Apollo Samnaios’a adanan kent “Amos Antik Kenti”

Apollo Samnaios’a adanan kent “Amos Antik Kenti”

Amos Antik Kenti, Muğla’da Marmaris ilçesi sınırları içinde bulunan, Roma dönemine ait bir antik yerleşim yeridir.

Antik Amos harabelerine Kumlubük koyunun kuzeybatısında, dik sahilin güney tarafındaki Asarcık isimli tepeden ulaşılmaktadır. Amos, bir tepe üzerinde yer alan tiyatro, tapınak ve bazı heykel ile kaidelerin yer aldığı bir kazı alanından oluşmaktadır.

Amos Antik Kenti’nin çevresi aynı dönemden kalma surlarla çevrilidir. Rodos karşısındaki 3 tiyatrodan ikincisi olan Amos Antik Kendi Tiyatrosu, bugün bile oldukça iyi durumdadır. Oturma yerleri, yan duvar ve sahne evinin üç odası kolayca ayırt edilebilmektedir. Profesör E. Bean’in 1940’lı yılların sonlarında bölgede yaptığı kazılarda, Milattan Önce 200 yılları civarına ait üç ayrı kira sözleşmesinin koşullarının yazıldığı dört adet yazıt parçaları bulunmuştur.

Amos, Antik dönemde, Akdeniz kıyısındaki Karya’daki Rhodian Peraia’da bulunuyordu. Muhtemelen bu şehirden epigrafik buluntularla desteklenen Lindos ile bağlantılıydı. Rodos ile bağlantısı, yerleşim yerinde bulunan yazıtlarda Dor lehçesinin kullanılmasıyla da kanıtlanmıştır.

Antik Amos’un kalıntıları, Marmaris körfezinin hemen yukarısındaki Hisarburnu’ndaki Asarcık’ın uzun tepesinde toplanmıştır. Hellenistik Dönem’e tarihlenen çokgen örgülü kerpiçten yapılmış sur duvarı, duvarların ve kulelerin hala 3-4 metre yüksekliğinde olduğu kuzey yamacında oldukça iyi korunmuştur. Güney cephesindeki duvar erozyon nedeniyle neredeyse yok olmuştur. Biri hariç tümü sağlam olan beş kule günümüze kadar sağlam kalmayı başarmıştır. Kuzey duvarında muhtemelen kentin ana kapısı olan bir kapı vardır. Kullanılan duvar tipine göre orijinal duvarın yapımı MÖ 4. yy’a tarihlenmektedir.

İç duvar kalıntıları arasında en belirgin olanı tiyatrodur. Rodos Peraia’nın bilinen üç Yunan tiyatrosundan Amos tiyatrosu, sahne evi ve orkestranın korunmuş kalıntılarına sahip tek tiyatrodur. Muhtemel seyirci sayısının yaklaşık 1300 olduğu tahmin edilmektedir. G. E. Bean 1948’de orkestra alanında Dionysos’a ait parça parça bir sunak bulmuştur.

Tepenin en üst noktasında, tiyatronun hemen batısında, Helenistik bir dairesel veya yarım daire heykel kaidesinin birkaç parçası görülmektedir.

Daha batıda, surların yakınında, yaklaşık 7 m genişliğinde ve 14 m uzunluğunda pronaosu olan küçük bir in Antis tapınağının temelleri vardır. Civarda bulunan tapınak envanterine sahip yazıtlar, tapınağın muhtemelen yalnızca bu konumda bilinen bir tanrı olan Apollo Samnaios’a (“Tepenin Apollonu”) adandığını göstermektedir.

Nekropol, kentin hemen dışında, surların kuzeyinde yer almaktadır. Arazide, bazı yazıtlar ve anıtsal mimarinin parçaları ile birlikte birkaç kaya mezarı görülebilir.

Amos Koyu, Marmaris’in Turunç beldesine bağlıdır ve Marmaris merkeze uzaklığı 25 kilometredir. Marmaris’de kahverengi Amos Antik Kenti tabelalarını takip ederek kolayca ulaşılabilmektedir.

Bu İtalya triosu kaçmaz

Bu İtalya triosu kaçmaz

Eğitim için gittiği Amerika’da kendine hayat kuran ve iş hayatına atılan Beril Akçay, “SugarBabe Los Angeles” kozmetik markası ile rüştünü ispatladı. Markasını büyütme ve uluslararası marka olma yolunda hızlı adımlarla ilerleyen Beril Hanım, işten fırsat buldukça dünyanın farklı rotalarında tatil yapmaya çalışıyor. Geçtiğimiz günlerde yaptığı İtalya turunu Pause Dergi okurlar için kaleme aldı. Keyifli okumalar…

Venedik – Verona – Milano
Gerek öğrencilik yaptığım yıllarda, gerekse tatil için çıktığım seyahatlerde, İtalya’yı ziyaret etme şansım çok oldu.
Gez gez bitmez derler ya, öyle bir yer kuskusuz. Kültür, doku, sanat, yemek, alışveriş, doğa, tarih; her şeyden bol bol var, çeşit çeşit var İtalya’da…
Sizlerle paylaşacağım bu gezimde sadece seyahat noktalarını değil, biraz da kolaylığı ön planda tuttum açıkçası çünkü içinde bulunduğumuz bu koşullarda kolay seyahat iyice önem kazandı bence.

İşte gezi notlarımdan derlemeler;
3 gün-3 şehir

Venedik
Rönesans etkilerini en çok hissedebileceğiniz şehirlerden birisi Venedik. Turist yoğunluğunun fazla olduğu dönemlerde ziyareti pek önermiyorum açıkçası. Şehri tam anlamı ile yaşamak ve enerjisini almak mümkün olmuyor. Ben daha sakin zamanı seçti.

Eğer sonbahar ayları içinde gitme sansınız olursa, işte o zaman kendinizi oldukça tarihi, oldukça sihirli, oldukça renkli bir şehirde bulacaksınız. Sanki zaman makinesine atlamış da yüzyıllar öncesine gitmişsiniz gibi… Venedik 16. Yüzyılda saklı kalmış bence, bugünlere hiç gelmemiş. Sizi sizden alıyor bu nedenle…
Görmek gereken, yapmak gereken o kadar çok şey var ki, satırlara sığdırmak imkânsız olur, o sebeple de ben size zevki bir 24 saat sunmak istiyorum simdi;
Konaklamak için St. Regis Oteli tercih ettim. Venedik’e geldiğimde mutlaka bu otelde kalıyorum. Merkezdeki konumu, mükemmel müşteri hizmet kalitesi ve Grand Canal üzerindeki restoranı ile benim için vazgeçilmez. Sabah kahvaltılarını bu restoranda yapmak çok keyifli… Erken saatlerde gondolların açılısını ve güne hazırlanışını seyretmek inanılmaz zevkli oluyor.

