“Ruh sağlığı pandemisi yaşıyoruz”

“Ruh sağlığı pandemisi yaşıyoruz”

Beykoz Üniversitesi Sosyal Bilimler Fakültesi Öğretim Üyesi, Klinik Psikolog Prof. Dr. Ebru Şalcıoğlu, Covid-19 pandemisi öncesi dünya üzerinde 600 milyona yakın kişide kaygı ve depresif bozukluklar olduğunu ve bu sayının pandemi süresince yaşam koşullarının etkilenmesiyle artmış olabileceğini belirtti. Kurumsal Esenlik Zirvesi’nde konuşan Şalcıoğlu, “Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre dünya üzerinde 264 milyon kişi kaygı bozukluklarından, 322 milyon kişi depresif bozukluklardan muzdarip. Covid 19 salgının yaşamımızdaki olumsuz etkileri nedeniyle bu sayılarda artış olması beklenir bir durum. Diğer yandan bu tabloya alkol bağımlılığı, yeme bozuklukları, travmatik olaylar sonrası ortaya çıkan stres sorunları gibi sorunları da dahil edersek ruh sağlığı sorunları yaşayan insanların sayısı çok daha artacaktır. Geldiğimiz duruma bir nevi ruh sağlığı pandemisi bile diyebiliriz” dedi.

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), Covid-19 virüsünün neden olduğu hastalığı ‘pandemi’ ilan edeli neredeyse bir yıl oldu. Covid-19 pandemisi sürerken bir yandan beden sağlığımızı korurken bir yandan da ruh sağlığımızı da korumamız önemli. Beykoz Üniversitesi Sosyal Bilimler Fakültesi Öğretim Üyesi, Klinik Psikolog Prof. Dr. Ebru Şalcıoğlu, “Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre dünya üzerinde 264 milyon kişi kaygı bozukluklarından, 322 milyon kişi depresif bozukluklardan muzdarip. Covid 19 salgının yaşamımızdaki olumsuz etkileri nedeniyle bu sayılarda artış olması beklenir bir durum. Diğer yandan bu tabloya alkol bağımlılığı, yeme bozuklukları, travmatik olaylar sonrası ortaya çıkan stres sorunları gibi sorunları da dahil edersek ruh sağlığı sorunları yaşayan insanların sayısı çok daha artacaktır. Geldiğimiz duruma bir nevi ruh sağlığı pandemisi bile diyebiliriz’ dedi.

“Psikolojik esenlik çok önemli”

Kurumsal Esenlik Zirvesi’nde konuşan Prof. Dr. Ebru Şalcıoğlu, ruh sağlığı yönünden psikolojik esenlik kavramını değerlendirdi. 16-19 Kasım 2020 tarihlerinde dört gün boyunca “wellbeing” yani “esenlik” kavramının konuşulduğu zirvede insancıl ve kapsayıcı şekilde çalışan bağlılığını artıran, verimliliği önemseyen ve daha sürdürülebilir bir iş hayatı için konuşmalara yer verildi. Şalcıoğlu konuşmasında modern dünyada insanların uyku dışındaki zamanlarının %60’ını çalışarak geçirdiğini ve sanayileşmiş dünyanın iş yerlerinde ruh sağlığı sorunlarının oldukça yaygın görüldüğüne işaret etti. Batı ülkelerinde yapılan araştırmaları özetleyen Şalcıoğlu 27 Avrupa ülkesinde, çalışanların %22’sinde iş stresinin ruh sağlığını olumsuz etkilediğini, İngiltere’de her altı çalışandan birinde anksiyete, depresyon, strese bağlı ruh sağlığı sorunu görüldüğünü açıkladı.

Üç boyutlu esenlik!

Ruh sağlığı sorunlarının çalışanların verimliliğini düşürerek iş hayatında ciddi maddi kayıplara yol açtığını söyleyen Profesör Şalcıoğlu “iş yerlerinde stres yönetimi, mindfulness (bilinçli farkındalık, şefkat eğitimleri düzenlenerek çalışan sağlığını destelemek olumlu sonuçlar yaratıyor. Ancak unutmamak gerekir ki ruh sağlığı sorunları geliştirmiş bir kişi bu eğitimlerden sınırlı fayda sağlayacaktır. Anksiyete ve depresyon gibi sorunlar psikolojik ve psikiyatrik tedaviler gerektirir” dedi. Esenlik kavramının önemini vurgulayan Şalcıoğlu “Ruh sağlığından bahsedildiği zaman çoğunlukla psikolojik sorunlar ve bozukluklar akla gelir. Oysa; ruh sağlığının tamamlayıcı bileşeninin esenlik olduğu unutulmamalıdır. Tam bir ruhsal sağlığa sahip olmak duygusal, psikolojik ve sosyal esenliğe sahip olmayı gerektirir. Duygusal esenlik mutluluk, olumlu duygular yaşama, haz almayı barındırırken, psikolojik esenlik bireyin yaşamın anlamı ve amacına dair bir anlayışla seçtiği doğrultuda kendi potansiyelini gerçekleştirmek için çaba göstermesini içerir. Sosyal esenlik ise kişinin toplumsal yaşama katılımı ve toplumun bir parçası olmasıdır’ dedi.

Ruh sağlımızı nasıl koruyabiliriz?

Tam bir ruh sağlığına sahip olmanın psikolojik sorunlardan arınmış ve esenliğe erişmiş olmakla mümkün olduğunu belirten Şalcıoğlu yaşamın farklı alanlarında bize yön verecek “değerler” benimsemenin ruh sağlığındaki önemini vurguladı. “Değerler, yaşamda bulduğunuz anlam, olmak istediğiniz kişi, yaşamınızın ardından bırakmak istediğiniz izdir. Örneğin, İyi bir ebeveyn olmak, iş yaşamında katkılarıyla fark yaratmak değerlere örnektir” diyen Şalcıoğlu bazı tavsiyelerde bulundu.

1-) Öncelikle yaşamınızı anlamlı kılan ve ona yön veren değerlerinizi tanımlayın.

2-) Gündelik yaşamınızı ve davranışlarınızı benimsediğiniz değerleri temel alarak yönlendirin.

3-) Gündelik yaşam içinde değerlerinizle uyumlu eylemlere farkındalıkla girin.

4-) Duygu ve düşünceleriniz süreçte size engel oluşturabilir. Bu iç engelleri anlamaya ve aşmaya yönelik çözümler üretmeye çalışın.

Kış gözleri kurutur!

Kış gözleri kurutur!

