Her yıl yaklaşık 500 çocuk karaciğer nakli bekliyor

Her yıl yaklaşık 500 çocuk karaciğer nakli bekliyor

Kandaki toksinleri temizliyor, sindirime yardımcı olan safra salgını üretiyor, protein, karbonhidrat, yağ, vitaminler ve ilaçların vücutta işlem görmesine yardımcı oluyor ve kanın pıhtılaşmasında da rol oynuyor. Ama daha da önemlisi bağırsaklardan vücuda giren tüm mikropların ilk temizlendiği yerde karaciğer. İlk başta akla gelenler bunlar, ancak karaciğerin hayati önem taşıyan çok fazla görevi bulunuyor. Bazı hastalıklar nedeniyle, bu organı işlev yapamaz hale gelen kişilerin uzun dönem yaşama şansları olmadığı gibi, tek tedavi seçeneği, organ nakli oluyor. İlaçlar sadece karın şişliği kanama vücutta sıvı toplanması gibi klinik belirtileri düzeltiyor. Halen karaciğer fonksiyonlarını yerine koyacak bir tedavi yöntemi bulunmuyor. Karaciğer fonksiyonlarını yitirdikçe hastalar kaybediliyor. Ne yazık ki ülkemizdeki organ nakli bilincinin, organ bekleyen tüm hastalara umut olmaktan uzak olduğunu anlatan Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Organ Nakli Merkezi Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Remzi Emiroğlu, “Organ nakli bekleyen hastalarımızın çoğu hayatını kaybediyor. Oysa beyin ölümü tespit edilenlerin organları bağışlansa 4-5 yıl içinde ülkemizde organ nakli bekleyen hasta kalmaz, kronik organ yetmezliğine bağlı ölümler de son derece az olur” diye bilgi veriyor. Prof. Dr. Remzi Emiroğlu, her yıl karaciğer bekleyen çocuk hastalara uygun organ bağışı sıkıntısı olduğunu, mecburen ailelerin riskleri göze alarak verici olduğunu ve çoğu çocuk için canlı vericili nakil dışında şans olmadığını belirtiyor.

İlk başarılı nakil 45 yıl önce yapıldı

Türkiye’de yapılan ilk başarılı organ naklinin üzerinden 45 yıl geçti. Bu sürede Türkiye, organ naklini en başarılı gerçekleştiren, yüksek kalite ve gelişmiş teknik alt yapısıyla öne çıkan bir ülke haline geldi. Ancak organ nakli bilinci, ihtiyaç duyan hastaları sağlığına kavuşturacak düzeye ulaşmadı. “Ülkemizde yılda ortalama 50-100 arası kalp, 30-40 arası akciğer, 3 bin 500’ün üzerinde böbrek, bin 700 karaciğer ve 3 bin 800 kornea nakli yapılıyor” diyen Prof. Dr. Remzi Emiroğlu, şöyle devam ediyor:

“Karaciğer ve böbrek nakillerinin bu kadar ileri seviyede yapılmasına karşın diğer nakil sayılarının son derece yetersiz olmasının en önemli sebebi, kadavra bağış oranlarının yetersizliği. Böbrek nakillerinin yüzde 80’i, karaciğer nakillerinin yüzde 75’i canlı vericiden yapılıyor. Ancak diğer nakil türleri için kadavra bağışı gereklidir. Halen beyin ölümü tespit edilen hasta sayısı yılda 2 binin üzerinde. Ancak sadece 25’inde aile organ bağışına izin veriyor.”

Organ bağışında  canlıdan yapılan ameliyatların daha zor olduğuna değinen Prof. Dr. Remzi Emiroğlu, “Yaşarken herhangi bir sağlık probleminiz olmamasına rağmen, yakınınızı, sevdiğinizi kurtarmak için ameliyat olmayı göze alıyorsunuz. Ameliyatlar çok başarılı yapılsa bile verici olan kişiler için binde birlik hayati risk bulunuyor. İnsanlar yaşarken sevdikleri için bu riski göze alıyor, ancak öldükten sonra organ bağışına çekimser yaklaşabiliyor” sözleriyle yaşanan durumu özetliyor.

Covid-19 da olumsuz etkiledi

Halen ülkemizde bin 800 kişinin karaciğer için beklediğini, hastaların büyük kısmının beklerken hayatını kaybettiğini ve diyaliz gibi tedavi seçeneği olan hastaların bekleme listelerinin ise 25000’li rakamlara ulaştığını belirten Prof. Dr. Remzi Emiroğlu, tüm beyin ölümlerinde organ bağışına izin verilmesi halinde Türkiye’de 4-5 yıl içinde nakil bekleyen hasta kalmayacağına ve kronik organ yetmezliğine bağlı ölümlerin de son derece az olacağına dikkat çekiyor. Kalp akciğer gibi hayati organlar canlı vericiden yapılamadığı için de bu hastaların zaten bekleme listesine bile giremeden hayatını kaybettiğini belirtiyor. Yaşadığımız Covid-19 süreci de organ bağışını azaltan önemli bir etken olarak karşımıza çıkıyor. Virüsün organlara verdiği hasarın tam olarak bilinememesinin yanı sıra nakil planlanan hastalara bulaşma riski de henüz bilinmediği için hem organ bağışında hem de organı kabul etmede daha fazla sıkıntı yaşanıyor. Ve gene yoğun bakım ünitelerinde Covid-19’a bağlı yoğunluk olması, bu olumsuzluğa zemin oluşturuyor.

Artık bebeklere de nakil yapılıyor

Türkiye’de yapılan karaciğer nakillerinin yüzde 10’luk kısmını çocuk hastalar oluşturuyor. Her yıl yaklaşık 500 çocuk karaciğer nakli bekliyor, ancak sadece üçte birine yeni bir karaciğer bulunabiliyor. Ancak gelişen ameliyat teknikleri çocukların nakil için büyümelerini gerektiren süreyi azaltıyor. Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Remzi Emiroğlu, “Bundan birkaç yıl önce bizim için hayal olan ameliyatları gerçekleştiriyoruz. Artık bebeklere de organ nakli yapabiliyoruz. 10 kilodan daha zayıf olan çocuklara organ naklinde zorlanırdık. Bu çocukların büyümelerini beklerken bazıları hayatını kaybediyordu. Cerrahi teknik ve tıbbı gelişmelerin sayesinde 4-4.5 kilo ağırlığındaki bebeklere rahatlıkla karaciğer nakli yapabiliyoruz. Bu bebeklerimiz hayatlarına sağlıklı bir şekilde devam edebiliyor” diye konuşuyor.

Zatürre zayıf anı kollar

Zatürre zayıf anı kollar

Akciğerlerin mikrobik iltihaplanması sonucu oluşan Zatürre (Pnömoni) hastalığı özellikle sonbahar ve kış aylarında görülen çok ciddi bir enfeksiyondur. Zatürreden korunmak için bağışıklık sisteminin en iyi düzeyde tutulması gerektiğini belirten Academic Hospital İç Hastalıkları, Göğüs Hastalıkları ve Yoğun Bakım Torasik Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Turgay Çelikel, hastalıkla ilgili önemli uyarılarda bulundu.

