Yazılar

İftarda bir kase çorbadan sonra 15 dakika ara verin!

İftarda bir kase çorbadan sonra 15 dakika ara verin!

İftar yemeklerinde besinleri hızlıca tüketiyor, ana yemeğin ardından genellikle şerbetli tatlılara yöneliyoruz. Hamurlu yemekleri de soframızdan eksik etmiyoruz. Ramazan’da yaptığımız bir başka önemli hata ise yemek sonrasında hareket etmek yerine koltuğa uzanmak oluyor. Acıbadem Fulya Hastanesi Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Oya Yönal, uzun süren  açlık ve hatalı beslenme alışkanlıkları nedeniyle Ramazan’da mide sorunlarında  artış görüldüğüne dikkat çekerek, “Uzun süre aç kaldıktan sonra iftarda fazla miktarda ve hızlı yemek yenmesi nedeniyle midenin boşalma zamanının uzaması ve midenin asit miktarının artması; hazımsızlık, reflü, gastrit ile ülser gibi mide sorunlarını tetiklemektedir” diyor. Mide sağlığı için iftar ile sahur arasında tek öğün yerine az ve sık beslenilmesi gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Oya Yönal, “Acılı baharatlı yemekler, asitli içecekler, yağlı yiyecekler, kızartmalar ve hamur işleri gibi  sindirimi zor yiyeceklerden uzak durmak da çok önemlidir. İhmal edilmemesi gereken bir başka önemli konu ise iftar ile sahur arasında günlük su ihtiyacını karşılamaktır” diyor.  Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Oya Yönal, Ramazan’da mide sorunu yaşamamak için dikkat edilmesi gereken kuralları anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu.

Prof. Dr. Oya Yönal

Prof. Dr. Oya Yönal

Çorbadan sonra 15 dakika ara verin

İftarınızı çorba ve salata gibi hafif yemekler ile  açmanız, ana yemeğe geçmek için 15 dakika beklemeyi alışkanlık edinmeniz çok önemli. Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Oya Yönal, hazımsızlık, gastrit ve reflü gibi sorunları önlemek için midemizi dinlendirmemiz gerektiğine işaret ederek, sözlerine şöyle devam ediyor: “Dolayısıyla çorba veya salatadan sonra hemen ana yemeğe geçilmemesi gerekir.  Ayrıca iftarda aşırı yağlı, acılı ve kızartılmış besinler yerine; hazmı kolay sebze ve protein ağırlıklı besinler tercih edilmelidir. Aşırı şerbetli, yağlı tatlılardan da kaçınmalı; sütlaç, güllaç ve muhallebi gibi sütlü tatlılar veya meyve tatlıları tüketilmelidir”

Besinleri 3 öğünde tüketin

İftarda boş mideyi birden doldurmak mide rahatsızlıklarına sebep olduğu için iftardan sahura kadar öğün sayısını artırıp, aralıklı  beslenmeye özen gösterin. Öğünlerinizi sahurda ve iftarda iki ana öğün ve ara öğün şeklinde düzenleyebilirsiniz. Böylece gün içinde almanız gereken besinleri 3 öğüne bölmüş, dolayısıyla tek bir öğüne yüklememiş olursunuz.

Porsiyonlarınızı küçültün

Uzun süreli açlık nedeniyle yemekleri hızlıca ve bir anda tüketmek midede şişkinlik, reflü şikayetleri ve kilo alımına yol açabiliyor. Prof. Dr. Oya Yönal, bu nedenle az az küçük porsiyonlar şeklinde beslenmeniz gerektiğini belirterek, “Tabağa tüm besinleri doldurmak yerine, her besini tükettikten sonra diğer yemeğe geçmek alışkanlık edinilmelidir” diyor.

Besinleri iyice çiğnemeden yemeyin

Uzun süreli açlık sonrasında mide hareketleri yavaşladığı için besinleri iyice çiğneyerek aralıklı beslenmek midede şişkinlik ve hazımsızlık şikayetlerini azaltıyor.

Bu besinlerden uzak durun!

Reflü sorununuz varsa acılı ve baharatlı yemekler, asitli içecekler, yağlı yiyecekler ile kızartmalar gibi sindirimi zor yiyecekler ve kahve ile sigaradan uzak durmanız gerekiyor. Ayrıca yatar pozisyondayken yiyeceklerin mideden yemek borusuna geri gelmesi kolaylaştığı için yemekten sonra hemen yatmak özellikle reflü şikayetlerini artırıyor. Bu nedenle yemek ile yatma saati arasında 2-3 saat bırakmayı ihmal etmeyin.

