Yazılar

Karın germe estetiği kilo vermek için yapılmıyor

Kıyafetin bel kısmı tam oturuyor ama göbek bölgesi sarkıyor mu? Aynada düz bir karın görmek isterken, doğumdan sonra sarkan cilt sizi rahatsız mı ediyor? Ya da epeyce kilo verdiniz ama fazlalıklar hâlâ orada mı duruyor? Karın bölgesinde oluşan bu fazlalıklar, sadece estetik kaygılara değil aynı zamanda günlük yaşamda fiziksel rahatsızlıklara da neden olabiliyor. İşte bu noktada karın germe ameliyatı, yani abdominoplasti, hem görünüm hem hareket kabiliyeti açısından bir seçenek olarak öne çıkıyor. Acıbadem Kartal Hastanesi Estetik, Rekonstrüktif ve Plastik Cerrahi Uzmanı Dr. Ömercan Yağız Öksüz, “Karın germe operasyonuyla gevşeyen karın kaslarını sıkılaştırıyor, sarkan deri ve fazla yağ dokusunu alıyoruz. Böylece daha düz bir karın, daha sıkı bir bel çevresi ile vücut hatlarını şekillendiriyor ve daha özgüvenli bir duruş hedefliyoruz. Elbette bu bir zayıflama yöntemi değil ama uygun kişilerde estetik ve psikolojik açıdan çok tatmin edici sonuçlar veriyor” diyerek ameliyatın sonuçlarını özetliyor. Ameliyat süreci ve sonrası için dikkat edilmesi gereken noktalar hakkında kapsamlı bilgiler paylaşan Estetik, Rekonstrüktif ve Plastik Cerrahi Uzmanı Dr. Ömercan Yağız Öksüz, hastaların karın estetiği ameliyatına dair en çok yönelttikleri soruları yanıtladı.

Dr. Ömercan Yağız Öksüz

Dr. Ömercan Yağız Öksüz

Karın germe operasyonu nedir?

Tıp literatüründe “abdominoplasti cerrahisi” olarak adlandırılan bu operasyon halk arasında genellikle “karın toparlama, karın yağlarını aldırma” olarak biliniyor. İşlem genel olarak doğum, hızlı kilo alıp verme veya çeşitli sebeplerle ortaya çıkan karın bölgesindeki fazla cilt ve yağ dokusunun alınması ve gevşeyen karın kaslarının sıkılaştırılmasını kapsıyor.

Kimler operasyon için uygun?

Karın germe ameliyatı doğum sonrası sarkma yaşayan kadınlar, büyük kilo kaybı yaşamış bireyler ya da karın kaslarında ayrışma oluşmuş hastalar için uygun bir seçenek olabiliyor. Ciltte çatlak, gevşeme ve içe doğru çökme gibi durumlarda da tercih edilebiliyor. Ancak halen kilo verme sürecinde olan, gebelik planlayan ya da ciddi sağlık sorunu olan hastalarda ameliyat önerilmiyor.

Bu ameliyat ile kilo verebilir miyim?

Fazla kilolardan kurtulmanın yolu sağlıklı bir beslenme, kalori dengeleme ve yeterli fiziksel aktiviteden geçiyor. Bu operasyon ise hastaları fazla kilolardan kurtarmadığı gibi operasyon sonrası ciddi derecede ve hızlı şekilde alınan kilolar, karın bölgesinde istenmeyen görüntülere ve yara izlerinin ciddi derecede genişlemesine neden olabiliyor. Karın bölgesinde ciddi derecede kas gevşemesi, deri fazlalığı olan hastalarda 1-2 beden küçülme görülebiliyor. Bununla birlikte kilo alınmaması için operasyon sonrası kilo takibi ve diyet öneriliyor.

Hangi operasyon yöntemi bana uygun?

Karın germe ameliyatının iki farklı teknikle uygulandığını söyleyen Estetik, Rekonstrüktif ve Plastik Cerrahi Uzmanı Dr. Ömercan Yağız Öksüz, mini abdominoplastinin sadece göbek altı bölgesinde sınırlı sarkması olan kişiler için tercih edildiğini söylüyor. Bu yöntem daha kısa sürede iyileşme ve daha az iz bırakma avantajı sağlıyor. Total abdominoplasti yöntemi ise hem üst hem alt karın bölgesine müdahale edilmesiyle, kas sıkılaştırması da sağlıyor.

Ameliyata nasıl hazırlanmalıyım?

Operasyondan en az 4 hafta önce sigarayı bırakmak, kilo kontrolünü sağlamak ve aşırı beslenmeden kaçınmak önem taşıyor. Ayrıca ameliyat sonrası 1 ay boyunca korse kullanımı gerekeceği için hastaların bu süreci planlarken mevsimi ve günlük hayat koşullarını göz önünde bulundurmaları gerekiyor.

Germe ameliyatında karın yağları da alınabilir mi?

Eğer hastanın karın bölgesinde lokalize yağlanma söz konusuysa, aynı seansta liposuction (yağ alma) işlemi de yapılabiliyor. Bu sayede bel-kalça geçişi daha estetik bir hale getiriliyor ve kontur düzeltmesi sağlanıyor. Ancak bu karar, her hasta için ayrı ayrı değerlendiriliyor.

İşime ne zaman dönebilirim?

Hastalar genellikle 1 gün içinde taburcu ediliyor. İlk 5 gün içinde işe dönülmesi önerilmiyor; ancak masa başı işi olan bireyler 1 haftada günlük yaşantılarına dönebiliyor. Operasyondan sonraki ilk 2 hafta boyunca öne eğilerek yürüme, sırt üstü ve düz pozisyonda yatma, ağır kaldırma ve spor aktivitelerinden kaçınmak gerektiğini belirten Dr. Ömercan Yağız Öksüz, “Operasyondan sonraki ilk 4 hafta korse kullanılmasını, sigara kullanılmamasını ve cinsel aktiviteden uzak durulmasını istiyoruz. Alkol kullanımı ilk 2 hafta kısıtlanmalı. Her şey yolunda giderse 4 haftadan itibaren havuza ve denize girebilirsiniz” diyor.

Ameliyat kalıcı iz bırakıyor mu?

Yara izi tamamen geçmese de, genellikle iç çamaşırının altında kaldığı için dışarıdan fark edilmiyor. Toplam iyileşme süreci 1 yılı bulsa da ilk birkaç ay belirgin olan izler, zamanla rengi açılarak silikleşiyor. Yara izinin belirginliği kişiden kişiye değişiyor ve sigara kullanımı, yatış pozisyonu gibi faktörler iyileşme sürecini etkileyebiliyor.

Ameliyatın riskleri var mı?

Tüm cerrahi işlemlerde olduğu gibi karın germe operasyonunun da bazı riskleri bulunuyor. Operasyon sonrası nadir de olsa hematom (kan birikmesi), yara açılması, enfeksiyon ya da iz kalma gibi komplikasyonlar görülebiliyor. Bu nedenle işlemin mutlaka steril koşullarda, uzman bir plastik cerrah tarafından yapılması gerektiğini vurgulayan Estetik, Rekonstrüktif ve Plastik Cerrahi Uzmanı Dr. Ömercan Yağız Öksüz, “Sigara kullanan hastalarda yara iyileşmesi ciddi şekilde bozulabiliyor. Aynı şekilde ameliyat sonrası yürüyüş ve yatış pozisyonlarına dikkat edilmezse dikişlerde açılma görülebiliyor. Bu nedenle tüm talimatlara eksiksiz uyulmalı ve kontroller aksatılmamalı” sözleriyle uyarıda bulunuyor.

Ameliyat psikolojiyi nasıl etkiliyor?

Karın germe ameliyatı yalnızca fiziksel görünüm üzerinde değil, psikolojik iyi oluş hali üzerinde de etkili olabiliyor. Öncelikle özgüven duygusu artıyor. Kişiler kıyafet tercihlerinden tatil planlarına kadar birçok alanda daha rahat ve özgüvenli hissediyorlar. Özellikle yaz aylarında mayo veya bikini giymekte zorlanan kişilerin yaşam kalitelerinde belirgin bir artış sağlanıyor. Ayrıca, hastalar sosyal ortamlarda kendilerini daha rahat hissediyor ve aynaya bakarken özgüvenlerinin arttığını ifade ediyorlar. Bu nedenle, karın germe ameliyatının estetik beklentiler kadar ruhsal iyilik haline de katkı sağlayan bir operasyon olduğu belirtiliyor.

 

#pausesaglik #pausedergi #pausejournal #hanedancity #pausesanat #pausespor #pauseturizm #pausetv #pauseoto

Varis akciğerde pıhtıya neden olabilir!