Daha sonrasında Venedik sokaklarında kaybolunmalı bence… İşte en sevdiğim şey… Kısıtlı vakitte rağmen en az bir iki saat o sokak senin bu sokak benim yürüdüm bu gezide. Her köşe, her yön bir başka güzel çünkü. Ünlü San Marco Meydanı her ne kadar harika olsa da ben daha içerilere doğru gitmeyi tercih ediyorum. Kalabalıktan uzaklaşmış oluyorum böylece. Her bir sokak nasıl bu kadar güzel olabilir, her yer tablo gibi, hep içimden geçen bu…

Peggy Guggenheim Collection; Palazzo Venier dei Leoni şu anda bir müze. Peggy Guggenheim hayattayken yasadığı ve kendi özel sanat koleksiyonunu bulundurduğu yerdi. Hatta müzenin bahçesinde Peggy’ nin bütün köpeklerinin gömülü olduğu bir bölüm var. Kendisi büyük bir hayvan severmiş.
Cubism, Surrealism, Abstract Expressionism orneklerini ve İtalyan sanatçılarının muhteşem eserlerini görebileceğiniz bu özel müzede aynı zamanda Grand Canal i seyretmek harika oluyor. Sanata doyacağınız harika bir öğleden sonrası için ziyaret etmelisiniz.

AL Conte Pescaor Restoranı, her ziyaretimde mutlaka uğradığım bir yer. Turist yoğunluğunun çok fazla olduğu bölgelerde yemek secimim biraz zor oluyor. Özensiz yemeklerden hoşlanmıyorum. Yemek ciddiye aldığım bir konu acıkası. Al Conte Pescaor u tercih ediyorum çünkü sahibi oldukça titiz lezzet konusunda ve yemeklerin masaya gelmesi biraz uzun sürüyor ki bence iyi bir işaret; her şeyin taze olarak ve kişiye özel olarak hazırlandığını gösteriyor. Buradaki secimim Ahtapot salatası ve orta pismiş beef antrkottu ve çok lezzetliydi gerçekten.

Musica a Palazzo; Opera’nın içinde opera seyretmek nasıl bir duygudur sizce? Bir film setinin içinde olup, filmin bir parçasısınız sanki. Bu şekilde bir konsept yaratılmış Musica a Pazzo da. İtalyan operalarının en güzel eserleri, Palazzo Barbarigo Minotto adli eski sarayda sergileniyor. Oldukça samimi bir ortam var; sahne yok çünkü her yer sahne.

Ben Giuseppe Verdi’nin LA TRAVIATA adli operasını izleme şansı buldum. Çok etkileyici bir atmosfer ve performansdı. Program devamlı değişiyor, ama bence sergiledikleri her opera aynı güzellikte, mutlaka tecrübe edilmeli çünkü bundan daha güzel bir Venedik aksamı düşünülemez!
Sırada Venedik tren istasyonu Santa Lucia var, çünkü iki saatten az bir tren yolculuğu sonrasında ikinci destinasyonumuza varmış olacağız, Veneto’nun gözdesi Veronaya…


Verona
Birden nasıl da farklı bir dünya içinde buluyorsunuz kendinizi… Ortaçağ etkisinin oldukça hakim olduğu, hem tarih kokan, hem de romantik bir şehir Verona.
Konaklamak için Due Torri oteli tercih ettim. Otel, Saint Anastasia Kilisesi meydanında yer alıyor. Piazza Delle Erbe’ye yürüyerek 5 dakika içinde ulaşabiliyorsunuz, büyük bir avantaj. Eski saraylar tarzlarında döşenmiş odalar. Çalışanları oldukça neşeli ve güler yüzlü, önerebileceğim bir otel kesinlikle.

Casa Di Giulietta… Hiç zaman kaybetmeden kendimi Juliyet’in evinde buldum. Otelden yürüyerek 4 dakika sürdü. Romeo ve Juliet; Luigi da Porto’nun yarattığı ve daha sonra da William Shakespeare tarafından dünyaca ünlü bir eser haline getirilmiş bir tiyatro oyunu. Yani gerçek hikaye olduğu doğru değil aslında, ama Cappello adlı bir ailenin 17. yüzyıla kadar bu evde yaşadığı iddiasından yola çıkılarak, buranın Juliet’in evi olduğu ve Romeo’nun aşkını ilan ettiği ünlü balkon sahnesinin burada gerçekleştiğine inanılıyor. Bende inanıyorum, öylesi daha zevkli. Hatta balkona çıkıp bir an kendimi Juliet’in yerini koydum. Sonuçta bu dünyada sevgiden ve sevmekten daha güzel ne olabilir ki.

Arena di Verona… Bu romantik ve masalsı ortamdan ayrılıp, 15 dakika kadar yürüyüp, şehir merkezindeki Arena alanına varıyorum. Bir Roma antik tiyatrosu olan Arena di Verona festivallere ve konserlere, Opera basta olmak üzere, ev sahipliği yapmakla biliniyor. Bu ziyaretimde çok istememde bir Puccini Operasını izleme şansım olmadı. Sezon kapanmıştı maalesef. Siz mutlaka planlayarak gelin derim, Verona Antik tiyatrosunda konser tecrübesi herkesin yaşaması gereken bir şey bence…

Al Cova del Frate Restorani… 15 yaşından beri seyahat eden birisiyim… Restoran ve lezzet benden sorulur desem çok yerinde olur inanın. O kadar mükemmel bir yemek ziyafetiydi ki, tadı hala damaklarımda. Mutlaka rezervasyon yaptırarak gidin. Çok neşeli İtalyanların çalıştığı, kendinizi evinizde gibi hissedeceğiniz, sıcak bir ortam var. Aslında yemekler geleneksel İtalyan mutfağı değil, Fransız mutfağına daha yakın. Foie Gras Tartini (kaz ciğeri turtası), Branzino Ceviche (çiğ levrek baliği, limonlu ceviche sosunda) ve Tagliatelle makarnası benim tercihlerimdi. Eğer Verona’da kalmaya devam etseydim, her aksam bu restoranda aksam yemeği yiyecektim. O kadar harika bir mekan ve lezzetler burada…

Tahmin edebileceğiniz gibi ertesi sabah tren istasyonundayım. Yine iki saatlik bir yolculuk beni bekliyor… Çok geç olmadan Milano’ya varacak olmam çok heyecan verici.

Milano
Şimdi Lombardi bölgesindeyiz. Bölgenin gözdesi, moda ve finans merkezi Milano’dayız artık. Tabi ki enerji tamamen farklı, büyük şehir havası alıyorsunuz hemen. Benim en favori Avrupa kentlerimden birisidir Milano… Zengin tarihi günlük hayatınızla iç içe, belki de ondan dolayı çok seviyorumdur. Leonardo da Vinci’nin de uzun seneler yaşadığı ve ‘Last Supper’ gibi unlu eserlerini yarattığı şehir Milano.

Sina The Gray otelinde konaklayacağım bu ziyaretimde. Oteller konusunda Milano da çok dikkatli olmak gerekiyor, çünkü yelpaze çok geniş ve bazen fiyatlar inanılmaz astronomik rakamlara varabiliyor. Tabi lokasyon çok önemli. Şehir merkezi olan ve ünlü Duomo di Milano yapısının bulunduğu bölgeye yakın olmak benim için ilk sırada ve Sina the Gray oteli tam da Duomo’nun kalbinde yer alıyor. Butik otel tarzına daha yakın. Çok memnun kaldım. Bir daha konaklamak isterim açıkçası.

