Pandemide prematüre bebek bakımın da en önemli tedbirler nedir?

 Pandemide prematüre bebek bakımın da en önemli tedbirler nedir?

Bebek bekleyen anne babalar, çocuklarına kavuşmak için gün sayar. Ancak kimi zaman bu kavuşma, olması gerekenden daha önce yaşanır. Hal böyle olunca, doğum haftasına bağlı olarak yaşamsal bazı sorunlarla boğuşmak zorunda olan prematüre bebeğin bakımı için aşırı dikkat isteyen bir süreç başlar. İşte, prematüre bebekler için farkındalık yaratılması amacıyla her yıl 17 Kasım Dünya Prematüre Günü olarak kutlanıyor. Prematüre bebek bakımının zorluklarına bu yıl bir de Covid-19 pandemisinin riskleri eklendiğinde mücadelenin çok daha kritik bir hal aldığını, dolayısıyla prematüre bebeklerin bakımına Covid-19 günlerinde çok daha dikkat edilmesi gerektiğini vurgulayan Acıbadem Altunizade Hastanesi Yenidoğan Yoğun Bakım ve Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Ferhat Çekmez, “Aynı zamanda üst solunum yolu enfeksiyonlarının da arttığı bu mevsimde daha da dikkatli olunması gerekiyor. Ayrıca korona enfeksiyonlu hamile sayılarında artış görülüyor. Bu da anne adayının ve anne karnındaki bebeklerin sağlık durumunun bozulup prematüre doğum yaşanmasına neden oluyor” uyarısında bulunuyor. Prof. Dr. Ferhat Çekmez, prematüre bakımında ihmal edilmemesi gereken 8 kuralı anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Önce kendinizi koruyun!

Anne babalar önce kendini korumalı. Maskelerini takmaya, ellerini yıkamaya, eve geldiklerinde kıyafetlerini değiştirmeye özen göstermeli. Böylece kendilerini koruyarak dolaylı yoldan bebeklerini de korumuş olurlar.

Öpmeyin, öptürmeyin!

Prematüre bebeğinizi özellikle de Covid-19 pandemisi sürecinde öpmeyin, kimseye de öptürmeyin. Bebeğinizi mümkün olduğunca kucağa almalarına izin vermeyin.

Kalabalıktan uzak tutun!

Soğuk havalarda bebeklerin dışarı çıkarılmaması ve kalabalık ortamlardan uzak tutulması gerekiyor. Aile büyükleri ve bakıcılar konusunda da hassas davranılmalı. En ufak bir Covid-19 ya da grip belirtisinde bebekle olan temasları kesilmeli.

Ziyaretleri sınırlandırın!

Yoğunbakımda yatan prematüre bebeklerin korunması için ziyaretler sınırlandırılmalı ya da tamamen kesilmeli. Ailelerin bu konuda daha anlayışlı olması hem kendi bebeklerini hem de yoğun bakımdaki diğer minikleri korumak için çok değerli.

Ellerinizi mutlaka yıkayın!

Bebeğe bakım vermeden ya da temasa geçmeden önce mutlaka eller yıkanmalı, ardından da el dezenfektanı kullanılmalı.

Bol bol emzirin!

Yenidoğan Yoğun Bakım ve Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Ferhat Çekmez “Anne sütünün koruyucu özelliği böyle dönemlerde daha hayati hale geliyor. Özellikle annelerin bebeklerine anne sütü verme konusunda fazladan gayret göstermeleri bebeklerin bağışıklıklarının desteklenmesi açısından olmazsa olmaz nitelikte” diyor.

Aşılarına dikkat edin!

Prematüre bebekler için ölümcül olabilen bir virüs de RSV yani respiratuvar sinsisyal virüs. RSV, grip ve soğuk algınlığı gibi belirtilerle ortaya çıkıyor ancak tedavisinde gecikme olursa akciğerleri tehdit ediyor. Prematüre bebeklerin özellikle 1500 gram altında doğanların, doktorların önerisi olursa RSV virüsüne karşı aşılanması vücut dirençlerinin ekstradan düşmesini önlemeye yardımcı oluyor. Ayrıca 6 aydan büyük bebeklere yapılacak influenza aşısı ile bu dönemde onları sarsacak başka virüslere karşı koruma sağlanabilir.

İlaçlarını ve vitaminlerini aksatmayın!

D vitamini, demir ilacı, probiyotik ve 6. aydan sonra omega -3 gibi ilaçlarının düzenli olarak kullanılması onların büyüme ve bağışıklığının daha iyi olup enfeksiyona yakalanma oranını azaltacağından ihmal etmeyin.

Kronik hepatit C’de erken teşhis hayat kurtarıyor

Kronik hepatit C’de erken teşhis hayat kurtarıyor

Kan yoluyla bulaşan hepatit C virüsü (HCV); tedavi edilmezse siroza, karaciğer kanserine yol açabiliyor ve ölümcül olabiliyor. Dünyada 71 milyon kişide kronik hepatit C hastalığı olduğu ön görülüyor. Ülkemizde ise yaklaşık 250.000-550.000 erişkin kişinin HCV ile enfekte olduğu ve HCV ile enfekte olanların büyük çoğunluğunun bu durumun farkında olmadığı düşünülüyor.

Kronik hepatit C virüsü enfeksiyonu, genellikle kişilerin kan bağışı esnasında test edilene veya rutin bir tıbbi muayene sırasında bulunan anormal bir kan testi sonucu çıkana kadar fark edilmiyor. Karaciğeri etkileyen bir enfeksiyon türü olan hepatit C ile yaşayanların yaklaşık yüzde 80’inde, hiçbir belirti ortaya çıkmadığı için sinsi bir hastalık olarak kabul ediliyor. Hepatit C hastası olup olmadığınızı bilmenin tek yolu test yaptırmak olduğu için erken teşhis hayat kurtarabiliyor.

“Virüsün yok edilmesi için dünyada ve ülkemizde büyük adımlar atıldı”

Konuyla ilgili açıklamalarda bulunan İ.Ü.Cerrahpaşa Tıp Fakültesi, Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Fehmi Tabak; “Öncelikle, 2020 Nobel Tıp Ödülünün 1989 yılında Hepatit C virüsünü bulan muhteşem üçlü, Harvey J. Alter, Michael Houghton ve Charles M. Rice’ın alması insan sağlığı ve yaşam kalitesi açısından çok büyük önem taşıyor. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) önderliğindeki “Viral Hepatitlerin Eliminasyonu” programı, 2030 yılına kadar ülkeler bazında toplumdaki yeni hepatit enfeksiyonlarının %90 azaltılmasını ve viral hepatitlere bağlı ölümlerin de %65 oranında azaltılmasını hedefliyor.  2018 yılında Dünya Hepatit Birliği’nin yaptığı açıklamaya göre; dünya üzerinde yaklaşık 290 milyon kişi, hepatit B ve hepatit C virüsü ile enfekte olduğunun farkında değil.” diye konuştu.

