyaElHijyeniGünü #Hijyen #SağlıklıYaşam #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #AhuÇağdaş #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Gizli Tuz, Günlük Hayatta Büyük Risk

Mide sağlığını olumsuz etkileyen birçok faktör olduğunu belirten uzmanlar, aşırı tuz tüketiminin bunlardan bir olduğunu söylüyor.
Aşırı tuz tüketiminin doğrudan kansere yol açmasa da ciddi riskler oluşturabildiğini ifade eden Gastroenteroloji ve Dahiliye Uzmanı Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Yüksek tuz alımı, mideyi koruyan mukozal tabakayı tahriş eder ve zamanla zayıflatır. Bu durum, mideyi zararlı maddelere ve enfeksiyonlara karşı daha savunmasız hale getirir.” dedi. Özellikle Helikobakter pylori gibi bakterilerin çoğalmasını kolaylaştıran bu durumun, mide kanseri riskini artırabildiğine dikkat çeken Prof. Dr. Atamer, sigara ve alkol kullanımıyla birleştiğinde ise tehlikenin daha da büyüdüğünü vurguladı. Prof. Dr. Atamer ayrıca günlük sodyum tüketiminin sınırlandırılması gerektiği ve gizli tuza karşı farkındalık oluşturulması konusunda uyardı.
Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Gastroenteroloji ve Dahiliye Uzmanı Prof. Dr. Aytaç Atamer, aşırı tuz tüketiminin mideye verdiği zararlar ile özellikle diğer risk faktörleriyle birlikte kanser riskinin artmasına etkisi hakkında açıklamalarda bulundu.

Prof. Dr. Aytaç Atamer

Prof. Dr. Aytaç Atamer

Fazla tuz tüketimi kanser gelişimi için uygun bir zemin hazırlayabilir!
Aşırı tuz tüketiminin doğrudan kansere neden olmasa da, mide sağlığı üzerinde olumsuz etkiler yaratarak mide kanseri riskini artırabileceğine dikkat çeken Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Yüksek tuz alımı, mideyi koruyan mukozal tabakayı tahriş eder ve zamanla zayıflatır. Bu durum, mideyi zararlı maddelere ve enfeksiyonlara karşı daha savunmasız hale getirir.” dedi.
Sürekli tahriş olan mide yüzeyinin, adeta zımpara kağıdıyla aşındırılmış gibi hassaslaşacağını ve bunun da iltihaplanma süreçlerini tetikleyebileceğini ifade eden Prof. Dr. Atamer, “Bilimsel çalışmalar, aşırı tuz tüketiminin mide kanseri ile ilişkili olduğunu gösteriyor. Özellikle turşu, konserve ve yüksek tuz içeren fermente gıdaların sık tüketildiği toplumlarda mide kanseri oranlarının daha yüksek olduğu gözlemlenmiştir. Bu durumun önemli nedenlerinden biri, mide kanseriyle ilişkili bir bakteri olan Helikobakter pylori’nin yüksek tuzlu ortamda daha kolay çoğalabilmesidir. Tuz, bu bakterinin mide duvarına verdiği zararı artırarak kanser gelişimi için uygun bir zemin hazırlayabilir.” şeklinde konuştu.
Sigara ve alkol kullanımıyla birlikte yüksek tuz tüketimi kanser riskini artırabilir!
Tuz tüketiminin diğer risk faktörleriyle birleşmesinin de tehlikeyi büyüttüğüne vurgu yapan Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Sigara ve alkol kullanımı, mide zarını zayıflatarak tuzun olumsuz etkilerini artırır ve birlikte değerlendirildiğinde kanser riskini daha da yükseltebilir.” dedi.
Günlük tuz tüketimi konusunda dikkatli olunması büyük önem taşıdığı uyarısını yapan Prof. Dr. Atamer, “Genel olarak günlük sodyum alımının 2.300 miligramı aşmaması önerilir. Ancak çocuklar, hipertansiyon hastaları ve böbrek hastalığı bulunan bireyler için bu miktarın daha da düşük olması gerekir.” açıklamasını yaptı.
Dengeli tuz tüketimi sağlığı korur!
Modern beslenme alışkanlıklarında ‘gizli tuz’un önemli bir sorun olduğunun altını çizen Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Cipsler, hazır çorbalar, şarküteri ürünleri, dondurulmuş yemekler ve hatta bazı ekmek çeşitleri beklenenden çok daha fazla sodyum içerebilir. Örneğin, bir porsiyon konserve çorba 800 miligramdan fazla sodyum içerebilir; bu da günlük önerilen miktarın önemli bir kısmını tek başına karşılayabilir.” dedi.
Tuz tüketimini azaltmanın, lezzetten ödün vermek anlamına gelmediği değerlendirmesini yapan Prof. Dr. Atamer, sözlerini şöyle tamamladı:
“Yemeklerde sarımsak, kırmızı biber, kekik gibi baharatlar ve limon gibi turunçgiller kullanılarak daha zengin ve dengeli tatlar elde edilebilir. Ayrıca alışveriş yaparken ürün etiketlerindeki sodyum oranını kontrol etmek ve ‘az tuzlu’ ibaresi bulunan ürünleri tercih etmek sağlıklı bir yaklaşım olacaktır.
Özellikle kalp hastalığı, hipertansiyon ve kronik böbrek hastalığı olan bireyler için tuz tüketimi daha kritik bir konudur. Fazla tuz alımı, bu hastalıkların seyrini olumsuz etkileyebilir ve komplikasyon riskini artırabilir. Bu nedenle dengeli ve kontrollü bir tuz tüketimi, hem mide sağlığını korumak hem de genel sağlığı desteklemek açısından büyük önem taşır.”

#Sağlık #MideSağlığı #TuzTüketimi #MideKanseri #GizliTuz #Beslenme #SağlıklıYaşam #ÜsküdarÜniversitesi #ProfAytaçAtamer #Gastroenteroloji #RegnumHotels #RegnumTheCrown #RegnumCarya #AntalyaTurizmi #Belek #LüksTatil #Turizm2026 #Gastronomi #DeneyimOdaklıTatil #SessizLüks #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #AhuÇağdaş #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Güvenli ama yalnız ilişkiler çağı!

Günümüzde dijitalleşmenin de etkisiyle ilişkilerin sayıca arttığının görüldüğünü belirten uzmanlar, ancak gerçek yakınlığın giderek azaldığını söylüyor.

Sosyal medya, ekranlar ve yapay zekâ aracılığıyla kurulan tek taraflı bağların, güvenli ve kontrol edilebilir yapıları nedeniyle daha çok tercih edildiğini dile getiren Klinik Psikolog Yasemin Yalçın, “Ancak insan psikolojisi yalnızca güvenle değil, karşılıklılıkla gelişir. Gerçek ilişkiler temas, duygusal karşılık ve birlikte regülasyon gerektirir.” dedi. Uzun vadede kişinin, gerçek ilişkilerden uzaklaştıkça içsel boşluk, yalnızlık ve duygusal durgunluk yaşayabildiğine dikkat çeken Yalçın, duygular ifade edilemediğinde ise bedenin devreye girdiğini ve psikosomatik belirtilerin artabildiğini vurguladı.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog Yasemin Yalçın, dijital çağda yaygınlaşan tek taraflı (parasosyal) ilişkilerin insan psikolojisi ve bedeni üzerindeki olumsuz etkilerinden bahsetti.

Klinik Psikolog Yasemin Yalçın

Klinik Psikolog Yasemin Yalçın

Tek taraflı ilişkiler, güvenli ve kontrol edilebilir olduğu için daha çok tercih ediliyor!

Dijital çağda insan ilişkilerinin görünürde artarken, ‘gerçek’ yakınlığın giderek azaldığına dikkat çeken Klinik Psikolog Yasemin Yalçın, “Sosyal medya, ekranlar ve yapay zekâ aracılığıyla kurulan bağlar kişiye sürekli bir ulaşılabilirlik hissi sunuyor; ancak bu temas çoğu zaman karşılıklılıktan ve derinlikten yoksun kalıyor.” dedi.

Bu bağlanma biçiminin psikolojide ‘parasosyalleşme’ olarak adlandırıldığını aktaran Yalçın, “Kişinin bir ekran figürüyle, bir içerik üreticisiyle ya da yapay zekâ ile kurduğu bu tek taraflı ilişkiler, güvenli ve kontrol edilebilir olduğu için giderek daha fazla tercih ediliyor.” şeklinde konuştu.

İnsan psikolojisi yalnızca güvenle değil, karşılıklı etkileşimle gelişir!

Parasosyal bağların reddedilme ve hayal kırıklığı riskini azalttığına işaret eden Klinik Psikolog Yasemin Yalçın, “Kişi incinmeden, çaba göstermeden ve belirsizliğe girmeden bir yakınlık hissi yaşayabiliyor.” dedi.

