Yazılar

Yeni doğanlara işitme araması şart!

Yeni doğanlara işitme araması şart!

İşitme, bireyin çevresi ile ilişki kurmasında önemli bir rol oynayan duyularımızdan bir tanesidir. Ayrıca konuşma fonksiyonunun sağlanması için gereklidir. Çevremizle olan ilişkilerin sağlıklı bir şekilde oluşturulmasını kolaylaştırmakta ve sezgisel deneyimlere kapı açmaktadır. “İnsan sahip olduğu bu mükemmel özelliğin farkındalığını unutmakta, bazen elinde olmadan veya bazen de bireysel veya çevresel faktörlere dikkat etmediği zaman işitmesinin azalmasına veya kaybolmasına neden olabilmektedir” diyen Acıbadem Ankara Hastanesi Kulak Burun Boğaz Uzmanı Doç. Dr. Ali Titiz “Dünya İşitme Günü, 3 Mart tarihinde ele alınan bir koruyuculuk etkinliğidir. Bugünün amacı, dünya çapında, kulak ve işitme sağlığı üzerinde farkındalık yaratılmasının sağlanması ve bu konu üzerinde toplumun bilinçlendirilmesidir. Dünya Sağlık Örgütü, işitme kaybına yol açan faktörlerin %60′nın önlenebilir olduğunu bildirmektedir. Bu açıdan bakıldığında işitme kaybı varlığının erken dönemde belirlenmesi ve işitme kaybı oluşturacak dış etkilerden korunma bu sorunun çözümünde en önemli temel basamağı oluşturur” açıklamasında bulundu.

Erken teşhis önemli

Çocukluk çağında doğumsal veya hastalıklara bağlı işitme kayıpları ön plandayken; erişkin yaş gurubunda ise çalışma hayatı ile maruz kalınan gürültünün işitme sorunları yaşatabildiğini aktaran Ali Titiz “Bu açıdan bakıldığında, işitme kaybının erken teşhisi büyük önem taşımaktadır. Özellikle ilk 2 yaşta gelişmesinin büyük ölçüde tamamlandığı işitme ve konuşma fonksiyonumuzun değerlendirilmesi ve varsa işitme kaybının bu dönemde belirlenip müdahale edilmesi, çocuğun işitme ve konuşma engelli bir birey olmaktan çıkıp topluma normal bir birey olarak kazandırılmasını sağlamaktadır. Son yıllarda ülkemizde de oldukça yaygın ve başarılı bir şekilde uygulanan “yeni doğan işitme taraması programı” ile yeni doğan döneminde bu sorun gelişmiş odyolojik testler ile belirlenebilmekte ve sorunu olan bireylerde klasik işitme cihazı veya gelişmiş koklear implant uygulamaları ile işitmenin düzeltilmesi sağlanabilmektedir” dedi.

Kulaklık kullanımı ile gürültüyü aza indirin

Endüstri toplumlarında var olan seslere ve gürültüye maruz kalmanın kulakta ciddi zararlara yol açabildiğini aktaran Ali Titiz, çalışanlarda gürültüye maruz kalma sebebiyle tam ya da tama yakın işitme kaybı görülebileceğini söyledi. Gürültünün şiddeti ve maruziyet süresinin işitme kaybının gelişiminde belirleyici olduğunu aktaran Titiz “Bizler hem günlük yaşamda hem de çalışma ortamlarında gürültüyü azaltabilir veya tama yakın kaldırabiliriz. Bu amaçla gürültü kaynaklarının kontrol altına alınması ve izolasyonları, kulaklık kullanımı ve çalışma ortamında rotasyonel çalışma düzeninin sağlanması bireylerin işitme sağlığı açısından en önemli koruyucu faktörleri oluşturmaktadır” ifadelerini kullandı.

İşitme sorunu toplumsal yaşamı etkiliyor

“Çalışma ortamında gürültünün azaltılması veya çalışanların gürültüden korunması, iş verimliliğini olumlu etkileyecektir” diyen Ali Titiz sözlerine şöyle devam etti: “İyi bir ses ortamı, gürültü yaralanmalarına karşı önleyici, istikrarlı ve uzun vadeli yaklaşım gerektirir. Çocuk veya erişkin olsun işitme kaybı gelişimi bireyleri çevrelerinden kısmen veya tamamen soyutlayabilir. Bu nedenle toplumda sağlıklı bir iletişimin temelini işitme ve konuşma fonksiyonumuz oluşturur. Konuşma gelişiminin sağlıklı bir işitme ile sağlanabildiği düşünülürse işitmenin önemi daha iyi anlaşılacaktır. İşitme kaybına bağlı olarak gelişen sorunların çözümü, bireyin toplumsal yaşama güçlü bir şekilde katılmasını sağlamakta ve yaşam kalitesini artırmaktadır.”

İşitme cihazı kullanımı yayılmalıdır

Aİşitme cihazı kullanımının ülkemizde düşük olduğunu aktaran Ali Titiz “Toplumda işitme kaybının tam olduğu bireylerde işitsel rehabilitasyon için kabul edilebilirlik daha rahat iken hafif ve orta derecede işitme kaybı olan özellikle erişkinlerde işitsel rehabilitasyon için işitme cihazı kullanımı kabullenebilirliği sadece ülkemizde değil tüm dünyada oldukça düşüktür. Kişi tarafından hem kozmetik hem de yaşlılık ibaresi olarak görülen bu durumda işitsel duyumuzun düzeltilmemesi içinde bulunduğu sosyal ortamdaki yaşam kalitesini sürekli olarak olumsuz etkileyecektir. Bu açıdan bakıldığında toplumda gözlük kullanımının nasıl görsel duyumuzun rehabilitasyonu açısından büyük önem taşıdığı bilinmekte ve her yaş gurubunda vakit geçirmeden kullanılabilmekteyse, işitme kayıplarında da benzer bir yaklaşımın olmasını kulak burun boğaz hekimleri olarak ummaktayız” diyerek sözlerini noktaladı.

Yanlış temizlik enfeksiyona neden olabilir!

Yanlış temizlik enfeksiyona neden olabilir!

Oldukça sık bir sorun olan vajinal akıntı ve beraberinde kaşıntı şikâyeti kimi zaman kadınların günlük yaşam konforlarının azalmasına sebep olabilmektedir. Ancak bu durumun önlenmesine yönelik alınacak tedbirler de var. Temizlik çok önemli olsa da, yanlış yapılması iyi huylu bakterilerin yok olmasına dolayısıyla zararlı etkenlerin çoğalarak hastalık oluşmasına neden olabiliyor.  Bu akıntılara karşı önlem almanın önemini vurgulayan Acıbadem Ankara Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Emre Özgü bu konuda kadınların bilmesi gerekenleri aktardı.

