Zeka gelişimini destekleyen 8 öneri

Zeka gelişimini destekleyen 8 öneri

Hangi anne baba çocuğunun zeki ve başarılı olmasını istemez ki? Özellikle de Covid-19 pandemisi sürecinde gerek çocuklarının evde online eğitimine kulak kesilen, derslerde bilemediği sorulara şahit olup eğitim başarısını artırma telaşına kapılan gerekse de kendileri işte olduğu için çocuklarının evde eğitimlerinin eksik kalacağından endişe eden pek çok anne baba, hem başarıyı artırmanın hem de çocuklarının zekasını geliştirmenin yollarını arıyor.  Acıbadem Maslak Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Neslihan Korkmaz, “Eğitim de dahil her şeyin eve taşınması biz ebeveynlere bazı sorumluluklar getirdi. Evdeki eğitimin bilgisayarlar üzerinde olması ve birçok ebeveynin çalışıyor olması aileleri çocuklarının eğitimlerinin eksik kalacakları konusunda endişelendiriyor. Çocukların evde eğitimleri devam ederken zekalarını geliştirecek neler yapılabilir diye düşünmeden edemiyor insan. Birçok zeka tipi vardır: Sözel zeka, matematiksel zeka, görsel zeka, bedensel zeka, müziksel zeka, sosyal zeka, kişisel zeka ve doğacı zeka. Bu zekaların birbirleri ile uyumu önemlidir. Bu yüzden bu farklı zekaları geliştirmek için bilişsel çalışmaların yanı sıra, gelişimi için çocuğa ruhsal ve fiziksel yönden de iyi koşullar sağlamalıyız” diyor. Dr. Neslihan Korkmaz, çocukların hem okul başarılarını artırmaya hem de zekalarını geliştirmeye yardımcı olacak önemli öneriler ve uyarılarda bulundu.

Müzik dinletin ve müzik aleti çalmaya yönlendirin
Müzik çocukların kendini ifade etme yeteneklerini geliştirip, estetik, yaratıcı ve yapıcı düşünme kapasitelerini arttırıyor. Okul çağındaki çocukların okuma ve yazmayı daha kolay öğrenmesini, anlama ve düşünme becerilerini geliştiriyor. Yani akademik performansı da olumlu etkiliyor. Dr. Neslihan Korkmaz “Çocuklara müzik dinletmek beyin aktivitesini arttırıp, stresin ve sıkıntının azaltılmasını sağlıyor. Aldıkları müzik eğitimlerine paralel olarak, ritim becerileri olan öğrencilerin diğerlerine oranla günlük hayatlarında daha iyi plan yaptıkları, daha hızlı organize oldukları ve süreçleri daha iyi takip ettikleri yapılan çalışmalarda ispatlanmıştır” diyor. Yapılan araştırmalar ayrıca müzik aleti çalan çocukların büyük ve küçük kas gelişimlerinin desteklendiğini, bilişsel ve psikomotor gelişimine katkı sağladığını ortaya koyuyor.

Spor yaptırın

Egzersiz yapmak, beyin sağlığı için gerekli kimyasalları uyarıyor, dopamin ve endorfin hormonlarını salgılatarak stresi azaltıyor ve uykuya dalmayı kolaylaştırıyor. Düzenli spor; çocuğun motivasyonu artırırken, dans etmek ve yoga yapmak da hem fiziksel hem de ruhsal olarak geliştiriyor.

Bu besinleri mutlaka tüketmesine özen gösterin
Okul başarısını artırmada ve zeka gelişiminde sağlıklı beslenme çok önemli. Yumurta, balık, ceviz, badem, tahıllar, sebzeler, domates, kırmızı et, baklagiller, yoğurt, yemeklere ilave edilecek zerdeçal ve yeterli su tüketimi çok önemli. Odaklanma ve güçlü hafıza yeteneklerini geliştiren, sinir sistemini güçlendiren, beyin gelişimine yardımcı olan bu besinler sinir sistemini güçlendiriyor ve düşünme yetilerini geliştiriyor.

Yeterli ve kaliteli uyumasını sağlayın
Yeterli süre ve kalitede uyku uyuyan çocuklarda bilişsel işlevler artıyor, psikolojik olarak daha sağlıklı hale geliyorlar. Gün içerisinde öğrenilen bilgilerin işlenmesi, hafızada depolanması, sinirler arasında doğru şekilde haritalandırılması uyku vakitlerinde mümkün oluyor.

Oyun oynamaya mutlaka zaman ayırın

Çocuğunuzla oynayın, beraber zaman geçirin. Serbest oyun oynama zamanları yaratın, oyununu kendisinin seçmesine izin verin, yapmaktan çekindiği, korktuğu herhangi bir deneyim için onu yüreklendirin, yaşına uygun taşıyabileceği kadar sorumluluk verin. Dr. Neslihan Korkmaz “Körebe veya saklambaç gibi oyunlar neden- sonuç ilişkisi kurmasını sağlar. Boyama, el işi faaliyeti ya da hamurdan şekiller yaptırabilirsiniz. Puzzle, satranç, dama, tavla, solo test gibi oyunlar çocukların problem çözmesinde katkıda bulunur” diyor.

Onu dikkatli dinleyin
Kronik stres beyin hücrelerini yok ediyor, hipokampüse zarar veriyor ve hafıza kaybı gerçekleşebiliyor. Çocuğunuzla beraber rahatlamak, mümkünse meditasyon yapmak ve rahatlatıcı müzikler dinlemek hafızayı kuvvetlendiriyor.

Telefon ve tableti birlikte sınırlandırın
Tablet, telefon, televizyon ve bilgisayar oyunlarına birlikte süre koyun. Zihinsel ve bedensel aktiviteler planlayın. Çocuğunuza ait bir oda ve masa ayarlayın. Çocuğunuz ders çalışırken evde olabildiğince dikkatini dağıtacak faaliyetlerde bulunmayın. Kitap okuma saati yapmanız çocuğunuz için en büyük katkılardan biri. Birlikte bir tarif seçip yemek yapabilirsiniz. Ayrıca beraber saksıya çiçek ekin ve sulama görevini ona verin” diyor.

Her zaman sevginizi gösterin

Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Neslihan Korkmaz “Her şeyden önce sevginizi gösterin, onlara yanlarında olduğunuzu hissettirin. Şımarır diye düşünerek sevginizi, takdirinizi ve beğeninizi göstermekten kaçınmayın. Kişiliklerini değil, davranışlarını eleştirin. Çocuğunuzun ayrı bir birey olduğunun bilincinde olarak üslubunuza dikkat edin ve onu rencide edecek şekilde davranmaktan kaçının. Yaptığı bir yanlışın neden yanlış olduğunu sabırla ve sevgiyle açıklayın” diyor.

Salgınla Mücadelede; Diş hekimine gittiğinizde nelere dikkat etmelisiniz?

Salgınla Mücadelede; Diş hekimine gittiğinizde nelere dikkat etmelisiniz?

Bütün gece uyumamıştı. Sırası mıydı şimdi? Bir ağrı kesici daha alıp internette evine yakın bir diş hekimi aramaya başladı. Kendi doktoru temaslı olduğu için karantinaya girmişti. Dün aradığı bir doktorun sekreteri randevusuz hasta kabul etmediklerini ve günlük hasta kotaları olduğunu söylemişti. Kliniklerdeki pandemi önlemleri çalışmayı yavaşlatıyordu tabii. Diğer bir diş hekimi evde küçük çocuğu olduğu için çalışmamayı seçmişti. Demek ki herkes benzer durumdaydı.. Kendisine acilen güvenilir bir hekim bulmalıydı. Keşke geçen seneki yıllık kontrol zamanını atlamasaydı. Peki ya bulduğu diş hekiminde güvenle tedavi olabileceğini nasıl anlayacaktı? Mart 2020 den bu yana dişler cephesinde durum böyle. Hastalar da diş hekimleri de yeni durumla başa çıkmaya çalışıyorlar. Pandemi bizi televizyon başına mıhlarken ani önlem olarak bazı diş hekimleri olarak hasta kabul etmemeye başladık.  Belli ki tehlikesiz günlere ulaşmak zaman alacak ve yukarıda anlattığım senaryoyu henüz yaşamadı iseniz de dikkatli olmazsanız yaşayabilirsiniz… Diş hekimine gitmekten kaçınırsanız bir gün mecburen güvenli olmayan bir yere gitmek zorunda kalabilirsiniz. Bilgi bizi korur bunu unutmayalım. Her hastalıkta olduğu gibi bir problemden kendinizi korumak o hastalığa yakalanıp tedavi görmekten kolaydır.