Sahurda ağır yemeklerden kaçının

Sahurda ağır yemeklerden kaçınmaya dikkat edin. Süt, yumurta ve peynir gibi besinlerden oluşan hafif bir kahvaltı yapmalı ya da çorba, sebze ve zeytinyağlı yemeklerden oluşan mideyi rahatsız etmeyecek bir öğün tercih etmelisiniz.

Prof. Dr. Oya Yönal

Bol bol su için

Uzun süreli açlıkta vücutta sıvı kayıpları oluyor ve fazla su tüketilmediğinde kabızlık gelişebiliyor. Ramazan’da günlük ihtiyacınız olan 2-2.5 litre su içmeyi asla ihmal etmeyin.

Yemeklerin pişirme yöntemine dikkat edin

Mide sağlığınızı korumak için önem vermeniz gereken bir başka önemli nokta ise yemeklerin pişirme yöntemine dikkat etmeniz olmalı. Mide sağlığınız için ızgara, haşlama veya fırında yapılan yemekleri tercih etmeli, kavrulmuş ve kızartılmış besinlerden ise kaçınmalısınız.

Bağırsakları harekete geçirin

Uzun süre sıvı alamamak, lifli gıdalarla beslenmemek, fast food türü yiyecekler ile hamur işi besinler tüketmek ve hareketsizlik kabızlık şikayetlerini artırıyor. Çorba ve salata ağırlıklı beslenmek, lifli yiyecekler tüketmek, öğünler arasında hurma, kayısı, erik ve komposto gibi bağırsak hareketlerini hızlandıracak gıdalara yönelmek ise kabızlık şikayetlerinin azalmasını sağlıyor.

İftardan sonra yürüyüş yapın

Sindirime yardımcı olmak için iftardan sonra televizyon veya bilgisayar karşısına geçmek yerine kısa mesafeli yürüyüşler yapmayı alışkanlık edinin.

Bağırsaklarımızdaki dost bakterileri artırmak için ne yapmalı?

Bağırsaklarımızdaki dost bakterileri artırmak için ne yapmalı?

Bağışıklık sistemimizin gücünü büyük ölçüde bağırsaklarımızdan aldığını biliyor muydunuz? Hatta mutluluk hormonu olan serotoninin yüzde 90’ının bağırsaklardan salgılandığını? Peki bağırsaklarımızın sağlıklı olmasının yolunun sağlıklı mikrobiyotadan geçtiğini? Acıbadem Fulya Hastanesi Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Oya Yönal “Bağışıklık sistemi hücrelerinin yüzde 70’i bağırsaklarda bulunur. Bağırsakta bizimle birlikte yaşayan ve 100 trilyon civarında bulunan bakteri, maya ve virüslere ‘bağırsak mikrobiyotası’ veya ‘bağırsak florası’ denir. Doğum şekli, antibiyotik kullanımı, çevresel koşullar ve özellikle beslenme şekli mikrobiyotamızı belirler. Bağırsak florasındaki yararlı bakterileri artırmak için yaptığımız her yatırım zararlı bakterilerin etkisini azaltır. Yapılan araştırmalar; bağırsaklarımızda bulunan bu dost veya zararlı bakterilerin miktarının genel sağlığımızı ve ruh durumumuzu etkilediğini açıkça ortaya koyuyor” diyor. Peki bağırsak sağlığımızı korumak, bağırsaklarımızda zararlı bakterileri azaltıp dost bakterileri artırmak için nelere dikkat etmek gerekiyor? Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Oya Yönal, bağırsak sağlığımız için 10 altın öneride bulundu, önemli açıklamalar yaptı.

Prof. Dr. Oya Yönal

Şekerli ve yağlı besinlerden kaçının

Beslenme ve bağırsak sağlığının çok yakından ilişkili olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Oya Yönal, şeker, yapay tatlandırıcı, fastfood ve doymuş yağ oranı yüksek besinler tüketmenin bağırsak florasını olumsuz etkilediğini belirterek “Bu gıdalar bağırsakta zararlı mikroorganizmaların çoğalmasına neden olabiliyor. Bu nedenle bağırsak sağlığınız için bu gıdaları tüketmekten kaçının” diyor.