“Erken teşhis ile hastaların hayatını kurtarabiliyoruz”

Hepatit C hastalığının, genellikle belirti göstermediğini ya da karaciğer hastalıklarına özgü belirtiler olmadığı için hastanın hekime başvurmasının gecikebildiğini söyleyen Tabak; “Kan yoluyla bulaşan hepatit C virüsü; tedavi edilmezse siroza, karaciğer kanserine yol açabiliyor ve ölümcül olabiliyor. Hastalığın kronikleşmesi durumunda önce kronik hepatit, daha sonra yıllar içerisinde karaciğer sirozu ve karaciğer kanseri gelişme riski mevcut olup ölümcül bir hastalık olduğu bilinmelidir. Bulaştıktan sonra sinsice ilerleyen hepatit C virüsü, tedavi edilmezse ölüme sebep olabiliyor.”

Tabak; “Oysa erken teşhis ile tedavi edilirse, hastaların hayatını kurtarabiliyoruz. Akut hepatit C belirtileri arasında ise ateş, yorgunluk, koyu idrar, kil rengi dışkılama, karın ağrısı, iştah kaybı, mide bulantısı, kusma, eklem ağrısı, ciltte ve gözlerde sarılık gibi belirtiler görülebiliyor. Dolayısıyla kişide, bu saydığım belirtilerden herhangi biri varsa ya da hepatit C açısından risk altında olduğunu düşünüyorsa hızlıca hekimine başvurmalıdır. Kişinin risk faktörlerine ve belirtilerine göre hekim, gerekli durumlarda hepatit C testi yapmak isteyebilir. Hepatit C enfeksiyonu, basit bir kan testi ile tespit edilebilir. Hastalığın ileri evrelere kadar genelde belirti vermeden sessiz seyretmesi nedeniyle çoğunlukla tesadüfi olarak tanı alan hastaların, bir an önce tedaviye yönlendirilmesi; yüksek bulaş riski taşıyan grupların da tespit edilip değerlendirilmesi ve düzenli takibinin yapılması sağlanmalıdır.” diye konuştu.

“Risk grubunda yer alanların kan testi yaptırmaları son derece önemli”

Sağlık Bakanlığı tarafından hazırlanan Türkiye Viral Hepatit Önleme ve Kontrol Programı ile halk sağlığı açısından önemli bir adım atıldığını belirten Tabak; “Bu ulusal program kapsamında; sağlık çalışanları, 1996 yılı öncesinde kan ve kan ürünleri alanlar, damar içi madde kullananlar, mahkumlar ve göçmenler hepatit C virüsü açısından yüksek riskli gruplar olarak tanımlanıyor. Özellikle HCV, damar içi madde kullanan kişiler arasında hızla yayılıyor. Ayrıca steril olmayan ortamda manikür, pedikür, dövme, piercing uygulamaları ve diş tedavisi yaptırmış; toplu sünnet olmuş ve bir başka kişinin kanıyla temas edebilecek ustura/jilet gibi kişisel hijyen araçlarını ortak kullanmış kişiler büyük risk taşıyor.” dedi.

Hepatit C virüsünün bulaşma riskini azaltmanın da pek çok kolay yolu olduğunu vurgulayan Tabak; “Örneğin; steril olmayan diş, piercing ve dövme uygulamalarından mutlaka kaçınmalıyız. Özellikle dövme yaptırırken boyaların sterilize olmasına dikkat etmeli, eldiven ve tek kullanımlık iğne kullanımına özen gösteriliyor mu diye kontrol etmeliyiz. Mahkumlar, uyuşturucu madde bağımlıları ve göçmenler gibi yüksek riskli gruplar taranabilir.  Ayrıca, tüm branşlarda anti-HCV testi sonucu pozitif olan hastalar ilgili hekimlere yönlendirilebilir.” diye konuştu.

“COVID-19 döneminde hastalar tedavi planlarına uygun olarak bakım ve ilaçlarını almaya devam etmelidir”

Koronavirüs ile mücadele sürecinde sosyal izolasyonun kronik hastalığı olan kişiler açısından önem taşıdığını ifade eden Tabak; “Kronik hastalıklar COVID-19 prognozuna etki etmektedir ayrıca hastada mevcut kronik durumların alevlenmesine veya komplikasyonlara neden olarak mortalite oranını arttırmaktadır. Kronik hastalıkları olan hastalar tedavi planlarına uygun olarak bakım ve ilaçlarını almaya devam etmelidirler. Ayrıca sosyal izolasyon sürecinde hepatit C gibi kronikleşmiş bir hastalığı olan ve farkında olmayan hastalar da hastaneye daha az gittikleri için teşhis ve tedavi aksamaları olabilir.

Akciğer kanserinin belirtileri ve tedavisi

Akciğer kanserinin belirtileri ve tedavisi

Dünyada ve ülkemizde en sık görülen kanser türlerinin başında gelen ve her geçen gün daha da yaygınlaşan akciğer kanseri, diğer kanser türlerine göre çok daha fazla ölüme sebep oluyor. Academic Hospital İç Hastalıkları, Göğüs Hastalıkları ve Yoğun Bakım Torasik Onkoloji Uzmanı Prof.Dr. Turgay Çelikel, erken dönemde hiç uyarı vermeyen bu hastalığın en önemli belirtilerini, Türkiye’deki vaka sayılarını ve tedavideki yenilikleri anlattı.

Erkeklerde prostat kanserinden kadınlarda da meme kanserinden sonra en sık görülen kanser türü olan Akciğer kanseri, tüm dünyada ve Türkiye’de hızla artmaya devam ediyor. Kansere bağlı ölümler yüzde 25’lik bir oranla en çok akciğer kanseri nedeniyle yaşanıyor. İlerleme veya yayılma olmadan kolay kolay belirti vermeyen akciğer kanseri konusunda her yılın kasım ayı farkındalık ayı olarak kabul ediliyor.

Türkiye’de yılda 60.000 civarı yeni akciğer kanseri vakası oluştuğunu söyleyen Academic Hospital İç Hastalıkları, Göğüs Hastalıkları ve Yoğun Bakım Torasik Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Turgay Çelikel, hastalıkla ilgili şunları söylüyor: “Her yıl meme, prostat ve kolon kanseri sebebiyle yaşanan ölümlerden daha fazlası akciğer kanserine bağlı oluşuyor. Ülkemizde akciğer kanseri yüzünden yılda 30.000 kişi hayatını kaybediyor. Akciğer kanserine yakalanan hastaların yüzde 60’ında, tanı koyulduğu anda, uzak metastazları yani kanserin çoktan başka organlara yayıldığı görülüyor. Bir erkeğin hayatı boyunca akciğer kanserine yakalanma riskinin 15’te birken bir kadının 17’de bir olduğunu söyleyebilirim. Bu oranlar sigara içenlerde çok daha fazla ve içmeyenlerde çok daha az seyrediyor. Akciğer kanserinin yüzde 85-90 oranında sigaraya bağlı yaşandığının altını çizmeliyim. Örneğin son yıllarda sigara içmeyi azaltabilen batı ülkelerinde akciğer kanseri görülme sıklığı da azalıyor. Ayrıca erken tanı yöntemlerinin gelişmesi ve tedavideki yenilikler de akciğer kanserine bağlı ölümlerin sayısının düşmesini sağlıyor.”