Vajinal bölgede bulunan doku ve salgı bezlerinden kaynaklanan az miktarda beyaz ya da renksiz ve kokusuz bir akıntının olması genital bölgenin sağlığı açısından normal ve gerekli olarak kabul edilmektedir. Normal olarak kabul edilen bu durum zaman zaman miktar ve kıvam olarak değişiklik gösterebilmektedir. “Adet döngüsünün ikinci yarısında, hamilelik döneminde ya da bir sebepten doğum kontrol hapı gibi hormonal bir tedavi alan kadınlarda akıntı miktarı ve kıvamında değişiklikler gözlenebilmektedir” açıklamasında bulunan Doç. Dr. Emre Özgü akıntı ne zaman anormal olarak kabul edilir? Sorusunun cevabını ise şöyle yanıtlıyor. “Normal (fizyolojik) akıntı dışında;

Kaşıntı

Kötü koku

Süt kesiği şeklinde beyaz parçalı

Sarı, yeşil, köpüklü akıntılar

Akıntı ile birlikte kasık ağrısı, ateş eşlik ediyorsa; akıntının tedavi gerektiren bir sebep dolayısı ile oluştuğu düşünülür.”

Dr. Emre Özgü “Antibiyotik kullanımı, kan şekerinin yükselmesi, hijyen kurallarına uyamama gibi sebeplerle bu düzenin bozulması sonucunda bizim “kötü bakteriler” olarak adlandırdığımız mikroorganizmalar baskın hale geçer ve yukarıda bahsettiğimiz enfeksiyon tablosunu oluştururlar. Akıntılar sadece enfeksiyon ya da flora bozukluğu sebebiyle gelişmez. Özellikle cinsel ilişki sonrası gözlenen kanlı akıntılar rahim ağzı kanserinin belirtisi olabilirler.

Bunun dışında yumurtalık ve tüp kanseri gibi durumlarda da et suyuna benzeyen çoğu zaman beraberinde karın ağrısının da eşlik ettiği akıntılar gözlenebilir” dedi.

Tedavi için doğru yöntem seçilmelidir

Bahsedilen özelliklere sahip bir akıntı varsa sebebin belirlenerek tedaviye başlanması gerektiğini açıklayan Emre Özgü, tedavi öncesi muayene yapılarak, gerekirse örnekler alınarak akıntının sebebi belirlenmesi gerektiğini aktardı. Tedavinin ona göre planlanması gerektiğini söyleyen Özgü sözlerine şöyle devam etti: “Kimi vajinal akıntı için ağızdan ve bölgesel olarak kullanılacak antibiyotik içeren tedaviler gerekirken, mantar enfeksiyonları gibi sebeplerle oluşan akıntılarda ise sebebe özel mantar karşıtı tedaviler kullanılabilir.”

Karbonhidrat ve alkol tüketimine dikkat

Vajinal bölgenin su, sabun, temizleyici ürünler ile temizlenmesinden kaçınılması akıntının önlenmesi konusunda uygulanabilecek en önemli tedbirdir. Genital bölgenin yanlış temizliği sebebiyle “iyi bakteriler” olarak tanımlanan mikroorganizmaların oluşturduğu koruyucu bariyer de ortadan kalkar. Bu sayede genital bölge enfeksiyona açık hale gelir. Genital bölge temizliğinin gereğinden sık yapılması, temizlik için pH değeri düşük temizleyicilerin kullanılması, sadece cildin değil vajinal bölgenin herhangi bir şekilde su, sabun ya da dezenfektanlar kullanılarak temizlenmesi, temizlik genital bölgede parfüm gibi sentetik ürünlerin kullanılması gibi durumlar enfeksiyon ihtimalini arttırabilmektedir.

Fazla miktarda karbonhidrat ve alkol tüketimi özellikle mantar enfeksiyonlarına sebep olabilecek kan şekeri yükselmesine sebep olabilmektedir. Bu sebeple beslenmemizde yüksek karbonhidrat tüketiminden uzak durmamız faydalı olacaktır.

Özellikle adet dönemi de kullanılan hijyenik ped, tampon gibi sentetik materyaller bakterilerin çoğalması için uygun bir ortam oluşturmaktadır. Bu sebeple gerekli olan kişisel temizlik ürünlerini mümkün olduğunca kısa süreli kullanmak ve sık aralıklarla değiştirmek akıntıyı önleme konusunda faydalı olacaktır.

Günlük ve tuvalet sonrası kullanılan temizlik ürünlerinin mümkün oldukça vücut dengesine uygun olmasına, kokulu ya da katkılı olmamasına özen gösterilmelidir.

Hemen hemen her kadının hayatının bir döneminde karşılaştığı, kimi zaman sık tekrarlayarak ya da uzun süre devam ederek kadınların hayatını kabusa çevirebilen vajinal akıntı için en iyi tedavi önlemleri alarak gelişmesini önlemektir. Eğer bir şekilde anormal akıntı ile karşılaşırsanız vakit geçirmeden doktor kontrolüne gitmek şikayetlerinizin daha ciddi sorunlara yol açmadan erken dönemde çözülebilmesi için fırsat sağlayacaktır.

Çocuklarda kalp krizi geçirir

Çocuklarda kalp krizi geçirir

Çocukluk çağında görülen ani ölümlerin yüzde 99’u kalp hastalıklarından kaynaklanıyor. Aile öyküsünde 50 yaş altında kalbe bağlı ani ölüm belirlenen çocukların ise kalplerinin düzenli olarak kontrol edilmesi gerekiyor. “Kalp krizine bağlı ölümler erişkin yaşlarda daha sık görülmesine karşın çocukluk çağında da daha seyrek de olsa benzer ölümlerin olduğu bilinmektedir” diyen Acıbadem Ankara Hastanesi Çocuk Hastalıkları ve Çocuk Kardiyolojisi Uzmanı Prof. Dr. Mustafa Koray Lenk, ebeveynlere önemli uyarılarda bulunuyor.

