Murat Cemcir; “Hiçbir oyuncunun rakibi olmaz”
Röportaj Ahu Ayşenaz Çağdaş
Rakibim yok.. Hiçbir oyuncunun rakibi olmaz. Hiçbir edebiyat eserinin rakibi başka bir edebi eser olmaz.
Türkiye’nin en cool oyuncularından. Yakışıklı olduğu kadar, zeki ayakları yere sağlam basan bir iş adamı. Oyuncu… Yapımcı… O’nu dinlerken, anlatımlarındaki emin tavrı ve gözlerindeki ışıltı gelecekte yapacaklarına dair ümitlendiriyor insanı. Çalışmayı çok seviyor. Vefalı ve sadakatli… Belli ki imzasını atacağı çok iş var. Türk Sineması’nın ihtiyacı olan özelliklere sahip… İdealist kişiliği, tavrına ve anlatımına yansıyor. Sektörün eksikliklerine hakim. Şımarık değil. O’na göre ünlü olmak; sınırsız sevgiye ulaşmak noktasında ilahi bir ödül. “Şans karaktere ve çalışkan olana gider” diyecek kadar kendinden emin. Pause Dergi kapak konuğu; Cannes Film Festivali’nden dönen ünlü oyuncu sevgili Murat Cemcir. Tek olarak verdiği ilk röportaj talebimizi; dünyanın en genç yazarı olarak dergimize katkı sağlayan Ahu Ayşenaz Çağdaş tarafından yapılması şartı ile kabul etti. Bu yönüyle de bir ilk olan söyleşide; ünlü oyuncunun hayatı, mesleği, sektörün sıkıntıları ve en son oynadığı Nuri Bilge Ceylan Sinemasından “Ahlat Ağacı” ile Cannes Film Festival deneyimlerini sizler için sorduk.
—– Uzaklara gitmeyi, yalnız kalmayı özlemişim.
— Yüzleşemediğim şeylerle yüzleşebiliyor olmam ve bunların hepsini yerine getirdikten sonra da bir nebze daha iyi bir insan olma yolunda ilerleme çabam. Canlandırdığım karakterlerden dolayı bana en çok heyecan veren duygular.
—- Başarı en güçlü motivasyon kaynağımdır.
—– Öyle uzun yıllar sonrasına uzanan planlar yapmıyorum. Öyle hayaller de kurmuyorum ama yaptığım işle çok fazla insana ulaşmak istiyorum.
—-Televizyonda ne kadar kaliteli işler yapılırsa, sinema o kadar endüstriyel olarak doğru orantılı büyür.
—-O filmin senaryosu, rejisi, yönetmenliği kadar; daha fazla insana ulaşması için pazarlaması, satışı da aynı o oranda stratejik çalışılıyor. Çok sayıda insana ulaşması için yapılması gereken her adımın çok değerli olduğuna inanıyorum. İnsanlar için düşünülen her şeyi çok önemsiyorum.
—-Mahremiyete çok özen gösteriyorum. Mümkün olduğunca özel hayatımı magazinden uzak tutmaya çalışıyorum. Bu konuda hassasiyetle hareket ediyorum. Çünkü orada benim özelim olan bir hayat var. Bu herkesin bildiği bir şey olursa, diğer yaptığım işler insanlara sahici gelmemeye başlayacaktır. Bence birçok insanın sürdürülebilir başarılarının olmamasının bir sebebi de bu…
İlk defa komedi filmi dışında bir filmde önemli bir rol üstlendiniz. Böyle bir yönelimin nedenini öğrenebilir miyiz?
Komediyi çok seviyorum. Çalışma arkadaşlarım; Ahmet Kural ve Selçuk Aydemir’i de çok seviyorum. Onlarla film yapmak bana göre dünyanın en müthiş çalışması… Bir taraftan da böyle bir teklif gelince bir değerlendirmek istedim. Bakayım ne olabiliyormuş? Olabiliyor muymuş? Ben nasıl durmuşum bu dünyada? Bunları merak ettiğim için çalışmak istedim. Bilge Ceylan dünyasını da çok severim.