Akciğer kanserinin belirtileri nelerdir?

 Akciğer kanserlerinin çoğu yayılma ya da ilerleme olmadan belirti vermiyor. Ama geçmeyen ya da kötüleşen öksürük, kanlı balgam ya da pas rengi balgam, öksürme ve nefes almayla birlikte artan göğüs ağrısı, ses kısıklığı, iştahsızlık, açıklanamayan kilo kaybı, yorgunluk ve halsizlik, bronşit, geçmeyen ya da tekrarlayan zatürre, yeni oluşan hırıltılı solunum gibi durumlar yaşanıyorsa en kısa sürede bir doktora danışılmalıdır. Eğer akciğer kanseri başka organlara da yayıldıysa, kemik ağrılarına, baş ağrısına, felce, havaleye ve sarılık gibi bulgulara da neden olabilir.

Hastalığın teşhisi nasıl konur? 

Sadece akciğer grafisi ile erken tanı mümkündür. Yapılan çok sayıda bilimsel çalışmada, yüksek riskli grupların yılda bir kez düşük doz bilgisayarlı tomografi çektirmesiyle ölüm riskinin yüzde 20 oranında azaldığı gözlemlenmiştir. 20-30 yıl boyunca günde bir paket sigara içmiş 50 yaş üzeri kişiler, özellikle KOAH ve Fibrosis gibi başka akciğer hastalıkları varsa ya da yakın ailelerinde kanser vakaları bulunuyorsa bu risk grubuna girerler. Bilgisayarlı tomografide akciğer kanseri düşünülüyorsa hemen PET-CT tetkiki istenir. Bu işlemle vücudun hangi bölgesinde kanser olduğu tespit edilir. Bundan sonraki süreçte mutlaka kanserli dokudan parça (Biopsi) alınır.

Tedavideki yenilikler nelerdir?

Son 10 yıllık süreçte akciğer kanserinde moleküler düzeyde tetkiklerin yapılabilmesi hastalığın tedavisiyle ilgili umut vadediyor. Bu sayede genetik yapıdaki değişimler belirleniyor ve hastaya buna göre tedaviler uygulanıyor. Örneğin son büyük yenilik olan “Immüno” tedaviden hastanın fayda görüp göremeyeceğini belirlemek için PD-L1 denen bir boyama testi yapılıyor. Boyama yüksek oranda olduğunda hastanın Immüno tedaviden fayda görebileceği belirleniyor. Bu tedavi vücudun doğal bağışıklık hücreleri ile kanser hücreleri arasında oluşan perdenin kaldırılmasına yardımcı oluyor. Böylece bağışıklık hücreleri kanser hücreleriyle savaşabiliyor. Akciğer kanserinde cerrahi alanda da büyük yenilikler bulunuyor. Video-torokoskopi denen yöntemle bir veya bir kaç delikle göğüs kafesine girilip kanserli dokular çıkarılabiliyor. Bu da hastanın daha az yıpranmasını sağlıyor. Cerrahi uygulanamayan, kanseri yayılmış hastalarda kemoterapiyle birlikte ışın tedavisi veriliyor. Siber-Knife, noktasal yüksek dozlu ışınlama gibi yöntemler de cerrahiyi kaldıramayacak erken dönem hastalarına uygulanıyor. Beyin ve kemik yayılmalarının tedavisi de ışın tedavisi ile gerçekleştiriliyor.

Her sıcaklık menopoz olmayabilir

Her sıcaklık menopoz olmayabilir

Ergenlik dönemi ile birlikte başlayan âdet kanamaları ilerleyen yıllarda doğal bir sürecin parçası olarak son bulmaktadır. Adet görmeye başlamak nasıl yaşamın doğal bir parçası olarak kabul edilse de adetlerin son bulması ya da başka bir deyişle menopoz da bir hastalık değil hayatın doğal döngüsünün bir parçası olarak kabul edilmelidir. Acıbadem Ankara Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Emre Özgü menopoz sürecini ve bu süreçte yapılması gerekenleri anlatıyor.

“Yumurtalık fonksiyonlarının zayıflaması sonucunda en az 6 ay süren adet görememe periyotları ve beraberinde yumurtalık fonksiyonlarını gösteren kan testlerinde yükselme ile tanı koyulabilen bu süreçte ateş basması, terleme, sinirlilik, uykusuzluk, ciltte kuruluk gibi şikayetler kadınların hayat kalitesini olumsuz şekilde etkileyebilmektedir” açıklamasında bulunan Acıbadem Ankara Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Emre Özgü sözlerine şöyle devam etti: “Menopozun ortalama görülme yaşı 48-52 olarak kabul edilmekle birlikte özellikle ailelerinde erken dönemde menopoz tanısı olan kişilerde bu süreç daha erken başlayabilmektedir. Bunun yanında geçirilmiş yumurtalık cerrahisi, sigara kullanımı gibi faktörler de menopoz yaşını etkileyebilmektedir. Menopoz bir hastalık olmadığı için tedavisi de gerekmez. Sadece bu süreçte kişinin gündelik yaşamını etkileyen şikayetler gelişirse bu şikayetlerin ortadan kaldırılması için gerekli önlemler alınabilir.”

Menopoz süreci doğru yönetilmeli

Genelde “kadınların korkulu rüyası” olarak bilinen menopoz sürecinin doğru yönetilirse kadınların sağlığının korunması için ideal bir fırsat olduğunu söyleyen Dr. Emre Özgü “Menopoz döneminde sıkça gözlenen ateş basması, terleme, kilo alımı gibi şikayetler uygun diyet ve egzersiz programları ile hafifletilebilir. Yaşam tarzı değişikliklerinin yeterli olmadığı durumlarda ilaç tedavisi de bu dönemin daha rahat atlatılmasına yardımcı olabilir. İlaç tedavileri temelde hormonal ve hormonal olmayan olarak iki temel kategoriye ayrılır. Uygun hasta seçimi ile her iki tip tedavi de hastalara güvenle uygulanabilmektedir. Tedavide temel amaç uygun hastaya sağlığını herhangi bir şekilde tehlikeye atmadan uygun tedavinin verilerek yaşam konforunun en yüksek kalitede tutulmasını sağlamak olmalıdır” dedi.

