Beyin Anevrizma belirtileri baş ağrısı, bulantı, dalgınlık, ışığa hassasiyet

Beyin Anevrizma belirtileri baş ağrısı, bulantı, dalgınlık, ışığa hassasiyet

Anevrizma; beyinde genellikle büyük atar damarların dallanma noktalarında yerleşen, ince ve zayıf duvarlı baloncuklar olarak tanımlanıyor. Vücudun diğer atar damarlarında da oluşmalarına rağmen, çoğunlukla beyin damarlarında gelişiyorlar. Ülkemizde her 100 kişiden 5’inde görülen anevrizmanın en tehlikeli komplikasyonu ise beyin kanamasına yol açması! Baloncuğun içindeki basınç arttığında damar yırtılıyor ve bunun sonucunda beyin kanaması gelişiyor. Türkiye’de her yıl ortalama 7-8 bin kişi anevrizma kanaması geçiriyor ve bu hastaların yaklaşık yüzde 10’u hastaneye ulaşamadan hayatını kaybediyor. Acıbadem Fulya Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Halit Çavuşoğlu hastanın hayatını ve hayat kalitesini belirleyen en önemli unsurun zamanla yarışmak olduğuna dikkat çekerek, “Anevrizma patlamadan önce, kanı hafif sızdırdığında yaygın baş ağrısı, bulantı, dalgınlık ve ışığa karşı hassasiyet yapabiliyor. Kritik belirtiler olarak nitelendirdiğimiz bu yakınmalarda zaman kaybetmeden hekime başvurmak yaşamsal önem taşıyor, çünkü yaklaşık 1-3 hafta sonra asıl büyük kanama başlıyor” diyor.

Ailede varsa risk artıyor!

Prof. Dr. Halit Çavuşoğlu, saatli bomba olarak nitelendirilen beyin anevrizmalarının neden geliştiğinin henüz tam olarak aydınlatılamadığını belirterek, “Ancak yüksek tansiyonu ve yaşı 50’nin üzerinde olanlarda, sigara içenlerde, uyuşturucu madde kullananlarda, doğum kontrol hapı kullananlarda, bazı kalıtsal hastalıklar ve polikistik böbrek hastalığında anevrizma gelişme ihtimalinin daha yüksek olduğu biliniyor” diyor. Bu faktörlerin yanı sıra anevrizmanın oluşumunda ‘aile öyküsü’ de etkili oluyor. Prof. Dr. Halit Çavuşoğlu, günümüzde MR yöntemi ile anevrizmanın henüz patlamadan tespit edilebildiğini vurgulayarak, “ Bu sayede erken dönemde tedbirler alınıyor ve hastanın hayatı kurtuluyor. Dolayısıyla hiçbir yakınması olmasa bile ailesinde anevrizma tanısı almış olan kişilerin MR çektirmeleri yaşamsal öneme sahip” diyor.

4 kritik sinyale dikkat

Hastaların yaklaşık yüzde 10’unda, anevrizma genişleyip beyin dokusu ya da sinirlere bası yaparak görme kayıpları, göz hareketlerinin ve göz kapağının felci, yüze veya başın bir tarafına vuran ani ağrılar yapabiliyor. Daha nadir olarak beyinde küçük alanlarda beslenme bozuklukları oluşturup; uykusuzluk, depresyon, halüsinasyon, denge kaybı ve kulak uğuldaması gibi anevrizmaya ait olmayan sinyaller de verebiliyor. Tüm bunlar henüz kanamamış olan anevrizmanın belirtilerini oluşturuyor ve bu tabloda müdahale kanama riskini önlüyor. Anevrizmanın kanı hafif sızdırması ise genellikle yaygın baş ağrısı, bulantı, dalgınlık, ışığa hassasiyet yapabiliyor. Bu yakınmalardan 1-3 hafta sonra ise asıl büyük kanama geliştiği için zaman kaybetmeden hekime başvurmak yaşamsal önem taşıyor.

Beyin kanamasının 3 önemli belirtisi

“Anevrizmanın en önemli bulgusu maalesef beyin kanamasıdır. Hastaların yaklaşık yüzde 90’ında bu yolla bulgu veriyor” uyarısında bulunan Prof. Dr. Halit Çavuşoğlu, sözlerine şöyle devam ediyor: “En korkulan komplikasyonu ise 2. beyin kanamasının gelişmesi. Kanamış anevrizma mümkün olan en kısa zamanda tedavi edilmeli. Çünkü ilk 24 saat içinde tekrar kanama riski yüksek oluyor. İkinci kanama olduğunda da ölüm oranı yüzde 60’a varıyor”

Prof. Dr. Halit Çavuşoğlu, aşağıda yer alan belirtilerde zaman kaybetmeden en yakın sağlık kuruluşuna başvurulması gerektiğine dikkat çekiyor.

Baş ağrısı: Ani ve çok şiddetli oluyor. Hasta bu durumu “Hayatımda hissettiğim en şiddetli ağrıydı” şeklinde tarif ediyor.

Bulantı / kusma: Kanamadan hemen sonra başlıyor ve defalarca tekrarlayabiliyor.

Bilinç kaybı: Kanamanın ardından meydana gelen bilinç kaybı birkaç dakika ya da birkaç saat sürebiliyor.

Klip yöntemiyle kanama riski önleniyor

“Beyin anevrizmalarının uzun yıllardır uygulanan ve güvenirliği ispatlanmış tedavi yolu, anevrizma boynunun cerrahi yoldan kliplenmesidir” diyen Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Halit Çavuşoğlu, bu yöntemi şöyle anlatıyor: “Burada amaç, kanın anevrizma içerisine girişini engelleyerek kanama riskini ortadan kaldırmak. Endovasküler embolizasyon özellikle yaşlı kişilerde ve tıbbi açıdan riskli, anatomik olarak zorluk oluşturan anevrizmalarda cerrahi tedaviye alternatif olarak uygulanıyor. Radyologlar tarafından gerçekleştirilen ve kasıktan girilerek uygulanan bu yöntemde beyin anjiyosu yapılıyor.”

Akciğer kanseri ameliyatlarında Tek Port VATS yöntemi ile Hastanın iyileşme süreci kısalıyor

Akciğer kanseri ameliyatlarında Tek Port VATS yöntemi ile Hastanın iyileşme süreci kısalıyor 

Dünyada ve ülkemizde en sık görülen kanserlerin başında gelen akciğer kanseri günümüzde hızla yaygınlaşıyor. Ülkemizde her yıl 40 bine yakın kişinin akciğer kanserine yakalandığını belirten Acıbadem Maslak Hastanesi Göğüs Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Semih Halezeroğlu, kansere bağlı ölümlerde ilk sırada yer alan akciğer kanserinin başlıca nedeninin sigara kullanımı olduğunu vurgulayarak “Akciğer kanseri sinsi ilerlediği ve ilk evrelerinde belirti vermeyebildiğinden, özellikle yıllardır sigara içenlerin hiçbir şikayeti bulunmasa da, düzenli kontrole gitmeleri şart” diyor. Kasım ayı Akciğer Kanseri Farkındalık Ayı kapsamında açıklamalarda bulunan Prof. Dr. Semih Halezeroğlu, akciğer kanseri cerrahisinde en yeni gelişmeleri anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Kapalı yöntemle ameliyat yaygınlaşıyor

Akciğer kanserinin tedavisinde cerrahi yöntem çok büyük önem taşıyor. Kanserin diğer organlara ve akciğer dışındaki lenf bezlerine yayılma yapmadığı durumlarda, yani birinci ve ikinci evrelerde ameliyat uygulandığını belirten Prof. Dr. Semih Halezeroğlu, ancak bunun için hastanın yapılacak olan ameliyata uygun düzeyde kalp ve akciğer fonksiyonlarının olması gerektiğini söylüyor. İleri derecede kalp ve solunum bozukluğu olan hastalarda operasyon özenli bir ameliyat öncesi değerlendirme sonrası gerçekleştirilebiliyor. Akciğer kanseri ameliyatlarında kullanılan iki ana yöntem olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Semih Halezeroğlu şöyle konuşuyor: “Bu iki ana yöntemden biri; kaburgalar arasından açılarak yapılan açık yöntem, diğeri de göğüs boşluğu içerisine ilerletilen 10 mm genişliğinde bir kamera yardımıyla gerçekleştirilen kapalı yöntemdir. Tıbbi teknolojik yöntemlerin gelişmesi ve göğüs cerrahlarının tecrübelerinin artması sonucunda kapalı yöntem ile yapılan akciğer kanseri ameliyat sayısı belirgin şekilde artmıştır.”