Nasıl karar verdiniz?
Çok güzel bir senaryo, anlattığı çok değerli bir hikayeydi. Tam da benim zihnimde olan; bir şeyler söylenmesi gerektiğini düşündüğüm şuan yaşadığımız ve geçmiş dönemlerle ilgili bir içerik… Yapmış olduğum komedi filmlerinde bir şeyler söylüyordum ama Ahlat Ağacı’ nda ki kadar net ve açık söylemiyordum. Bu kararı alırken önce dönüp Selçuk ve Ahmet’e de danıştım. Çünkü üçümüz birlikte çalışıyoruz. Aslında; halka böyle de “üçümüzün” yaptığı bir şeyi sunmuş oluyoruz. İkisi de gurur duyarak “kesinlikle seni destekliyoruz” deyince, ben Bilge Ceylan’a “evet abi çalışabiliriz” dedim. İyi ki demişim.
Murat Cemcir ve Nuri Bilge Ceylan buluşması nasıl oldu, anlatır mısınız?
Ebru Ceylan, geçmiş bir tarihte “Kardeş Payı” nın final bölümünü izliyor, son sahneyi görüyor ve “Nuri Bilge’nin bu sahneyi mutlaka izlemesi lazım” diyor. Bilge Ceylan da; bu final sahnesini başka bir zaman diliminde izliyor ve “ aklımdan çıkartamıyor o sahneyi ”… Selçuk çok güzel yazmıştı o sahneyi. Ve ben o monoloğu iki buçuk sayfa tek başıma konuşuyorum. Bilge, Ahlat Ağacı ile ilgili “ böyle bir senaryo var ve seninle çalışmak istiyorum. Bir tek senin alternatifin yok. Bu oyunu senden başka kim oynayabilir hiç düşünmedim” deyince, belki ellili yaşlarda yapacağım bir işi hayata geçirdim. Bunu yapabildiğimizi en azından bu defalığına benim gösteriyor olmam gerekiyormuş diye düşüncesi ile canlandırdım.
Rolünüze hazırlık süreciniz nasıl ilerledi?
Çok titiz bir yönetmenle çalışacaktım. İyi bir ön hazırlık süreci yaşadım. Kendi deneyimlerimden yola çıkarak geçmişe döndüm.. Babamı, dayımı, arkadaşlarımın babalarını hatırlayarak, gerçek hayatlardan yola çıkarak hazırlandım.
Bu filmde kendinizde neyi keşfettiniz?
Uzaklara gitmeyi, yalnız kalmayı özlemişim.
Baba oğul oynadınız. Rolünüze nasıl karar verdiniz? Oğlunuzu nasıl buldunuz?
Bilge ile ilk karşılaştığımızda benimle görüşmek isteme nedenlerini anlattı. “ Çok gençmişsin” dedi. Ben de “iyi bir şey mi söyledin, kötü bir şey mi anlamadım” dedim… Konuşma böyle başladı. Sonrasında bir baba oğul filmi yapacağım deyince ben de gayri ihtiyari “babayı kim oynayacak” diye sordum? İki saatlik sohbetin sonunda Bilge Ceylan Bey sustu… Derin bir sessizlik oldu. Tıpkı O’nun filmlerindeki gibi… Sonra “ Cemcir senden başka kimseyi düşünmedim” dedi. Hiç vakit kaybetmeden “oğlumu kim oynayacak” dedim. O’na daha karar vermedim çok alternatif var dedi. Sonra karşılıklı fikir alışverişi yaptık. Komedyen olmasından dolayı; müthiş zekâ gerektirir. Doğu’nun “Yetenek Sizsiniz” deki performansını izlemiş YouTube’den. Bana da izlettirdi. Oyun da olsa; baba olarak bir tercihim olabilecekse, Doğu ile oynamak isterim dedim. En azından komedyen ve stand up yapıyor. Zekâsından mütevellit. Hem hakkında edinilmiş bir bilgi yok. Oyunculuk hiç yapmamış. İlk Filmi. Bu noktada gelişime çok açık… Komedyenlik noktasından çok anlaşacağımı düşündüm. İyi ki de Doğu Demirkol olmuş. Çok da güzel baba oğul olduk.