Kemik sağlığı için gerekli önlemler alınmalıdır

Menopoz döneminde baş gösteren şikayetlerin yanında adet kanamalarının kesilmesi ile bir başka ifade ile doğurganlık döneminde vücutta bulunan östrojenin ortadan kalkması sonucu kemiklerde erimenin hızlandığını aktaran Emre Özgü, kadınların bu süreçte kalp damar hastalıklarına karşı daha fazla duyarlı olduklarını söyledi. Bu sebeple menopozun genel sağlık durumunun değerlendirilmesi açısından kıymetli bir zaman dilimi olduğunu anlatan Özgü sözlerine şunları ekledi: “Kilo kontrolü, kan basıncı ve kan şekeri kontrolü, kemik sağlığı için gerekli önlemlerin alınması, menopozun görüldüğü yaşlarda daha sık karşımıza çıkan meme ve rahim ağzı kanseri için tarama programlarının etkili bir şekilde sürdürülmesi de genel sağlık açısından önem arz etmektedir. Genel olarak bilinenin aksine menopoz kadınlar için korkulacak bir dönem değildir. Aksine daha sağlıklı ve uzun bir ömür için bir başlangıç noktası olarak görülmelidir. Kadınların bu döneme ait endişe yaratan şikayetlerinden ise uygun yaşam tarzı değişiklikleri ve tedaviler ile kolayca kurtulması mümkün olacaktır.”

Hangi sebze ve meyvelerle bağışıklık sisteminizi korur?

Hangi sebze ve meyvelerle bağışıklık sisteminizi korur?

Hamilelik döneminde kadınlar, hamile olmayanların aksine hastalık ve enfeksiyonlara yakalanmaya daha eğilimlidir. Özellikle kış aylarında sıcaklıkların düşmesi, kapalı ortamlarda daha fazla vakit geçirilmesi, grip, nezle gibi salgın hastalıkların daha yaygın görülmesi anne adayının sağlığına daha fazla özen göstermesini gerektiriyor. Bu sebeple anne adayları, bağışıklık (immun) sistemini en üst düzeyde güçlü tutmak zorundadır. Özellikle sağlıklı beslenme konusunda hamileler bu dönemde kendilerini her zamankinden daha fazla dikkat etmelidir.

“Kış mevsiminde de ortaya çıkan risk ve duruma göre tedbirli olmak sağlıklı bir hamilelik geçirmek için çok önemlidir. Kış aylarında anne ve bebeğe etki edebilecek hastalık ve enfeksiyon gibi etmenlerden korunmak için beslenme konusunda oldukça titiz davranılmalıdır. Bağışıklığın güçlendirilmesinde vazgeçilmez olan grup sebze ve meyvelerdir. Anne adayları bağışıklık sistemini güçlendirmek için bu gıdaların yansıra folik asit, kalsiyum ve demir içeren vitaminler ve D vitamini alarak vücutlarının hastalıklara karşı olan dirençlerini arttırabilirler.” diyen Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Prof. Dr. Recai Pabuçcu, bu etkileri azaltmak için bağışıklık sistemini güçlendiren sebze ve meyveler hakkında önemli bilgiler verdi.

Sarı Meyveler; Sarı meyvelerden olan armut ve ayva da vücuda zindelik vererek yorgunluğu azaltır. İçeriğindeki antioksidanlarca vücut direncinin güçlenmesinde etkilidir. Fosfor, kalsiyum ve potasyumdan zengin olan armut, kalp kaslarının düzenli çalışmasını sağlar. Tansiyonu ayarlar ve Posadan zenginliği sebebiyle bağırsakları çalıştırır. A, B ve C vitamini içeren ayva ise mideyi rahatlatır, ishale karşı koruyucudur ve cilde faydalıdır.

Turuncu  Meyveler; Gripten koruyucu portakal, mandalina, greyfurt gibi turuncu meyveler çok iyi C vitamini kaynaklarıdır. Bilindiği gibi C vitamini, vücuda zarar veren hücreleri koruyan ve antioksidan özelliklere sahiptir. C vitamini eksikliği, vücuttaki yaranın iyileşmesini gecikmesine, enfeksiyonlarla tam olarak mücadele edememeye ve bağışıklık sisteminin bozulmasına neden olabilir. Aynı zamanda iyi bir beta karoten kaynağı olan bu meyveleri tüketmek bağışıklık sisteminizin güçlenmesinde oldukça etkilidir. Bu meyvelerin bir diğer özelikleri de vücudun toksin atmasını sağlamalarıdır. Bu da vücudun direncini artırır. Yüksek tansiyonu düşürmeye yardımcı olurken, damar sertliğine karşı koruyucudur.

Yeşil Meyveler; Yeşil meyvelere en güzel örnek kivi olacaktır. Portakal ve mandalinadan daha fazla C vitamini içerek bu meyve vücut direncinin korunmasında oldukça etkilidir. Ayrıca diğer yeşil bir meyve olan elma, E ve C vitamini, folik asit, pektin ve flavonoid içerir. Bağırsak sisteminin korunmasında faydalıdır ve posadan zengindir. Kolesterol düşürücü etkisi vardır. Kan şekerini kontrol altında tutar ve vücut direncini arttırır. Kas ve eklem ağrılarının azalma sına yardımcı olur.

Kırmızı Meyveler; Üzüm, ahududu, yaban mersini gibi kırmızı meyveler de çok iyi antioksidan kaynaklarıdır. Bu meyvelerde C vitamini kaynaklı meyveler gibi vücut direncini sağlayarak hastalıklara karşı korumada oldukça etkilidir. Ayrıca nar, C vitamini, demir ve potasyum deposudur. Çok güçlü antioksidandır ve kansere karşı koruyucudur.

Karnabahar; Potasyumdan zengindir. C vitamini içerir. Kalp hastalıklarında ve tansiyon düşürmede faydalıdır.

Pırasa; Demir, kalsiyum ve potasyum içerir. İdrar sökücüdür. Bronş açıcıdır. Sindirimi kolaylaştırır.

Kereviz; A ve E vitamini ile folik asit ve potasyum içerir. İdrar sökücüdür. Sindirimi kolaylaştırır. Sinir sisteminde yatıştırıcı bir etkisi vardır.

Ispanak; B ve C vitamini ile magnezyum ve çinkodan zengindir. Cilt sağlığına, sinir sistemine, sindirime, göz sağlığına, büyümeye ve gelişmeye faydalıdır.

Lahana; Folik asit, A, B ve E vitamini yönünden zengindir. Güçlü antioksidandır. Mide rahatsızlıklarında ve hazımsızlık gidermede faydalıdır. Toksin atıcıdır.

Pazı; A ve C vitamini ile folik asitten zengindir. Beden güçlendiricidir. Demirden zengin olması sebebiyle kansızlığa iyi gelir. Bol posa içerir. Bağırsak rahatsızlıklarında faydalıdır.

