Yazılar

Duruş bozukluğuna karşı 6 önemli öneri

Duruş bozukluğuna karşı 6 önemli öneri

Acıbadem Ankara Hastanesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Doç. Dr. Yeşim Çimen yaygın tablet ve telefon kullanımına bağlı kamburluk görülme sıklığındaki artışa dikkat çekerek “Omurgayı dik tutmaya yarayan kaslar, yanlış kullanım sonucunda güçsüzleşir ve bu durum zamanla kamburluğun ilerlemesine neden olur” dedi. Doç. Dr. Çimen, masada oturma pozisyonunun düzgün olması gerektiğini ve 30 dakikada bir mola vermek gerektiğini söyledi.

Sırt omurgası yani troakal omurganın C şeklinde doğal bir eğriliğe sahip olduğunu belirten Acıbadem Ankara Hastanesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Doç. Dr. Yeşim Çimen “Bu eğrilik 20 ile 45 derece arasındadır. Kamburluk yani kifoz sırttaki bu eğriliğin 50 derecenin üzerinde olması durumuna verdiğimiz isimdir” dedi. Kifozun, genellikle çocukluk ya da ergenlikte ortaya çıktığını vurgulayan Doç. Dr. Çimen “Çocukluk çağı kifozu ikiye ayrılır: Birincisi ve yaygın görüleni postural kifoz olup tamamen duruş bozukluğuna bağlıdır, önlenebilen ve geri döndürülebilen bir durumdur. İkincisi ise omurga deformitesine bağlı gerçek kamburluk olup nispeten az görülür ve erken tanı ve tedavi gerektirir” diye konuştu.

Doç. Dr. Yeşim Çimen

Masa başında yanlış oturmak kambur yapıyor

“Postural kifoz” yani duruş bozukluğuna bağlı olan kamburluğun yanlış hareketten kaynaklandığını ifade eden Doç. Dr. Çimen bu yanlış hareketleri “Masa başında yanlış oturma pozisyonu, bilgisayar başında mola vermeden oturma, uzun süreli aynı pozisyonda kalma ve monitör, klavye ve fare gibi bilgisayar donanımlarının yanlış kullanılması” olarak belirtti. Omurgayı dik tutmaya yarayan kasların yanlış kullanım sonucunda güçsüzleşip zamanla kamburluğun ilerlemesine neden olduğunu; kambur duruşun ise hem ailenin tedirgin olmasına, hem de gencin özgüveninin azalmasına, beden imajı veya benlik saygısı sorunlarının gelişmesine neden olabileceğini dile getirdi. Duruş bozukluğuna bağlı olan kamburluk için tıbbi tedaviye gerek olmadığını söyleyen Doç. Dr. Çimen, dik duruş korselerinin kullanımı zor olduğundan kamburluğu önlemede etkili bir yöntem olmadığını aktardı.

İşte dikkat edilmesi gereken hususlar:

Masa başında doğru oturma şeklinin öğrenilmesi ve sırt eğriliğini normale getirecek aktif egzersizlerin önemine dikkat çeken Doç. Dr. Çimen dikkat edilmesi gereken hususları ise şu şekilde sıraladı:

-Öncelikle masada ders çalışırken doğru oturmak önemlidir. Masada öne eğilmeden oturulmalı ve baş, kulaklar omuz hizasında olacak şekilde dik tutulmalıdır. Ayaklar yere düz bir şekilde temas etmeli, dizler yaklaşık doksan derece bükülmeli, diz ve kalçalar aynı düzlemde olmalıdır. Bunun sağlanması için ayak tahtalarından yararlanılabilir.

-Sandalye 360 derece dönebilmeli ve arka eğimi, yüksekliği ve kollukları ayarlanabilir olmalıdır. Güvenli hareket için ise beş ayaklı olması tercih edilir.

-Ders çalışma koltuğu belin dik durmasını sağlayacak şekilde ayarlanmalı, sırt koltuğa yaslanmalıdır. Bel kavisi gerekirse bir bel yastığı ile desteklenmelidir.

-Monitör ekranının üstü gözümüzle aynı seviyede ya da gözümüzden birkaç cm yukarıda olmalıdır. Daha alçakta olması eğilmemize ve sırtta kambur oluşumuna yol açar.

-Sürekli masa başında oturmak postürümüzün bozulmasına neden olacağından kısa süreli ama sık dinlenme araları önerilmektedir. Bu yüzden 30 dakikada bir, birkaç dakika mola vererek oda içinde yürümeli, esneme hareketleri yapılmalıdır.

– Duruş bozukluğuna karşı yüzme, özellikle de sırt üstü yüzme, bel, sırt ve boyun egzersizleri, pilates ve yoga başta olmak üzere düzenli spor yapılması gerekmektedir.

Sağlık ayaktan başlar

Sağlık ayaktan başlar

Acıbadem Ankara Hastanesi Dermatoloji Uzmanı Dr. Bahar Öznur, sağlıklı bir yaşam için ayak bakımının son derece önemli olduğunu aktardı. Ayaklarda aşırı terleme ve koku gelişiminin birçok insan için büyük bir problem olduğunu söyleyen Bahar Öznur “Buna bir de mantar enfeksiyonu eklenince kaşıntı kızarıklık ve pullanmalar gelişir ve bu durum günlük hayatta çok ciddi sıkıntılar yaratabilir. Tırnakta kalınlaşma, renk değişiklikleri ve tırnak batmaları eklenebilir. Her ne kadar mantar hastalıkları sağlıklı bireylerde sadece kozmetik problemler oluştursa da özellikle yaşlı ve diyabetik hastalarda çok daha ağır seyreden bakteriler enfeksiyonlara zemin hazırlamaktadır. Bu yüzden ayak bakımı ve mantar enfeksiyonlarının tedavisi son derece önemlidir” dedi.

Pause Dergi

Dr. Bahar ÖznurKötü koku oluşumunun tedavisi önemlidir

Ayakta hijyenin sağlanması ile kötü koku oluşumunun önüne geçilebileceğine vurgu yapan Dr. Bahar Öznur, ilk yapılması gerekenin ayaktaki bakteri miktarını azaltmak olduğunu söyledi. Dr. Öznur sözlerine şöyle devam etti: “Hijyen açısından ayakların her gün yıkanması ve çok iyi kurulanması gerekir. Nemli ayaklar mantar oluşturabileceğinden özel antiseptik solüsyonlar ve kremler ayrıca terletmeyen özel çoraplar kullanılabilir. Günlük olarak ayakkabıların değiştirilmesi veya kullanılan ayakkabının hava alan kumaş veya deri materyali olması da son derece önemlidir.”