Ancak insan psikolojisinin yalnızca güvenle değil, karşılıklılıkla geliştiğini ifade eden Yalçın, gerçek ilişkilerin temas, duygusal karşılık ve birlikte regülasyon gerektirdiğini; bu unsurlar olmadığında, kişinin kendini ilişkide hissediyor olsa bile derin bir bağdan yoksun kalabildiğini dile getirdi.

Kişi farkında olmadan konfor alanını daraltıyor!

Uzun süre gerçek ilişkilerden uzak kalındığında zihinsel ve duygusal düzeyde bir durgunluk ortaya çıkabildiğini vurgulayan Klinik Psikolog Yasemin Yalçın, şöyle devam etti:

“Hayata karşı isteksizlik, karar vermekte zorlanma, erteleme davranışları ve içsel boşluk hissi bu sürecin sık görülen yansımaları arasında yer alıyor. Duygular yüzeyde kalıyor; kişi bir şeylere bağlı hissederken aynı anda yalnızlık duygusu yaşayabiliyor. Yakınlık ihtiyacı tam olarak karşılanmadığı için gerçek ilişkiler yorucu, talepkâr ve riskli algılanmaya başlıyor. Bu durum ilişkisel alanda da belirginleşiyor. Karşılıklı bağ kurmak yerine izlemek, takip etmek ve mesafede kalmak daha kolay geliyor. Küçük hayal kırıklıkları bile zor tolere edilir hâle gelirken, ilişki kurma isteği yerini geri çekilmeye bırakabiliyor. Böylece kişi farkında olmadan konfor alanını daraltıyor.”

Duygular ifade edilemediğinde, beden konuşmaya başlar!

İnsan bedeninin ise bu temas eksikliğine kayıtsız kalamadığını aktaran Yalçın, “Sinir sistemi; dokunma, göz teması, ses tonu ve duygusal karşılık gibi canlı ilişkisel uyaranlarla düzenleniyor.” dedi.

Bu ihtiyaçlar karşılanmadığında ise bedenin devreye girdiğini ifade eden Yalçın, “Nedeni açıklanamayan ağrılar, kronik yorgunluk, sindirim problemleri, kas gerginlikleri, çarpıntı ve nefes darlığı gibi psikosomatik belirtiler bu süreçte artış gösterebiliyor. Duygular ifade edilemediğinde ya da ilişki içinde yaşanamadığında, beden konuşmaya başlıyor.” açıklamasını yaptı.

İnsan, temas ederek ve karşılık bularak var olur!

Yapay zekâ ile kurulan bağların bu noktada dikkat çekici bir alan oluşturduğunun altını çizen Klinik Psikolog Yasemin Yalçın, “Yargılamayan, her zaman ulaşılabilir ve kırıcı olmayan bir ilişki deneyimi sunması, bu bağları cazip hâle getiriyor.” dedi.

Ancak insan sinir sisteminin yalnızca bir başka canlı sinir sistemiyle düzenlenebildiğini kaydeden Yalçın, sözlerini şöyle tamamladı:

“Yapay bağlar geçici bir rahatlama sağlayabilir; kalıcı denge ve iyilik hâli ise gerçek ve karşılıklı ilişkilerle mümkün oluyor. Yakın ilişki kurmak romantik bir beklenti değil, psikolojik ve biyolojik bir ihtiyaçtır. Zihinsel, duygusal ve bedensel iyi oluşu değerlendirirken yalnızca stres düzeyine değil; kişinin nasıl bağlandığına, nerede temastan kaçtığına ve hangi alanlarda yalnız kaldığına da bütüncül bir bakışla yaklaşmak gerekir. İnsan yalnızca izleyerek değil, temas ederek ve karşılık bularak var olur.”

#DijitalÇağ #İlişkiler #Yalnızlık #Psikoloji #Parasosyalİlişkiler #ÜsküdarÜniversitesi #NPİSTANBUL #YapayZekaVeİlişkiler #SosyalMedya #Psikosomatik #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Ağrı kesici her zaman çözüm değil!

Migrenin, şiddetli ve yaşam kalitesini düşüren özellikli bir baş ağrısı olduğunu belirten uzmanlar, atakların 3 saatten 3 güne kadar sürebildiğini söylüyor.

Çoğu zaman ışık, ses hassasiyeti ile bulantı ve kusmanın migrene eşlik ettiğini dile getiren Nöroloji Uzmanı Dr. Celal Şalçini, “Migren ataklarını tetikleyen pek çok faktör bulunur. En sık karşılaşılan tetikleyiciler arasında; parlak ışıklar, keskin ve yoğun kokular, mayalı içecekler, lodos, aromatik yiyecekler, çikolata ve bazı kişilerde çilek yer alır.” dedi. Uzun süreli ve sık ağrı kesici kullanımının ise ayrı bir baş ağrısı tablosuna yol açabildiğine vurgu yapan Dr. Şalçini, migrenin doğru tanı ve düzenli tedaviyle kontrol altına alınabilen bir hastalık olduğunu hatırlattı.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Celal Şalçini, migrenin türleri, belirtileri, tetikleyicileri, tedavi yaklaşımları ve ne zaman doktora başvurulması gerektiği hakkında bilgi verdi.

Dr. Celal Şalçini

Dr. Celal Şalçini

Migren atakları 3 saat ile 3 gün arasında sürebiliyor!

Migrenin, primer baş ağrıları grubunda yer alan, kendine özgü özellikleri olan bir baş ağrısı türü olduğunu dile getiren Dr. Celal Şalçini, “En belirgin özellikleri; genellikle tek taraflı olması, zonklayıcı karakterde seyretmesi ve nabız atışı gibi hissedilmesidir.” dedi.

Migren atağı sırasında ışık ve sesten rahatsızlık, bulantı ve kusmanın sık görüldüğüne işaret eden Dr. Şalçini, “Fiziksel aktiviteyle birlikte ağrının artması tipiktir. Merdiven çıkmak, eğilmek, öksürmek, ıkınmak veya zorlanmak ağrıyı artırır ve hasta bu aktivitelerden kaçınma eğilimindedir. Migren atakları 3 saat ile 3 gün arasında sürebilir ve genellikle oldukça şiddetlidir. Ağrı şiddeti, sıfırdan 10’a kadar yapılan değerlendirmelerde çoğunlukla 7-8 düzeyindedir.” şeklinde konuştu.

Auralı migren, baş ağrısından önce görülen belirtilerle ortaya çıkar!

Migrenin kendi içinde tipleri olduğunu hatırlatan Dr. Celal Şalçini, “Bunların en temel ayrımı auralı migren ve aurasız migren şeklindedir. Klinik pratikte her iki tip de görülür.” dedi.

Auralı migrenin, hastanın baş ağrısı başlamadan önce hissettiği bazı yakınmalarla kendini gösterdiğini ifade eden Dr. Şalçini, “Bu belirtiler çoğunlukla görsel problemler şeklinde ortaya çıkar; ancak diğer duyusal sistemleri ya da motor fonksiyonları etkileyen belirtiler de görülebilir. En sık karşılaşılan aura türü görsel auradır. Baş ağrısı başlamadan yaklaşık yarım saat önce ortaya çıkan bu dönemde; görme alanının bir tarafında zikzaklı ya da parlamalı çizgiler, görme bulanıklığı, ışık patlamaları, ışık çakmaları, buzlu cam arkasından bakıyormuş hissi veya gökkuşağı renklerinde şekiller görülebilir. Bu süreçte henüz baş ağrısı yoktur. Aura belirtileri geçtikten yaklaşık yarım saat sonra baş ağrısı başlar. Bu nedenle hastanın aurayı tanıması önemlidir. İlk kez yaşayan hastalar doğal olarak endişe duyabilir; ancak aura, migrenin bilinen ve tanımlanmış bir evresidir.” açıklamasını yaptı.

Hasta, kendi tetikleyicilerini fark edebilmeli!

Migren ataklarını tetikleyen pek çok faktör olduğuna değinen Dr. Celal Şalçini, “En sık karşılaşılan tetikleyiciler arasında; parlak ışıklar, keskin ve yoğun kokular, mayalı içecekler, lodos, aromatik yiyecekler, çikolata ve bazı kişilerde çilek yer alır.” dedi.

Deterjanlar, parfümler, barometrik basınç değişiklikleri, klima ortamları ve bir yerden başka bir yere yapılan yolculukların da migren atağını tetikleyebileceğini kaydeden Dr. Şalçini, “Mantar ve şarap gibi mayalı ürünler de bazı hastalarda atağa yol açabilir. Tetikleyiciler kişiden kişiye değişir. Bu nedenle en önemli nokta, hastanın kendi tetikleyicilerini fark etmesi ve ayırt edebilmesidir. Bir faktörün migreni tetiklediğini fark eden hastanın, mümkün olduğunca bu durumdan kaçınması gerekir.” uyarısını yaptı.

Ayda 10-15 günden fazla ağrı kesici kullanımı, ‘aşırı ilaç kullanımına bağlı baş ağrısı’na yol açabilir!