Cannes Film Festivali nasıl bir deneyim ve siz de iz bırakan tarafı ne oldu?
Yaşanması gereken bir deneyim. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra başlamış ve endüstrileşmiş bir sanat filmi festivali. Dünyanın her tarafından çok değerli yönetmenler, yapımcılar, film yıldızları geliyorlar. Onlarla aynı atmosferi paylaşmak, aynı salonda film izlemek, onlarla konuşmak bir şeyler paylaşmak çok güzel bir şey… Kökleri çok eski yıllara dayanan bir festival olduğu için aynı zamanda işin fashion kısmı da çok eğlenceli. Her şey çok planlanmış, programlanmış.
Biz yetmiş birincisine katıldık. Ne kadar değerli bir iş yaptığımı hatırlattı bana… Ahlat Ağacı filmi ile katıldığımız Cannes Film Festivali’nde yaşamış olduğum böyle bir durumdu. Çok sevdiğim insanlar beni aradılar tebrik ettiler. Hatta Ahmet Kural benimle beraber oraya kadar geldi. Kız kardeşim geldi. Guru verici bir şeydi benim için…
Nasıl bir izlenme oranı bekliyorsunuz?
Sanat filmi… Ne kadar izlenebilir ön görmek zor ama Nuri Bilge Ceylan’ın kendi sinemasında en azından son filmi “ Kış Uykusu” kadar, belki ondan biraz daha fazla iş yaparsa ne mutlu… Duygusal yoğunluğu fazla bir film… Toplumsal olarak söyleyemediğimiz şeyleri duygusal olarak bütün karakterler üzerinden aktarıyor. Edebiyatla ilgili, siyasetle, insanın doğası, din veya eğitimle ilgili hiç politikaya bulaşmadan çok derinlikle, tamamen duyguyla anlatan bir film. Bu manada çok anlamlı… İnsanların çok beğeneceğini düşünüyorum. Ben de beğendiğim için senaryosunu çalıştım.
Her yeni karakter, yeni bir hayat.. Bu hayatları canlandırırken en heyecan duyduğunuz taraf nedir?
Kendimle ilgili yeni bir şeyler keşif ediyor olmam. Yüzleşemediğim şeylerle yüzleşebiliyor olmam ve bunların hepsini yerine getirdikten sonra da bir nebze daha iyi bir insan olma yolunda ilerleme çabam. Bu çabayı kendimde görmek heyecan veren hoşuma giden tarafı…
Ülkemizdeki son dönemde çekilen dizi ve filmleri nasıl buluyorsunuz? Oyuncu tarafınızla, yapımcı tarafınızla nasıl değerlendiriyorsunuz?
Üzülüyorum… Biz dizi yapmaya başladığımız zaman 60 dakika süreli yapıyorduk. Diziler 90 dakikaydı o zaman. Biz dizi yapmayı bıraktığımızda diziler 150 – 160 dakikaya çıktı… Üretimi bitiren bu duruma çok üzülüyorum. Hiçbir senarist o kadar yetenekli değil. Deformasyon oluyor senaristlerde… Oyuncularda deformasyon oluyor. Bu sinemanın müşterisini beslemiyor ve büyütmüyor. Televizyonda ne kadar kaliteli işler yapılırsa, sinema o kadar endüstriyel olarak doğru orantılı büyür. Dizinin yapma biçimine bakarsanız; örneğin İngilizler… Sherlock Holmes diye bir dizileri var. İşte bu diziler gibi sebeplerden İngiliz Sineması; dünyanın en büyük sinemalarından bir tanesi… Amerikan dizilerine bakar ve orada ki kaliteyi göz önüne alınca, o filmlerin bütün dünya sinema endüstrisinin liderliğine nasıl oynadığı çok net ortada… 160 dakika dizi yapılırsa ne Türk sineması gelişir, ne de bu memleketten, ne aktör çıkar, ne senarist, ne de yönetmen… Sadece bir dönem, birleri para kazanır. Kültür gelişmez ve sanat diye bir şey olmaz.