Sarımsak; Sarımsak sadece yemeklerimizin vazgeçilmez bir lezzeti olarak değil; insan sağlığı için de yüzyıllardır önemli bir deva olarak kullanılır. Sarımsak içerdiği “allicin” sayesinde güçlü bir antioksidan etkiye sahiptir. Bu sayede bağışıklık sistemini destekler ve birçok hastalığın oluşumunu önler.

Zencefil; Taze zencefil B6 vitamini, C vitamini, kalsiyum, demir, magnezyum, potasyum, manganez ve lif açısından oldukça zengindir. Özellikle soğuk algınlığı, grip, nezle gibi hastalıklara karşı koruyucu etki gösterir.

Akciğer için önemli 10 besin

Akciğer için önemli 10 besin

Covid-19 pandemisinde yapılan çalışmalar, koronavirüsün solunum sistemimizin en önemli organı olan akciğerler üzerinde tutuluma yol açarak nefes darlığı, solunum yetmezliği ve zatürre gibi önemli sorunlara yol açtığını gösteriyor. Bu nedenle akciğer fonksiyonunu güçlendirmek bu pandemide ayrı bir öneme sahip. Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Ayşe Sena Binöz dengeli beslenme düzeninin ve bağışıklık sistemini güçlendiren besinleri tüketmenin akciğer enfeksiyonlarını önlemede ve akciğerleri güçlü tutabilmede kilit rol oynadığını belirterek, “Özellikle C, E ve A vitaminleri ile selenyum gibi antioksidan bileşenler, akciğer hücrelerini yok eden serbest radikallerin nötralizasyonuna yardımcı olarak akciğer hasarlanmasını yavaşlatıyor ve akciğer sağlığının korunmasına katkı sağlıyor” diyor. Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Ayşe Sena Binöz akciğerin güçlenmesine yardım eden besinleri anlattı, önemli öneriler ve uyarılarda bulundu.

Elma

Elma; lif, flavonoidler, C, A, E vitamini ve potasyum gibi mineraller içeriyor. Yapılan çalışmalar; haftada 5 porsiyon ve üzerindeki elma tüketiminin akciğer fonksiyonunu geliştirmeye yardımcı olabileceğini gösterdi. Sigara içen bireylerde yapılan bir çalışmada da; elma tüketen kişilerin akciğer fonksiyonunda daha yavaş bir düşüş olduğu gösterildi. Beslenme ve Diyet Uzmanı Ayşe Sena Binöz, bir adet orta boy elmanın bir porsiyona eşdeğer olduğunu belirtiyor.

Muz

Muzun zengin potasyum içeriği, akciğer sağlığı, işlevi ve gelişmiş akciğer fonksiyonu için oldukça önemli. Yapılan bir çalışma, özellikle çocukluk döneminde yeterli potasyum tüketiminin akciğer fonksiyonunu ve kapasitesini artırmaya yardımcı olduğunu gösteriyor. “Bu nedenle potasyum mineralinden zengin olan muzu ara öğünlerde tüketmek uygun olacaktır” diyen Beslenme ve Diyet Uzmanı Ayşe Sena Binöz, “Ancak kan şekerini hızlı yükseltme riski nedeniyle diyabet hastalarının dikkatli tüketmelerinde ve bir adet büyük muzun 2 porsiyon meyveye eşdeğer olduğunu hatırlamalarında fayda var” diyor.

Domates

Domates, güçlü akciğer sağlığıyla ilişkilendirilen karotenoidlerden antioksidan özellik gösteren likopenin en zengin besin kaynakları arasında yer alıyor. Yapılan çalışmalar domates tüketiminin astımlı bireylerde hava yolu enflamasyonunu azalttığı ve KOAH hastalarında akciğer fonksiyonunu iyileştirdiğini gösterdi. Sigara içen bireyler üzerinde yapılan bir çalışmada ise domates tüketen bireylerin akciğer fonksiyonunda daha yavaş bir düşüş olduğu gözlemlendi. Domates tüketirken üzerine ekleyeceğiniz zeytinyağı ilavesi, domatesteki antioksidan özellik gösteren likopenin etkisini arttıracaktır.

Kırmızı lahana

Lif, C ve A vitamini açısından  zengin olan kırmızı lahana; yüksek oranda potasyum, az miktarda demir, magnezyum, kalsiyum ile fosfor bulunduruyor. Aynı zamanda antioksidan özellik göstererek bağışıklık sistemini destekleyen karotenoidler ve antosiyaninlerden zengin bir kaynak. Yapılan çalışmalar; antosiyanin kaynaklı besin alımının artmasının akciğer fonksiyonunu güçlendirdiğini ortaya koyuyor. Kırmızı lahana aynı zamanda yüksek miktarda lif içeriyor. Çalışmalar, yüksek lif tüketimi olan bireylerin, düşük miktarda lif tüketen bireylere nazaran daha iyi akciğer fonksiyonuna sahip olduğunu gösteriyor.

Zeytinyağı

Zeytinyağı, polifenoller ve E vitamini içeriğiyle antiinflamatuar antioksidan kaynağı olarak gösteriliyor. Yapılan bir çalışmada; zeytinyağından zengin olan Akdeniz diyeti ile beslenen KOAH ve astım hastalarının akciğer fonksiyonlarında iyileşmeler gözlemlendi. İçeriğindeki tekli doymamış yağ asitleri ve E vitamini formu olan tokoferol de daha iyi akciğer fonksiyonuyla ilişkilendirildi.

Pancar

Pancar; A vitamini, C vitamini, potasyum ve kalsiyum gibi vitamin ile mineraller içeriyor. Rengini veren betalain yüksek oranda antioksidan özellik göstererek akciğer fonksiyonunu optimize ediyor. Pancar aynı zamanda akciğer fonksiyonunu geliştiren nitrattan da zengin bir besin. Ancak içeriğindeki sodyum ve karbonhidrat miktarı nedeniyle kronik hastalığı bulunan bireylerin porsiyon kontrolüne dikkat etmeleri gerekiyor.

Yoğurt

Yoğurt; protein, kalsiyum, fosfor ve B grubu vitaminlerinden zengin bir besin. Çalışmalar yoğurdun içeriğinin akciğer fonksiyonunu artırmaya ve KOAH riskine karşı korumaya yardımcı olabileceğini gösteriyor. Yapılan bir çalışmada, daha yüksek kalsiyum ve fosfor alımının iyileşmiş akciğer fonksiyonuyla ilişkili olduğunu ve yüksek kalsiyum alımına sahip olan bireylerin KOAH riskinde yüzde 35 oranında azalma olduğunu gösterdi.