Tırnak bakımı eğitimli kişiler tarafından yapılmalıdır

“Tırnak bakımı özellikle son yıllarda çok önem kazanmış kalıcı oje uygulamaları ile popüler hale gelmiştir. Burada özellikle uygun hijyenik şartlarda, kişiye özel steril aletlerin kullanımı çok önemlidir” diyen Bahar Öznur “Ortak kullanılan manikür ve pedikür aletleri; mantar ve bakteriyel enfeksiyonların yanı sıra Hepatit B ve Hepatit C başta olmak üzere kan teması ile geçen pek çok hastalığa neden olabilir. Kalıcı oje kullanımına bağlı alerjik kontakt dermatit ve tırnak hasarı gelişimi de son yıllarda artış göstermiştir. Tırnak bakımı bu konuda eğitim almış kişiler tarafından steril aletlerle yapılmalıdır. Oje uygulamaları aralıklı yapılmalı ve tırnağın arada serbest kalması sağlanmalıdır. Ayrıca tırnağın yoğun nem ve keratin içeren solüsyonlar ve kremler ile desteklenmesi gerekir.

Şeker hastalığı tırnakları etkiliyor

Tırnak mantarının bulaşıcı bir hastalık olup nemli ayaklarda daha yoğun görüldüğünü de aktaran Bahar Öznur “Şeker hastalığı varlığında görülme oldukça sıklığı artar.   Mantar steril olmayan manikür ve pedikür aletleriyle bulaşabilir. Hastalığın tedavisinde uzun süreli ağızdan antifungal ilaçlar, solüsyonlar ve lazer tedavileri uygulanmakta bu da en az 6 ay sürmektedir.  Bu yüzden tırnakta kalınlaşma renk değişikliği görülüyor veya yumuşak ve çabuk kırılıyorsa tırnak mantarı olabilir ve tedavi edilmesi gerekir. Kişinin ayak parmak aralarını da kontrol etmesi önemlidir. Ayak parmak arasında kabuklanma, soyulma, tabanda pullanmalar kaşıntı kabarcıklar gelişmiş ise mutlaka dermatoloji hekimi tarafından tedavi edilmelidir” dedi.

Nasırların tedavisi niye önemlidir?

Nasırı ayak tabanında ve parmak kenarında ağrılı sert kabarıklıklar olarak tanımlayan ve tedavisi hakkında da konuşan Dr. Bahar Öznur sözlerine şunları ekledi: “Genellikle nasır olarak tanı alır. Ancak çoğunlukla viral siğil ile karıştığından ayırıcı tanı önemlidir. Nasır oluşumu kişinin ayak basış şeklini etkileyebilir ve kalça ve diz problemlerine zemin hazırlar. Ayrıca özellikle diyabetik hastalarda ağrıya duyarlılık azalır ve birey nasırın altında gelişecek bir enfeksiyonu hissedemez. Bu hastalarda enfeksiyon ilerlemesi halinde deriden kemiğe kadar yayılabilir ki bu durum uzuv kaybına dahi sebebiyet verebilir. Bu yüzden diyabetik hastalarda düzenli ayak kontrolü ve varsa nasırın tedavisi gerekir. Tedavi için cilt hastalıkları uzmanına başvurmak gerekir.”

Deri dökülmesini hafife almayın

Deri dökülmesini hafife almayın

Dermatolog Dr. Bahar Öznur, özellikle erkeklerde daha sık “kepek” sorunuyla ortaya çıkan ”Seboreik Dermatit“ hastalığının toplumun yüzde 11’inde görüldüğünü söyledi. Dr. Bahar Öznur, yaz döneminde azalan kaşıntıların tam olarak geçmeyeceğini ve çözüm için hekime başvurmak gerektiğini vurguladı.

Saçlı deri ve yüz bölgesinde ortaya çıkan kızarıklık, pullanma, kaşıntı ve kabuklanmalar genellikle ”Seboreik Dermatit“ veya halk arasında “yağlı egzama” olarak da bilinen inflamatuar bir deri hastalığını işaret ediyor. Acıbadem Ankara Hastanesi Dermatoloji Uzmanı Dr. Bahar Öznur, toplumun yüzde 11’inde bu sorunun yaşandığını belirterek “Bu hastalığın, kepeklenme ile seyreden hafif formu, özellikle erkeklerde çok daha sık görülüyor. Her ne kadar alevlenme ve iyileşmelerle seyretse de tam olarak geçmemekte ve kronik bir seyir izlemektedir. Hastalığın öncelikli tedavi yöntemleri arasında aktif stres kontrolü gelmektedir” dedi.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Dr. Bahar Öznur

Bebeklerde “konak” olarak görülüyor

Dr. Bahar Öznur hastalığın en çok saçlı deri, burun kenarları, kaşlar ve kulak arkaları, göğüs arasında kızarıklık, kaşıntı, kabuklanma ve pullanma şeklinde görüldüğünü, genellikle 6 aydan küçük bebeklerde görülen biçiminin ise halk arasında “konak“ olarak bilindiğini ifade ederken, bu durumun genellikle bir yaş civarında kendiliğinden düzeldiğini söyledi.

Yaz aylarında hafifliyor

Hastalığın çoğunlukla ‘Malassezia Furfur’ adı verilen ve doğal deri floramızda yerleşim gösteren bir mantarın aşırı artışı ve vücudumuzun bu mantara karşı geliştirdiği duyarlılıktan kaynaklandığını belirten Dr. Bahar Öznur, diğer faktörleri ‘stres, soğuk ve kuru hava, yağlı cilt, alkol bazlı losyonların kullanımı, genetik yatkınlık ve hormonal düzensizlikler’ olarak sıraladı. Dr. Bahar Öznur, hastalığın yaz aylarında ve nemli ortamda hafiflemesinin güneş ışığının tedavi edici etkisine bağlı olduğunu da ifade etti.

Bazı hastalıklara eşlik edebilir

Seboreik Dermatit’in ayrıca bazı hastalıklara eşlik ettiğini belirten Dr. Bahar Öznur şöyle konuştu: “Bu hastalıklar arasında bağışıklık sistemini baskılayan durumlar; organ nakli, HIV enfeksiyonu ve lenfoma sayılabilir. Nörolojik hastalıklar (Parkinson hastalığı vb) ve psikolojik hastalıklara da eşlik edebilir. Ayrıca bazı ilaçların kullanımı hastalığı artırabilir.”

