Yazılar

Annelik; Rakamların Ötesinde, Hayatın Merkezindedir

Ekonomi ve siyaset biliminin iki dev ismi, aynı aile ağacının iki farklı dalı: Prof. Dr. Selva Demiralp ve Prof. Dr.  Seda Demiralp. Biri rakamların dilini çözüyor, diğeri toplumsal reflekslerin kodlarını… Kariyerin zirvesinde anne olmanın zorluğunu, erkek egemen masalarda yer açma mücadelesini ve “başarı” dedikleri o uzun yolun aslında sadece “emek ve cesaret”ten ibaret olduğunu tüm samimiyetleriyle anlatıyorlar. Kelimelerine dokunmadan, ruhlarına ortak olduğumuz bu özel röportaj; sınırlarını aşmak isteyen her kadın için bir pusula niteliğinde.

Röportaj: Ahu Çağdaş

Prof. Dr. Seda Demiralp, Ahu Çağdaş, Prof. Dr. Selva Demiralp

Prof. Dr. Seda Demiralp, Ahu Çağdaş, Prof. Dr. Selva Demiralp

Kariyer de yaparım annelik de… Peki, bugün geldiğiniz noktaya ulaşana kadar yürüdüğünüz yolda geçtiğiniz o duraklar, istasyonlar nasıldı? Kolaydı diyebilir misiniz? 

Selva Demiralp: Kolaydı diyemem. Bazen çok zor, bazen daha az. Ama hep zor. Kariyer basamaklarının her birinin kendine has zorlukları var. En zoru ise üniversiteyi yeni bitirmiş, o tarihe kadar aile ocağından hiç ayrılmamış, 22 yaşındaki genç Selva’nın bavulunu toplayıp doktora yapmak üzere okyanus ötesine açılmasıydı. Hayatımın belki en zor ama bir o kadar heyecanlı ve “kendimi kendime ve dünyaya ispat etme fırsatını yakaladığım” basamağıydı. Üstelik bunun son derece bilincinde olduğum bir dönemimdi. Komando eğitimimdi adeta. Bambaşka bir ülkeye, bambaşka bir kültüre gidiyorsunuz. Derdinizi anlatmakta zorlanırken bir düzen kurmaya çalışıyorsunuz, dersler zaten üzerinizden silindir gibi geçiyor. O noktada suyun üzerinde kalma içgüdüsü devreye giriyor ve bütün gücünüzle çabalıyorsunuz. Hiç unutmam, anneme yazdığım bir mektupta “hikâyedeki süte düşen fare gibi debelenip ayaklarımın altında bir yağ tabakasının oluşmasını umuyorum” demiştim. O kadar dramatik, yani! Doktoradan sonraki en büyük basamak ise Fed’den ilk iş teklifimi almam ve hayallerimin işi olan bu teklifi havalarda uçarak kabul etmemdi. Fed, kariyerimin altın basamağıdır. Çok şey öğrendim. Kariyerimdeki üçüncü ve en uzun basamak ise Türkiye’ye dönüp Koç Üniversitesi kadrosuna katıldıktan sonra geçen 20 yıllık dönemdir. Dördüncü çeyrek ise artık yeni yerime iyice alıştığım, buradaki networkümü kendi araştırma ve ilgi alanlarımla en etkin biçimde entegre ederek Türkiye’de olmadan olmayacak araştırmalar yapmaya başladığım dönemdir.

Seda Demiralp: Hiç kolay değildi tabii. Evde sizi bekleyen, sizinle zaman geçirme ihtiyacı olan küçük bir çocuk varken kariyerinizde ilerlemeniz için gerekli olduğunu bildiğiniz o ekstra adımları atmak kolay değil; örneğin işte geçirilen ek zamanlar, gidilen ek seyahatler, katılınacak akşam programları, yahut evdeyken dahi kopamadığınız ekranlar veya gidilemeyen tatiller vs. Bunların hem sizin hem çocuğunuz için ciddi bir duygusal maliyeti var. Bir anne olarak çocuğunuzla duygusal bağınızın kuvvetli olması, dayanışma ve iletişim hattınızın açık olması bu süreçte sahip olabileceğiniz en kıymetli değer. Ben bu açıdan çok şanslıyım. Beni anlayan bir oğlum var. Ama belki de beni anlamak için yaşından çabuk büyüdü.

Prof. Dr. Seda Demiralp, Ahu Çağdaş, Prof. Dr. Selva Demiralp

Kariyerinizin zirvesindeyken anneliği deneyimlemek nasıldı? Her annenin bir dönem uğrak noktası olan o; yetersizlik hissi size de uğradı mı? 