Yaşları 12 ile 13 olan çocukların antrenman yaparken, oyun oynarken, sınıfta otururken ya da bisiklete binerken kalp krizi geçirerek yaşamını kaybettiğine dair haberler sıklıkla medyaya yansıyor. Bu yaşananların kalp kirizine bağlı ölümlere yol açabilecek kalp sorunlarına dikkat çeken Prof. Dr. Mustafa Koray Lenk, “Gerek çocuğun yaşam kalitesini artırmak, gerekse hayatını tehdit edecek kalp hastalıklarına karşı önlem almamız gerekiyor” diye konuştu.

Kalp kasının beslenme bozukluğu kriz nedeni

Kalp krizi olarak bilinen akut miyokard enfarktüsünü, “Kalbin tüm yapılarını besleyen koroner arter damarlarındaki daralma, tıkanma veya kasılmaya bağlı olarak kan geçişinin ani olarak durması ve kalp kasında oluşan doku ölümü” diye anlatan Çocuk Hastalıkları ve Çocuk Kardiyolojisi Uzmanı Prof. Dr. Mustafa Koray Lenk, şöyle devam etti:

“Kalp kasının yeterince oksijen alamaması sonucunda kalp kasında beslenme bozukluğu oluşur. Bu beslenme bozukluğu, kan akımı azalması veya kalp kasının oksijen gereksiniminin artması sonucunda gelişir. Koroner arterlerdeki kasılma veya daralmaya bağlı gelişen akım azalması kalp krizine neden olabiliyor. Ancak ciddi oksijensizlik durumlarında koroner kan akımı normal olsa bile kalp kasının oksijen kaynağı azalır. Bu duruma örnek olarak morarma ile beraber seyreden doğuştan kalp hastalıkları, ciddi kansızlık, genetik olarak nakledilen Ailesel Akdeniz kansızlığı verilebilir. Egzersiz gibi kalp kasının oksijen gereksinimi artıran durumlarda beslenme bozukluğu belirginleşerek kalp krizine yol açabilir. Çocukluk yaş grubu ve erişkin doğuştan kalp hastalıklarında kalp krizi bu zeminde ortaya çıkıyor.”

Nedenler yaşa göre değişiyor

Çocuklarda görülen kalp krizi nedenlerinin doğuştan ya da sonradan gelişebildiğini ve yaş grubuna göre değişiklik gösterdiğini söyleyen Mustafa Koray Lenk, “İki yaş altındaki çocuklarda daha çok kalple ilgili yapısal bozukluklar karşımıza çıkıyor. Sonraki yaşlarda ritm bozuklukları, kalp kasının zayıfladığı veya kalınlaştığı durumlar ve genetik hastalıklar kalp krizine yol açıyor. Kalp krizinin tehlike etmenleri hipertansiyon, şeker hastalığı, sigara kullanımı, daha önceden Kawasaki hastalığı geçirmiş olması, ailede ve çocukta kan yağlarının yüksekliği (trigiserid, özellikle kötü huylu kolesterol yüksekliği), ailesel kalp kası hastalıkları ve ailede erken yaşta ani ölüm öyküsü olmaktadır” açıklamasında bulundu.

Bu belirtiler varsa dikkat!

Kalp kasında beslenme bozukluğu olan yeni doğan ve süt çocuklarının öyküsünde en sık hastaneye başvuru nedeninin açıklanamayan solunum sıkıntısı ve beslenme zorluğu olduğunu aktaran Lenk, koroner arter anormalliği olan küçük bebeklerde ciddi ağlama krizlerinin ortaya çıktığını söyledi. Büyük çocuklarda ise kalp krizinin ‘Geliyorum’ diyen en sık belirtisinin göğüs bölgesinde yerleşen rahatsızlık hissi olduğunu aktaran Mustafa Koray Lenk “Kalp krizinde hastaların yüzde 67’sinde göğüste ağrı, baskı, yanma ve sıkışma yakınmaları bulunuyor. Bu bulguların saatlerce devam etmesi yerine 2-10 dakika gibi kısa süreli olması kalp krizini düşündürmelidir. Bunlarda göğüs ağrısı istirahatten çok egzersizle birlikte olmaktadır” dedi. Kalp krizi ağrılarının göğüsten başlayarak sol kola doğru yayıldığını belirten Mustafa Koray Lenk, çocuklarda görülen ağrılar konusunda şu noktalara dikkat çekti:

“Çocuklardaki göğüs ağrısının kalp krizi kaynaklı olup olmadığının göstergesi, ağrının sona erme şeklidir. Eğer koşma veya oynamayla ağrı geçiyorsa kalp krizi düşünülmemelidir. Baygınlık ve baş dönmesi bazen açlık bazen ayağa hızlı kalkma bazen de kalp krizi sonucu oluşabiliyor. Ancak göğüste rahatsızlık, nefes darlığı ile birlikte oluyorsa kalp krizi akla gelmelidir. Tek başına boğaz ve çene ağrısının kalp yönünden bir önemi olmamakla birlikte önce göğüsten başlayan daha sonra boğaz ve çeneye yayılan ağrılarda kalp krizi açısından değerlendirilmeli. Özellikle soğuk terleme ile göğüste olan ağrılar kalp krizinin habercisi olabilir. Hiçbir nedeni yokken ani başlayan ve geçmeyen nefes darlığında kalp krizi düşünülmelidir. Göğüs ağrısıyla birlikte bulantı, kusma, mide ağrısı ve yanma yakınmaları da kalp krizine dikkat çekebilir.”

Mutlaka uzmana danışın

Özellikle diyabet, kan yağı yüksekliği ya da tansiyon sorunu gibi rahatsızlıkları olan çocukların elektrokardiyografilerinin (EKG) mutlaka değerlendirilmesi gerektiğini anlatan Prof. Dr. Mustafa Koray Lenk “Ritim sorunu, çabuk yorulma, bayılma ve göğüs ağrısı yakınmalarında mutlaka çocuk kardiyoloji uzmanına başvurulmalı. Kalp krizinin en önemli komplikasyonları ritim bozukluğu ve kalp yetmezliği olduğu düşünüldüğünde fizik muayenede ritme, kan basıncına ve dolaşım yeterliliği bulgularına odaklanılmalı. Kalp krizi anında çocuklarda terleme, kül rengini andıran solukluk, el ve ayakların soğukluğu bulunabilmektedir” diye bilgi verdi.