Sedef hastalığıyla karıştırmayın

Seboreik Dermatit kaşıntılarının, sedef hastalığıyla karıştırılabildiğine dikkat çeken Dr. Bahar Öznur, “Klinik olarak sedef hastalığında, mumsu sedef rengi ve kalın plaklar daha yoğun izlenir ama deriden alınacak deri biyopsisini patolojik incelemeye göndererek tanı konulabilir. Ayrıca iki hastalığın tedavisi benzer olduğundan çoğunlukla düzelmeler aynı oranda olur” diye konuştu.

Stres kontrolü şart!

Hastalığın tedavisinin belirtilerin azaltılmasına yönelik olduğunun altını çizen Dr. Bahar Öznur, strese bağlı gelişen olgularda öncelikle aktif bir stres kontrolü önerildiğini anlattı. Tedavide saçların aralıklı olarak “antiseboreik” şampuanlarla yıkanması gerektiğine değinen Dr. Bahar Öznur “Kullanılan şampuanlara direnç gelişebileceğinden 3-4 ayda bir değiştirmek gerekebilir. Hastalara genellikle çinko pirition, selenyum sülfit, ketokonazol, katran, salisilik asit içeren şampuanların kullanımı önerilir. Bu şampuanlar, saç diplerinde aşırı kuruluk ve hassasiyet yaratabilir, dolayısıyla aralıklı kullanılmalıdır.” dedi.

Dr. Bahar Öznur hastalara “topikal kortizon” içeren krem ve solüsyonların önerildiğini de belirterek “Ancak bu tarz ürünleri uzun süre kullanmak deride incelme yapabileceğinden kontrollü kullanılması gerekir” dedi. Dr. Bahar Öznur lokal olarak uygulanan antiinflamatuar kremlerin uzun dönem güvenle kullanılabileceğini, ilerleyen evrelerde ise mantara karşı etki eden kremler tercih edilebileceğini ifade etti.

Kulakta ağrı ve tıkanma hissi yaşıyorsanız, dikkat!

Kulakta ağrı ve tıkanma hissi yaşıyorsanız, dikkat!

Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Ali Titiz, yaz döneminde sıkça görülen dış kulak enfeksiyonlarının önlenebilir olduğunu belirterek “Ataç, anahtar, sıvı ve sprey gibi maddeler ile kulağınızı temizlemeyin” dedi. Doç. Dr. Titiz, enfeksiyon durumunda yaşanan ağrı geçse bile hekime başvurmak gerektiğine dikkat çekti.

Acıbadem Ankara Hastanesi Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Ali Titiz, deniz ve havuzun çokça tercih edildiği yaz günlerinde “dış kulak yolunu döşeyen derinin ve kulak zarının dış yüzeyinin iltihaplanması” olarak tanımlanan “Otitis Eksterna” adlı dış kulak enfeksiyonunun arttığını söyledi. Doç. Dr. Ali Titiz, “Dış kulak yolunun kendi kendini temizleme özelliği ve enfeksiyonlara karşı koruma mekanizması olmasına karşın nemi saklama özelliğinden dolayı diğer vücut derilerine göre enfeksiyon oluşumuna daha elverişli bir ortam yaratır. Bu durum, yeteri özen gösterilmediği zamanlarda, bakteri ve mantarların üremesini ve kolayca hastalık oluşmasına sebep olabilir.“ dedi. Doç. Dr. Ali Titiz, kulak temizleme pamuklarının gereksiz ve sürekli kullanımının dış kulak yolu cildinin tahriş olmasına ve enfeksiyonlara açık hale gelmesine zemin hazırladığının da altını çizdi.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Doç. Dr. Ali Titiz

Enfeksiyonu bunlar tetikliyor

Dış kulak yolunun, enfeksiyonlara karşı korunma mekanizması içermesine rağmen bazı faktörlerin enfeksiyon gelişimini kolaylaştırdığını veya doğrudan neden olduğuna değinen Doç. Dr. Ali Titiz, bu faktörlerin kişiye bağlı ve dış faktörler olmak üzere iki grupta toplandığını ifade etti. Dış faktörlerin başında havuz ve deniz kirliliği, depo sularının kullanıldığı duş sularının geldiğini belirten Doç. Dr. Titiz “Kişiye bağlı faktörler ise genel vücut durumu ile ilişkili sistemik veya kulak bölgesine ait lokal nedenler olarak ikiye ayrılır. Diyabet, obezite, bağışıklık sistemi hastalıkları, dermatolojik hastalıklar, beslenme bozuklukları vb. sistemik faktörler arasındadır. Dış kulak yolu cildinin travması (temizleme veya kaşıma gibi nedenler vb.), dış kulak yolu darlıkları (serumen birikmesi, dar veya kıvrımlı kanal, ekzostoz vb.), koruyucu serumenin olmaması (sık suya maruziyet ve sık kulak temizleme alışkanlığı), daha önce dış kulak yolu enfeksiyonu geçirmek, yüzme, dalış ve su ile ilgili aktivitelere katılım, sıcak ve nemli hava, işitme cihazı kullanımı gibi faktörler ise kişiye bağlı diğer faktörlerdir”  diye konuştu. Doç. Dr. Ali Titiz, bu faktörlerin etkisiyle koruyucu serumen tabakasının ortadan kalktığını ve enfeksiyon sürecinin başladığını ifade etti.

Ağrı ve tıkanma hissiyle başlıyor

“Dış kulak yolu enfeksiyonunda en önemli fiziksel bulgu, kulak kanalının ön kısmına veya kulak kepçesinin arkaya doğru çekilmesi ile ağrı oluşumudur. Genellikle 1-2 gün boyunca artan ağrı ve bu ağrıya eşlik eden kulak kanalında tıkanma hissi olur. Bazen ağrı çok şiddetli olabilir” diyen Doç. Dr. Ali Titiz, görülen diğer belirtileri şöyle sıraladı: “Kulakta dolgunluk veya basınç hissi; başlangıçta açık, ardından iltihabi ve kötü kokulu kulak akıntısı; özellikle mantar enfeksiyonu veya kronik enfeksiyonlarda kaşıntı; işitme kaybı; tinnitus (kulak çınlaması); enfeksiyon tedavi edilmezse ateş ve boyunda şişlik (lenf bezi büyümesi); nadiren iki taraflı dış kulak yolu enfeksiyonu.”

Tedavi etkisiz kalırsa test gerekebilir

Bu belirtilerin görülmesi halinde bir kulak burun boğaz hekimine muayene olmak gerektiğini belirten Doç. Dr. Ali Titiz ”Genellikle fiziksel muayene yeterlidir. Fakat tedavi önlemleri etkisiz kalırsa veya hastanın bağışıklık sistemi ile ilgili sorunları varsa laboratuvar testlerine ihtiyaç duyulabilir. Bunlar; kulak kültürü, kan şekeri düzeyi ve hemogram vb. olabilir. Nadiren görüntüleme yöntemlerine de ihtiyaç duyulabilir“ dedi.