Kış aylarının gelmesiyle gözlerimiz açısından değişik ve zorlu bir dönem başladı. Özellikle havaların soğumasıyla zamanımızın daha büyük bir bölümünü iç mekanlarda geçirmeye başladık, soğuk geçen kış nedeniyle de evlerimizi ve iş yerlerimizi daha az havalandırır olduk. Ev ve iş yerlerimizin ısıtılması nedeniyle iç mekanlarda var olan nem miktarı belirgin biçimde azaldı. Özellikle denize uzak, karasal iklimin hakim olduğu yerlerde yaşayanlar bu değişimi daha da yakından hissetmeye başladı. Acıbadem Ankara Hastanesi Göz Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Uğur Emrah Altıparmak kışın ve soğuğun göz sağlığımızı olumsuz etkileyebileceğini belirterek korunma yöntemleri hakkında bilgi veriyor…

Hava değişimlerinin sonucu olarak gözlerde kuruluk hissi başladığını söyleyen Prof. Dr. Uğur Emrah Altıparmak, gözlerimizde batma, yanma ve kaşıntı gibi şikayetler oluşabileceğini bazı kişilerde ise ara sıra bulanık görmeler şeklinde mevsim değişikliğinin kendini hissettirdiğini aktarıyor. “Mesleği gereği bilgisayar ve benzeri ekran kullanmak zorunda olanlarımız, ayrıca gözlerini daha az kırptılar” diyen Prof. Dr. Uğur Emrah Altıparmak sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Bunu farkında olmadan, sadece işlerine daha çok konsantre olurken yaptılar ve gözlerini ortalama 4-5 kez daha az kırptılar. Bu nedenle gözlerinde kuruluk şikayetlerinde artma hissedenler olduğu gibi, ilk kez bu tür şikayetlerle tanışanlarımız da oldu. Buna benzer kuruluk şikayetleri olan kişiler için en doğrusu tabii ki en yakınınızdaki göz hekiminize danışmak olacaktır.”

“Gözlerinizi nemlendirmeyi ihmal etmeyin”

Bu tarz şikayetler ile başvuran ve göz kuruluğu tespit edilen hastalarda ilk seçeneğin suni gözyaşı damlaları olduğunu aktaran Prof. Dr. Uğur Emrah Altıparmak “Hastamızın muayene bulguları ve şikayetleri bize hangi ilacı tercih etmemiz gerektiği konusunda yol gösterici oluyor. Bunun dışında mümkün olduğunca ev ve işyerinin havalandırılması ve ortamdaki nem miktarının artırılmasına yönelik tedbirler (nemlendiriciler, kalorifer peteklerinin üzerine bir tas içinde su konması gibi) de hastalarımıza öneriyoruz” diyor. İşi gereği uzun süre ekrana bakmak zorunda olanların sık sık ara vermesi gerektiğini kaydeden Prof. Dr. Uğur Emrah Altıparmak, “Bu aralarda ekrandan başka bir yere bakarak göz kırpmayı hatırlamalarını öneriyoruz. Bütün bu önerilere rağmen şikayetleri fazla olan hastalarımızda bir farklı tedavilere yöneliyoruz” diye devam ediyor.

Karın yağdığı bölgelerde güneş gözlüğü kullanılmalı

“Kış aylarına özgü başka bir durum da özellikle kar yağışı ve karın yerde çok kaldığı bölgede yaşayanları ilgilendiriyor” ifadelerini kullanan Prof. Dr. Uğur Emrah Altıparmak, sözlerini şöyle noktalıyor:

“Bilindiği gibi kar örtüsü var olan güneş ışınlarını bir ayna gibi yansıtarak gözümüze güneşin zararlı mor ötesi ışınlarının daha çok ulaşmasına neden oluyor. Bu nedenle karın yoğun olduğu bölgelerde, özellikle güneş ışınları da varsa mutlaka koruyucu güneş gözlüğü kullanmalarını öneriyoruz. Böylece güneş ışınlarının hem kısa hem de uzun vadede zararlı etkilerinden kaçınmamız mümkün oluyor.”

Bağışıklık sisteminizi koruyun

Bağışıklık sisteminizi koruyun

Koronavirüs sürecinde hastalığa yakalanmamak ya da hafif atlatmak için beslenme düzeninin nasıl olması gerektiği, son dönemlerde üzerinde sıklıkla durulan konular arasında yer alıyor.  Pandemi koşullarına bağlı olarak kişilerde oluşan stres ve buna bağlı uyku düzeni ile duygusal durumun bozulması ise birçok kişinin sağlıksız beslenmesine neden olabiliyor. Bu süreçte iyi hissettiren sağlık gıdaların tüketilmesi ve D vitamini başta olmak üzere vitamin -mineral desteği alınarak bağışıklığın güçlü tutulması önem taşıyor. Memorial Ankara Hastanesi Beslenme ve Diyet Bölümü’nden Dyt. Ceyda Nur Çakın, koronavirüs sürecinde bağışıklığın güçlendirilmesi için dikkat edilmesi gerekenler hakkında bilgi verdi:

Hem fiziksel hem de psikolojik olarak koronavirüsten korunun

Beslenmenin sağlıklı hale getirilmesi fiziksel sağlık kadar zihinsel sağlığı da desteklemekte ve kişilerin Covid- 19’un neden olduğu kaygı, belirsizlik ve psikolojik stresle başa çıkmalarında önemli rol oynamaktadır. Uyku bozuklukları ve stres ile mücadelede görev üstlenen melatonin ve serotonin hormonları ile triptofan adı verilen aminoasit düzeylerini bazı gıdalar ile artırmak mümkün olabilmektedir. Beslenme programında özellikle yumurta, badem, yulaf, tam tahıllı yiyecekler, muz ve kırmızı meyvelere günlük olarak yer verilmesi gerekmektedir. Bununla birlikte haftada en az iki gün ızgara veya fırınlanmış şekilde Omega-3 yağ asitlerinden zengin yağlı balıklar tercih edilmelidir. Süt ve süt ürünlerini düzenli olarak tüketerek uykuya geçmeyi sağlayan triptofan aminoasidinin üretiminin artırılmasını sağlamak da büyük fayda sağlamaktadır.