Dinlenmeden sürdürülen mesailer, sürekli ayakta durmak, sigara içmek, dar ve sıkı kıyafetler giymek, aşırı kilo alımı, hareketsiz bir yaşam, hatta uzun süre sandalyede oturmak… Tüm bunlar, çağımızın sıradan alışkanlıkları gibi görünse de kişinin konforunu gitgide azaltan hatta akciğer atardamarında pıhtıya bile yol açabilen varis hastalığına zemin hazırlıyor. Bu yaşam tarzının yaygınlığı sebebiyle de varis kadınlarda daha sık olmak üzere her 5 kişiden 1’inde görülüyor. Acıbadem Kartal Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Eyüp Murat Ökten, erken teşhis edildiğinde günümüz tıp teknolojisiyle varisin tedavi edilebilir bir hastalık olduğuna işaret ederek, “Hastalığın erken dönemlerinde ağrıyla birlikte bacak damarlarında belirginleşme ve hafif şişlik oluşur. Doktora bu dönemde başvurulması, varis hastalığının operasyona gerek kalmadan modern tıp yöntemleriyle etkili bir şekilde tedavi edilmesini sağlar” diyor.

Prof. Dr. Eyüp Murat Ökten

Prof. Dr. Eyüp Murat Ökten

Her 5 kişiden 1’inin sorunu!

Ülkemizde görülme oranı yüzde 20 olan, bir başka deyişle her 5 kişiden 1’ini etkileyen varise, son yıllarda, özellikle pandemi dönemiyle birlikte hareketsizliğin artması nedeniyle daha sık rastlanıyor. Hamilelik, doğum ve doğum kontrol ilaçlarıyla ortaya çıkan hormonal değişimler ile genetik yatkınlık gibi etkenlerle varisin kadınlarda görülme sıklığı erkeklerden yüzde 15 oranında daha fazla olarak kayıtlara geçiyor.  Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Eyüp Murat Ökten, varis oluşumunu kolaylaştıran risk etkenlerini şöyle sıralıyor: “Yaş, genetik faktör, hamilelik, obezite, hareketsizlik veya uzun süre ayakta kalmak damarlarda varis oluşumunu tetikler. Varis, özellikle uzun saatler oturarak veya ayakta çalışma zorunluluğu olanlarda; örneğin öğretmenler, bankacılar, garsonlar, doktorlar ve uçuş personelinde yaygın olarak gözlemlenir.”

Ağrıyla başlıyor, krampla devam ediyor

Varis hastalığı, bacaklardaki toplardamarlarda genişleme ve kirli kan akışında bozulma sonucunda damarların belirgin ve kıvrımlı bir görünüm almasıyla ortaya çıkıyor. Varis ilk yıllarda çoğunlukla görüntü rahatsızlığı verse de büyük damar paketlerinin oluşmasıyla ağrı ve kramplar yaşanıyor. Bu nedenle hastalar genellikle ağrı şikayetiyle doktora başvuruyor. Ağrıya bacak damarlarında daha önce görülmeyen mavi veya morumsu şişlikler, ödem oluşumu, damar çevresinde kaşıntı, ayaklarda yanma, merdiven çıkarken zorlanma ve özellikle geceleri artan bacak krampları eşlik ediyor. Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Eyüp Murat Ökten, “Bu aşamada bacakları yukarı kaldırmak, soğuk suyla duş almak ve varis çorabı kullanmak ağrıyı hafifletebilir. Daha ileri aşamalarda ise bacaklarda yaralar ve damarlarda ani kanamalar gelişebilir” şeklinde konuşuyor.

Akciğerde pıhtıya yol açabiliyor!

Varis denildiğinde aklımıza ‘estetik bir sorun’ geliyor. Oysa varisin sadece estetik görünümü değiştirmekle sınırlı kalmadığına, tedavi edilmezse ciddi sağlık sorunlarına da neden olabileceğine dikkat çeken Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Eyüp Murat Ökten, “Varis ciddi bir iş gücü kaybına yol açabilir. İleri aşamalarda küçük travmalarla bile ciddi kanamalar oluşabilir. Hastaların yaşam kalitelerini bozan ve bazı klinik durumlarda özelikle akciğer atardamarına pıhtı kaçmasına neden olabilen bir hastalıktır” sözleriyle uyarıda bulunuyor.

Hastaya uygun tedavi planı oluşturuluyor

Yaşam tarzı değişiklikleri varis semptomlarını hafifletse de kalıcı tedavi için mutlaka uzmana başvurmak gerekiyor. Hekime başvuran hastalara yapılan muayene ve tetkiklerle tanı konuluyor,  hastalığın evresi belirleniyor. Damarların iç yapıları, kanın akış yönü ve hızı, damar duvarlarının durumu ve olası pıhtılaşmalar için doppler ultrason incelemesine başvuruluyor. Böylece kılcal varis gibi ilk evrelerden ileri evrelere kadar farklı seviyeler için hastaya en uygun tedavi planı oluşturuluyor.

Erken teşhis ciddi sorunların oluşmasını önlüyor

Tedavide öncelikle hastanın yaşam kalitesini arttırıp hastalığın ilerlemesinin önüne geçmek ve gelişebilecek olan komplikasyonları önlemek hedefleniyor. İyileşmeyen yaralar ve emboli (vücutta dolaşan bir kan  pıhtısının damar tıkanıklığına neden olarak organın ya da dokunun kan akışını önlemesi) gibi ciddi klinik durumların ortaya çıkmaması için erken tanının önemini vurgulayan Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Eyüp Murat Ökten, şunları dile getiriyor: “Varisten tamamen kurtulmanın mümkün olmadığına yönelik yanlış bir fikir olsa da erken teşhis ve doğru yöntemlerle günümüzde bu hastalık tedavi edilebilir. Medikal tedavide ilaçlar ve varis çorapları kullanılır. Cerrahi tedavide ise damarların yakılarak çıkarılması, endovenöz termal ablasyon ve skleroterapi gibi prosedürler uygulanır. Tecrübeli merkezlerde gerçekleştirilen tedavi sonrasında varis hastalığının tekrarlama oranı da yüzde 1’den daha azdır.”

Tedavi sonrasında hayat tarzı değişimi şart!

Tedavi sonrası dönemde ise hastaların kontrollerini ihmal etmemeleri, sağlıklı beslenmeleri ve hayat tarzlarını değiştirmeleri gerekiyor. Prof. Dr. Eyüp Murat Ökten, “Örneğin, sürekli oturarak çalışan bir kişinin sık molalar vererek ayağa kalkma süresini arttırması bile fayda sağlar. Hastalara, sporu hayatlarının bir parçası haline getirmeleri tavsiye edilir” diyor.

Hamilelikte obezite tehlikesi!

Dünya Sağlık Örgütü tarafından “sağlığı bozacak ölçüde vücutta aşırı yağ birikmesi” olarak tanımlanan obezite, son yıllarda küresel boyutta bir halk sağlığı sorunu haline geldi.  Zira, obezite pek çok kronik hastalığın gelişme riskini artırırken, dünya çapında ölüm nedenlerinin de başında geliyor. Acıbadem Kartal Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Halenur Bozdağ, görülme sıklığı dünya ile birlikte ülkemizde de giderek artan obeziteden kadınların daha fazla etkilendiğini belirterek, “Öyle ki Sağlık Bakanlığı tarafından 2017 yılında gerçekleştirilen Türkiye Beslenme ve Sağlık Araştırması’nın raporuna göre; obezitenin erkeklerde görülme sıklığı yüzde 24.6 iken bu oran kadınlarda yüzde 39.1’e yükselmektedir. Birçok çalışmanın verileri, doğurganlık çağındaki 20-39 yaş grubu kadınlarda obezite görülme oranının yüzde 20-35 olduğunu ve morbid obezite görülme oranlarında giderek artış gözlendiğini göstermektedir” diyor.

Doç. Dr. Halenur Bozdağ

Doç. Dr. Halenur Bozdağ

Çocukluk çağı obezitesi riskini 2 kat artırıyor!

Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Halenur Bozdağ, obezite sorunu yaşayan anne adaylarında hamilelik sürecinin düzenli ve yakın takip gerektirdiğine dikkat çekerek, “Obezite hem anne adayının hem bebeğin sağlığını tehdit edebilmektedir.  Örneğin, bu annelerin bebeklerinde, çağımızın önemli sorunu olan ve görülme sıklığı giderek artan çocukluk çağı obezitesinin gelişme riski ciddi oranda artmaktadır. Yapılan çalışmalar, gebeliğin ilk  3 ayı içindeki maternal obezite ile çocukluk çağı obezitesi arasında ilişki olduğunu ortaya koymaktadır. Çalışma sonuçlarına göre; annesi gebeliğin ilk 3 ayında obez olan çocukların 2 yaşına geldiklerinde obez olma riskleri 2 kat artarken, 3 – 5 yaşlarına geldiklerinde bu risk artış göstererek 2.3 kat olmaktadır” uyarısında bulunuyor.

Bebeklerde kalp hastalığı, hipertansiyon ve diyabete zemin hazırlıyor!

Bebeklerin fizyolojilerinin hamilelik sürecinde anneden gelen besinlere uyum sağladığını vurgulayan Doç. Dr. Halenur Bozdağ, bu adaptasyonun bebeklerin metabolizmalarını kalıcı olarak değiştirebildiğine işaret ederek, “Anne karnındayken programlanmış olan bu değişiklikler bebeklerde obezitenin yanı sıra kalp hastalığı, hipertansiyon ve insüline bağımlı olmayan diyabet dahil olmak üzere yaşamın ilerleyen dönemlerinde ortaya çıkan çeşitli hastalıklara da zemin oluşturmaktadır” diyor.

Annede kalıcı sorunlara yol açabiliyor!