Selva Demiralp: Anne olmak benim için dünyanın en tatmin edici, en güzel hissiydi. Hani tüm dünyanın durduğu, seslerin kesildiği ve sadece kendinizi yaşadığınız bir an vardır. Benim için o anlar bebeklerimi elime aldığım anlardı. Öte yandan işin bir de şu boyutu var, atlamamak gerekiyor. İkinci çocuğumun doğumu için hastaneye gitmeden önce o hafta gazetede çıkacak köşe yazımı da önceden yazıp göndermiştim. Hastanede bebeğim kollarımda iken başucumda da o gün çıkan gazete, gazetede de çıkan köşe yazım vardı. Yetersizlik hissi bana çocuklarım bebek iken değil, ergenlik dönemine girip aramızdaki bağlar yeniden tanımlanırken geldi. Öpüp kokladığınız bebeğinizin artık size eskisi kadar ihtiyacı olmayan, hatta kendi kişisel alanını çizip sizi de bir adım ötede konumlandıran bir küçük yetişkine dönüşmesi, yaşadığı sorunlar değiştikçe artık her derdine çözüm geliştirememek ve aciz kalmak insana epey bir tevazu duygusu öğretiyor. Çocuğunun her ihtiyacına yetişen bir anneden, “eh işte, olduğu kadar” bir anneye evriliyorsunuz. Benim deneyimim en azından böyle oldu. Kimilerine çocukların küçüklüğü zor gelir. Bana o dönem daha kolay geldi. Sorunlar daha basitti, çözümler daha kolaydı. Ama çocuk büyüdükçe problemler de büyüyor. Dediğim gibi benim öğrenme yolculuğum, kendimi oldukça iddialı ve her ihtiyaca yetişen bir anne olarak görmekten daha yetersiz bir anne olmayı kabul ettiğim, bir nevi “burnumun sürtüldüğü” ve olduğum yeri kabullendiğim, tevazu kazandığım bir yolculuk oldu.

Seda Demiralp: Anne olduğumda kariyerimin henüz daha başlarındaydım. Zor bir zamandı. Bunun kolay bir zamanı var mı gerçi onu da bilmiyorum. Ama şöyle bir olay anlatayım: Bir kere cildimde ciddi bir alerjik reaksiyon olmuştu. Uzun süre geçmeyince doktora gitmiştim. Doktor da bir kadındı ve beni dinledikten sonra şöyle demişti: “5 yaşında bir çocuğunuz olduğunu ve doçentliğe hazırlandığınızı söylediniz; test yapmaya gerek görmüyorum, bu dönem geçince rahatsızlığınız da geçecektir.” Nitekim haklı çıktı. Sanırım en zor zamanlarım o zamanlardı. Tam da bahsettiğiniz yetersizlik hissinin çok yoğun olduğu zamanlardı. Ne çocuğuma ne işime yetemediğim hissi çok ağırdı. Başka anneler çok becerikli, çok neşeli, en güzel çocuk oyunlarını onlar biliyor, oyun oynamaktan, başka annelerle gün boyu anneler ve çocuklar hakkında konuşmaktan sıkılmıyormuş, böyle olmayan bir benmişim gibi geliyordu. Beni kurtaran iki şey oldu: Birincisi benim gibi başka kadınlarla konuşmak, ikincisi çocuk bakımı konusunda daha fazla yardım almak. Yeniden kendime, işime ve sosyal hayatıma alan ayırabilmeye başladığımda, ayarlarım yerine geldi.

Prof. Dr. Seda Demiralp, Ahu Çağdaş, Prof. Dr. Selva Demiralp

Rakamların bir cinsiyeti veya toplum tarafından öğretilmiş bir karakteri var mıdır? 

Selva Demiralp: Rakamların neyi gösterdiğine bağlı. Gözlerinizi kapatın ve bir konuşmacı düşünün. O konuşmacı yatırım, istihdam, ciro, kâr gibi rakamlardan bahsediyor olsun. Şimdi gözlerinizi açıp hayal ettiğiniz konuşmacının cinsiyetini söyleyin desem, muhtemelen çoğunluk “erkek” diye cevap verir. Buna karşılık size alışveriş filesi, çarşı pazar, gıda enflasyonu desem, bu sefer muhtemelen kafanızda bir kadın canlanıyor. Oysa o file, aynı zamanda bir fiyat istikrarı barometresidir. Merkez bankalarının hedeflediği enflasyonun en canlı, en gündelik hali o filede taşınıyor. Ama biz yine de ona gereken ağırlığı vermiyor, iktisadi aktivite deyince kadının rolünü göz ardı ediyoruz. Rakamın cinsiyeti olmaz, ama ona bakış açısının var.

Siyasetin zaman zaman sertleşen diline karşı kadın bakış açısı kutuplaşmayı nasıl yumuşatır? Kadınlar, siyasette erkek gibi olmadan kendi tarz ve üslubunda var olmayı nasıl başarabilir? 