Sürekli ağrı kesici kullanımının doğrudan migreni tetiklemediğini, ancak baş ağrısı sınıflamasında ‘aşırı ilaç kullanımına bağlı baş ağrısı’ adı verilen ayrı bir baş ağrısı tipi olduğunu vurgulayan Dr. Celal Şalçini, “Bu durum özellikle migren ve diğer baş ağrısı hastalarında, sık ve düzenli ağrı kesici kullanımına bağlı olarak gelişir.” dedi.

Dr. Şalçini bu durumu şöyle açıkladı:

“Eğer bir kişi ayda 10-15 günden fazla (kullanılan ilacın türüne göre değişmekle birlikte) ağrı kesici kullanıyor ve baş ağrısı sürekli hâle gelmişse, bu durum aşırı ilaç kullanım baş ağrısı olarak değerlendirilir. Bu tablo hem tanıyı zorlaştırır hem de tedavi sürecini karmaşıklaştırır. Bu hastalarda öncelikle aşırı ilaç kullanımının kesilmesi hedeflenir. Ardından esas baş ağrısının tedavisine geçilir. Bu durumun kendine özgü bir hastalık adı ve yaklaşımı vardır.”

Bazı kişilerde ömür boyu sürebilirken, bazı kişilerde zamanla ortadan kalkabilir!

Migrenin tamamen geçip geçmeyeceğinin oldukça tartışmalı bir konu  olduğunu aktaran Dr. Celal Şalçini, “Migren bazı kişilerde ömür boyu sürebilirken, bazı kişilerde zamanla tamamen ortadan kalkabilir.” dedi.

Migren tedavisinde iki temel yaklaşım olduğunu belirten Dr. Şalçini, “İlk yaklaşım, yalnızca atak sırasında ilaç kullanılmasıdır. Ayda bir kez, hafif şiddette ve istirahatle geçen ağrıları olan hastalarda genellikle bu yöntem yeterlidir. Ancak haftada bir veya daha sık görülen, birkaç gün süren, şiddetli ve iş ya da sosyal hayatı bozan atakları olan hastalarda hem atak tedavisi hem de koruyucu tedavi uygulanır. Koruyucu tedavinin amacı, atakların sıklığını ve şiddetini azaltmaktır.” bilgisini paylaştı.

Hedeflenen iyilik hâline ulaşıldıktan sonra en az 6-9 ay boyunca bu durumun sürmesinin beklendiğini aktaran Dr. Şalçini, “Bu sürenin ardından ilaçlar yavaşça kesilir. Eğer hasta bu dönemde ataksız kalırsa tedavi başarılı kabul edilir. Bazı hastalarda ataklar uzun süre geri gelmezken, bazı hastalarda ilaç kesildikten sonra tekrar başlayabilir.” şeklinde konuştu.

Migren, tedavi edilebilir bir hastalık!

Migreni olan hastaların mutlaka bir hekime başvurması gerektiğine dikkat çeken Dr. Celal Şalçini, “Özellikle ayda 3-4’ten fazla, şiddetli ve yaşam kalitesini bozan baş ağrıları olan kişilerin doktora başvurması önemlidir.” dedi.

Ayrıca bazı alarm bulguları olduğu uyarısını yapan Dr. Şalçini, sözlerini şöyle tamamladı:

“Hayatında ilk kez ortaya çıkan baş ağrısı, 50 yaşından sonra başlayan baş ağrısı, baş ağrısına eşlik eden duyusal ya da motor belirtiler, ilaçlara yanıt vermeyen ağrılar ve çok sık tekrar eden baş ağrıları mutlaka değerlendirilmelidir.

Migren, tedavi edilebilir bir hastalıktır. Günümüzde klasik ilaçların yanı sıra yeni nesil, halk arasında ‘aşı’ olarak adlandırılan enjeksiyonlar, ağızdan kullanılan akıllı ilaçlar ve botulinum toksini gibi farklı tedavi seçenekleri mevcuttur. Hastanın tetikleyicilerini tanıması, tedaviye uyum göstermesi ve doktoruyla iş birliği içinde olması tedavi başarısını artırır. Ayrıca hastaya eğitim verilmesi büyük önem taşır. Çünkü her baş ağrısı migren değildir; stres tipi baş ağrıları gibi farklı baş ağrıları da görülebilir. Zamanla hangi ağrının migren, hangisinin stres kaynaklı olduğunu ayırt etmeyi öğrenen hastalarda tedavi başarısı belirgin şekilde artar.

#Migren #BaşAğrısı #AğrıKesici #AşırıİlaçKullanımı #Nöroloji #SağlıkHaberi #ÜsküdarÜniversitesi #NPİSTANBUL #TedaviEdilebilirMigren #PauseDergi

Anoreksiya: Zayıflık takıntısı hayatı tehdit ediyor!

Günümüzde zayıflık idealinin giderek yaygınlaştığını belirten uzmanlar, kilo verme davranışının bazı bireylerde tehlikeli bir takıntıya dönüşebildiğini söylüyor.

Anoreksiya Nervoza’nın diyet yapıp kilo vermekten ileri bir durum olduğunu vurgulayan Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Hüsnü Erkmen, “Bu beyindeki bir takım aksamalardan ortaya çıkan bir zayıflamadır. Anoreksiyaya sahip kişilerin kendilerini güzel bulmalarının temelinde psikiyatrik sorunlar olabilir.” dedi. Hastaların çoğunun kendilerini kilolu görmeye devam ettiklerini, ancak çevrelerindekilerin durumun ciddiyetini fark edebildiklerini dile getiren Prof. Dr. Erkmen, erken başvuru ve hastalığın kabul edilmesinin tedavide başarıyı belirleyen en önemli faktörler arasında yer aldığını aktardı.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Hüsnü Erkmen, Anoreksiya Nervoza’nın estetik bir tercih değil, erken müdahale edilmezse hayati risk taşıyan ciddi bir psikiyatrik hastalık olduğu konusunda detaylı açıklamalarda bulundu.

Prof. Dr. Hüsnü Erkmen,

Prof. Dr. Hüsnü Erkmen

Takıntılı kilo verme davranışına sahip kişiler vakit kaybetmeden bir psikiyatri uzmanına başvurmalı!

Günümüzde herkesin ‘daha zayıf olmalıyım’ düşüncesine sahip olduğunu dile getiren Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Hüsnü Erkmen, “Her mahallede, her sokakta, küçük şehirlerde bile spor salonları var.” dedi.

Buraya gidenlerin zayıflamak için gittiğini, ‘spor yapayım kalori kaybedeyim’ düşüncesinde olduklarını kaydeden Prof. Dr. Erkmen, “Böyle bir durumda olan birisi varsa, çok fazla vakit geçirmeden bir psikiyatri uzmanına başvurmaları uygun olur. Basit işlerde bile başlangıçta işi bitirmek çok daha kolayken zaman geçtikçe daha zor olur. Atalarımız söylemiş; ağaç yaşken eğilir. Bir fidanı herkes eğebilir, büyük ağaç olduğu zaman kimse eğemez. Bunun için çok vakit kaybetmemek önemli. Aklınıza gelen her türlü tıbbi olayda vakit kaybetmemek, bir an evvel doktora başvurmak gerekir.” uyarısında bulundu.

Anoreksik zayıflık, beyindeki aksamalardan kaynaklanan ciddi bir psikiyatrik hastalık!

Anoreksiyanın genellikle huzursuz aile ortamında büyüyen kişilerde daha fazla göründüğüne dikkat çeken Prof. Dr. Hüsnü Erkmen, “Anoreksiyaya sahip kişilerin kendilerini güzel bulmalarının temelinde psikiyatrik sorunlar olabilir.” dedi.

Bazı kadınların kalçalarını ve göğüslerini yok ederek kadınlık yönlerini reddetmeye çalıştıklarını, bazılarının da ‘ne kadar zayıf o kadar iyi’ algısını ön plana taşıdıklarını belirten Prof. Dr. Erkmen, “Sonuç olarak bu beyindeki bir takım aksamalardan ortaya çıkan bir zayıflamadır. Basitçe, bir insanın diyet yapıp kilo vermesinden çok daha ileri bir şeydir. Her kilo verdiğinde anoreksik olduğunu zannetmemek demektir. Hatta bazen aşırı kusmaya bağlı olarak bir sebeple diş hekimine giderse, diş hekimleri dişlerinin arka kısımlarının aşınmış olduğunu fark ederler. Kusarken çıkarılan asit dişleri tahrip eder ve bir süre sonra dişler dökülmeye başlar. Kesinlikle bir güzellik ortaya çıkmaz. Aksine olabildiğince çirkin bir tablo ortaya çıkar. İyi beslenemedikleri için saçlar dökülebilir.” şeklinde konuştu.

30 kilonun altı hastane yatışı gerektiren ciddi bir durum!

Anoreksiya Nervoza’da zayıflama hızının başlangıçta yavaş olduğuna ve giderek arttığına değinen Prof. Dr. Hüsnü Erkmen, bunun nedeninin de hiçbir şekilde gıda almayıp, aldıklarında da kusarak çıkarma, ishalle çıkarma veya aşırı spor yapma gibi eylemler olduğunu söyledi.