Obezite, hamilelik sürecinde sadece anne karnındaki bebekte değil anne adayında da ciddi sağlık sorunları oluşturabiliyor. Doç. Dr. Halenur Bozdağ, bu hastalıkları şöyle özetliyor: “Obezite sorunu yaşayan anne adaylarında gebelik şekeri 2.6, gebelikte yüksek tansiyon 2.5 ve preeklampsi 3.2 kat artış göstermektedir. Gebelik sürecinde ve lohusalıkta damarlarda pıhtı oluşumu gibi ek sorunlar da yaşanırken, doğum sonrasında tip 2 diyabet yaşanırken, doğum yüksekliği gibi sağlık sorunları kalıcı olabilmektedir.”

Yakın takip ve tedaviyle önlenebiliyor

Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Halenur Bozdağ,  aslında hamilelikte obezitenin önlenebilir bir sağlık sorunu olduğuna dikkat çekerek,  “Düzenli beslenme, yeterli fiziksel aktivite ve her şeyden önemlisi gebeliğe ideal kiloyla başlamak ve bunun için doğum öncesi danışmalık almak, sorunların oluşmasını önlemenin etkili ve ulaşılabilir bir yoludur” diyor.  Obezitenin oluşturacağı riskleri en aza indirmek için hamileliğin ilk haftalarından itibaren yakın takip  ise büyük bir öneme sahip.  Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Halenur Bozdağ, ilk muayenede obezitenin neden olabileceği sağlık sorunlarının araştırıldığını belirterek, sözlerine şöyle devam ediyor: “Bunun için diyabet açısından açlık kan şekeri, üç aylık kan şekeri göstergesi olan HbA1C ve gerekirse şeker yükleme testi yapılır.  Kalp sağlığı açısından kan yağları ve ihtiyaç halinde kardiyolojik değerlendirme istenebilir. Tansiyon takibi günlük bakılabilir ve yüksek tansiyona eşlik eden baş ağrısı veya görme bulanıklığı gibi bulgular açısından anne adayı bilgilendirilir. Bebeğin gelişimi, kilo alımı, anneye ait risk faktörlerinden etkilenme durumu ve iyilik hali her görüşmede değerlendirilir.”

Sağlıklı beslenme ve fiziksel aktivite şart

Hamileliğine aşırı kilolu veya obezite sorunuyla başlayan anne adaylarında aylık kilo alımının bir plana oturtulması gerektiğine dikkat çeken Doç. Dr. Halenur Bozdağ, diyetisyen eşliğinde kişiye özel bir diyet listesi oluşturularak sağlıklı beslenme ve kalori kontrolünün yapıldığını belirtiyor. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Halenur Bozdağ, fiziksel aktivite konusunda da anne adaylarının desteklenmeleri gerektiğini vurgulayarak, “Düzenli açık hava yürüyüşleri günlük hayatın bir parçası haline getirilmelidir. Her gün 30 dakikalık açık havada yürüyüş veya ev içinde günde 3 kez 20 dakikalık aktivitede bulunmak, hamileliğin sağlıklı geçmesi için son derece önemlidir” diye konuşuyor.

Obezite sorunu varsa 5-9 kilodan fazla alınmamalı!

Hamilelikte ne kadar kilo alınması gerektiği ise hamileliğin başlangıcındaki kiloya göre değişiyor. Vücut Kitle İndeksine göre zayıf olan anne adaylarının hamilelik sonuna kadar 12.5-18 kilo; ideal kiloda olanların 11.5-16 kilo; fazla kilosu olanların 7-11.5 kilo almaları öneriliyor. Obezite sorunu yaşayan anne adaylarının  ise 5-9 kilodan fazla almamaları önem taşıyor. Doç. Dr. Halenur Bozdağ, “Genel olarak bakıldığında, Vücut Kitle İndeksi’ne göre zayıf ve normal ağırlıktaki gebelerde ayda en fazla 2 kilo alımı, kilolu veya obezite sorunu olan gebelerde ise en fazla bir kilo alımı önerilmektedir” diyor.

Hipertansiyon 20 yaşın altındaki gençlerde hızla yaygınlaşıyor!

Dünyada önlenebilir ölüm nedenleri arasında ilk sırada yer alan hipertansiyon atar damarlardaki kan basıncının sürekli normalin üzerinde seyretmesi olarak tanımlanıyor. Dünyada 1 milyar 280 milyon, ülkemizde de 16 milyonu aşkın kişinin hipertansiyon hastası olduğu belirtiliyor. Bir başka deyişle, ülkemizde her 3 kişiden 1’i hipertansiyonla mücadele ediyor. Üstelik, yapılan son çalışmalar, hipertansiyonun artık 20’li yaşlarda, hatta 15-19 yaş aralığında bile giderek daha sık görüldüğünü ortaya koyuyor.   Acıbadem Kartal Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Murat Turfan, hipertansiyonun gençlerde hızla yaygınlaşmasında modern hayatın getirdiği hareketsiz yaşam ve fast food tarzı beslenmenin önemli bir etkisi olduğuna dikkat çekiyor.

Hipertansiyonda erken teşhis ve tedavinin yaşamsal önem taşıdığını vurgulayan Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Murat Turfan, “Zira, geç kalındığında kalp yetmezliği, inme ve böbrek yetmezliği gibi ciddi komplikasyonlar gelişebilmektedir. Ancak hipertansiyon çoğunlukla organ hasarı oluşturuncaya dek belirti vermemektedir. Bu nedenle, gençlerin hiçbir yakınmaları olmasa bile 18 yaşından itibaren tansiyonlarını yılda bir kez ölçtürmeleri ve hipertansiyonun risk faktörlerinden biri bile varsa yaşam tarzlarını daha dikkatli planlamaları son derece önemlidir” diyor. Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Murat Turfan, hipertansiyon yaşını öne çeken 8 etkeni anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu!

Prof. Dr. Murat Turfan

Prof. Dr. Murat Turfan

Obezite

Modern yaşamın sonucu olarak azalan fiziksel aktivite ve fast food tarzı tüketimin artması gibi  faktörler nedeniyle obezite gençlerde hızla yaygınlaşıyor. Obezitenin yol açtığı en önemli sorunların başında ise hipertansiyonun geldiğine işaret eden Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Murat Turfan,  sözlerine şöyle devam ediyor: “Aşırı vücut ağırlığı kalbin daha fazla kan pompalamasına ve damar duvarlarının gerginliğinin artmasına, bu tablo da kan basıncının yükselmesine sebep olmaktadır. Vücut kitle indeksinde her 1 birimlik artış, hipertansiyon riskini yüzde 7 oranında artırmaktadır.”

Nasıl önlem almalı? Sağlıklı beslenerek ve düzenli egzersiz yaparak Vücut Kitle İndeksinizi 18.5–24.9 aralığında tutmaya özen gösterin.

Aşırı tuz tüketimi

Sodyum, toplumda bilinen adıyla tuz, damarların kasılmasına neden olarak tansiyonu yükseltiyor. Hipertansiyonun son yıllarda gençlerde daha sık görülmesinde, içeriğinde bolca tuz barındıran fast food gıdalara olan yönelim önemli bir rol oynuyor.

Nasıl önlem almalı? Dünya Sağlık Örgütü, günlük 5 gramdan fazla tuz tüketilmemesi gerektiğine dikkat çekiyor. Yemeklerinizi tuz yerine baharat, limon veya sarımsakla tatlandırın. Fazla tuz içermeleri nedeniyle fast food ve paketli gıdalardan da kaçının.

Hareketsiz bir yaşam

Dünya Sağlık Örgütü’ne göre, gençlerin yüzde 80’inden fazlası yeterince hareket etmiyor; boş zamanlarını cep telefonu ve tablet karşısında geçiriyor. Fiziksel aktivite eksikliği de damar sağlığını bozarak kan basıncını yükseltiyor.

Nasıl önlem almalı?  Haftada 150 dakika egzersiz yapan bireylerde risk yüzde 30 oranında azalıyor. Haftada en az 5 gün, günde 30 dakika yürüyüş veya kardiyo egzersizleri yapmayı alışkanlık edin.

Sigara ve alkol kullanımı

Sigara, damarların daralmasına ve damar içi hasara yol açabiliyor. Bu nedenle, sigara kullanan gençlerde hipertansiyon riski içmeyenlere göre yüzde 20 oranında daha fazla oluyor. Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Murat Turfan, düzenli alkol tüketiminin de kan basıncını yükselten önemli bir etken olduğunu vurgulayarak, “Haftada 100 gramdan fazla alkol almak hipertansiyon riskini yüzde 40 oranında yükseltebilmektedir” diyor.

Nasıl önlem almalı? Sigaraya hiç başlamayın, eğer kullanıyorsanız en kısa zamanda bırakın. Alkolü tamamen bırakın veya  sınırlandırın.

Uyku bozuklukları

Günümüzde, gençlerde genellikle teknoloji bağımlılığı, stres veya fazla kiloların neden olduğu uykusuzluk ile uyku apnesi gibi uyku bozuklukları da hipertansiyon yaşını öne çekiyor. Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Murat Turfan, “Uykusuzluk ve uyku apnesi gibi uyku bozuklukları gece boyunca oksijen düşüklüğüne neden olmakta, bu sorun da hipertansiyonu tetiklemektedir” diyor.