Biblioteca di Brera. Duomo Meydanı her zamanki görkem ve muhteşemliği ile görenleri kendinde hayran bırakıyor. Ne kadar ziyaret etsem bıkamam, o bir gerçek. Ama biraz daha içerilere giderseniz, Brera bölgesi mesela, Milano’nun yerli halkının zaman geçirdiği restoranlar, kafeler, minik butikler sizleri bekliyor olacak. Ben Brera bölgesini gerçekten de çok seviyorum. Eski ve tarihi dokusu çok sevimli. Keyifli ve uzun yürüyüşler yapabilirsiniz.

Biblioteca di Brera sanat galerisi de bu bölgede. Brera sanat akademisinin içinde yer alıyor. Bu galeriyi mutlaka ziyaret etmelisiniz. Ünlü İtalyan ressamlarının eserlerinden, dünyaca ünlü ressamların (Pablo Picasso gibi) toplalarına kadar, çok geniş bir yelpazesi var. En az iki saat ayırmalısınız bence. Özellikle Napoleonic Era eserleri görülmeye değer.

N’Ombra De Vin restoranı; turist kalabalığından uzak, Milano yerlilerinin en uğrak noktası burası. Hatta tek turist bendim galiba. Aslında daha çok Wine Bar olma özelliği ile biliniyor. Ben Beef Tartar ve Peynir tabağı sipariş ettim. Benim için güzel bir aksam yemeği oldu. Her zaman ağır yemekler tercih etmiyorum zaten, atıştırmalık tadında idealdir. Mekân çok kalabalık oluyor, hazırlıklı olun ama keyifli bir akşam için mutlaka öneririm.

Dolu dolu bir üç gün böyle geçti iste. Ertesi sabah Milano’dan ayrılıyorum. İçim biraz hüzünlü, ne de olsa çok sevdiğim bir yer İtalya. Size önerim bu yol haritasını kullanarak, mini bir tatil yapın ve İtalya’nın tadına varın. Şimdiden iyi seyahatler!

Dayanışma Hareketinin doğum yeri  “Gdansk”

Dayanışma Hareketinin doğum yeri  “Gdansk”

Bugün sizlere her ne kadar ülkemizde fazla bilinmese de, gidip görenlerin kaplerinin bir köşesine yerleşen, güzelliği kadar, tarih içindeki önemi ve hüzünleri bir arada barındıran Gdańsk’tan bahsedeceğiz.

Gdańsk, kuzey Polonya’nın Baltık kıyısında bir şehirdir. 470.907 nüfusu ile Gdańsk, Pomeranya Voyvodalığı’nın başkenti ve en büyük şehri ve Pomeranya coğrafi bölgesinin en önemli şehridir. Polonya’nın en büyük limanına ev sahipliği yapan şehir, ülkenin dördüncü büyük metropol bölgesidir.

Gdansk

Belediye Binası ve Uzun Pazar

Şehir, Gdańsk Körfezi’nin güney ucunda, Baltık Denizi’nde, Gdynia şehri, tatil beldesi Sopot ve banliyö toplulukları ile bir arada yer alan yerleşim bölgesindedir; bunlar, yaklaşık 1,5 milyon nüfuslu Tricity (Trójmiasto-Üçşehir) adlı bir metropol alanını oluşturur. Gdańsk’ı Polonya’nın başkenti Varşova’ya bağlayan yakındaki Vistula Nehri deltasındaki bir kol olan Leniwka’ya bağlı Motława Nehri’nin ağzında yer almaktadır. Yakındaki Gdynia limanı ile birlikte Gdańsk, aynı zamanda bir sanayi merkezidir.

Gdansk

Büyük Değirmen ve Değirmenci Lonca Evi

Şehrin tarihi, Polonya, Prusya ve Alman yönetimi dönemleri ve bağımsız bir şehir devleti olarak özerklik veya kendi kendini yönetme dönemleri ile biraz karmaşıktır. İki dünya şavaşı arası dönemde, Gdańsk ya da Almanca ismiyle Danzig, Polonya ve Almanya arasında Polonya Koridoru olarak bilinen tartışmalı bir bölgede bulunuyordu. Şehrin belirsiz siyasi statüsü Almanya tarafından istismar edilmiş ve iki ülke arasındaki gerilimi daha da arttırmış, bu da nihayetinde Polonya’nın işgali ve İkinci Dünya Savaşı’nın şehrin hemen dışındaki ilk çatışması ile sonuçlanmış, tüm bunların ardından Lehçe konuşan azınlık nüfusunun etnik temizlik ve infazları takip etmiştir. Daha sonra 1945’te şehir Ruslar tarafından ele geçirilince, yönetimi Polonya’ya bırakılmış ve Alman nüfus göçe zorlanarak sınır dışı edilmiştir.

Eski belediye binası

1980’lerde Gdańsk, Polonya’daki komünist yönetimin sona ermesinde büyük rol oynayan ve Doğu Bloku ile Berlin Duvarı’nın çöküşünü ve Varşova Paktı’nın dağılmasını hızlandıran “Dayanışma” (Solidarność) hareketinin doğum yeriydi.

Gdańsk; Gdańsk Üniversitesi, Gdańsk Teknoloji Üniversitesi, Ulusal Müze, Gdańsk Shakespeare Tiyatrosu, İkinci Dünya Savaşı Müzesi, Polonya Baltık Filarmoni ve Avrupa Dayanışma Merkezi’ne ev sahipliği yapmaktadır. Kent ayrıca geçmişi 1260 yılına dayanan ve Avrupa’nın en büyük ticari ve kültürel etkinliklerinden biri olarak kabul edilen St. Dominic’s Fuarı’nın da ev sahibidir. Gdańsk ayrıca dünya çapında yaşam kalitesi, güvenlik ve yaşam standartları sıralamasında da üst sıralarda yer almaktadır.

İkinci Dünya Savaşı sırasında büyük çapta yıkıma uğrayan tarihi eski Gdańsk şehrinin bazı bölümleri 1950’ler ve 1960’larda yeniden inşa edilmiştir. Polonyalılar şehri yeniden inşa ederken, şehrin Alman karakterini seyreltmeyi ve onu 1793’te Prusya tarafından ilhak edilmeden önceki görünümüne geri döndürmeyi amaçladıklarını açıklamışlardır. 19. Yüzyılda inşa edilmiş yapılar, savaş sonrası yönetimler tarafından “ideolojik olarak kötücül” şeklinde veya “Prusya barbarlığı” olarak tanımlanmış ve yıkıma değer olarak kabul edilmiştir. Bunların yerine Flaman/Hollanda, İtalyan ve Fransız etkileri ile binalar inşa edilerek “tarafsızlık” vurgulandığı belirtilmiştir. Baltık bölgesindeki Sovyet emelleri için önemli olan limanının ve üç büyük tersanenin geliştirilmesine yapılan yoğun yatırımla desteklenen Gdańsk, Polonya Halk Cumhuriyeti’nin en büyük nakliye ve sanayi merkezi haline gelmiştir.