Sizce bir Hollywood neden olamıyoruz? “Oyuncu, teknik ve diğer birçok olması gerekene sahibiz” denir. Ama markalaşma sorunumuz var. Nasıl çözülebilir? Sizce sorun ne?
Biz de rol model sorunu var… Batı da çok fazla var. Laurence Olivier bol ödüllü İngiliz tiyatro ve sinema yönetmen, oyuncu ve yapımcısı. Avrupa’da, Amerika’da örnekler var. Bir Marlon Brando, bir Rita Hayworth gibi olağan üstü örnekler var. Aynı şekilde olağan üstü yetenekli senaristler var. Birçok kişi tarafından bu isimler; 20. yüzyılın en büyük oyuncusu olarak kabul edilmektedir. Orada bu endüstrinin en güçlü oluşum sebebi sendikalarının olması. İnsanlar başına buyruk hareket etmiyor. Bugün siz oynamıyorsunuz o 160 dakikalık dizide ama başka bir oyuncu oynuyor. Bundan dolayı endüstrileşemiyoruz. Rol model bir yapımcımız olamıyor. Oyuncu veya senarist yok.
Nasıl çözülebilir?
Farklı sektörler ve endüstriler deniyor olmamız lazım.. Evet Türk dizilerimiz bütün dünyaya satılabiliyor olması çok güzel ama satılmış bir tane sinema filmi yok. Bunların pazarlanması en önemli olaı… Çok farklı disiplinlerin bir strateji dahilinde ilerlemesini gerektiriyor. Duygusal davranışı kaldırmaz. Üretim fazla çalışmak gerektirir. Disney’in şöyle bir lafı vardır; insanoğlu ancak uykusundayken para kazanmanın yolunu bulabildiği zaman; ancak çalışmadan para kazanır… Yani iki tane film yaparak, sadece iki filmle 4 milyar dolar hasılat yapıyorlar. 4 milyar dolar borcundan dolayı Yunanistan battı. Çalışmayı seven bir toplum olmamız önemli. Tembel bir toplum olmamamız gerekli.
Filmlerin reklam ve tanıtım kampanyaları hakkında ne düşünüyorsunuz?
Çok önemli bir şey olduğunu düşünüyorum. Biz de bu işe çok değer katarak yapanlar
var. O filmin senaryosu, rejisi, yönetmenliği kadar; daha fazla insana ulaşması için pazarlaması, satışı da aynı o oranda stratejik çalışılıyor. Çok sayıda insana ulaşması için yapılması gereken her adımın çok değerli olduğuna inanıyorum. İnsanlar için düşünülen her şeyi çok önemsiyorum. Bir film çekmek, yapmak ne kadar değerliyse, pazarlamak da o kadar önemli. Dünyanın en güzel kitabını yazabilirsiniz. Ahlat Ağacı’nın içeriğinde de öyle… Ana hikayede; Çocuk; üniversiteden sınıf öğretmenliği fakültesinden mezun olmuş, kasabasına geri dönmüş. Bir tane roman yazmış ve bunu basmaya çalışıyor. Dünyanın en güzel romanını da yazsanız pazarlayabiliyor, satabiliyor olmanız lazım. Profesyonel bir şekilde ve doğru pazarlamaya odaklanarak hayata geçirmek önemli.
Türk ve dünya sinemasında örnekleri olan bir şey; farklı projelerde aynı oyuncularla film çekmeye devam etmek. Bu avantaj mıdır, dezavantaj mıdır?
Profesyonel bir şekilde çalışıyorsa avantajdır… Dünyada örnekleri var. Mesela; Martin Skorsizy, Robert De Niro ile bir çok film yapmıştır. Son dönemlerde yine Martin Skorsizy, Leonardo DiCaprio ile dört beş tane film yapmıştır. Eskiden de Ertem Eğilmez olağan üstü bir kadro ile Adile Naşit, Münir Özkul, Şener Şen, Kemal Sunal ile defalarca film yapmıştır. Her kes işini profesyonelce yaptığı zaman çok avantajlı bir durum. Çünkü; oyuncuların hepsi bir birini çok iyi tanıyor, sinerji uyumiçinde oluşuyor ve başarı kaçınılmaz oluyor.