Seda Demiralp: Burada öncelikle iki önemli noktaya dikkat çekmek isterim. Biliyoruz ki, yüzlerce yıllık ataerkil gelenek sonunda güç, erillik ile eş anlamlı hale gelmiş durumda. Dolayısıyla eril sinyaller, güç sinyalleri olarak kodlanıyor. Bundan ötürü, kadınların siyasette ya da genel olarak kamusal alanda “güç iddiası” ortaya koymak için kendilerini eril performanslar sergilemek zorunda hissedebildiklerini görüyoruz. Bazen de farkında olmadan bu tür performatif jestleri benimseyebiliyorlar. Sırf güç sinyali vermek için eril performanslara yaslanmak ne kadar sorunluysa, kadınların kendilerini, tercihlerini, inançlarını cesurca ortaya koymalarını, haklarını kararlılıkla savunmalarını, “fazla agresif” yahut “erkeksi” gibi kavramlarla tanımlamaya ve bu şekilde yıpratmaya hazır bakış açısı da bir o kadar yanlış. Kadınlar, toplum buna hazır mı diye sormaksızın kendilerini ortaya koyma konusunda cesaret göstermeli; diğer yandan kendilerinden başka biri gibi davranmak zorunda da asla hissetmemeli. Kadınların siyaseti veya bulundukları ortamları yumuşatmak gibi bir sorumlulukları yok. “Kadınlar siyasete girince kutuplaşma azalır mı?” sorusu aslında yanlış yerden başlıyor. Ama erkek egemen siyasal alanın alışık olduğu çatışma repertuvarının dışından geldikleri için oyunun ritmini ve dilini ister istemez değiştiriyorlar. Yani karşınızda sizin bildiğiniz kavramlarla, bildiğiniz yollarla kavga etmeyen biri olduğunda siz de aynı şekilde kavga edemezsiniz, bunun gibi. Kadınlar siyaseti yumuşatmak için girmiyor tabloya ama varlıklarıyla, siyasetin alıştığı sertleşme refleksini bozuyorlar. Bu anlamda en sevdiğim örnek, Yeni Zelanda Eski Başbakanı Jacinda Ardern.

Prof. Dr. Seda Demiralp, Ahu Çağdaş, Prof. Dr. Selva Demiralp

Erkek egemen bir toplumda hangi bariyerleri yıktınız? Sizin payınıza düşen masada kendinize yer açmak mıydı, yoksa masayı en baştan yeniden tasarlamak mı? 

Selva Demiralp: Henüz ne kadar bariyer yıktığımızdan emin değilim. Çünkü bir bariyeri atladığınızı düşünüp mesafe aldıkça karşınıza daha yüksek bir bariyer çıkıyor. Toplum “en yukarıdaki” pozisyonları erkeklere saklamış. Bu, yıllarca kuşaktan kuşağa bilinçaltına yerleşmiş. Bizler sanırım kadınların da en azından akademik kariyerlerinde yükselerek ve uzmanlık alanlarında gündem üzerinden yorumlar yaparak görünürlük kazanmalarına, toplumun gözünün bu mevkilerde kadınları görmesine alışmasına katkı sağlıyoruz. Koç Üniversitesi’nde para politikası üzerine ders veren, TCMB’yi analiz eden, köşe yazıları yazan bir kadın iktisatçı olarak sahada yer almak, bir anlamda “bu mevkide kadın da olur” mesajını tekrar tekrar vermek demek. Kurduğum hanehalkı enflasyon beklentileri anketi de bir anlamda bu zihniyetin ürünü. Özellikle alışveriş filesini taşıyan kadının beklentilerini ölçmek, onu iktisadi analizin merkezine koymak benim için hem akademik hem de sembolik bir tercihti. Ama masayı yeniden tasarlama aşamasından henüz çok çok uzağız. O belki bizim bayrağı devredeceğimiz genç kuşaklarla, belki birkaç kuşak sonra mümkün olacak.

Seda hanım; başarılı kız kardeşlere sahip bir birey olarak rekabet yerine dayanışmanın başarınızdaki etkisini nasıl yaşadınız?

Selva Demiralp: Kendimi en verimli hissettiğim, en üretken olduğum ortamlar hep dayanışma ortamı oldu. Belki de bu yüzden Fed’den ayrılıp akademiye geçtiğimde, kendi işbirliklerimi ve araştırma partnerlerimi seçme özgürlüğüne sahip olduğum bu yeni ortam bana çok huzurlu geldi. Dediğiniz gibi, üç kız kardeşin olduğu bir evde dayanışma zaten beyninizin kodlarına yerleşiyor. Erkek kardeşler arasındaki rekabetçi ortam kızlar arasında olmuyor.

​ Seda Demiralp: Kuşkusuz çok fazla. İki akademisyen ablaya sahip bir kardeş olarak onlardan hep çok beslendim, tecrübelerinden faydalandım. En ucuz ders, başkalarının tecrübelerinden alınan derstir demişler. Bu tecrübe özellikle en yakınınızdaki birinden, kardeşinizden geliyorsa öğrendiğiniz adeta kendi tecrübenizmiş gibi oluyor. Diğer ablam edebiyatçı olduğu için alanı biraz daha uzak ama Selva’nın alanı bana daha yakın olduğu için birlikte akademik çalışmalarımız da oldu, benzer kamusal pozisyonlarımız da oldu. Dolayısıyla bana verdiği destek ve rehberlik kesinlikle kariyer yolumda kritikti.