Sarımsak

C vitamini, selenyum, potasyum ve kalsiyumdan zengin sarımsaktaki ana aktif bileşen olan allisin bağışıklık hücrelerini güçlendiriyor. Aynı zamanda antimikrobiyal ve antiviral etkisi sayesinde bakteriyel ile viral enfeksiyonlara karşı koruma sağlıyor. Bu özelliklerinin yanı sıra içeriğindeki ana aktif bileşen olan allisin akciğerlerin temizlenmesine katkıda bulunuyor ve akciğer enfeksiyonlarına neden olan bakteri ile virüsleri öldürmeye destek oluyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Ayşe Sena Binöz sarımsağı çiğneyerek, ezerek veya dilimleyerek tüketmenin allisin içeriğini zenginleştirmesi sayesinde emilim kalitesini arttıracağını belirterek, “Ancak sarımsağın aşırı tüketimi alerjik reaksiyonlara ve kanamalara yol açabileceği için dikkatli tüketilmelidir. Her gün 2-3 küçük diş tüketimi yeterli olacaktır” diyor.

Pazı

Pazı; lif, A, C, K vitaminleri, potasyum, magnezyum ve demir içeriği yüksek bir besin. Besinlerle alınan potasyum ve magnezyum tüketiminin arttırılması, yapılan bazı çalışmalarda daha iyi akciğer fonksiyonu ile ilişkilendirildi. Pazının içeriğindeki karotenoidlerden olan lutein ve zeaksantin, güçlü antioksidan özellikleri sayesinde bağışıklık sistemini ve akciğer fonksiyonunu destekleyici rol üstleniyor. Ancak böbrek hastalığı olan veya kan sulandırıcı ilaç kullanan bireylerin, zengin potasyum ve K vitamini kaynağı nedeniyle pazıyı kontrollü tüketmeleri gerekiyor.

Balkabağı

Balkabağı; akciğer sağlığını geliştiren alfa ve beta karoten, lutein ile zeaksantin gibi karotenoidler açısından özellikle zengin bir besin. Beslenme ve Diyet Uzmanı Ayşe Sena Binöz, balkabağının antiinflamatuar özelliğiyle, zararlı maddeleri etkisiz hale getirip, vücut hücrelerine zarar vermesini önlediğini belirterek, şunları söylüyor: “Balkabağı aynı zamanda lif, A vitamini, C vitamini, E vitamini, folat ve demir içeriğiyle bağışıklık sistemini destekliyor. Genç ve yaşlı popülasyon üzerinde yapılan çalışmalar, yüksek kan karotenoid seviyelerinin daha iyi akciğer fonksiyonuyla ilişkili olduğunu gösteriyor. 

Deprem sonrası travmadan nasıl kurtulabiliriz?

Deprem sonrası travmadan nasıl kurtulabiliriz?

Deprem gibi yaşamı tehdit eden beklenmedik olaylar karşısında psikolojik reaksiyonlar gösterebildiğimizin altını çizen Uzm. Psk. Nazım Serin, 12 Kasım Afet Hazırlık Günü özelinde deprem sonrası yaşanan travmalara yönelik önemli bilgiler paylaşıyor.

Deprem, yer aldığı coğrafyada oluşturduğu yapısal yıkımın yanı sıra insanların yaşamlarını derinden sarsma ve ciddi psikolojik etkiler yaratma gücüne sahip bir doğal afettir. Deprem sonrasında yaşanabilecek “psikolojik travma’’lar şiddetli korku, üzüntü, keder, öfke, uykusuzluk, tahammülsüzlük, depreme ait rahatsız edici sahnelerin sürekli akla gelmesi gibi zihinsel ve davranışsal tepkilere yol açabiliyor. Uzm. Psk. Nazım Serin, bu tür tepkilerin genellikle olayın ardından birkaç gün boyunca çok yoğun şekilde hissedildiğinin ve ilerleyen zamanlarda yavaş yavaş azalmaya başladığının altını çiziyor. Bu tepkilerin bir ay gibi bir süre geçmesine rağmen devam etmesi durumunda psikolojik yardım alınması gerektiğini belirten Serin,  yaşananları anlayabilmek için insanın kendisine bir süre tanımasını gerektiğini öneriyor.

Deprem sonrası travmayı atlatabilmek için sevdiklerinizle zaman geçirin

Yaşanılan deprem sonrasında meydana gelen psikolojik travmadan kurtulmak için sevdiklerinizle ve değer verdiğiniz insanlarla vakit geçirmek oldukça önemli. Kendinizi hazır hissettiğinizde, neler olduğunu ve yaşanılanlardan sonra hissettiklerinizi sizi anlayabileceğine inandığınız kişilere anlatmayı öneren Uzm. Psk. Nazım Serin, rahatlatıcı müzik dinleme, nefes egzersizleri ve gevşeme gibi stres azaltıcı yöntemlerin de kullanılabileceğini belirtiyor.

Günlük bakımın, dinlenme zamanlarının, uykunun, günlük düzenin ve beslenmenin bu süreçte yoluna sokmaya özen gösterilmesi gerektiğinin altını çizen Serin, aynı zamanda yürüme, koşu yapma ve bisiklete binme gibi düzenli aktiviteler yapmanın da faydalı olacağını belirtiyor.

Deprem haberlerini tekrar tekrar izlemek çocuklarda travmayı tetikleyebilir

Çocuklar depremden sonra duygularını anlatmakta deneyimsiz oldukları ve ne olduğunu anlamakta zorlandıkları için yetişkinlerin tepkilerinden daha farklı tepki verebilmektedir. Çocukların konuya ilişkin nasıl hissettiklerini tarif edemeyebileceklerini belirten Uzm. Psk. Nazım Serin, onlara; “Depremden dolayı çok korktuk. Evimiz sallandı, bazı eşyalar yere düştü, zarar gördü. Ama her şey geçti, şu anda iyiyiz ve birlikteyiz. Ben seni her zaman korumaya çalışacağım. Depremi ara ara hatırlayabilir ve korkabilirsin, duygularını benimle paylaş çünkü ben hep yanında olacağım. ” şeklinde bir açıklamanın yapılabileceğini öneriyor.

Çocukları güvende olduklarına dair rahatlatmanın ve onlara anlayacağı bir dille neler olup bittiğinden ve neler hissettiğinizden bahsetmenin büyük önem taşıdığını vurgulayan Uzm. Psk. Nazım Serin, özellikle yatmadan önce özel ilgi gösterilmesi gerektiğini söylüyor. Korumacılığı abartıp çocukları boğmamak gerektiği belirten Serin, sözlerini şöyle sürdürüyor: ‘’Çocuğu yanınızdan ayırmamak, dışarı çıkmasına izin vermemek bu duruma örnek olabilir. Günlük yaşamda sorumluluk almasına destek olun ama gereğinden fazla sorumluluk yüklemeyin. Hayatın normale döndüğü duygusunu çocuklara hissettirin.