Zatürre tüm dünyada ve ülkemizde en sık görülen ve en fazla ölüme neden olan hastalıklar arasındadır. Akciğer dokusunun iltihaplanması sonucu, bakteriler başta olmak üzere çeşitli mikroorganizmalar yüzünden oluşan bu rahatsızlık, her yıl ülkemizde 12 bin civarı kişinin yaşamını kaybetmesine neden olur. Bağışıklık sistemi güçlü olursa zatürrenin ayakta basitçe geçirilebileceğini söyleyen Academic Hospital İç Hastalıkları, Göğüs Hastalıkları ve Yoğun Bakım Torasik Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Turgay Çelikel, “Hastaneye ve yoğun bakıma yatışı gerektiren ve ağır seyreden zatürre vakaları vardır. Kanda oksijen seviyesinde düşüklüğe, karbondioksit seviyesinde yükselmeye ve solunum yetmezliğine yol açan bu tip zatürreler, bağışıklığı azalmış kişilerde çok ciddi durumlara neden olabilir. Bazı hastalarda tedavi süreci iki ayı bile bulabilir. Bu sürede yakın doktor kontrolü şarttır.” uyarısında bulundu.

Yüksek ateş ve nefes darlığı zatürrenin en önemli belirtileri

Tipik zatürre, genellikle 39-40 derecede seyreden yüksek ateşe, üşümeye, titremeye ve nefes darlığına sebep olur. Nabızda yükselme, morarma, göğüs ağrısı, kuru öksürük, sarı-yeşil balgam ve özellikle yaşlılarda zihin bulanıklığı gibi klinik belirtiler görülebilir. Kan testlerinde beyaz küre ve CRP yüksekliği gözlemlenir.

Zatürreden korunmanın yolları nelerdir?

Bağışıklık sisteminin ve akciğerin mikroptan korunma mekanizmalarının en iyi düzeyde çalışması gereklidir. Sigara içmek, bronşların üzerini kaplayan halıya benzer “Silya” yapısının dışa doğru hareketini felç eder ve her gün soluduğumuz milyonlarca mikrobun dışarıya atılmasına engel olur. Aynı şekilde alkol, genel anestezi, hava kirliliği, şeker hastalığı, böbrek yetmezliği ve kortizon tedavisi gibi durumlar da savunma mekanizmasını bozan etkenlerdir. Zatürreden korunmak için iki çeşit aşı vardır. Biri ömür boyu etkilidir, diğerinin 5 yılda bir tekrar edilmesi gerekir. Batıda 65 yaş üzerine önerilen bu aşılar, ülkemizde yıpranma daha fazla olduğu için 55 yaş üzerine önerilir. Fakat unutulmaması gereken nokta şudur; zatürre aşısının sadece en sık görülen zatürre cinsi Pnömokok’a karşı koruyuculuğu bulunur. Diğer zatürrelere karşı bir etkisi yoktur.

Zatürre hakkında az bilinen gerçekler:

  • Enfeksiyona bağlı zatürre, bakteri, virüs, mantar veya tüberküloz mikrobu kaynaklı olabilir. Hepsinin tedavi yaklaşımı farklıdır. Antibiyotikler sadece bakteri kaynaklı zatürreye karşı etkilidir. Mantar ve tüberküloz nedeniyle oluşan zatürrenin ilaçları ve kullanma süreleri farklıdır. O yüzden ilaç kullanmadan önce mutlaka bir doktora danışılmalıdır.
  • Covid-19, grip (İnfluenza) gibi bir virüstür ve viral zatürreye neden olur. Grip için hastalık şiddetini azaltan ilaçlar bulmak mümkünken Covid-19 için bugüne kadar tek bir ilaç onay almıştır ve henüz ülkemizde bulunmamaktadır.
  • Covid-19 virüsü, gripten farklı olarak daha sık akciğerlerde zatürreye neden olur. Bu tür zatürrenin buzlu cama benzeyen tipik bir görüntüsü vardır.
  • Genel durumu iyi, ayaktaki bir hastanın tedavisiyle altta yatan başka bir hastalığı bulunan düşkün bir hastanın tedavisi çok farklıdır.
  • “Atipik Zatürre” denen bir grup daha vardır. Klimadan geçen “Legionella Zatürresi” (Lejyoner Hastalığı) de bu gruptadır ve doğru antibiyotik tedavisi uygulanmazsa çok hızlı ilerleme gösterir.
  • AIDS hastalığında da en önemli ölüm nedeni bağışıklığın düşmesine bağlı gelişen bir tür zatürredir ve onun da tedavisi oldukça farklıdır.

 

Koronavirüs organ bağışını olumsuz etkiledi

Koronavirüs organ bağışını olumsuz etkiledi

3-9 Kasım Dünya Organ Bağışı Haftası’na özel konuşan Hayata Bağış Derneği Başkanı Hüseyin Yıldırımoğlu, koronavirüsün organ bağışı süreci üzerinde yaşattığı olumsuz etkinin altını çizdi. Hüseyin Yıldırımoğlu, pandemi nedeniyle yoğun bakımdaki yatakların bir bölümünün koronavirüs hastalarına ayrılması, beyin ölümü tespit edilen ve ailesi tarafından organ bağışlayanların koronavirüsü taşımadığını iki kez negatif test sonucuyla kanıtlamanın bağışların düşmesine sebep olduğunu ifade etti.

Hayata Bağış Derneği Başkanı Hüseyin Yıldırımoğlu, Koç Üniversitesi Hastanesi Organ Nakli Koordinatörü Mümin Uzunalan ve Koç Üniversitesi Hastanesi Böbrek ve Pankreas Nakli Merkez Sorumlusu Prof. Dr. Burak Koçak, 3-9 Kasım Dünya Organ Bağışı Haftası’na özel konuştu.

İstatiksel olarak bakıldığında her gün listelerde organ bekleyen hastalardan yaklaşık 30’unu kaybettiklerinin altını çizen Hüseyin Yıldırımoğlu, “Organ bekleyen yaklaşık 27.000 hastamız var, bununla birlikte rakamların çok kolay telaffuz edilmesinden bizler rahatsızız. Bekleyen hastalara vaka ya da rakam yönünden bakmak işin kolay ve vermek istediğimiz mesajı kapsamadığını düşünüyoruz. Bizler bekleyenler için bu rakamların her birinin ayrı hikayeleri, aileleri, arkadaşları, meslekleri kısacası her birinin insan olduğu ve bir hayatın kıymeti biçilemezken her biri çarpı binler olduğunu anlatmaya çalışıyoruz. Olaya böyle bakıldığında bir aile, bir ev, bir apartman, bir sokak, bir mahalle hatta bir şehir dolusu insanın organ beklediğini görüyor ve biliyoruz.” dedi.

Pandemi sürecinin organ bağışı etkisi üzerine konuşan Hüseyin Yıldırımoğlu, “Kadavradan organ nakli, koronavirüs nedeniyle yoğun bakımdaki yataklarının bir bölümünün koronavirüs hastalarına ayrılması, beyin ölümü tespit edilen ve ailesi tarafından organ bağışlayanların koronavirüsü taşımadığını iki kez negatif test sonucu ile kanıtlama süreçleri organ kullanım oranlarında ve organ bağışlarında düşüşe neden oldu. Pandemi döneminde her iş sektöründe değişkenliklere uyum sağlama sağlık sektörü için de geçerli.” diye konuştu.