Küçük bir tek kesi büyük fayda sağlayabiliyor

Bu gelişmelere paralel olarak hastaların operasyonları gerçekleştirilirken kendilerine verilebilecek zararı en aza indirmek için kapalı ameliyat yöntemlerinin de kendi içerisinde gelişme gösterdiğini vurgulayan Prof. Dr. Semih Halezeroğlu “Geçmişte akciğer kanseri ameliyatı için hastanın göğüs kafesinde uzun bir kesi açılıyordu. Günümüzde ise halk arasında kapalı ameliyat denilen yöntemlerle ameliyatlar yapılıyor. Robotik ameliyatlarda veya standart kapalı yöntemde hastanın göğüs kafesi üzerinde 3 veya 4 kesi yapılarak kamera ve farklı cihazlar ayrı bölgelerden ilerletilir. Bu da ameliyat sonrası hastalarda ağrıların uzamasına sebep olabilir. Bunu azaltmak için son yıllarda sadece bir kesiden yapılan torakoskopik yöntem geliştirilmiştir. Artık hastanın göğüs kafesinin uzun bir kesi ile açılması yerine, sadece 3 veya 4 santim uzunluğunda tek bir kesi yapılarak ilerletilen kamera ve özel tıbbi cihazlar ile ameliyatı gerçekleştirebiliyoruz. Dünyada Tek Port VATS olarak bilinen bu yöntem hastaların ameliyat sonrası risklerini azaltıp normal yaşantısına erken dönmesine yardımcı oluyor’ diyor.

İyileşme süreci hızlanıyor

Böylece ameliyat süresinin kısaldığını, ağrıların azaldığını, hastaların çok büyük çoğunluğunda yoğun bakımda kalma ihtiyacının ortadan kalktığını, hastanede kalış sürelerinin 2-4 gün arası sürelere indiğini ve hastaların normal yaşantılarına daha hızlı dönebildiğini belirten Prof. Dr. Semih Halezeroğlu “Ayrıca, solunum fonksiyonları kısıtlı olan veya ileri yaştaki hastalarda ameliyatlar daha güvenli şekilde gerçekleştirilebilir hale gelmiştir” diyor. Ameliyat sonrası tüm hastalarda kemoterapi gerekmezken, kemoterapi gerekli olan hastalarda tedaviye bir an önce başlama olanağının kapalı ameliyatlarda daha yüksek hale geldiğini vurgulayan Prof. Dr. Semih Halezeroğlu “ Bu ameliyat sırasında ortaya çıkabilecek bir durum için açık yönteme geçme olasılığı farklı tecrübelere göre ortalama olarak yüzde 5 düzeyindedir” diyor.

Sigara içenlerin yılda bir kez muayene olmaları şart!

Göğüs Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Semih Halezeroğlu, akciğer kanseri sinsi ilerlediği için özellikle uzun yıllardır sigara içenlerin mutlaka yılda bir kez muayene olmaları gerektiğini vurgulayarak şunları söylüyor: “Teşhis için hastanın yakınmaları, öyküsü ve muayene bulguları çok önemli. Tek başına bir akciğer grafisi akciğer kanseri teşhisinde yeterli değil. Belirgin solunumsal yakınmaları olan, uzun yıllar sigara içmiş hastalarda akciğer grafisinin normal görünmesi bir akciğer kanseri olasılığını ortadan kaldırmaz. Her yıl bir kez düşük dozda bilgisayarlı tomografi çekilerek akciğer kanseri varlığının araştırılması gerekir. Şüpheli durumlarda ayrıntılı teşhis yöntemlerine geçiliyor. Hastalığın erken teşhisi için çekilecek bilgisayarlı tomografinin ‘düşük dozda’ olması önemli; aksi halde gereksiz şekilde, risk grubunda olmayan kişilerin sürekli olarak normal ışın dozunda bilgisayarlı tomografilerinin çekilmesi sonucu ileride bazı olumsuz gelişmeler ortaya çıkması söz konusu olabiliyor.”

HIV virüsüne dikkat

HIV virüsüne dikkat

Dünya Sağlık Örgütü, 1 Aralık Dünya AIDS Günü’nün temasını “Küresel dayanışma, paylaşılan sorumluluk’ olarak belirledi. Beykoz Üniversitesi MYO Müdürü Prof. Dr. Gülten Kaptan, Covid-19 salgınının insanlık için bir uyanma çağrısı olduğunu, toplumların güç birliği oluşturarak bu tür krizleri yönetebileceğini söylüyor. Kaptan,  “Covid-19, bizlere şunu öğretti; bu süreçte herkes güvende olana kadar kimse güvende değildir! Covid-19 salgınıyla mücadelede ayrımcılığı ortadan kaldırmak, insanı merkeze koymak, insan hakları ve cinsiyete duyarlı yaklaşımlara dayandırılan stratejiler oluşturmak, hem HIV hem de Covid-19 virüslerine son vermenin anahtarı olacaktır ve olmalıdır” diyor.

Dünya Covid-19 virüsüyle mücadele ederken, insanlığın hayatına giren diğer virüsler de iş başında… Bunların en korkunçlarından biriyse, HIV (Human Immunodeficiency Virus) yani İnsan Bağışıklık Yetmezliği Virüsü olarak adlandırılan ve AIDS hastalığına neden olan virüs… Dünyada halen yaklaşık 40 milyon kişinin HIV ile enfekte olduğu düşünülüyor. Kan yoluyla ve cinsel ilişki sırasında bulaşan bu virüsün vücuda girmesiyle hastalıklarla savaşmamızı sağlayan bağışıklık sistemi zarar görüyor ve yok oluyor.

Gün, dayanışma günü!

Her yıl 1 Aralık Dünya AIDS Günü olarak kabul ediliyor. Dünya Sağlık Örgütü bu yıl, Dünya AIDS Günü’nün temasını “Küresel dayanışma, paylaşılan sorumluluk” olarak belirledi. 1 Aralık Dünya AIDS Günü, HIV / AIDS konusunda farkındalık yaratmak ve pandemi karşısında uluslararası dayanışma göstermek için dünyanın her yerinden insanları bir araya getiriyor; getirmeyi amaçlıyor.

Prof. Dr. Gülten Kaptan, “Covid-19 krizi aynı zamanda insanlık için bir uyanma çağrısı da olmuştur. Toplumlar birlikte bir güç oluşturarak bu tür krizlerin yönetiminin önemini anlamışlardır. Bu yılki Dünya AIDS Günü’ne eşitsizliklere ışık tutarak ve bu eşitsizlikleri gidermeye yardımcı olmak için üzerimize düşeni yaparak katılmalıyız. Bu sorumluluk sadece hükümetlerin değil, sivil toplum kuruluşları, sağlık çalışanları ve her düzeyde bireye düşen toplumsal bir sorumluluktur” diye konuşuyor.