Gezsinler, top oynasınlar, resim çizsinler, arkadaşlarıyla vakit geçirsinler ki hayat onlar için normalleşebilsin.’’ Çocukları deprem görüntülerinden ve haberlerinden uzak tutmayı öneren Uzm. Psk. Nazım Serin, haberleri tekrar tekrar izlemenin travmayı tetikleyebildiğinin altını çiziyor. Çocukların yanında korku ve dehşet uyandıran konuşmalardan kaçınmanın ve sakin, yatıştırıcı ama gerçekçi bir yaklaşım sergilemenin önemine vurgu yapan Uzm. Psk. Serin, ‘’Çocuklarınızla birlikte oyun oynayın. Bazı çocuklar korkularını oyun oynarken daha iyi ifade edebilirler’’ diyor.

Koşudan önce karbonhidrat, koşarken meyve ve sonrasında süt!

Koşudan önce karbonhidrat, koşarken meyve ve sonrasında süt!

İstanbul bu Pazar, “Dünyada iki kıta arasında koşulan tek maraton”a ev sahipliği yapacak.  Amatör ve profesyonel koşucular kadar, halktan katılacaklar kişiler de pazar gününü heyecanla bekliyor. Boğazı koşarak geçmenin, koşuyla bir parça daha spor yapmanın zevkini yaşamak isteyen pek çok amatör de katılıyor. Bu uzun soluklu koşuda, profesyonel sporcuların performanslarıyla dikkat çekeceği aşikar. Peki, kendi performansını da en üst düzeye çıkarmak isteyen amatör koşucular nelere dikkat etmeli? Şüphesiz, kas gücünü artırmaktan dayanıklılığa kadar pek çok önemli konu, performansı etkiliyor ve bu nedenle öncesinde hazırlanmak gerekiyor. Fakat beslenme konusundaki özen, yalnızca koşu öncesi değil, koşu sırasında da ve sonrasında da önemli bir nokta. Amatör koşuculara özel beslenme önerileri sunan Acıbadem Sports Sporcu Beslenmesi ve Diyet Uzmanı Duygu Gencel, “Yorulmadan koşabilmek için doğru enerji dengesi kurabilmek gerekir. Yapılan koşunun süresine bağlı olacak şekilde koşu öncesi, sırası ve sonrasında beslenmenin doğru planlanması performansı olumlu yönde etkiler” diyor.

KOŞU ÖNCESİ: Koşu sabahı karbonhidrat şart

Dayanıklılık gerektiren spor dallarında en önemli besin grubunun karbonhidratlar olduğunu belirten Beslenme ve Diyet Uzmanı Duygu Gencel, “Kas glikojen depolarının dolu olması uzun süreli koşmamızı sağlarken depolarımızın yetersiz olması erken yorgunluğa hatta sakatlanmalara yol açabilir. Kas glikojen depolarımızın ana yakıtı karbonhidratlardır. Bu nedenle koşuya başlamadan önce yeterli karbonhidrat grubu içeren besinlerin alımından emin olunmalı” uyarısında bulunuyor. Bunun için kış sabahı kahvaltı menünüzde “peynirli-hindi füme sandviç ya da fıstık ezmesi, muz, tam buğday ekmeği veya laktozsuz yoğurt, kırmızı meyveler, ceviz ve yulaf ezmesi” gibi yağ içeriği düşük, karbonhidrat içeriği yüksek besinlere yer verebilirsiniz.

KOŞU SIRASINDA: Susuz kalmamak ve bir miktar da olsa karbonhidrat tüketmek önemli

Koşu sırasında enerjiyi korumak için beslenmeye düzenli bir şekilde devam etmek gerekiyor. Bunun için her 30 dakikada bir 150 ml su ile birlikte yarım olgun muz ya da 1 avuç kuru üzüm tüketilebileceğini anlatan Duygu Gencel, profesyonel sporcuların da bu besinler yerine sporcu jellerini ya da içeceklerini tercih edebileceğini belirtiyor. Duygu Gencel’in önemli bir uyarısı ise koşu sırasında meyve suyu tüketilmemesi yönünde. Meyve suları kan şekerinin hızlı yükselmesine ve erken yorulmaya neden olabiliyor.

KOŞU SONRASI: Vücudun toparlanması için süt içebilirsiniz

Maratonun ardından vücudun toparlanması ve susuzluğunun giderilmesi için sütün sağlıklı bir tercih olduğunu vurgulayan Duygu Gencel, aşağıdaki iki seçeneği örnek olarak sunuyor:

  • Muz, laktozsuz süt ve çiğ badem
  • Muz, badem sütü, fıstık ezmesi ve tarçın ile hazırlanmış bir smoothie

Koşunun ardından toparlanmaya destek olunması için protein de almak gerekiyor. Bu nedenle iki saat içinde et, tavuk, balık ya da kuru baklagil gibi besin gruplarındaki besinlerden tüketilmesini gerektiğini belirten Duygu Gencel’in örnek olarak verdiği üç menü şöyle:

  • Brokoli, patates gibi sebzelerle birlikte fırında somon,
  • Zerdeçallı tavuk göğüs sote ile hazırlanmış tam buğdaylı lavaş dürüm, limonlu maden suyu ve avokadolu salata,
  • Mercimekli ton balıklı salata ve domates çorbası.

Kas ağrılarına karşı magnezyum ve potasyum desteği

Bu öğünlerin yanı sıra kas ağrılarının oluşmaması ve hızlı toparlanma için magnezyum, potasyum içeren vitamin destekleri de alınabilir. Beslenme ve Diyet Uzmanı Duygu Gencel, son olarak iyi bir uyku için yatmadan iki saat önce bir şey yenilmemesini ve papatya, melisa gibi rahatlık veren bitki çaylarının tüketilmesini öneriyor.

Emzirme sırasında anne “sevgi” hormonu salgılıyor

Emzirme sırasında anne “sevgi” hormonu salgılıyor

Emzirme, hamilelik macerası sonrasında merakla beklenen doğumun ardından anne ve bebeğin birbiri ile iletişim kurmasını sağlayan çok özel ve tarif edilemeyen bir andır. Anne sütü gibi eşsiz bir besinin bebeğe doğumundan itibaren sağlanması için emzirmenin teşvik edilmesi ve her koşulda desteklenmesi hem anne hem de bebek sağlığı açısından çok önemlidir. Ama yalnızca fiziksel sağlığı için değil, ruhsal yönden de anne ve bebek emzirme sürecinin çok özel olduğunu söyleyen Acıbadem Ankara Hastanesi Kadın Doğum Sorumlu Hemşiresi Müge Pelin Düzgün anlatıyor…

İlk 6 ay anne sütü ile beslenme sağlanmalı

Bebeğin hem ruh hem de vücut sağlığı için en uygun besinin anne sütü olduğunu söyleyen Müge Pelin Düzgün “Eğer annenin sütü bebeğin gelişimi için yeterli ise ilk 6 ay anne sütünden başka bir gıdanın verilmesine gerek yoktur. Özellikle doğumdan sonra gelen kolostrum (ağız sütü) bebeğin ilk aşısı niteliğinde olup zatürre, ishal ve alerjik hastalıklar kolostrum ile beslenen bebeklerde daha az görülür. Anne sütü her zaman ve her yerde kullanıma hazırdır. Temiz ve uygun ısıdadır. Sindirimi oldukça kolay ve rahattır. Anne sütü her bebeğe özeldir, bu nedenle bebeğin bütün ihtiyaçları rahatça karşılanabilir. Anne sütü ile beslenen çocuklarda ‘şeker hastalığı, obezite, damar sertliği, ishal, astım’ gibi hastalıkların görülme sıklığı oldukça azdır” açıklamasında bulunuyor.