Ağrı geçse bile doktora başvurulmalı

Tedavi süreciyle ilgili konuşan Doç. Dr. Ali Titiz ”Belirtiler görüldüğü anda kulağın su temasının kesilmesi gerekir, ağrı için basit ağrı kesici kullanılabilir. Hastanın, kulağa sıvı ya da katı maddelerin uygulanmasından kaçınması ve ağrı geçse de hızla doktora başvurması önemlidir” dedi. Doç. Dr. Titiz, tedavi süresince su temasını önleyecek tıkaçlar kullanmak gibi yöntemlerle kulağın kuru tutulmasının iyileşme sürecini hızlandırdığına dikkat çekti.

“Tatile çıkmadan kulak temizletmek etkili bir önlem”

Dış kulak yolu iltihabının sık karşılaşılan bir sorun olduğunu ancak kolaylıkla önlenebileceğinin altını çizen Doç. Dr. Ali Titiz şunları söyledi: “Özellikle sık buşon (halk arasında kulak kiri) temizliği ihtiyacı olan kişilerin yaz başlangıcında kulak temizliği yaptırıp bu şekilde tatile çıkmaları etkili bir önlemdir, kulak çubuklarının uygun kullanımı, sadece dış kulak yolunun girişinin temizlenmesi önemlidir. Ataç, anahtar, sıvı ve sprey gibi maddeler veya parmağınızı kulak yoluna sokarak yapılan temizleme işleminden kaçınılmalıdır. Bu işlem dış kulak yolu derisini zedeleyebilir. Kulakların kuru tutulmaya çalışılması, yüzme veya duş almadan sonra kulakların temiz bir havlu ile kurulanması önemlidir. Başın ve kulak kepçesinin hareket ettirilmesi ile suyun dışarı akması sağlanabilir. Sık tekrarlayan dış kulak yolu iltihabı varlığında yüzme veya duş sırasında kulak tıkaçları veya başlık kullanarak suyun kulağa kaçması engellenebilir.”

Havuz değil deniz

Havuz değil deniz

Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Dr. Hakan Kutlu, ortak kullanılan havuzlardan ishal, göz, kulak veya deri enfeksiyonu bulaşabileceğine dikkat çekerek “Havuz yerine denizi tercih edin. Havuza girecekseniz temiz olduğundan emin olun” diyor.

Bunaltan sıcaklarda, özellikle tatil bölgelerinde tercih edilen havuzlar, serinletici bir çözüm olsa da yaz döneminde havuz suyu ile bulaşan enfeksiyon oranları artıyor. Acıbadem Ankara Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Dr. Hakan Kutlu havuzu tercih edenlerin dikkat etmesi gerekenler konusunda uyarılarda bulunuyor.

Sıcakta mikroorganizmaların kolayca çoğalması, sağlıklı ya da hasta pek çok insanın aynı havuzu kullanması, bazı tesislerde havuz suyu sirkülasyonu ve klorlama yönteminin düzenli aralıklarla ve uygun yapılmaması enfeksiyon hastalıklarına yol açabiliyor. Özellikle bebek, çocuk ve yaşlıların bağışıklık sistemlerinin hassas olduğunu söyleyen ve bu nedenden ötürü denizin tercih edilmesi gerektiğinin altını çizen Dr. Kutlu “Havuzlar bakterilerin hızla üredikleri yerlerdir. Sıcak ortamda mikroplar çok kolay üreyebiliyor dolayısıyla havuz konusunda özen göstermeliyiz. Havuz suyu ile bulaşabilecek hastalıkların çok büyük kısmı klorlama yöntemiyle etkisiz hale getirilebilir. Ancak bu işlemin uygun dozlarda, belli aralıklarda ve düzenli şekilde yapılması gerekli. Ayrıca klorlamanın havuz suyundaki mikropları etkisiz hale getirmesi için belli bir sürenin geçmesi gerektiği unutulmamalı” diyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Dr. Hakan Kutlu

Dr. Kutlu havuz suyu ile ortaya çıkabilecek enfeksiyonlardan başlıcalarını şu şekilde sıralıyor:

-İshalller: Başlıca Criptosporidyum, Giardia, E.Coli ve Şigella gibi dışkı yoluyla bulaşabilecek, ateşli ve kanlı ishale neden olabilecek mikroplar, özellikle havuz suyunu kazara yutma sonucu hastalıklara yol açabilir.

-Kulak iltihapları: Bakımı iyi ve özenle yapılmayan havuzlarda, ayrıca dış kulak yolu enfeksiyonlarının ortaya çıkma riski de oldukça yüksektir. Özellikle Pseudomonas bakterisinin etken olduğu “Malign Otitis Externa” şiddetli kulak ağrısı, dış kulak yolunda şişme, kulak akıntısı, tıkanma ve duyma sıkıntısına ve daha ciddi komplikasyonlara neden olabilir.

-Göz enfeksiyonları: Havuz suyuyla doğrudan temas halinde olan gözlerimizde de birçok bakteri, virüs ve mantarlara bağlı hastalıklar ortaya çıkabilir ve hatta görme kaybına veya gözün kaybedilmesine neden olabilecek kadar şiddetli seyredebilir.

-Deri enfeksiyonları: Ciltte özellikle mantarlara bağlı olarak “dermatofitoz” adı verilen yüzeysel cilt enfeksiyonları görülebilir. Özellikle havuz çevresinde ortak kullanılan alanlardan ve eşyalardan bulaşarak ayak mantarı, kadınlarda vajinal mantar enfeksiyonları olabilir. Yine ciltte açık yarası olan kişilerde, havuz suyu ile yaranın teması sonrası yara yerinde hafif veya ciddi bakteriyel enfeksiyonlar gözlemlenebilir.

Havuzlar düzenli temizlenmeli

Yeterince temizlenmeyen havuzlardan “lokal” enfeksiyonlar haricinde tifo, paratifo, hepatit A gibi “sistemik” olarak tabir edilen, tüm vücutta etkisini gösteren, çok daha ciddi enfeksiyonların da bulaşabildiğinin altını çizen Dr. Hakan Kutlu “Tüm bunlara kısmi bir çözüm olarak; havuz yerine denizin tercih edilmesi, havuzun düzenli temizlendiğinden emin olunması ve enfeksiyon gelişmiş ise ihmal etmeden en kısa sürede bir doktora başvurulması uygun olacaktır” diyor.