Wisłoujście Kalesi

Kentin Hansa Birliği zamanından kalan bazı binaları bulunmaktadır. Turistik mekanların çoğu Ulica Długa (Uzun Cadde) ve Długi Targ (Uzun Pazar)’da yer almaktadır. Bu tarihi alan (17. Yüzyıldaki hali esas alınarak) yeniden inşa edilmiş ve her iki ucunda ayrıntılı şehir kapıları ve binalarla çevrili bir yaya caddesi boyunca yer almaktadır. Şehrin bu kısmı, bir zamanlar Polonya Krallarını ziyaret etmek için kullanılan eski geçit yolu olduğu için Kraliyet Yolu olarak da anılır.

Goal Kulesi

Bir uçtan diğer uca, Kraliyet Yolu üzerinde veya yakınında karşılaşılan önemli tarihi alanlar şunları içerir:

Kraliyet Yolu’nun başlangıcını belirleyen Brama Wyżynna Kapısı

İşkence Evi (Katownia) ve Hapishane Kulesi (Wieża więzienna)- Şimdilerde Amber Müzesi’ne (Muzeum Bursztynu) ev sahipliği yapmaktadır

Aziz George Cemiyeti Konağı (Dwór Bractwa św. Jerzego)

Altın Kapı (Zlota Brama)

Pitoresk apartmanlarla dolu Ulica Długa (“Uzun Cadde”)

Uphagen’in Evi (Dom Uphagena), Gdańsk Müzesi’nin şubesi

Aslan Kalesi (Lwi Zamek)

Ana Belediye Binası (Ratusz Głównego Miasta, 1378-1492 inşa edilmiştir)

Długi Targ (“Uzun Pazar”)

Artus’ Mahkemesi (Dwór Artusa)

Neptün Çeşmesi (Fontanna Neptuna), mimar Abraham van den Blocke’un bir başyapıtı

Jadwiga Łuszczewska’nın popüler romanı Panienka z okienka’ya (“Penceredeki Kız”) atıfta bulunarak, görünüşte 17. yüzyıldan kalma, Penceredeki Bakire’nin turizm sezonu boyunca her gün göründüğü Yeni Jüri Evi (Nowy Dom Ławy). 17. yüzyıl Gdansk

Altın Ev (Złota Kamienica), çok sayıda kabartma ve heykelle dekore edilmiş, 17. yüzyılın başlarından kalma belirgin bir Rönesans konağı

Yeşil Kapı (Zielona Brama), Polonya krallarının resmi ikametgahı olarak inşa edilmiş bir Maniyerist kapı, şimdi Gdańsk’taki Ulusal Müze’nin bir şubesini barındırmaktadır

Gdańsk, St. Catherine Kilisesi ve St. Mary Kilisesi (Bazylika Mariacka) dahil olmak üzere bir dizi tarihi kiliseye sahiptir. Bu ikincisi, 15. yüzyılda inşa edilmiş bir belediye kilisesidir ve dünyanın en büyük tuğla kilisesidir.

Diğer önemli tarihi alanları ise; Polonya Kralı John III Sobieski Kraliyet Şapeli, Żuraw – ortaçağ liman vinci, Gradowa Tepesi, Ołowianka ve Granary Adaları’ndaki Tahıl ambarları, Büyük Cephanelik, John III Sobieski Anıtı, Eski Belediye Binası, Jan Heweliusz Anıtı, Büyük Değirmen (1350),Küçük Değirmen, Araştırma Derneği Evi, Polonya Postanesi -1939 Alman ve Polonya güçleri arasında çetin çarpışmalara sahne olmuştur-, tuğla gotik şehir kapıları – Mariacka Kapısı, Straganiarska Kapısı, İnek Kapısı.

Tarihi şehir merkezinin dışındaki başlıca turistik yerler şunlardır:

Oliwa Park’taki Abbot Sarayı, Yeni Liman’daki deniz feneri, Oliwa Katedrali, Pachołek Tepesi -Oliwa’da bir gözlem noktası, Brzeźno’daki iskele, Ortaçağ şehir duvarları, Westerplatte, Wisłoujście Kalesi, Gdansk Hayvanat Bahçesi.

Nasıl gidilir?

Gdansk’a Türkiye’den (yaz dönemi charter uçuşları hariç) direkt uçuş bulunmamaktadır. Bunun yerine LOT ile Varşova üzerinden üzerinden veya Luftansa ile Almaya üzerinden aktarma yaparak ulaşabilirsiniz.

Yazan: Ferhat Kaan Şahin

Türkiye’de Kasım ayında yapılacak renkli festivaller

Türkiye’de Kasım ayında yapılacak renkli festivaller

—-Koçarlı Deve Güreşi Festivali

Yer: Koçarlı – Tarih: 28 Kasım 2021

Deve güreşleri tek hörgüçlü dişi ‘yoz’ develer ile ‘buhur’ adı verilen çift hörgüçlü erkek develerin çiftleşmesinden meydana gelen ve ‘Tülü’ adı verilen erkek develer arasında yapılır. Bu develer güreş devesidir. Güreş develeri soydan gelir; yani güreş yapan develerin ataları da güreşçi develerdendir. Güreş develeri özel bir biçimde itinayla yetiştirilir ve güreşe hazırlanır. Güreşler tülülerin kızmaya başladığı kış aylarında yani Aralık, Ocak, Şubat ve Mart aylarında yapılır.

Güreşen her devenin mutlaka bir adı vardır. Bu adlar sahipleri tarafından verildiği gibi, güreş anında yaptığı hareketlerden ve oyunlarından dolayı seyirciler tarafından da verilir. Güreş develerinin ismi Havut denilen semerin arkasına konulan süslü bir beze yazılır. Bu beze Peş denir. Bu yazıların altına mutlaka Maşallah yazısı yazılır.

Bir deve bir günde bir kez güreşir. Bir güreşin süresi 10 ile 15 dakikadır. Bu kurallar, güreş develerinin nesillerinin azalmaması, develerin fazla yıpranmamaları ve korunmaları için konulmuştur.

Genellikle Ege Bölgesi’nde kışın yapılan deve güreşleri, Ege’nin kış şöleni haline gelmiştir.

—–Lakerda Festivali

Yer: Sinop – Tarih: 12-14 Kasım 2021

Sinop’un balıkçılık kültürü çok eskilere dayanıyor. Arkeolojik buluntulara göre M.Ö 1000 yıllarına kadar giden tuzlu balık ve kurutulmuş balık kalıntıları bulunmuştur. Sinop’un deniz kıyısında bulunması konusunda ve tuzlu balık yapımında ciddi bir merkez olduğu biliniyor. Dolayısıyla Sinop olarak deniz kültürümüzü geliştirmek, bunu tekrar canlandırabilmek ve bunu turizme kazandırmak amacıyla bu tür etkinlikler devam etmektedir.

—–Gönen Alışveriş Festivali

Yer: Gönen – Tarih: 18-20 Kasım 2021

Gönen Ticaret Odası, Balıkesir Büyükşehir Belediyesi ve Gönen Kaymakamlığı’nın desteğiyle 2019 yılında ilk defa alışveriş festivali düzenlendi. Dünya çapında yaşanan koronavirüs salgını nedeniyle iki yıldır ara verilen festival Kasım ayı itibari ile tekrarlanıyor. Yöresel ve handmade ürünlerin sergilendiği ve satıldığı alışveriş odaklı bir festival. Festival konusunda pek yaratıcı olmasa da şehre bir renk getirdiği doğrudur.