Virüslerle başa çıkmanın anahtarı ne?

1 Aralık Dünya AIDS Farkındalık Günü nedeniyle bir açıklama yapan Beykoz Üniversitesi MYO Müdürü Prof. Dr. Gülten Kaptan, “Covid-19, bizlere şunu öğretti; bu süreçte herkes güvende olana kadar kimse güvende değildir! Covid-19 salgınında toplumlarımızda var olan yerleşik eşitsizliklere tanık olundu; salgından en çok yoksul ve savunmasızların olumsuz etkilendiği ortaya çıktı. Bu nedenle, damgayı ve ayrımcılığı ortadan kaldırmak, insanı merkeze koymak, insan hakları ve cinsiyete duyarlı yaklaşımlara dayandırılan stratejiler oluşturmak, çarpışan HIV ve Covid-19 salgınlarına son vermenin anahtarı olacaktır ve olmalıdır” diyor.

Pandemiden alınacak dersler

Pandemiyle mücadelenin dünyaya HIV gibi diğer virüslerle başa çıkmak için önemli dersler verdiğini belirten Kaptan, şöyle konuşuyor: “Covid-19 mücadelesinde yaşadıklarımız; dünya çapında HIV / AIDS önleme, tedavi ve bakımında ilerlenmesini teşvik etmekte. 2020’de dünyanın tüm dikkati Covid-19 salgını nedeniyle sağlığa odaklandı. Ancak geçim kaynaklarının ve ekonominin de ne denli önemli olduğu ortaya çıktı. Bu durum HIV ortaya çıktığında da geçerliydi ve hala geçerliliğini korumakta. Covid-19 tüm dünyaya; sağlıkta eşitsizliğin azaltılması gerekliliğini, insan haklarının önemini, kadın-erkek eşitliği, sosyal koruma ve ekonomik büyüme gibi diğer kritik konularla pandeminin bağlantılı olduğunu bir kez daha göstermiş oldu. Aynı durum HIV ortaya çıktığında da geçerliydi.”

HIV virüsü nasıl bulaşıyor?

Prof. Dr. Gülten Kaptan’a göre, AIDS’in erken dönemde saptanması ve diğer insanlara bulaşının önlenmesi çok önemli. Bu nedenle belirti ve bulguların bilinmesi gerekiyor. HIV’li kişilerden kan, sperm, vajinal salgı gibi vücut sıvılarının sağlıklı kişilere aktarılmaması toplumun tüm kesimlerine öğretilmeli. “HIV, HIV taşıyan bir kişiden yalnızca belirli vücut sıvılarıyla bulaşıyor. Bu sıvılar kan, meni, pre-seminal sıvılar, rektal sıvılar, vajinal sıvılar ve anne sütü…” diyen Kaptan,  şu bilgileri veriyor: “HIV bulaşması ancak bu sıvılar bir mukoza veya hasarlı doku ile temas ederse veya doğrudan kan dolaşımına (bir iğne veya şırıngadan) enjekte edilirse mümkün. Mukoza zarları rektumun, vajinanın, penisin açıklığının ve ağzın içinde bulunur. Ayrıca; HIV; hamilelik, doğum (doğum sancıları ve doğum olarak da adlandırılır) veya emzirme sırasında HIV’li bir kadından çocuğuna geçebilir. Buna HIV’in anneden çocuğa geçmesi deniyor.”

Önce eğitim, sonra korunma

HIV riskinizi azaltmak için, cinsel ilişkide prezervatifi doğru kullanmak çok önemli. Her açıdan zararlı olan uyuşturucu kullanımı, uyuşturucu enjekte etmek, HIV bulaşımı yönünden de en büyük risklerden biri… AIDS’ten korunmada bilimsel verilerin ışığında tüm dünyanın kabul ettiği tek yöntemin “eğitim” olduğunu vurgulayan Profesör Kaptan, “Tüm toplum hastalığın bulaşma yolları ve korunma yöntemleri hakkında bilinçlendirilmeli” diyor. Bu noktada başta hekim ve hemşire olmak üzere tüm sağlık personeline önemli görevler düştüğünü belirten Kaptan, sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Hemşirelerin önemli görev ve sorumlulukları arasında özellikle AIDS’li bireyin gözlem ve değerlendirilmesi ile verilecek bakımın planlanması ve uygulanması var. Ancak tüm sağlık personelinin yanısıra hekim ve hemşireler bu hastalığın önlenmesinde, eğitim vermede başrolde… Bu eğitim öncelikle korunma ve yayılmayı kapsamakta ve bu ilke ve uygulamaların öğretilerek bireylerin bilinçlenmesinin sağlanmasını içermekte. Aynı zamanda hemşireler AIDS’in yayılmasını önleme ve AIDS’ten korunma konusunda bireylere gerekli bilgi ve deneyimlerin kazandırılmasında sağlık eğitimcisi olarak anahtar role sahip.”

“HIV’lilerin sağlık hizmetlerine erişimi azaldı”

Prof. Dr. Gülten Kaptan’a göre, Covid-19 krizi, HIV ile yaşayan insanların, hayat kurtaran sağlık hizmetlerine erişimleri de dahil olmak üzere karşılaştıkları zorlukları daha da şiddetlendirdi. Kronik hastalığı olanlar, HIV’le yaşayanlar özellikle kadın, yaşlı, çocuk risk grupları gibi marjinal risk grupları, HIV’e karşı daha da savunmasız hale geldi.  Bununla birlikte, Covid-19 krizi aynı zamanda insanlık için bir uyanma çağrısı da olmuştur. Toplumlar birlikte bir güç oluşturarak bu tür krizlerin yönetiminin önemini anlamışlardır” diyen Kaptan, sözlerini şu şekilde sürdürüyor: “Birçok açıdan, bir halk sağlığı tehdidi olarak AIDS’in yenilmesi, dünyanın Covid-19’a nasıl tepki verdiğine bağlıdır gibi bir teoride ortaya çıkmıştır. Aynı zamanda başta hekim ve hemşireler olmak üzere tüm sağlık çalışanlarının zincirin en uç noktasında olan kişisine kadar ne denli önemli oldukları, onlara yönelik korunma, barınma ve ücret politikalarının yeniden gözden geçirilmesi de vurgulanmıştır.”

HIV’in bulaşmasını önlemek için neler yapılmalı?

Cinsel ilişkide prezervatifi doğru kullanmak önemli…

Uyuşturucu kullanmak, enjekte etmek HIV bulaşımı yönünden en büyük risk.

HIV kapma riski olanlar, mutlaka bir sağlık profesyoneliyle iletişime geçmeli ve korunmak için neler yapması gerektiğini öğrenmeli.

HIV herkese bulaşabilir, ancak HIV’den korunmak için HIV testi yaptırılabilir.

AIDS ile mücadelede tek eşlilik önemli bir yaşam şeklidir. Bu yaşam şekli benimsenerek HIV’den korunmak mümkün.

HIV hastası olanlar her gün HIV ilaçlarını almayı ihmal etmemeli.

AIDS’le mücadele “eğitim” çok önemli. Eğitim vermekte de etkin rol alan doktor ve hemşire gibi sağlık personeline yardımda bulunulmalı.

AIDS’le mücadele sorumluluk sadece hükümetlerin, sivil toplum kuruluşları ve sağlık çalışanlarının değil… Her düzeyde birey de bu mücadelede sorumluluk almalı.