Nasıl önlem almalı? Uyku kalitesine dikkat edin ve horlama sorununuz varsa mutlaka uyku konusunda uzman bir hekime başvurun.

Kahve ve enerji içecekleri

Enerji içecekleri, özellikle de kahve gençlerin en çok tercih ettikleri içecekler. Ancak içeriklerinde bulunan kafein aşırı alındığında nabzı ve tansiyonu yükselten bir etkiye sahip. Örneğin, 400 mg’ın üzerindeki kafein (4 fincan kahve) tansiyonda ani artışlara yol açabiliyor. Enerji içecekleri de yaklaşık dört fincan kahve ile aynı miktarda kafein içeriyor.

Nasıl önlem almalı? Günde 2-3 fincandan fazla kahve tüketmeyin, enerji içeceklerinden de kaçının.

Stres ve anksiyete

Günümüzde gençlerin stres oluşturan faktörlere fazla maruz kalmaları da hipertansiyonu tetikliyor. Zira, stres hormonları damarların büzülmesine yol açarak kan basıncını artırabiliyor. Yapılan çalışmalar, kronik stres yaşayan bireylerde hipertansiyon riskinin 2 kat artabildiğini gösteriyor.

Nasıl önlem almalı? Meditasyon veya gevşeme egzersizleri yaparak, yeni bir hobi edinerek stres yönetim becerilerinizi geliştirebilirsiniz.

Bazı böbrek hastalıkları

Bazı böbrek hastalıkları vücutta sodyum ve sıvı dengesini bozuyor, bunun sonucunda kan basıncı yükseliyor. Yapılan çalışmalar, genç hipertansiyon hastalarının yüzde 15-20’sinde böbrek hastalığı olduğunu gösteriyor.

Nasıl önlem almalı?  Düzenli olarak yaptıracağınız kan ve idrar testleriyle böbrek sağlığınızı kontrol ettirin.

Hamilelikte enfeksiyona dikkat!

Hamilelik sürecinde bağışıklık sistemi doğal olarak baskılandığı için grip ve soğuk algınlığından idrar yolu enfeksiyonlarına dek birçok hastalık anne adaylarını daha fazla tehdit ediyor. Bu nedenle bağışıklığın güçlenmesi için bazı önlemler almak her zamankinden daha fazla önem taşıyor. Acıbadem Kartal Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Lala Aslanova “Hamilelik sürecinde bağışıklık sistemi değişiklik gösterir, akciğer kapasitesi azalır ve kalp daha fazla çalışır. Bu faktörler, viral ve bakteriyel enfeksiyonlara karşı daha hassas hale gelinmesine neden olabilir. Hamilelikte grip, zatürre gibi ciddi komplikasyonlara yol açabilir ve erken doğum riskini artırabilir. Bu nedenle enfeksiyonlara karşı bağışıklığı güçlendirmek çok önemlidir. Özellikle yüksek ateş, kas ve eklem ağrıları, boğaz ağrısı, öksürük, baş ağrısı ya da burun akıntısı/ burun tıkanıklığı varsa mutlaka doktora görünmek gerekir” diyor. Hamilelik döneminde enfeksiyonlardan korunmak için gerekli önlemleri almanın hem anne hem de bebek sağlığı açısından büyük önem taşıdığını, özellikle doktor önerisi olmadan ağrı kesici, ateş düşürücü veya grip ilaçları kullanılmaması gerektiğini vurgulayan Dr. Aslanova, hamilelikte enfeksiyonlara karşı 8 etkili önlemi anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Dr. Lala Aslanova

Dr. Lala Aslanova

  • Bu besinleri tüketmeye özen gösterin

Hamilelik sürecinde omega-3 yağ asitleri anne adayının bağışıklık sistemini güçlendirirken, vücudu enfeksiyonlara karşı korur. Bu nedenle haftada iki gün balık ve ceviz tüketirken, C vitamini açısından zengin limon ve sivri biber, ayrıca yoğurt, kefir, turşu gibi probiyotik içeriği yüksek besinlere sofranızda mutlaka yer verin. Yumurta, tavuk, kırmızı et ve baklagiller de çok zengin protein kaynaklarıdır. Bu nedenle hamilelikte mutlaka tüketilmelidir. Kuruyemişler, ıspanak ve mercimek gibi çinko ve demir içeren besinler de anne adaylarının bağışıklığını güçlendirmede büyük önem taşır.

  • Bol sıvı tüketin

Hamilelikte yeterli sıvı tüketilmesi özellikle de her gün düzenli ve yeterli miktarda su içilmesi hem anne hem de bebeğin sağlığı için kritik önem taşır. Bu nedenle her gün en az 2 litre su içmeye özen gösterin. Yeterli su tüketilmemesi idrar yolu enfeksiyonlarından kabızlık ve ödeme hatta erken doğum riskine dek bir çok önemli soruna yol açabilir. Günlük yeterli su tüketilmesi, vücudunuzu enfeksiyonlara karşı daha dirençli hale getirmeniz için de son derece önemlidir.

  • El hijyenine dikkat edin!

Ellerinizi gün içerisinde sık sık yıkayın, gözlerinize, burnunuza ve ağzınıza sürmemeye çalışın. Sabun ve suyla en az 20 saniye ellerinizi yıkamak, virüslerin bulaşmasını önler. Ayrıca dışarıdan geldikten sonra, yemek hazırlamadan ve yemek yedikten sonra, tuvaletin ardından da ellerinizi mutlaka doğru bir şekilde yıkayarak temizleyin. Gün içerisinde su ve sabuna ulaşma imkanı olmadığı durumlarda, özellikle kamuya açık alanlarda eşyalarla ya da yüzeylerle temas ettikten sonra en az yüzde 60 alkol içeren, güvenirliğinden emin olduğunuz bir el dezenfektanı kullanın.

  • Yeterli ve kaliteli uyuyun!

Hamilelikte anne adayları çeşitli sorunlardan dolayı yeterince ve kaliteli uyuyamayabiliyor. Ancak yeterli ve kaliteli uyku, bağışıklık sisteminin güçlü olmasını sağlayarak vücudu hastalıklara karşı dirençli hale getiriyor. Uyku sırasında bağışıklık hücreleri yenilendiği ve stres hormonu dengelendiği için anne adayları güne daha zinde başlayabiliyor. Yetersiz ve kalitesiz bir uyku ise bağışıklık sistemini zayıflatırken, enfeksiyonlara karşı yatkınlığı artırıyor. Gün içerisinde anne adayının karamsar ve endişeli bir ruh haline bürünmesine de yol açabiliyor. Bu nedenle her akşam aynı saatte yatağa yatmaya ve her sabah aynı saatte uyanmaya,  karanlık, sessiz, çok sıcak olmayan odada, rahat ettiğiniz pozisyonda uyumaya özen gösterin.

  • Kalabalık ortamlardan kaçının!

Kapalı ve kalabalık ortamlarda hapşırık, öksürük hatta konuşma ile ortama yayılan virüs damlacıkları çok hızlı ve kolay bir şekilde bulaş riski taşıyor. Bağışıklık sistemi hamilelik sürecinde hassas olduğu için kalabalık ortamlarda geçirdiğiniz süre, solunum yolu hastalıklarına yakalanma riskini artırıyor. Bu nedenle toplu taşıma araçları kullanıyorsanız hijyen kurallarına dikkat etmeye, alışveriş merkezlerinden de mümkün olduğunca uzak durmaya dikkat edin. Ayrıca bulunduğunuz ortamı düzenli aralıklarla havalandırmaya özen göstermeniz de sağlıklı bir hamilelik süreci için çok önemlidir.

  • Dengeli ve sağlıklı beslenin

Hamilelikte sağlıklı ve dengeli beslenme bağışıklık sisteminin güçlenmesi açısından çok daha fazla önem taşıyor. Bağışıklık sistemini güçlendirmek için bol vitamin ve mineral içeren besinler tüketin. Hamilelikte beslenme hem anne karnında gelişimi devam eden bebeğinizin fiziksel ve zihinsel gelişimi hem de kendi sağlığınız için son derece önem taşıyor. Abur cubur sayılabilecek, besleyici değeri olmayan, şeker deposu besinlerden uzak durarak, mevsim sebze ve meyveleri ile protein, C vitamini, demir ve lif içeriği zengin yiyeceklere yönelin.

  • Hasta kişilerle temastan kaçının

Grip veya soğuk algınlığı olan kişilerle yakın temasta bulunmamaya özen gösterin. Enfeksiyonlar öksürük, hapşırık veya dokunma yoluyla çok kolay bulaşabiliyor ve hamilelik sürecinde bağışıklık sistemi daha zayıf olduğu için anne adayının çok daha kolay hasta olmasına neden olarak bebeğin de sağlığını olumsuz etkileyebiliyor. Bu nedenle hasta bir kişi ile mümkün olduğunca yakın temasta bulunmayın, eğer bir arada bulunmak zorunda kalırsanız mutlaka maskenizi takın, ellerinizi sık sık yıkayın ve mesafenizi korumaya çok özen gösterin.