Spora başlamadan önce kontrol şart

Çocukların sportif aktivitelere başlamadan önce kalp sağlığı açısından muhakkak değerlendirilmesi gerektiği uyarısında bulunan Çocuk Sağlığı ve Çocuk Kardiyolojisi Uzmanı Prof. Dr. Mustafa Koray Lenk, “MR ve bilgisayarlı tomografi ile koroner arterlerdeki genişlemeler, daralmalar ve diğer anormallikler gösterilmeli, kalp kası enzimleri alınan kan örneklerinde değerlendirilmelidir. Çocuğun sportif aktivitelere katılmasının uygunluğuna genel fizik muayene, EKG, Doppler Ekokardiyografi ve efor testleri sonrası karar verilebilir” diyerek sözlerini sonlandırdı.

Yılbaşı’na özel beslenme önerileri

Yılbaşı’na özel beslenme önerileri

2020 Yılının bitimine sayılı günler kala hepimiz evlerimizde geçireceğimiz yılbaşı gecesi için hazırlıklar yapmaya başladık. Yılbaşı sofrasında her ne kadar dikkat etmeye çalışsak da bazen ipin ucu kaçabiliyor. “Yılbaşı sofrası ve yemekleri yüzünden bir akşam kaçamak yapmak, sağlıklı beslenme adına her şeyi bitirmek anlamına gelmez. Ama bir kronik hastalığınız varsa, kaçamak yapmak sağlığınızı riske atabilir” diyen Acıbadem Ankara Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Renan Güneş sözlerine şöyle devam ediyor: “Dolayısıyla diyabeti olanlar, tansiyon problemi yaşayanlar, kalp ve böbrek hastalıkları olanlar veya hastalıklarına bağlı sürekli ilaç kullananlar veya özel beslenme gerektiren durumlar söz konusuysa dikkatli olun. Böyle durumlarda bir günlük beslenme yanlışı bile önemli sorunlar yaşamanıza neden olabilir.”

Yeni yıla girerken bunlara dikkat!

Diyetisyen Renan Güneş, yılbaşı gününe özel beslenme önerilerini ise şu şekilde sıralıyor;

* Yemeğe çok aç oturmamaya çalışın.

* Kendinizi iyi hissettirecek yemek seçimleri yapın.

* Gün boyunca ara öğünler yapmaya çalışın.

* Yemek öncesi zeytinyağlı ve salata gibi hafif başlangıçlar ile yemeğe başlayın.

* Yılbaşı gecesi için et olarak hindi iyi bir tercih olacaktır ama onun yerine tavuk veya balık gibi beyaz etleri de tercih edebilirsiniz.

* Karbonhidrat olarak pilav, çorba veya ekmekten birini tercih edebilirsiniz.

* Tatlı olarak çok yağlı kızarmış şeker oranı ve kalorisi yüksek tatlılar yerine sütlü veya meyveli tatlıları tercih edebilirsiniz.

* Yılbaşının vazgeçilmezi kuruyemişleri tüketirken dikkatli olmakta fayda var. Hem kalorisi yüksek hem de kavrulmuş olanların tuz içeriği fazla olduğundan çiğ olanları tercih edilmeli ve küçük bir kâseden fazlası tüketilmemelidir.

* Yemek sonrası gece devam edeceğinden daha fazla kalori almamak için, taze sebze ve meyveleri atıştırabilirsiniz.

* Eğer alkol tüketecekseniz dikkatli olun. 1 gram alkolün 7 kalori olduğunu unutmayın. Alkol tüketimini de sınırlamaya çalışın. Alkol alırken kan şekerinizde dengesizlik yaratmaması için yemekle beraber tüketmeye özen gösterin. Alkol alırken aşırı yağlı yiyecekler tüketmemeye ve yavaş içerek geceye yaymaya çalışın.

* Kendi limitlerinizi belirleyin ve hayır demeyi öğrenin.

* Su tüketiminizi artırmaya çalışın.

 

Yılbaşının ilk gününe özel beslenme tüyoları

Yılbaşı gecesi çok kaçırdıysanız, ertesi gün beslenmenize ayrı bir özen gösterin. Yılbaşı sabahı hafif bir kahvaltı ile güne başlanmak gerektiğini söyleyen Diyetisyen Renan Güneş diğer maddeleri ise şu şekilde sıraladı;

* Kafeinli içeceklerden mümkün olduğumca uzak durun. Çay ve kahve tüketiminizi azaltın.

* Yeşil çay, beyaz çay, biberiye, kekik gibi bitki çayları tüketin ki ödeminizi atmaya yardımcı olsun.

* Su tüketiminizi artırın. Alkol vücutta su tutup ödem yapacağından birkaç gün alkolü vücuttan atabilmek için bol su tüketmeye özen gösterin.

* Şekerli yiyecekleri ve yağlı, kızarmış besinleri tüketmeyin.

* Hafif ara öğünler yapmaya çalışın.

* Hazırlayacağınız zengin bir sebze çorbası toksinleri vücudunuzdan uzaklaştırarak sizi tok tutar ve ödeminizi atmaya yardımcı olur.

* Daha fazla potasyum içeren yiyecekler tüketmeye çalışın. Daha fazla potasyum almak, sodyum fazlasının vücuttan atılmasını sağlar. Böylelikle ödemin azalmasını sağlar.

* Mümkünse ertesi gün ve sonrası birkaç gün hafif tempoda yürüyüş yapmaya çalışın.

Dünyada her yıl 17 milyon kişi inme geçiriyor

Dünyada her yıl 17 milyon kişi inme geçiriyor

İnme tüm dünyada ölüm ve sakatlığın önde gelen nedenlerinden arasında yer alıyor. Her yıl dünya genelinde 17 milyon kişi inme (felç) geçiriyor ve 6 milyon kişi bu nedenle hayatını kaybediyor. İnme nedeniyle vücudunda kalıcı hasar kalanların sayısı ise 5 milyonu buluyor. Türkiye’de yılda yaklaşık 200 bin kişinin inme geçirdiğini belirten Acıbadem Ankara Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Esra Mıhçıoğlu, inme nedenlerinin büyük bir kısmının önlenebilir olduğuna işaret ederek hareketsiz yaşamdan, fazla kilodan, sigara ve aşırı alkol tüketiminden, diyabet ve kolesterolü artıran alışkanlıklardan durulması çağrısında bulunuyor.