Boyun ve sırt kaslarındaki ağrılar her zaman fıtık kaynaklı olmayabilir!

Boyun ve sırt kaslarındaki ağrılar her zaman fıtık kaynaklı olmayabilir!

Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Doçent Doktor Yeşim Çimen, miyofasiyal ağrı sendromunun özellikle 20-50 yaş arası kesimi ve masa başı çalışanları etkilediğini belirterek, hastalığın ağrı kesicilerle geçiştirilemeyeceğini ve mutlaka tedavi gerektirdiğini söyledi.

Acıbadem Ankara Hastanesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Doçent Doktor Yeşim Çimen, halk arasında “kulunç” olarak bilinen “Miyofasiyal ağrı sendromu” ile ilgili önemli bilgiler verdi. Doç. Dr. Yeşim Çimen, miyofasiyal yani bölgesel ağrı sendromunu “Kasları ve bu kasları saran bağ dokuyu (fasya) etkileyen bir hastalıktır. Hastalıkta kasların içinde dokunmakla sert, ağrılı ve ağrı yayılımı gösteren ‘tetik noktalar’ (kulunçlar) bulunmaktadır. Bu tetik noktaların damarları etkilemek suretiyle kasların beslenmesini ve oksijen alımını bozarak ağrıya neden olduğu düşünülmektedir” ifadesiyle anlattı. Ağrının çok şiddetli boyutlara ulaşabildiğini ve dolayısıyla kişinin fonksiyonel durumunu etkilediğini vurgulayan Doç. Dr. Yeşim Çimen, “Hastalık hem yaşam kalitesini bozar hem de iş gücü kaybına yol açar. Üstelik bel veya boyun fıtığı ile siyatik gibi başka hastalıklarla karıştırılabilir ki bu da esas hastalığın gözden kaçmasına yol açar.  Hasta güçlü ağrı kesiciler kullansa bile, ilaç etkisi geçtiğinde ağrıları tekrar başlar. Bu yüzden ağrı kesicilerle geçiştirilmemeli, hekim muayenesi yapılıp tanı konmalı ve uygun tedavi seçeneklerinden faydalanılmalıdır” diye konuştu.

Acıbadem Ankara Hastanesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Doçent Doktor Yeşim Çimen

Doç. Dr. Yeşim Çimen

Bu etkenler riski artırıyor!

Hastalığın akut ve kronik olmak üzere iki şekilde görülebildiğini belirten Doç. Dr. Yeşim Çimen “Akut form sıklıkla kendiliğinden veya basit tedavilerden sonra düzelirken kronik formda tedaviye rağmen semptomlar 6 ay veya daha uzun sürebilir” dedi. Hastalığın nedenlerine ve risk faktörlerine değinen Doç. Dr. Çimen “Tekrarlayan travmalar, duruş ve oturuş bozuklukları, uzun süreli aynı pozisyonda kalma, yanlış hareket, aşırı kas zorlamaları, skolyoz ve bacak kısalıkları gibi vücut biyomekaniğinin bozulduğu durumlar, kasların soğuğa maruziyeti (klima altında oturma gibi) olabileceği gibi psikososyal değişkenler ve çevresel stres de en önemli faktörler arasındadır. Genellikle 20-50 yaş grubunda, masa başı çalışanlarda, aynı pozisyonda uzun süreli çalışanlarda (diş hekimleri, aşçılar, el sanatları ile uğraşanlar ve kuaförler gibi), uzun yol şoförlerinde daha sık görülmektedir. Ayrıca hipotiroidi, menopoza bağlı hormonal değişiklikler ve D vitamini eksikliğinin de risk faktörleri arasında olduğu düşünülmektedir“ diye konuştu.

“Bu egzersizleri ihmal etmeyin”

Hastalığın günlük yaşamı etkilemesi halinde fizik tedavi uzman hekimine görünmekte fayda olduğunu dile getiren Doç. Dr. Yeşim Çimen “Hastalığın oluşmaması için uzun süreli sabit pozisyonda kalınmaması, masa başında çalışırken belin yastıkla desteklenmesi, kalça ve dizin aynı düzlemde olması için gerekirse ayak tahtalarından faydalanılması, işe sık sık ara vererek boyun ve sırt egzersizlerinin yapılması gerekir. Bu egzersizleri ihmal etmemek gerekir” dedi.

“Farklı tedavi seçenekleri var”

Doç. Dr. Yeşim Çimen miyofasiyal ağrı sendromunun tedavisi için farklı yöntemler olduğunu belirterek “Çok farklı tedavi seçenekleri var. Fizik tedavi ajanları (TENS, orta frekanslı akımlar, ultrason, lazer), kuru iğneleme, akupunktur tedavisi, nöral terapi, ozon terapisi, mezoterapi, masaj ve manipülasyon tekniklerinden faydalanılıyor” diye konuştu. Egzersizin tedaviye büyük katkısı olduğunun altını çizen Doç. Dr. Yeşim Çimen şunları söyledi: “Düzenli olarak postür egzersizleri ve gergin kaslar için germe egzersizlerinin yanı sıra yüzme, yürüme gibi aerobik egzersizler de yapılmalıdır. Yüz üstü yapılan pilates egzersizleri hem sırtın öne eğilmesini önler hem de sırt bölgesindeki bu tetik noktaları azaltır.“

Gözlerdeki alerji görme kaybına neden olabilir!

Gözlerdeki alerji görme kaybına neden olabilir!

Acıbadem Ankara Hastanesi Göz Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Uğur Emrah Altıparmak, gözlerde görülen bahar alerjisinin özellikle küçük çocuklarda zor geçebileceğine dikkat çekerek mutlaka hekime başvurulması gerektiğini söyledi. Prof. Dr. Altıparmak, gözlerdeki şiddetli kaşıntının, görme kaybıyla sonuçlanabilecek “Keratokonus” hastalığına yol açabileceğine dikkat çekerek anne babaları uyardı.

Acıbadem Ankara Hastanesi Göz Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Uğur Emrah Altıparmak bahar mevsiminde yaşanan göz alerjileriyle ilgili önemli bilgiler verdi. Prof. Dr. Altıparmak bahar aylarında açan çiçeklerden doğaya yayılan polenlerin insanlara da ulaştığını ve bahar alerjisinin çok yaygın olduğunu söyledi. Alerjinin çoğu hastada burun akıntısı ve tıkanıklığı ile burun bölgesinde kaşıntı şeklinde kendisini gösterdiğini belirten Prof. Dr. Altıparmak “Alerji bazı hastalarda solunum güçlüğü, hatta astıma neden olabilir. Bazı hastalarda ise gözlerde kaşınma ve sulanma şikayetlerine neden olur. Gözde bahar alerjisi olan hastalar bu mevsimin geldiğini hemen hissederler. Gözlerde kaşınma, kızarma, sulanma en tipik bulgulardır” dedi.