“Bu hastaların çok ilginç olan tarafı da her türlü gıdanın ne kadar kalori vereceği hakkında çok ciddi bilgileri vardır.” diyen Erkmen, sözlerine şöyle devam etti:

“Onlar bir ekmek, bir tabak et kaç kalori bilirler. Dolayısıyla da ona dikkat ederek yemek yemeye başlarlar. Başlangıçta diyet gibi görünebilir ama ne yazık ki sonu çok tatsız bir şekilde gelir. İşin kötü olan tarafı da herkes bunun kötü bir zayıflık olduğunu fark eder. Hastalar ise ‘daha şişmanım biraz daha kilo vermem gerekiyor’ gibi kendilerinin daha şişman olduğunu iddia ediyor olabilirler. Ancak ne yazık ki iş kötüye gidiyor manasına gelir. Özellikle 30 kilonun altına düşerse ciddi tehlike vardır. Hastaneye yatırmak gerekir. Belki zorla besleme metotları uygulanabilir.”

Tedavide başarıyı sağlamak için kişinin hastalığı kabul etmesi gerekir!

Tedavi süresi ve başarı oranının hastadan hastaya değişiklik gösterdiğini aktaran Prof. Dr. Hüsnü Erkmen, “Çok kötü hastalığa tutulmuş bir insan ameliyat olur, bir bakarsın bir şey olmadan güzel bir şekilde yaşar ya da çok basit bir hastalıktan dolayı da ölebilir.” dedi.

Anoreksiyada da benzer bir durum söz konusu olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Erkmen sözlerini şöyle tamamladı:

“Dereceleri vardır. Mantıklı miktarda zayıfladıktan sonra ‘bu işin tadı kaçtı ben burada durayım’ diyenler de var, sonuna kadar gidenler de var. Otuz kilonun altına düşmüş, çocuk ağırlığında neredeyse ama hala yemek yememeye, kusmaya veya başka şeyler yapmaya çalışabilir. Yaşamı kısaltan bir hastalıktır. Belli bir tanıyı geçtikten sonra bir ölüm olmasa bile vücut her türlü hastalığa açık hale gelir. Başka türlü bir hastalığa tutulabilir.

Tedavide başarıyı sağlamak içinse kişinin hastalığı kabul etmesi ve tedavi için erken başvurması gerekir. 1-2 senedir devam eden bir şey halinde gelinirse ve hasta iyi uyum sağlarsa tedaviye iyileşir. Ancak eğer ilaçlarını kullanmaz ve kilo vermek için aynı davranışlarına devam ederse bu iş kötüye doğru gider ne yazık ki.”

#Anoreksiya #Psikiyatri #SağlıkHaberi #ZayıflıkTakıntısı #RuhSağlığı #NPİstanbul #ÜsküdarÜniversitesi #ProfHüsnüErkmen #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Depresyonda ‘acil çıkış’ mümkün değil ama süreç kontrol altına alınabilir!

Depresyonun ani şiddetlenebilen ve kişinin hızla ‘çözüm arayışına’ sürüklendiği kriz dönemleri bulunduğunu belirten uzmanlar, en kritik adımın can güvenliğini sağlamak olduğunu söylüyor.

Depresyonun irade eksikliği değil, nörobiyolojik temelli bir hastalık olduğunu vurgulayan Uzman Klinik Psikolog Merve Umay Candaş Demir, “Klinik psikoloji ve psikiyatri açısından, depresyondan ‘acil çıkış’ ifadesi, genellikle mümkün olmayan, gerçek dışı bir beklentidir. Birkaç saat içinde tamamen iyileşmek, kırık bir kemiğin anında kaynaması gibi, biyolojik ve psikolojik süreçlere aykırıdır.” dedi. Gerçekçi olanın, akut kriz anlarında belirtileri hızlıca hafifletmek, yıkıcı davranışları önlemek ve profesyonel yardım alana kadar stabilizasyonu sağlamak olduğunu kaydeden Demir, Kullanılabilecek tekniklerden bahsederek bu yöntemlerin tedavi yerine kriz yönetimine hizmet ettiğine ve depresyonun temel nedenini ortadan kaldırmadığına dikkat çekti.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Uzman Klinik Psikolog Merve Umay Candaş Demir, depresyonun ‘acil çıkış’ ile çözülebilecek bir durum olup olmadığı, kriz anlarında hangi adımların izlenebileceği hakkında bilgi verdi.

Depresyondan ‘acil çıkış’, genellikle mümkün olmayan, gerçek dışı bir beklenti!

Depresyonun, modern yaşamın en yaygın ve zorlayıcı ruh sağlığı sorunlarından biri olduğunu ifade eden Uzman Klinik Psikolog Merve Umay Candaş Demir, “Özellikle kriz anlarında veya belirtilerin aniden şiddetlendiği akut dönemlerde, bireyler doğal olarak ‘hemen bir çözüm’ veya ‘acil çıkış’ arayışına girerler.” dedi.

‘Depresyondan acil çıkış’ ifadesinin klinik olarak mümkün olup olmadığını değerlendiren Demir, “Klinik psikoloji ve psikiyatri açısından bakıldığında, depresyondan ‘acil çıkış’ ifadesi, genellikle mümkün olmayan, gerçek dışı bir beklentidir. Depresyon, beyindeki nörotransmiter dengesizlikler, bilişsel çarpıtmalar ve davranışsal döngülerle karakterize karmaşık bir hastalıktır. Birkaç saat içinde tamamen iyileşmek, kırık bir kemiğin anında kaynaması gibi, biyolojik ve psikolojik süreçlere aykırıdır. Ancak, bu karamsar olmak gerektiği anlamına gelmez. Gerçekçi olan, akut kriz anlarında belirtileri hızlıca hafifletmek, yıkıcı davranışları önlemek ve profesyonel yardım alana kadar stabilizasyonu sağlamaktır. Bu, ‘acil çıkış’ değil, ‘acil durum yönetimi’ olarak adlandırılabilir. Burada amaç duygusal çöküşün derinleşmesini durdurmak ve kişiyi güvenli bir zemine çekmektir.” şeklinde konuştu.

Klinik Psikolog Merve Umay Candaş Demir

Klinik Psikolog Merve Umay Candaş Demir

En öncelikli bilimsel müdahale, can güvenliğini sağlamak!

Bireyleri en çok ‘hemen bir çözüm’ arayışına iten akut depresyon belirtilerinden bahseden Uzman Klinik Psikolog Merve Umay Candaş Demir, “Hayattan zevk alamama halinin dayanılmaz bir boyuta ulaşması, sanki fizikselmiş gibi hissedilen yoğun bir iç sıkıntısı ve ruhsal acı, aniden ve zorlayıcı bir şekilde ortaya çıkan intihar düşünceleri ile saatlerce süren uykusuzluk veya tam tersi, yataktan çıkamama hali en acil çözüm arayışının tetikleyicileridir.” dedi.

Ani bir depresif çöküş yaşayan kişinin ilk 24 saat içinde uygulayabileceği, bilimsel olarak desteklenen ve Davranışsal Aktivasyon (Behavioral Activation) ile Duygusal Düzenleme (Emotion Regulation) ilkelerine dayanan adımlar olduğunu aktaran Demir, şöyle devam etti:

“İlk adım acil güvenlik önlemi alınmasıdır. Profesyonel yardım aranmalı, intihar düşüncesi varsa, 112 veya bir kriz hattı aranmalı ya da acil servise başvurulmalı. En öncelikli bilimsel müdahale, can güvenliğini sağlamaktır. Bu, hayat kurtarıcı ilk adımdır. İkinci adım ‘5 dakika kuralı’dır. O anki görevi (yataktan çıkmak, duş almak, bir bardak su içmek) sadece 5 dakika boyunca yapmayı hedefleyin. Bu davranışsal aktivasyon ilkesidir. Depresyon, hareketsizlikle beslenir. Küçük bir başarı bile beynin ödül sistemini hafifçe tetikleyebilir. Üçüncü adım biyolojik düzenleme yapılmasıdır. Vagus siniri aktivasyonu yardımcı olabilir. Yüzünüzü soğuk suyla yıkayın veya ensenize soğuk bir kompres uygulayın. Vagus siniri uyarımı, vücudun ‘savaş ya da kaç’ tepkisini yavaşlatarak, sakinleşme tepkisini hızlandırır. Bu, akut anksiyete ve panik durumunda etkilidir. Nefes egzersizlerinden özellikle kare nefes (4 saniye al, 4 saniye tut, 4 saniye ver, 4 saniye tut) tekniği, vücudun otonom sinir sistemini bilinçli olarak kontrol etmenin ve kalp atış hızını yavaşlatmanın en hızlı yoludur.”

Bu teknikler belirtileri azaltır ama depresyonun nedenini çözmez!