Aşı hakkında doğru bilinen yanlışlar

Aşı hakkında doğru bilinen yanlışlar

Covid-19 enfeksiyonu hızla yaygınlaşırken, sonbahar ve kış aylarında influenza ve dünyada milyonlarca çocuğu etkileyen rotavirüs ishalinde de artış bekleniyor. Acıbadem Maslak Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Doktor Öğretim Üyesi Müjde Arapoğlu, pandemi dönemleri sırasında pandemi etkeni ile hastalıklar ağırlık kazansa da, sonrasında diğer hastalıklarda da genel bir artış görüldüğünü belirterek “Bu artışı engellemek için pandemi döneminde ve sonrasında rutin çocukluk aşıları kesinlikle ihmal edilmemelidir. Ülkemizde 13 adet çocukluk hastalığına karşı rutin bağışıklama ve ayrıca isteğe bağlı olarak menenjit ve rotavirüs aşıları uygulanmaktadır. Aşılar yetersiz dozlarda yapıldığında koruyucu olmamakta, mutlaka ilk aşı serisinin bitirilmesi ve ardından tekrar dozlarının uygulanması gerekir” diyor. Doktor Öğretim Üyesi Müjde Arapoğlu, toplumda aşılar hakkında doğru bilinen 8 yanlışı anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Doğal yoldan bağışıklık kazansak daha iyi değil mi? Nasıl olsa hasta olacaksak aşıya ne gerek var: YANLIŞ!

 DOĞRUSU: Suçiçeği, tüberküloz gibi bazı enfeksiyonlar aşılamaya rağmen geçiriliyor. Evet, koruyuculuğu yüzde 85 üstüne çıkamayan bazı aşılar var ancak aşılama hastanın bu enfeksiyonları geçirse bile hafif geçirmesini sağlar, hastalıkların yan etkileri aşılı çocuklarda çok daha az görülür. Bazı hastalıkları ise geçirsek de tam bağışıklık kazanmak mümkün olmuyor. Örneğin, hepatit B teması sonrası bazen tam iyileşme olmuyor, yüzde 10 hasta taşıyıcı olarak kalıyor.

Aşıların kısa süreli yan etkileri tehlikelidir: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Aşıların yan etkileri olabilir ancak genellikle bu yan etkiler önemsizdir. Hafif ateş, kırgınlık, enjeksiyon yerinde kızarıklık ve şişlik gibi yan etkiler görülebilir. Bazı aşılar geçici baş ağrısı, baş dönmesi, halsizlik ve iştahsızlığa yol açabilir. Nadiren, çocuklarda alerjik reaksiyon ve havale geçirme gibi nörolojik yan etkiler görülebilir. Nadir görülen bu yan etkiler endişeye neden olsa bile, aşılar ölümcül hastalıklara yakalanmaktan çok daha güvenlidir.

Aşılarda cıva, alüminyum ve tiomersal gibi birçok yabancı madde var. Bunlar nadir de olsa otoimmün hastalıkları, otizmi ve beyin hasarını tetikliyor. Yakalanma oranımız düşük hastalıklar için neden bu yan etkileri yaşayalım: YANLIŞ! 

DOĞRUSU: Aşıların bu yan etkilere yol açtığı konusunda bilimsel verilerle kanıtlanmış net hiçbir çalışma yok. Güncel aşılarda bu maddelerin zararlı formları da yok. Bilinenin tam tersine aşı yan etkileri oldukça az, oysa aşı ile korunabilen hastalıklara yakalanma oranı ve bu hastalıkların komplikasyonlarını yaşama oranları çok daha yüksektir.

Aynı anda birden fazla hastalığa karşı veya kombin aşı uygularsak aşıların yan etkileri çok daha fazla yaşanır: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Doktor Öğretim Üyesi Müjde Arapoğlu “Eş zamanlı birçok aşı kullanılabilir. Aynı gün birden fazla aşı uygulandıysa yan etkilerinin fazla olacağına dair herhangi bir kanıt yoktur. Kombin aşılar güvenlidir. Canlı virüs aşıları ya aynı gün ya da dört hafta ara ile uygulanmalıdır” diyor.

Tek seferde birden fazla aşı yapmak çocuğun bağışıklık sistemine fazlaca yük bindirir: YANLIŞ!

 DOĞRUSU: Birden fazla aşı yapmanın bağışıklık sistemine olumsuz etkiye yol açtığını gösteren hiçbir kanıt yoktur. Bağışıklık sistemimizin birçok farklı hastalıkla aynı anda savaşabilecek gücü vardır. Zararlı organizmalara karşı aynı anda ayrı ayrı antikor üreten bağışıklık sistemimizin birkaç aşıya karşı aynı anda antikor geliştirmesi beklenen bir durumdur.

Grip aşısını soğuk algınlığı geçirmeden yapmamız gerekir. Öksürük, nezle bulguları başladıktan sonra grip aşısı olmamıza gerek yoktur: YANLIŞ!

 DOĞRUSU: Grip aşısı bizi influenzaya karşı korur, bu da en ağır geçirilen griptir. Yıl boyu geçirilen mevsimsel soğuk algınlığı virüslerine karşı etkili değildir. Soğuk algınlığı geçirsek bile grip aşısını yaptırmalıyız.

Eski yıllarda bu kadar çok aşı yoktu ve insanlar uzun yıllar sağlıklı hayatlar yaşadılar. Günümüzde pek çok katkı maddeli gıdalar gibi koruyucu madde içeren aşılar da risk yaratıyor: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Eski yıllarda hastalık etkenleri farklıydı. Her dönem için güncel risk hangi bulaşıcı hastalığa karşıysa o hastalığın aşısı uygulanıyor. Yaygın bağışıklama sayesinde birçok ölümcül hastalığın önüne geçilmiştir.

Aşılarla ilgili çok yan etki var ama aşı firmaları bunların bilinmesine engel oluyor: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Doktor Öğretim Üyesi Müjde Arapoğlu “Aşıların yan etkileri bağımsız bilimsel kuruluşlar (Dünya Sağlık Örgütü, Uzmanlık Dernekleri, Avrupa Hastalık Kontrol Merkezi vb) ve ulusal sağlık otoriteleri tarafından günü gününe izlenmektedir. Tüm dünyada çok özenle çalışan aşı yan etkisi takip sistemleri vardır. En ufak bir şüphe oluştuğunda bağımsız bilim insanlarından oluşan komisyonlar kurularak araştırılır, bilimsel ortamlarda tartışılır ve sonuçlar duyurulur. Eğer uygulanmama kararı alınırsa aşı çalışmaları genişletilerek aşı güvenli hale gelmeden kullanılamaz. Günümüzde Covid-19 aşısı için de çalışmalar benzer şekilde yürütülmektedir” diyor.

Covid-19 için alınması gereken 10 önlem

Covid-19 için alınması gereken 10 önlem

Artık evlerimizde daha çok koronavirüslü var! Dünyayla birlikte ülkemizde de her geçen gün hızını artırarak yayılımına devam eden Covid-19 enfeksiyonunun hemen her haneden bir kişinin hastalığa yakalanmaya başlamasına doğru evrildiğini belirten Acıbadem Taksim Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Çağrı Büke “Covid-19 PCR testi ile tanı konulan olguların neredeyse ortalama yüzde 80’e yakın bir kısmının tedavilerinin evde yürütülebilecek düzeyde olduğu gerçeği göz önüne alındığında Covid-19’un önemli bulaşma ortamının artık ev ortamları ve aynı ev ortamını paylaşan kişiler olduğu da unutulmamalıdır. Bu durum Covid-19 pozitif bir olgu ile aynı ev ortamında dikkat edilmesi gerekenlerin neler olması gerektiğini gözden geçirmeye bizleri itmektedir” diyor. Peki Covid-19’lu hasta ile aynı evde yaşamanın bir an bile ihmal edilmemesi gereken kuralları neler? Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Çağrı Büke, 10 altın kuralı anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Ayrı odada yaşamak şart

Covid-19 testi pozitif çıkan bir kişinin, bir süre boyunca ayrı bir odada yaşamını sürdürmesi şart. Hastanın odasının kapısı her zaman kapalı olmalı, yemeğini diğer aile bireylerinden farklı olarak kendisi için belirli bir süreyle ayrılmış olan söz konusu odada yemelidir.