Lif (posa) oranı yüksek besinler tüketin ve sağlıklı beslenin

Besinlerde bulunan lif (posa) bağırsak sağlığı açısından çok önemli. Lif oranı yüksek besinler yararlı mikroorganizmaların bağırsakta çoğalmasını destekliyor. Prof. Dr. Oya Yönal; bulgur,  yulaf, nohut, barbunya, kuru fasulye, kinoa, brokoli, kuşkonmaz, badem, antep fıstığı, elma, şeftali, turunçgiller ve brokoliyi beslenmenize ekleyerek bağırsak sağlığınızı destekleyebileceğinizi belirtiyor. Bu besinlerin yüksek lif içerikleri sayesinde bağırsak hareketlerini artırarak, sindirilmiş besin artıklarının kalın bağırsaktan geçişini hızlandırdığını  söyleyen Prof. Dr. Oya Yönal “Toksik öğelerin kalın bağırsakta uzun süre kalmaması sayesinde burada zararlı bakteri oluşumunun önüne geçiliyor ve sağlıklı bağırsak florasının devamlılığı sağlanıyor” diye konuşuyor. Prof. Dr. Oya Yönal, lifli organik gıdalar, fermente gıdalar (mayalanmış yoğurt, kefir, turşu, şalgam suyu), et, yumurta ve probiyotik kullanmanın bağırsak sağlığı için önemli etkiye sahip olduğunu vurguluyor.

Yeterli su tüketin

Yapılan bilimsel çalışmalarda; daha fazla su içen kişilerin mide-bağırsak enfeksiyonlarına neden olabilecek daha az bakteri türüne sahip olduğunun kanıtlandığını belirten Prof. Dr. Oya Yönal, her gün yeterli su tüketmenin aynı zamanda kabızlığı önlemeye de yardımcı olduğunu söylüyor.

Probiyotik ve Prebiyotiklerden faydalanın

Bağırsaklarımıza dost bakteriler içeren probiyotik besinler; florayı düzenleyerek bağırsağın düzgün çalışmasını sağlıyor ve toksik maddelerin geri emilimini engelliyor. Kefir, yoğurt, sirke gibi besinler içerdikleri probiyotikler sayesinde bağırsak sağlığının korunmasında önemli etkiye sahipler. Probiyotikler, prebiyotik adı verilen sindirilemeyen karbonhidratlarla besleniyor. Prebiyotiklerin, yararlı bakterilerin bağırsakta çoğalması için gerekli olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Oya Yönal “Kuru baklagiller, enginar, pırasa, soğan, sarımsak, bezelye, kuşkonmaz, muz, arpa, çavdar gibi besinler başlıca prebiyotiklerdir. Bu besinlere sofranızda yer vererek bağırsak sağlığınızı güçlendirebilirsiniz.” diyor.

Düzenli ve kaliteli uyuyun

Düzenli ve kaliteli uyku, ruh halini ve bağırsak sağlığınızı iyileştiriyor. Düzensiz uyku ise bağırsak florasını bozuyor. Yetişkinler için ortalama 7 saat kaliteli uyku şart.

Gelişigüzel antibiyotik kullanmayın

Antibiyotiklerin bağırsak mikrobiyotasına ve bağışıklığına zarar verebildiğini belirten Prof. Dr. Oya Yönal şöyle konuşuyor: “Bazı araştırmaların sonucuna göre antibiyotik kullanımından 6 ay sonra bile, bağırsakta hala bazı yararlı bakterilerin oluşmadığını gösteren çalışmalar mevcut. O nedenle gereksiz yere antibiyotik kullanılmamalıdır.”

Acıbadem Fulya Hastanesi

Düzenli egzersiz yapın

Düzenli egzersiz sağlıklı ve zinde bir yaşam için olmazsa olmazların başında geliyor. Yapılan araştırmalar; düzenli egzersizin bağırsak sağlığı ile de yakından ilişkili olduğunu, bağırsak sağlığını pozitif yönde etkilediğini gösteriyor. Haftada üç gün en az 30 dakika tempolu yürüyüşle bağırsak hareketlerini dolayısıyla bağırsak sağlığınızı güçlendirin.

Sigara ve alkolden uzak durun

Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Oya Yönal “Sigara içmek bağırsak florasını bozuyor. Bağırsak sağlığının yanısıra kalp ve akciğer sağlığını da son derece olumsuz etkiler. Kronik alkol tüketimi de bağırsak florasını bozarken, toksinlerin ve inflamatuar ajanların bağırsak duvarından sızmasına yol açabiliyor” diyor.

Besinleri çok çiğneyin

Bağırsak sağlığı için besinleri yavaş bir şekilde, çok çiğneyerek ve oturarak tüketin. Lokmalarınızın küçük olmasına, aşırı yememeye, özellikle gece yemeğinden kaçınmaya dikkat edin.