Bu dönemde acil bir diş hekimi ihtiyacınız olsun istemiyorsanız koruma amaçlı aşağıdakileri uygulayabilirsiniz: * Günde 2 kez 2 dakika süren uygun fırçalama. Fırçanızın ve macununuzun nasıl olması gerektiğini doktorunuzla birebir konuşarak sormalısınız. Diş etleriniz kanadığı için fırçalamayı sakın bırakmayın. İnternetten diş fırçalama yöntemlerini inceleyebilirsiniz. *Yatmadan önce bütün dişlerin arasından geçireceğiniz diş ipi. Diş araları ihmale gelmez çünkü sinsi çürükler en çok diş aralarından başlar. Hangi tür ip sizin ağzınıza uygundur bunu da doktorunuzla görüşerek belirlemelisiniz. *Doktorunuzun önereceği size uyacak bir ağız bakım suyu. Her ağızın ihtiyacı farklıdır.

Diyelim ki tedavi ihtiyacınız var. Diş hekimine gittiğinizde nelere dikkat etmelisiniz?

Gittiğiniz işletmede sizi korumak için neler yapıldığını sormaktan çekinmeyiniz.  Diş hekimliğinde pandemi risk yönetimi çok önemli ve ciddi bir konudur. Diş hekimleri zaten genelde bulaşıcı hastalıklara çok maruz kalan bir meslek gurubu olduklarından gerekli altyapı ile çalışmaktadırlar. Ancak rutindeki bazı uygulamalar karşı karşıya kaldığımız virüsün yüksek bulaşıcılığı sebebi ile artık değişti. Düşünün ki siz kendinizi korumak için asansöre bile binmezken sizden hemen önce işlem yapılmış bir koltuğa nasıl oturacaksınız? Ya da aynı bekleme odasında bir çok kişi ile birlikte beklemeyi nasıl göze alacaksınız?

İşte önemli ipuçları:

1-Hekime gitmeden önce kliniğin bir pandemi protokolü olup olmadığını sorgulayabilir, bir gün öncesinden size göndermelerini isteyebilir okuyabilir ve sorularınız varsa sorabilirsiniz.

2- Sadece randevu ile hasta kabul edilmesi insanlar arası fiziksel mesafeyi koruyacak ve gerekli sterilizasyon ve havalandırma işlemleri için yetkililere zaman tanıyacaktır.

3-Gittiğinizde muayenehane veya kliniğin fiziki şartlarını inceleyin. Camlar doğal havalandırma yöntemlerine uygun olarak açılabiliyor olmalı çünkü doğal havalandırmanın bütün hava temizleyici suni yöntemlerden daha iyi ve güvenli olduğu bulunmuş. Bekleme odası dekorasyonu toz ve mikrop tutmayan sade şekilde düzenlenmiş olmalı. Tercihen Sekreter bankosu şeffaf yüksek bir separatörle ayrılmış olmalı. Kendi elemanını korumayan bir işletmenin sizi korumakta çok da hassas olmayacağından emin olabilirsiniz.

4- Tabii ki kapının girişinde dezenfektan bulunmalı veya dezenfektan alerjiniz varsa size özel bir eldiven verilmeli. Ateşiniz kalibre edilmiş bir cihazla ölçülmeli (cihazlar pek çok yerde kalibre edilmeden kullanıldığı için genelde vücut ısısı düşük çıkıyor)

5-Bekleme odasında çok beklememelisiniz eğer orada bekleyenler varsa dışarıda bekleyerek kendinizi korumaya alabilirsiniz. Zaten randevu ile çalışılıyorsa böyle bir sorun yaşamazsınız. Artık muayenehanelerde ve kliniklerde çay kahve ikramının bulunması riskli hale geldi. Bu varsa kullanmayın. Düşünceli bir hekim bu uygulamayı kaldırmıştır zaten.

6-Tüm çalışanlar uygun ekipmanlar giymiş mi ve işlem bittiğinde tıbbi atığa atılabilecek tek kullanımlık dış kabuk giysileri var mı? Bazı hekimler bütün gün aynı kıyafeti giyerek hasta bakıyor. Tabii ki bu çok yanlış bir uygulama. Dış kıyafet her hastada değiştirilmeli.

7-Hekim ve asistanı mutlaka N95 denen maskeyi takmış ve kalkan ile çalışıyor olmalılar. Tercihen işlem odasında havadaki aeresol denen görünmeyen su zerreciklerini emen bir sistem olabilir bu yoksa işlem sırasında cam açık olmalı. İşlem odası iş bittikten sonra uygun soğuk sterilizasyon sıvıları ile silinmeli ve en az yarım saat cam açık bir havalandırma gerçekleştirilmeli. Varsa Ultraviyole ışık yakılmalı. Ama bu ışık sadece gördüğü yüzeyleri dezenfekte eder. Ayrıca hipokloröz sisleme makinesi de kullanılabilir.

8- İşlemler kısa tutulmalı. Bu dönemde ne kadar korunaklı olursanız olun diğer insanlarla aynı ortamda mümkün olduğunca az kalmalısınız. 1 saatten uzun işlemler olacaksa randevuları bölmekte fayda var. Bazı işletmeler HES kodu isteyebilir, normaldir. Bunların yapılıp yapılmadığını sormak en doğal hakkınız.  Bu sayılanlar tabii ki maliyeti arttıran önlemlerdir. Hiç bir işlem yaptırmasanız bile sizin için bunca önlemin alındığı bir yerde muayene ücreti ödemeden gideceğinizi sakın düşünmeyin. Büyük bir saygısızlık olur. Ayrıca; sosyal medyada dolaşan internet üzerinden erişen ucuz reklamlara itibar etmemenizi önemle tavsiye ediyorum. Butik hizmet veren ve hekiminizle gerekirse test sonuçlarınızı karşılıklı rahatça paylaşabileceğiniz, samimiyet kurabileceğiniz yerleri tercih etmenizde fayda var.  Kıymetli Pause dergi okurları; hepimize hayatımızın tüm gerçek keyfinin geri geleceği yepyeni bir gelecek diliyorum. Sağlıkla kalın. Güvenle gülümseyin.

Diş Dr. Pervin Bilginer

Genel anestezi ile uyku rahatlığında diş tedavisi

Genel anestezi ile uyku rahatlığında diş tedavisi

Genel anestezi, hastaların herhangi bir ağrılı cerrahi işlem için uyutulması, işlemin sonunda da uyandırılmasıdır. Acı ve ağrı duyusunu ortadan kaldıran ve derin bir uyku durumuna benzeyen genel anestezi uygulaması geçici bilinç kaybı sağlaması ve kaslarda gevşemeye yol açması sebebiyle hekim tarafından yapılan müdahaleyi kolaylaştırmaktadır.

Anestezi, kelime anlamı olarak “hissizlik, duyusuzluk” demektir. Hastanın acı, ağrı duymaması için uygulanan yöntem, vücudun bütünündeki duyuyu geçici bir süre için yok eder. Bundan dolayı operasyonlar hasta için ağrısız ve hatırlanmayan işlemlerdir.

Tek seansta tüm tedavi işlemleri tamamlanabilir

Çoğunlukla diş hekimi korkusu olan kişilere, çocuklara ve engellilere uygulanan genel anestezi yönteminin diş çekiminden, ileri cerrahi işlemlere kadar diş hekimliğinin tüm alanında başarı ile uygulandığını belirten Hospitadent Dental Group Mecidiyeköy Şubesi Başhekimi Yiğit Emrah Kurt, bu yöntemle tek seansta tüm tedavi işlemlerinin yapılabildiğini söyledi.

Diş eti hastalıklarının çocukların sadece günlük hayatını değil; genel sağlığını, uyku düzenini ve psikolojisini de etkilediği uyarısında bulunan Diş Hekimi Yiğit Emrah Kurt, ‘‘Çocuklarda bu alternatif, hem psikolojik açıdan hem de dişlerdeki problemlerin ilerlememesi açısından avantajlıdır. Tedavi sürecinde hastalar hiçbir ağrı ve his duymamaktadır” şeklinde konuştu.