Bilgisi olmayanların organ bağışı konusunda yanlış yönlendirmelerde bulunduğuna dikkat çeken Hüseyin Yıldırımoğlu şöyle konuştu: “Bunun önüne geçmek için organ bağışı ve nakli konusunda bizlerin daha fazla gerçekleri şeffaf biçimde insanımıza anlatmamız gerekiyor. Organ bağışı konusunda yapılan anket çalışmalarında insanların sağlık sistemine karşı olan kaygıları nedeni ile ani bir kaza veya travma geçirdiğinde cebinden organ bağışı kartı çıkması durumunda kendisinden çok çabuk vazgeçileceği konusunda endişelerinin olduğu tespit edilmiş. Bu mantıkla yoğun bakım yatağında yatan her hasta potansiyel organ bağışçısı olarak gözükür. Bizler her fırsatta beyin ölümünü anlatmaya çalışıyoruz, beyin ölümünün gerçek ölüm olduğuna, geri dönüşümün mümkün olmadığına ve organ dağıtımının Sağlık Bakanlığı tarafından şeffaf şekilde adaletlice dağıtıldığını anlatmaya uğraşıyoruz. Organ herhangi bir yerden satın alacağımız bir obje değil, tek kaynağı insan ve o insanın yapacağı bağışın doğru yere gideceğine inanması ve endişelerinin kaybolması ancak eğitim ve bilgilendirme yoluyla olur. Dernek olarak yaptığımız her etkinlikte amacımız bir kişiye ulaşmak. Bir insanın bakış açısını pozitif olarak değiştirebilirsek bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da en büyük manevi tatminimiz olacaktır.”

Organ bağışında yakınlarının mutlaka onay vermesi gerekiyor

Hayatını kaybetmiş her insandan organ bağışının mümkün olmadığını ifade eden Mümin Uzunalan, “Kadavradan organ bağışı için ölümün yoğun bakım şartlarında, vaka suni solunum cihazına bağlıyken gerçekleşmesi gerekir. Ölen kişinin yakınlarının da organ bağışına rıza göstermesi lazım. Kişi sağlığında organlarını bağışlasın ya da bağışlamasın ülkemiz mevzuatına göre mutlaka geride kalan yakınlarının da onay vermesi şarttır.” diye konuştu. Organ nakli için hastaların bekleme süresiyle ilgili net bir zaman vermenin çok zor olduğuna dikkat çeken Mümin Uzunalan, “Canlı vericileri olan hastalar kısa sürede organ nakli imkanına kavuşuyorlar. Ancak canlı vericilerden nakil yapılabilen organlar yalnızca karaciğer ve böbrektir. Gerek canlı vericisi olmayan hastalar gerekse kalp, akciğer, pankreas ve ince barsak yetmezliği yaşayan hastalar için beklenecek zaman belirsizdir.” açıklamasında bulundu.

Organ naklinin bekleme süreci hem hastalar hem de yakınları için çok zorlu geçiyor
Bekleme sürecinin hastalar ve yakınları için çok zorlu bir süreç olduğuna vurgu yapan Koç Üniversitesi Hastanesi Böbrek ve Pankreas Nakli Merkez Sorumlusu Prof. Dr. Burak Koçak, “Bağışçıların nakilden çekinmemesi gerekiyor. Çünkü nakillerin zamanında gerçekleştirilmemesi hastaların sağlığı açısından daha büyük problemlere neden olabilir. Bu önlemler sayesinde nakiller yapılabilmektedir. Hastalarımızın bu noktada organ naklinden çekinmesine gerek yoktur. Öte yandan ülkemizde ne yazık ki kadavradan organ bağışı sayıları da çok düşük. Son yıllarda küçük de olsa artışlar var ama beklentiyle kıyaslandığında arada ciddi farklar bulunuyor. Bunun sonucu olarak da hastaların bekleme süreleri uzuyor, hastalıkları ilerliyor ve bu durum diğer organlarına da zarar vermeye başlıyor. Zaman zaman hastaneye yatarak tedavi olmak zorunda kalmakta, bu yatışların sayısı ve her yatışın ağırlığı gittikçe artmaktadır. Kronik organ yetmezlikleri, hastaların aileleri için de çok sancılı bir süreç. Hastalığın safhalarına bağlı olarak aile yaşantıları; iş gücü kaybı, eğitim-öğretimden uzak kalma, çocuklarda büyüme-gelişme geriliği, ruhsal çöküntüler, sosyal hayattan kopma hatta hastaneye bağımlı bir yaşama bağlı olarak olumsuz etkilenmektedir.” dedi.

Koronavirüs sürecinde organ bağışında yaşanan düşüşe de ayrı bir parantez açan Prof. Dr. Burak Koçak, “Pandemi dönemi özellikle kadavradan organ bağışlarını olumsuz etkiledi. Yoğun bakım yataklarının giderek artan doluluk oranları, bağışçılara kaçınılmaz olarak yapılması gereken koronavirüs taramalarının süreci uzatması, ailelerin süreç hakkında bilgilendirmelerinde yaşanan aksaklıklar gibi bazı nedenlerden bahsedilebilir. Buna karşın, canlı organ bağışçıları için aynı durumlardan bahsetmek mümkün değil. Sevdiklerini yeniden sağlığına kavuşturma arzusundaki vericiler güçlü bir motivasyonla karşımıza çıkıyor. Bizler de onların sağlıklı bireyler olduklarının ve planlanan ameliyatın, ameliyat sırasında ve hayatının kalanında onun sağlığına zarar vermeyeceğinden emin olmamız gerekir. Bu amaçla bir çok test ve değerlendirme modern tıbbın uygulamalarına bağlı kalarak yapılıyor. Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de zor günler geçirmemize sebep olan pandemi şartlarının getirdiği ek önlemler de elbette sıkı sıkıya uygulanmaktadır.” diye konuştu.

Gripte maske, sosyal mesafe ve hijyenin olumlu etkisi var

Gripte maske, sosyal mesafe ve hijyenin olumlu etkisi var

Sonbaharda meydana gelen ısı değişimi, yeni mevsime uyum sağlayabilmeleri için tüm canlılarda bazı değişikliklere yol açıyor. Ağaçların yaprak dökmesi gibi insan vücudunda da mevsimsel dönüşüme hazırlık sırasında bağışıklık sisteminde zayıflamalar olabiliyor.

Aynı zamanda havanın serinlemesi ile nezleye ve gribe yol açan virüslerin sayısının arttığına da dikkat çeken Acıbadem Kadıköy Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Yaser Süleymanoğlu, “Özellikle çocuklar, yaşlılar ve kronik hastalıkları olanlar bağışıklık sistemlerindeki zayıflık nedeniyle grip salgınından daha çok etkileniyor. Bu nedenle özellikle bu grubun aşı olmasını öneriyoruz” diyor. Dr. Yaser Süleymanoğlu, gripten korunmanın 10 etkili yolunu anlatırken Covid-19 tehdidi ve grip arasındaki ilişki hakkında da “Covid-19 hastalığı geçirmekte olan kişinin grip olup olmayacağını ya da tam grip geçiren kişinin Covid-19’a yakalanıp yakalanmayacağını henüz bilmiyoruz” açıklamasında bulunuyor.

Bağışıklık sistemi zayıf olan gribe yatkın

Sonbahar ve kış mevsiminde ortaya çıkan “rinovirüs, koronavirüs, adenovirüs ve repsiratuvar sinsiyatal virüs” aileleri neredeyse hepimizin yakındığı nezle ve soğuk algınlığı şikayetlerine neden oluyor. Bu rahatsızlıklar daha kolay atlatılsa da yüksek ateşe neden olan grip daha tehlikeli bir hal alabiliyor. Gribe yol açan influenza virüsünün her yıl değişkenlik göstererek yeni bir türüyle ortaya çıktığını kaydeden İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Yaser Süleymanoğlu, “Bağışıklık sistemimiz bu virüslerin önceki türünü tanıdığı için tekrar nezle ya da gribe yakalanma riski artlar. Hele çocuklar, yaşlılar ya da diyabet, kalp, yüksek tansiyon, KOAH ve astım gibi hastalıkları olanlar, bağışıklık sistemlerinin zayıf olması nedeniyle gribe daha yatkın oluyor” diye bilgi veriyor.