Dördüncü adım olarak ortam değiştirilmesi gerektiğini kaydeden Uzman Klinik Psikolog Merve Umay Candaş Demir, “Evdeyseniz odanızı değiştirin, mümkünse 10 dakikalık kısa bir yürüyüş yapın. Beyin, bulunduğu ortamla güçlü bir şekilde ilişki kurar. Fiziksel ortamı değiştirmek, beynin düşünce döngüsünü kırmasına yardımcı olur.” dedi.

Dikkat dağıtma tekniklerinin de etkili olabileceğini ifade eden Demir, “5-4-3-2-1 Topraklama Tekniğini (5 gördüğün, 4 dokunduğun, 3 duyduğun, 2 kokladığın, 1 tattığın şeyi söyleme) deneyin. Bu teknik, zihni yıkıcı düşünce döngüsünden o anki gerçekliğe odaklanmaya zorlar. Kısa vadede hızlı etki gösteren müdahaleler, ‘acil çıkış’ sağlamasa da, çöküş anının şiddetini azaltmada oldukça etkilidir. Bu teknikler belirtileri yönetmede son derece etkilidir, ancak depresyonun temel nedenini ortadan kaldırmazlar. Bir ağrı kesici gibidirler; ağrıyı dindirir ama kırığı tedavi etmezler.” açıklamasını yaptı.

Bu belirtiler acil müdahale gerektiriyor!

Depresyonun acil müdahale gerektirdiği durumlar olduğuna vurgu yapan Uzman Klinik Psikolog Merve Umay Candaş Demir, “Kişinin aktif olarak kendini yaralama veya intihar planları yapması, başkalarına zarar verme düşüncelerinin ortaya çıkması, gerçeklikle bağın koptuğu sanrılar veya halüsinasyonlar görmeye başlaması, günlerce banyo yapmamak, yemek yememek veya su içmemek gibi belirtilerde kişi vakit kaybetmeden acil yardım veya bir ruh sağlığı uzmanına başvurmalı.” dedi.

Demir ayrıca, bu durumların sadece psikolojik değil, aynı zamanda biyolojik ve sosyal bir acil durum olduğunun ve hastane yatışını gerektirebileceğinin altını çizdi.

Depresyon bir irade eksikliği değil, beyin hastalığı!

Toplumda sıkça duyulan ‘moralini yükselt, düşünme, kafanı dağıt’ gibi önerilerin, depresyon yaşayan bir kişi için yetersiz ve hatta zararlı olabileceğine dikkat çeken Uzman Klinik Psikolog Merve Umay Candaş Demir, “Depresyon bir irade eksikliği değil, beyin hastalığıdır. Kişinin ‘moralini yükseltme’ gücü, hastalığın kendisi tarafından bloke edilmiştir. Bu tür öneriler, kişiye ‘yeterince çabalamıyorsun’ mesajını verir. Bu da var olan suçluluk ve değersizlik duygularını pekiştirir, kişiyi daha da izole eder.” uyarısını yaptı.

Depresyondaki kişiye acil durumlarda nasıl destek olunması gerektiği konusunda önerilerde bulunan Demir, sözlerini şöyle tamamladı:

“Doğrulama ve empati önemli. ‘Şu an ne kadar acı çektiğini anlamaya çalışıyorum. Yalnız değilsin’ gibi ifadelerle duygularını doğrulayın. ‘Kafanı dağıt’ yerine, ‘sana su getireyim mi?’ veya ‘hastaneyi birlikte arayalım mı?’ gibi somut ve basit görevler teklif edin. İntihar riski varsa, kişiyi yalnız bırakmayın ve profesyonel yardım almasını sağlayın. Unutmayın, bu teknikler tedavi değil, akut kriz anını atlatma becerileridir. Depresyon bir maratondur, sprint değil. ‘Acil çıkış’ yerine, ‘güvenli yönetim’ ve profesyonel yardım arayışı en bilimsel ve gerçekçi yaklaşımdır. Kriz anında atılacak her bilinçli küçük adım, iyileşme yolculuğunun bir parçasıdır.”

#Depresyon #RuhSağlığı #Psikoloji #KrizYönetimi #MentalSağlık #UzmanGörüşü #PsikolojikDestek #Farkındalık #SağlıkHaberleri #ÜsküdarÜniversitesi #NPİSTANBUL

Yeme bozukluklarında erken müdahale şart!

Beslenme davranışları ile kültürel faktörler arasındaki ilişkinin önemli bir araştırma alanı olduğunu belirten uzmanlar, yemekleri ödül olarak görmek, tıkanırcasına yeme ya da anoreksiya nervoza gibi bozukluklarda görülen besin kaygısı gibi davranışların, kültürel kodlardan etkilenebildiğini söylüyor.

Bulimia nervozanın, kontrolsüz yeme krizleri ve telafi edici davranışlarla hem psikolojik hem fiziksel riskler yaratabildiğini aktaran Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Erman Şentürk, “Anoreksiya nervoza ise kişinin düşük kiloda olmasına rağmen kendisini kilolu görmesi ve aşırı kısıtlayıcı beslenme davranışlarıyla tanımlanır. Her iki bozuklukta da beden imajı kaygısı, yoğun kilo alma korkusu ve yeme davranışında bozulmalar görülür.” dedi. Erken teşhis ve multidisipliner tedavinin, komplikasyonları önlemede kritik rol oynadığına dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Şentürk, ailelerin destekleyici tutumu ve partnerlerin farkındalığının, iyileşme sürecini hızlandırdığını vurguladı.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Dr. Erman Şentürk, yeme bozukluklarının kültürel ve psikolojik etkilerini, bulimia ve anoreksiya nervoza farklarını, tedavi yöntemlerini ve aile ile partner desteğinin önemini anlattı.

Dr. Erman Şentürk

Dr. Erman Şentürk

Beslenme alışkanlıkları büyük ölçüde kültürel normlarla şekilleniyor

Beslenme davranışları ile kültürel faktörler arasındaki ilişkinin, psikoloji ve antropoloji literatüründe önemli bir araştırma alanı olduğunu dile getiren Dr. Öğr. Üyesi Erman Şentürk, “Çeşitli kültürlerde beslenme alışkanlıkları ve yemekle ilgili sosyal pratikler büyük ölçüde kültürel normlar tarafından şekillenir.” dedi.

Türk kültüründe aile ve arkadaşlarla birlikte yemek yemenin önemli bir sosyal etkinlik olduğunu hatırlatan Dr. Öğr. Üyesi Şentürk, “Bol yiyecek sunulması ve bereket vurgusu yaygındır. Buna karşın Kuzey Avrupa kültürlerinde daha minimalist ve işlevsel bir yemek anlayışı görülür. Yemekleri ödül olarak görmek, tıkanırcasına yeme ya da anoreksiya nervoza gibi bozukluklarda görülen besin kaygısı gibi davranışlar, bu kültürel kodlardan etkilenebilir.” şeklinde konuştu.

Bulimia nervoza, kontrolsüz yeme krizleri ve telafi edici davranışlarla ciddi sonuçlara yol açabilir!

Bulimia nervozanın, kontrol edilemeyen yeme krizleriyle başlayan ve bu davranışı telafi etmek için kusma, laksatif kullanımı, aşırı egzersiz ya da katı diyetler gibi yöntemlerin uygulandığı bir yeme bozukluğu olduğunu aktaran Dr. Öğr. Üyesi Erman Şentürk, “Bireyler genellikle suçluluk, utanç ve yoğun kilo alma kaygısı yaşarlar. Fiziksel olarak normal kilo aralığında olsalar bile bu kaygı devam eder ve davranışlar çoğunlukla gizli gerçekleşir. Tedavi edilmediğinde hem psikolojik hem fiziksel açıdan ciddi sonuçlara yol açabilir.” dedi.

Bulimia Nervoza ve Anoreksiya Nervoza arasındaki farklara ve benzerliklere değinen Dr. Öğr. Üyesi Erman Şentürk, şunları söyledi:

“Bulimia nervoza; hızlı ve kontrolsüz yeme, ardından telafi edici davranışlar ile karakterize edilir. Bu kişiler genellikle normal kilo aralığındadır. Anoreksiya nervoza ise kişinin düşük kiloda olmasına rağmen kendisini kilolu görmesi ve aşırı kısıtlayıcı beslenme davranışlarıyla tanımlanır. Her iki bozuklukta da beden imajı kaygısı, yoğun kilo alma korkusu ve yeme davranışında bozulmalar görülür. Tedavi edilmediğinde depresyon, anksiyete ve sosyal izolasyon gibi sorunlara neden olabilir.”

Güzellik baskısı gençlerde yeme bozukluklarına yol açabiliyor!

Toplumsal normların, medya etkisinin ve kişisel özgüvenin, insanların dış görünüşe verdiği önemi belirlediğini dile getiren Dr. Öğr. Üyesi Erman Şentürk, “Güzellik standartlarının yarattığı baskı, özellikle gençlerde beden algısını olumsuz etkileyerek yeme bozukluklarına zemin hazırlayabilir.” dedi.