Stresi yönetmeyi öğrenin

Prof. Dr. Oya Yönal “Kronik yani uzun süre devam eden stres bağırsaklar da dâhil olmak üzere tüm vücudu olumsuz etkiliyor. Yürüyüş ve düzenli egzersiz yapmak, arkadaşlarımızla veya ailemizle vakit geçirmek, hayvanlarla ilgilenmek, meditasyon, nefes egzersizleri ve yoga stresi azaltmanın yollarından bazıları olarak sayılabilir. Ayrıca stresi yönetmeyi öğrenmek, gerekirse destek almaktan kaçınmamak gerekir” diyor.

Erken tanı siroza dönüşmesini önlüyor!

Erken tanı siroza dönüşmesini önlüyor!

Karaciğer hücrelerinde yaklaşık yüzde 5 oranında yağ bulunması olağan bir durum ve sağlığımızı olumsuz etkilemiyor. Karaciğer yağlanması; karaciğer hücrelerinde normalden fazla yağ depolanması durumu olarak tanımlanıyor. Günümüzde tüm dünyada görülme sıklığı her geçen gün artan obeziteye paralel olarak karaciğer yağlanması da giderek yaygınlaşıyor. Öyle ki ülkemizde her 4 kişiden biri, karaciğer yağlanması problemiyle mücadele ediyor.

Uzun yıllar belirti vermediği için karaciğerin ‘sinsi hastalığı’ olarak nitelendirilen karaciğer yağlanması erken dönemde tespit edilmezse, bazı hastalarda, karaciğer dokusunda iltihaplanma ve sertlik (fibrozis), bunlara bağlı olarak da siroz gelişebiliyor. Kalıcı bir hastalık olan siroz zamanla ilerleyerek karaciğer kanseri veya organ yetmezliği gibi hayatı tehdit eden bir tabloyla sonuçlanabiliyor. Acıbadem Fulya Hastanesi Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Oya Yönal, karaciğer yağlanmasına erken tanı konulduğunda ise yaşam alışkanlıklarında yapılan düzenlemeler ve ilaç tedavisiyle hastalığın siroza dönüşmesinin önlenebildiğine dikkat çekerek, “Erken tanı için hiçbir risk faktörü olmayan kişilerin 40 yaşından sonra her yıl ultrason ve kan tahlilleri yaptırmaları çok önemli. Fazla kilo, diyabet ve kolesterol gibi risk faktörlerine sahip kişilerde ise taramalara çok daha erken yaşta başlanıyor ve hastalar yılda bir düzenli olarak takip ediliyor” diyor.

Acıbadem Fulya Hastanesi Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Oya Yönal

Prof. Dr. Oya Yönal

Karaciğerde ‘sertlik’ oluşabiliyor!

Karaciğer yağlanması; sadece yağlanmayla sınırlı kalan ve karaciğerde ciddi bir hasarın oluşmadığı ‘basit yağlanma’ ile yağlanmaya ek olarak iltihaplanmanın da eşlik ettiği ve non-alkoli steatohepatit (NASH) adı verilen iki gruba ayrılıyor. Hastaların yüzde 20’sinde iltihaplanmayla seyreden non-alkoli steatohepatit tespit ediliyor. Karaciğerdeki iltihaplanma zamanında tedavi edilmezse, ‘fibrozis’ olarak adlandırılan skarlaşma, bir başka deyişle sertlik oluşabiliyor. Fibrozise eşlik eden NASH grubunun, yani ek olarak iltihaplanmanın da eşlik ettiği grubun yüzde 10’unda, 10 yılda karaciğer sirozu, daha da kötüsü karaciğer kanseri ile karaciğer yetmezliğine kadar ilerleyebilen ‘ileri evre siroz’ gelişebiliyor.

Genellikle tesadüfen tespit ediliyor

Karaciğer yağlanmasında alkol tüketimi önemli bir risk faktörü olsa da, her yağlanma bu sebeple oluşmuyor. Bu nedenle yağlanma ‘alkole bağı karaciğer yağlanması’ ve ‘alkole bağlı olmayan karaciğer yağlanması’ olarak iki gruba ayrılıyor. Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Oya Yönal, ‘alkole bağlı olmayan’ karaciğer yağlanmasının çoğunlukla uzun yıllar hiçbir belirti vermeden sinsice ilerlediği uyarısında bulunarak, “Karaciğer yağlanması nadiren karın bölgesinin sağ üst tarafında hafif ağrı ve halsizlik yapabiliyor. Bu nedenle genellikle başka bir hastalık nedeniyle yapılan ultrason, laboratuvar tetkikleri, tomografi ve manyetik rezonans (MR) yöntemleriyle tesadüfen tespit ediliyor” diyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Erken tanı sirozu önlüyor!