“İnme beynin bir kısmına oksijen bakımından zengin kan akışının engellenmesi ile oluşan hasarlanmadır” açıklamasında bulunan Acıbadem Ankara Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Esra Mıhçıoğlu sözlerine şöyle devam ediyor:

“Oksijenlenemeyen beyin hücreleri birkaç dakika sonra ölmeye başlıyor. Ortaya çıkış nedenleri ise iki ana grupta toplanıyor. Birincisi tıkanma, beyne giden damarların veya beyinin içindeki damarların çeşitli şekillerde tıkanması veya daralması (iskemik inme). İkinci mekanizma ise beyin dokusu içinde meydana gelen kanama (hemorajik inme). Tüm inmelerin yaklaşık yüzde 87‘si iskemik inmelerdir ve ana nedeni ateroskleroz adı verilen damar duvarlarını kaplayan yağ birikintileridir.”

İlk 4.5 saat hayati önemde

İnme acil bir tıbbi durum olduğunu ve tedavide hiç zaman kaybedilmemesi gerektiğini vurgulayan Dr. Esra Mıhçıoğlu, “Kişi ne kadar kısa sürede tedavi edilirse o kadar az hasar meydana gelecektir. İskemik inmeler için kullanılan trombolitik ajan, pıhtıyı çözüp kan akışını iyileştirerek çalışır. Üç saat içinde (ve bazı uygun hastalarda dört buçuk saate kadar) uygulanırsa felçten kurtulma şansını artırabilir” diyor. Uygun hastalarda beyindeki tıkalı kan damarı bölgesine kateter ile pıhtıyı giderici tedaviler uygulanıyor. Ayrıca “geçici iskemik atak” olarak tanımlanan ve beynin kan ile beslenmesinin geçici olarak kesintiye uğradığı durumlarda da “mini inme” yaşanıyor. Bu durumun şiddetli bir inmenin belirtisi olabildiğini hatırlatan Dr. Esra Mıhçıoğlu, “Geçici iskemik ataklar da kesinlikle ciddiye alınmalıdır” diye konuşuyor.

Ani gelen belirtiler

İnme belirtileri genellikle aniden geliyor ve kol, bacak veya yüzün bir kısmında uyuşukluk, güçsüzlük, yutma güçlüğü, baş dönmesi, konuşma ve başkalarını anlamada zorlanma, görme bozukluğu ve şiddetli baş ağrılarıyla kendini gösteriyor. Beynin sağ tarafının vücudun sol kısmını aynı şekilde sol yarıküresinin de vücudun sağ tarafını kontrol ettiğini hatırlatan Nöroloji Uzmanı Dr. Esra Mıhçıoğlu “Bu nedenle sağ beyinde meydana gelecek hasar, vücudun sol tarafında etkisini gösterir. Yaş ilerledikçe inme riski de artar. 55 yaşından sonraki her on yılda bu risk 2 katına çıkıyor. Kardiyovasküler hastalıklar da ileri yaştaki erkeklerde bu riski ve ölümü artırıyor” diyor.

İnmenin önlenmesinde en önemli unsurun risk faktörlerinin doğru değerlendirilmesi olduğuna dikkat çeken Dr. Esra Mıhçıoğlu, “Bazı risk faktörlerinizi değiştirebilir veya tedavi edebilirsiniz. Değiştiremediğiniz etmenleri de düzenli kontrollerle izleyebilir, inme riskini azaltabilirsiniz. Kalp kapak hastalıkları oral kontraseptif (doğum kontrol ilaçları) ilaçlar içinde içindeki östrojen miktarı arttıkça ve kullanım süresi 5 yılı geçtikçe risk artıyor diyebiliriz.”

Gebelikte inme riskine dair önemli açıklamalarda bulunan Mıhçıoğlu “Her 100.000 gebelikte 8.1 oranında görülüyor.   Gebelikte inme riskini artıran etmenler: Obezite, hipertansiyon, diyabet, kal kapak hastalığı, pıhtılaşma bozukluğu (orak hücreli anemi, lupus gibi), migren, sigara ve uyuşturucu kullanımı. Sadece hipertansiyon göz önüne alındığında hipertansiyonu olmayan gebelere göre inme riski 6-9 kat artıyor.

Önlenebilir risk faktörlerini sıfırlamak önemli

İnmeye yol açan nedenlerin başında yüksek kan basıncı yani hipertansiyon geliyor. Yüksek tansiyonun aynı zamanda kalp hastalığı riskini de artırdığına değinen Dr. Esra Mıhçıoğlu, “Kan basıncı ne kadar yüksekse, inme riski de o kadar yüksek demektir. Kan basıncınızı bilin ve uygun sıklıkta kontrol ettirin. Normal kan basıncı 120/80’in altındadır. Tansiyonunuz düzenli olarak 140/90 ve üzerindeyse yüksek tansiyonunuz olduğunu düşünmelisiniz. Doktorunuz, kan basıncınızı düşürmek için diyet veya yaşam tarzı değişiklikleri veya belirli ilaçlar önerebilir” diyor.

Tütün kan damarlarınıza zarar veriyor. Bu da damar tıkanıklıklarına yani inmeye yol açıyor. Dr. Esra Mıhçıoğlu, tütün kullanımının önlenebilir inme nedenleri arasında önemli bir yeri olduğunu belirterek “Yıllardır sigara içmiş olsanız bile, şimdi bırakarak riskinizi yine de azaltabilirsiniz.

Diyabet hastası olmak da inme riskini artıran faktörler arasında. Bu nedenle kan şekerinin kontrol altında tutulması gerektiğini vurgulayan Dr. Esra Mıhçıoğlu, yüksek kolesterol seviyesine de dikkat çekiyor:

“Kandaki büyük miktarlarda kolesterol, birikerek kanın pıhtılaşmasına neden olarak inmeye yol açabilir. Ayrıca, iyi kolesterol olarak bilinen HDL’nin düşük düzeyde olması erkeklerde inme için bir risk faktörü. Hareketsiz bir yaşam tarzı HDL kolesterolü düşürür. Bu nedenle fiziksel aktivite önemlidir. Haftada en az 150 dakika orta yoğunlukta aerobik egzersiz hem kolesterolü hem de yüksek tansiyonu düşürmek için yeterli olur. 20 yaşın üzerinde iseniz kolesterolünüzü test ettirin ve kolesterol seviyenizi gerektiği gibi ayarlamak için doktorunuza danışın.”