Yeme bozukluklarının genetik, biyolojik ve psikolojik faktörlerin etkileşimiyle ortaya çıktığına işaret eden Dr. Öğr. Üyesi Şentürk, “Erken teşhis, semptomların şiddetlenmesini önlemek ve ciddi komplikasyonları engellemek açısından kritiktir. Psikiyatrist, psikolog, diyetisyen ve diğer uzmanlardan oluşan multidisipliner bir ekip, hem fiziksel hem ruhsal sağlığın iyileştirilmesinde etkili olur. Komorbid durumların yönetimi de tedavinin önemli bir parçasıdır.” ifadelerini kullandı.

Tedavi sonrasında nüks riski devam edebilir; düzenli takip ve profesyonel destek önemli!

Yeme bozukluklarıyla mücadelede bireyin kendi sağlık durumunu anlaması ve ihtiyaç duyduğunda profesyonel yardım almasının hayati önem taşıdığını vurgulayan Dr. Öğr. Üyesi Erman Şentürk, “Erken müdahale, uzun vadeli sorunların önüne geçebilir.” dedi.

Teşhisin genellikle bir psikiyatrist tarafından konduğunu aktaran Dr. Öğr. Üyesi Şentürk, şöyle devam etti:

“Fiziksel muayene, kan testleri, elektrolit ölçümleri ve gerekirse görüntüleme yöntemleriyle desteklenir. Psikiyatrik değerlendirme ve yeme davranışının gözlemlenmesi teşhisin temel aşamalarıdır. Medikal tedavi, çeşitli psikoterapi yöntemleri ve diyetisyen desteği tedavinin temel bileşenleridir. Uygulanan yöntem bireyin ihtiyacına göre belirlenir. Tedavi sonrasında nüks riski devam edebilir. Bu nedenle düzenli takip ve profesyonel destek önemlidir. Hastanın kendi durumunu izlemesi ve gerektiğinde yardım alması nüks riskini azaltır. Multidisipliner ekip, tedavinin kişiye özel ve etkili ilerlemesini sağlar. Ekip çalışması hem fiziksel hem psikolojik açıdan bütünsel bir yaklaşım sunar.”

Belirtiler fark edildiğinde zaman kaybetmeden bir ruh sağlığı uzmanına başvurulmalı!

Ailelerin destekleyici, baskıcı olmayan bir tutum sergilemesinin de önemli olduğunun altını çizen Dr. Öğr. Üyesi Erman Şentürk, “Mevcut yeme rutinlerinin aşırı şekilde değiştirilmemesi, sağlıklı beslenme alışkanlıklarının teşvik edilmesi ve stresin azaltılması iyileşme sürecine katkı sağlar. Ailenin hastalık belirtilerini tanıması ve profesyonel yardım aramada destek olması kritik önem taşır.” dedi.

Partnerlerin, kısıtlayıcı tutumlardan kaçınarak, belirtileri fark ederek ve duygusal destek sunarak tedavi sürecine olumlu katkıda bulunabileceğini ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Şentürk, “Yeme bozuklukları ciddi tıbbi sorunlara yol açabileceği için belirtileri fark eden bireylerin en kısa sürede bir ruh sağlığı profesyoneline başvurmaları önerilir. Tedavi süreci sabır gerektirir ve yakın desteği iyileşmenin önemli bir parçasıdır.” uyarısında bulunarak sözlerini tamamladı.

#YemeBozukluğu #Bulimia #Anoreksiya #ErkenTeşhis #Sağlık #Psikiyatri #ÜsküdarÜniversitesi #NPİSTANBUL

Sağlıklı yaşlanmanın anahtarı: Beslenme, hareket ve huzur

Dengeli beslenme ve düzenli egzersizin, sağlıklı yaşlanmanın temel taşlarını oluşturduğunu belirten uzmanlar, kronik stresin yaşlanma sürecini hızlandırabileceğini söylüyor.

Bol miktarda meyve, sebze, tam tahıl ürünleri, sağlıklı yağlar ve yeterli protein içeren bir diyet tercih edilmesi gerektiğini aktaran Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Düzenli meditasyon, yoga veya derin nefes alma gibi stres azaltma teknikleri, stresin olumsuz etkilerini azaltmaya yardımcı olabilir.” dedi. Teknolojinin, yaşlıların sosyal bağlantılarını ve sağlık hizmetlerine erişimini kolaylaştırdığını dile getiren Prof. Dr. Tarlacı, Alzheimer riskini artıran faktörler arasında genetik yatkınlık, kronik hastalıklar ve sağlıksız yaşamın yer aldığını ifade etti ve erken teşhis ile yaşam tarzı değişikliklerinin, Alzheimer riskini azaltmada ve yaşam kalitesini artırmada kritik öneme sahip olduğunu vurguladı.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Sultan Tarlacı, sağlıklı ve fit bir yaşlanma süreci ile Alzheimer’dan korunmanın yolları hakkında bilgi verdi.

Prof. Dr. Sultan Tarlacı

Prof. Dr. Sultan Tarlacı

Dengeli beslenme ve düzenli fiziksel aktivite, sağlıklı ve fit bir yaşlanmayı destekliyor!

Güzel, sağlıklı, fit ve dinç bir yaşlanma sürecini teşvik etmek için yaşam tarzı değişiklikleri yapılabileceğini dile getiren Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Dengeli ve besleyici bir diyet, yaşlanma sürecini olumlu yönde etkileyebilir.” dedi.

Bol miktarda meyve, sebze, tam tahıl ürünleri, sağlıklı yağlar ve yeterli protein içeren bir diyet tercih edilmesi gerektiğini aktaran Prof. Dr. Tarlacı, “Antioksidanlar ve omega-3 yağ asitleri gibi besin maddeleri de yaşlanma karşıtı etkilere sahiptir. Fiziksel aktivite, kas kitlesini koruma, esnekliği artırma, enerji seviyelerini yükseltme ve genel sağlığı iyileştirme açısından önemlidir. Haftada en az 150 dakika orta yoğunlukta aerobik egzersiz yapmayı hedeflemek ve güçlendirme egzersizleri eklemek önerilir.” şeklinde konuştu.

Stres yönetimi ve sağlıklı yaşam alışkanlıkları yaşlanmayı yavaşlatıyor!

Kronik stresin, yaşlanma sürecini hızlandırabileceğine vurgu yapan Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Düzenli meditasyon, yoga veya derin nefes alma gibi stres azaltma teknikleri, stresin olumsuz etkilerini azaltmaya yardımcı olabilir.” dedi.

Kaliteli uykunun, hücresel yenilenme için önemli olduğunu ifade eden Prof. Dr. Tarlacı, şöyle devam etti:

“7-9 saat uyku almaya çalışın ve uyku düzeninizi koruyun. Sigara içmek ve aşırı alkol tüketmek yaşlanma sürecini hızlandırabilir. Bu alışkanlıklardan kaçının veya sınırlayın. Sosyal ilişkiler ve entelektüel uyarım, zihinsel ve duygusal sağlığınızı korumaya yardımcı olabilir. Arkadaşlarınızla ve ailenizle bağlantı kurun, yeni ilgi alanlarına yönelin. Sağlık kontrolünden geçmek ve sağlık sorunlarını erken teşhis etmek, tedavi edilmesini kolaylaştırabilir ve yaşlanma sürecini daha iyi yönetmenize yardımcı olabilir. Olumlu bir zihinsel tutum ve zihinsel egzersizler, bilişsel fonksiyonları korumak için önemlidir. Düşünce gücünüzü ve zihinsel esnekliğinizi sürdürmek için yeni şeyler öğrenmeye ve zihinsel meydan okumalara katılmaya çalışın. Güneşe maruz kalma, cilt yaşlanması ve cilt kanseri riskini artırabilir. Güneş koruyucu kullanımı ve uygun giyimle cildinizi koruyun. Yeterli su içmek, cildin nemli kalmasına ve genel sağlığı desteklemeye yardımcı olabilir.”

Teknoloji, yaşlı bireylerin sağlıklı, aktif ve sosyal bir yaşam sürmelerine destek olabiliyor!

Günümüzde yaşlanma sürecinin, teknolojik gelişmelerle önemli ölçüde değiştiğini kaydeden Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Sağlık hizmetlerine daha iyi erişim, daha etkili teşhis ve tedavi yöntemleri yaşlıların yaşam kalitesini artırdı.” dedi.

Bilinçli yaşlanmanın, sağlıklı beslenme ve düzenli egzersiz gibi yaşam tarzı faktörlerine odaklandığına değinen Prof. Dr. Tarlacı, “Teknoloji bu alanda da destek sunuyor. İnternet ve sosyal medya ise yaşlı bireylerin sosyal bağlantılarını sürdürmelerine yardımcı olabiliyor. Bu nedenle yaşlanmanın şekli ve süreci, teknolojik ilerlemelerle daha sağlıklı, aktif ve sosyal bir yaşamı teşvik edebiliyor.” ifadelerini kullandı.

Yaş, genetik faktörler, kronik hastalıklar ve sağlıksız yaşam Alzheimer riskini artırıyor!