Odaya girilecekse kesinlikle maske takılmalı

Hasta kişinin odasına kimse zorunlu olmadıkça girmemeli, hasta kişi de zorunlu haller dışında bu odadan dışarıya çıkmamalıdır. Covid-19 test sonucu pozitif olan kişinin odasına girilmek zorunda kalındığında herkesin hem ağzı hem de burnu kapatacak şekilde maske kullanması gereklidir. Bir anlığına bile olsa maskenin ihmal edilmemesi ve sosyal mesafeye dikkat edilmesi gerekir.

Banyo her kullanımdan sonra temizlenmeli

Tuvalet ve yıkanma ihtiyacı için mümkün ise hasta olan kişiye ayrı bir banyo/tuvalet sağlanmalıdır. Eğer bu mümkün olamıyor ve aynı banyo-tuvalet diğer aile bireyleri ile paylaşılıyor ise hasta kişinin her banyo-tuvaleti kullanmasından sonra yer, yüzey, tuvalet, lavabo, çeşme muslukları ve duş alanı dezenfektan ile silinmeli ve temizlenmelidir.

Çamaşırları ve yiyecek eşyaları ayrılmalı

Covid-19 test sonucu pozitif olan kişinin çamaşırları ve bardak, tabak, çatal, bıçak, kaşık vb. gibi kullandığı eşyalar ayrılmalıdır. Çamaşırları ayrı olarak ve makinede, yemek için kullandığı eşyalar da kullanım sonrası deterjan ve su ile makinada ya da elde yıkanmalıdır.

Ortak alanlara temastan sonra eller yıkanmalı

Aynı ev ortamını paylaşan herkesin eller ile ortak temas edilen yüzeylere temastan hemen sonra, yemek öncesi, yemek sonrası, tuvalet sonrası, yemek hazırlamadan önce yemek hazırladıktan sonra, Covid-19 pozitif kişinin eşyaları ile temas sonrası ve gerektiği her durumda 20 saniye boyunca eller sabun ve su ile yıkanmalıdır. El temizliği için gerektiğinde el antiseptiklerinden de yararlanılabilir.

 Covid-19 hastası evde maske takmalı

Covid-19 hastası, bulunduğu odadan zorunlu hallerde dışarı diğer odalara gideceğinde ya da banyoya, tuvalete gidecek olduğunda ağız ve burun kapalı olacak şekilde maskesini takarak ev içerisinde hareket etmelidir.

Yüzeyler sık sık temizlenmeli

Kapı kolları, elektrik düğmeleri gibi el temasının olabildiği tüm yüzeyler temas sonrası dezenfektan ve deterjanlı su ile silinmelidir.

Havlu mutlaka ayrı olmalı

Havlular bulaş riskinin yüksek olduğu eşyalar olduğundan, normal durumlarda da evdeki herkesin havlusu ayrı olmalı. Özellikle de evde Covid-19 hastası var ise, hiçbir şekilde havlu ortak kullanılmamalı. Ayrı bir havlu olmalı ya da kağıt havlu kullanması sağlanmalıdır. Kağıt havlu ve tuvalet kağıtları ayrı poşetler içerisine atılmalı ve sonunda ağzı bağlanarak çöp poşetlerine atılmalıdır.

Yastık yüzleri her gün değiştirilmeli

Covid-19 hastasının yastık yüzleri her gün değiştirilmeli ve makinede en az 60 derecede ısıyla yıkanmalı, nevresimleri de üç günde bir değiştirilmeli ve yine en az 60 derecede yıkanmalıdır.

Ev düzenli havalandırılmalı

Covid-19 pozitif kişinin bulunduğu oda ve evin mümkün olan tüm alanları günde birkaç dakika ve belirli süre ile havalandırılmalıdır. Ayrıca Covid olmayan ev halkı kesinlikle ‘geçmiş olsun’ ziyaretine kimseyi kabul etmemelidir. Çünkü ev ziyareti bulaş riskinin en yüksek olduğu ortamlardan birisi! Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Çağrı Büke “Bu uygulamalar Covid-19 testi negatifleştikten sonra bir süre daha sürdürülmeli, test yapılmamış ise semptomlar tamamen geçtikten 48 saat sonrasına kadar ya da semptom başlangıcından sonraki ortalama 14 güne kadar devam ettirilmesi gereklidir. Ancak bu virüsün bazen daha uzun süre ile vücuttan atılımının devam edebileceği de akıldan çıkartılmamalıdır” diyor.

 

Meme estetiği emzirmeye engel değil

Meme estetiği emzirmeye engel değil

Günümüzde giderek daha fazla kadın meme estetiği nedeniyle ameliyat masasına yatıyor. Antik çağlardan bu yana kadında güzelliğin ve anneliğin simgesi olarak görülen memede yaşanan sorunların gelişen ameliyat teknikleri sayesinde rahatlıkla ortadan kaldırılabildiğini anlatan Acıbadem Ankara Hastanesi Estetik, Plastik ve Rekonstrüktif Cerrahi Uzmanı Dr. Çiğdem Demiroğlu Yakut, “Ancak meme operasyonlarının ciddi birer ameliyat olduğunu bilmek gerekir” diyor.

Uluslararası Estetik Plastik Cerrahi Derneği’nin verilerine göre estetik amacıyla yaptırılan cerrahi operasyonların başında meme büyütme ameliyatları yer alıyor. Bu ameliyatların sayısının 2018 yılında dünya genelinde bir milyon 862 bin 506’ya ulaştığını belirten Dr. Çiğdem Demioğlu Yakut, “Kadınlar çeşitli nedenlerden dolayı meme büyütme, küçültme ya da dikleştirme operasyonları için estetik cerrahların kapısını çalıyor” diyor.

Bel ve sırt ağrısına da yol açabiliyor

Meme ameliyatlarının nedeni her zaman sadece estetik kaygı olmuyor. Çünkü birçok kadın da meme büyüklüğü nedeniyle sırt, boyun ve bel ağrısı, duruş bozukluğu, meme altı pişikleri ve mantar enfeksiyonları ile nefes darlığı gibi sağlık sorunları yaşıyor. Kadınların ayrıca kıyafet bulamama, kilolu olmadığı halde öyle görülme nedeniyle psikolojik olarak da olumsuz etkilendiğini kaydeden Dr. Çiğdem Demiroğlu Yakut, “Bu durumda da kadınların vücutlarına uygun oranlarla yapılması sayesinde fiziksel ve psikolojik olarak rahatlığa ulaşmaları mümkün oluyor” diye konuşuyor.

Doğum, emzirme ya da sık sık fazla kilo alıp verme gibi durumlar memelerin formunun bozulmasına yol açabiliyor. Doğum ve emzirme sürecindeki hormonal etkiler nedeniyle meme dokusunun büyüdüğünü ve derinin de buna bağlı genişlediğini belirten Dr. Çiğdem Demioğlu Yakut, şöyle devam ediyor: “Emzirme süreci bitip hormon etkisi ortadan kalkınca meme dokusu, tekrar küçülür ancak derisinin elastikiyet kabiliyeti yeterli olmadığı için deri adapte olamaz. Sonuç olarak sarkık bir meme görünümüne neden olur. Bu durumda sarkan meme başı ve meme dokusunun eski yerine taşınıp, fazla derinin çıkarılarak bu organa tekrar dik ve dolgun bir görünümün kazandırılması mümkün oluyor. Eğer gerekirse silikon protezlerle de destekleniyor. Tüm bu ameliyatların alanında uzman ve ehil ellerde yapılması başarıyı artırıyor.”