Mallorca’da sonbahar fiesta zamanı demektir

Mallorca’da sonbahar fiesta zamanı demektir

Tüm dünyada olduğu gibi dini ve turistlik festivaller şehirlere renk, heyecan ve canlılık getiriyor. Mallorca’da yerel onlarca festivallerden bir kaçını sizinle paylaşacağız. Gurme festivallerden kırsal festivallere kadar renkli festivaller Kasım ayında da devam ediyor.

Mallorca’da Kasım 2021 Festivalleri

—-Pollença Fira d’Artesania

Yer: Mallorca – Tarih: 08-11 Kasım 2021

Pollensa’daki Fira d’Artesania, adada yapılan yerel zanaat ürünlerinin satışının yapıldığı ticari bir festival. Noel alışverişi içinde idealdir. Bu festivalde şehir içinde yöresel kıyafetlerin yanı sıra tarihi kostümlü geçit törenlerinde yapılmakta.

—-Dijous Bo

Yer: Mallorca – Tarih: 12-14 Kasım 2021

Mallorca’daki en büyük festival. Kasım ayında adanın yerel el sanatları ve mutfağı kutlamak için bir araya gelinen festival. Gurme ve el sanatlarına düşkünler için ideal bir festival…

—-Mancor de la Vall’de

Yer: Mallorca -12-15 Kasım 2021

Meşhur Mallorca mantarı için yapılan bir etkinlik. Yağmurdan sonra meşe ağaçlarının altında dolaşan birini görürseniz bilin ki, nefis Mallorca mantarı l’esclata-sang’ı arıyordur. Hem yürüyüş hemde finalde lezzetli bir yemek için mantar toplamak farklı bir deneyim olabilir.

—-Feria del Vino

Yer: Mallorca – 24-26 Kasım 2021

Ülkemizde pek bilinmese de Mallorca, bağcılık dünyasında güçlü bir rakip. İkliminden dolayı farklı ve buruk şarapları ile bilinen Mallorca, değerli üzümlerini ve şaraplarını tattırmak için düzenlediği bir festival…

Kasım Hindistan’da festival ayı

Kasım Hindistan’da festival ayı

Kasım, Hindistan’da bir tatil planlamak için harika bir aydır. Hava serin ve kuru ve ruh hali şenlikli. Ekim ayında şenliklerin coşkusu devam ederken, Kasım ayında da birçok kültürel ve dini şenlik olduğu için moraller yüksek.

Hindistan, sayısız din ve kültürün üreme alanıdır. Bunların her biri, yıl boyunca yayılan kültürel etkinlikler ve dini bayramlar şeklinde sayısız kutlamayı beraberinde getiriyor. Ve Kasım ayındaki bazı festivallerin büyük kutlamaları kaçırılmamalıdır.

İşte Hindistan’da Kasım ayında büyük bir ihtişamla kutlanan ünlü festivallerden bazıları.

Kasım Hindistan’da festival ayı

Hindistan’da Kasım 2021 Festivalleri

——-Bhai Dooj – Abi-kardeş bağını kutlamak

Yer: Hindistan genelinde Tarih: 6 Kasım 2021

Hindistan’daki Bhai Dooj kutlamaları sırasında kız kardeşi alına tilak koyar ve festival başlar. Bhai Dooj, Hindistan’ın en eski festivallerinden biridir ve ülkenin farklı yerlerinde farklı isimlerle kutlanır. Goa’da Bhau Beej, Maharashtra ve Karnataka, Bengal’de Bhai Phota ve Manipur’da Ningol Chakuba olarak bilinir.

Kutlama, kız kardeşler tarafından yapılan puja ve tika töreninin ardından hediye alışverişi ve ziyafetten oluşuyor. Kız kardeşler, kardeşleri için müreffeh ve sağlıklı bir yaşam diler.

Kasım Hindistan’da festival ayı

——Chhath Puja – Güneş Tanrısına dualar

Yer:  Doğu Hindistan – Doğu UP, Bihar, Jharkhand ve Batı Bengal Tarihi: 10 Kasım 2021

Güneş Tanrısına adanan Chhath Puja, Diwali’den sonraki 6. günde Bihar, Jharkhand ve UP’nin yerel halkı tarafından kutlanır. Hindistan’da Kasım ayında düzenlenen festivallerden biri, Ganj’a kutsal dalış, güneş doğmadan önce Güneş Tanrısı’na dualar sunma ve prasad – tatlı thekua, liiti ve chokha’nın hazırlanmasından oluşan 4 günlük bir olaydır.

Kasım Hindistan’da festival ayı

——–Ganga Mahotsav ve Dev Deepavali – Uğur festivali

Nerede: Varanasi, Uttar Pradesh Tarih: 18 Kasım 2021

Tapanlar, Ganga Mahotsav’ı kutlamak için Varanasi’deki Ganj nehrinin ghatlarında toplanıyor.

Varanasi halkı, Ganga’yı anmak için Hindistan’da Kasım ayında en popüler festivallerden biri olan Ganga Mahotsav’ı kutlar. Ganga Mahotsav sırasında seçkin şahsiyetler tarafından zenginleştirici müzik performansları düzenlenir ve festivalin son günü, enfes ışık festivali Dev Deepawali’ye denk gelir.

Dev Deepawali, Kartik Purnima’da Ganesh Vandana ile kutlanır ve tapılan idole kil lambalar, mumlar ve ışıklar sunar. Bu, tüm şehirle birlikte ghatların fevkalade ışıklarla süslendiği Hindistan’da Kasım ayındaki uğurlu dini festivallerden biridir.

2 bin 600 yıllık antik kent “Knidos”

2 bin 600 yıllık antik kent “Knidos”

Knidos, Muğla‘nın Datça ilçesinde bulunan, Karya dönemine ait antik yerleşim yeridir. Önce bügünkü Datça ilçe merkezinin 1.5 km kuzeydoğusundaki Dalacak Burnu üzerindeki Burgaz mevkiinde kurulmuştur. Daha sonra yarımdanın batı ucundaki Tekir Burnu üzerine taşınmınan yerleşim, 4. Yüzyıl ortalarında 35 km uzaklıktaki, bugünkü kalıntıların bulunduğu yere ne için taşındığı veya yerleşildiği ile ilgili kesin bir tarihi bilgi bulunmamaktadır. En çok kabul gören teori, bu taşınmada deniz ticaretindeki gelişmelerin etkili olduğu yönündedir.

Knidos antik kent

1850’li yıllarında sonunda İngiliz arkeolog Charles Newton, Sultan Abdülmecid’den yetki alarak önce Bodrum’da kazılar yapmış, daha sonra ise Knidos’a gelip kısa bir süre içerisinde her tarafı kazarak ortaya çıkardığı birçok eseri gemilerle Londra British Museum’a götürmüştür. Knidos’u kazıp bulduklarını İngiltere’ye götürme işini bir yılda tamamlamıştır. Yaptığı hizmetlerden ötürü İngiliz Kraliyet ailesi tarafından sör ünvanı takdim edilmiştir. Knidos kazılarıyla ilgili kitabı “A history of Discoveries at Halicarnassus ,Cnidus and Branchidae ” isimli kitabı Google Book’ta bulunabilmektedir. Charles Newton tarafından yapılan kazılar Knidos antik kentine oldukça büyük zararlar vermiştir.