Obezite Covid- 19’un olumsuz etkilerini artırıyor

Son bilimsel araştırmalar Covid-19 ve beslenme arasındaki ilişkiye dikkat çekmektedir. İyi beslenme, kriz zamanlarında dayanıklılığın temel direği olarak görülürken, besleyici gıda eksikliği, bireyleri koronavirüsü önlemek ve onunla savaşmak için dezavantajlı konuma getirmektedir. Sağlıksız beslenme obeziteye yol açarken; obezite ise diyabet ve kalp hastalıkları gibi kronik hastalıkların yanı sıra Covid-19’a yakalanma durumunda ciddi komplikasyon riskini de artırmaktadır. Ayrıca obezite, vücutta yaygın iltihaplanma ve hipoventilasyon ile birlikte hastalık ile savaşmayı zorlaştırabilmektedir.

Bağışıklığınızı güçlendirin

Beslenmenin bağışıklık sistemi ve hastalığa yatkınlık üzerinde önemli bir etkisi bulunmaktadır. Spesifik besinlerin veya besin bileşenlerinin, hücrelerin aktivasyonu, sinyal moleküllerinin üretiminde modifikasyon ve gen ekspresyonu yoluyla bağışıklık sistemini etkileyebileceği kanıtlanmıştır. Bununla birlikte tüketilen besinler önemli bir bağışıklık sistemi organı olan bağırsaktaki yararlı bakteri varlığını belirlemektedir. Yeterli makro ve mikro besin tüketimi, özellikle demir, çinko ve B6, B12, A,C ve E vitaminleri, bağışıklık fonksiyonunu artırarak enfeksiyonu önlemeye ve bunlarla savaşmaya yardımcı olabilmektedir.

D vitamini düzeyinin Covid-19’un şiddetinde belirleyici rolü vardır

En önemli vitaminlerden biri olan D vitamini düzeyinin Covid-19 şiddeti ve Covid-19’a bağlı ölümler ile ilişkisi üzerine yapılmış çalışmalar bulunmaktadır. Ayrıca solumun yolu hastalıklarının bozulmuş D vitamini metabolizması ile ilişkili olduğu; akciğer enfeksiyonu sonrası D vitamini seviyesinin  azaldığı da yapılan çalışmalarda belirlenmiştir.

Vitamin ve mineraller öncelikle doğal yollardan alınmalı

Bağışıklık sistemi için gerekli olan bu vitamin ve minerallerin başlıca kaynakları yumurta, süt ve süt ürünler, kırmızı et, hindi ve balık gibi hayvansal protein kaynakları olmaktadır. Ay çekirdeği, fıstık, badem ve avokado yine bağışıklık için önemli olan sağlıklı yağ asitleri ve E vitamini içermektedir. Vücudumuzun savunma mekanizması için önemli olan antioksidan besin öğeleri ise turunçgiller ve kivi, pancar, koyu yeşil yapraklı sebzeler ile karnabahar, brokoli, sarımsak ve soğan gibi sülfürlü sebzelerde yüksek miktarda bulunmaktadır. Öncelikli olarak dengeli bir beslenme şekli ile bu vitamin ve mineralleri doğal yollardan alınmalı, ihtiyaç durumunda ise hekime danışılarak takviye kullanımına gidilmelidir.

Dengeli beslenme için bu kurallara uyun

Tükettiğiniz sebze ve meyvelerin farklı renkte olmasına özen gösterin. Tabaklarınız ne kadar renkliyse o kadar çok antioksidan vitamin-mineral alırsınız.

Haftada en az iki gün ızgara veya fırında pişmiş şekilde hamsi, uskumru, sardalya, palamut ve çinekop gibi omega 3 zengini balıkları tüketin.

Sıvı tüketiminize özen gösterin. Vücut ağırlığınız başına 30 ml. su tüketimi sağlayın.

Paketli atıştırmalıklardan uzak durun. Öğünlerinizin düzenli olmasına özen gösterin.

Bilimsel dayanağı olmayan besin takviyelerinden, bitkisel karışımlar ve kürlerden uzak durun.

Düzenli fiziksel aktivite ve egzersizi hayatınızın bir parçası haline getirmeye çalışın.

Uyku sürenizin yeterli olmasına özen gösterin.

Kış hastalıkları için tedbirinizi şimdiden alın

Kış hastalıkları için tedbirinizi şimdiden alın

Kış aylarına girmeye hazırladığımız bu dönemde görülen değişken hava insanların ruhsal durumunu etkilemekle birlikte çeşitli hastalıklara yakalanma riskini de artırabiliyor uzmanlarından Dr.Veysel Umut Sadıkoğlu “Aslında mevsimden bağımsız olarak bağışıklığımızı her zaman güçlü tutmalıyız. Ne kadar güçlü bir bağışıklık sistemimiz var ise o kadar hastalıklara karşı gücümüz var demektir” diyor.

Havaların giderek soğuduğu şu günlerde hüzünlü, kasvetli, bol bulutlu havaları ile uyanmaya başladık. Kış ayları denince yüzümüzü güldüren hatıraların yanında aklımıza öksürük, burun akıntısı, doktor odaları, iğneler ve serumlar da geliyor. Dr. Veysel Umut Sadıkoğlu, yılların verdiği tecrübelere rağmen bu kısır döngüden kurtulamayan birey sayısının azımsanmayacak seviyede olduğunun altını çiziyor.

Yeterli ve düzenli uyku ile bağışıklığı güçlü tutabilirsiniz

Hastalıklara yakalanmada bağışıklığın önemli bir rolünün olduğunu Dr. Veysel Umut Sadıkoğlu, bağışıklığı güçlü tutmak için önce uykuya önem verilmesi gerektiğini söylüyor. Yeterli ve düzenli uykunun önemine dikkat çeken Sadıkoğlu, aynı saatte uyuyup uyanmak gerektiğini ve uykuda karanlık, sessiz, rahat bir ortamın tercih edilmesinin gerektiğini anlatıyor. Fiziksel aktivite, haftanın en az 3 günü 45 dakikadan az olmayan egzersizler de sağlığımızı için büyük önem taşıyor. Dr. Sadıkoğlu “Mümkünse açık havada, oksijeni bol bir bölgede spora uygun kıyafetler ile tok olarak egzersiz yapmaya çalışılmalı” diyor.

Bağışıklıkta beslenmenin yeri çok büyük

Beslenme düzenimizi proteini bol ürünlerden seçerek, kırmızı et, yumurta, peynir, süt gibi ürünleri yeterli miktarda tüketmemiz gerektiğini vurgulayan Dr. Veysel Umut Sadıkoğlu, kızartma, kavurma yerine ızgara, haşlama ve fırın yemeklerinin tercih edilmesi gerektiğini söylüyor. Bağışıklığımızı güçlendirirken Omega-3’ten zengin balıkların ve ceviz gibi kuru yemişlerin tüketilmesi, yeterli vitamin alınması gerektiğini hatırlatan Dr. Sadıkoğlu, özellikle yüksek C vitaminine sahip turuncu meyve ve sebzelerin (portakal, mandalina, kivi, limon, kapya biber) beslenme planımızda olması gerektiğini belirtiyor.