Korku ve endişeden uzak tedavi

Ayrıca tıbbi zorunluluk durumlarının yanı sıra genel konfor açısından uygulanabilen bu yöntem ile tedavinin korku ve endişeden uzak bir şekilde yapılmasının stresi azaltan bir uygulama olduğuna, uygulamanın ardından hastaların çok kolay ve kısa süre içerisinde yeniden sağlığına kavuştuğuna değindi.

Pozitif tanının yol açtığı 10 negatif duygu!

Pozitif tanının yol açtığı 10 negatif duygu!

Her geçen gün hızla yayılan Covid- 19 enfeksiyonu kadar hastalığa yakalanma endişesi de katlanarak artıyor.  Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi’nden Klinik Psikolog Cansu İvecen “Kişilerde oluşan ‘pozitif çıkma’ kaygısı çaresizlik hissine yol açarken, bu durumla baş etmekte güçlük yaşayanların ruh sağlığının olumsuz etkilendiğini sıkça görüyoruz. Virüsün tedavisi ile ilgili henüz bir netliğe sahip olmamak, hastalığı her insanın farklı şekillerde atlattığı yönündeki edinilen bilgiler kişilerde ölüm korkusunu oluşturmuştur. Görülen bu etkiler hastalığın yayılımının sıklaşması ve kişilerin pozitif çıkması ile birlikte daha da şiddetlenmiştir” diyor. Covid testi pozitif çıkanların psikolojik açıdan da önemli sıkıntılar yaşadığını belirten Klinik Psikolog Cansu İvecen, o negatif duyguları anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Suçluluk hissi

Covid-19 tanısı alan kişiler bu dönem içerisinde kendine dönük sorgulamaları arttırarak virüsü nereden aldıklarına dair belirsizliği zihinlerinde netleştirmeye çalışıyor. Bu belirsizliğe dair oluşan zihinsel meşguliyet kişilerin kendine dönük suçlamalarının artmasına ve çevresinde pozitif tanı almamış diğer insanlar ile kendilerini karşılaştırarak bu durumun neden onların başına geldiğini sorgulamalarına yol açıyor. Covid testi pozitif çıkanlar; acaba yeterince dikkat etmedim mi?, Eksik ya da hatalı yaptığım ne var? diyerek kendilerini sorguluyor.  Virüsü yakın çevresindeki kişilere bulaştırma olasılığı ile birlikte kendilerine dönük olumsuz duyguları ve kendilerini yargılamaları da artıyor.

 Öfke

Covid testi pozitif çıkan hastalar, bu dönem içerisinde başkalarını suçlayarak öfke duyabiliyor. Bu hissedilen öfke hali pozitif tanı alan kimi insanların sosyal ilişkilerini de etkilediğinden beraberinde farklı sorunlara da yol açabiliyor.

‘Ya sevdiklerime bulaştırırsam’ korkusu

Pozitif tanı alan kişiler, özellikle kronik rahatsızlığı olan aile bireyleri ile beraber yaşıyorlarsa, ailedeki diğer üyelere bulaştırma noktasında yoğun bir korku yaşıyor.  Olası bir bulaş durumunda sorumlunun kendileri olacağını düşünen hastalar, diğer aile üyelerinin sağlıkları ile ilgili olumsuz bir takım felaketleştirici düşüncelere ve yoğun korkuya kapılıyor.

Çaresizlik

Klinik Psikolog Cansu İvecen “Hastalıkla birlikte duygusal zorlanmalar da yaşayan bu kişiler ‘daha farklı ne yapabilirdim, buna engel nasıl olabilirdim ya da hastalığının seyrinin daha ağır geçtiği durumlarda elimden başka ne gelebilir’ gibi düşünceler ile beraber kendilerini çaresiz hissediyorlar” diyor.

Yalnızlık

Karantina süresi ile birlikte evde izole olan kişiler sağlık nedeniyle sosyal yaşamına devam edemediklerinden bu durumun ne zaman sona ereceği ve tekrar eski yaşantısına döneceği ile ilgili kendilerini yalnız hissediyor. Karantina sürecinin tamamlanması ile birlikte sosyal çevresinin nasıl karşılayacağına dönük belirsizlikler kişilerde endişe ile birlikte yalnızlık hissinin artmasına neden oluyor. Yaşı daha büyük olan, teknoloji kullanımı noktasında eksiklik yaşayan ve metropol yaşam imkanına sahip olmayan kişiler ihtiyaçlarını karşılama noktasında zorlandıklarından yalnız hissetme duygusunu daha şiddetli yaşayabiliyor.

‘İstenmiyorum’ hissi

Bu süre içerisinde diğer kişilerin pozitif vakalara karşı endişe ve korkuları sebebiyle daha temkinli ve kimi zaman sosyal ilişkilerini sınırlandırmaları ile birlikte kişiler kendilerini istenmeyen biri gibi hissedebiliyor. Bu durum da onları daha da zorlayabiliyor.

Mutsuzluk

Tüm bunlarla beraber kişilerin eskiden keyif aldığı aktiviteleri yapamaması, karantina sürecinde  farklı birçok olumsuz duygulara hapsolması, ev içi faaliyetlerinin sınırlı olması kişilerin mutsuz hissetmesine neden oluyor.

Güvensizlik

Virüsün yayılımın devam etmesi ve pozitif vakaların hastalık süreci sonrasında tekrar pozitif olma olasılığı kişilerin ne kadar dikkat ediyor olsa da tekrarlanabileceği noktasında kontrolün kendilerinde olmadığına dair inancı hissetmelerine neden oluyor. Bu da onların güvensizlik yaşamalarına yol açıyor.

Umutsuzluk

Klinik Psikolog Cansu İvecen “Pozitif çıkan vakaların virüsü ailesine veya sosyal çevresine bulaştırmaları halinde bir başkasını enfekte ettiklerinden dolayı üzüntüleri katlanıyor. Hele bir de kayıp yaşanırsa bunun sorumlusu olarak kendilerini gördüklerinden üzüntüleri çok daha yıkıcı oluyor.  Sürecin belirsizliğinin devam ediyor olması, hastalık ile ilgili henüz bir kanıtlanmış bir tedavinin bulunamaması ve küresel olarak bir dünya sorunu haline gelmesi kişilerin umutsuzluk hissine kapılmalarına yol açıyor.

‘Ölecek miyim’ endişesi

Covid-19 pozitif tanısı alan kişiler daha önceden hastalığa karşı duymuş oldukları endişeye paralel ölüm korkusunu çok daha yoğun hissediyor. Klinik Psikolog Cansu İvecen “Hastalığı daha ağır düzeyde atlatan hastaların, felaketleştirme dediğimiz en kötü sonucu düşünme yapısına yatkın olduğundan korktukları durum ile karşı karşıya kaldıklarında zihinlerinde en felaket sonucu kurduklarını ve yoğun bakımda yatabileceklerine ya da ölebileceklerine dair yoğun kaygılar taşıdıklarını görmekteyiz” diyor.

Kadınlarda yumurta yaşlanmasına dikkat

Kadınlarda yumurta yaşlanmasına dikkat

Yumurta yaşlanması, yumurta sayısının azalmasıyla beraber geride kalan yumurtalardaki kalite düşüklüğüdür.  Kadının yaşı ilerledikçe yumurtanın sayısında düşüş meydana gelir. Bunu, yumurtlamanın bozulması ve yumurta kalitesinin kötüleşmesi takip eder. “Yumurta yaşlanması” olarak tanımlanan bu durum, genel olarak yaş ve genetiğe bağlıdır ve bunlar değiştirilemez sebeplerdir.

“Yumurtalık yaşlanması ile ifade edilmek istenen yumurta sayısının azalması ile beraber geride kalan yumurtalardaki kalite azalmasıdır. Rahim yaşlanması değil, yumurtanın yaşlanması hamile kalmayı zorlaştırır. 30 yaşındaki bir kadının dondurulan yumurtaları 40 yaşına geldiğinde de aynı kalır, dolayısıyla rahmin yaşlanması döllenme işleminin gerçekleşmesini engellemez. Döllenme için yumurtanın genç kalması gerekir. Yaş ilerledikçe özellikle de 35 yaşından sonra folikül sayısı ve kalitesi azalır, 40 yaşından sonra bu olay daha da hızlanır.” diyen Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç Dr. Emre Pabuçcu, yumurta yaşlanmasıyla ilgili merak edilen soruları yanıtladı.