Knidos Antik Kenti’ndeki arkeolojik veriler ışığında, antik harabelerin Helenistik ve Roma Dönemi yerleşimi olduğu kabul görmektedir. 2014 yılında Karya antik kenti üzerinde araştırma yapan belgesel yönetmeni Tekin Gün, Knidos Antik Kenti’nin Akropol alanı sur temellerinin inşasının M.Ö. 4. Yüzyılda yapıldığını ve çevresindeki yerleşimlerin kesintisiz olarak iskan edildiğini belirtmiştir. Şehir surları dışında, doğuya doğru yaklaşık 7 km genişliğinde bir alana yayılmış olan Nekropol (yer altı mezerlığı) yer almaktadır. Knidos, aktif olduğu yıllarda bilim, mimarlık ve sanat alanlarında oldukça ileri bir kentti. Tarihin büyük astronomi ve matematik bilimcisi Eudoksus, doktor Euryphon, ünlü ressam Polygnotos ve dünyanın yedi harikasından biri sayılan İskenderiye Feneri’nin mimarı Sostratos bu kentte yaşamışlardır. Doktor Euryphon ve öğrencileri zamanının ikinci büyük tıp okulunu Knidos’ta kurmuşlarıdr. Eudoksus’un geliştirdiği ve dönemin büyük buluşu olan güneş saati, ören yerinde bugün de görülebilmektedir. 

Bugün bile Akdeniz’den Karadeniz’e giden gemilerin çoğu Knidos açıklarından geçmektedir. Antik dönem şartlarında oldukça uzun bir yolculuğa çıkmış ticaret gemileri için mükemmel bir konaklama yeri olmuştur.

Knidos Antik Kentine yer alana harabeler ise aşağıdaki gibidir;

Nekropolis, Oedion, Antik Mendirek, Küçük Tiyatro/Büyük Tiyatro, Basamaklı Cadde, Diyonsos Tapınağı, Antik Limanlar, Dor Tapınağı, Apollon Tapınağı ve Sunağı, Yuvarlak Tapınak, Korint Tapınağı, Güneş Saati ve Meclis Binası.

Knidos, Datça şehir merkezine 38 km uzaklıkta yer almaktadır. En pratik yöntem kendi arabanız ile ulaşmaktır. Ayrıca Palamutbükü minibüsleri ile de ulaşım sağlanmaktadır.

Essalihine Hamamı zamana direniyor

Essalihine Hamamı zamana direniyor

Geçmişte, günümüze kadar dayanacak çok fazla şey inşa edilmedi ve dünya, kırık dökük ama hala ayakta, geçmişten kalan eserlerin kalıntılarıyla kaplı. Ancak Cezayir’de bu eski binalardan biri hala ayakta duruyor ve kullanılıyor.

Essalihine Hamamı veya Erdemliler Hamamı, Roma İmparatoru Titus Flavius’un saltanatı sırasında MS 79-81 yılları arasında inşa edilmiş, yani hamam yaklaşık iki bin yaşındadır. Zamanın, savaşların ve hatta depremlerin tahribatına rağmen, antik kaplıca hala Roma dönemi mühendisliğinin bir anıtı olarak durmaktadır.

Essalihine Hamamı

Modern çağın günlük kaplıcalarından farklı olarak, eski çağlarda doğal kaplıcalarda banyo yapmanın, katılanlar için hem rahatlama hem de sağlık yararları sağladığına inanılıyordu. Bir thermae’de (antik Roma Hamamı) mineral bakımından zengin sıcak suda yıkanmak, Roma toplumunun orta ve yüksek seviyelerinde olanlar için önemli bir ritüeldi. Hamam Roma toplumunda sadece banyo yapmak, kendilerini yağlarla ovmak, duş almak ve daha sonra strigil adı verilen bir aletle kiri kazımakla için değil, aynı zamanda yemek salonu, spor salonu, kütüphane ve toplum merkezi olarak da hizmet ederdi.

Bütün bunların Roma halkının sağlığı ve esenliği için kritik olduğu düşünüldüğünden, hamam bunların hepsini sağlıyordu. Politikada bile kullanılıyorlardı – eğer bir aday seçmenlerinin (elektörler) gözüne girmek isterse, yerel thermae’de ücretsiz bir güne sponsor olurlardı, böylece herkes, en azından o gün için, onu daha yakından tanıma fırsatı edinirlerdi..

Essalihine Hamamı birkaç havuza sahiptir, ancak ana iki havuzundan erkekler için olanı, yaklaşık 15 metre uzunluğunda, 10 metre genişliğinde ve 1 buçuk metre derinliğinde büyük bir diktörtgen şeklindedir. Kadınlar için olanı ise 8×8 metre çapında dairesel bir havuzdur ve diğeriyle aynı derinliktedir. Bugün bile, site hem Romalıların yaptıklarına benzer bir şey deneyimlemek isteyen turistlerin hem de rahatlatıcı bir ortamda sulara girip güncel olayları tartışan yerlilerin ilgisini çekmektedir. About Algeria’ya göre, hamama dönüşen modern-spa’nın suyu saftır ve ortalama olarak 70°C veya 158°F sıcaklığa sahiptir. Daha az şanslı yerlerde, su kemerleri ve hypocaus adı verilen ısıtma sistemleri, bir ocaktan sıcak hava ile doldurulmuş tüneller vasıtasıyla su çeken borular gibi altyapılarla, banyo yapanlar için suyu sağlamaktadır.

Essalihine Hamamı

Hamam, başkent Cezayir’den yaklaşık 10 km uzaklıkta, El Hamma semtinde yer almaktadır.

BBC Magazine’e göre bölge, bir amfitiyatro, bir Roma ordusu garnizonu olan Kemissa ve eskiden balık ezmesiyle tanınan bir sahil kasabası olan Tipasa dahil olmak üzere birçok Roma dönemi kalıntı ve anıtını barındırmaktadır.

Cezayir’e Türkiye’den ulaşım oldukça kolaydır ve İstanbul Havalimanından çeşitli havayollarının tarifeli seferleri ile direkt uçuş imkanı bulunmaktadır.

Hazırlayan: Ferhat Kaan Şahin

30 Ağustos’ta tatili için farklı rotalar

30 Ağustos’ta tatili için farklı rotalar

Yaz biterken kısa ve keyifli bir seyahat yapmak istiyorsanız 30 Ağustos tatilini mutlaka değerlendirmelisiniz.

İçimizdeki yeni yerler keşfetme isteği, bizi resmi tatilleri izin alarak çoğaltmaya ya da tarihler el verirse hafta sonu ile birleştirerek seyahate çıkmaya itiyor. Özellikle hafta sonlarıyla birleştirebildiğimiz tatiller bizi çok mutlu ediyor. Bu yıl 30 Ağustos Zafer Bayramı’nın pazartesi gününe denk gelmesi bizlere 3 günlük bir tatil yapma fırsatı sunuyor.