Bu kadar yakın aralıklarla film çekmenizi neye bağlayabiliriz?
Çalışmayı çok severim. Beraber çalıştığım yönetmen, senarist arkadaşım Selçuk Aydemir, Ahmet Kural onlar da çalışmayı çok seviyor. Ürteken bir ekibiz. Yapabildiğimiz kadar çok film yapmak istiyoruz.
Farklı roller de görme durumumuz tekrar edecek mi?
Elbette… Her zaman… Ahmet ve selçukla ekip olarak yaptığımız, inandığım iş; hikaye anlatmak. Hikaye, komik de olabilir. Drama da olabilir. Bunu tercihen anlatıyoruz. Disiplinli şekilde çalışıyoruz ama bu bize kolay geliyor. Çünkü çalışırken çok eğleniyoruz ve bir aradayız. En çok sevdiğimiz şey; bir arada olmak. Dostluk ve sevgi ile üretiyoruz. Başkalarıyla çalıştım. Ahmet’te çalıştı. Fakat biz birlikte çalışmayı, çok değerli ve anlamlı bulduğumuz için tercih ediyoruz. Bizden önce çok beğendiğimiz filmler Ertem Eğilmez sineması, biz Selçuk Aydemir sinemasına hizmet ediyoruz şuan. Tercihen farklı roller yapma noktasının sinyallerini veriyorduk aslında… İzleyiciler bilirler; İşler Güçler’deki “Balkon” sahnesi… Ahmet ile ikimizin sahnesidir. “Kardeş Payı”nda da babamın öldüğü bölüm… Hiç şakamızın olmadığı on dördüncü bölümdür. Bunlar hayatın kendisi kadar sert sahnelerdir.
Oyunculuğunuzu beğeniyor musunuz?
Evet… Beğeniyorum…
Sosyal medyadan şahsınıza gelen olumlu olumsuz tepkiler karşısında ne düşünüyorsunuz?
Dikkate alıyorum ama çok da kafaya takmıyorum.
Beğendiğiniz yerli ve yabancı oyunculardan ilk aklınıza gelen iki isim?
Ahmet Kural ve Doğu Demirkol… Marlon Brando ve Robert De Niro diyebilirim.
Duygusal biri misiniz yoksa mantığınız mı ağır basar?
Her ikisi de diyebilirim çünkü duygusal tarafımı oyunculuğumda, mantık tarafımı iş ile ilgli konularda,
seçerken ve karar verirken kullanıyorum…
Oyunculuk için aldığınız en büyük tavsiye nedir?
Bu mesleğe başlarken “Sahici ve samimi ol” söylemi aldığım en önemli tavsiyedir …
Sizi ne motive eder?
Başarı en güçlü motivasyon kaynağımdır.
Şimdiye kadar yaşamadığınız için pişmanlık duyduğunuz herhangi bir şey var mı?
“Yaptım diye pişman olsun tamam ama yapmadım diye pişman olmasın hiçbir insan” İşler Güçler” de Selçuk Aydemir’in lafı bu… En sevdiğim söylemlerinden bir tanesi… Aynı fikirdeyim.
En çok neye vakit ayırıyorsunuz çalışmadığınız zamanlarda?
Arkadaşlarıma…
10 yıllık planlarınız ya da hayallerinizde ne var? Nerede olmayı hayal ediyorsunuz?
Öyle uzun yıllar sonrasına uzanan planlar yapmıyorum. Öyle hayaller de kurmuyorum ama yaptığım işle çok fazla insana ulaşmak istiyorum. Çok fazla insanın yaptığım işi izlemesini istiyorum. Çok çok fazla sinema izleyicisine ulaşmak istiyorum.
Süper gücünüz olsa ne yapardınız?
Bütün bu anlattıklarım hemen olsun isterdim.
Ünlü olmanın en zor kısmı nedir?