  • Maske takmayı ihmal etmeyin

Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Lala Aslanova “Özellikle kalabalık alanlarda bulunmak zorundaysanız maske takarak solunum yoluyla bulaşan enfeksiyonlardan korunabilirsiniz. Hamilelikte bağışıklık sistemi daha hassas olduğu ve hastalıklar daha kolay bulaşıp ağır seyredebildiği için, gerekirse maske kullanarak enfeksiyonların bulaşma riskini azaltabilir, bebeğinizi ve kendi sağlığınızı koruyabilirsiniz” diyor.

Günde tuvalete 8’den fazla gidiyorsanız, dikkat!   

“Ani idrarım geldi, yetişemedim”, “Çok sık idrara çıkıyorum, böbreklerim iyi çalışıyor”, “Evden çıkmadan önce mutlaka tuvalete girerim” Günlük hayatımızda yaşadığımız veya çevremizden sıkça duyduğumuz bu yakınmalar, toplumda “aşırı aktif mesane” olarak bilinen mesane hiperaktivitesi hastalığının sinyali olabilir!

Aşırı aktif mesane; mesane kasının ani ve şiddetli kasılması sonucu ani idrar yapma isteğiyle birlikte tuvalete gitme durumu olarak tanımlanıyor.  Özellikle çay, kahve, sigara ve alkol gibi alışkanlıkların artmasına paralel olarak giderek daha sık görülüyor. Her yaşta gelişebilen aşırı aktif mesane, erkeklerde 65 yaş sonrasında yüzde 30’a, kadınlarda 45 yaş sonrasında yüzde 40’a yükseliyor.  Bu rakamlar her 5 kadından 2’sinde aşırı aktif mesane sorunu yaşandığına işaret ediyor.  Acıbadem Kartal Hastanesi Üroloji Uzmanı Dr. Bülent Özbilek, hijyeni, iş ve sosyal hayatı olumsuz yönde etkileyen aşırı aktif mesanenin utanıldığı için genellikle dile getirilemediğine dikkat çekerek, “Hekime başvurmak yerine, kendileri çözüm bulmaya çalıştıkları için hastaların yaşam kaliteleri ciddi boyutlarda etkilenmektedir. Sık sık idrara çıkma ve aniden idrar yapma sorunları nedeniyle hastalar zamanla aile, sosyal ve iş yaşamlarında önemli problemler yaşamaktadırlar. Aslında yaşam alışkanlıklarında alınacak olan önlemler ve tedavilerle aşırı aktif mesane kaynaklı yakınmalar genellikle tedavi edilebilmekte, hastalar günlük yaşamlarına sorunsuz devam edebilmektedirler” diyor.

Dr. Bülent Özbilek

Dr. Bülent Özbilek

Ani idrar yapma isteği en tipik belirtisi!

İdrar böbrekler tarafından üretilip, mesanede depolanıyor. Depolanma sırasında idrar miktarından bağımsız olarak mesane kasılarak idrar hissi oluşturuyor. Bu his çoğunlukla baskılanıyor ve erteleniyor. Mesane dolduğunda kendisini çevreleyen kası istemli olarak kasıyor ve idrar boşaltma gerçekleşiyor. Üroloji Uzmanı Dr. Bülent Özbilek, “Aşırı aktif mesanede ise henüz mesane dolmadan bu kasılmalar o kadar şiddetli olur ki idrar yapma ertelenemez ve bunun sonucunda ya sık tuvalete gidilir ya da idrar kaçırılır” diyor. Ani idrar yapma isteği aşırı aktif mesanenin en yaygın görülen belirtisini oluşturuyor. Sık sık (günde 8’den fazla) idrara çıkmak, geceleri idrar için uyanmak “aşırı aktif mesane” sorununun tipik belirtilerinden. Bazen bu problemlere idrar kaçırma da eklenebiliyor.

Kahve ve çay tüketimine dikkat!

Aşırı aktif mesane pek çok sebepten kaynaklanabiliyor. Üroloji Uzmanı Dr. Bülent Özbilek, doğum ve hamilelik gibi etkenler nedeniyle pelvik kaslarının gerilip, zayıflamasının  önemli bir etken olduğunu belirterek, “Ayrıca menopoz sonrasında östrojen hormonunun azalması, idrar yolu enfeksiyonu, aşırı kilo ve bel fıtığının yanı sıra parkinson, multipl skleroz ve inme gibi nörolojik hastalıklar ile diyabet hastalığı da aşırı aktif mesaneye yol açmakla birlikte, kimi zaman bu tablonun nedeni belli olmamaktadır” diyor. Üroloji Uzmanı Dr. Bülent Özbilek, özellikle kahve, çay, alkol ile çikolata tüketiminin, sigaranın ve kabızlığın aşırı mesane sorununu artırdığına da sözlerine ekliyor.

Önce nedenleri araştırılıyor!

Teşhis için hekime başvuran hastalardan, aşırı aktif mesaneye yol açabilecek diyabet, bel fıtığı ve nörolojik bir hastalığı olup olmadığı, kullandığı ilaçlar, alışkanlıkları (sigara, kafein, alkol), günlük sıvı alımı, idrar yapma ve kaçırma sıklığı gibi bilgiler alınıyor.  Daha sonra hasta muayene ediliyor ve ihtiyaç halinde idrar analizi, idrar kültürü, ultrasonografi ile bilgisayarlı tomografi gibi görüntüleme yöntemlerine başvurulabiliyor.  Önemli bir tetkik yöntemi olan ürodinami ile mesanenin dolum sırasında basınçları ölçülerek kaçırmanın nedeni saptanmaya çalışılıyor.

Yaşam alışkanlıklarını düzenlemek şart!

Aşırı aktif mesane sorununda, altta yatan etkene bağlı olarak, ilaç tedavisi, yaşam alışkanlıklarının düzenlenmesi ve medikal tedavilere başvuruluyor. Ancak, tedavi sonrasında zamanla yakınmalar tekrar başlayabiliyor. Üroloji Uzmanı Dr. Bülent Özbilek, bu nedenle yaşam alışkanlıklarında yapılacak olan değişikliklerin çok daha fazla önem taşıdığını belirterek, “Özellikle kabızlığı gidermek, sıvı tüketimini düzenlemek, sigarayı bırakmak, alkol ve çay ile kahve gibi kafein içeren içecekleri kısıtlamak, fazla kilolardan kurtulmak ve düzenli olarak egzersiz yapmak, yakınmaların giderilmesinde oldukça önemlidir” diyor. Pelvik kaslarının güçlendirilmesi ve idrar yapma eğitiminin de şikayetlerin azalmasında etkili olduğunu vurgulayan Dr. Bülent Özbilek, “Hekimin ilaç önerileri tedavinin önemli bir parçasını oluşturmakla birlikte, sakral sinir stimülasyonu, perkütan tibial sinir stimülasyonu, mesane duvarına botoks uygulamaları gibi diğer yöntemler de denenebilir” bilgisini veriyor.

Çocuğunuzun egzersiz yaparken kasıkları ağrıyorsa!

Sinsice ilerleyebilen ve çocuk cerrahisinde en yaygın ameliyat nedenlerinden biri olan kasık fıtığı, özellikle erkek bebeklerde ve prematüre doğanlarda daha fazla görülüyor. Acıbadem Kartal Hastanesi Çocuk Cerrahisi Uzmanı Dr. Teoman Şen “Kasıkta şişlik ve ağrıyla kendini gösteren kasık fıtığı en sık ilk bir yaşta ortaya çıkar. Çocukların yaklaşık üçte biri ameliyat sırasında altı aylıktan küçüktür. En çok prematüre bebeklerde görülür ki bu oran yüzde 16-25 arasındadır” diyor. Kasık fıtıklarının genellikle ebeveynlerin dikkatli gözlemleri sayesinde ve çocuk doktoru tarafından yapılan muayene esnasında tespit edildiğini belirten Dr. Şen, fıtıkların kimi zaman da aylar hatta yıllarca hiçbir belirti vermeden sinsice ilerlediğini söylüyor. Çocuk Cerrahi Uzmanı Dr. Teoman Şen, çocuklarda yaygın görülen kasık fıtığını ve tedavisini anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Günümüzde yaygın görülen bir hastalık olan kasık fıtığı, doğumdan sonra kapanması gereken kasık kanalının açık kalması nedeniyle oluşuyor. Kasık bölgesinde yumuşak bir yapıya sahip olan bu şişlik, üzerine bastırıldığında içeri girerek kayboluyor. Acabıdam Kartal Hastanesi Çocuk Cerrahisi Uzmanı Dr. Teoman Şen “Kasık fıtığı en sık olarak yaşamın ilk yılında ortaya çıkar ve ilk birkaç ay içinde zirve yapar. Çocukların yaklaşık üçte biri ameliyat sırasında altı aylıktan küçüktür. En yüksek fıtık görülme oranı ise prematüre bebeklerdedir. Prematüre bebeklerin yüzde 16 ile yüzde 25’i kasık fıtığı ile dünyaya gelmektedir” diyor. Çocuklarda kasık fıtığının çoğunlukla ebeveynlerin banyo yaptırması ya da çocuk doktorunun muayenesi sırasında tespit edildiğini vurgulayan Dr. Şen şöyle konuşuyor: “Anne babalar genellikle çocuklarının alt değiştirmeleri ya da banyo yaptırmaları sırasında kasık bölgesinde fark ettikleri şişlik sebebi ile başvurmaktadırlar. Fındık kadar küçük bir şişlikten yumurta büyüklüğüne dek ulaşabilmektedir. Çocukların tipik olarak kasık ve cinsel bölgesinde aralıklı şişkinlik öyküsü vardır. En sık ağlama, öksürme veya tuvalet esnasında ıkınma atakları gibi karın içi basıncın arttığı durumlarda belirginleşirken, daha büyük çocuklar egzersiz sırasında genellikle kasık ağrısından şikayet ederler. Çoğunlukla doğumda ortaya çıkan fıtık günler, haftalar, aylar ve hatta yıllar sonrasına kadar belirti vermeyebilir” diyor.