Covid-19 ve grip ilişkisi henüz net değil

Bu yıl akla takılan en büyük soru, halen devam eden pandemi sürecinde Covid-19 ve influenza virüslerinin birbirine olan etkisi ya da risk artırıcı yönleri olup olmadığı. “Grip olmak Covid-19’a yakalanma riskini artırıyor mu? Hastalığın daha ciddi seyretmesine yol açabiliyor mu?” sorularının cevabının henüz bilinmediğini ifade eden Dr. Yaser Süleymanoğlu, şunları söylüyor:

“Bu yıl nezle ve grip salgınının daha az olacağını düşünüyoruz. Çünkü Covid-19 salgınından korunmak için hijyen kurallarına çok dikkat ediliyor. Gribal virüsler damlacık yoluyla yayılıyor. Artık el sıkma, öpüşme gibi sosyal ilişkilerimiz olmadığı için sosyal mesafeye dikkat edildiği için gribin yayılma seviyesi daha düşük olabilir.”

‘Belirtileri dikkate alın, hekime başvurun’

Grip ve Covid- 19’un ortak belirtileri olduğunu, her iki hastalıkta da kırgınlık ve yüksek ateş görüldüğünü hatırlatan Dr. Yaser Süleymanoğlu, “Covid-19’da tat ve koku almada sorunlar, nefes darlığı ve kuru öksürük yaşanıyor. Gripte de burun tıkanıklığı ve boğaz ağrısı daha sık görülüyor. 39 derecenin üstünde ateş, nefes darlığı, şiddetli baş ağrısı, ağır öksürük ve ya genel durum bozukluğu halinde hemen hekime başvurmak gerekir” diye uyarıyor. Grip ve nezleyi önlemek için antibiyotik kullanmanın son derece zararlı olduğunu, antibiyotikler nedeniyle var olan savunma sisteminin çöktüğünü ve bu durumun da virüslerin çoğalmasına zemin hazırladığını vurgulayan Dr. Yaser Süleymanoğlu, etkin korunma yollarını şöyle sıralıyor:

 

  1. Maske takmak, sosyal mesafe ve hijyen kurallarına uymak,
  2. Bol yeşillik, narenciye, meyve, havuz, soğan, sarımsak, çörek otu ve zerdeçal tüketmek, kısaca protein ve vitaminden zengin beslenmek,
  3. Bol sıvı tüketmek,
  4. Yaşam alanlarını temiz tutmak ve sık sık havalandırmak,
  5. Kalabalıklardan uzak durmak,
  6. Beslenme ile karşılanamıyorsa takviye olarak C ve D vitaminlerini almak,
  7. Aktif, tempolu yürüyüşler yapmak,
  8. Ev ortamını ideal ısı düzeyi olan 21-22 derecede tutmak,
  9. Düzenli bir şekilde günde ortalama 7-8 saat kesintisiz uyumak,
  10. 65 yaşın üzerindekileri, çocukları, hamileleri ve diyabet, astım, KOAH, kalp, börek, kan hastalığı ve hipertansiyon gibi kronik hastalıkları olanları grip ve zatürreye karşı aşılamak.

Günde 2 dakika masaj yaşam enerjinizi tazeler

Günde 2 dakika masaj yaşam enerjinizi tazeler
Bütünsel Tıp Uzmanı Emine Baran fiziksel ve ruhsal birçok sorunun altında vücudumuzdaki enerji akışını sağlayan meridyenlere dikkat çekiyor. Günde sadece iki dakikalık egzersizle birçok rahatsızlığın önüne geçerek, ruhsal ve fiziksel dengenin sağlanabileceğini aktaran Baran “Sadece fizik bedenden değil aynı zamanda enerji bedenlerden de oluşuyoruz. Aura katmanları, meridyen ve çakralarımız, enerji beden ve fizik bedenimizle bir bütünüz. Meridyenler yaşamsal  enerjiyi  dışardan alıp içeriye götüren büyük karayollarıdır. Merdiyenler hem aura üzerinde hemde fizik bedenimizin içine ulaşan geniş bir iletişim  ve enerji iletim ağı, enerji kanallarıdır. İnsanoğlu;  birbirine bağlı 14 enerji kanalının aralıksız, kaliteli, dengeli bir akışta olması ile bedensel ruhsal ve zihinsel sağlığı tam yakalamış olur. Yaşam enerjisini, bedende enerji yolları ile içeriye dağılarak bizi besleyen kanallarımızı kendi kendimize uyararak enerji akışını tazeleyebiliriz”  diyor

Meridyenlerdeki Enerji Akışı Birbirini Dengeler

İlgili meridyendeki titreşim ve enerji akışı bozukluğunun aynı hizadaki meridyenin ve dolayısı ile ilgili organın sistemini bozduğunu aktaran Baran, meridyenlerin çalışma sistemini açıklayarak, kendi kendimize bu dengelemeyi nasıl sağlayacağımızı da açıkladı. “Dalak problemi yaşayan bir kişinin, dalak bölgesindeki meridyeninden enerji doğru akmıyordur. Bu durumda, sadece dalak meridyenine odaklanmak yerine bir önündeki mide meridyenine de odaklanmamız gerekir. İyi çalışmayan bir mide organı ve dalaktan enerji çalıyor olabilir. Kalp meridyenin yoğun çalıştığı durumda ise dolaşımda bir problem olabilir. Kalp kendini korumak için dalak ya da ince bağırsak meridyeninden enerji çekebilir. Kalp kendini korurken ince bağırsak ve dalak problemleri ile karşılaşabiliriz. Vücudumuzda önce enerji beden sonra fiziksel beden hastalanır. Ortaya çıkan hastalıkta, 6 ay ya da 1 sene öncesinden ilgili meridyen titreşimi bozulmuştur.

Günde Sadece 2 dakika masajla vücudumuzu dengeleyebiliriz

Beden de, aynen doğa gibi  ying-yang dediğimiz, aktif ve pasif  yaşamsal enerji dengesi üzerine kuruludur. Aynen bu şekilde vücudumuzdaki meridyenlerde birbirini dengelerler. Bir önceki veya bir sonraki meridyende oluşan enerji akışındaki bozukluk, diğer meridyenleri de etkiler. Fiziksel ve ruhsal birçok hastalık bu enerji akışındaki dengesizlikle var olur.

Günde sadece 2 dakikalık egzersiz ile, vücudumuzdaki meridyen akışını onarabilir, tazeleyebilir ve hayat enerjisinin bedenimizde doğru akışını sağlayabiliriz”.