Hareketsiz yaşam tarzı ve fazla kilolu olmanın kalp damar hastalığı riskini artırdığını, beyne giden kanın önemli bir bölümünü taşıyan boyundaki atardamarlarda biriken yağlı tabaka ile tıkanabildiğini ve inmeye yol açtığını belirten Dr. Esra Mıhçıoğlu, diğer nedenleri de şöyle sıralıyor:

  1. Geçici iskemik atak: İnme benzeri belirtilerle ortaya çıkan geçici iskemik atak durumunda acil tıbbi yardım istemek gerekiyor.
  2. Atrial fibrilasyon (AF) ve diğer kalp hastalıkları: AF durumunda kalp boşlukları organize ve ritmik bir şekilde kasılamıyor. Kan kalp boşluğunda göllenme ve pıhtılaşma yaptığı için inme riski beş kat artıyor. Düzensiz kalp atışınız (atriyal fibrilasyon), kalp kapakçıklarında hastalık, konjestif kalp yetmezliğiniz varsa veya yakın zamanda kalp krizi geçirdiyseniz, doktorunuz kanınızı sulandırmak veya kolesterol seviyenizi düşürmek için ilaç yazabilir.
  3. Bazı kan hastalıkları: Yüksek alyuvar miktarı pıhtı oluşumu ihtimalini artırarak inme riskini yükseltir. Orak hücreli kansızlık hastalığı hasta hücrelerin atar damar duvarlarına yapışarak tıkanıklığa neden olması nedeniyle inme riskini artırabilir.
  4. Aşırı alkol alımı: Kadınlar için ortalama bir kadeh ve erkekler için ortalama iki kadeh içkinin üzerinde içki tüketimi kan basıncınızı artırabilir. Aşırı alkol tüketimi inmeye neden olabilir.
  5. Uyuşturucu madde kullanımı: Damar içi madde kullanımı yüksek inme riski içerir.. Uyuşturucu madde kullanımı çoğunlukla kanamalı inmelere neden olur.
  6. Doğum kontrol hapları: Zamanla çok daha güvenli hale gelseler de doğum kontrol hapı kullanan kadınların başka inme riskleri de varsa fazladan önlem alması gerekiyor. Bu nedenle kadınların doğum kontrol hapı kullanmadan önce yüksek tansiyon taraması yaptırması ve bu hapları kullandıkları dönemde sigara içmemesi gerekiyor. Doğum kontrol ilaç kullananlarda inme riski ileri yaş, hipertansiyon, sigara kullanımı ve auralı migren öyküsü durumunda artıyor.
  7. Uyku alışkanlıkları: Son araştırmalar, iyi dinlenmiş insanların daha düşük kalp hastalığı ve inme risklerine sahip olma eğilimini ortaya koyuyor. Sağlıklı uyku düzenini destekleyen alışkanlıklar edinmeniz sizi koruyabilir.

Meme estetiği emzirmeye engel değil

Meme estetiği emzirmeye engel değil

Günümüzde giderek daha fazla kadın meme estetiği nedeniyle ameliyat masasına yatıyor. Antik çağlardan bu yana kadında güzelliğin ve anneliğin simgesi olarak görülen memede yaşanan sorunların gelişen ameliyat teknikleri sayesinde rahatlıkla ortadan kaldırılabildiğini anlatan Acıbadem Ankara Hastanesi Estetik, Plastik ve Rekonstrüktif Cerrahi Uzmanı Dr. Çiğdem Demiroğlu Yakut, “Ancak meme operasyonlarının ciddi birer ameliyat olduğunu bilmek gerekir” diyor.

Uluslararası Estetik Plastik Cerrahi Derneği’nin verilerine göre estetik amacıyla yaptırılan cerrahi operasyonların başında meme büyütme ameliyatları yer alıyor. Bu ameliyatların sayısının 2018 yılında dünya genelinde bir milyon 862 bin 506’ya ulaştığını belirten Dr. Çiğdem Demioğlu Yakut, “Kadınlar çeşitli nedenlerden dolayı meme büyütme, küçültme ya da dikleştirme operasyonları için estetik cerrahların kapısını çalıyor” diyor.

Bel ve sırt ağrısına da yol açabiliyor

Meme ameliyatlarının nedeni her zaman sadece estetik kaygı olmuyor. Çünkü birçok kadın da meme büyüklüğü nedeniyle sırt, boyun ve bel ağrısı, duruş bozukluğu, meme altı pişikleri ve mantar enfeksiyonları ile nefes darlığı gibi sağlık sorunları yaşıyor. Kadınların ayrıca kıyafet bulamama, kilolu olmadığı halde öyle görülme nedeniyle psikolojik olarak da olumsuz etkilendiğini kaydeden Dr. Çiğdem Demiroğlu Yakut, “Bu durumda da kadınların vücutlarına uygun oranlarla yapılması sayesinde fiziksel ve psikolojik olarak rahatlığa ulaşmaları mümkün oluyor” diye konuşuyor.

Doğum, emzirme ya da sık sık fazla kilo alıp verme gibi durumlar memelerin formunun bozulmasına yol açabiliyor. Doğum ve emzirme sürecindeki hormonal etkiler nedeniyle meme dokusunun büyüdüğünü ve derinin de buna bağlı genişlediğini belirten Dr. Çiğdem Demioğlu Yakut, şöyle devam ediyor: “Emzirme süreci bitip hormon etkisi ortadan kalkınca meme dokusu, tekrar küçülür ancak derisinin elastikiyet kabiliyeti yeterli olmadığı için deri adapte olamaz. Sonuç olarak sarkık bir meme görünümüne neden olur. Bu durumda sarkan meme başı ve meme dokusunun eski yerine taşınıp, fazla derinin çıkarılarak bu organa tekrar dik ve dolgun bir görünümün kazandırılması mümkün oluyor. Eğer gerekirse silikon protezlerle de destekleniyor. Tüm bu ameliyatların alanında uzman ve ehil ellerde yapılması başarıyı artırıyor.”

Vücut yapısına uygun protez

Ergenlik döneminde meme gelişiminde sorun olan genç kadınların, estetik operasyon yaptırmak istediklerini belirten Dr. Çiğdem Demiroğlu Yakut sözlerine şöyle devam ediyor:

“Genellikle 20’li 30’lu yaşlardaki genç kadınlara yönelik estetik meme operasyonlarında kullandığımız altın standart, silikon meme protezi. Hastanın muayenesinde, göğüs kafesi genişliğine, mevcut meme hacmine, boyuna, deri esnekliğine ve tabii ki de arzuladığı görünüme göre vücut yapısına uygun olan protez seçimi yapılıyor. Protez, memenin alt kıvrımından yapılan yaklaşık 4-5 cm’lik bir kesiden yerleştiriliyor. Bu kesinin en büyük avantajı, ameliyat esnasında meme dokusunu hiç görmeden protezi yerleştirmemizi sağlamasıdır. Silikon protezler ister kas altına ister kas üstüne yerleştirilsin her koşulda meme dokusu ile herhangi bir ilişkisi yoktur. Bu nedenle ilerleyen dönemde kadınların bebeğini emzirmesine engel değildir.”