Prof. Dr. Seda Demiralp, Ahu Çağdaş, Prof. Dr. Selva Demiralp

Sokaktaki suça sürüklenen çocukların tablosunda ekonomik çaresizliğin payı nedir? Bir çocuğun kaderini ne belirler? Selva Demiralp: Ekonomik çaresizlik şüphesiz güçlü bir zemin hazırlıyor. Ama kader demek çok uygun değil muhtemelen. Şöyle düşünelim: Yoksulluk tek başına suça yöneltmiyor. Asıl etkisini dolaylı kanallarla gösteriyor; aile stresi, ebeveyn gözetiminin azalması, okul terkinin artması gibi. Yani riski katlar ama zorunlu kılmaz. Peki kader üzerinde gerçekten belirleyici olan ne? Bence üç şey öne çıkıyor: Birincisi, çocuğa sahip çıkacak bir rol modelinin varlığı; ebeveyn olur, öğretmen olur, fark etmez. İkincisi, çocuğa sosyal bir çıpa sağlayacak okulla bağının korunması. Üçüncüsü ise çocuğun sosyal izolasyon altında değil, arkadaş gruplarıyla bir arada yetişmesi. Bu üçü bir arada olduğunda ekonomik çaresizlik bile kader olmaktan çıkıyor.​

Seda Demiralp: Bugün yaptığımız araştırmalarda vatandaşlara “Türkiye’nin en önemli sorunu nedir?” diye sorduğumuzda suçla mücadele konusundaki yetersizlikler en üst sıralarda geliyor. Özellikle kadın ve çocuklara yönelik şiddet başı çekiyor. Çocuklar özelinde okullarda yaşanan zorbalık ve uyuşturucu riski, çocuklara yönelik tehditleri tekil vakalar olmaktan çıkarıp günlük, olağan bir risk haline getiriyor. Çocuklara yönelik suçlarla mücadelede cezalar caydırıcılık açısından önemli elbette ama koruyucu önlemler, suçu henüz olmadan yakalamak, önünü almak elbette daha önemli. Okullarda ciddi bir iyileştirme yapılması net bir ihtiyaç. Ayrıca sosyal medya konusunun da gerçekçi bir biçimde gözden geçirilmesi gerekiyor. Çocukları güvende tutmayı, yani minimumu sağladıktan sonra da onlara umutlu hissedebilecekleri bir gelecek sunabilmek gerek. Ne yazık ki bu konuda da çok kötü durumdayız. Çocukların gayret gösterme, başarılı olma ve iyi bir gelecek için kendilerine yatırım yapma motivasyonları çok zayıfladı çünkü böyle bir gelecekten umutları azaldı. Çocukların kendi ülkelerinde güvenle ve umutla yaşayabilecekleri, yaşamayı umabilecekleri bir ortam oluşturmamız gerek.

Yoğun gündemin ardından zihninizi nasıl yeniliyorsunuz, yani nasıl resetliyorsunuz? Gardırobunuzda kendinizi en güçlü hissettiğiniz parçalar hangileri? 

Seda Demiralp: Benim kendimi dinlendirme, ödüllendirme ve şifalandırma yolum çoğu zaman güzel ve besleyici bir yemek yemeyi içeriyor. Müzik de öyle; dinlendirici bir müzik çoğu zaman yaptığım işin arka planında eşlik eder bana. Spor konusunda iyi değildim ama 2026 bu konuda kendimi biraz daha zorladığım bir yıl oldu; zaman buldukça padel oynuyorum. Gardırop konusuna gelince; giydiklerim karakterimi, içimdeki farklı sesleri ifade eden parçalar olduğunda bu beni iyi hissettiriyor. Sevdiğim giyim tarzı biraz vintage inspired diyebilirim. 1940’ların tarzı benim ruhuma çok iyi geliyor. Minik puantiyeli elbiseler, kalp yakalar, karpuz kollar, etek uçları hareketli kalem etekler, yuvarlak yakalı ceketler, bebe yaka bluzlar… Bunlar benim dilim; giydiğimde ruhum konuşuyor sanki. Renk çok sevmem; siyah, beyaz, gri, kahve, mürdüm… Sanırım renklerin giysiyi domine etmesini sevmiyorum.

Prof. Dr. Seda Demiralp, Ahu Çağdaş, Prof. Dr. Selva Demiralp

 Kendi yolunu açmaya çalışan genç kadınlara ve yarının liderlerini yetiştiren annelere tek cümlelik “pusulanız” ne olurdu? 

Seda Demiralp: Tek cümleyi de kısaltayım, tek kelimeyle cevap vereyim: “Cesaret” diyeyim. Konfor alanından çıkmak, cesaret etmek ve arkadan gelenlere de mükemmellikte değil, cesarette örnek olabilmek.