Dr. Teoman Şen

Dr. Teoman Şen

Fıtık boğulmasına ve hayati riske neden olabilir!

Kasık fıtıklarında erken tanının büyük önem taşıdığını vurgulayan Çocuk Cerrahisi Uzmanı Dr. Teoman Şen sözlerine şöyle devam ediyor: “Kasık fıtığı ne kadar erken teşhis edilirse fıtığa bağlı komplikasyonlar o kadar az görülür. Bu sayede fıtıkların boğulması engellenebilmektedir. Boğulmuş fıtıklar, bağırsağın veya diğer iç organların fıtık kesesi içinde sıkışıp kalmasından kaynaklanır. Erken teşhis sayesinde, sürekli bağırsak ve iç organların fıtık kesesine girip çıkmasıyla ortaya çıkan yapışıklıklar ve dolayısıyla operasyonun zorluğu engellenmiş olur. Fıtık boğulması en sık yaşamın ilk altı ayında görülür. Kasık fıtığı tedavi edilmediği taktirde hayati riske neden olabilir.”

Toplumda doğru sanılan bu yanlışlara dikkat!

Toplumumuzda kasık fıtığının kendiliğinden düzelebileceğine dair yanlış bir inanış olduğunu belirten Dr. Şen “Kasık fıtığı kendi kendine geçmez. Ancak fıtığa benzeyen hemen hemen aynı görünümü sağlayabilecek hidrosel – kordon kisti – inmemiş testis vb durumlar, kasık fıtığı zannedilip ortadan kalkmasıyla geçtiği düşünülmektedir. Falancanın çocuğunda da vardı geçti, filancanın çocuğu ameliyat olmadan geçti vb söylemler ile sıkça karşılaşmaktayız. Ayrıca halk arasında fıtık bağı, fıtık külodu ya da üzerine krem/solüsyon sürülmesi gibi yöntemler, erken tanı ve tedavi şansının kaçırılmasına, boğulmuş fıtıklar, ciddi yapışıklıklar ve komplikasyonlar sonucu hayati risklere yol açmaktadır” diyor.

Cerrahi tedavi şart!

Kasık fıtığında cerrahi tedavinin şart olduğunu vurgulayan ve özellikle küçük bebeklerde boğulma riskinin yüksek olması nedeniyle, onarımın hızlı bir şekilde yapılması gerektiğine dikkat çeken Dr. Şen tedaviye yönelik şu bilgileri veriyor: “Bazı raporlar, tanıdan sonraki 1 ay içinde onarım yapılırsa komplikasyonların yüzde 90’ının önlenebileceğini öne sürmektedir. 2 hafta içinde yapılan onarımın, 30 günlük bir beklemeye kıyasla boğulma oranını yarı yarıya azalttığı ifade edilmektedir. Ayrıca, çoğu hastanın onarımı ayaktan, günübirlik cerrahi girişim ile güvenli bir şekilde yapılabilir. En sık uygulanan prosedür, altın standart olan, açık cerrahi girişim ile kasık fıtığının “yüksek ligasyon” tekniği ile onarılmasıdır. Yani kasık bölgesinden minik bir kesi yapılarak fıtık kesesi, kese komşuluğundaki yapılardan arındırıldıktan sonra bağlanarak çıkarılır. Bunun yanında laparoskopik onarım gibi farklı teknikler de kullanılmaktadır. Yetişkinlerde kasık fıtığının oluş mekanizmaları farklı olduğundan tedavi yaklaşımları da farklı olmaktadır.”

İzsiz cerrahi Vnotes hem tıbbi hem kozmetik faydalar sağlıyor!

Son yıllarda doğum sayısının azalması, anne olma yaşının 35’in üzerine çıkması, sağlıksız beslenme, sigara ve obezite gibi sorunlar nedeniyle kadınsal hastalıkların görülme sıklığı ülkemizde giderek artıyor. Bir yandan da pek çok kadın bu hastalıkların yol açtığı şikayetleri dile getirmeye utandığı için, erken tanı imkanı kaçırılabiliyor. Acıbadem Kartal Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Murat Yassa, “Ülkemizde ne yazık ki kadınsal hastalıklar ayıp kabul edilip, kadınlar da bu sorunlarını konuşmaktan çekindikleri için  kimseye anlatamıyor hatta hekime bile ifade edemiyorlar. Bu da toplumumuzda sıklığı artan idrar kaçırma, geçmek bilmeyen kanamalar, kasık ağrıları, cinsel ilişkide ağrılar, kronik kabızlık, vajinada genişlik, rahim ve/veya mesane sarkması hatta kanser gibi tehlikeli hastalıkların geç tanı almasına yol açabiliyor. Oysa kadınların bu sorunlarını hekimleri ile paylaşmaları hem daha iyi ve kaliteli bir yaşam sürmelerini hem de bazı tehlikeli hastalıklara karşı erken tanı ile tedavi şansına kavuşmalarını sağlar” diyor. Kadın Hastalıkları Ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Murat Yassa günümüzde en sık görülen 5 kadınsal hastalığı anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Doç. Dr. Murat Yassa

Doç. Dr. Murat Yassa

  • Rahim miyomları (Leiomyom)

Üreme çağındaki her 5 kadından birinde görülen ve genellikle iyi huylu tümörler olan miyomlar,  adet düzensizliklerinden aşırı kanama ve ağrıya dek birçok soruna yol açabiliyor. Miyomların rutin jinekolojik muayenelerle teşhis edilebildiğini ancak ülkemizde kadınların çoğunlukla düzenli muayene yaptırmadıkları için anormal büyüklük ve ağırlıklara ulaşabildiğini belirten Doç. Dr. Murat Yassa “Bu da kansızlık (anemi), kısırlık ve düşük riski ile idrar/dışkılama bozukluklarına neden olabiliyor” diyor.

Tedavisi: Sağlıklı beslenme, düzenli egzersiz ve aşırı östrojen maruziyetinden kaçınarak miyom gelişimini önlemek veya büyümesini yavaşlatmak mümkün. Hastalığın tedavisi ise yaşa, miyomun büyüklüğüne ve semptomlarına göre değişiyor. Hormonal tedavilerin ciddi yan etkileri nedeniyle terk edildiğini, günümüzde miyomun cerrahi olarak çıkarılması veya rahmin alınması gibi yöntemler uygulandığını belirten Doç. Dr. Yassa “ Küçük ve şikayet yaratmayan miyomlar takip edilebilir veya semptoma yönelik tedaviler belirli bir süre için denenebilir” diyor.

  • Anormal kanamalar

Üreme çağındaki kadınlarda sık görülen anormal kanamalar; hormonal dengesizlikler, rahim polipleri, miyomlar, rahim duvarı kalınlaşması, polikistik over sendromu, enfeksiyonlar ve rahim kanseri gibi birçok nedene bağlı olabiliyor. Doğum kontrol yöntemleri veya bazı kan sulandırıcı ilaçlar da anormal kanama yapabiliyor. Özellikle menopoz sonrası veya uzun süren düzensiz kanamalarda acilen doktora başvurulması gerektiğini belirten Doç. Dr. Yassa “Aksi taktirde rahim kanseri gibi ciddi hastalıkların tanısında gecikme yaşanabilir” diyor.

Tedavisi: Düzenli jinekolojik kontroller, sağlıklı beslenme, kilo kontrolü ve sigaradan uzak durarak riski azaltmak mümkün. Tedavide; altta yatan nedene bağlı olarak hormonal tedaviler, rahim içi girişimler (kürtaj vb), miyom veya poliplerin cerrahi olarak çıkarılması ve ileri vakalarda rahmin alınması gibi yöntemler uygulanabildiğini belirten Doç. Dr. Yassa “Rahmin alınması açık veya kapalı (laparoskopik) yöntemle yapılıyor. Günümüzde vNOTES denilen tam kapalı ve minimal invaziv cerrahi ise; tıbbi ve kozmetik avantajlarıyla öne çıkıyor” diyor.

  • İdrar kaçırma

Ülkemizde her 4 kadından 1’inin sorunu olan idrar kaçırma özellikle menopoz sonrası ve doğum yapmış kadınlarda daha yaygın görülüyor. Pelvik taban kaslarının zayıflaması, vajinal doğumlar, menopoz, obezite, kronik kabızlık, idrar yolu enfeksiyonları, diyabet ve nörolojik hastalıklar idrar kaçırmaya yol açabiliyor. Stres tipi (hapşırma, öksürme ile), sıkışma tipi (ani idrar hissi ile) ve karma tip gibi farklı türleri olan idrar kaçırma, sosyal hayatı, iş yaşamını ve cinsel ilişkiyi olumsuz etkileyebilirken, özgüven kaybı, psikolojik stres ve hijyen sorunlarına neden olabiliyor.