Özellikle daha küçük çocuklarda bahar alerjisinin daha ağır ve zor geçebileceğine dikkat çeken Prof. Dr. Altıparmak, “Aileler çocuklarının gözlerinde beyaz tabaka (sklera) ile saydam tabaka (kornea) birleşiminde kızarıklık ve kabarıklıklar görebilirler. Bu ağır geçen alerjinin bir bulgusudur” diye konuştu.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Prof. Dr. Uğur Emrah Altıparmak

Bahar alerjisi olan çocuklar muayene edilmeli

Gözde bahar alerjisi olan çocukların mutlaka tedavi edilmesi gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Altıparmak, gözlerin sık ve şiddetli bir şekilde kaşınmasının, zaman içinde saydam tabakayı oluşturan kolajen liflerin güçsüzleşmesine ve şeklinin bozulmasına neden olabileceğini ifade etti. Prof. Dr. Altıparmak “Böyle bir değişikliğe uğrayan saydam tabaka normalde cami kubbesi gibi olan yapısını kaybeder ve sivrileşmeye ve koni şeklini almaya başlar. Buna keratokonus hastalığı adı verilir. Gözde bahar alerjisi keratokonus hastalığı için en önemli risk faktörlerinden biridir. Ailesinde hiç keratokonus hastası olmayan bir çocukta şiddetli kaşıma nedeniyle keratokonus hastalığı meydana gelebilir” sözleriyle anne babaları uyardı.

“Görme kaybıyla sonuçlanmasın”

Prof. Dr. Altıparmak, “Keratokonus” hastalığının, her ne kadar ışın tedavisi (Cornea cross-linking) ile durdurulabilen, sert veya hibrit lenslerle tedavi edilebilen bir hastalık olsa da görme kaybı ile sonuçlanabileceğine işaret ederek “Çocuğunuzda veya sizde gözlerde bahar alerjisi varsa, damlalarla tedavisi mümkündür. Bu amaçla anti-histaminik ve kortizonlu damlalar yaygın olarak kullanılır. Son yıllarda kortizonlu damlaların olası yan etkilerinden kaçınmamızı sağlayan ve bağışıklık sistemini daha güvenli şekilde baskılayabilen damlalar da mevcuttur” dedi. Prof. Dr. Altıparmak, basit gibi görülen bahar alerjisinin ciddi bir görme kaybına dönüşmemesi için, alerjiye karşı en başından önlem almak gerektiğini vurguladı.

Aşı ile önlenebilen kanser “Rahim ağzı kanseri”

Aşı ile önlenebilen kanser “Rahim ağzı kanseri”

Kanserin 100’den fazla türü var. Bu kanserler içinde doğrudan korunabileceğimiz bir türü bulunuyor; rahim ağzı kanseri. Bu kanserden korunmak için yapılacak tek eylem ise, aşı olmak! Rahim ağzı kanserine yol açan Human Papilloma Virüsü (HPV), cinsel yolla bulaşıyor, yıllarca sinsice ilerliyor ve geç dönemde belirti veriyor. Erken teşhisi ise bazı tarama testleriyle mümkün.

HPV 200’den fazla türü olan kadın ve erkekte ciltte siğillere yol açan aynı zamanda bazı türleri rahim ağzı kanseri başta olmak üzere birçok kansere sebep olabilen bir virüs olarak ortaya çıkıyor. Tüm dünyada kadınlar arasında en sık görülen 4. kanser olan rahim ağzı kanseri, her yıl 500.000’ den fazla kadını etkiliyor. Her yıl eylül ayının Kadın Kanserleri Farkındalık Ayı olarak kamuoyunun dikkatini jinekolojik kanserlere çekilmek istendiğini belirten Acıbadem Ankara Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Emre Özgü ”Her Eylül ayında jinekolojik kanserler konusunda toplumsal farkındalık oluşturmak için çeşitli çalışmalar yapılıyor. Rahim, yumurtalık ve rahim ağzı gibi kadınlarda sık görülen kanser türleri ve korunma yolları aktarılıyor. Bu kanserler içinde rahim ağzı kanseri, kadınların korunabileceği tek kanser olarak dikkat çekiyor. Yapılan araştırmalara göre kadınların yaklaşık %80’inden fazlası hayatlarının mutlaka bir döneminde HPV virüsüne maruz kalmaktadır. Ancak, HPV’ ye maruz kalan kadınların yüzde 80’i 1 yıl içerisinde, yüzde 90’ı ise 2 yıl içerinde bağışıklık sistemleri sayesinde virüsü vücutlarından atmaktadır. Vücuttan temizlenemeyen virüs ise belirti vermeden, rahim ağzında değişiklikler yapmaya başlayarak sonunda rahim ağzı kanserine yol açabilir ”dedi.

Doç. Dr. Emre Özgü

Siğiller ile ortaya çıkıyor

Genital bölgede yüzeyden kabarık lezyonlar şeklinde ortaya çıkan siğillerin HPV enfeksiyonu belirtisi olabileceğini dile getiren Dr. Emre Özgü sözlerini şöyle sürdürdü: ”Siğil yapan HPV tiplerinin rahim ağzı kanserine yol açma ihtimali oldukça düşüktür.  Rahim ağzı kanserine yol açan HPV enfeksiyonu ise genelde belirti vermeyebilir. Cinsel ilişki sırasında kanama, yoğun kasık ağrısı ya da kötü kokulu kanlı vajinal akıntı gibi belirtiler ortaya çıktığında hastalık maalesef ilerlemiş safhaya geçmiş anlamına gelmektedir.”