Tirilye / Mudanya / Cumalıkızık / Gölyazı

Türkiye’nin en kalabalık 4. ili olan Bursa, kısa tatiller için ideal bir şehir. Özellikle birbirlerine yakın konumdaki Tirilye, Mudanya, Cumalıkızık ve Gölyazı destinasyonları eşsiz bir 3 günlük rota… Trilye’de manzarası, ismini aldığı mis kokulu çamlar ve taze lezzetlerle dolu kahvaltısıyla Çamlı Kahve, Tirilye seyahatini unutulmaz kılmak için sizi bekliyor. Burada Osmanlı döneminde eğitim alanında reformların yapıldığı süreçte inşa edilen Taş Mektep’i gezmelisiniz. Tirilye Kültür Merkezi, Postane, Fatih Cami, Avlulu Hamam, Dündar Evi ve Aya Yani Manastırı da görmeniz gereken yerler arasında.

Mudanya Mütarekesi’nin imzalandığı Mudanya Mütareke Evi Müzesi’ni, el işi tezgâhları ve rengarenk sokaklarıyla ünlü Girit Mahallesi’ni mutlaka görmelisiniz. Eğer seyahatiniz esnasında yüzmek de isterseniz Mudanya’da halk plajları bulunuyor.

Bursa’da kahvaltı etmeniz gereken bir diğer yer de Cumalıkızık Köyü. Kerpiç, tahta, taş karışımıyla yapılan evlerle dolu, betondan yapılan evlerin bulunmadığı köyde kahvaltı edebileceğiniz çok yer bulunuyor. Uzun bir kahvaltının ardından nostaljik sokakları, Küpeli Ev’i, Cumalıkızık Camisi’ni ve Cin Aralığı’nı da ziyaret edebilirsiniz.

Bursa’nın en zengin antik yerleşimlerinden Gölyazı bir zamanlar Apollon Krallığı’nın da başkentiydi. Uluabat Gölü üzerinde yüzermiş gibi görünen bu adayı baştan başa yürümek aslında 15 dakika. Siz de Gölyazı’da gün doğumu ya da batımını izleyebilir, Uluabat Gölü’nde sandal turu yapabilir, Zambak Tepe’ye çıkabilir, Ağlayan Çınar’ın önünde güzel bir fotoğraf çekilebilirsiniz.

Kaz Dağı/ Cunda/ Ayvalık

İsviçre Alpleri’nden sonra dünyanın en temiz havasına sahip olmasıyla bilinen Kaz Dağı, yakınlarındaki Cunda ve Ayvalık ile eşsiz bir rota. Seyahat için İstanbul’a yaklaşık 5 saatlik uzaklıktaki bu rotaya bir otobüs bileti alabilir böylelikle temiz havaya doyabilir, Marmara’nın serin sularında yüzebilir ve her akşam enfes deniz ürünleri tadabilirsiniz.

Bu rotanın Kaz Dağı kısmında görmeniz gereken ilk yer tabii ki yeşilin binlerce tonuna sahip Kazdağı Milli Parkı. Dağın en yüksek noktasında yer aldığı için tüm manzaraya hakim olabileceğiniz Sarıkız Türbesi’ni, hikayesine dair bir film yapılmış Hasanboğuldu Şelalesi’ni, yürüyüş yapmayı sevenlerin beğenisini kazanan doğal güzellik Darıdere Tabiat Parkı’nı ve güzel fotoğraflarınızda harika bir arka fon olacak Şahinderesi Kanyonu’nu gezebilirsiniz. Buradayken keşkek, börülce ekşilemesi ve höşmerim gibi lezzetleri de tadabilirsiniz.

Rotanın Cunda ayağı sevdiklerinize çok güzel hediyelikler alabileceğiniz, enfes deniz ürünleri ve mezeler tadarak kendinizi şımartabileceğiniz durağı.  Buradan Agios Yannis Kilisesi’ne çıkmadan, Ayışığı Manastırı’nı görmeden, Despot’un Evi’ne uğramadan ve Rahibe Okulu’na gitmeden ayrılmamanız gerek.

Rotanın son ayağı Ayvalık, bölgenin meşhur tostuna ve Susurluk ayranına doyacağınız yer. İlçede görmeniz gereken ilk yer tabii ki Ege adalarının manzarasını ve gün batımını izleyebileceğiniz seyir terası Şeytan Sofrası. Sarımsaklı’yı, Saatli Camii’yi, Ayazma Kilisesi’ni, Badavut Sahili’ni ve Ayvalık Çarşısı’nı da görmelisiniz.

Gaziantep/ Halfeti

Üç günde mutfağı UNESCO tarafından tescillenmiş Gaziantep’i ve ünü sınırlarımızı aşan Halfeti’yi gezerek hem tarihi açıdan hem de gastronomik açıdan tatmin edici bir gezi yapmanız mümkün. Gaziantep enfes lezzetleriyle öne çıkan bir yer. Hatta yalnızca bir günlük seyahat için uçak bileti alıp şehrin enfes tatlarını deneyimleyip geri dönenler bile var. Gaziantep’te küşleme, Alinazik, yuvalama, simit kebabı, içli köfte, katmer, lahmacun, baklava ve künefe yemeniz gerek. Gastronomi gezisinin ardından Zeugma Mozaik Müzesi’ni, şehrin kültür mozaiğine dair önemli ipuçları veren Şahinbey Savaş Müzesi’ni, bakır kapların diyarı Bakırcılar Çarşısı’nı, baharat ve otantik hediyelikler alabileceğiniz Zincirli Bedesten Çarşısı’nı gezmelisiniz.

Şehirde Gaziantep Kalesi, Hamam Müzesi, Medusa Arkeolojik Cam Eserler Müzesi, Zeugma Antik Kenti, Tahmis Kahvesi, Emine Göğüş Gaziantep Mutfak Müzesi, Kaleoğlu Mağarası da görülmeyi bekliyor. Tüm şehri keşfetmek 3 gün sürebilir ama şehre yaklaşık 1 saat uzaklıktaki Halfeti’yi görmezseniz geziniz eksik kalır. Antep’ten Halfeti’ye geçmek için 3 kez toplu taşıma değiştirmeniz gerekiyor. Bu nedenle araç kiralamayı ya da taksi ile gitmeyi seçebilirsiniz.

Karagüllerin doğal olarak yetiştiği tek yer olan Halfeti, Rumkale’nin geçmişte harap olmasıyla yerleşimin karşı kıyıya taşınması sonucu oluşmuş bir yer. 2000 yılında Birecik Barajı’nın yapımı sırasında Halfeti’nin yarısı sular altında kaldı. Siz de Gaziantep’e gitmişken Halfeti’yi de görmeli hatta gölde bir gezi yaparak bölgeyi derinlemesine keşfetmelisiniz.