Alzheimer riskini arttıran bir çok neden olduğuna işaret eden Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Yaş ilerledikçe Alzheimer riski artar. Aile geçmişi de Alzheimer riskini etkileyebilir. Yüksek tansiyon, obezite ve diyabet gibi kardiyovasküler sorunlar Alzheimer riskini ve şiddetini belli oranlarda artırabilir. Düzensiz egzersiz yapmak ve zihinsel olarak aktif olmamak, sigara içmek ve aşırı alkol tüketimi Alzheimer riskini yükseltebilir. Yine kronik inflamasyon, barsak veya diş eti iltihapları Alzheimer riskini artırabilir.” açıklamasını yaptı.

Erken teşhis, Alzheimer’ın ilerlemesini yavaşlatarak yaşam kalitesini artırabilir!

Erken teşhisin, Alzheimer hastalığının ilerlemesini yavaşlatma veya semptomların yönetimine yardımcı olma potansiyeline sahip tedavi seçeneklerine erken erişim sağladığına vurgu yapan Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Alzheimer hastalığı erken teşhis edildiğinde, doktorlar daha iyi tedavi seçenekleri sunabilirler. İlaçlar ve diğer tedavi yöntemleri, semptomların ilerlemesini yavaşlatabilir ve yaşam kalitesini artırabilir. Ayrıca, bilişsel ve duygusal işlevleri destekleyici terapiler de uygulanabilir.” dedi.

Erken teşhisin, bireylerin Alzheimer risk faktörlerini daha yakından izlemelerine yardımcı olabileceğini de aktaran Prof. Dr. Tarlacı, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Erken teşhis, risk faktörlerinin yönetilmesini ve olası komplikasyonların önlenmesini sağlayabilir. Alzheimer hastalığı genetik yatkınlıkla ilişkilendirilmiştir. Aile geçmişi bu hastalığa karşı riski artırabilir. Bu nedenle, aile geçmişinizde Alzheimer hastalığı olan bir kişi varsa, düzenli olarak bilişsel testler ve doktor muayeneleri yaptırarak erken teşhis için daha fazla bilgi edinebilirsiniz.

Genetik yatkınlığı olan bireyler, düzenli doktor muayeneleri ve bilişsel testler yaptırmalıdır. Bu, herhangi bir erken belirtiyi veya değişikliği yakından izlemek için önemlidir. Genetik yatkınlığı olan kişiler, doktorları ile Alzheimer hastalığına karşı koruyucu tedavileri tartışmalıdır. Bu, genetik riski azaltmaya veya hastalığın ilerlemesini geciktirmeye yardımcı olabilir. Bu nedenle, bu konuda bilinçli olmak ve sağlık uzmanları ile işbirliği yapmak önemlidir.”

Sağlıklı yaşlanma ve Alzheimer’dan korunmada en etkili yol, doğru yaşam tarzına odaklanmak!

Antioksidanlar, vitaminler ve besin takviyelerinin sağlıklı yaşlanma ve Alzheimer’dan korunma açısından bazı faydalar sağlayabileceğine değinen Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Antioksidanlar, vücutta serbest radikallerin neden olduğu oksidatif stresi azaltarak hücresel hasarı önleyebilirler. Bu, yaşlanma sürecini yavaşlatabilir ve bazı sağlık sorunlarını önleyebilir.” dedi.

Ancak, antioksidan takviyelerinin bilimsel olarak kesin ve etkili bir şekilde yaşlanma veya Alzheimer hastalığına karşı koruyucu olduğunun kanıtlanmadığının altını çizen Prof. Dr. Tarlacı, sözlerini şöyle tamamladı:

“Ayrıca, bazı durumlarda yüksek dozda antioksidan takviyelerinin zararlı olabileceği de gösterilmiştir. Bu nedenle, antioksidanları doğal gıdalardan almak en iyisi olabilir. Özellikle B12 vitamini, D vitamini ve omega-3 yağ asitleri gibi besin maddeleri sağlıklı yaşlanma ve beyin sağlığı için önemlidir. Ancak, bu vitaminlerin takviyeleri sadece eksiklik durumlarında veya doktor tavsiyesiyle kullanılmalıdır. Aşırı vitamin alımı zararlı olabilir ve bazı çalışmalar, vitamin takviyelerinin Alzheimer riskini azaltmada etkisiz olduğunu göstermektedir. Genel olarak, sağlıklı yaşlanma ve Alzheimer’dan korunma için en iyi strateji, dengeli bir beslenme planı, düzenli egzersiz, zihinsel ve sosyal aktivitelerin sürdürülmesi ve stresten kaçınılması gibi yaşam tarzı faktörlerine odaklanmaktır.”

#Sağlık #SağlıklıYaşam #Yaşlanma #Beslenme #Egzersiz #StresYönetimi #Alzheimer #Nöroloji

Alışveriş bağımlılığını bilinçli farkındalıkla yenmek mümkün!

Alışveriş bağımlılığının gerçek bir bağımlılık olduğunu belirten uzmanlar, alışveriş yaptıkça beynin ödül mekanizmasının devreye girdiğini söylüyor.

Bu bağımlılığın kişilerin zor duruma düşecek kadar alışveriş yapmasına neden olduğunu vurgulayan Uzman Klinik Psikolog Özgenur Taşkın, “Alışveriş bağımlılarına yapılabilecek en büyük kötülük onları eleştirmek olur, kesinlikle eleştirilmemeli. Sadece ne hissettiği, ne istediği ve neden bu alışverişe ihtiyaç duyduğu sorulmalı.” dedi. Sağlıklı alışveriş için bilinçli farkındalıkla ‘ne hissediyorum ve neden alışveriş yapıyorum?’ sorusunu sormak gerektiğini ifade eden Taşkın, hazzı ertelemenin gerçek ihtiyaç söz konusuysa doğru ve planlı alışveriş yapmayı mümkün kılacağını aktardı.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Uzman Klinik Psikolog Özgenur Taşkın, alışveriş bağımlılığının belirtileri, bilinçli farkındalıkla nasıl yönetilebileceği ve sağlıklı alışveriş alışkanlıkları hakkında bilgi verdi.

Klinik Psikolog Özgenur Taşkın

Klinik Psikolog Özgenur Taşkın

Bilinçli farkındalık oluşturmadan alışveriş yapmak, tüketim tuzağına düşmek demek!

Sağlıklı bir alışverişin nasıl olması gerektiğinden bahseden Uzman Klinik Psikolog Özgenur Taşkın, “Sağlıklı alışverişte kendimize üç tane soru sorabiliriz.” dedi.

‘Benim bu alışverişe ihtiyacım var mı?’, ‘Bu alışveriş benim maddi durumumu zorlayacak mı?’ ve ‘Bu alışverişi yaptığımda gerçekten gerekli, maddi durumumu zorlamamış ve aynı zamanda hedeflerimi engellemeyecek, gittiğim yolu, ilerlediğim yolu engellemeyecek bir alışveriş yapmış olmuyor muyum?’ sorularının değerlendirilmesi gerektiğini dile getiren Taşkın, “Çünkü bazen alışveriş kaynaklı kişiler maddi anlamda o kadar çok açılıyor ki, normalde hayatına, yaşam gereçlerini, o hiyerarşi listesindeki birinci basamakta olan yeme, içme, barınma listesindeki gereklilikleri yerine getiremeyecek kadar ilerlemiş oluyor. Haliyle bu üç soruya bakmadan yani bilinçli farkındalık oluşturmadan alışveriş yapmak tüketim tuzağına düşmek demektir.” şeklinde konuştu.

Alışveriş bağımlısı kişiyi suçlamak, o kişiye yapılabilecek en büyük kötülük!

Alışveriş bağımlılarına yapılabilecek en büyük kötülüğün onları eleştirmek olduğunu kaydeden Uzman Klinik Psikolog Özgenur Taşkın, “Kesinlikle eleştirilmemeli. Sadece ne hissettiği, ne istediği ve neden bu alışverişe ihtiyaç duyduğu sorulmalı.” dedi.

Bu durumun aile bütçesini sarması halinde gerekçeleriyle beraber anlatılması gerektiğine vurgu yapan Taşkın, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Aile bütçesinde böyle bir maddi imkana ihtiyaç olduğu ama alışveriş kaynaklı bu maddi imkanın sağlanamadığı açık açık anlatılmalı, sebepler belirtilmeli. Burada kişiyi suçlamak, kişiye yapılabilecek en büyük kötülüktür. Eğer suçlayacaksak bu iletişime hiç girmemek daha mantıklı. Ama suçlamayıp bilinçli farkındalık boyutuna kişiyi ulaştıracaksak zaten işlevsel olacaktır. İşlevsel olamadığı durumlarda da artık burada demek ki biz yakınlarımıza yardımcı olamıyoruz anlamına gelir. Bu durum da bir psikolog ya da psikiyatrist desteğine, bir bağımlılık desteğine ihtiyaç duyduğunu gösterir.”