En önemlisi mutluluk

Beta glutenin ana kaynağı tam tahıllar ve yulaf içeren bir beslenme tarzının benimsenmesinin bağışıklığı güçlendirmede fayda sağladığını bildiren Dr.Veysel Umut Sadıkoğlu, beyaz ekmek, makarna yerine tam tahıllı ekmekler ve bulgur tercih edilebileceğini söylüyor. “Bağışıklığımızı güçlendirirken aynı zamanda genç kalmamızı da sağlayacak glutatyon içeren avokado, brokoli, kuşkonmaz gibi ürünler tercih edilmeli” diyen Sadıkoğlu, sözlerini şöyle sürdürüyor: ”Çinko ve selenyum içeren deniz ürünleri, yağlı tohumlar beslenmede ihmal edilmemelidir. Yüzyılların bize öğrettiği probiyotik kaynağı olan fermente ürünler; kefir, turşu ve yoğurt gibi gıdaların günlük olarak tüketimine özen gösterilmeli. Bütün bunlar önemli ama en önemlisi mutluluk! Havalar nasıl olursa olsun sizin havanız her derde derman olacaktır… ”

Ağız ve diş sağlığı için yapmamamız gerekenler

Ağız ve diş sağlığı için yapmamamız gerekenler

Sağlık, kişinin bedensel, ruhsal ve sosyal bir bütün olarak tam bir iyi olma durumudur. Kişilerin bedensel sağlığı vücuttaki tüm doku ve organların sağlıklı olması ile mümkün olduğundan, ağız ve diş bakımına da gereken özeni göstermek gerekir.

Ağız ve diş sağlığını bozan etkenler kişinin genel beden sağlığını direkt olarak etkilemekte, diş eti hastalıkları ile diş çürükleri; sinüzit, romatizma, kemik erimesi, şeker hastalığı, kalp ve damar hastalıkları, sindirim sorunları, erken doğum ve düşük doğum risklerini arttırmaktadır. Dış ortamla ilişkili olan ağız ve dişlerimizin sağlıklı ve bakımlı olması hayat kalitemiz açısından oldukça önemlidir.

Dental Group Hospitadent Yönetim Kurulu Başkanı Diş Hekimi Ahmet Selvi: Ağız ve diş bakımının düzenli olarak yapılması, tedavisi ihmal edilen diş ve diş eti hastalıklarının ileride yol açabileceği maddi ve manevi problemleri önlemek için düzenli olarak 6 ayda bir diş hekimi kontrolünün yapılması gerektiğini bildirdi.

Sağlıklı bir yaşam, ağız ve diş sağlığıyla başlar ve bu yüzden ağız ve diş bakımına özellikle küçük yaşlarda toplumun en küçük birimi olan ailede başlanmalı, ağız ve diş bakımı alışkanlık haline getirilmelidir.

Akciğer kanserinde akıllı ilaçlardan aşıya yeni yöntemler kullanılıyor

Akciğer kanserinde akıllı ilaçlardan aşıya yeni yöntemler kullanılıyor

Tıpta yaşanan gelişmeler, adı bir zamanlar ölümle birlikte anılan hastalıkların tedavisinde bile umut veren sonuçlar alınmasını sağlıyor. Akciğer kanseri tedavisindeki yenilikler de özellikle kanser evresi ilerlemiş hastalarda, yüz güldüren sonuçlar alınmasını sağlıyor. Kansere bağlı ölümlerde ülkemizde, erkeklerde birinci, kadınlarda ise ikinci olan akciğer kanseri; öksürük, kanlı balgam, nefes darlığı, kilo kaybı ve göğüs ağrısı ile kendini gösteriyor. Yüzde 85-90’ı sigara kullanımına bağlı gelişen akciğer kanseri tedavisinde yaşanan gelişmeler özellikle ilerleyen vakalar için de umut veriyor. Acıbadem Altunizade Hastanesi Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Aziz Yazar, akciğer kanseri tedavisinde “akıllı ilaç ve immünoterapi” yöntemleri ile yaşam süresinin ve yaşam kalitesinin artırıldığını belirtirken akciğer kanserine yol açan etmenlerden uzak durmak gerektiğini de vurguluyor.

Akciğer kanserinde akıllı ilaçlardan aşıya yeni yöntemler kullanılıyor

En temel neden, sigara

Aktif olarak sigara içmenin yanı sıra sigara içilen ortamlarda bulunmak da akciğer kanserine yol açabiliyor. Sigara içilen süre uzadıkça ve günlük içilen sigara miktarı arttıkça akciğer kanseri gelişme riski de orantılı olarak yükseliyor. Sigaranın yanında “asbest maruziyeti, radyasyon, egzoz gazları, radon, arsenik ve ailede kanser öyküsü” gibi etmenler de bu hastalığa yol açabiliyor. Akciğer kanserinin birinci, ikinci ve üçüncü evrelerinde tedavinin cerrahi yöntemlerle gerçekleştirildiğini anlatan Prof. Dr. Aziz Yazar, “Üçüncü evrede bazen eşzamanlı olarak kemoterapi ve radyoterapi de uygulanıyor. Ancak bu yöntemlerin uygulanamadığı ileri evre akciğer kanseri tedavisinde de yenilikler var” diye bilgi veriyor.

Akıllı ilaçlar ile tedavide başarıyı yükseltiyor

İleri evre küçük hücreli dışı akciğer kanserinde tedaviye başlamadan önce tümör dokusuna testler yapıldığını ve çıkan sonuca göre akıllı ilaç kullanılıp kullanmayacağına karar verildiğini anlatan Prof. Dr. Aziz Yazar, şöyle devam ediyor:

“Bu testlerden birisinin pozitif çıkması durumunda tedavide ilk tercihimiz akıllı ilaçlardan biri olmalıdır. Akıllı ilaçlar tümör hücresi üzerinde bir belirleyiciye (antene) saldırarak tümör hücresinin ölmesine yol açar. Bu ilaçlarla tedavide cevap oranı yüzde 80’e kadar çıkıyor. Hastalığın kontrol altında tutulma süresi de akıllı ilaçlarla kemoterapiye göre daha uzun süreli oluyor.”

Ağızdan alınan akıllı ilaçlar kullanım kolaylığı sağlarken kemoterapiye göre oldukça düşük olan yan etkileri ile de hastanın konforunu artırıyor. Akıllı ilaçlardan birine direnç gelişmesi halinde bir başka akıllı ilaçla tedaviye devam edilebiliyor.