HPV kanser demek değildir

”HPV enfeksiyonu saptanan hastalar kanser olmuş sayılmazlar. Sadece vücutlarında HPV virüsü taşıdığı ispatlanmış olur ”açıklamasında bulunan Dr. Emre Özgü ” Bu aşamadan sonra HPV’nin tipi rahim ağzında ne tür değişikliklere sebep olduğunun saptanması için yapılacak değerlendirmeler sonrasında, takip ve tedavi planı oluşturularak hastalığın kanser aşamasına geçmeden vücuttan temizlenmesi sağlanmalıdır” dedi

”Hastalığa karşı güçlü silahlarımız var”

”Virüs kaynaklı gelişen ve ölümcül olan HPV hastalığına karşı elimizde güçlü iki silah var. Bunlardan ilki, rahim ağzı kanseri taraması için kullanılan HPV ve Smear testleri. Bu testler sayesinde rahim ağzında kansere henüz dönüşmemiş değişiklikler erken dönemde saptanabilmekte ve kanser olmadan hastalar tedavi edilebilmektedir” açıklamasında bulunan Doç. Dr. Emre Özgü ”Bu sebeple kadınların jinekolojik muayenelerini ve smear testlerini aksatmamaları rahim ağzı kanserine karşı en önemli silahlarımızdan birisidir. İkinci silahımız ise HPV’ye karşı geliştirilen aşıdır. Aşılar rahim azı kanserinin yüzde 70 ila yüzde 90’ından sorumlu olan HPV tip 16 ve 18’in yanı sıra en çok görülen semptom olan siğillerin sebebi HPV Tip 6 ve 11’e karşı koruma sağlamaktadır” ifadelerini kullandı.

9-15 yaş arası aşı yapılmalıdır

Aşının önemine dikkat çeken Emre Özgü sözlerini şu şekilde noktaladı: ”HPV kadınlarda sık gözlenen ölümcül bir kanser olan rahim ağzı kanserinin en önemli sebebidir. Ancak mevcut aşı sayesinde gelişiminin engellenebilmesi sebebiyle “Aşı ile önlenebilen tek kanser” türü olarak dikkat çekmektedir. Aşı için en ideal yaş 9-15 arası, henüz cinsel olarak aktif olmamış kız ve erkek çocuklarıdır. Bu yaş grubu dışında kalan kadınların 45, erkeklerin ise 25 yaşına kadar aşı olabilmesi mümkündür. 70’ den fazla ülkenin aşılama programında olan HPV aşısı sayesinde rahim ağzı kanseri gelişim sıklığının yüzde 90’dan fazla bir oranda düşürülmesi hedeflenmektedir. İleri dönemler için temel hedef ise düzenli takip ve etkin aşılma sayesinde rahim ağzı kanserinin aşısı olan tek kanser olmasından öte aşı ile ortadan kaldırılmış tek kanser olabilmesidir.”

Bel ölçünüz sinyal veriyor olabilir!

Bel ölçünüz sinyal veriyor olabilir!

Sağlıklı insanda her gıda alımı sonrası, pankreas alınan besinleri enerjiye dönüştürmek için insülin üretiliyor. Egzersizden uzak, hareketsiz bir yaşam tarzı ve fazla kalori içeren diyetle beslenme gibi çevresel faktörler, insülinin vücut tarafından kullanılmasına engel oluyor ve vücut insülini verimli kullanamıyor. Peki insülün direncini kırmak için nelere dikkat etmek gerekiyor? Acıbadem Ankara Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Renan Güneş, insülin direnci ile ilgili merak edilenleri anlatıyor.

“İnsülin, vücudumuzda midenin arka tarafında bulunan pankreastaki beta hücrelerinden salgılanan bir hormondur. Kandaki şekerin, kandan ayrılarak hücre içine girmesini sağlar. Böylece kandaki şeker düzeyi de azalmış olur” açıklamasında bulunan Renan Güneş sözlerini şöyle sürdürüyor: “Yediğimiz besinler, sindirime uğradıktan sonra vücudumuzda bulunan enzimler sayesinde şekere parçalanır. Şeker (glikoz) kan akımı ile vücudun tüm bölümlerine taşınır. Vücudumuzun ana besin kaynağı olan şeker, enerji sağlayabilmek için kandan vücut hücrelerinin içine girmelidir. Ailesinde tip 2 diyabeti veya insülin direnci olan bireylerin genetik faktörler nedeniyle insülin direnci geliştirmesi ihtimali daha yüksektir.”

İnsülin direncindeki risk faktörleri

“Metabolik sendrom olarak da bilinen insülin direnci insan vücudunun kaslarında, yağında, karaciğerde bulunan hücrelerin, insüline doğru şekilde tepki vermediği ve bu nedenle enerji için kandaki glikozu kullanamadığı durumdur” diyen Acıbadem Ankara Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Renan Güneş özellikle obezite, karın bölgesinde yağlanma, hareketsizlik, karbonhidrat ve şeker ağırlıklı beslenme, sigara kullanımı, karaciğer yağlanması, polikistik over sendromu, uyku apnesi vb. uyku sorunları ile yüksek miktarda tuz tüketiminin riski arttırdığını söyledi. Yaş faktörünün de etkili olduğunu anlatan Güneş, özellikle 45 yaş sonrası insülin direncine dikkat edilmesi gerektiğini ifade etti.

Bu belirtilere dikkat!

Aşırı açlık ve susuzluk hissi, öğün tükettikten sonra açlık hissinin geçmemesi gibi durumlara karşı dikkatli olunması gerektiğini aktaran Renan Güneş diğer belirtileri ise şu şekilde sıraladı: “Hızlı ve aşırı kilo alma, idrar yapmada artış, normalden daha fazla yorgunluk hissi, enfeksiyon hastalıklarına yatkınlık gelişimi ve sık hasta olma, deride yumuşama, kilo vermede sıkıntı yaşama, adet düzensizliği, aşırı tüylenme, yemeklerden sonra uyku basması, hızlı yeme, sık ve çabuk acıkma, tatlı krizleri, baygınlık hissi, elde ayakta titreme, konsantrasyon bozukluğu ve algılama güçlüğü, soğuk terleme ve üşüme.”

İnsülin direncini saptamak için kan şekeri seviyelerini kontrol eden bir kan testi yaptırmanın gerekliliğine vurgu yapan Renan Güneş, İnsülin direncinin hesaplanmasında birçok farklı yöntem olsa da homa adı verilen hesaplama yönteminin daha çok kullanıldığını söyledi. “İnsülin direnci tanısı için bu parametrelerden en az 3 tanesinin görülmesi gerekir” diyen Dr. Güneş “Bel çevresinin erkeklerde 102 cm ve kadınlarda 88 cm üzerine olması, 130/80 veya daha üstünde tansiyon değeri, 100 mg /dl üzerine bir açlık glikoz (şeker) seviyesi, 150 mg/dl üzerinde bir açlık trigliserit seviyesi, erkeklerde 40 mg/ dl, kadınlarda 50 mg/dl altında hdl kolesterol seviyesi, ciltte lekelenmeler, kadifemsi cilt lekeleri şeklinde kendini gösteriyor.”