Tedavisi: Kegel egzersizleri ve kilo kontrolü ile idrar kaçırma riskinin azaltılabileceğini tedavide erken teşhisin önemli olduğunu, geç kalındığında cerrahi müdahale gerebildiğini belirten Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Murat Yassa “Tedavisi için; pelvik taban güçlendirme egzersizleri, mesane eğitimi, ilaç tedavileri ve ileri vakalarda cerrahi yöntemler uygulanabilir. Geç kalındığında idrar kaçırma şiddetlenerek sürekli idrar sızıntısı, mesane enfeksiyonları, cilt tahrişi ve böbrek fonksiyon bozuklukları gibi sorunlara yol açabilir” diyor.

  • Vajinal genişleme

Ülkemizde ‘utandıran sorunlar’ arasında yer alan ve bu nedenle kadınların doktora başvurmalarını engelleyen vajinal genişleme, genellikle doğum travmaları, yaşlanma, bağ dokularının zayıflaması ve östrojen seviyelerindeki düşüş nedeniyle ortaya çıkıyor. Özellikle çok sayıda doğum yapmış kadınlarda ve menopoz sonrası dönemde daha sık görülen bu sorunun erken dönemde kolaylıkla tedavi edilebildiğini belirten Doç. Dr. Yassa “Böylece yaşam kalitesini ciddi şekilde etkilemeden önce komplikasyonlar önlenebilir” diyor.

Tedavisi: Düzenli fiziksel aktivite, pelvik taban kaslarını güçlendiren egzersizler ve sağlıklı beslenme ile vajinal dokuların sıkılığını korumak mümkün. Ani kilo alımından da kesinlikle kaçınılması gerekiyor. Doç. Dr. Murat Yassa tedaviye yönelik şöyle konuşuyor: “Hafif vakalarda pelvik taban egzersizleri ve terapileri, vajinal lazer uygulamaları, vajinal hyaluronik asit dolgu uygulamaları, ileri vakalarda ise vajinal sıkılaştırma ameliyatları (perineoplasti, vajinoplasti) uygulanabilir.”

  • Genital sarkma (Pelvik Organ Prolapsusu)

Ülkemizde yapılan çalışmalara göre, her 3 kadından 1’inin karşılaştığı bu sorunun tedavi edilmediğinde vajinal kanserlere de yol açabildiğini belirten Doç. Dr. Murat Yassa, genital sarkmanın  cinsel ilişkiden utanma/kaçınma, ilişkide ağrı/ kanama, idrar kaçırma veya bağırsak hareketlerinde zorluk gibi şikayetlerle günlük yaşam kalitesini çok olumsuz etkilediğini söylüyor.  Pelvik taban kaslarını güçlendiren egzersizler, düzenli fiziksel aktivite, sağlıklı kilo kontrolü, kronik kabızlık veya öksürük gibi durumların tedavisi ile risk azaltılabilirken, ileri evrelerde ise cerrahi müdahale kaçınılmaz olabiliyor. Bu nedenle, gecikmeden uzmana başvurmak gerekiyor.

Tedavisi: Son yıllarda gerek teknolojideki gerekse tıp alanında gelişmeler sayesinde bu sorunun tedavisinde son derece önemli ilerlemeler kaydedildiğini vurgulayan Doç. Dr. Yassa, cerrahi müdahale gerekmesi durumunda günümüzde İzsiz Cerrahi olarak da bilinen vNOTES yönteminin öne çıktığını söylüyor. Bu tedavinin vajinal yoldan gerçekleştirilen minimal invaziv bir yöntem olduğunu vurgulayan Doç. Dr. Murat Yassa “Günümüzde vNOTES denilen ‘tam kapalı’, izsiz ve minimal invaziv cerrahi yöntemi tıbbi ve kozmetik avantajlarıyla öne çıkıyor” diyor.

Kişilik değişimi sandığınız, aslında… Beyinde ‘sorun’ olduğuna işaret edebilir!

Beyin hastalıkları, çeşitli etkenlerin bir araya gelmesiyle ortaya çıkabilen karmaşık sağlık sorunlarını oluşturuyor. Bu etkenler genel olarak; enfeksiyonlar, travmalar, genetik faktörler, aşırı alkol tüketimi, sigara kullanımı, yetersiz fiziksel aktivite ve sağlıksız beslenme gibi kötü yaşam tarzı ile çevresel faktörleri kapsıyor. Özellikle hipertansiyon, diyabet ve obezite gibi hastalıklar, inme ile diğer beyin damar hastalıklarında önemli risk faktörlerini oluşturuyor. Beyin hastalıkları denildiğinde toplumda akla gelen ilk şey ise genellikle ölümcül tablolar oluyor. Acıbadem Kartal Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Yaşar Bayri, aslında toplumdaki yaygın inanışın aksine, günümüzde pek çok beyin hastalığında kurtulma şansının arttığına dikkat çekerek, “Her beyin hastalığı ölümcül değildir ve günümüzde gelişen tedavi yöntemleri sayesinde birçok hastalıkta kurtulma şansı artmıştır. Kesin tedavisi olmayan tablolarda ise hastalığın seyri yavaşlatılmakta ve hastaların yaşam kalitesi artırılmaktadır. Ancak, her hastalığın kendine özgü dinamikleri ve tedavi süreçleri olduğu için bireysel   değerlendirmeler ve uzman görüşleri büyük önem taşımaktadır” diyor.

oç. Dr. Yaşar Bayri

Doç. Dr. Yaşar Bayri

7’den 70’e her yaş grubunda görülüyor!

Toplum tarafından genellikle ileri yaş hastalığı olarak düşünülse de beyin hastalıkları 7’den 70’e her yaş grubunu etkileyebiliyor.  Doç. Dr. Yaşar Bayri, ancak değişik yaş gruplarında bazı hastalıkların daha sık görülebildiğini vurgulayarak, sözlerine şöyle devam ediyor: “Serebral palsi, epilepsi, otizm, dikkat eksikliği, hiperaktivite ve genetik hastalıklar bebekler ile çocuklarda daha sık görülürken; migren, depresyon ve anksiyete bozuklukları genç yetişkinlerde; Alzheimer ile parkinson hastalıkları ve inme ise ileri yaşlarda daha sık olarak görülmektedir. Epilepsi, beyin tümörleri, beyin travmaları, multipl skleroz, amyotrofik lateral skleroz (ALS), genetik hastalıklar gibi hastalıklar ise tüm yaş gruplarında ortaya çıkabilmektedir.”

Erken teşhis tedavinin başarısını artırıyor!

Erken teşhis ve tedavi beyin hastalıklarının seyrini olumlu yönde etkileyerek tedavinin başarısını artırıyor ve komplikasyon riskini azaltıyor. Bu nedenle, düzenli sağlık kontrollerini ihmal etmemek ve beyin hastalıklarına işaret edebilen belirtilerde zaman kaybetmeden hekime başvurmak yaşamsal önem taşıyor. Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Yaşar Bayri, detaylı nörolojik muayenelerde sinir sisteminin etkilendiğini düşündürecek şikayet ve bulgular saptandığında veya şüpheli durumlarda çeşitli görüntüleme yöntemlerine başvurulduğunu belirterek, “Manyetik Rezonans Görüntüleme (MR) ve Bilgisayarlı Tomografi (BT) gibi görüntüleme yöntemleri; tümörler, anevrizmalar ve diğer beyin hastalıklarının erken teşhisinde kullanılan en etkili yöntemlerdir” diyor.

Bu belirtilerde asla zaman kaybetmeyin!

Beyin hastalıklarının işaretleri, hastalığın türüne ve ciddiyetine bağlı olarak değişiklik gösterebiliyor. Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Yaşar Bayri, en yaygın görülen sinyallerini özetlerken, “Bu belirtiler, beyin hastalıklarının tanısında kritik öneme sahiptir ve zaman kaybetmeden uzman bir doktora başvurulmasını gerektirmektedir” diyor.

  • Özellikle sabahları daha şiddetli olan baş ağrıları
  • Yemeklerle ilişkisiz bulantı ve kusma
  • Bulanık görme, çift görme veya görme kaybı gibi görme sorunları
  • Yürürken denge kaybı veya sakarlık gibi denge ile koordinasyon bozuklukları
  • Bayılma, kasılmalar ve kısa süreli hafıza kayıpları gibi tablolar ile seyreden epileptik nöbetler
  • Hafıza kaybı, dikkat eksikliği veya kişilik değişiklikleri gibi bilişsel belirtiler

BEYİN SAĞLIĞI İÇİN 7 ETKİLİ ÖNERİ!

Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Yaşar Bayri, “Yaşam alışkanlıklarınızda bazı kurallara dikkat ederek beyin sağlığınızı koruyabilir ve yaşam kalitenizi artırabilirsiniz. Unutmayın, sağlıklı bir beyin, sağlıklı bir yaşamın temel taşlarından biridir” diyor. Doç. Dr. Yaşar Bayri, beyin sağlığınızı desteklemek için dikkate almanız gereken bazı temel noktaları şöyle sıralıyor:

Akdeniz tipi beslenin!