 Yumurtalık yaşlanması neden olur?

Aslında  her şey genetik nedenlerde yatmaktadır. Doğumda az sayıda yumurta ile dünyaya gelen kız çocukları, ileride erken menopoz ve  infertilite adayıdır. Her kadının her adet döneminde belli sayıda yumurtası azalır. Bu doğal bir süreçtir. Bu durum çok sayıda yumurtası olan kadın için 40’lı yaşlara dek sıkıntı yaratmazken, az sayıda yumurtası olan genç bir kadın için erken menopoz ve infertilite sorunlarına neden olabilir. Eğer özellikle annede ya da yakın akrabalarda erken menopoz varsa kadınların  erken menopoz konusunda çok daha uyanık/ bilinçli olması gerekmektedir. Eski zamanlarda çok erken yaşlarda yapılan evlilikler nedeniyle erken menopoz riski olsa da kadınlar 30’lu yaşlarına gelmeden birkaç evlat dünyaya getirmekteydi. Ancak eğitim iş konuları ve toplum standartlarının değişmesi nedeniyle evlilik yaşı giderek  otuzlu-kırklı yaşlara dayanmış durumdadır. Bu nedenle yumurta sayısında azalma olan bir kadın geç evlilik yaparsa ya da çocuk planlarını erteler ise anne olma şansını yitirebilmektedir. Genetik nedenlerin yanında, yumurtalarda sayıca azalmanın başlıca nedenleri olarak;

  • Geçirilmiş yumurtalık operasyonları
  • Kanser kemo veya radyoterapisi
  • Uzun süreli steroid benzeri ilaç kullanımı
  • Endometriyozis (Çikolata kisti)
  • Küresel ısınma
  • Sigara
  • Radyasyon
  • Kimyasallar
  • Doğal olamayan besinler
  • Çevre ve hava kirliliği
  • Stres, uykusuzluk
  • Aşırı kilolar hem kadında hem erkekte üreme hücrelerini ciddi olarak olumsuz etkileyebilir ve sayısal anlamda rezerv üzerine olumsuz etki oluşturabilir.

Yaş aslında yumurta kalitesi veya yaşlanma üzerine tek ve en önemli faktördür.  Ailede hiçbir erken menopoz gebe kalamama sorunu öyküsü olmasa bile hiçbir jinekolojik yakınma görülmese dahi sağlıklı bir kadında bebek sahibi olma açısından 35 yaş önemli bir sınırdır. Çünkü çoğu zaman 35 yaş kuşağından sonra yumurta sayısında ve kalitesinde azalmalar gözükmeye başlar. Örneğin 30 yaşında bir kadında yumurtaların yaklaşık %90’ı genetik olarak sağlıklı iken bu oran 40 yaşında %10’a ve 45 yaşında %1’e iner.

Tabii ki bu sınırın istisnaları olmakla birlikte bebek planlayan çiftlerin bu planlarını 35 yaşın ötesine fazla ertelememelerini öneriyoruz.

Yumurta Yaşlanması Nasıl Anlaşılır?

Yumurtalığın yaşlanmasının herhangi bir belirtisi bulunmaz. Yumurtanın yaşlanmasından ziyade, sayısal olarak azaldığı ancak düzeli jinekolojik muayenelerde anlaşılabilir. Ayrıca çeşitli hormon testlerinin de gerçekleştirilmesi gerekir. Adet döneminde gerçekleştirilecek olan FSH ile östrojen hormon ölçümleri yumurtalıkların rezervi hakkında bilgi verebilir. Hormon ölçümlerinin yanı sıra ultrason görüntülemeleri de fikir sağlar. Son yıllarda yumurta kapasitesinin belirlenmesinde AMH testi de kullanılmaya başlanmıştır. Adet düzensizliği ya da menopoz gibi şikayetlere neden olmadığı için yumurtalıkların erken yaşlandığı fark etmek mümkün olmaz. Bu nedenle özellikle çocuk sahibi olmak isteyen kadınların düzenli olarak jinekoloji muayenesi olması ve rezerv testlerine baktırmaları önerilir.

Ne Yapılması Gerekir?

Yumurta yaşlanması kadın yaşı ile direkt ilişkili olduğundan müdahale şansımız maalesef yok. Tek çare elimizi çabuk tutmak. Anne adayı olmak isteyen kadınların vakit kaybetmeden gebe kalması gerekir. Çünkü zaman geçtikte daha fazla yaşlanma meydana gelir. Yaklaşık olarak 1 sene boyunca korunmasız cinsel ilişkiye girmesine rağmen hala gebe kalamamış olan çiftlerin mutlaka incelenmesi ve tetkiklerinin yapılması gereklidir. Bu süre 35 yaş üzerinde ise 6 aydır. Yumurtalıkları tekrar gençleştirme gibi bir tedavi olmadığı için mevcut yumurtalardan mümkün olan en fazla verimi almak için çabuk olmak çok önemli. Son zamanlarda yumurtalık rezervinde azalma olan hastalarda plazma veya PRP tedavisi denenmektedir ancak bu işlem yumurta kalitesi üzerine değil rezervi üzerine sınırlı katkıları olan bir işlemdir.

Yumurta sayısında azalma saptanan kadınlar yaşam şekillerini düzenlemelidirler;

  • Stresten uzak durma
  • Kimyasal maddelerden uzak olma
  • Sigara içmeme
  • Egzersiz-spor
  • Sağlıklı ve dengeli beslenme
  • Fazla kiloların verilmesi
  • Kaliteli ve yeterli uyku  bu konuda önemlidir.

Doğum Sonrası Hangi Estetik Operasyonlar Yapılır?

Doğum Sonrası Hangi Estetik Operasyonlar Yapılır?

Doğum sonrasında meydana gelen deformasyonlar, hemen her annenin başlıca sorunları arasında yer alıyor. Doğum sonrası hangi estetik operasyonlar yapılabilir? Vücudunuzu eski formuna kavuşturabilir misiniz? Daha iyi görünmek için ameliyat seçenekleri hangileridir? Gibi sorulara Plastik Estetik ve Rekonstüktif Cerrahı Uzmanı Doçent Doktor Tayfun Türkaslan cevap veriyor.

Hamilelikle birlikte vücuda bir dizi dış ve iç değişiklik gelir. Bazı kadınlar hamilelikten sonra da eskisi kadar iyi görünürken bazı kadınların vücutlarında deformasyonlar oluşmaktadır. Eğer hamilelik sonrası vücudunuzdan memnun değilseniz ve bir estetik operasyona ihtiyacınız olduğunu düşünüyorsanız, herhangi bir estetik operasyon uygulamadan önce çocuğunuzun doğumundan sonra en az altı ay bekleyin. Bazı doktorlar bir yıl beklemenin daha uygun olduğuna inanıyor. Sonunda, yaptırmak istediğiniz prosedür, ne kadar beklemeniz gerektiğinin arkasındaki belirleyici faktörlerden biri olacaktır. Kadınların bebek sahibi olduktan sonra odaklandıkları dört ana alan vardır: Göğüsler, karın, aşk tutamacı, iç dudaklar ve vajina. Doğrum sonrası deformasyon oluşan hemen her doku üzerinde estetik operasyonlar gerçekleşebiliyor.

Tabii bu noktada bir hususun altı çizilmelidir. Neredeyse hiçbir estetik cerrahi operasyonu, doğumdan çok kısa bir süre sonra yapılmaz. Öncelikle emziren annenin korunması esastır ki, doğum sonrası doğal toparlanma süreci de beklenmelidir. Biz hekimler, bu konuda karar verebilmek için muayeneyi uygun buluyoruz. Kişinin durumuna göre karar vermek, en doğru yöntem olarak kabul görüyor.

Gebelik süreci ve doğrum sonrasında vücutta meydana gelen deformasyonların giderilmesi için birçok farklı uygumla gerçekleştiriliyor. Bunlara uygulama alanlarına göre maddeler halinde değinelim.