Karaciğerde yağlanma tanısı konulduğunda karaciğerde hasar olup olmadığı, varsa derecesini değerlendirebilmek için karaciğerde oluşan sertliğin (fibrozis) derecesini değerlendirmek çok önemli. Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Oya Yönal, “Fibrozis erken dönemde tespit edilirse, yaşam alışkanlıklarında yapılan düzenlemeler, ilaç tedavisi ve tüketiliyorsa alkolün kısıtlanmasıyla hastalığın siroza gidişi önlenebiliyor” diyor. Ancak kan tahlilleri ve ultrason ile MR gibi görüntüleme yöntemleri ‘fibrozis’ tanısında yardımcı olamıyor. Bu nedenle karaciğerde oluşan hasar, altın standart olarak kabul edilen karaciğer biyopsisi ile tespit ediliyor. Ancak karaciğer biyopsisi kanama, ağrı, safra yolu zedelenmesi gibi bazı riskler taşıdığı ve belli bir süre hastane yatışı gerektirdiği için sınırlı gerekçelerle uygulanıyor.

Fibroscan ile hasar mercek altında

Günümüzde karaciğer hasarının belirlenmesinde ve oluşan sertliğin (fibrozis) derecesini ölçmede biyopsi yerine artık sıklıkla ultrason dalgaları kullanarak ölçüm yapan “fibroscan” yöntemi tercih ediliyor. Fibroscan ile vücuda herhangi bir girişim uygulanmadan gönderilen ultrason dalgaları yardımıyla karaciğerde biriken yağ miktarı sayısal olarak ölçülebiliyor. Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Oya Yönal, bu ölçümler ile karaciğer biyopsisine göre yaklaşık 100 kat daha büyük bir karaciğer alanının değerlendirildiğini belirterek, “Tüm bunlar sayesinde karaciğerde oluşan hasar detaylı bir şekilde tespit edilebiliyor” diyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Tedavinin takibinde bilgi veriyor

Fibroscan yönteminde hastanın en az 3 saat aç kalması dışında herhangi bir hazırlığa gerek duyulmuyor. İşlem, hasta sırtüstü yatarken sağ tarafından ve kaburgaların arasından yapılıyor. Fibroscan için geliştirilen özel problar bu bölgelerde cilt üzerine yerleştirilerek, ölçümler yapılıyor. Ölçümlerin doğruluğu hem doktor hem cihazın üzerindeki yazılım tarafından kontrol ediliyor. Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Oya Yönal, yaklaşık 5-10 dakika süren işlem sırasında hastanın hiçbir ağrı hissetmediğini vurgulayarak, “Girişimsel bir işlem olmadığı için hiçbir yan etkisi de olmuyor. Fibroscan yönteminin bir başka önemli özelliği ise kolay uygulanabilir ve tekrarlanabilir olması nedeniyle sadece tanı koymak için değil, hastalığın takibinde ve tedavi etkinliğinin değerlendirilmesinde de kullanılabilmesi” diye anlatıyor. İleri yaş, diyabet ve obezite gibi ciddi risk faktörlerine sahip hastalarda karaciğerde fibrozis riski daha fazla olduğu için ihtiyaç halinde biyopsi yöntemine de başvuruluyor.

Tedavide 3 önemli kural!

Erken dönemde tespit edildiğinde karaciğer yağlanmasının tedavisinde oldukça başarılı sonuçlar elde ediliyor. Prof. Dr. Oya Yönal, “İdeal kiloya ulaşmak, düzenli egzersiz yapmak ve alkol tüketiminden kaçınmak tedavide kilit rol üstleniyor” diyor. Karaciğer yağlanmasında öncelikle fazla kiloların verilmesi gerektiğini belirten Prof. Dr. Oya Yönal, şöyle devam ediyor: “İdeal kiloya ulaşmak ve yağlanmanın önüne geçmek için beslenme alışkanlıkları değiştirilmeli. Sebze ve balıktan zengin, kırmızı etten fakir, şeker ile unlu gıdalardan uzak, zeytinyağı ve tahıl ürünlerini içeren Akdeniz beslenme modeliyle beslenilmeli. Mümkünse her gün 30 dakika tempolu yürüyüş yapılmalı. Ayrıca karaciğerin en büyük düşmanı olan alkol tüketiminden kaçınılmalı. Bunların yanı sıra insülin direnci, diyabet ve hiperlipidemi varsa, bu sorunlara yönelik uygulanan ilaçlar da tedavide büyük önem taşıyor. İhtiyaç halinde silmarin, karaciğeri koruyan A ve E vitaminleri veya selenyum takviyesi de tedaviye eklenebiliyor. Ayrıca kahve tüketimi karaciğer yağlanmasını, fibrozis ile siroz riskini ve karaciğer kanserini geriletiyor. Günde 3 fincan kahvenin karaciğerde olumlu etkileri vardır.”