Kişinin zor duruma düşmesine neden olacak kadar alışveriş yapması bir bağımlılık…  

Alışveriş bağımlılığı gerçekten bir bağımlılık olduğuna dikkat çeken Uzman Klinik Psikolog Özgenur Taşkın, “Çünkü kişi alışveriş yaptıkça dopamin salgılanır, bu da ödül sistemini oluşturur.” dedi.

Beynin bu durumu ödül olarak algıladığını aktaran Taşkın, “Hatta bazı kişiler, ‘kendimi bugün ödüllendirdim, kendim için alışveriş yaptım’ derler. Ancak o mutluluğun anlık olduğunu hissederler. ‘Bir sürü şey aldım ama aslında gereksizdi, çok da gerek yoktu. Bir anda heyecanlandım ve aldım. İyi de hissettim ama şu anda ben bunları ne yapacağım, zaten kullanamayacağım’ noktasına kadar gidebilirler. Bağımlılık dediğimiz durum, kişinin zor duruma düşmesine neden olacak kadar alışveriş yapmasıdır. Acil ihtiyaçları varken ya da birikim yapması gerekirken bu durumu göz ardı edip, sadece duygusal bir boşlukta hissettiği için ya da dopamin ihtiyacından kaynaklanan bir dürtüyle alışveriş yapmasıdır. Eğer bu durum kişinin hayatını ciddi anlamda etkiliyorsa, buna bağımlılık diyebiliriz.” açıklamasını yaptı.

‘Ne hissediyorum ve neden alışveriş yapıyorum?’ sorusu tatmini erteler!

Anlık tatmin duygusunun nasıl kırılabileceği konusunda bilgi veren Uzman Klinik Psikolog Özgenur Taşkın, “Anlık tatmin duygusunu farkındalıkla değil, bilinçli farkındalıkla kırabiliriz.” dedi.

Konuya açıklık getiren Taşkın, sözlerini şöyle tamamladı:

“Yani bu şu demek oluyor; farkındalığımız, bize o alışverişi yapmamamız gerektiğini, maddi imkânımızın olmadığını söyleyebilir. Ancak bilinçli farkındalık, ‘bu alışverişi yaptıktan sonra başına bunlar gelecek, zorlanacaksın, sıkıntıya düşeceksin, depresif hissedeceksin’ gibi maddeleri de açar. Orada duyguyu bastırmak yerine ‘ben şu anda ne hissediyorum ve neden bu alışverişi yapıyorum?’ sorusunu sormak, sizi üç saniyeliğine de olsa alışverişten uzaklaştırır. Ardından nefes teknikleriyle beraber, alışveriş yapma arzusu geldiğinde veya haz tetiklendiğinde kendimizi rahatlatabiliriz. Yani alışveriş yapmaya gittik, baktık, beğendik, alacağız ama buna uygun bir bütçemiz yok. O zaman o alışveriş ortamından biraz uzaklaşmak, belki bir kahve molası vermek, biraz düşünmek, maddi süreci ve bunu nasıl karşılayacağımızı değerlendirmek gerekir. Hâlâ o ihtiyacımızın devam ettiğini düşünüyorsak, bilinçli farkındalıkla bir bütçe planı yapıp alışveriş yapmak doğru bir örnektir.

#AlışverişBağımlılığı #BilinçliFarkındalık #SağlıklıAlışveriş #PsikolojikDestek #DuygusalTetikleyiciler #HazzıErtele #İhtiyaçMıİstekMi #FarkındalıklaYaşa #PlanlıAlışveriş #ÖzgenurTaşkın

Beslenme kalitesi eğitim başarısını arttırıyor

Uzmanlar, okulların açılmasıyla birlikte sağlıklı beslenmenin çocukların akademik başarısı ve zihinsel gelişimi için kritik hale geldiğini söylüyor.

Gelişme çağındaki çocukların enerji ihtiyaçları yüksek olduğu için günde üç ana öğün yapılmasını öneren Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, “Güne peynir ve yumurta gibi protein içeriği yüksek bir kahvaltı ile başlamak, odaklanma ve hafıza performansını destekler.” dedi. Yumurta, balık, kuruyemişler, yeşil yapraklı sebzeler ve probiyotik besinlerin beyin gelişimini destekleyen en önemli gıdalar arasında yer aldığını vurgulayan Yiğit, paketli ve şekerli ürünlerin yerine ev yapımı atıştırmalıkların tercih edilmesinin dikkat dağınıklığını önleyebileceğini aktardı.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, okul çağındaki çocukların sağlıklı beslenmesinin hem akademik başarıları hem de gelişimleri üzerindeki etkisinden bahsetti.

Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit,

Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit

Çocuklar üç ana öğün yemeli…

Okulların açılmasıyla birlikte hem akademik başarı hem de sağlıklı gelişim açısından beslenme düzeninin önem kazandığını aktaran Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, “Bu dönem, çocuklara doğru beslenme alışkanlıkları kazandırmak ve beyin gelişimini desteklemek için değerli bir fırsat sunar.” dedi.

Çocukların günün büyük bir kısmını okulda geçirdiği düşünüldüğünde, yeterli enerji, protein, vitamin ve mineral almalarının, fiziksel ve zihinsel performanslarını olumlu yönde etkileyebildiğini kaydeden Yiğit, “Gelişme çağındaki çocukların enerji ihtiyaçları yüksektir; bu nedenle günde üç ana öğün yapılması önerilir. Güne peynir ve yumurta gibi protein içeriği yüksek bir kahvaltı ile başlamak, odaklanma ve hafıza performansını destekler. Kahvaltı yapılamadığı durumlarda, ilk teneffüslerde tüketilebilecek yeşillikli sandviçler veya esmer unla hazırlanmış ev yapımı peynirli poğaçalar sağlıklı bir alternatif olarak değerlendirilebilir. Kahvaltıda enerji sağlaması amacıyla tercih edilen çikolatalı kremalar yerine, tahin-pekmez veya şekersiz fındık/fıstık ezmeleri önerilir.” şeklinde konuştu.

Beyin gelişimini destekleyen 8 süper besin

Yeni eğitim döneminde zihinsel performansı, dikkat süresini ve hafızayı güçlendirmek için sofralarda mutlaka yer verilmesi gereken besinler olduğuna dikkat çeken Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, bu besinleri şöyle sıraladı:

Yumurta: Kolin içeriği sayesinde hafıza ve öğrenme süreçlerini güçlendirir.

Yağlı balıklar: Somon, uskumru ve sardalya gibi Omega-3 zengini balıklar, odaklanmayı artırır.

Ceviz, Fındık, Badem gibi kuruyemişler: Sağlıklı yağlar ve magnezyum açısından zengindir; beyin hücrelerinin enerji ihtiyacını karşılar.

Koyu Yeşil Yapraklı Sebzeler: Folat ve demir içerikleriyle zihinsel performansı destekler.

Tam Tahıllar: Kompleks karbonhidratlarla uzun süreli enerji sağlar, B vitaminleriyle beyin fonksiyonlarını güçlendirir.

Süt ve Süt Ürünleri: Protein ve kalsiyum kaynağıdır; sinir sistemi sağlığını korur.

Mevsimsel Renkli Meyveler: Antioksidan içerikleriyle hafıza dostudur ve bağışıklığı güçlendirir. Eğer çocuk meyve suyu tüketmeyi seviyorsa, taze sıkılmış meyve suları tercih edilmelidir; bu mümkün değilse, üzerinde yüzde 100 meyve suyu ibaresi bulunan cam şişelerdeki ürünler daha sağlıklı bir seçenek olacaktır.

Probiyotik İçeren Besinler (kefir, yoğurt, tarhana, ev yapımı turşu): Bağırsak mikrobiyotasını dengeler, bağışıklık sistemini güçlendirir ve bağırsak-beyin ilişkisi sayesinde dikkat ile öğrenme süreçlerini destekler.

Okul başarısı ve gelişim için sağlıklı beslenme ile düzenli hareket önemli…

Çocukların öğünlerinde sebzelerin mutlaka yer alması gerektiğinin altını çizen Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, “En az bir ana öğünde sebze yemeği bulunmalı; ayrıca tabağı dört eşit parçaya bölerek her besin grubuna yer vermek, beslenme çeşitliliği açısından önem taşır.” dedi.

Paketli kekler, çikolatalı gevrekler ve basit şeker içeriği yüksek ürünlerin, kan şekerinde ani dalgalanmalara neden olarak dikkat dağınıklığına yol açabildiğine vurgu yapan Yiğit, “Bu nedenle beslenme çantalarına ev yapımı, katkısız atıştırmalıklar eklemek çok daha sağlıklı bir seçimdir. Ayrıca, günün büyük bölümünü sıralarda oturarak geçiren çocukların yeterli fiziksel aktivite yapmasına fırsat tanımak hem okul başarısına hem de genel gelişimlerine katkı sağlar. Sağlıklı beslenme ve düzenli hareket, zihinsel performansı desteklerken öğrenme süreçlerini de güçlendirir.” diyerek sözlerini tamamladı.