Beyin sağlığınızı korumak için Akdeniz tipi beslenmeye özen gösterin. Bu diyet; zeytinyağı, taze sebze ve meyveler, tam tahıllar, balık ile kuruyemişler gibi besinleri içeriyor. Beyin fonksiyonlarını desteklemek için özellikle omega-3 yağ asitleri, antioksidanlar ve B vitaminleri içeren besinleri sofranızdan eksik etmeyin.

Düzenli egzersiz yapın

Beyin sağlığınız için düzenli olarak fiziksel aktivite yapmanız çok önemli.  Haftada en az 150 dakika orta düzeyde aerobik egzersiz (yürüyüş, yüzmek, yavaş tempoda bisiklet sürmek gibi)  beyin hücrelerinin yenilenmesine yardımcı oluyor ve bilişsel işlevleri artırıyor.

Yeterli süre uyumaya özen gösterin

Beyin sağlığı için uyku süresi ve kalitesi de kritik bir öneme sahip. Uyku, beyin hücrelerinin onarılmasına ve hafıza kusurlarının azaltılmasına yardımcı oluyor. Günde 7-9 saat uyumaya ve yatak odasında cep telefonu ile elektronik cihazlar bulundurmamaya dikkat edin.

Zihinsel sağlığınızı destekleyin

Kronik stres kaygı, endişe ve huzursuzluk gibi duyguların artmasına neden olarak anksiyete bozukluklarına zemin hazırlıyor ve uyku kalitesini de bozarak beyin sağlığını olumsuz etkileyebiliyor. Meditasyon, yoga veya derin nefes alma teknikleri gibi stres yönetimi teknikleriyle zihinsel sağlığınızı destekleyin.

Yeni bir dil öğrenin, müzik aleti çalın

Beyin sağlığınızın korunmasında zihinsel aktiviteler de önem taşıyor. Bulmaca çözmek, kitap okumak, yeni bir dil öğrenmek veya müzik aleti çalmak gibi aktiviteler, beyin fonksiyonlarını geliştiriyor.

Sigarayı bırakın, alkolü kısıtlayın

Sigara ve alkol beyin hücrelerine zarar verebiliyor, bilişsel gerilemeyi hızlandırabiliyor. Sigara içiyorsanız hemen bırakın, alkol tüketimini kısıtlayın.

Arkadaşlarınızla zaman geçirin

Sosyal bağlantılar kurmak ve aktif bir sosyal yaşam sürmek, zihinsel sağlığımızı destekliyor. Dolayısıyla, arkadaşlarınızla zaman geçirmek ve topluluk etkinliklerine katılmak gibi sosyal aktiviteler beyin sağlığınızı olumlu yönde etkileyecektir.

Migren çocuklarda da yaygınlaşıyor!

Modern çağın stresli yaşantısında dünya genelinde olduğu gibi ülkemizde de görülme sıklığı önemli ölçüde artan migren, yaşam kalitesini bozan hastalıklar arasında ilk sıralarda yer alıyor. Acıbadem Kartal Hastanesi Nöroloji Uzmanı Doç. Dr. Esma Kobak Tur “Migren baş ağrıları arasında en yaygın ve karmaşık olanlardan birisidir. Baş ağrısı, mide bulantısı, ışığa ve sese duyarlılık gibi belirtilerle kendini gösteren bu hastalık ülkemizde de oldukça yaygın olup, son yıllarda görülme sıklığı sadece yetişkinlerde değil çocuklarda da artmaktadır. Özellikle şehir hayatındaki gürültü, hava kirliliği, yanlış yaşam alışkanlıkları, stres ve dijital cihaz kullanımının artması migrene zemin hazırlamaktadır. Türkiye’de 21 ilde 5323 hasta ile yürütülen bir çalışmada; migren görülme oranı yüzde 16,4 olarak tespit edilmiştir. Ülkemizde kadınlarda daha yaygın olan bu hastalık her 4 kadından birinde görülmektedir” diyor. Nöroloji Uzmanı Doç. Dr. Esma Kobak Tur, migren hakkında bilinmesi gereken 5 önemli noktayı anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Doç. Dr. Esma Kobak Tur

Doç. Dr. Esma Kobak Tur

  • Sağlıksız yaşam alışkanlıkları yol açabiliyor!

Migrene yol açabilecek pek çok alışkanlık vardır. En yaygın hatalı alışkanlıklar arasında; düzensiz uyku, aşırı stres, yanlış beslenme ve dehidratasyon (yetersiz su tüketimi) yer alır. Ayrıca uzun süreli bilgisayar veya telefon kullanımı, kötü duruş alışkanlıkları ve aşırı gürültüye maruz kalma da migreni tetikleyen faktörler arasındadır.

  • Ekran maruziyeti ve stres tetikliyor!

Son yıllarda, migrenin çocuklar ve genç yaş gruplarında da daha fazla görüldüğü gözlemlenmektedir. Özellikle okul çağındaki çocuklarda stres, ekran sürelerinin artması ve düzensiz uyku gibi etmenler migreni tetikleyebilmektedir. Çocuklarda migren genellikle okul dönemi ile birlikte başlar. Özellikle ailede migren öyküsü olan çocuklar, bu hastalıkla daha fazla karşılaşmaktadır. Çocuklarda migrenin belirtileri, yetişkinlere göre farklılık gösterebilir. Çocuklar genellikle baş ağrılarının yanı sıra, bulantı, kusma ve ışığa duyarlılık gibi belirtiler de yaşayabilirler. Çocuklardaki migrenin tedavisi ise, ilaç kullanımı daha sınırlı olduğu için daha dikkatli bir şekilde yapılmalıdır.

  • Keskin ve zonklayıcı ağrılarla ortaya çıkıyor

Nöroloji Uzmanı Doç. Dr. Esma Kobak Tur “Migren hastaları, ağrılarını farklı şekillerde tanımlayabiliyorlar. Ağrı genellikle başın bir kısmında, özellikle şakaklar ve alın bölgesinde yoğunlaşıyor. Hastalar, ağrıyı “keskin, zonklayıcı”, “sanki başımda bir martı çığlık atıyor gibi”, “başımda bir basınç var, sanki bir şey sıkıyor” şeklinde ifade edebiliyorlar. Migren, kişiye göre farklı yoğunlukta ve sürelerde hissedilmekle birlikte, migren hastaları, baş ağrısından önce “aura” denilen duyusal veya görsel bozukluklar da yaşayabiliyorlar” diyor.

  • Bu besinler migren ataklarına yol açabiliyor!

Bunların yanı sıra, bazı gıda maddeleri de migreni tetikleyebilir; çikolata, peynir, alkol ve işlenmiş etler gibi yiyecekler migren ataklarını başlatabilir. Başta peynir olmak üzere çeşitli gıda maddelerinde bulunan tiramin özellikle bazı kişilerde kan basıncını artırarak migren ataklarını tetikleyebilmektedir. Özellikle parmesan, mozarella ve çedar gibi peynirler yüksek tiramin içerikli gıdalar arasında yer almaktadır. Tütsülenmiş etler, salam ve sosis gibi işlenmiş gıdalarda yaygın bulunan nitrat, yüksek histamin içeriği nedeniyle kırmızı şarap ve fazla kafein tüketimi de migren ataklarını tetikleyebilmektedir.

  • Doğru tanı ve tedavi ile kontrol altına alınabiliyor!

Nöroloji Uzmanı Doç. Dr. Esma Kobak Tur, migren tanısının klinik değerlendirme, nörolojik muayene ve görüntüleme yöntemleri kullanılarak konulduğunu belirterek şöyle konuşuyor: “Son yayınlanan kriterlere göre; hastanın 4 ila 72 saat süren en az beş atağı olmalıdır. Bu ataklar tek taraflı lokalize, zonklayıcı, en az orta ya da şiddetli yoğunlukta ve rutin fiziksel aktiviteler ile kötüleşmektedir. Baş ağrısı esnasında mide bulantısı, kusma veya her ikisi, fotofobi ve fonofobi gibi belirtiler eşlik etmektedir. Ayrıca baş ağrıları öncesinde 5 ila 60 dk sürebilen görsel, duyusal, konuşma ve/veya dil, motor, beyin sapı veya retinal auralar eşlik edebilmektedir. Beyin Tomografisi ya da MR tetkiki beyin kanaması, tümör ya da enfeksiyon gibi ayırıcı tanıda düşünülebilecek diğer hastalıkların dışlanmasında yardımcı olur” diyor. Migrenin, karmaşık bir hastalık olmasına rağmen, doğru tanı ve tedavi ile kontrol altına alınabildiğini vurgulayan Doç. Dr. Esma Kobak Tur “Bu nedenle, migren belirtileri yaşayan bireylerin bir nöroloji uzmanına danışarak uygun tedavi yöntemlerini değerlendirmeleri önemlidir. Migrenin erken teşhisi ve tedavisi, hastaların yaşam kalitesini önemli ölçüde iyileştirebilir” diye konuşuyor.