Pankreas tedavisinde beş gelişme

Pankreas tedavisinde beş gelişme

Belirti vermeden ilerlese de, erken dönemde tanısı tesadüfen konsa da, tıptaki teknolojik gelişmeler sayesinde pankreas kanserinin tedavisinde de önemli adımlar atılıyor. Bu sayede pankreas kanseri için sarf edilen karamsar cümleler yerini umut verici açıklamalara bırakıyor. Acıbadem Maslak Hastanesi Radyasyon Onkolojisi Uzmanı Prof. Dr. Enis Özyar, teknolojik gelişmelerin pankreas kanserinin radyoterapisi yöntemiyle tedavisinde ve kontrol altına alınabilmesinde büyük katkı sağladığını belirterek “Her seanstan önce hastanın manyetik rezonans görüntülemeleri alınıyor. Organlardaki yer değişikliği saptanıyor. Işın verilecek bölge için yeniden planlama yapılıyor ve böylece hem tümörün yüksek dozda ışın alması sağlanıyor hem de çevredeki normal dokuların korunması mümkün oluyor. Hastaların bu yeni tekniklerden faydalanabilmesi için zamanında radyasyon onkolojisi uzmanlarına yönlendirilmesi büyük önem taşıyor” diye konuşuyor.

Geç belirti veriyor

Dünyada her yıl 450 bin kişi pankreas kanseri tanısı alıyor. Bu hastalık tüm kanserlerin yüzde 2.5’ini oluşturmasına karşın kansere bağlı ölümler açısından erkeklerde ve kadınlarda dördüncü sırada yer alıyor. Ülkemizde erkeklerde daha sık görülen bu hastalığın belirti vermeden ilerlediğini kaydeden Prof. Dr. Enis Özyar, “Hastalık genellikle ileri evrelerde fark ediliyor. Belirtileri arasında kilo kaybı, sarılık, gazlı gaita, karın ve sırt ağrısı, hazımsızlık, bulantı ve kusma yer alıyor” diyor.

Diyabetlilerde risk artıyor

Pankreas kanserine yol açan faktörler ise tütün kullanımı, kimyasal ve ağır metallere maruz kalma, aşırı alkol kullanımı, şeker hastalığı ve diş eti hastalıkları olarak sıralanıyor. Hastalığın görülme sıklığındaki hafif artış nedeniyle obezite ve yaşlılığın risk faktörü olduğu düşünülüyor. Prof. Dr. Enis Özyar, bir çalışmaya göre 50 yaşın altındaki diyabetlilerde 3 yıl içinde pankreas kanseri olma olasılığının yüzde 1 olduğunu belirtiyor. Başka bir çalışmaya göre ise kandaki şekerin her 0,56 mmol/l artışı pankreas kanser sıklığını yüzde 14 oranında artırıyor.

Gelişmeler ile tedavi güncelleniyor

Tıpta yaşanan gelişmeler nedeniyle pankreas tedavisi de sürekli güncelleniyor ve tedavi, hastalığın evresine göre düzenleniyor. İlk evrede cerrahi yöntem uygulanıyor. Tümörün büyüklüğünün cerrahi açıdan sınırda olduğu ikinci evrede ameliyat öncesi kemoterapi ve radyoterapinin ameliyatın başarı şansını artırdığına işaret eden Prof. Dr. Enis Özyar, şöyle devam ediyor:

“Son yıllarda radyoterapi uygulamaları halk arasında ‘noktasal ışınlama’ olarak bilinen stereotaktik ışınlama (SBRT) ile yapılıyor. Bu yöntem ameliyat sonrası kullanılmaz. Cerrahi yapılamayan ancak metastaz yapmamış hastalıkta tedaviye öncelikle kemoterapi ile başlanır ve takiben hastalık hala cerrahi yapılamıyorsa SBRT uygulanır. Metastatik hastalıkta tedavi kemoterapi ve immuno tedavidir. Ancak bu tedaviler, hastanın yaşam süresini uzatmayı hedefler.”

MR görüntüleme ile gelen başarı

Çevresinde mide, oniki parmak bağırsağı gibi hassas organlar olmasından dolayı pankreas kanserinde etkili yüksek doz radyoterapi kullanımından uzun yıllar boyunca çekince duyulduğunu kaydeden Prof. Dr. Enis Özyar, “akıllı radyoterapi” teknolojisi sayesinde radyoterapi kullanımında yeniliklere gidildiğini belirtiyor. Prof. Dr. Enis Özyar’ın verdiği bilgiye göre, klasik radyoterapi tedavisinden farklı olarak her seanstan önce hastanın MR görüntülemeleri alınarak organlardaki yer değişikliği saptanıyor. Işın verilecek bölge için yeniden planlama yapılıyor ve böylece hem tümörün yüksek dozda ışın alması sağlanıyor hem de çevredeki normal dokuların korunması mümkün oluyor. Ayrıca tedavilerde hareketli bir organ olan pankreasın hastanın nefesini tutmasıyla hareketsiz kalması sağlanıyor. Bu sayede stereotaktik ışınlamanın (SBRT) güvenle yapıldığını anlatan Prof. Dr. Enis Özyar, radyoterapideki gelişmelerin hastalara sağladığı faydaları beş ana grupta topluyor.

Lenf bezine sıçrayan ya da cerrahi olarak sınırda bulunan pankreas kanserlerinde ameliyat sonrasında kemoterapi ile birlikte yeni teknolojilerle radyoterapi uygulandığında tümörün kontrol oranları artabiliyor, ayrıca yan etkiler de eski tekniklerle uygulanan tedavilere göre azalabiliyor.

Cerrahi açıdan sınırda olan hastalarda cerrahi öncesi uygulanacak kemoterapi ve radyoterapinin yanı sıra SBRT uygulanması, hastaların ameliyatlarının daha başarılı olmasını sağlayabilir.

Ameliyat yapılamayan ancak uzak organlara metastazı da olmayan hastalarda ise kemoterapi sonrası uygulanan SBRT özellikle akıllı radyoterapi yöntemi ile uygulandığında tümörün lokal olarak kontrol edilebilmesinde yüksek başarı sağlar.

Ameliyat sonrası tekrarlayan ancak uzak organlara metastazı olmayan hastalarda uygulanacak kemoterapi ile eş zamanlı akıllı radyoterapi tabanlı ablatif yüksek dozlu tedaviler önemli hale geliyor.

Metastatik hastalarda pankreastaki lokal hastalığın neden olduğu şiddetli ağrıları azaltmak ya da durdurmak için akıllı radyoterapi ile uygulanacak SBRT önemli bir tedavi seçeneğidir.

Beyin ölümü gerçekleşmiş her 4 kişiden yalnızca birinin organları bağışlanıyor

Beyin ölümü gerçekleşmiş her 4 kişiden yalnızca birinin organları bağışlanıyor

Organ yetmezliğine bağlı ölümler tüm dünyada giderek artıyor. Organ nakli besleme listeleri ise gün geçtikçe uzuyor. Ülkemizde de 26 bin 742 kişi her an bağışlanabilecek bir organla yaşama yeniden tutunmanın hayalini kuruyor. Ancak organ bağışının istenen düzeyde olmamasının yanı sıra Covid-19 pandemisi de organ bekleyen hastaları çok olumsuz etkiliyor. Beyin ölümü bildiriminde ve buna bağlı olarak organ bağışı sayısında azalma olduğuna dikkat çeken Acıbadem International Hastanesi Organ Nakli Merkezi’nden İç Hastalıkları ve Nefroloji Uzmanı Prof. Dr. Ülkem Çakır ve Acıbadem International Hastanesi Organ Nakli Merkezi Bölüm Başkanı ve Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. İbrahim Berber pandemi sürecinde virüs bulaşmayla ilgili organ bağışında bulunacak kişiler kadar organ nakli bekleyen hastaların da endişe duyduklarını belirtiyorlar. Organ nakli bekleme listesindeki hastaların bir bölümünün kendilerine virüs bulaşacağı endişesiyle tedavilerini yarıda kestiklerini ve organ nakli olmaktan çekindiklerini söyleyen uzmanlar, gereken önlemler alındığı takdirde pandemi sürecinde de nakil ameliyatlarının güvenli bir şekilde yapıldığını vurguluyorlar. Prof. Dr. Ülkem Çakır ve Prof. Dr. İbrahim Berber, organ nakli için kadavradan bağışların artması gerektiğine dikkat çekerek, şu bilgileri verdi:

Organ nakli isteği, vasiyettir

Tüm dünyada her yıl 3-9 Kasım Organ Bağışı Haftası’nda organ yetmezliği hastalarına yönelik duyarlılığı ve organ bağışına yönelik farkındalığı artırmayı amaçlayan etkinlikler gerçekleştiriliyor. Tedavisi yalnızca doku ya da organ nakli ile mümkün olan hastalıklar ya da kazalar, nakil gereksinimini oluşturuyor. Organ bağışı kişinin hayattayken kendi özgür iradesiyle, organlarının bir kısmının veya tamamının, ölümünden sonra başka hastaların tedavisinde kullanılmasının bir anlamda vasiyet etmesi anlamına geliyor. Organ bağışı, sadece ülkemizde değil, dünyada da ihtiyacın sağlanamadığı önemli bir sorun. O yüzden daha çok sayıda bağış yapılması gerekiyor. Peki, kimler organ bağışçısı olabiliyor? 18 yaşını aşmış, akıl sağlığı yerinde olan herkes organ bağışında bulunabiliyor. Organ bağışlamak, aynı zamanda başka birine can bağışlamak anlamına geliyor.

Beyin ölümü gerçekleşmiş kişilerden bağış oranı artmalı

Ülkemizde böbrek, kalp, akciğer, karaciğer, pankreas ve ince bağırsak gibi organlar ile kalp kapağı, gözün kornea tabakası, kas ve kemik iliği gibi dokular başarıyla nakledilebiliyor. Nakil için gerekli organlar, beyin ölümü gerçekleşmiş kişilerin organlarının yakınları tarafından bağışlanması sonucu ya da gönüllü kişilerin canlı verici olmalarıyla elde edilebiliyor. Ülkemizde organ nakli bekleme listesinde yer alan 26 bin 742 kişinin bulunacak organla hayata yeniden başlamanın hayalini kurduğuna dikkat çeken Nefroloji Uzmanı Prof. Dr. Ülkem Çakır, şöyle devam ediyor:

“2019 yılı rakamlarına göre geçen yıl gerçekleştirilen 5 bin 759 organ naklinin, 4 bin 381 tanesinin canlı vericiden, bin 378 tanesinin beyin ölümü gerçekleşmiş vericiden yapıldı. Sağlık Bakanlığı verileri de beyin ölümü gerçekleşen her 4 kişiden yalnızca birinin organlarının bağışlandığını gösteriyor. Ülkemiz canlı vericili organ nakillerinde oldukça başarılı ancak organ bağışını desteklemenin en iyi yolun, beyin ölümü gelişen kişilerden alınacak organların artırılması ile mümkün olabilir.” Zorlaşan yaşam koşulları ve yaşamak zorunda olduğumuz zor zamanların organ nakline olan hassasiyetimizi azaltmaması gerektiğini belirten Prof. Dr. Ülkem Çakır, sözlerini “Unutmayalım ki bırakacağımız en güzel miras hayatta iken yapacağınız organ bağışıdır” çağrısıyla bitiriyor”

Hem hasta hem bağışçı endişeli!

Organ bağışındaki sorunlara son dönemde Covid-19 pandemisi nedeniyle yenilerinin eklendiğini kaydeden Prof. Dr. İbrahim Berber, “Mart ayından itibaren pandemiye maruz kalan ülkemizde, yılın ilk 10 ayında gerçekleştirilen 3 bin 137 organ naklinin, 2 bin 683 tanesi canlı vericiden, 454 tanesi ise beyin ölümü gerçekleşmiş vericiden yapıldı. Yoğun bakım yataklarının pandemi hastalarına ayrılmak zorunda kalınması beyin ölümü bildirimini ve dolayısıyla bağış sayılarını azalttı” sözleriyle önemli bir noktaya dikkat çekiyor. Bekleme listesindeki hastaların bir bölümünün de kendilerine virüs bulaşacağı endişesiyle tedavilerini yarıda kestiğini ve organ nakli olmaktan çekindiğini ifade eden Prof. Dr. İbrahim Berber, gerekli önlemler alındığı takdirde nakil ameliyatlarının da güvenli bir şekilde yapıldığını vurguluyor. “Gerek canlı vericiden gerekse beyin ölümü gerçekleşmiş vericiden yapılan organ nakillerinde rutin testlerin yanı sıra, Covid-19 antijen-antikor testlerinin yapılması, izolasyon önlemlerine uyulması, süreci kontrollü hale getiriyor” diyerek, hastaların operasyon sonrası yakından takibinin de önem taşıdığını söylüyor.

Burun Estetiği Sonrası COVİD-19 Testi Yapmalı mi?

Burun Estetiği Sonrası COVİD-19 Testi Yapmalı mi?

Kulak Burun Boğaz Uzmanı Op. Dr. Furkan Şengöz, burun estetiği ameliyatının ardından burundan sürüntü yöntemiyle yapılan COVİD-19 testinin burun sağlığı açısından hiçbir sakıncası olmadığını açıkladı. Op. Dr. Furkan Şengöz, burun estetiği yaptıran hastaların telli yüz maskelerini nasıl takmaları gerektiğini anlattı.

Burun estetiği yaptırmak isteyen Türkiye ve yurt dışındaki kişilerin en çok merak ettiği soruların başında

“Estetik sonrası COVİD-19 testi yaptırabilir miyiz”  ?

Op. Dr. Furkan Şengöz; “Burun estetiği ameliyatından bir hafta sonra COVİD-19 testi yaptırılabilir. Burun deliğinden genze doğru girilerek sürüntü alınan testin burun sağlığı açısından bir zararı bulunmamaktadır. Bu test yapılan estetik operasyon açısından bir risk oluşturmaz” dedi. 

Op. Dr. Furkan Şengöz; Burun estetiği yaptıran hastalarımıza nasıl maske takmaları gerektiğini operasyon sonrasında anlatıyoruz. Hastalarımıza cerrahi maskenin tel kısmını biraz daha geniş ve bol bırakmalarını öneriyoruz. Öte yandan maskenin burun estetiği ameliyatının sonuçlarını olumsuz etkileyecek bir yönü de bulunmamaktadır” diye konuştu.