Göğüsler

Hamilelikten sonra meme büyütmeyi düşünmeden önce beklemenin önemine dair birkaç önemli husus vardır. Göğüsleriniz doğumdan birkaç ay sonra değişecektir. Emzirmeye karar verdiyseniz, emzirmeyi bırakana kadar değişiklikler devam edecektir. Deri ve meme dokusu stabilize olana kadar meme ameliyatı tavsiye edilmez.

Zaman çizelgesi: Emzirmeden üç ila altı ay sonra veya emzirmiyorsanız doğumdan üç ila altı ay sonra.

Karın

Doğum sonrası altı ayda, karnınızın derisinde ve yağında meydana gelen değişiklikler olabilir. 6 aydan kısa zamanda yapılan liposuction veya karın germe erken olabilir. Cildinize bağlı olarak, cildiniz üç ila sekiz ay arasında değişim gösterecek ve tam olarak sabitlenmesi gerçekleşecektir.

Zaman çizelgesi: Karnın gebeliğin etkilerini tersine çevirmesi bir yıla kadar sürebilir ve bir yıl içindeki gebelikler için daha da uzun sürebilir.

Bel Simidi

Dalgalanan hormonlar, hamilelik olmadan bile yağ kaybını ve yağ kazanımını etkileyebilir. Sadece regl dönemindeyken vücudunuzun nasıl değiştiğini düşünün ki bu dalgalanmaların hamilelik sırasında ve doğum sonrası dönemde ne kadar dramatik olduğunu bir düşünün. Buna emzirme ile ilgili hormon değişimlerini de ekleyin. Hamilelikten sonra hormonların normale dönmesi bir yılı bulabilir.

Zaman çizelgesi: Liposuction, bir yıl dolmadan yapılabilir, ancak fazlalıkları gidermek için kendinize biraz zaman verin, özellikle de bel simitleri sizin için yeni bir kilo alınan bölge ise. En iyi çözüm, ameliyattan tamamen kaçınmak için ilk olarak hamilelik sırasında aşırı kilo alımından kaçınmaktır.

Vajina

Vajina genişlemesi, çocuk doğurmanın olası sonuçlarından bazılarıdır. Bu başınıza geldiyse, mide ve göğüslerde olduğu gibi, bebek doğurduktan sonra bu bölgelerin alışması için biraz zaman geçmesi gerekmektedir. Vajinanızın vajinal doğum öncesi olduğundan daha gevşek olduğunu düşünüyorsanız ve cinsel yaşamınızı etkiliyorsa, vajinoplasti bir olasılıktır, ancak doğumdan en az altı ay sonra yapılmalıdır. Daha fazla çocuk sahibi olmayı düşünüyorsanız, tüm çocuk doğurma işlemi bitene kadar beklemek akıllıca olabilir. Sonra yine, eğer vajina çok gevşekse, artık çocuk doğurmayacağını düşünüyorsanız bu operasyonlar iyi bir seçenek olabilir.

Vajinal dudaklarda ise bunlar doğumdan sonra küçülecektir. Uzamış vajinal dudaklar, bazı kadınlarda ergenlik çağından sonra olduğu için her zaman hamileliğin bir sonucu değildir. Cinsel ilişki, egzersiz veya giyim tarzınızı engellediğini fark ederseniz, labioplasti sizin için ameliyat olabilir.

Zaman çizelgesi: Vücudun hamilelikten sonra bu prosedürleri düşünmeden önce – en az altı ay – alışması için zamana ihtiyacı vardır.

Kollarında ve bacaklarında şişlik varsa dikkat!

Kollarında ve bacaklarında şişlik varsa dikkat!

Vücudumuzdaki organ ile dokuları oluşturan hücreler anormal ve kontrolsüz bir şekilde büyümeye başladıklarında, bir kitle olarak karşımıza çıkabiliyor. İşte bu kontrolsüz büyüyen dokuya ‘tümör’ deniyor. Vücudun pek çok bölgesinde oluşabilen tümör, kemikleri de tehdit edebiliyor! Kemik tümörü denildiğinde akla ilk olarak kanser gelse de, aslında çoğu iyi huylu tümörler oluyor. Genellikle çocukluk ve ergenlik döneminde görülen kemik tümörünün tipik belirtisi olan ağrı ise  ‘büyüme ağrıları’ olarak nitelendirilip, atlanabiliyor. Acıbadem Kadıköy Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Doç. Dr. Selami Çakmak, özellikle akşam ve geceleri şiddetlenen tek taraflı ağrılarda zaman kaybetmeden bir hekime başvurulması gerektiği uyarısında bulunuyor.

Gece uyandıran tek taraflı ağrıya dikkat!

Kemik tümörleri ilk aşamalarda sinsi özellik sergileyebiliyor. Örneğin tümör dışarıdan fark edilecek bir büyüklüğe ulaşıncaya dek ağrısız bir seyir izleyebiliyor. Ağrılar ise sürekli ve hafif bir ağrı şeklinde olabiliyor. Hareket ve aktivite artışıyla şiddetlenmiyor. İstirahat halindeyken bile var olan ağrı, akşam ve gece kötüleşebiliyor. Doç. Dr. Selami Çakmak, özellikle geceleri uyandıran, tek taraflı kemik ağrısının kemik tümörünün sinyali olabileceğine dikkat çekerek, “Tümör çevresinde bulunan sinir dokusuna baskı yaparak o sinirin sorumlu olduğu bölgelerde uyuşma, karıncalanma ve kas güçsüzlüğü şeklinde de belirti verebiliyor. Ateş ve gece terlemesi de tümörün belirtileri arasında yer alabilir” diyor.

Çocuk ve ergenlerde daha sık görülüyor

Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Doç. Dr. Selami Çakmak her yaşta görülebilse de kemik tümörlerine çocuklarda ve ergenlik çağındaki gençlerde daha sık rastlandığını vurgulayarak, “Çocuklarda büyüme daha çok diz çevresinde olduğu için bu tümörler özellikle diz eklemi çevresinde sık yerleşim gösteriyor. Osteosarkom daha çok büyümenin en aktif olduğu çocukluk çağında yaygın görülüyorken, Ewing Sarkom gibi kötü huylu tümörler 5-20 yaş arasında daha sık tespit ediliyor. Multipl myelom ve kondrosarkom gibi diğer sık görülen kemik tümörlerine ise daha çok 50-70 yaş aralığında rastlanıyor” diyor.

Basit bir kistten kötü huylu tümörlere…

“Her tümör dokusu kanserdir, yani yayılır ve kötü huyludur, şeklinde bir kural yoktur” diyen Doç. Dr. Selami Çakmak, kemik tümörlerinin asıl oluşum sebebinin henüz bilinmediğini söylüyor. Doç. Dr. Selami Çakmak genetik yatkınlığın yanı sıra, radyoterapi tedavisi alan hastalarda görülme riskinin daha fazla olduğunu belirterek, diğer faktörleri şöyle anlatıyor: “En sık görülen iyi huylu kemik tümörleri kemikte oluşan basit kistin yanı sıra non-ossfiye fibrom, osteokondrom, enkondrom ve fibröz displazi adlı hastalıklardan kaynaklanıyor. Kötü huylu kemik tümörleri ise doğrudan kemiğin kendisinden oluşabiliyor ya da daha yaygın olarak meme, akciğer, böbrek ve prostat kanserleri gibi diğer organlara ait kanserlerin kemiğe yayılması şeklinde görülebiliyor. Kemiğin kendisinden kaynaklanan kötü huylu tümörler arasında en yaygın görülenler ise multipl myelom, osteosarkom, Ewing sarkomu ve kondrosarkom oluyor.”

Şişlik varsa, zaman kaybetmeyin

Kemik tümörlerinde kol ve bacaklarda ağrılı veya ağrısız bir şişlik de hissedilebiliyor. Bu durumda da zaman kaybetmeden hekime başvurmak gerekiyor. Doç. Dr. Selami Çakmak bazen de iyi huylu olsa bile kemiği ileri derecede zayıflatan bir tümörün kemikte kırılmalara neden olabildiğini vurgulayarak, “Bu duruma ‘patolojik kırık’ deniliyor.” diyor.