Vücut yapısına uygun protez

Ergenlik döneminde meme gelişiminde sorun olan genç kadınların, estetik operasyon yaptırmak istediklerini belirten Dr. Çiğdem Demiroğlu Yakut sözlerine şöyle devam ediyor:

“Genellikle 20’li 30’lu yaşlardaki genç kadınlara yönelik estetik meme operasyonlarında kullandığımız altın standart, silikon meme protezi. Hastanın muayenesinde, göğüs kafesi genişliğine, mevcut meme hacmine, boyuna, deri esnekliğine ve tabii ki de arzuladığı görünüme göre vücut yapısına uygun olan protez seçimi yapılıyor. Protez, memenin alt kıvrımından yapılan yaklaşık 4-5 cm’lik bir kesiden yerleştiriliyor. Bu kesinin en büyük avantajı, ameliyat esnasında meme dokusunu hiç görmeden protezi yerleştirmemizi sağlamasıdır. Silikon protezler ister kas altına ister kas üstüne yerleştirilsin her koşulda meme dokusu ile herhangi bir ilişkisi yoktur. Bu nedenle ilerleyen dönemde kadınların bebeğini emzirmesine engel değildir.”

Dolgu maddelerine dikkat!

Meme estetiği söz konusu olunca “ameliyatsız” olarak tanıtılan dolgu yöntemleri de sıklıkla gündeme geliyor. Ancak Dr. Çiğdem Demiroğlu Yakut’un bu konuda önemli uyarıları var:

“Memenin içine dolgu enjekte edilmesi, kesinlikle hiç önermediğimiz bir yöntem. Çünkü meme dokusu içerisine enjekte edilen yabancı maddeler, geç dönemde reaksiyona neden olup apseleşme, akıntı, enfeksiyon gibi çok ciddi, tedavisi zor ve geri dönüşümsüz problemlere yol açabiliyor.”

“Ruh sağlığı pandemisi yaşıyoruz”

“Ruh sağlığı pandemisi yaşıyoruz”

Beykoz Üniversitesi Sosyal Bilimler Fakültesi Öğretim Üyesi, Klinik Psikolog Prof. Dr. Ebru Şalcıoğlu, Covid-19 pandemisi öncesi dünya üzerinde 600 milyona yakın kişide kaygı ve depresif bozukluklar olduğunu ve bu sayının pandemi süresince yaşam koşullarının etkilenmesiyle artmış olabileceğini belirtti. Kurumsal Esenlik Zirvesi’nde konuşan Şalcıoğlu, “Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre dünya üzerinde 264 milyon kişi kaygı bozukluklarından, 322 milyon kişi depresif bozukluklardan muzdarip. Covid 19 salgının yaşamımızdaki olumsuz etkileri nedeniyle bu sayılarda artış olması beklenir bir durum. Diğer yandan bu tabloya alkol bağımlılığı, yeme bozuklukları, travmatik olaylar sonrası ortaya çıkan stres sorunları gibi sorunları da dahil edersek ruh sağlığı sorunları yaşayan insanların sayısı çok daha artacaktır. Geldiğimiz duruma bir nevi ruh sağlığı pandemisi bile diyebiliriz” dedi.

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), Covid-19 virüsünün neden olduğu hastalığı ‘pandemi’ ilan edeli neredeyse bir yıl oldu. Covid-19 pandemisi sürerken bir yandan beden sağlığımızı korurken bir yandan da ruh sağlığımızı da korumamız önemli. Beykoz Üniversitesi Sosyal Bilimler Fakültesi Öğretim Üyesi, Klinik Psikolog Prof. Dr. Ebru Şalcıoğlu, “Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre dünya üzerinde 264 milyon kişi kaygı bozukluklarından, 322 milyon kişi depresif bozukluklardan muzdarip. Covid 19 salgının yaşamımızdaki olumsuz etkileri nedeniyle bu sayılarda artış olması beklenir bir durum. Diğer yandan bu tabloya alkol bağımlılığı, yeme bozuklukları, travmatik olaylar sonrası ortaya çıkan stres sorunları gibi sorunları da dahil edersek ruh sağlığı sorunları yaşayan insanların sayısı çok daha artacaktır. Geldiğimiz duruma bir nevi ruh sağlığı pandemisi bile diyebiliriz’ dedi.

“Psikolojik esenlik çok önemli”

Kurumsal Esenlik Zirvesi’nde konuşan Prof. Dr. Ebru Şalcıoğlu, ruh sağlığı yönünden psikolojik esenlik kavramını değerlendirdi. 16-19 Kasım 2020 tarihlerinde dört gün boyunca “wellbeing” yani “esenlik” kavramının konuşulduğu zirvede insancıl ve kapsayıcı şekilde çalışan bağlılığını artıran, verimliliği önemseyen ve daha sürdürülebilir bir iş hayatı için konuşmalara yer verildi. Şalcıoğlu konuşmasında modern dünyada insanların uyku dışındaki zamanlarının %60’ını çalışarak geçirdiğini ve sanayileşmiş dünyanın iş yerlerinde ruh sağlığı sorunlarının oldukça yaygın görüldüğüne işaret etti. Batı ülkelerinde yapılan araştırmaları özetleyen Şalcıoğlu 27 Avrupa ülkesinde, çalışanların %22’sinde iş stresinin ruh sağlığını olumsuz etkilediğini, İngiltere’de her altı çalışandan birinde anksiyete, depresyon, strese bağlı ruh sağlığı sorunu görüldüğünü açıkladı.

Üç boyutlu esenlik!

Ruh sağlığı sorunlarının çalışanların verimliliğini düşürerek iş hayatında ciddi maddi kayıplara yol açtığını söyleyen Profesör Şalcıoğlu “iş yerlerinde stres yönetimi, mindfulness (bilinçli farkındalık, şefkat eğitimleri düzenlenerek çalışan sağlığını destelemek olumlu sonuçlar yaratıyor. Ancak unutmamak gerekir ki ruh sağlığı sorunları geliştirmiş bir kişi bu eğitimlerden sınırlı fayda sağlayacaktır. Anksiyete ve depresyon gibi sorunlar psikolojik ve psikiyatrik tedaviler gerektirir” dedi. Esenlik kavramının önemini vurgulayan Şalcıoğlu “Ruh sağlığından bahsedildiği zaman çoğunlukla psikolojik sorunlar ve bozukluklar akla gelir. Oysa; ruh sağlığının tamamlayıcı bileşeninin esenlik olduğu unutulmamalıdır. Tam bir ruhsal sağlığa sahip olmak duygusal, psikolojik ve sosyal esenliğe sahip olmayı gerektirir. Duygusal esenlik mutluluk, olumlu duygular yaşama, haz almayı barındırırken, psikolojik esenlik bireyin yaşamın anlamı ve amacına dair bir anlayışla seçtiği doğrultuda kendi potansiyelini gerçekleştirmek için çaba göstermesini içerir. Sosyal esenlik ise kişinin toplumsal yaşama katılımı ve toplumun bir parçası olmasıdır’ dedi.

Ruh sağlımızı nasıl koruyabiliriz?

Tam bir ruh sağlığına sahip olmanın psikolojik sorunlardan arınmış ve esenliğe erişmiş olmakla mümkün olduğunu belirten Şalcıoğlu yaşamın farklı alanlarında bize yön verecek “değerler” benimsemenin ruh sağlığındaki önemini vurguladı. “Değerler, yaşamda bulduğunuz anlam, olmak istediğiniz kişi, yaşamınızın ardından bırakmak istediğiniz izdir. Örneğin, İyi bir ebeveyn olmak, iş yaşamında katkılarıyla fark yaratmak değerlere örnektir” diyen Şalcıoğlu bazı tavsiyelerde bulundu.