Peki her ikinize de soralım: Sizce başarının değişmez sırrı nedir?

Selva Demiralp: “Selvi Boylum Al Yazmalım” filminde çok sevdiğim bir replik vardır. Asya, kendi kendine düşünürken “Sevgi neydi?” diye sorar ve sonra da “sevgi emekti” cevabını verir. Ben bu cevabı başarıya uyarlıyorum ve “başarı emektir” diyorum. Başarı emek, sabır, yılmamak, düşüp kalkmak, bazen küllerinden yeniden doğmaktır. Kendine olan inancını kaybetmemektir. Ama bunların hepsi emekle başlıyor.

Seda Demiralp: Bana göre en önemlisi kamusal alanda var olma, yer kaplama, söz söyleme cesaretini göstermek; bir başka deyişle içimizdeki yaratıcı enerjinin dışarıya, yani mahremden kamusala çıkmasına izin vermek ve bu süreçte yapabileceğimiz hatalara, maruz kalacağımız saldırılara karşı duygusal olarak dirençli kalmak. Gerisi kendiliğinden gelecektir. Dolayısıyla bana göre tek yapmak gereken: “Her şeye rağmen devam etmek.” Hata yapabiliriz, canımız sıkılabilir, üzülebiliriz ama camdan yapılmadık. Cesaret etmek, risk almak ve belli bir sonuç beklentisine takılmadan tüm bu deneyimin kendisinin tadını çıkarmak en önemli yol gösterici bana göre.

Prof. Dr. Seda Demiralp, Ahu Çağdaş, Prof. Dr. Selva Demiralp

#AnnelerGünü #KadınVeKariyer #SelvaDemiralp #SedaDemiralp #BaşarıVeEmek #CamTavanlar #KadınDayanışması #RolModelKadınlar #AkademideKadın #ToplumsalCinsiyet #KadınBakışAçısı #Cesaret #BaşarıEmektir #KadınVeSiyaset #KadınGirişimi #İlhamVerenKadınlar #TürkiyeAkademi #KadınlarınGücü #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #AhuÇağdaş #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

JASON BROOKS ‘Hayattaki Altın Kuralım; Her Zaman Parlak Tarafa Bakmaktır’

Röportaj: Ahu Çağdaş

İllüstrasyon dünyasında kendine özgü ifade tarzıyla ​değer gören dünyaca ünlü sanatçı Jason Brooks​; Pause dergi​nin bu ayki kapak konuğu. Brooks’un çalışmaları, sanatseverlere sadece estetik bir deneyim sunmakla kalmayıp, aynı zamanda ​farklı kültürler ve yaşam tarzlarıyla tanıştırıyor. Tokyo, Londra ve New York’ta sergilenen eserleri, onun sanat yolculuğunun önemli bir parçasını oluştur​duğu ve İlham kaynaklarının zenginliğini yansıtıyor.​ Brooks​’un tekniği illüstrasyon alanında yeni teknolojileri kullanarak klasik çizim geleneğini modern dijital tekniklerle birleştir​en bir tarzı kapsıyor…  Özellikle Paris, New York ve Londra’ya adanmış resimli Travelogues üçlemesi, seyahat tutkusunu ve gözlemlerini sanatsal bir dille ifade etme yeteneğini sergiliyor. 2016 yılında Londra Eskiz Defteri ile Victoria & Albert Müzesi Kitabı İllüstrasyon Ödülleri’ni kazanarak sanat dünyasında önemli bir bilinirliği​, fark yaratan bir tarafı bulunuyor.

Sanata olan ilgim ve modaya olan tutkumun peşinden ilerlerken, kendisine ulaştığım bu dünyaca ünlü illüstratör, ressam ve heykeltraş ​sevgili Brooks ile gerçekleştirdiğim röportaj benim için çok ​çok kıymetli ​bir çalışma oldu. Kendisine sanata nasıl başladığını, ilham kaynaklarını ve yeniliklerini sordum. Profesyonellerle ele aldığım konuları sizler için paylaşmak benim için özel bir deneyim. Brooks’a bu değerli söyleşi için bir kez daha teşekkür ederim. Sanatçının eserlerinin bulunduğu vizyon dünyasını okumaya hazırsanız, hadi başlayalım… Keyifli okumalar!

JASON BROOKS

Sanata ilgi duyduğunuzu ne zaman ve nasıl fark ettiniz?

İki yaşındayken resim çizmeye başladım. En eski anılarımdan biri; büyük bir kağıdın ortasına kırmızı boya kalemiyle büyük bir yüz çizmektir.  Altı yaşındayken ailemle İtalya’ya seyahat ettik. Rönesans resmine, özellikle Floransa’daki Uffizi galerisinde Uccello’nun San Romano Savaşı’na ve Michelangelo’nun heykellerine hayran kaldım.