İnatçı öksürük ve sırt ağrısınız varsa “Akciğer Kanserine” dikkat

İnatçı öksürük ve sırt ağrısınız varsa “Akciğer Kanserine” dikkat

Tüm dünyada ve ülkemizde en sık görülen kanserlerin başında gelen akciğer kanseri günümüzde giderek yaygınlaşıyor. Türkiye’de tüm kanserler içinde erkeklerde 1. kadınlarda ise 5. sırada yer alan akciğer kanserinde erken tanı hayati önem taşıdığından, tüm dünyada farkındalık oluşturabilmek için toplumun dikkati her yıl Kasım ayında akciğer kanserine çekiliyor. Acıbadem Taksim Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Tülin Sevim, “Hastalığa ait şikayetlerin ortaya çıkması için birkaç yıl geçer ve hastalık ileri evreye gelinceye kadar fark edilmeyebilir. Erken dönemde hiçbir belirti yoktur veya var olan belirtiler hastalar tarafından önemsenmez. Bu nedenle de akciğer kanserini erken evrede yakalamak zordur” diyor. Akciğer kanserinde görülen belirtilerin tümörün yerine, büyüklüğüne ve yayılım durumuna göre değiştiğini kaydeden Doç. Dr. Tülin Sevim “Ortaya çıkan belirtiler akciğerler veya hastalığın yayıldığı (metastaz yaptığı) diğer organlar ile ilgili olabilir. Bu nedenle akciğer kanseri hastalarında çok farklı belirtiler görülebilmektedir” diye konuşuyor. Göğüs Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Tülin Sevim, akciğer kanserine yol açan faktörlerin başında sigara kullanımının geldiğini belirtirken, bu sinsi hastalığın en sık görülen belirtilerini anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Geçmeyen veya giderek kötüleşen öksürük

Hastalığın erken evresinde en sık görülen belirti geçmeyen ve giderek kötüleşen inatçı öksürüktür. Tümörün kendisi veya hava yollarına yaptığı bası gibi birçok durum akciğer kanserinde öksürüğe neden olabilir. Sigara içen insanlar öksürüklerini sigaraya bağlayarak önemsemezler. Birçok hasta bu şikayeti “sigara öksürüğü” olarak bilir, doğal bir durummuş gibi kabullenir ve doktora başvurmaz. Bu nedenle de hastalarda erken tanı şansı azalmaktadır. İnatçı öksürük önemlidir ve akciğer kanserinin ilk belirtisi olabilir.

Göğüs, omuz ve sırt ağrısı

Ağrı akciğer kanseri hastalarında sık görülen belirtilerden biridir. Tümörün sinirler, kemikler, akciğer zarı, karaciğer gibi organlara yayılması ağrıya neden olmaktadır. Ağrı ciddiye alınan bir belirtidir ve birçok hasta göğüs ve sırt ağrısı, omuz ağrısı nedeni ile doktora başvurmaktadır.

Nefes darlığı

Nefes darlığı, özellikle hastalığın ileri evrelerinde sık görülen bir belirtidir. Sigara, akciğer kanserinin en önemli nedenidir. Uzun yıllar sigara içmiş olan akciğer kanseri hastalarında Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı (KOAH) da sıktır ve nefes darlığı oluşumuna katkıda bulunur. Bunun dışında tümörün akciğer dokusu içine ve hava yollarına yayılması, akciğer zarında sıvı toplanması, akciğer kanseri ile birlikte görülen zatürre gibi durumlar akciğer kanseri hastalarında nefes darlığına neden olmaktadır.

Hışıltılı solunum

Özellikle nefes verirken ıslık sesi gibi bir ses duyulması hışıltılı solunum olarak adlandırılır. Akciğer kanseri, nefes borusu veya hava yollarında daralma yaptığı zaman duyulan sestir ve hastalığın ilk belirtisi olabilir. Hışıltılı solunum astım hastalarında da özellikle ataklar sırasında duyulur. Bazı tümörler, özellikle nefes borusunda yerleşen tümörler akciğer grafisinde görülmeyebilir, bu hastalarda akciğer kanseri düşündürecek tek belirti nefes verirken duyulan bu sestir.

Kanlı balgam

Göğüs Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Tülin Sevim “Balgam içinde çizgi şeklinde veya balgamla karışmış şekilde kan görülmesi “kanlı balgam” olarak tanımlanır. Damar duvarındaki yırtılma sonucunda oluşur. Akciğer kanseri için önemli bir belirtidir. Verem, bronşiektazi gibi hastalıklarda da görülebilir. Sigara içen bir kişide balgamda kan görüldüğünde akciğer kanseri mutlaka düşünülmelidir” diyor.

Ses kısıklığı

Akciğer kanserinin ses tellerine giden sinirleri etkilemesi sonucunda ses tellerinde felç, seste çatallaşma, kabalaşma ve ses kısıklığı ortaya çıkabilir. Akciğer kanseri için önemli bir belirti olan ses kısıklığı, üst solunum yolu enfeksiyonları, reflü, gırtlak kanseri gibi hastalıklarda da görülebilir.

Tekrarlayan zatürre atakları

Sık tekrarlayan bronşit veya zatürre akciğer kanserinin bir belirtisi olabilir. Akciğerdeki tömör hava yollarında tıkanmaya neden olduğunda tıkanmanın arkasında enfeksiyon ve zatürre oluşur. Zatürre antibiyotik tedavi ile tamamen düzelmez veya düzelse de bir süre sonra tekrarlar. Bu nedenle düzelmeyen veya özellikle aynı bölgede tekrarlayan zatürre durumunda akciğer kanseri mutlaka düşünülmelidir.

Halsizlik, yorgunluk

Halsizlik ve yorgunluk stres kaynaklığı olabileceği gibi birçok hastalıkta da görülebilir. Her zaman bir kanser belirtisi olarak düşünmek doğru değildir.  Kanser hücrelerinin neden olduğu metabolik değişiklikler, tümörden salınan bazı maddeler, hormonlar değişiklikler kanser hastalarında halsizlik ve yorgunluk nedeni olabilir. Özellikle sigara içen kişilerde başka bir nedenle açıklanamayan halsizlik yorgunluk durumunda akciğer kanseri düşünülmelidir.

Kilo kaybı

İştahsızlık ve istem dışı zayıflama birçok hastalıkta görülebilmektedir ve akciğer kanserinin de belirtisi olabilir. Özellikle sigara içen bir kişi istem dışı kilo vermeye başlamışsa mutlaka bir doktora başvurmalıdır.

Çomak parmak

Doç. Dr. Tülin Sevim “El ve ayak parmaklarının uçlarındaki yumuşak dokunun şişip yuvarlaklaşmasıyla çomak şeklini alması “çomak parmak” olarak tanımlanır. Akciğer kanserinin önemli bir belirtisi olabileceği gibi bronşiektazi, akciğer absesi, kalp ve barsak hastalıkları gibi başka hastalıklarda da görülebilir. Sigara içen bir kişide çomak parmak görüldüğünde akciğer kanseri mutlaka düşünülmelidir” diyor.

Hamilelikte alınması gereken 5 kural

Hamilelikte alınması gereken 5 kural

Tüm dünyayı sarsan Covid-19 enfeksiyonundan korunmak hamilelik döneminde ayrı bir önem sahip. Bunun nedeni ise hamilelik sürecinde bağışıklık sistemindeki değişimlerin anne adaylarını viral solunum yolu enfeksiyonlarına daha duyarlı hale getirmesi ve Covid-19 enfeksiyonunun daha ağır seyredebilmesi. Sonbaharla birlikte Covid-19’un yanı sıra damlacık yoluyla bulaşan nezle, grip, farenjit, tonsilit ve sinüzit gibi diğer üst solunum yolu enfeksiyonlarının sık görülmesi, süreci daha da zorlu bir hale getirebiliyor. Yüksek ateş, baş ağrısı, yaygın vücut ağrısı ile seyreden gribe influenza virüsleri neden oluyor ve bu 2 enfeksiyon aynı anda oluştuğunda daha ağır tablolar oluşabiliyor. Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Jale Dal Ağca, Covid-19’un belirtilerinden biri olan yüksek ateşin hamilelik sürecinde bebeği olumsuz yönde etkileyebileceği uyarısında bulunarak, “Anne karnındaki bebeğin özellikle ilk 3 ayda tüm yaşamsal organ ve dokuları tamamlandığı için bu süreçte enfeksiyonlardan korunmak ayrı bir öneme sahip. Bunun yanı sıra diyabet, hipertansiyon, astım ve alerji gibi kronik hastalığı olan anne adaylarının sonbahar gibi mevsim geçişlerinde Covid-19 ve diğer viral enfeksiyonlara karşı yatkınlıkları artıyor. Dolayısıyla bu dönemde mevcut kronik hastalıklarının kontrolü daha önem kazanıyor” diyor. Peki, anne adayları sonbahar mevsimini sağlıklı geçirmek için hangi önlemleri almalılar? Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Jale Dal Ağca, hamilelik döneminde Covid-19’a karşı dikkat edilmesi gereken kuralları anlattı, önemli öneriler ve uyarılarda bulundu.