Prof. Dr. Aziz Yazar, damardan uygulanan bevacizumab ve ramucirumab gibi akıllı ilaçların da uygun olan kişilerde kemoterapi ile birlikte kullanıldığında tedavi başarısını artırdığını belirtiyor.

İmmünoterapi ile gelen tedavi başarısı

Ağızdan akıllı ilaç kullanımına uygun olmayan hastaların tedavisinde ise bağışıklık sisteminin güçlendirilmesi temeline dayanan immünoterapi kullanılıyor. Kanser tarafından devre dışı bırakılan vücudun bağışıklık sistemi düzeltilerek kansere karşı vücudun kendi hücrelerinin savaşmasını sağlanıyor. Bu yolla kansere karşı daha uzun süreli başarı sağlanabildiğini vurgulayan Prof. Dr. Aziz Yazar, ”İmmünoterapi ile tedavide yanıt akıllı ilaçlarla yapılan tedaviye göre daha geç ortaya çıkar. İmmünoterapi kemoterapi ile birlikte verilebildiği gibi kemoterapi olmadan tek başına da kullanılabiliyor. Tümör dokusunda bakılan PD-L1 testinin pozitiflik oranı genellikle immünoterapinin başarısını belirlemede faydalı olabiliyor” diye bilgi veriyor.

İmmünoterapi tedavisi damar yolu ile veriliyor. Yan tesirleri kemoterapiye göre yarı yarıya daha az olan bu tedavi, otoimmün hastalığı olan veya bağışıklık sistemini baskılayan tedavi alan kişilerde kullanılmıyor.

Küba aşısı da immünoterapi ilacı

Küba aşısı olarak bilinen aşının da bağışıklık sistemi üzerinden etki ettiği için immünoterapi grubunda kabul edildiğini belirten Prof. Dr. Aziz Yazar, “Bu aşı Küba ve Arjantin’de ruhsatlı. Metastatik akciğer kanseri tedavisinde kullanıldığında hayatta kalma oranını artırdığı gösterildi. Yan tesiri yok denecek kadar az olan aşının uygulaması cilt altından yapılıyor” diyor.

Pandemi dönemi kaslarınız erimesin

Pandemi dönemi kaslarınız erimesin

Covid-19 pandemisinde uzun süre evde kalmak ve eskisine oranla çok daha az hareket etmek zorunda olmak bizi sosyal yönden olduğu kadar fiziksel açıdan da zorlamaya başladı. Önceleri kronik sorunları olanları ve yaşlıları etkileyen bu rahatsızlar giderek her yaştan kişi hatta çocuklar için tehdit olmaya başladı. Tıpta “sarkopeni” olarak bilinen kas erimesi de bu tehditler arasında… Yaşlılık hastalığı olarak bilinen kas kaybının artık uzun süren hareketsizliğe bağlı olarak her yaş grubunun sorunu haline geldiğini belirten Acıbadem Fulya Hastanesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Prof. Dr. Selda Özçırpıcı, “Sık sık düşme, güçsüz hissetme, sandalyeden kalkarken zorlanma, yürüme hızında yavaşlık veya yürümede zorlanma gibi şikayet ve bulguları olan kişilerde kas kaybına yönelik ileri tetkik ve değerlendirme gerekir” uyarısında bulunuyor. Prof. Dr. Selda Özçırpıcı, kas kaybının önüne geçilmesi için yapılması gerekenleri de beş ana başlıkta topluyor.

Kronik hastalıklar riski artırıyor

Kas kütlesi ve fonksiyonunda azalmaya bağlı olarak kas güçsüzlüğü, fiziksel yetersizlik, yaşam kalitesinde bozulma ve hatta ölüme neden olabilecek bir hastalık olan sarkopeni (kas erimesi, kas kaybı) özellikle ileri yaşlarda ortaya çıkıyor. 50’li yaşlardan sonra sadece kemik kaybı değil, yaşla artan kas kayıpları da yaşandığına dikkat çeken Prof. Dr. Selda Özçırpıcı, şöyle devam ediyor:

“Kas kaybı, 60-70 yaşları arasında yüzde 5-13 oranında görülürken 80 yaş ve üzerinde bu oran

yüzde 11-50 düzeyine çıkabiliyor. İnsülin direnci, şeker hastalığı, kronik Akciğer hastalığı (KOAH) böbrek hastalığı olanlarda bu oranlar daha da artıyor.”

Covid-19 geçirenlerde daha sık görülüyor

Kas kaybının uzun süre hareketsiz yaşam tarzı sürenlerde, yatak istirahati geçirenlerde, şiddetli enfeksiyon ya da sistemik hastalık yaşayanlarda da ortaya çıktığını anlatan Prof. Dr. Selda Özçırpıcı, öncelikle Covid-19 geçirenlerin risk altında olduğunu belirtiyor. Covid-19 virüsüne yakalananlarda kas ağrıları, kas kitlesinde azalma ve kas güçsüzlüğüne sık rastlandığına dikkat çeken Prof. Dr. Selda Özçırpıcı, “Ayrıca bu hastaların uzun süre yoğun bakımda yatması veya yatak istirahatinde olması, akciğer kapasitelerinin azalması, enfeksiyona bağlı gelişen sitokin fırtınası (Covid-19 ile mücadele sırasında bağışıklık sisteminin virüsü yok etmeye çalışırken akciğer hücrelerine de saldırması, bağışıklık sisteminin aşırı reaksiyonda bulunması nedeniyle vücuda zarar vermesi) kas kütlesini azaltıyor ve kas erimesini hızlandırıyor” diyor.

En önemli kriter, kas gücünde azalma

Covid-19 virüsü bulaşmamış olsa bile pandemi koşulları nedeniyle uzun süre evde kalan kişilerin günlük yaşam aktiviteleri azalıyor. Bunun da hareketsizliğe bağlı kas gücü ve kas kitlesi kaybı riskini artırdığına değinen Prof. Dr. Selda Özçırpıcı, “Yaşlı hastalar için bu risk daha yüksek olmakla birlikte tüm yaş grupları, için de kas kaybı riski mevcut” uyarısında bulunuyor.