Reflüyü önlemenin yolları

Reflüyü önlemenin yolları

Son yıllarda tüm dünya ülkelerinde görülme sıklığı hızla artan reflü, ülkemizde de her 4 kişiden birinin kabusu! Özellikle bir buçuk yılı aşkın süredir devam eden pandemi sürecinde hareketsizlik ve beslenme alışkanlıklarındaki değişikliklerin reflüde artışı tetiklediğini belirten Acıbadem Fulya Hastanesi Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Oya Yönal, “Pandemide aşırı yeme, geç saatlere kadar yemek yeme, karbonhidrattan zengin ve fast-food beslenme, hareketsizlik, kilo alımı ve stres nedeniyle reflü şikayetleri belirgin şekilde arttı” diyor. Mide asidinin yemek borusuna doğru geri kaçarak yemek borusunda yanma, ağıza acı-ekşi su gelmesi gibi şikayetlere yol açan reflünün yaşam kalitesini önemli ölçüde bozduğunu belirten Prof. Dr. Oya Yönal, hastalığın tedavi edilmediği taktirde kansere yol açabildiği uyarısında bulunuyor. Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Oya Yönal, pandemide reflüye karşı 10 etkili kuralı anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Yağlı gıdalardan uzak durun

Kızartmalar, fast-food, susamlı yiyecekler ve margarinden kaçının. Yağlı yiyeceklerin midede kalma süresi uzundur, mide boşalmasını geciktirir ve alt özofagus (yemek borusu) sfinkter basıncını düşürerek reflü şikayetlerini artırmaktadır.

Çikolatayı abartmayın

Çikolata iki nedenle reflüye yol açar. Birincisi; özellikle de aç karnına ve çok miktarda tüketildiğinde yemek borusu ve mide arasındaki kapak düzeneğini gevşetmesi, ikincisi ise kendisi tek başına reflü nedeni olan bol kafein içermesidir.

Alkol, asitli ve kafeinli içeceklerden kaçının

Kahve, tatlandırılmış gazlı içecekler, buzlu çay gibi kafein içeren içecekler ve alkol, kola, gazoz, portakal suyu gibi asitli içecekler yemek borusunda sfinkter basıncını düşürerek ve asit salınımını artırarak reflüyü çok hızlı şekilde tetiklerler. Bu nedenle bu içeceklerden uzak durun ve her gün 2 litre su tüketmeye özen gösterin.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Baharatlı gıda tüketimini azaltın

Acı yeşil biber, kırmızı biber ve karabiber içeren gıdalar reflünün en büyük tetikleyicilerindendir. Baharatlar aşırı tüketildiklerinde reflü hastalığı olan kişilerde asit salınımını artırarak göğüste yanmayı hızlandırır. Bu nedenle baharatlı gıda tüketimini azaltmak gerekiyor.

Sigarayı bırakın

Yapılan bilimsel çalışmalar sigaranın sağlığa son derece zararlı olduğunu ortaya koyarken, birçok hastalık gibi alt özofagus (yemek borusu) sfinkter basıncını düşürerek reflüye de yol açtığını gösteriyor.

Beslenmenizi bu kurallara göre oluşturun

Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Oya Yönal, reflüye karşı beslenme koşullarını değiştirmenin şart olduğunu belirterek önerilerini şöyle sıralıyor;

  • Fazla yemek mide basıncını artırarak reflüyü tetiklediğinden fazla yemekten kaçının.
  • Az miktarda sık ve düzenli yemek yiyin.
  • Yiyecekleri yavaş ve iyi çiğneyerek yiyin.
  • Sıvı tüketimi mide basıncını arttırdığı için yemeklerde değil, öğün aralarında alın.
  • Yatmadan 3-4 saat önce yeme-içmeyi kesin. (Mide dolu olunca mide içeriğinin yemek borusuna kaçması kolay olduğundan reflü şikayetleri artar.)
  • Yemek sonrası karın basıncını artıracak hareketler yapmayın, eğilme ve doğrulmaya neden olacak fiziksel hareketler için bir müddet bekleyin.

Pause Sağlık, Pause Dergi

 İdeal kilonuza ulaşmaya çalışın

Yeni çalışmalarda vücut kitle indeksi ve bel çevresi ile reflü arasında anlamlı ilişki bulunmuştur. Obezlerde reflü artışı; karın içi basınç artışının mide içi basınç artışına neden oluşu ile izah edilmektedir. Mide içi basınç artışı mide fıtığı gelişme riskini de artırarak reflüye neden olabiliyor. O nedenle reflü şikayetlerinin azalması için fazla kilolu hastalar kilo vermelidir.