Safranbolu/ Amasra

Hem tarihi açıdan zengin hem de yeşilliklerle dolu sıradaki rota Batı Karadeniz’den… Keyifli bir 3 gün için Safranbolu ve Amasra rotasını izlemeyi tercih edebilirsiniz. Karabük ilinin tarihi ve turistik ilçesi Safranbolu, klasik Osmanlı mimarisini yansıtan evleriyle eşsiz bir bölge. Türkiye’nin Dünya Miras Listesi’nde yer alan 9 kültürel varlıktan biri olan Safranbolu’da öncelikle cumbalı evlerle dolu sokakları gezerek keşfetmeniz gerek. Çünkü sokaklarda yürümek bile bölgeyi anlamanız için oldukça yeterli olacak. Burada sokakların yanı sıra Cinci Han ve Hamam’ı, koruma altındaki müze köy Yörük Köyü’nü, Kristal Teras’ı, kireç taşlarının binlerce yıl aşınmasıyla oluşmuş Tokatlı Kanyonu’nu ve doğal varlık kabul edilen Bulak Mağarası’nı görmenizi tavsiye ediyoruz. Rotanın Safranbolu ayağında ıspanak ya da pazı ile hazırlanan bükmeyi, lezzetli kuyu kebabını, safranlı lokumları ve kahvaltıların baş tacı su simidini tatmalısınız.

Martı seslerini dinleyebileceğiniz ve gidenlerin “huzur” kelimesiyle tanımladığı Amasra ise gezinizi daha da unutulmaz kılacak bir rota. Çoğu kişi tarafından Karadeniz’in en güzel sahil kasabası olarak görülen ilçede gezilecek ve görülecek çok şey var. Amasra’nın ilk ve tek müzesi olma özelliğine sahip Amasra Müzesi, ilçenin simgelerinden Kemere Köprüsü, gözyaşı döküyormuş gibi görünen Ağlayan Ağaç, iki ana kütleden oluşan Amasra Kalesi’ni ve yüzmeyi seviyorsan Bozköy Plajı’nı görmeli, şehrin simge yiyeceklerinden Amasra salatası ve Amasra pidesini mutlaka tatmalısınız.

Eskişehir/Ankara

Son rotamız önce Eskişehir’i detaylıca gezip sonrasında Ankara’ya giderek Atamızı ziyaret etmek isteyecekler için ideal. Keşfedilecek yer hiç bitmesin isteyenler için eşsiz bir rota olacak Eskişehir’de Odunpazarı evlerini, Şazova Parkı’nı, Porsuk Çayı’nı, Kurşunlu Cami ve Külliyesi’ni, Kent Park’ı ve Atlıhan El Sanatları Çarşısı’nı gezmelisiniz. Çiböreği, göbeteyi, met helvayı, balaban köfteyi ve cevizli haşhaşlı ekmeği yemeden Ankara’ya geçmemelisiniz. Başkentte ise Zafer Bayramı ruhunu en coşkulu şekilde yaşayacağınız Anıtkabir’i, Etnografya Müzesi’ni, Kurtuluş Savaş Müzesi’ni ve Ankara Cumhuriyet Müzesi’ni kesinlikle ziyaret etmelisiniz. Vaktiniz kalırsa Kızılay Meydanı’nı, Atakule’yi, Seğmenler Parkı’nı ve Atatürk Orman Çiftliği’ni de gezmenizi öneriyoruz.

Enuygun

Güney Kore’de Budist tapınaklarına mistik yolculuk

Güney Kore’de Budist tapınaklarına mistik yolculuk

Güney Kore mimarisinin ihtişamlı yapıları arasında yer alan Budist tapınakları, kültürel keşfi manevi bir yolculuğa dönüştürmek isteyenleri benzersiz bir deneyime davet ediyor.

İstanbul- Güney Kore’nin doğal ve külterel zenginliğini farklı bir deneyimle sunmak üzere 2002 yılında başlattığı Tapınakta Konaklama Programı, Asya kültürünün mistik yanını günlük pratiklerle yaşatıyor. Dağlarla çevrili doğal bir ortam içinde konumlanan Güney Kore tapınaklarında ziyaretçiler şehir hayatının karmaşası ve stresinden uzaklaşırken, Kore Budizmiyle tanışarak kendi içlerinde bedenen ve ruhen bir keşfe çıkıyorlar.

Ziyaretçiler, bu tapınaklarda sadece Kore kültürünü tanımakla kalmıyor; aynı zamanda meditasyon, özel beslenme programı, ortak aktivitelerle bedenen ve zihnen tazeleniyorlar. Yerel halkın da sağlıklı yaşam pratikleri, ruhen arınma ve Budizm ritüellerini yerine getirmek için sıkça tercih ettiği tapınaklarda şifalı çay tadımları, grup sohbetleri, kağıt sanatı dersleri gibi farklı aktiviteler de gerçekleştiriliyor.

Budist Geleneği Yerinde Yaşayın

Güney Kore’de Budist tapınak kültürü 1700 yıllık bir geçmişe sahip. Ülke genelinde 20 binden fazla tapınak bulunduğunu ve bu tapınaklarda kültürel ve manevi zenginliğin bir arada ziyaretçilerle buluştuğunu söyleyen

Kore Turizm Organizasyonu (KTO) İstanbul Ofisi Direktörü Soyoung Park, “Tapınakta Konaklama Programı, Güney Kore kültürünü önemli ölçüde etkileyen Budist geleneğini yerinde yaşatarak benzersiz bir deneyim sunuyor” diyor.

Pandemi döneminde Güney Kore hükümetinin aldığı önlemler çerçevesinde devam eden programda UNESCO Dünya Mirası listesine alınan tapınaklar da yer alıyor. Ziyaretçiler; konaklama sürelerine, tapınağın konumuna, sunulan aktivitelere göre tapınak tercihlerinde bulunabiliyorlar. Tapınakta Konaklama Programı dingin bir ortamda içe dönmek, Güney Kore kültürünü tanımak ve Budist gelenekleri deneyimlemek isteyenlere eşsiz bir fırsat sunuyor.

Konaklanabilen İki Özel Tapınak

GYEONGJU BULGUKSA TAPINAĞI- Gyeongbuk tarihi bölgesinde yer alan Gyeongju Bulguksa, tapınakta konaklama deneyiminin yaşanabileceği en özel yerlerden biri. 1995 yılında UNESCO Dünya Mirası listesine alınan tapınağın tarihi 5. yüzyıla dayanıyor. Uzun yıllar Kore Budizminin dünyada temsilciliğini yapan Gyeongju Bulguksa, Buda öğretisinin aktarılması konusunda da önemli merkezlerden biri olarak kabul ediliyor. Tapınak, pandemi döneminde aldığı önlemler ve sunduğu imkanlarla hem yerli hem de uluslararası turistler için cazibe noktalarından biri olmayı sürdürüyor.

JOGYESA TAPINAĞI – Kore Budizminde önemli bir role sahip Jogye Düzeni öğretisinin baş tapınağı konumunda. Seul’da yer alan tapınak, şehir merkezinden uzaklaşarak dingin ve rahatlatıcı bir deneyim yaşamak isteyenlere farklı bir kaçış olanağı sunuyor. Budizmle ilgili önemli etkinliklere, ritüellere ve konferanslara ev sahipliği yapan tapınak, aynı zamanda her yıl Nisan ayında Buda’nın doğum gününe özel düzenlenen özel renkli fener ışığı festivali nedeniyle de çok sayıda ziyaretçiyi ağırlıyor.

eng.templestay.com

english.visitkorea.or.kr/enu/ATR/SI_ENG_2_6.jsp