Çizimler ve kartpostallardan oluşan bir eskiz defteri yaptım. Bu inanılmaz İtalyan yaratıcılığını muhteşem sanatını görmek, duyularımı resimlerin gücüne ve güzelliğine doğru uyandırdı. Ekranlar ve video oyunlarından önceki o erken yaştan itibaren, her zaman çizim yapıyor ve hayal dünyamı keşfediyordum.

Profesyonel bir sanatçı olmak için hangi adımları attınız?

Okulda her zaman okul oyunlarının ve etkinliklerinin kapaklarını çizmek için seçilirdim. Genellikle öğle tatillerinde müdürün odasında oturup okul projeleri için çizim yapardım. Bunlar sadece renkli kâğıda basılırdı ancak; çalışmalarımın yayınlandığı ve tüm ebeveynlerin sanatımı küçük bir kitabın ön yüzünde tuttuğunu gördüğümde yaşadığım heyecanımı halen hatırlıyorum. Ergenliğimin başlarında, insanları hareket halinde çizmekten zevk almaya başladığım için rüzgar sörfü ve spor şirketleri için birkaç ticari projeye başladım. Ayrıca, İngiltere’nin dört bir yanındaki okul kitaplarında basılan haritaları da çizdim. Ve bu çalışmalarım bana ilk gençlik yıllarımda telif hakkı geliri kazanmamı sağladı. Daha sonra üniversitede sanat okudum, önce memleketim Brighton’da temel bir ders aldım sonra da; St Martins’de Grafik Tasarım ve İllüstrasyon alanında Lisans Derecesi, ardından Londra’daki Royal College of Art’tan Yüksek Lisans Derecesi aldım.

Yirmili yaşlarımın başında, hala üniversitedeyken, moda illüstrasyonu dalında Vogue Sotheby’s Cecil Beaton Ödülü’nü kazandım ve British Vogue ile düzenli olarak çalışmaya başladım.  Bu, birçok başka komisyona ile çalışmama yol açtı. O zamandan beri şirketler ve markalarla iş birliği yapmanın yanı sıra kendi sanat eserlerimi yaratmakla meşgulüm.  Sanırım sır; mümkün olduğunca çizim pratiği yapmak… Hatta aile ve arkadaşlarımın portrelerini yapmak ve ayrıca insanlara, şirketlere yaklaşıp çalışmalarımı göstermekten korkmamaktı.  90’larda ayrıca Londra ve New York’taki dergiler için birçok moda şovunda ve Paris’teki Couture şovlarında çizim yaptım.  Bu bana harika bir moda eğitimi verdi ve ayrıca yirmili yaşlarımı geçirmek için çok ilham verici bir yer olan Notting Hill’de yaşadım.  Yeni teknolojiye uyum sağlamak da benim için çok önemliydi, özellikle de resim yapmanın yeni bir yolunu sağlayan Photoshop…

Tüm bu deneyimler beni profesyonel bir reklam sanatçısı olmaya yönlendirdi

JASON BROOKS

Yapmadığınız için pişman olduğunuz bir şey var mı? Ve nedir?

Yirmili yaşlarımda New York’a taşınmamak oldu diyebilirim.  Moda illüstratörleri için daha az işin olduğu bir zamandı, bu yüzden zor oldu.   Ama belki de New York’a taşınmalı ve moda fotoğrafçılığına başlamalıydım!

İnsanları nasıl etkilediğinizi düşünüyorsunuz?

Umarım çalışmalarım insanlara hayal kurmaları ve ilham almaları için ruhlarına dokunur. Hayat muhteşem ve inanılmaz, mucizevi bir gezegende yaşıyoruz. Bu deneyimin güzelliğini kutlamaya çalışıyorum ve insanların; iyimser ruhumla bir bağ kurmasını umuyorum.

Tuhaf olduğunu düşündüğünüz herhangi bir özelliğiniz var mı?

Bazen geceleri gözlerimi kapattığımda, resimlerle dolu güzel bir kitabın sayfalarını karıştırabiliyorum. Sayfalar zihnimde dönerken birbiri ardına çok sayıda harika resim görüyorum. Uyumuyorum ama tüm bu mükemmel şekilde tamamlanmış resimlere bakıyorum ve bu garip aynı zamanda ilham verici. Gözlerimi açarsam büyü bozuluyor. Acaba başkaları da bu tuhaf deneyimi yaşıyor mu diye merak ediyorum? Eşim de benim bazı psişik güçlerim olduğunu düşünüyor ve bunu bana başkaları da söyledi. Sanırım hepimiz farklı derecelerde bunu yaşıyoruz.

JASON BROOKS

Neyi romantik buluyorsunuz?

Bence başka bir insanla gerçek ve samimi bir bağ kurmanın hissi romantiktir.

Gül ve şampanya ile hiçbir ilgisi olmayan, çok daha derin bir histir. Eğer o büyülü hissi paylaşıyorsanız ve birinin gözlerinin içine, kelimeler olmadan bile bakabiliyorsanız ve o zaman nerede olduğunuzun bir önemi yoktur. Biriyle o bağ hissine eşlik eden güzel yerleri veya deneyimleri paylaşmak inanılmaz derecede romantiktir. Belki de tüm resimlerim varoluşun güzelliğini kutlama biçiminde romantik bir unsura sahiptir. Bence romantizm, sanatta, müzikte veya doğadaki güzelliği ruhsal bir düzeyde takdir ederek bağımsız olarak da deneyimlenebilir.