Çevredeki dokuları tahrip edebiliyor

Kemiklerde görülen tümörlerin çoğunluğu iyi huylu tümörler oluyor. Genellikle fark edilebilir boyuta gelinceye dek belirti vermedikleri için sıklıkla başka sebeplerle çekilen röntgen, MR veya tomografi tetkiklerinde tesadüfen tespit ediliyor. Vücuda yayılma riskleri daha düşük olsa da, iyi huylu tümörler bulundukları yerdeki sağlıklı kemik ile yumuşak dokularda (kas, damar, sinir gibi) baskı ve tahribata yol açabiliyor. Dolayısıyla çoğunlukla tedavi gerektirmeseler de takip edilmeleri gerekebiliyor. Tanı konulma aşamasında doğru muayene, uygun tetkikler, tümörün tipi ve adını belirlemeye yönelik biyopsi, yani tümör dokusundan parça alınması işleminin doğru yapılması ise büyük önem taşıyor. Doç. Dr. Selami Çakmak tedavinin başarılı olabilmesinin ancak doğru planlama ve doğru yaklaşımla mümkün olabildiğini belirtiyor.

Ameliyat ne zaman gerekiyor?

“İyi huylu kemik ve yumuşak doku tümörlerinin her zaman cerrahi olarak çıkarılmaları gerekmeyebiliyor. Ancak takip edilmeleri önem arz ediyor.” diyen Doç. Dr. Selami Çakmak ameliyatın ne zaman gerekli olduğunu şöyle anlatıyor: “Tümör bulunduğu kemikte büyümeye devam ederse, kemikte zayıflamaya neden olup kırılmasına yol açabilecekse ve çevresindeki damar ile sinirler gibi dokularda baskı yapıp fonksiyon bozukluğuna yol açacaksa, ameliyatla çıkarılması gerekebiliyor.” Ameliyat gerektiren iyi huylu tümörlerin tedavisinde genellikle sadece cerrahi yöntem yeterli olurken, kötü huylu tümörlerde ameliyatın yanı sıra kemoterapi (ilaç tedavisi) ve radyoterapi (ışın tedavisi) yöntemine de başvurulabiliyor.

İlacını düzenli kullanan HIV pozitif hastaları uzun yaşar

İlacını düzenli kullanan HIV pozitif hastaları uzun yaşar

Sağlık Bakanlığı 2019 verilerine göre Türkiye’de yaklaşık 17 bin HIV ile enfekte kişi bulunuyor. Önümüzdeki 10 yıl içinde HIV ile enfekte birey sayısının hızlı bir şekilde artması beklendiğine dikkat çeken Uzm. Dr. Şafak Göktaş, 1 Aralık Dünya AIDS Günü vesilesiyle HIV konusunda çok önemli bilgiler veriyor.

Son dönemde HIV vakaları ABD, Avrupa, Asya gibi kıtalarda düşüşe geçmişken Türkiye’de ciddi anlamda bir artış eğilimi gösteriyor. Türkiye, dünyada Belarus ve Ukrayna’dan sonra en fazla artış saptanan üçüncü ülke konumunda yer alıyor.  Sağlık Bakanlığı 2019 verilerine göre yaklaşık 17 bin HIV ile enfekte kişi bulunuyor. Uzm. Dr. Şafak Göktaş, ülkemizde yapılan değerli bir çalışmaya göre bu rakamın  75 bin civarında olduğunu belirtiyor. Buz dağının altında ise bundan çok daha büyük bir rakam yattığını söyleyen Uzm. Dr. Göktaş, “HIV pozitif olduğunu bilmeyen ve bunu korunmasız ilişki ve ya başka şekilde, istemeyerek de olsa enfekte olmayan kişilere bulaştırmakta olan bireyler var. Bu nedenle önümüzdeki 10 yıl içinde tespit edilemeyen HIV vakalarının tespit edilmesiyle beraber HIV ile enfekte birey sayısının hızlı bir şekilde artması bekleniyor” diyor.

HIV bir virüs, AIDS ise hastalığın son evresidir

HIV ve AIDS’in aynı anlama gelmediğinin altını çizen Uzm. Dr. Şafak Göktaş, HIV’nin insan bağışıklık yetmezliğine sebep olan bir  virüs iken, AIDS’in ise HIV virüsü kapan kişinin hiçbir tedavi almaması durumunda 6-10 yıl sonra varacağı son hastalık evresi olduğuna dikkat çekiyor. Günümüzde, erken tanı sayesinde HIV pozitif vakaların AIDS evresine gelmeden tespit edilerek tedaviye başlandığını anlatan Uzm. Dr. Göktaş, şöyle devam ediyor: “Bu durum, bazı ülkelerde  farklı şekilde uygulanıyor. HIV virüsünün ilerlemesi ve vücuda hasar vermesi, buna bağlı olarak bağışıklık sistemi hücrelerinin azalması ile hastalığın daha ciddi bir konuma gelmesi durumunda tedavi başlanıyor. Bunun nedeni ise tamamen ekonomik…”

HIV pozitif kişiler umutsuzluğa kapılmamalı

Kişinin HIV pozitif olduğunu öğrendiğinde derin bir üzüntü yaşayabileceğini ve hatta geleceğe dair  umutsuzluğa kapılabileceğini belirten Uzm. Dr. Göktaş, “Fakat HIV/AIDS  Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından ölümcül hastalıklar listesinden çıkartılıp kronik hastalıklar listesine alındı. HIV ilaçlarını düzenli bir şekilde, zamanında kullanan hastalar normal yaşam süresine ulaşabiliyor. Bu yüzden, HIV pozitif olduğunu  saptanan kişiler hiçbir şekilde umutsuzluğa kapılmamalılar. Tıpkı diyabet  ve hipertansiyon hastalığında olduğu gibi günde 1-2 adet ilaç kullanarak normal yaşam ömrünü sürebilirler. Ayrıca HIV tedavisinde umut verici gelişmeler yaşanıyor. Uzun süre etkisini gösteren enjeksiyon tedavisi ile ilgili ümit vadeden çalışmalar var.  Önümüzdeki yıllarda, hastaya 1 doz enjeksiyon yapılarak 2-3 ay boyunca ilaç almadan tedavisinin devamı mümkün olacak” diyor.

İlaç tedavisinin ardından hastada virüs saptanmazsa bulaşıcılık da yoktur

Uzm. Dr. Şafak Göktaş, yakın gelecekte HIV ile enfekte olan insan sayısının artacağı beklendiğinin altını çiziyor. Bu durumda HIV pozitif olan bireylerin toplumda dışlanmaması, tam tersi ABD, İngiltere, Almanya gibi gelişmiş ülkelerde olduğu gibi topluma kazandırılması gerektirdiğini ifade eden Uzm. Dr. Göktaş, sözlerini şöyle sürdürüyor: “Yeni çalışmalarda elde edilen sonuçlara göre,  HIV pozitif olan bir hastada HIV ilaç tedavisi ile vücutta olan virüs sayısı testlerde tespit edilemez durumda ise bu hastada artık bulaştırıcılık söz konusu değildir. Yani HIV RNA PCR denilen testte virüs saptanmaz ise bulaştırıcılık yoktur diyebiliriz. Tabii bu durum, hastanın testlerinin en az 6 ay boyunca negatif sonuçlanması ve tek partner ile ilişkisi olması durumunda söz konusudur. Bundan yaklaşık 15 sene önce, HIV pozitif olan bir kişi 9-10 ilaç kullanmak zorundayken, şu an günümüzde bu sayı sadece  1-2’dir. Önümüzdeki yıllarda bu durum, 2-3 ayda bir enjeksiyon yaptırmaya kadar gidecektir. Bu doğrultuda, HIV pozitif tanısı konulan hastaların hiçbir şekilde karamsarlığa düşmemesi ve geleceğe umutla bakması gerekir. Bizim toplum olarak görevimiz,  HIV pozitif tanısı konulan kişileri dışlamadan, damgalamadan  kucaklamak ve toplumdan soyutlamamaktır.”