Kas kaybı tanısında en önemli kriter, kas gücünün azalması. Hastada kas miktarında ve kalitesinde azalma ve düşük performans olması halinde ciddi bir kas kaybının söz konusu olduğunu dile getiren Prof. Dr. Selda Özçırpıcı, şunları söylüyor:

“Sık sık düşme, güçsüz hissetme, sandalyeden kalkarken zorlanma, yürüme hızında yavaşlık veya yürümede zorlanma gibi şikayet ve bulguları olan kişilerde sarkopeni varlığı için ileri tetkik ve değerlendirme gerekir. El sıkma gücünün değerlendirilmesi, sandalyeden kalkma testi, yürüme testi ve kas gücü ölçümü yapılabilir. Kas miktarı US, bilgisayarlı tomografi, MR, BİA (biyoelektrisel impedans analizi) gibi tetkiklerle de daha ayrıntılı değerlendirilebilir.”

Bu beş başlığa dikkat

Pandemi sürecinin belirsizliğini koruduğu ve hareketsiz yaşam tarzının devam ettiği şu dönemde kas kaybını önlemek için yapılabilecekleri beş ana başlıkta toplayan Prof. Dr. Selda Özçırpıcı’nın önerileri şöyle:

Korunma: Tedavide en önemli faktör olarak hastalık gelişmeden önlem almak. Bunun için riskli gruptaki hastaların saptanması, kas kaybı gelişmeden önlemler alınması gerekiyor. Özellikle yaşlılarda, hareketsiz olan çocuk ve yetişkinlerde, kronik hastalıkları bulunanlarda kas kaybının önüne geçilmesi için hareket, onların günlük yaşamının vazgeçilmez bir parçası olmalı.

Proteinden zengin beslenme: Sağlıklı kaslar için protein ve albümin düzeyine dikkat etmek gerekiyor. Bu nedenle günlük protein alımı yaşlı hastalarda kilogram başına ortalama 1.2-1.3 gr düzeyinde olmalı. Ayrıca enfeksiyon geçirenlerde, ameliyat sonrası dönemde ve hızlı kilo kaybı olanlarda bu miktar artırılmalı.

Yeterli D vitamini: Eksikliği kas güçsüzlüğü ve kas kaybına neden olduğundan kandaki D vitamini düzeyinin yeterli düzeyde olması önemli. Bu nedenle D vitamini düşük olan hastaların tedavisinin düzenlenmesi gerekiyor. Ayrıca D vitamininin vücutta kullanımını düzenleyen magnezyum mineralinde de eksiklik olmaması önemli.

Egzersiz: Kas gücünün ve kitlesinin korunmasında en önemli faktör, düzenli egzersiz yapılması. Aerobik egzersizler olarak bilinen (yürüme, koşma, yüzme vs) yanında kas gücünü artırıcı dirençli egzersizler de mutlaka yapılmalı. Özellikle bel-karın, kalça çevresi ve üst bacak kaslarının güçlendirilmesi hastanın yürüme kalitesini ve dengesini artırır, düşmeleri azaltır. Bu nedenle evin içinde bile olsa haftada en az 3 gün, 30-45 dakikalık tempolu yürümeye (ev içi yürüme de olabilir) ve kas güçlendirici egzersizlerin yapılmasına özen gösterilmeli. Burada unutulmaması gereken nokta, egzersizin türü ve yoğunluğunun kişiye uygun olması. 

Gün içinde uzun süreli hareketsizlikten kaçınma: Özellikle ileri yaşta olanların egzersize yaşamlarında yer açmaları büyük önem taşırken her yarım saatte bir kalkıp ev içinde dolaşmaları, solunum egzersizi yapmaları kas kaybını önlemede onlara yardımcı olur.

Turşunun gücünden faydalanın!

Turşunun gücünden faydalanın!

Bir yandan Covid-19 enfeksiyonu, bir yandan mevsimsel hastalıklar derken bağışıklık sisteminin güçlü olması her zamankinden çok daha önemli. Lezzetli olduğu kadar bağışıklığı güçlendirmeye katkı sağlamasıyla da öne çıkan besinlerden turşuya sofralarda yer vermek gerektiğini belirten Acıbadem Kadıköy Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Ece Öneş, “Turşu yararlı bakterilerden oldukça zengin bir besindir ve başta bağırsak sağlığı olmak üzere bağışıklığın güçlenmesinde, metabolizmanın hızlandırılmasında ve kan şekerinin dengelenmesinde sağlığa olumlu katkıları bulunur. Yapılan son bilimsel çalışmalar ise turşunun kanserden koruyucu etkilerinin de olabileceği yönündedir. Ancak bu kadar çok faydası bulunan bir besinin kurulması, saklanması veya tüketilmesi sırasında yapılabilecek birtakım hatalar yararlı bakterilerin yerine zararlı bakterilerin sayısını arttırarak sağlığı olumsuz etkileyebilmektedir” diyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Ece Öneş, turşu kurarken, tüketirken ve saklarken dikkat edilmesi gereken 10 önemli kuralı anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Turşu yapacağınız besinleri özenle seçin

Turşusunu kuracağınız meyve ve sebzelerin taze, zedelenmemiş ve kaliteli olmasına özen gösterin. Eğer çürümeye veya bozulmaya başlamış bir meyve veya sebzeyi turşu kurmak için kullanırsanız turşu oluşum mekanizmasında gerekli olan yararlı bakterilerin oluşmasını/ çalışmasını engelleyebilir ve zararlı bakterilerin artmasına neden olarak besin zehirlenmelerine yol açabilirsiniz.

Plastik yerine cam kapları kullanın

Turşunuzu kuracağınız kabın cam olmasına dikkat edin. Çünkü sağlığa uygun olmayan plastik kapların yapımında kullanılan kanserojen maddeler turşunun içerisine geçebilir ve bu durum sağlık için oldukça büyük bir risk yaratır. Sağlık için riskinin yanı sıra küresel ısınmayı arttırmamak için de plastik kullanımını en aza indirmemiz gerektiğinden turşu kurmak için en iyi tercihin cam kaplar olduğunu unutmamak gerekir.

Turşu kurmadan önce besin ve kap temizliğine dikkat edin

Turşu kurarken kullanacağınız besinlerin öncesinde çok iyi temizlenmiş olması gerekmektedir. Aynı şekilde kullanacağınız kap, kaşık, kepçe vb. malzemelerin de iyi temizlenmesi gerekmektedir ancak bu malzemelerde temizlik malzemesi kalıntısı da kalmamasına dikkat edilmelidir. Kalıntı temizlik malzemeleri sağlık için risk oluşturmakla beraber mayalanmanın oluşmasını da engeller.