1-) Öncelikle yaşamınızı anlamlı kılan ve ona yön veren değerlerinizi tanımlayın.

2-) Gündelik yaşamınızı ve davranışlarınızı benimsediğiniz değerleri temel alarak yönlendirin.

3-) Gündelik yaşam içinde değerlerinizle uyumlu eylemlere farkındalıkla girin.

4-) Duygu ve düşünceleriniz süreçte size engel oluşturabilir. Bu iç engelleri anlamaya ve aşmaya yönelik çözümler üretmeye çalışın.

Kış gözleri kurutur!

Kış gözleri kurutur!

Kış aylarının gelmesiyle gözlerimiz açısından değişik ve zorlu bir dönem başladı. Özellikle havaların soğumasıyla zamanımızın daha büyük bir bölümünü iç mekanlarda geçirmeye başladık, soğuk geçen kış nedeniyle de evlerimizi ve iş yerlerimizi daha az havalandırır olduk. Ev ve iş yerlerimizin ısıtılması nedeniyle iç mekanlarda var olan nem miktarı belirgin biçimde azaldı. Özellikle denize uzak, karasal iklimin hakim olduğu yerlerde yaşayanlar bu değişimi daha da yakından hissetmeye başladı. Acıbadem Ankara Hastanesi Göz Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Uğur Emrah Altıparmak kışın ve soğuğun göz sağlığımızı olumsuz etkileyebileceğini belirterek korunma yöntemleri hakkında bilgi veriyor…

Hava değişimlerinin sonucu olarak gözlerde kuruluk hissi başladığını söyleyen Prof. Dr. Uğur Emrah Altıparmak, gözlerimizde batma, yanma ve kaşıntı gibi şikayetler oluşabileceğini bazı kişilerde ise ara sıra bulanık görmeler şeklinde mevsim değişikliğinin kendini hissettirdiğini aktarıyor. “Mesleği gereği bilgisayar ve benzeri ekran kullanmak zorunda olanlarımız, ayrıca gözlerini daha az kırptılar” diyen Prof. Dr. Uğur Emrah Altıparmak sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Bunu farkında olmadan, sadece işlerine daha çok konsantre olurken yaptılar ve gözlerini ortalama 4-5 kez daha az kırptılar. Bu nedenle gözlerinde kuruluk şikayetlerinde artma hissedenler olduğu gibi, ilk kez bu tür şikayetlerle tanışanlarımız da oldu. Buna benzer kuruluk şikayetleri olan kişiler için en doğrusu tabii ki en yakınınızdaki göz hekiminize danışmak olacaktır.”

“Gözlerinizi nemlendirmeyi ihmal etmeyin”

Bu tarz şikayetler ile başvuran ve göz kuruluğu tespit edilen hastalarda ilk seçeneğin suni gözyaşı damlaları olduğunu aktaran Prof. Dr. Uğur Emrah Altıparmak “Hastamızın muayene bulguları ve şikayetleri bize hangi ilacı tercih etmemiz gerektiği konusunda yol gösterici oluyor. Bunun dışında mümkün olduğunca ev ve işyerinin havalandırılması ve ortamdaki nem miktarının artırılmasına yönelik tedbirler (nemlendiriciler, kalorifer peteklerinin üzerine bir tas içinde su konması gibi) de hastalarımıza öneriyoruz” diyor. İşi gereği uzun süre ekrana bakmak zorunda olanların sık sık ara vermesi gerektiğini kaydeden Prof. Dr. Uğur Emrah Altıparmak, “Bu aralarda ekrandan başka bir yere bakarak göz kırpmayı hatırlamalarını öneriyoruz. Bütün bu önerilere rağmen şikayetleri fazla olan hastalarımızda bir farklı tedavilere yöneliyoruz” diye devam ediyor.

Karın yağdığı bölgelerde güneş gözlüğü kullanılmalı

“Kış aylarına özgü başka bir durum da özellikle kar yağışı ve karın yerde çok kaldığı bölgede yaşayanları ilgilendiriyor” ifadelerini kullanan Prof. Dr. Uğur Emrah Altıparmak, sözlerini şöyle noktalıyor:

“Bilindiği gibi kar örtüsü var olan güneş ışınlarını bir ayna gibi yansıtarak gözümüze güneşin zararlı mor ötesi ışınlarının daha çok ulaşmasına neden oluyor. Bu nedenle karın yoğun olduğu bölgelerde, özellikle güneş ışınları da varsa mutlaka koruyucu güneş gözlüğü kullanmalarını öneriyoruz. Böylece güneş ışınlarının hem kısa hem de uzun vadede zararlı etkilerinden kaçınmamız mümkün oluyor.”

Bağışıklık sisteminizi koruyun

Bağışıklık sisteminizi koruyun

Koronavirüs sürecinde hastalığa yakalanmamak ya da hafif atlatmak için beslenme düzeninin nasıl olması gerektiği, son dönemlerde üzerinde sıklıkla durulan konular arasında yer alıyor.  Pandemi koşullarına bağlı olarak kişilerde oluşan stres ve buna bağlı uyku düzeni ile duygusal durumun bozulması ise birçok kişinin sağlıksız beslenmesine neden olabiliyor. Bu süreçte iyi hissettiren sağlık gıdaların tüketilmesi ve D vitamini başta olmak üzere vitamin -mineral desteği alınarak bağışıklığın güçlü tutulması önem taşıyor. Memorial Ankara Hastanesi Beslenme ve Diyet Bölümü’nden Dyt. Ceyda Nur Çakın, koronavirüs sürecinde bağışıklığın güçlendirilmesi için dikkat edilmesi gerekenler hakkında bilgi verdi:

Hem fiziksel hem de psikolojik olarak koronavirüsten korunun

Beslenmenin sağlıklı hale getirilmesi fiziksel sağlık kadar zihinsel sağlığı da desteklemekte ve kişilerin Covid- 19’un neden olduğu kaygı, belirsizlik ve psikolojik stresle başa çıkmalarında önemli rol oynamaktadır. Uyku bozuklukları ve stres ile mücadelede görev üstlenen melatonin ve serotonin hormonları ile triptofan adı verilen aminoasit düzeylerini bazı gıdalar ile artırmak mümkün olabilmektedir. Beslenme programında özellikle yumurta, badem, yulaf, tam tahıllı yiyecekler, muz ve kırmızı meyvelere günlük olarak yer verilmesi gerekmektedir. Bununla birlikte haftada en az iki gün ızgara veya fırınlanmış şekilde Omega-3 yağ asitlerinden zengin yağlı balıklar tercih edilmelidir. Süt ve süt ürünlerini düzenli olarak tüketerek uykuya geçmeyi sağlayan triptofan aminoasidinin üretiminin artırılmasını sağlamak da büyük fayda sağlamaktadır.

Obezite Covid- 19’un olumsuz etkilerini artırıyor

Son bilimsel araştırmalar Covid-19 ve beslenme arasındaki ilişkiye dikkat çekmektedir. İyi beslenme, kriz zamanlarında dayanıklılığın temel direği olarak görülürken, besleyici gıda eksikliği, bireyleri koronavirüsü önlemek ve onunla savaşmak için dezavantajlı konuma getirmektedir. Sağlıksız beslenme obeziteye yol açarken; obezite ise diyabet ve kalp hastalıkları gibi kronik hastalıkların yanı sıra Covid-19’a yakalanma durumunda ciddi komplikasyon riskini de artırmaktadır. Ayrıca obezite, vücutta yaygın iltihaplanma ve hipoventilasyon ile birlikte hastalık ile savaşmayı zorlaştırabilmektedir.