Bitki çaylarına dikkat

Bitki çaylarına dikkat

Kış aylarıyla birlikte hem gribal enfeksiyonlarda artış hem de Covid-19 enfeksiyonuna yakalanma endişesi herkesi bir takım bağışıklık güçlendirici besinlere ve alışkanlıklara yöneltiyor. Bunlardan biri de; halk arasında doğal şifa kaynakları olarak görülen bitki çayları. Ancak aman dikkat! Acıbadem Kadıköy Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Ece Öneş, bitki çaylarının sağlığa birçok faydası bulunmakla birlikte; hipertansiyon, diyabet veya kanser gibi kronik hastalıklarda hastalığın şiddetini arttırabildiğini, üstelik kullanılan ilaçlarla da etkileşime girerek ilaçların ve tedavinin etkinliğini azaltabildiğini vurguluyor. Bununla birlikte dikkat edilmesi gereken bir diğer önemli noktanın da; açıkta satılan bitki çaylarındaki tehlike olduğunu belirten Ece Öneş “Nereden temin edildiği bilinmeyen bitki çaylarında tarım ilaçları, çevresel toksinler, çinko, kurşun gibi ağır metaller, endüstriyel atıklar veya küf bulunabildiği gibi aynı zamanda uzun süre açık havayla temas eden bitki çaylarında aflatoksin denen bir mantar toksini bulunabilmektedir. Aflatoksin karaciğer hasarlarına yol açabildiği gibi uzun vadede karaciğer kanserine neden olabilmektedir. Bu nedenle bitki çayları bilinçli bir tüketim gerektirir, aksi takdirde şifa vermek yerine vücudunuza ciddi zararlar verecektir” uyarısında bulunuyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Ece Öneş, kışın öne çıkan 10 bitki çayını ve bitki çayı tüketirken dikkat edilmesi gerekenleri anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Yeşil çay

Bitki çaylarının içerisinde en meşhuru olan yeşil çay, bileşiminde bulundurduğu epigallokateşin galat fitokimyasalı sayesinde metabolizmayı hızlandırmaya yardımcı olur, yüksek antioksidan kapasitesi sayesinde düzenli tüketimde bağışıklık sistemini güçlendirici ve kronik hastalıklardan koruyucu etki gösterir. Ancak aynı zamanda yüksek miktarda kafein içerdiği için yüksek tansiyon hastalarında, kalp hastalarında, gebelerde ve emziren annelerde fazla tüketimi oldukça risklidir; bu gruba dahil olanların günde maksimum 1 fincan tüketmesi uygun olacaktır. Sağlıklı kişilerde ise günlük tüketim 2 fincanın üzerinde olmamalıdır.

Ekinezya

Gribal enfeksiyonlara karşı bağışıklığı güçlendirmek veya enfeksiyonu hafif geçirmek için çok sık kullanılan etkili bir bitkidir. Kış aylarında her gün 1 veya 2 fincan tüketilerek kür şeklinde uygulanabilmektedir, ancak bu tüketim şeklinin de 1 aydan uzun sürmemesi gerekmemektedir. Sağlığa faydalarının yanı sıra ekinezya; kolesterol ilaçları, alerji ilaçları ve doğum kontrol haplarıyla etkileşime girebilmektedir, bu ilaçları kullanan kişilerin ekinezya tüketiminden uzak durması gerekir. Ekinezya aynı zamanda alerjik reaksiyonlara da sebebiyet verebilen bir bitki çayı çeşididir.

Adaçayı

Soğuk algınlığı tedavisinde en etkili bitki çaylarından biri adaçayıdır. Bileşiminde bulunan cineol fitokimyasalı sayesinde öksürüğü önlemeye yardımcı olur. Aynı zamanda sakinleştirici etkisiyle de bilinen adaçayı sakinleştirici ilaçlarla birlikte kullanıldığında uykuya eğilimi çok fazla arttırabilmektedir. Aynı zamanda gebelikte kasılmaları da tetikleyebildiğinden gebelerin kullanması oldukça sakıncalıdır.

Kuşburnu

Kuşburnu C vitaminini en yoğun bulunduran bitkilerden biridir. İçerdiği yüksek C vitamini sayesinde antioksidan etki gösterir ve iltihabi hastalıkların birçoğunun tedavisinde kullanılır. Yüksek C vitamini içeriğiyle bağışıklık sistemini güçlendirir ve hastalıklara yakalanma riskini azaltır. Ancak günde 3 fincandan fazla tüketildiğinde ciltte kaşıntılara ve tahrişlere yol açabildiği gibi ağız, yemek borusu ve mide gibi sindirim kanalı organlarında da birtakım tahrişlere neden olabilir.

Kekik çayı

Beslenme ve Diyet Uzmanı Ece Öneş “Üst solunum yolu enfeksiyonlarında, başta mide olmak üzere sindirim sistemi problemlerinde ve idrar yolu enfeksiyonlarında tedavi amaçlı kullanılabilen kekik çayının genellikle bilinmeyen özelliği ise tansiyon düşürmesidir. Bu etkisi düşük tansiyonlu kişilerde risk oluştururken aynı zamanda yüksek tansiyon hastalarının kullandığı tansiyon düşürücü ilaçların da etkinliğini arttırarak hayati risk oluşturabilmektedir. Yüksek tansiyon hastalarının kekik çayını mümkünse hiç tüketmemesi, tüketilmesi durumunda ise uzman kontrolünde ilaçtan 2 saat sonra şeklinde düzenlenmesi önerilmektedir” diyor.

Zencefil çayı

Soğuk algınlığında, mide bulantısı başta olmak üzere mide-bağırsak rahatsızlıklarında sıklıkla kullanılan zencefilin çoğunlukla bilinmeyen özelliği ise safra salgısını ciddi şekilde arttırmasıdır. Bu nedenle safra kesesi rahatsızlığı bulunan kişilerin zencefili ve zencefil çayını uzman kontrolünde tüketmesi önemlidir. Mide bulantılarında kullanılmasından dolayı gebelerin sıklıkla başvurduğu bir çay olan zencefil çayının 1 g’dan fazla tüketimi adet söktürücü etkisi nedeniyle gebelerde düşük riskini arttırabilmektedir. Zencefil aynı zamanda pıhtılaşma bozukluğu olanların da mutlaka hekimine danışmadan tüketmemesi gereken bir bitkidir.

 Zerdeçal çayı

Zerdeçal çok güçlü antioksidan ve anti-inflamatuar özelliklere sahip bir fitokimyasal olan kurkumini içerir. Kurkumin, kan beyin bariyerini geçerek Alzheimer gibi nörodejeneratif hastalıkların tedavisinde olumlu etkiler gösterdiği gibi aynı zamanda kurkuminin eklem iltihaplanmalarının semptomlarını azaltabildiği ve kansere karşı koruyucu olduğu da bilinmektedir. Ancak tıpkı zencefil gibi zerdeçal da safra salgılarını arttırabildiği için safra kesesi hastalarının zerdeçal çayını da uzman kontrolünde tüketmesi önemlidir.

Sinemaki çayı

Sinameki çayı kabızlık tedavisinde kullanılabildiği gibi özellikle zayıflama çaylarında karşımıza sık sık çıkıyor. Ancak sinameki çayı bağırsaklarda kronik tembellik oluşturabiliyor ve bırakıldığında daha şiddetli kabızlığa yol açabiliyor. 3 haftadan daha uzun süreli düzenli tüketiminde ise bağırsaklarda kalıcı hasarlara yol açabildiği gibi tümör oluşumunu bile hızlandırabiliyor. Aynı zamanda sinameki düzenli kullanılan ilaçlarla etkileşime girebilen bir bitki olduğundan sürekli kullanılan ilaç varsa hekime danışarak tüketilmesi oldukça önem taşımakta.

 Mate çayı

Son yıllarda popülerliği artmış olan mate çayı yoğun kafein içeriği sayesinde metabolizmayı hızlandırmaya yardımcı olurken aynı zamanda idrar söktürücü ve ödem attırıcı etkileriyle de bilinmektedir. Ancak yoğun kafein içeriği nedeniyle yüksek tansiyon hastalarının ve kalp hastalığı bulunan kişilerin kesinlikle tüketmemesi gerekir. Gebelerin ve emziren annelerin tüketimine de uygun değildir. Sağlıklı kişilerde ise günlük tüketim 2 fincanın üzerinde olmamalıdır.