İnsülin direncini önlemek mümkün

Renan Güneş; günde en az 30 dakika yürüyüş insülin direncini düşürmek için gerekli olduğuna dikkat çekiyor. Egzersizin önemine vurgu yapan Güneş, sağlıklı bir şekilde kilo vermenin önemli olduğunu belirterek İnsülin direnci için, özel gıdalara ihtiyacın olmadığını söylüyor ve yapılması gerekenleri şu şekilde tüketiyor;

-Özellikle şeker ve şeker içeren besinlerin azaltılması gereklidir.

-Sağlıksız yağ türlerini tüketmemek, zeytinyağı gibi sağlıklı yağlara yer vermek,

-Daha fazla sebze ve daha az meyve, tam tahıllı karbonhidratları tüketmek,

-Öğün sayısını azaltarak insülin salgılanmasını azaltmak,

-Sağlıklı kiloda olmak,

-Gazlı içecekler ve şekerli içeceklerden uzak durmak,

-Hamur işi ve unla yapılmış yiyecekleri tüketmemek,

-Kan şekerini yavaş yükselten glisemik indeksi düşük yiyecekleri tercih etmek,

-Taze sıkılmış veya hazır meyve sularından uzak durmak,

-Omega 3 yağ asitinden yüksek beslenmek,

-Mutlaka egzersiz yapmak,

-Düzenli ve kaliteli uyumak,

-Stresten uzak durmak, gece geç saatlerde yemek yememek

-İnsülin direncinin kırılmasında önemli rol oynamaktadır.

Çocuklarda ekran karşısında geçirilen zaman bu soruna yol açıyor!

Çocuklarda ekran karşısında geçirilen zaman bu soruna yol açıyor!

Çocuk ve gençlerde miyopi bozukluğunun giderek arttığı bu günlerde hemen her gün daha çok çocuk ve genç uzağı görememe problemi ile göz hekimlerine başvuruyor. Peki bunun sebebi ne? Acıbadem Ankara Hastanesi Göz Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Profesör Doktor Emrah Altıparmak, miyopi bozukluğunun ortaya çıkış nedenleri ve tedavi yöntemleri hakkında önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

“Miyopi tüm dünyada giderek artıyor” açıklamasında bulunan Profesör Doktor Emrah Altıparmak “Yüksek miyopi sınırı Dünya Sağlık Örgütü tarafından 5 numara miyop ve üzeri olarak kabul ediliyor. Yüksek miyop olan bir birey, ileri yaşlarda (bu genellikle 50 yaş üzerinde karşımıza çıkıyor), katarakt, glokom, retina yırtığı/dekolmanı ve sarı nokta hastalığına çok daha sık yakalanıyor. Hatta retina yırtığının bu grupta 20 kat, sarı nokta hastalığının 40 kat arttığına dair elimizde güçlü veriler var. Bu bakımdan çocuklarımızın önce miyop olmamasına uğraşmalı, miyop olurlarsa da hızlı artışlarının olmamasına çalışmalıyız” diyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Dijital ekran miyop olma ihtimalini arttırıyor

Miyopinin ortaya çıkmasında ailesel yatkınlığın yanında çevresel risk faktörlerinin de bu konuda önemli olduğunu vurgulayan Emrah Altıparmak sözlerine şöyle devam ediyor: “Bunların birincisi uzun süre yakın mesafe aktivitelerinde bulunmak. Yakın aktivite deyince uzun süre ve aralıksız kitap okumak sayılabilir. Ancak maalesef bizim gençlerimizde kitap okuma alışkanlığı çok yaygın değil. Bunun yerine uzun saatler elektronik cihazlara bakmayı tercih ediyorlar. Cep telefonu, tablet ve bilgisayar ile uzun saatler geçiriyorlar. Hatta Covid-19 salgınında uzaktan eğitim almak zorunda kalmaları nedeniyle birçok çocuk ve gencin ekran sürelerinde istenmeyen artışlar olageldi. Çalışmalar doğrultusunda günde 2 saatten fazla ekran önünde zaman geçiren çocukların miyop olma ihtimallerinin arttığını biliyoruz.”

Diğer bir risk faktörü için de aydınlık dış ortamda az zaman geçirmek olduğunu söyleyen Altıparmak, günde en az 2 saatini dış ortam aydınlığında geçiren çocuk ve gençlerin miyop hastalığına daha az yakalandığının altını çiziyor.

Açık hava aktiviteleri önem taşıyor

Okullar tatil olduğuna ve uzaktan eğitim olmadığına göre çocukların ekrana o kadar da bakmaları gerekmediğini söyleyen Prof. Dr. Emre Altıparmak, “Günler uzun, hava aydınlık ve sıcak. Çocukların günün uygun sıcaklıktaki zamanında açık havada zaman geçirmeleri çok önemli. Biz bunu şöyle basit bir formülle ifade etmeyi uygun bulduk. Günde 2 saat dışarı, 2 saatten az ekran karşısında. Lütfen çocuklarınızla konuşun, onları daha çok açık hava aktivitelerine yönlendirin, hatta bunu birlikte yapın. Ekran sürelerini artık tüm dijital cihazlar gösteriyor, çocuklarınızla birlikte kullandıkları cihazlardaki ekran saatlerini gözden geçirin, hangi uygulamalarda en çok zaman geçirdiklerini ve nasıl azaltabileceklerini birlikte planlayın” ifadelerini kullandı.

Düzenli göz muayeneleri aksatılmamalı

Miyopi gelişiminde ailesel yatkınlığın önemine de değinen Emrah Altıparmak şunları söyledi: “Mesela anne ve babasından birisinde miyop olan bir çocuğun miyop olma ihtimali 3 kat artıyor. Anne ve babasının ikisi birden miyop ise bu risk 6 kat arttığını belirten, anne-babadan birisi veya her ikisi miyop ise çocukların düzenli göz muayenelerini aksatmamak gerekiyor. Biz göz hekimi olarak kliniğimizde miyopi artışının yavaşlatılması için artık kanıta dayalı ve işe yaradığı çalışmalarla ispatlanmış özellikle gözlükler, lensler veya damlalar gibi tedaviler uyguluyoruz. Bu tedavilerin işe yararlılığı gün geçtikçe daha da güçlü kanıtlarla ortaya konuyor. Bu nedenle miyobu hızlı artmakta olan bir çocuğa yardım konusunda elimiz eskisine göre daha güçlü. Ancak şöyle bir gerçek karşımızda hep duruyor. Ekran karşısında çok zaman geçiren veya dış ortamda aydınlıkta çok az zaman geçiren çocukların/gençlerin numara artışı verilen tedavilere rağmen hızlı olabiliyor.”