Emzirmek ruhsal gelişim için büyük önem taşıyor

“Emzirme aynı zamanda anne ile bebek arasında sevginin güçlü bir bağın kurulması açısından da önem taşıyor” ifadelerini kullanan Düzgün sözlerine şöyle devam ediyor: “Emzirme bebeğin ruhsal gelişimi için önemli bir unsurdur. Anne bebek arasında sevgi bağının gelişmesi, bebekte güven duygusunun oluşmasına çok olumlu olarak katkı sağlar. Bebek emzirme sırasında annesinin sıcaklığını hisseder, acıktığında kendisinin beslenmesinden huzur bulur. Emzirme sırasında annesine bakar ki yeni doğan bebekler yaklaşık 20 cm uzaklığı görür ki, bu da emzirme pozisyonunda annesinin yüzünü görebilmesi anlamına gelir. Anne ise bebeği emzirmeye başladığında oksitosin hormonu diğer adıyla sevgi hormonu salgılanır. Böylece annenin emzirme sürecinde aldığı keyif de artar”

Bebeğinizi ne sıklıkla beslemelisiniz?

Bebeğin emzirme düzeniyle ilgili de önerilerde bulunan Düzgün emzirmede zaman sınırı olmadığını belirtiyor. Gelen süt miktarının artmasının emzirme sıklığı ile doğru orantılı olduğunu söyleyen Müge Pelin Düzgün “Yeni doğan bebekler genellikle günde 8-10 öğün emmek isterler. Sık emzirme, bol süt gelmesini sağladığı gibi göğüslerin şişmesini ve acımasını da önler” bilgisini paylaşıyor.

Ekmeklik buğdayda glüten ve alerjen belirtiler

Ekmeklik buğdayda glüten ve alerjen belirtiler

Altınbaş Üniversitesi Gastronomi Bölüm Başkanı Prof. Dr. Haydar Özpınar, ‘Ekmeklik Buğday Türlerinde Alerjen Proteinlerin Saptanması’ konulu araştırmasıyla Türkiye’de ilk defa buğday türlerindeki alerjen protein olan Amilaz Tripsin Inhibitörü çeşitlerini ve miktarlarını saptadı.

Prof.Dr. Özpınar, Almanya Potsdam Üniversitesi Beslenme Bilimleri Enstitüsü ile ortaklaşa yürütülen ve Alexander von Humboldt Vakfınca desteklenen projeyle, Türk ve Alman halklarının tükettikleri ekmeklik buğday unlarındaki alerjen proteinlerin ilk defa incelendiğini vurguladı.
Yapılan çalışmalarda bazı ekmeklik buğdaylarda sindirim bozukluğuna neden olabilecek Amilaz Tripsin İnhibitörü  (ATI) olarak bilinen bir alerjen protein miktarının yüksek bulunduğunu söyleyen Prof. Dr. Haydar Özpınar, bu tür alerjen protein miktarı yüksek buğday tohumlarının belirlenmesinin insan sağlığı için büyük önem taşıdığını belirtti.

Türkiye’de ilk defa yapıldı

Almanya ile birlikte yürüttükleri ortak çalışma hakkında bilgi veren Prof. Dr. Haydar Özpınar, 2019 yılında düzenlediği ‘Ekmek ve Önemi’ konulu konferanstan sonra ekmeklik buğdayların alerjen proteinler açısından incelenmesi gerektiğine inandığını, bu nedenle de bu tür bir çalışmayı  gerçekleştirdiğini söyledi. “İnsan sağlığı tespiti için geliştirilmiş olan aletler kansere sebep olan veya sağlığı olumsuz etkileyen diğer proteinleri saptamakta kullanılıyor fakat ne yazık ki bu gelişmiş teknoloji, gıdalar üzerinde ülkemizde hiç kullanılmadı” diyen Prof. Dr. Haydar Özpınar,

“Buğdayda glutene bağlı oluşan çölyak hastalığı ve semptomları biliniyor. Ancak, yine buğdayda bulunan Amilaz Tripsin Inhibitörleri (ATI) olarak adlandırılan alerjen proteinler konusunda yeterince bilgi yok. Ekibimle birlikte Türkiye’de ilk defa farklı bölgelerden toplanan ekmeklik buğday unlarında Amilaz Tripsin Inhibitörleri ve bunların miktarlarını araştırdık” açıklamasını yaptı.

“Bazı unlarda alerjen oranı çok yüksek”

Araştırmaya konu olan Amilaz Tripsin İnhibitörlerinin ne oldukları ve nasıl oluştuklarına dair bilgiler aktaran Prof. Dr. Haydar Özpınar, şunları söyledi: “Amilaz; Diyetimizde önemli yer teşkil eden karbonhidratları, özellikle nişasta ve Oligosakkaridleri parçalayarak bunların sindirilmesini sağlar. Pepsin ise yine gıdalarda bulunan proteinleri parçalayarak son ürün olan aminoasitlerin oluşumuna, yani proteinlerin sindirilmesine yardımcı olur. Bu iki faydalı enzim inhibe edilirse (etkisiz hale getirilirse), bu besin maddeleri sindirilememekte ve bağırsağımızda patojen mikroorganizmaların artışına neden olmaktadır. Bu durum, çeşitli sindirim bozukluklarına yol açabilmektedir. Araştırmamız kapsamındaki incelemelerde, bazı ekmeklik buğday unlarında bu inhibitör proteinlerin oranlarını çok düşük bulurken, bazı unlarda ise çok yüksek oranda yer aldıklarını saptadık.”

Tarım ve Orman Bakanlığı’ndan destek

Proje kapsamında çalışmaların devam ettiğini belirten Prof Dr. Haydar Özpınar, araştırmanın amacının insan sağlığına zararlı olan alerjen maddeleri saptamak ve bunların ekmek üretiminde mümkün olduğunca kullanılmamasını sağlamak olduğunu belirterek projede Tarım ve Orman Bakanlığı TAGEM’in yanı sıra İstanbul Halk Ekmekle birlikte hareket ettiklerini, ürün toplamada her iki kurumdan da destek aldıklarını söyledi.