Stresten uzak durun

Reflü semptomlarının oluşmasında yemek borusunda aşırı duyarlılığa sebep olan visseral sinir yollarındaki bozukluklar da etkili olabiliyor. Bu nedenle reflü şikayetlerinde artışa neden olan stresinizi yönetmeye, aşırı stresten uzak durmaya çalışın.

 Yatağın başını 30-45 cm yükseltin

Çift yastık kullanmak ya da yatağın başını 30-45 cm yükseltmek ve sol yana doğru yatmak reflü şikayetlerini azaltmaktadır.

Pause Sağlık, Pause Dergi

 Dar kıyafet giymeyin

Pantolon ve eteğinizin bol olmasına dikkat edin. Dar pantolon, sıkı kemer ve korse mide asidinin yemek borusuna ulaşmasını kolaylaştırırken, karın basıncını artırıyor ve reflü yakınmalarını da tetikliyor.

 Endoskopide reflü teşhisi ilk sıralara yükseldi!

Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Oya Yönal “Modern çağın hastalığı reflü; yemek borusunda yanma ve ağıza acı su gelmesi gibi tipik belirtilerin yanı sıra, göğüs ağrısı, astım, zatürre, farenjit, sinüzit, kuru öksürük, ağız kokusu, seste kısılma ve diş çürümesi gibi atipik  bulgularla da  kendini gösterebilir. Ayrıca yemek borusu kanamalarına, anemiye, yemek borusu iltihabına (özofajit), yemek borusu kanserine zemin hazırlayan Barrett hastalığına yol açabilir. 20 yıl öncesinde yapılan endoskopilerde en çok gastrit, ülser ve mide kanserine rastlanırken, reflü dördüncü sırada yer alırdı. Son 20 yılda özellikle helikobakter pilori adlı bakterinin tedavisine başlanması ile beraber, ülser ve mide kanseri sıklığı azalırken, reflü hastalığı giderek artıyor. Öyle ki endoskopiye gelen hastalarda teşhiste ilk sıralara yükseldi” diyor. Hastalığın tedavisinde; yaşam tarzı değişiklikleri ve diyetle düzelme olmazsa doktor tavsiyesine göre mide asidini azaltan ilaçlar yani mide koruyucular kullanıldığını belirten Prof. Dr. Oya Yönal “Cerrahiye nadiren ihtiyaç duyulur. Genelde büyük mide fıtığı varsa veya hasta uzun süre mide koruyucu ilaç kullanmak istemiyorsa, hasta da istiyorsa cerrahi tedaviye başvurulabilir” diye konuşuyor.

Polipler sinsice kansere dönüşebilir

Polipler sinsice kansere dönüşebilir

Kolon kanseri günümüzde en sık rastlanan kanser türlerinden biri. Öyle ki tüm kanserler arasında 3. sırada yer alıyor. Yapılan çalışmalara göre; kolon kanserinin yüzde 90-95’inin sorumlusu ise ilerleyen yaşla birlikte görülme riski artan kolon polipleri! Bu poliplerin yüzde 10-20’si ortalama 8-10 yılda habis özellik kazanıyor, bir başka deyişle kanserleşiyor! Kansere dönüşmeden genellikle belirti vermediği için ‘gizli tehlike’ olarak adlandırılan polipler aslında düzenli yapılan kolonoskopi ile tespit edilip çıkartılabiliyor, bu sayede kolon kanserine dönüşmesi önlenebiliyor! Acıbadem Fulya Hastanesi Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Oya Yönal, bu nedenle hiçbir risk faktörü olmasa dahi herkesin 50 yaşında kolonoskopi yaptırması gerektiğine dikkat çekerek, “Risk faktörü olan kişilerde ise bu takvim daha öne çekiliyor. Poliplerin kolon kanserine dönüşmeden saptanmaları ve çıkartılmaları, patoloji sonucuna göre aralıklı tarama kolonoskopilerinin yapılması sayesinde hastanın hayatı kurtulabiliyor. Üstelik günümüzde kolonoskopi işlemi sadece 30 dakika gibi kısa bir sürede tamamlanabiliyor.” diyor.