Dolgu maddelerine dikkat!

Meme estetiği söz konusu olunca “ameliyatsız” olarak tanıtılan dolgu yöntemleri de sıklıkla gündeme geliyor. Ancak Dr. Çiğdem Demiroğlu Yakut’un bu konuda önemli uyarıları var:

“Memenin içine dolgu enjekte edilmesi, kesinlikle hiç önermediğimiz bir yöntem. Çünkü meme dokusu içerisine enjekte edilen yabancı maddeler, geç dönemde reaksiyona neden olup apseleşme, akıntı, enfeksiyon gibi çok ciddi, tedavisi zor ve geri dönüşümsüz problemlere yol açabiliyor.”

Kış gözleri kurutur!

Kış gözleri kurutur!

Kış aylarının gelmesiyle gözlerimiz açısından değişik ve zorlu bir dönem başladı. Özellikle havaların soğumasıyla zamanımızın daha büyük bir bölümünü iç mekanlarda geçirmeye başladık, soğuk geçen kış nedeniyle de evlerimizi ve iş yerlerimizi daha az havalandırır olduk. Ev ve iş yerlerimizin ısıtılması nedeniyle iç mekanlarda var olan nem miktarı belirgin biçimde azaldı. Özellikle denize uzak, karasal iklimin hakim olduğu yerlerde yaşayanlar bu değişimi daha da yakından hissetmeye başladı. Acıbadem Ankara Hastanesi Göz Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Uğur Emrah Altıparmak kışın ve soğuğun göz sağlığımızı olumsuz etkileyebileceğini belirterek korunma yöntemleri hakkında bilgi veriyor…

Hava değişimlerinin sonucu olarak gözlerde kuruluk hissi başladığını söyleyen Prof. Dr. Uğur Emrah Altıparmak, gözlerimizde batma, yanma ve kaşıntı gibi şikayetler oluşabileceğini bazı kişilerde ise ara sıra bulanık görmeler şeklinde mevsim değişikliğinin kendini hissettirdiğini aktarıyor. “Mesleği gereği bilgisayar ve benzeri ekran kullanmak zorunda olanlarımız, ayrıca gözlerini daha az kırptılar” diyen Prof. Dr. Uğur Emrah Altıparmak sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Bunu farkında olmadan, sadece işlerine daha çok konsantre olurken yaptılar ve gözlerini ortalama 4-5 kez daha az kırptılar. Bu nedenle gözlerinde kuruluk şikayetlerinde artma hissedenler olduğu gibi, ilk kez bu tür şikayetlerle tanışanlarımız da oldu. Buna benzer kuruluk şikayetleri olan kişiler için en doğrusu tabii ki en yakınınızdaki göz hekiminize danışmak olacaktır.”

“Gözlerinizi nemlendirmeyi ihmal etmeyin”

Bu tarz şikayetler ile başvuran ve göz kuruluğu tespit edilen hastalarda ilk seçeneğin suni gözyaşı damlaları olduğunu aktaran Prof. Dr. Uğur Emrah Altıparmak “Hastamızın muayene bulguları ve şikayetleri bize hangi ilacı tercih etmemiz gerektiği konusunda yol gösterici oluyor. Bunun dışında mümkün olduğunca ev ve işyerinin havalandırılması ve ortamdaki nem miktarının artırılmasına yönelik tedbirler (nemlendiriciler, kalorifer peteklerinin üzerine bir tas içinde su konması gibi) de hastalarımıza öneriyoruz” diyor. İşi gereği uzun süre ekrana bakmak zorunda olanların sık sık ara vermesi gerektiğini kaydeden Prof. Dr. Uğur Emrah Altıparmak, “Bu aralarda ekrandan başka bir yere bakarak göz kırpmayı hatırlamalarını öneriyoruz. Bütün bu önerilere rağmen şikayetleri fazla olan hastalarımızda bir farklı tedavilere yöneliyoruz” diye devam ediyor.

Karın yağdığı bölgelerde güneş gözlüğü kullanılmalı

“Kış aylarına özgü başka bir durum da özellikle kar yağışı ve karın yerde çok kaldığı bölgede yaşayanları ilgilendiriyor” ifadelerini kullanan Prof. Dr. Uğur Emrah Altıparmak, sözlerini şöyle noktalıyor:

“Bilindiği gibi kar örtüsü var olan güneş ışınlarını bir ayna gibi yansıtarak gözümüze güneşin zararlı mor ötesi ışınlarının daha çok ulaşmasına neden oluyor. Bu nedenle karın yoğun olduğu bölgelerde, özellikle güneş ışınları da varsa mutlaka koruyucu güneş gözlüğü kullanmalarını öneriyoruz. Böylece güneş ışınlarının hem kısa hem de uzun vadede zararlı etkilerinden kaçınmamız mümkün oluyor.”

Her sıcaklık menopoz olmayabilir

Her sıcaklık menopoz olmayabilir

Ergenlik dönemi ile birlikte başlayan âdet kanamaları ilerleyen yıllarda doğal bir sürecin parçası olarak son bulmaktadır. Adet görmeye başlamak nasıl yaşamın doğal bir parçası olarak kabul edilse de adetlerin son bulması ya da başka bir deyişle menopoz da bir hastalık değil hayatın doğal döngüsünün bir parçası olarak kabul edilmelidir. Acıbadem Ankara Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Emre Özgü menopoz sürecini ve bu süreçte yapılması gerekenleri anlatıyor.

“Yumurtalık fonksiyonlarının zayıflaması sonucunda en az 6 ay süren adet görememe periyotları ve beraberinde yumurtalık fonksiyonlarını gösteren kan testlerinde yükselme ile tanı koyulabilen bu süreçte ateş basması, terleme, sinirlilik, uykusuzluk, ciltte kuruluk gibi şikayetler kadınların hayat kalitesini olumsuz şekilde etkileyebilmektedir” açıklamasında bulunan Acıbadem Ankara Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Emre Özgü sözlerine şöyle devam etti: “Menopozun ortalama görülme yaşı 48-52 olarak kabul edilmekle birlikte özellikle ailelerinde erken dönemde menopoz tanısı olan kişilerde bu süreç daha erken başlayabilmektedir. Bunun yanında geçirilmiş yumurtalık cerrahisi, sigara kullanımı gibi faktörler de menopoz yaşını etkileyebilmektedir. Menopoz bir hastalık olmadığı için tedavisi de gerekmez. Sadece bu süreçte kişinin gündelik yaşamını etkileyen şikayetler gelişirse bu şikayetlerin ortadan kaldırılması için gerekli önlemler alınabilir.”