İçme suyu kullanın

Besinlerinizi koyacağınız tuzlu salamura suyun temiz olması oldukça önemlidir. Bu nedenle güvenli olmayan kaynaklardan alınmış veya çok beklemiş suların içerisinde zararlı bakterilerin olduğu unutulmamalı ve turşu için asla kullanılmamalıdır. Temiz olmayan su ile hazırladığınız turşunun içerisinde zararlı bakteriler çok fazla üreyeceğinden besin zehirlenmelerine yol açabilir.

Tuzu kararında kullanın

Uzman Diyetisyen Ece Öneş “Turşu için tuz olmazsa olmazdır. Turşunun oluşum mekanizmasındaki yararlı bakterilerin üremesi ve zararlı bakterilerin oluşumunun engellenmesi için yeterli miktarda tuz varlığı çok önemlidir. Turşunun tuzu az konulduğunda yumuşama ve suda bulanıklaşma görülürken; tuzu fazla konulduğunda ise olgunlaşma süresi uzadığı gibi tadı da fazla tuzlu olacaktır. Bu nedenle hazırlanacak salamura suyunun 1 litre suya 80 gram tuz eklenerek (yüzde 8’lik tuzlu su) hazırlanması oldukça önemlidir” diyor.

Kaya tuzu tercih edin

Eğer turşunuzun yumuşamasını istemiyorsanız tuz tercihinizi kaya tuzundan yana kullanın. Sofra tuzuyla yapılan turşular kaya tuzuyla yapılan turşulara göre çok daha kısa sürede yumuşamaktadır. Kaya tuzu kullandığınızda da yüzde 8’lik (1 litre suya 80 gram kaya tuzu) tuzlu su hazırlamanız yeterli olacaktır.

Sirke ve limon tuzu kullanın

Eğer turşunuzu taze fasulye gibi asitliği az olan bir sebze veya meyveyle kuracaksanız turşu oluşumunu sağlayabilmek için daha fazla tuz koymanız gerekir. Ancak tuzu ne kadar arttırırsanız sağlık açısından o kadar risk oluşturacağından tuz yerine limon tuzu kullanarak aynı mekanizmanın gerçekleşmesini sağlayabilirsiniz. Turşu oluşumunda zararlı bakterilerin kontrolsüz üremesini engelleyen sirkeden de turşu yapımı sırasında destek alabilirsiniz.

Karanlıkta, uygun sıcaklık ve uygun sürede bekletin

Turşunuzu kurdunuz, sıra geldi bekletmeye. Turşunuzun karanlıkta ve 18-20 derecede beklemesi gerekmektedir. Eğer 20 derecenin üzerinde bir sıcaklıkta bekletilirse zararlı bakterilerin hızla artması söz konusuyken 18 dereceden daha düşük bir sıcaklıkta bekletilmesi ideal bir turşu oluşumunu engeller. En ideal bekletme süresi ise genellikle 4-6 haftadır.

Beyaz tabakayı takip edin

Sebze veya meyveleriniz mayalanmaya başladıktan sonra en üst kısımda oluşan beyaz tabakanın takip edilmesi ve görüldüğü anda hemen alınması gerekir. Bu tabaka hemen alınmazsa küf oluşmasına ve dolayısıyla turşunun bozulmasına neden olur. Eğer uygun oranda tuz eklenmediyse ve/veya uygun sıcaklıkta bekletilmediyse beyaz tabaka görülme olasılığı daha yüksektir.

Tüketirken dikkat!

Uzman Diyetisyen Ece Öneş “Turşunun sağlığa yararları oldukça fazladır ancak tuzlu bir besin olduğu ve sodyum içeriğinin yüksek olduğu unutulmamalıdır. Örneğin beyaz lahananın 100 gramında 12 mg sodyum bulunurken 100 gram lahana turşusunda yaklaşık 300 mg sodyum bulunmaktadır. Bu nedenle eğer hipertansiyon hastasıysanız, herhangi bir kalp-damar hastalığınız varsa, kronik böbrek yetmezliği hastasıysanız, sık sık ödem problemleri yaşıyorsanız veya mide problemleriniz varsa turşunun sık tüketilmesi size yarar sağlamadığı gibi zarar verecektir” diyor.

Prematüre doğumlar kabus olmaktan çıktı

Prematüre doğumlar kabus olmaktan çıktı

  1. haftadan önce gerçekleşen doğumlara prematüre doğum adı veriliyor. Erken doğan bebeklerde solunum sorunları, hipotermi, beslenme problemleri yaşanabildiğini belirten Uzm. Dr. Sibel Kılıçaslan, 17 Kasım Dünya Prematüre Günü vesilesiyle önemli bilgiler veriyor.

Bir bebeğin dünyaya gelmesi 9 aylık bir zaman sürer, bu sürecin sonucunda doğum gerçekleşir. Ancak bazen 9 aylık bu süre tamamlanmadan doğum kendiliğinden gerçekleşebiliyor. Bu durum annede ya da bebekte gelişen bazı sağlık problemleri ya da doktorların doğumu erken gerçekleştirmeye karar vermesi nedeniyle ortaya çıkabiliyor.  37’inci haftadan önce gerçekleşen doğumlara “prematüre doğum” adı verildiğini söyleyen Uzm. Dr. Sibel Kılıçaslan, doğum sürecinin 35, 32, 28 hafta gibi daha erken sürelere indikçe doğum sonrası yaşanabilen sorunlarında aynı oranda arttığının altını çiziyor.

Uzm. Dr. Sibel Kılıçaslan, prematüre bebeklerin doğum sonrası yaşadığı sorunlardan birinin solunum sıkıntısı olduğunu belirtiyor. Bebeğin akciğerlerinin dış ortamda kendisi solumayı sağlayacak şekilde gelişmediği için doğum sonrası oksijen veya solunum cihazlarına ihtiyaç duyabileceğini söyleyen Uzm. Dr. Kılıçaslan, düşük vücut sıcaklığı olan hipoterminin prematüre bebeklerde görüldüğünün altını çiziyor. Uzm. Dr. Sibel Kılıçaslan, normalde bebeğin doğum öncesi son aylarda cilt altı yağ dokusunun arttığını, ancak erken doğum dolayısı ile bebeğin kilosunun azlığı nedeniyle vücut ısısını muhafaza edemediğini ve bu nedenle uzun süre kuvöz içi sıcaklığa ihtiyaç duyduğunu belirtiyor.

Prematüre bebeklerde enfeksiyon riski yüksek

Prematüre bebeklerde doğum sonrası beslenmenin büyük problem olduğunu söyleyen Uzm. Dr. Sibel Kılıçaslan, yaşanılan sorunları bebeğin yeterince emme refleksinin gelişmemesi veya emecek gücünün zayıf olması, emilen sütün yeterince sindirilememesi ve bu sebepten kan şekerinin düşme eğilimi olarak sıralıyor.