Sinsice kansere dönüşebiliyor

Kolon (kalın bağırsak) polipleri; kalın bağırsağın içini örten tabakanın normal olmayan şekilde büyümesi sonucu milimetrik ölçülerden santimetrik ölçülere kadar ulaşabilen ve bağırsak kanalına çıkıntı yapan kitleler olarak tanımlanıyor. Erişkin yaş grubunun kabaca yüzde 6’sında görülen kolon polipleri, 50 yaş civarında yaklaşık yüzde 20-25’e ve 70 yaşından sonra ise yüzde 40’lara kadar yükseliyor. Polipler genelde belirti vermiyor, sıklıkla kolon kanseri için yapılan tarama kolonoskopilerinde saptanıyor. Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Oya Yönal poliplerin bu nedenle gizli tehlike olarak adlandırıldıklarını vurgulayarak, “Daha az sıklıkta ise kansızlık, alt gastrointestinal sistem kanaması, dışkılama alışkanlığında değişiklik, nadiren de bağırsak tıkanması nedeniyle hastalar hekime başvurabiliyorlar.” diyor.

Aile öyküsü varsa risk 2-3 kat artıyor

Liften fakir beslenme gibi hatalı beslenme alışkanlığı, 50 yaşın üzerinde olmak, genetik yatkınlık, popülasyona özgü nedenler, hareketsiz bir yaşam sürmek, obezite, sigara tüketimi, akromegali, kontrol altında tutulamayan tip 2 diyabet  ve inflamatuar bağırsak hastalıkları, polip oluşumuna neden olan etkenler arasında yer alıyor. Poliplerin görülme oranı kolon kanserinin sık yaşandığı toplumlarda daha fazla oluyor. Bunların yanı sıra ailede kanser öyküsü olması da riski yükseltiyor. Öyle ki birinci derece akrabalarında polip olan kişilerde, normal popülasyona göre risk göre 2-3 kat artıyor.

 Kansere dönüşmeden alınıyor

Kolonoskopi yöntemiyle poliplerin saptanıp çıkartılması kolon kanseri gelişimini önlediği için hayat kurtarıcı oluyor. Kolonoskopide; ucunda kamera bulunan bükülebilir bir aletle kalın bağırsak mukozası inceleniyor. Bu şeklide kolon polipleri saptanıyor ve forseps veya tel döngüyle polibin kalın bağırsaktan çıkartılması işlemi olan polipektomi yapılyor. Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Oya Yönal tedavideki hedefin polibin tamamen çıkartılması olduğunu vurgulayarak, “Kalın bağırsağında polip olan hastada ileride başka polip oluşma ihtimali oluyor. O nedenle, saptanan polip veya tüm polipler çıkartıldıktan sonra, poliplerin çapı, sayısı ve patoloji sonuçlarına göre belli aralıklarla tarama kolonoskopilerinin yapılması gerekiyor. Deneyimli ellerde yapılan işlemler ve doğru sıklıkta gerçekleştirilen kolonoskopik taramalarla tedaviden oldukça başarılı sonuçlar alınıyor.” diye konuşuyor.

Düzenli tarama yaptırmak şart!

Kolorektal kanserler için risk faktörleri olmayan kişilerde kolonoskopi ile taramanın 50 yaşında başlanması gerektiğini belirten Gastroenteroloji Uzmanı Prof  Dr. Oya Yönal,

Kolonoskopide çıkan sonuç normal ise taramaya 10 yılda bir devam edilmeli. Polip tespit edildiyse; polibin sayısı, çapı ve patoloji sonucuna göre kolonoskopi daha sık tekrarlanmalı.” diyor. Birinci  derece akrabalarında (anne, baba ya da kardeş) kolorektal kanser ya da polip olan kişilerde ise kolonoskopi taramasının 40 yaşında ya da kanser tanısı almış en genç akrabanın yaşının 10 yıl öncesinden başlanması gerektiğine dikkat çeken Prof. Dr. Oya Yönal, şöyle devam ediyor: “Eğer ilk sonuçlar normalse taramaya her 5 yılda bir devam edilmeli. Polip saptanırsa daha sık tekrarlanmalı” diye konuşuyor.

Polip oluşumunu önlemenin 6 püf noktası!

  • Lifli sebze ve meyve ağırlıklı beslenmeye özen gösterin
  • Kırmızı eti ve yağlı yiyecekleri azaltın
  • Düzenli olarak fiziksel aktivite yapın
  • Sigara ve alkol tüketiminden kaçının
  • İdeal kilo kontrolünü sağlayın
  • Bazı çalışmalarda günlük yüksek miktarda D vitamini alanlarda kolon polipleri ve kolon kanseri riskinin azaldığı gösterilmiş. O nedenle ideal D vitamini düzeyi için D vitamini desteği de öneriliyor.