Paranızı en çok neye harcıyorsunuz?

Paramı en çok aileme, sevgili eşim Nila’ya ve 17 ve 21 yaşlarındaki iki harika çocuğuma harcıyorum.  Kızım Londra’da üniversitede okuyor, bu pahalı ama seyahat ve eğitime harcanan paranın asla boşa gitmediğini düşünüyorum.  Ayrıca sevdiğim şirketlerin hisse senetlerine yatırım yapıyorum, bu alışveriş yapmak gibi hissettiriyor ama ihtiyacım olursa yine de param oluyor.   Bunun dışında stüdyomda sakladığım imzalı sanat kitapları ve evimde bulunan sanat eserlerini topluyorum.

En büyük korkunuz nedir?

Sanırım en büyük korkum ailemi geçindirememek ve çocuklarıma hayatta iyi bir başlangıç ​​sağlayamamak. Pratik düzeyde yüksekliklerden hoşlanmıyorum!

JASON BROOKS

Nelerden ilham alırsınız?

Ben kendi kişisel güzellik kavramımdan ilham alıyorum.    Seyahat ve sanat yoluyla güzelliği keşfetmek, hiç bitmeyen bir ilham ve kendini ifade etme misyonudur. En büyük ilham kaynaklarımdan biri insan formudur. Çünkü; insanları hareket halinde ve farklı pozlarda çizmeyi seviyorum, bu yüzden müzik ve dans önemli kaynaklardır.

Ayrıca hem ilham alıyorum ve doğal hayatta; denizde, ormanlarda, dağlarda, gökyüzünde güzellik buluyorum. İnsanları ve özellikle kadınları bu doğal güzelliğin bir uzantısı olarak görüyorum. Mutlaka dış görünüşle ilgili olmak durumunda değil; güzel bir ses, bir yetenek veya ilham verici güzel bir kişilik özelliği olabilir.

İlham, doğadan ziyade insanlık tarafından yapılmış bir şey aracılığıyla da gelebilir. Güzel bir daire, bir film, fotoğraf, harika bir araba veya resim gibi şeyleri idealize edilmiş bir şekilde görme eğilimindeyim ve eğer yapabilirsem gerçekliği geliştirmeye çalışıyorum.  Bir de hayatta bana ilham veren anlar var. Bir trenin içinden geçen bir görüntü, bir binanın cephesindeki ışık, geceleri pencereler, sokaktaki güzel bir insan, iyi giyimli bir grup insanın arasından geçen bir görüntü, gerçekten sonsuz bir kaynak var benim için…  Duyularımızı ayarlayıp fark edersek her yerde ilham vardır.

Ünlü olmak nasıl bir şey?

Çalışmalarım; kişisel tanınırlığımdan daha ünlü… Bu yüzden sanatım insanlara dokunduğunda ve onlara güzel duygular hissettirdiğinde çok mutlu oluyorum. Genellikle insanlar bana sanatımın hayatlarını olumlu yönde etkilediğini ve onlara bir tür mutluluk veya yaratıcı ifadeye doğru bir yön verdiğini söylüyorlar. Bunu duymak çok tatmin edici. Mümkün olduğunca çok insanın beğenisini almak ilham vermek istiyorum ve bunu ünlü markalarla iş birlikleri üzerinden yapmayı seviyorum.

Yıllar boyunca Chanel, Tiffany & Co, Hotel Du Cap Eden Roc, Michael Kors, Sotheby’s ve yapmaya devam ettiğim birçok ünlü lüks markayla çalıştım. Son zamanlarda Beymen ile Noel Kampanyaları için çalışmak da bir zevkti.

Ünlülerin etkili olduğunu düşünüyor musunuz?

Eğer başkalarına olumlu bir şekilde duygular neşe, bilgi getiren bir şey için etkili oluyorsa; o zaman bu alkışlanmalıdır ve bence bu harika bir şey… Kendini ifade etmeyi insanların temel bir ihtiyacı olarak görüyorum.  Dolaysıyla; bu bir tür eğitim veya eğlence yoluyla ünlü olmaya yol açıyorsa, bu harika bir şey!

JASON BROOKS

Hobileriniz nelerdir?