Bağışıklığınızı güçlendirin

Beslenmenin bağışıklık sistemi ve hastalığa yatkınlık üzerinde önemli bir etkisi bulunmaktadır. Spesifik besinlerin veya besin bileşenlerinin, hücrelerin aktivasyonu, sinyal moleküllerinin üretiminde modifikasyon ve gen ekspresyonu yoluyla bağışıklık sistemini etkileyebileceği kanıtlanmıştır. Bununla birlikte tüketilen besinler önemli bir bağışıklık sistemi organı olan bağırsaktaki yararlı bakteri varlığını belirlemektedir. Yeterli makro ve mikro besin tüketimi, özellikle demir, çinko ve B6, B12, A,C ve E vitaminleri, bağışıklık fonksiyonunu artırarak enfeksiyonu önlemeye ve bunlarla savaşmaya yardımcı olabilmektedir.

D vitamini düzeyinin Covid-19’un şiddetinde belirleyici rolü vardır

En önemli vitaminlerden biri olan D vitamini düzeyinin Covid-19 şiddeti ve Covid-19’a bağlı ölümler ile ilişkisi üzerine yapılmış çalışmalar bulunmaktadır. Ayrıca solumun yolu hastalıklarının bozulmuş D vitamini metabolizması ile ilişkili olduğu; akciğer enfeksiyonu sonrası D vitamini seviyesinin  azaldığı da yapılan çalışmalarda belirlenmiştir.

Vitamin ve mineraller öncelikle doğal yollardan alınmalı

Bağışıklık sistemi için gerekli olan bu vitamin ve minerallerin başlıca kaynakları yumurta, süt ve süt ürünler, kırmızı et, hindi ve balık gibi hayvansal protein kaynakları olmaktadır. Ay çekirdeği, fıstık, badem ve avokado yine bağışıklık için önemli olan sağlıklı yağ asitleri ve E vitamini içermektedir. Vücudumuzun savunma mekanizması için önemli olan antioksidan besin öğeleri ise turunçgiller ve kivi, pancar, koyu yeşil yapraklı sebzeler ile karnabahar, brokoli, sarımsak ve soğan gibi sülfürlü sebzelerde yüksek miktarda bulunmaktadır. Öncelikli olarak dengeli bir beslenme şekli ile bu vitamin ve mineralleri doğal yollardan alınmalı, ihtiyaç durumunda ise hekime danışılarak takviye kullanımına gidilmelidir.

Dengeli beslenme için bu kurallara uyun

Tükettiğiniz sebze ve meyvelerin farklı renkte olmasına özen gösterin. Tabaklarınız ne kadar renkliyse o kadar çok antioksidan vitamin-mineral alırsınız.

Haftada en az iki gün ızgara veya fırında pişmiş şekilde hamsi, uskumru, sardalya, palamut ve çinekop gibi omega 3 zengini balıkları tüketin.

Sıvı tüketiminize özen gösterin. Vücut ağırlığınız başına 30 ml. su tüketimi sağlayın.

Paketli atıştırmalıklardan uzak durun. Öğünlerinizin düzenli olmasına özen gösterin.

Bilimsel dayanağı olmayan besin takviyelerinden, bitkisel karışımlar ve kürlerden uzak durun.

Düzenli fiziksel aktivite ve egzersizi hayatınızın bir parçası haline getirmeye çalışın.

Uyku sürenizin yeterli olmasına özen gösterin.

Kış hastalıkları için tedbirinizi şimdiden alın

Kış hastalıkları için tedbirinizi şimdiden alın

Kış aylarına girmeye hazırladığımız bu dönemde görülen değişken hava insanların ruhsal durumunu etkilemekle birlikte çeşitli hastalıklara yakalanma riskini de artırabiliyor uzmanlarından Dr.Veysel Umut Sadıkoğlu “Aslında mevsimden bağımsız olarak bağışıklığımızı her zaman güçlü tutmalıyız. Ne kadar güçlü bir bağışıklık sistemimiz var ise o kadar hastalıklara karşı gücümüz var demektir” diyor.

Havaların giderek soğuduğu şu günlerde hüzünlü, kasvetli, bol bulutlu havaları ile uyanmaya başladık. Kış ayları denince yüzümüzü güldüren hatıraların yanında aklımıza öksürük, burun akıntısı, doktor odaları, iğneler ve serumlar da geliyor. Dr. Veysel Umut Sadıkoğlu, yılların verdiği tecrübelere rağmen bu kısır döngüden kurtulamayan birey sayısının azımsanmayacak seviyede olduğunun altını çiziyor.

Yeterli ve düzenli uyku ile bağışıklığı güçlü tutabilirsiniz

Hastalıklara yakalanmada bağışıklığın önemli bir rolünün olduğunu Dr. Veysel Umut Sadıkoğlu, bağışıklığı güçlü tutmak için önce uykuya önem verilmesi gerektiğini söylüyor. Yeterli ve düzenli uykunun önemine dikkat çeken Sadıkoğlu, aynı saatte uyuyup uyanmak gerektiğini ve uykuda karanlık, sessiz, rahat bir ortamın tercih edilmesinin gerektiğini anlatıyor. Fiziksel aktivite, haftanın en az 3 günü 45 dakikadan az olmayan egzersizler de sağlığımızı için büyük önem taşıyor. Dr. Sadıkoğlu “Mümkünse açık havada, oksijeni bol bir bölgede spora uygun kıyafetler ile tok olarak egzersiz yapmaya çalışılmalı” diyor.

Bağışıklıkta beslenmenin yeri çok büyük

Beslenme düzenimizi proteini bol ürünlerden seçerek, kırmızı et, yumurta, peynir, süt gibi ürünleri yeterli miktarda tüketmemiz gerektiğini vurgulayan Dr. Veysel Umut Sadıkoğlu, kızartma, kavurma yerine ızgara, haşlama ve fırın yemeklerinin tercih edilmesi gerektiğini söylüyor. Bağışıklığımızı güçlendirirken Omega-3’ten zengin balıkların ve ceviz gibi kuru yemişlerin tüketilmesi, yeterli vitamin alınması gerektiğini hatırlatan Dr. Sadıkoğlu, özellikle yüksek C vitaminine sahip turuncu meyve ve sebzelerin (portakal, mandalina, kivi, limon, kapya biber) beslenme planımızda olması gerektiğini belirtiyor.

En önemlisi mutluluk

Beta glutenin ana kaynağı tam tahıllar ve yulaf içeren bir beslenme tarzının benimsenmesinin bağışıklığı güçlendirmede fayda sağladığını bildiren Dr.Veysel Umut Sadıkoğlu, beyaz ekmek, makarna yerine tam tahıllı ekmekler ve bulgur tercih edilebileceğini söylüyor. “Bağışıklığımızı güçlendirirken aynı zamanda genç kalmamızı da sağlayacak glutatyon içeren avokado, brokoli, kuşkonmaz gibi ürünler tercih edilmeli” diyen Sadıkoğlu, sözlerini şöyle sürdürüyor: ”Çinko ve selenyum içeren deniz ürünleri, yağlı tohumlar beslenmede ihmal edilmemelidir. Yüzyılların bize öğrettiği probiyotik kaynağı olan fermente ürünler; kefir, turşu ve yoğurt gibi gıdaların günlük olarak tüketimine özen gösterilmeli. Bütün bunlar önemli ama en önemlisi mutluluk! Havalar nasıl olursa olsun sizin havanız her derde derman olacaktır… ”