Günlük ısı değişimlerine dikkat!

Aşırı terlemek ve üşümek bağışıklık sistemini olumsuz yönde etkiliyor. Bu nedenle günlük ısı değişimlerini dikkate alarak giyinmeniz çok önemli. Sonbaharda ısı değişimlerine uygun, sentetik olmayan, pamuklu kıyafetleri tercih edin.

Bu 5 kuralı asla unutmayın!

Hamilelik döneminde sosyalleşmek psikolojimiz üzerinde olumlu etkiye sahip. Ancak sosyalleşirken bu 5 kuralı asla unutmayın: Kalabalık mekanlara girmeyin. Maske kullanın, temas ettiğiniz kişilerin mutlaka maske kullanmalarını sağlayın. 1.5 metrelik sosyal mesafe kuralını asla ihlal etmeyin. Öpüşmekten ve tokalaşmaktan kaçının. Ellerinizi yüzeylere temas ettikten sonra en az 20 saniye boyunca su ve sabunla yıkayın, bulunduğunuz ortamda bu mümkün değilse, dezenfektan kullanın.

Uykusuz kalmayın

Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Jale Dal Ağca sağlıklı bir uyku düzeninin bağışıklık sistemini desteklediğini belirterek, şunları söylüyor: “Güçlü bir vücut direnci için uykusuz kalmayın, günde en az 7-8 saat uyumaya özen gösterin. Son 3 ayda bebeğin büyümesi nedeniyle uyku kalitesi azalabiliyor. Dolayısıyla bu dönemde yatak ve yastığın kalitesi çok önem kazanıyor. Uykunun kalitesini artırmaya yönelik bel, sırt ve bacak destek ürünlerinden faydalanabilirsiniz”

Grip aşısını mutlaka yaptırın!
“Hamilelikte güvenle yaptırabileceğiniz aşılardan biri, grip aşısıdır. Grip aşınızı mutlaka yaptırın” diyen Dr. Jale Dal Ağca bunun nedenini şöyle anlatıyor: “Özellikle Covid-19 pandemi döneminde, her 2 hastalığın birlikte olması ağır bir tablonun gelişme riskini artırabileceği için grip aşısı olmayı ihmal etmeyin. Grip aşısı hem sizi hem de doğumdan sonra ilk 6 ay bebeğinizi gripten koruyacaktır”

Bitki çayları tüketin, ancak…
Bağışıklık sisteminizi güçlendirmek için bebeğinizin de sağlığını olumsuz etkilemeyen bitki çaylarından tüketebilirsiniz. Günde 2 fincandan fazla olmamak şartıyla; zencefil, ıhlamur, kuşburnu veya kekik çayı tüketmeniz, bağışıklık sisteminizi destekler. Zencefil, hamilelik döneminde bulantı ve kusma şikayetinde de fayda sağlıyor. Ancak dikkat! Anason, ebegümeci, ısırgan, rezene, meyan kökü, ahududu yaprağı, biberiye, adaçayı ve civanperçemi gibi bitkilerden yapılan çaylar aşırı tüketildiklerinde rahimde kasılmaları uyarıp, düşük ya da erken doğuma neden olabiliyorlar.

Doktorunuz öneriyorsa, besin takviyeleri alın

Eğer ihtiyaç duyarsanız, bağışıklık sistemini güçlendiren ilaç veya besin takviyelerini doktorunuza danışarak kullanabilirsiniz. Doktorunuzun önerisiyle alacağınız C ve D vitamini ile Omega-3 içeren takviyeler vücudunuzun güçlenmesine katkı sağlayacaklardır. Hamilelik döneminde gelişebilecek anemi- kansızlık sorunu da, doktorunuzun önereceği demir-B12-Folik asit takviyeleriyle önlenebilir.

Sağlıklı ve dengeli beslenmek şart!

“Güçlü bir bağışıklık sistemi için sağlıklı ve dengeli beslenmeniz çok önemli” uyarısında bulunan Dr. Jale Dal Ağca önerilerini şöyle sıralıyor: “Karbonhidrat miktarı yüksek gıdalardan uzak durun, kilo alımınıza dikkat edin. Taze ve mevsimine göre sebze ile meyve tüketmeye özen gösterin. Kalsiyumdan zengin gıdalardan beslenmenin hamilelik kalitesini arttırdığını unutmayın. Evde yapılmış yoğurt, peynir, süt ve kefir, vazgeçilmez kalsiyum kaynaklarıdır. Protein miktarı yüksek, şeker oranı düşük gıdaları da sofranızdan eksik etmeyin”

Her gün 30 dakika yürüyün

Düzenli yürüyüş yapmak solunum kondisyonunu artırması sayesinde vücudumuzu enfeksiyonlara karşı daha dirençli hale getiriyor. Vücut bağışıklığınızı arttırmak için bol bol hareket edin, her gün 30 dakika tempolu bir şekilde yürümeyi alışkanlık haline getirin. Bunu, virüslerin bulaşma riskine karşı daha çok sakin bir ortamda, mümkünse açık havada yapmaya çalışın.

Havasız ortamda bulunmayın

Havasız ve kapalı ortamlarda uzun süre bulunmayın. Havada salınan virüs zerrecikleri yüzünden koronavirüsün kapalı alanlarda hava yoluyla bulaşma riski artıyor. Hapşırma, öksürme ve yüksek sesle konuşma sonucu salınan virüs partikülleri, kalabalık alanlarda veya havalandırması olmayan kapalı ortamlarda, 20 dakika ile 3 saat havada askıda kalabiliyor. İngiltere’de yapılan çalışmalarda, kapalı ortamlarda kişi başına saniyede 10 litre temiz hava sağlanması gerekliliği ortaya çıkmış. Salgın günlerinde bu durum daha da önemli hale geldi. Dış ortamdan yeterli miktarda temiz havayı içeriye sağlıyorsanız, virüs taşıyan biri olsa bile ortamdaki bulaşıcı maddeyi seyreltmiş olursunuz. Bu da diğer kişilerin hastalığı kapma riskini azaltıyor. Bu nedenle mümkünse 1-2 saatte bir, bulunduğunuz ortamı, içerideki tüm hava değişinceye kadar havalandırın.

Bol bol su için

Solunum yolu enfeksiyonlarında, virüs kurumuş burun ile boğaza daha kolay yapışabiliyor. Bunun sonucunda akciğerlerde enfeksiyon gelişme ve şiddetlenme riski yükseliyor. Bolca su tüketimi solunum yollarını nemlendirerek akciğerlerin enfekte olma riskini düşürüyor. Dolayısıyla sadece yaz mevsiminde değil, yılın tüm mevsimlerinde her gün en az 2-3 litre su içmeyi alışkanlık haline getirin.