Ünlü olmak aslında ilahi bir ödül… Her kesin sevdiği, değer verdiği tanınmış bir insan olmak gerçekten bir ödül. Aileniz, arkadaşlarınız bizi sever ama bunun sayısı sınırlıdır ama ünlü olduğunuzda milyonlar sizi seviyor. Muhteşem bir duygu bu..
Oyunculuk söz konusu olduğunda zayıf noktalarınız nelerdir?
Başarısız olmaktan korkarım hep… Acaba bu defa altından kalkabilecek miyim? Gerçekten inandırabilecek miyim insanları; başka bir insan olabildiğime… Ya inanmazlarsa gibi korkularım olabiliyor.
Rakiplerine söylemek istediğin bir şey var mı?
Rakibim yok.. Hiçbir oyuncunun rakibi olmaz. Hiçbir edebiyat eserinin rakibi başka bir edebi eser olmaz. Bence hiçbir filmin rakibi de başka film olamaz.
Özel hayatınızı magazinden nasıl uzak tutabiliyorsunuz? Veya işinizdeki görünürlükle özel hayatınız ile ilgili bilinirlik dengesini nasıl kuruyorsunuz?
Mahremiyete çok özen gösteriyorum. Mümkün olduğunca özel hayatımı magazinden uzak tutmaya çalışıyorum. Bu konuda hassasiyetle hareket ediyorum. Çünkü orada benim özelim olan bir hayat var. Bu herkesin bildiği bir şey olursa, diğer yaptığım işler insanlara sahici gelmemeye başlayacaktır. Bence birçok insanın sürdürülebilir başarılarının olmamasının bir sebebi de bu…
Eleştiriyi nasıl ele alıyorsunuz?
Ciddiyetle değerlendiririm. Sonra analizini yaparım mutlaka. Haklı sebepleri varsa; onları bir sonraki işimde ya da karakterimde tekrar etmemeye çalışıyorum.
İşinize yönelik felsefeniz nedir?
İyi olmak. Derinlikli olmak. İnsanları cesaretlendirmek. İnsanlara ilham vermek…
En çok Ne hakkında endişeleniyorsun, neden?
Endişeli bir insan değilim ama hepimiz insanız sonuçta… Zaman zaman hatalar yapıp birilerini üzdüğüm zamanlar olmuştur, bana da üzüntü verenler oldu tabi ki. Bu gibi durumlarda yanlış anlaşılmaktan çok endişelenirim. Onların üzüntüsünün kalıcı hale gelmesinden çok endişelenirim. Kalplerini kırdığım birileri olduğunda; istemeden, bilemden de olsa, o kırdığım kalbi onaramamak beni kaygılandırır. Sadece ve sadece birisinin kalbini kırmak beni endişelendirir en fazla. Onun dışında hiçbir şeyden endişe duymam.
Kendinize sağlığınıza dikkat eder misiniz?
Kahvaltısız güne başlamam… Uykuma dikkat ederim. İşimi çok severek yapıyorum. Uzun yıllar yapabilmek istiyorum. Bunun için de benim için en doğru beslenme şekli, yaşam düzeni ne ise onu uygularım. Sağlıksız olan ne varsa olabildiğince uzak dururum. Bir seneyi aşkın düzenli olarak spor yapmaya başladım, bu benim hem ruhuma hem bedenime inanılmaz iyi geliyor…
Oyunculuk çocukluk hayaliniz miydi?
Evet … Naz’ cığım senin kadarken oyuncu olmayı kafama koymuştum. Bir gün beni herkes tanıyacak diye düşünürdüm. Okulda tiyatro izlerken; sahneden çok etkilendim. Çok da kalabalıktı ayakta oyun izliyordum. O gün karar verdim. İzleyen taraf değil sahnedeki taraf bana göre, ileride bunu mutlaka yapacağım diye… Lisede başlayan öyküm bu gün konuştuğumuz Ahlat Ağacı ile 71.kez düzenlenen dünyanın en önemli film festivaline kadar geldi.
Sizce başarının sırrı nedir?
Çok çalışmak. Bıkmadan sıkılmadan yorulmadan doğru işler üretmeye odaklanmak.
+90 544 455 22 63