Film konusunda gerçekten tutkuluyum ve bir iletişim aracı olarak onu büyüleyici buluyorum. Alfred Hitchcock en sevdiğim film yönetmeni, tam bir dahi… Bu ilgi aynı zamanda sanat eserlerimi de şekillendiriyor ve erken kariyerim reklam filmleri için senaryo çizmekle geçti. Ayrıca; bazen işime kattığım rüzgâr sörfü, tenis ve kayak yapmayı da seviyorum. Okyanus rüzgâr sörfündeki deneyimlerim, deniz ve farklı hava koşullarını yaşamamın, sanatıma, resimlerime gerçekçilik katığını söylemek isterim… Bu özellikle, ana müşterilerimden biri olan ve göz alıcı insanlar, yatlar, helikopterler ve okyanus içeren düzenli reklam sanat eserleri ile bir web sitesi olan Superyachts Monaco için yaptığım çalışmalar da etkilidir. Bunların hepsini resmetmekten büyük keyif alıyorum.

Size ilham kaynağı olan bir şehir veya ülke var mı? Var ise; hangi şehir veya ülke?

Paris, New York ve Tokyo benim gözümde her zaman inanılmaz derecede ilham verici ve göz alıcıdır.  Ayrıca; birkaç ay boyunca seyahat ettiğim, İstanbul, Efes, Pamukkale, Afrodisias, Kapadokya, Fethiye, Kaş ve özellikle muhteşem ve büyülü olan gün doğumunu izlediğimiz Nemrut Dağı’nı ziyaret ettiğim Türkiye’nin; bende gerçekten harika anıları var.

Sizi etkileyen bir yaşam deneyiminiz var mı? Bununla ilgili bir tavsiye verebilir misiniz?

Bence iş hayatında dürüst ve güvenilir olmak gerçekten önemli. Yüksek standartları korumak ve her projede elimden gelenin en iyisini yapmak söz konusu olduğunda; biraz mükemmeliyetçi olmak diyebilirim. Hayatın kişisel tarafında, kalbinizi emanet edebileceğiniz, etrafınızda iyi insanları seçmek çok önemlidir.

Bir süper gücünüz olsaydı bu ne olurdu?

İnsanları birbirlerine ve gezegenimize karşı daha şefkatli ve nazik kılma gücüne sahip olmak isterdim.

Hayatınızda hayran olduğunuz kahramanlar var mı?

Annem ve babam ilk kahramanlarımdı. İkisi de çok şık, nazik ve yaratıcı insanlardı ve erken yaştan itibaren yaratıcılığımı teşvik ettiler. Çalışmalarına hayran olduğum ünlü kişiler açısından;  Picasso, David Bowie, David Hockney, Matisse, Davinci, Coco Chanel, Karl Lagerfeld, David Bailey, Cristobal Balenciaga ve liste uzayıp gidiyor…

Kahramanlarım; yeteneklerine çok doğrudan ve doğal bir bir şekilde erişebilen, vizyonlarını dünyaya açıklık ve güvenle ileterek kendilerini ifade eden yaratıcı insanlardır.

JASON BROOKS

Hayattaki altın kuralınız nedir?

‘Her zaman parlak tarafa bakın’… Ben doğal bir iyimserim ve hayatın zor anlarında bile güçlü ve iyimser olabilen pozitif insanların yanında kendimi daha rahat hissediyorum.

Bir duruma bakmanın genellikle iki yolu vardır, bu yüzden eğer yapabilirsem etrafımdaki insanları mutlu etmeye ve pozitif kalmaya çalışıyorum.  Sanat eserlerimin amacı da insanların kendilerini iyi hissetmelerini sağlamak. Hayal kurmak için iyimser pozitif duygulardan ilham alıyorum.

Yemek yapmayı sever misin? En çok ne pişiriyorsun?

Aslında yemek yapmayı seviyorum.  2020’deki ‘karantina’ sırasında karım ve çocuklarım için yemek yaptığımda bundan gerçekten keyif almaya başladım. Şu anda yapmayı en sevdiğim yemekler Yaki Soba, Lazanya ve Kral Karides Arrabbiata. Zevkim yıllar geçtikçe daha da gelişti ve bol sarımsak ve acı biber içeren güçlü tatları seviyorum.

En çok hangi şehri seviyorsunuz ve yaşamak istiyorsunuz? Neden?

Güney Fransa’nın kıyı şeridini seviyorum ve ışık, mimari ve kültür bana gerçekten ilham veriyor. On yıllardır sanatçılar için ünlü bir yer ve gelecekte bir noktada Nice’in yakınında yaşamayı çok isterim. 

En sevdiğiniz veya şimdiye kadar geçirdiğiniz en macera dolu tatil hangisidir?

Yirmili yaşlarımdayken bir televizyon şirketi tarafından 3 ay boyunca Meksika ve Guatemala’da Maya bölgelerini ziyaret etmek ve eskiz defterlerime birçok çizim ve resim yapmak için sponsor oldu. Harika bir maceraydı ve sanat eserim daha sonra televizyon şirketinin yarışmasında birincilik ödülünü kazandı. Her iki ülkenin ve Belize ve Honduras’ın renkleri ve canlılığı asla unutamayacağım değerli bir anı.  Eşim ve ben ayrıca Maldivler’e ve balayımız için Seyşeller’e birkaç kez seyahat ettik. Palmiye ağaçları ve ıssız adaların ortamı benim için cennet!