Beyaz çay

Beslenme ve Diyet Uzmanı Ece Öneş “Antioksidan kapasitesi en yüksek çaylardan biri olan beyaz çay başlıca etki olarak sindirimi kolaylaştırır. Tıpkı yeşil çay ve mate çayı gibi kafein içeriği yüksek çaylardan biridir ve çarpıntı veya uykusuzluk gibi problemlere yol açabilir. Yüksek kafein içeriği nedeniyle tansiyon ve kalp hastalarının, gebelerin ve emziren annelerin tüketimine uygun değildir. Sağlıklı kişilerde ise günlük tüketim 2 fincanın üzerinde olmamalıdır” diyor.

3 yaşından sonra her yıl tansiyon ölçümü yaptırın!

3 yaşından sonra her yıl tansiyon ölçümü yaptırın!

Genellikle yetişkin hastalığı olarak bilinen yüksek tansiyon; genetik geçiş, çeşitli böbrek hastalıkları ve özellikle obezite nedeniyle artık çocukların da kapısını tehlikeli bir şekilde çalıyor. Acıbadem International Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Şeyma Ceyla Cüneydi, hiçbir sıkıntısı olmasa bile 3 yaşından itibaren her çocuğun tansiyonunun yılda en az bir kez ölçülmesi gerektiğini belirterek “Yüksek tansiyon yenidoğan döneminden itibaren her yaşta görülebilir ve ciddiyetle takip edilmesi gereken bir durumdur. Zira, yüksek tansiyon vücuttaki tüm damar sisteminin yapısını bozabilir. Çocuklarda da tıpkı yetişkinler gibi; beyin, göz, kalp, böbrek gibi önemli organlarda ciddi hastalıklara yol açabilir” diyor.

Bu belirtilere dikkat!

Kalbin vücuda kan pompalama işlemi sırasında damarların iç duvarında oluşan basınca tansiyon deniyor. Kalbin kan pompalarken yarattığı basınç büyük tansiyon, kalp kası gevşediğinde oluşan basınç da küçük tansiyon olarak tanımlanıyor. Ancak, yüksek tansiyon, çocuklarda genellikle belirti vermiyor. Henüz konuşamayan küçük bebeklerde, yüksek tansiyon nedensiz yere aşırı ağlamak, terlemek, sık nefes almak, beslenme güçlüğü şeklinde kendini gösteriyor. Daha büyük çocuklarda ise baş ağrısı, bulantı, kulak çınlaması, aşırı terleme, kusma, çarpıntı, görmede azalma, nefes nefese kalma ve yorgunluk gibi belirtiler ortaya çıkabiliyor.  Tansiyonun çocuklarda gün içinde ve endişe, korku, üzüntü gibi nedenlere bağlı olarak değişebildiğini anlatan Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Şeyma Ceyla Cüneydi, “Çocukluk çağındaki normal tansiyon değerleri, çocuğun yaşına, cinsiyetine, kilo/boy oranına göre değişiyor” diyor.

Bazı hastalıklar yüksek tansiyon nedeni

Peki, çocuklarda yüksek tansiyon neden ortaya çıkıyor? Bu sorunun ilk cevabı aileden kaynaklı genetik geçiş. Bu tür durumlarda kilo fazlalığı da yüksek tansiyona eşlik ediyor. Obezitenin de  yüksek tansiyona yol açtığına kaydeden Dr. Şeyma Ceyla Cüneydi, sözlerine şöyle devam ediyor: “Yüksek tansiyona yol açan ikincil nedenler arasında bazı böbrek ve kalp problemleri ile nadiren de olsa böbrek üstü bezleri tümörü sayılabilir. Tansiyon yüksekliği nadiren şikayete yol açar. Böbrek kaynaklı tansiyon yüksekliği gelişme geriliğine neden olur. Ayrıca burun kanaması, görmede sorun, baş ağrısı, sersemlik hissi ve epileptik nöbetler görülebilir. Tansiyon yüksekliği olduğu düşünülen çocuklarda holter cihazı ile tansiyon izlemesi yapılmalı”

Yılda bir kez tansiyonunu ölçtürün

Yüksek tansiyonun başta kalp, böbrek, damar duvarları ve sinirlerde olmak üzere çeşitli organ hasarları yapabiliyor. Yüksek basınçla pompalanan kan kalbin odacıklarında büyüme ve kalp kasında kalınlaşma yaptığından ileride koroner arter hastalığı ve kalp krizi riskini de artırıyor. Ayrıca tedavi edilmeyen tansiyonun böbrek damarlarında yarattığı hasara bağlı olarak böbreğe kan akışının yavaşlamasından sorumlu olduğunu dile getiren Dr. Şeyma Ceyla Cüneydi, “Aynı şekilde yüksek tansiyon nedeniyle beyne giden damarlar da hasarlanır. Bu da inmeye yol açabilir. Yüksek tansiyon her türlü organa giden damarı bozacağı için görmede bozulma gibi etkileri de bulunur. Bu yüzden özellikle 3 yaşın üstündeki her çocuğun tansiyonu hiçbir yakınma olmasa bile yılda bir ölçülmelidir. Üç yaş altında ise yüksek tansiyonu düşündürecek hastalıklar veya yakınmalar varsa tansiyon mutlaka ölçülmelidir” diye anlatıyor.

Tedavide ilk adım kilo kontrolü

Yüksek tansiyon tanısı konulduğunda tedavi olarak ilk başvurulan yöntem çocuğun kilosunun istenen düzeye gelmesi için diyet ve egzersize başlatılması ile duygusal destek sağlanması. Ayrıca tuz tüketiminin de sınırlanması gerektiğini vurgulayan Dr. Şeyma Ceyla Cüneydi’nin verdiği bilgilere göre günlük alınması gereken tuz miktarı, ilk altı ayda bir gramdan az, bir yaşına kadar bir gram,1-3 yaş arasında 2 gram, 4-6 yaş arasında 3 gram, 7-10 yaş arasında 5 gram, 11-14 yaş arasında ve yetişkinler için de 6 gram olmalı. Bir çay kaşığı tuzun 1.5-2 gram civarında olduğunu belirten Dr. Şeyma Ceyla Cüneydi, sözlerini şöyle tamamlıyor:

“Yüksek tansiyon saptanırsa bu miktarlar da azaltılmalı. Sadece yemeğe konan tuz değil aynı zamanda gizli tuz dediğimiz işlenmiş gıdalardaki tuzları da düşünmek lazım. O yüzden çocukluktan itibaren abur cuburu kısıtlamak önemli. Çocuklarda 6 ay süreyle uygulanan diyet ve tuz kısıtlaması işe yaramazsa ilaç tedavisine başlanır.”

Normal tansiyon çocuğun gelişimine bağlı

Çocuklar, boy ve kilo değerlerine göre “persentil” olarak belirlenen aralıklara göre değerlendiriliyor. Persentil bebeğin / çocuğun gelişiminin normal şekilde ilerleyip ilerlemediği hakkında ipucu vermek için kullanılan bir büyüme eğrisidir.  Çocuklarda büyümeyi değerlendirmek için persentil eğrileri olduğu gibi tansiyon için de yaşlara ve cinsiyete göre değişen bir persentil tablosu vardır. Bu bilgilerin ardından çocukluk çağı tansiyon düzeyi hakkında konuşan Acıbadem International Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Şeyma Ceyla Cüneydi, “Örneğin 1 yaşındaki bir erkek çocuğun kabul edilebilir alt ve üst tansiyon değerleri ile 2 yaşındaki bir erkek çocuğun kabul edilebilir alt ve üst tansiyon değerleri farklıdır. 1 yaşındaki erkek çocuğun kabul edilebilir tansiyon alt değeri 99/51, üst değeri 102/54 iken 2 yaşındaki bir erkek çocuğun kabul edilebilir tansiyon alt değeri 99/55, üst değeri ise 105/59’dur.  Bu durum kız çocukları için de geçerlidir. Örneğin, 2 yaş ve 3 yaşındaki kız çocuklarının kabul edilebilir tansiyon alt ve üst değerleri birbirinden farklıdır. Özetle; her yaşın ve cinsin kabul edilen tansiyon değerleri farklıdır. Bu değerleri kilo boy oranı da etkilediği için hekiminize danışarak çocuğunuzda gözlemlediğiniz tansiyon ile ilgili şüphenizi kesinleştirebilirsiniz.