Bağışıklık sisteminin yeterince gelişmemesi nedeniyle prematüre bebeklerin enfeksiyona eğilimlerinin oldukça yüksek olduğunu hatırlatan Uzm. Dr. Kılıçaslan, bu bebeklerde sarılığının erken başlayıp kısa sürede tehlikeli seviyelere çıkabileceğinin altını çiziyor.

Prematüre bebekler oksijen almak ve ısısını muhafaza etmek ve sarılık tedavisi dolayısı ile günlerce kuvöz içinde ve yoğun bakım ünitesinde kalabiliyor. Beslenmeleri yeterli olmadığı için serum ve burun sondasıyla beslenme ihtiyacı duyabiliyor. Bu durumlar ile karşılaşan ailelerin bebeklerin doğdukları hastane ve çalışan personelin yeterliliği konusunda şüphede kaldığını ve bebeklerin kuvözde kalış süreleri uzadığı takdirde diğer yoğun bakım ünitelerine sevkleri söz konusu olduğunu belirten Uzm. Dr. Sibel Kılıçaslan, “Halbuki doğum öncesi ve doğum sonrası gebelerin ve doğan bebeğin dikkatli bir şekilde takibi, doğum sonrası yaşanabilecek riskleri minimuma indiriyor ve prematüre doğumlar kabus olmaktan çıkıyor” diyor.

Prematüre bebeğin odasında ısı muhafazası sağlanmalı

Uzm. Dr. Sibel Kılıçaslan, prematüre bebeklerin sağlıklı gelişimi için yapılabilecekleri ise şöyle sıralıyor:

Doğum doktoru ile çocuk doktoru iletişim halinde olarak mutlaka anneye doğum öncesi akciğer olgunlaşmasını destekleyen ilaçların yapılması sağlanmalıdır.

Doğum sonrası hem çocuk doktoru hem de hemşireler bebeğe fazla invazif girişimler yani kan almak, hortumla uzun süre ağız, burun temizlemek, vücudu doğum sonrası yıkamak gibi yani bebeği doğum sonrası strese sokacak girişimlerden kaçınmalıdır. Isısı hemen sağlanmalı, minimum ellenmeli ve steril çalışılmalı, kısa sürede beslemeye geçilmeli, oksijen tedavisi sadece gerektiği kadar verilmeli ve kuvözde ve hastanede gerektiği kadar tutulmalı, en kısa sürede anneyi emmesi ve taburcu edilmesi sağlanmalıdır.

Ev ortamı steril hale getirilmeli, ziyaretçi kontrollü sayıda olmalı, bebeğin odasında yeterli ısı muhafazası sağlanmalı, anne sütü vazgeçilmez olmalı, aşılar ve aylık kontroller düzenli olarak yapılmalıdır.

 

Antibiyotik içerken şunlara dikkat edin!

Antibiyotik içerken şunlara dikkat edin!

Covid-19 enfeksiyonunun tüm hızıyla devam ettiği bugünlerde, bir yandan da her sonbaharda olduğu gibi yine mevsimsel grip ve nezle gibi viral hastalıklar da kapıyı çalmaya başladı! Virüslerin neden olduğu hastalıkların en önemli özelliklerinin başında bulaşıcılığının çok fazla olması gelirken, tedavide bilinen bir ilacının olmaması da önemli bir sorun olarak karşımıza çıkıyor. Zira bu noktada pek çok kişi antibiyotiğe sarılarak fayda yerine daha fazla zarar görebiliyor! İşte, tüm dünyada 18 Kasım Antibiyotik Farkındalık Günü ile bilinçsiz antibiyotik kullanımının tehlikelerine karşı farkındalık yaratılması amaçlanıyor. Acıbadem Altunizade Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Hacer Kuzu Okur “İnsanlık tarihinin önemli dönüm noktalarından biri; antibiyotiklerin bulunması ve böylece pek çok insanın hayatının kurtarılabilmesidir. Ancak enfeksiyonun nedeninin viral ya da bakteriyel kökenli olup olmadığının ayrımı için klinik ve laboratuvar testlerine ihtiyaç vardır. Antibiyotiklerin mutlaka hekim kontrolünde kullanılması gerekir, aksi takdirde çok ciddi zararlar verebilir” diyor. Prof. Dr. Hacer Kuzu Okur, bilinçsiz antibiyotik kullanımının 5 önemli zararını anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Direnç geliştiriyor

Antibiyotiğin aşırı ve yanlış kullanımı sonucu pek çok bakteri direnç geliştirmiştir. Yani antibiyotik işe yaramaz hale gelir. Bu durum enfeksiyonların tedavi edilememesine neden olur. Antibiyotikler gerekli olduğu zaman kullanılmalı ve önerilen tedavi zamanından önce kesilmemelidir.

Sindirim sistemini bozuyor

Bilinçsiz antibiyotik kullanımı; bulantı, kusma, şişkinlik ve karın ağrıları başta olmak üzere sindirim sisteminin dengesini bozarken, ishale yol açabilir. Ayrıca ağızda yara, diş renginde değişmeye neden olabilir.

Bağışıklık sistemine zarar veriyor

Bağırsak mukozamızdaki yararlı mikropları öldürerek mukozal bağışıklığı bozabilmekte ve yeni enfeksiyonların gelişmesine neden olabilmektedir. Alerjik hastalıkların ortaya çıkmasında artışa yol açabilir. Derideki kaşıntı ve döküntülerden başka öksürük nefes darlığı gibi ileri alerjik reaksiyonlara neden olabilir.

Metabolik sorunlara ve obeziteye yol açabiliyor

Özellikle çocukluk çağında yanlış kullanılan antibiyotikler bağırsak floramızı bozarak emilim sorunları yaratmakta ve diyabet hastalığı zemini oluşturup obeziteye neden olmaktadır.

Karaciğer ve böbrek yetmezliğine zemin hazırlıyor

Prof. Dr. Hacer Kuzu Okur ”Antibiyotikler vücuttan karaciğer ya da böbrek yolu ile atılır.  Pek çok ilaç karaciğer ve böbrek fonksiyonlarını bozmakta ve yetmezliğe neden olabilmektedir. Covid-19 enfeksiyonu ile mücadele ettiğimiz bugünlerde, bir yandan da sonbaharın kendine özgü hastalıkları ile karşı karşıya kaldığımızda hemen antibiyotiğe sarılmak fayda yerine zarar.