Menopoz süreci doğru yönetilmeli

Genelde “kadınların korkulu rüyası” olarak bilinen menopoz sürecinin doğru yönetilirse kadınların sağlığının korunması için ideal bir fırsat olduğunu söyleyen Dr. Emre Özgü “Menopoz döneminde sıkça gözlenen ateş basması, terleme, kilo alımı gibi şikayetler uygun diyet ve egzersiz programları ile hafifletilebilir. Yaşam tarzı değişikliklerinin yeterli olmadığı durumlarda ilaç tedavisi de bu dönemin daha rahat atlatılmasına yardımcı olabilir. İlaç tedavileri temelde hormonal ve hormonal olmayan olarak iki temel kategoriye ayrılır. Uygun hasta seçimi ile her iki tip tedavi de hastalara güvenle uygulanabilmektedir. Tedavide temel amaç uygun hastaya sağlığını herhangi bir şekilde tehlikeye atmadan uygun tedavinin verilerek yaşam konforunun en yüksek kalitede tutulmasını sağlamak olmalıdır” dedi.

Kemik sağlığı için gerekli önlemler alınmalıdır

Menopoz döneminde baş gösteren şikayetlerin yanında adet kanamalarının kesilmesi ile bir başka ifade ile doğurganlık döneminde vücutta bulunan östrojenin ortadan kalkması sonucu kemiklerde erimenin hızlandığını aktaran Emre Özgü, kadınların bu süreçte kalp damar hastalıklarına karşı daha fazla duyarlı olduklarını söyledi. Bu sebeple menopozun genel sağlık durumunun değerlendirilmesi açısından kıymetli bir zaman dilimi olduğunu anlatan Özgü sözlerine şunları ekledi: “Kilo kontrolü, kan basıncı ve kan şekeri kontrolü, kemik sağlığı için gerekli önlemlerin alınması, menopozun görüldüğü yaşlarda daha sık karşımıza çıkan meme ve rahim ağzı kanseri için tarama programlarının etkili bir şekilde sürdürülmesi de genel sağlık açısından önem arz etmektedir. Genel olarak bilinenin aksine menopoz kadınlar için korkulacak bir dönem değildir. Aksine daha sağlıklı ve uzun bir ömür için bir başlangıç noktası olarak görülmelidir. Kadınların bu döneme ait endişe yaratan şikayetlerinden ise uygun yaşam tarzı değişiklikleri ve tedaviler ile kolayca kurtulması mümkün olacaktır.”

Emzirme sırasında anne “sevgi” hormonu salgılıyor

Emzirme sırasında anne “sevgi” hormonu salgılıyor

Emzirme, hamilelik macerası sonrasında merakla beklenen doğumun ardından anne ve bebeğin birbiri ile iletişim kurmasını sağlayan çok özel ve tarif edilemeyen bir andır. Anne sütü gibi eşsiz bir besinin bebeğe doğumundan itibaren sağlanması için emzirmenin teşvik edilmesi ve her koşulda desteklenmesi hem anne hem de bebek sağlığı açısından çok önemlidir. Ama yalnızca fiziksel sağlığı için değil, ruhsal yönden de anne ve bebek emzirme sürecinin çok özel olduğunu söyleyen Acıbadem Ankara Hastanesi Kadın Doğum Sorumlu Hemşiresi Müge Pelin Düzgün anlatıyor…

İlk 6 ay anne sütü ile beslenme sağlanmalı

Bebeğin hem ruh hem de vücut sağlığı için en uygun besinin anne sütü olduğunu söyleyen Müge Pelin Düzgün “Eğer annenin sütü bebeğin gelişimi için yeterli ise ilk 6 ay anne sütünden başka bir gıdanın verilmesine gerek yoktur. Özellikle doğumdan sonra gelen kolostrum (ağız sütü) bebeğin ilk aşısı niteliğinde olup zatürre, ishal ve alerjik hastalıklar kolostrum ile beslenen bebeklerde daha az görülür. Anne sütü her zaman ve her yerde kullanıma hazırdır. Temiz ve uygun ısıdadır. Sindirimi oldukça kolay ve rahattır. Anne sütü her bebeğe özeldir, bu nedenle bebeğin bütün ihtiyaçları rahatça karşılanabilir. Anne sütü ile beslenen çocuklarda ‘şeker hastalığı, obezite, damar sertliği, ishal, astım’ gibi hastalıkların görülme sıklığı oldukça azdır” açıklamasında bulunuyor.

Emzirmek ruhsal gelişim için büyük önem taşıyor

“Emzirme aynı zamanda anne ile bebek arasında sevginin güçlü bir bağın kurulması açısından da önem taşıyor” ifadelerini kullanan Düzgün sözlerine şöyle devam ediyor: “Emzirme bebeğin ruhsal gelişimi için önemli bir unsurdur. Anne bebek arasında sevgi bağının gelişmesi, bebekte güven duygusunun oluşmasına çok olumlu olarak katkı sağlar. Bebek emzirme sırasında annesinin sıcaklığını hisseder, acıktığında kendisinin beslenmesinden huzur bulur. Emzirme sırasında annesine bakar ki yeni doğan bebekler yaklaşık 20 cm uzaklığı görür ki, bu da emzirme pozisyonunda annesinin yüzünü görebilmesi anlamına gelir. Anne ise bebeği emzirmeye başladığında oksitosin hormonu diğer adıyla sevgi hormonu salgılanır. Böylece annenin emzirme sürecinde aldığı keyif de artar”

Bebeğinizi ne sıklıkla beslemelisiniz?

Bebeğin emzirme düzeniyle ilgili de önerilerde bulunan Düzgün emzirmede zaman sınırı olmadığını belirtiyor. Gelen süt miktarının artmasının emzirme sıklığı ile doğru orantılı olduğunu söyleyen Müge Pelin Düzgün “Yeni doğan bebekler genellikle günde 8-10 öğün emmek isterler. Sık emzirme, bol süt gelmesini sağladığı gibi göğüslerin şişmesini ve acımasını da önler” bilgisini paylaşıyor.