Yazılar

Safra taşları çoğu kez “tesadüfen” fark ediliyor

Sindirim sisteminin önemli bir parçası olan safra kesesinde oluşan taşlar; şişkinlik, karında rahatsızlık hissi ve dolgunluk gibi hazımsızlık sorunlarıyla ilk sinyalleri veriyor. Her safra kesesi taşının ameliyat gerektirmediğine dikkat çeken Acıbadem Kartal Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Murat Gönenç “Safra taşları bir sebep değil bir sonuçtur. Esas sorun taşın kendisi değil, safra kesesinin hasta olmasıdır” diyerek safra taşları konusunda toplumda yanlış bilinen doğruları anlattı.

Prof. Dr. Murat Gönenç

Prof. Dr. Murat Gönenç

Safra taşı yalnızca safra kesesinde olur: Taşlar, safra kesesi dışındaki safra yollarında da oluşabiliyor. Safra sistemini bir ağaca benzeterek anlatan Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Murat Gönenç, küçük ve orta boy dallarının karaciğerin içinde, büyük dallarının ve gövdesinin karaciğerin dışında yerleşik olduğunu söylüyor. Safra kesesi de karaciğerin dışında yer alan safra yollarının bir parçasını oluşturuyor. Safra ağacı karaciğerde üretilen safranın geçici olarak depolanarak bağırsağa aktarılması görevini üstleniyor. Bu ağacın herhangi bir bölgesinde safra taşı oluşsa da büyük bir kısmı safra kesesinde gelişiyor.

Safra taşı sadece yaşlılarda görülür: Safra taşları her yaş grubunda görülebiliyor. Ancak yaş ilerledikçe risk artıyor. 40 yaşından sonra görülme sıklığı yükseliyor. Bunun yanı sıra obezite, genetik yatkınlık ve bazı kronik hastalıklar da safra taşı oluşumuna zemin hazırlayabiliyor.

Safra taşı her zaman şikayete neden olur: Safra taşları her zaman belirti vermediğinden şikayete de yol açmayabiliyor. O nedenle rutin kontroller sırasında bazen tesadüfen tespit edilebiliyor. Safra taşlarında en sık görülen şikayet ise şişkinlik, karında rahatsızlık hissi ve dolgunluk gibi hazımsızlık sorunları oluyor. Acil durumlarda, sağ omuza ve sağ kürek kemiğinin altına doğru yansıyan şiddetli karın ağrısı, ateş ve sarılık gibi şikayetler görülüyor. Ultrasonografi ile kolayca tanı konulsa da safra ağacının diğer kısımlarındaki taşlar ve şüphe duyulan diğer hastalıkların teşhisi için bazı ek tetkikler gerekebiliyor.

Safra taşları belirtilerden hemen anlaşılabilir: Safra taşlarına bağlı hastalıkların şikayetleri mide, pankreas ve bağırsak hastalıkları ile akut apandisit, kalp krizi ve böbrek taşı gibi diğer hastalıkların belirtileri ile karışabiliyor.

Safra taşları sadece kadınlarda görülür: Kadınlar, erkeklere göre daha yüksek risk altında olsalar da safra taşları erkeklerde de görülebiliyor. Eski tıp kitaplarında safra taşlarının en sık 40 yaş civarı, açık tenli ve kilolu kadınlarda görüldüğüne dair bilgiler olduğunu,“4F (forty, female, fairy, fat)” şeklindeki İngilizce kısaltmaya sık rastlandığını belirten Prof. Dr Murat Gönenç, “Gerçekten de kadınlık hormonları, yaş ve obezite safra taşı gelişimi açısından iyi bilinen risk faktörleridir. Özellikle gebelik sürecinin ve bazı doğum kontrol ilaçlarının safra taşı oluşumunu tetiklediği net olarak gösterilmiştir” diyor. 

Safra taşı düşürülebilir: Safra kesesi taşları böbrek taşları gibi düşürülemiyor. Taşlar, kesenin içinde hareket edebiliyor, ancak kendiliğinden düşmeleri mümkün olmuyor. Bol su içmek de böbrek taşlarında olduğu gibi düşmelerini sağlamıyor. 

Safra taşı sadece yağlı yiyeceklerden kaynaklanır: Beslenme önemli bir faktör olsa da safra taşlarının tek sebebi değil. Safra taşlarının da kendi içlerinde tipleri bulunuyor ve her bir safra taşı tipinin oluşum mekanizması birbirinden farklı. Batı tipi beslenme, yani et ağırlıklı yemek tüketilen ülkelerde en sık görülen safra taşları kolesterol taşları oluyor.

Safra taşları ilaçla veya bitkisel yöntemlerle eritilebilir: Bilimsel olarak kanıtlanmış bir ilaç veya bitkisel tedavi yöntemi bulunmuyor. Mevcut tedavi seçenekleri arasında en etkili yöntem laparoskopik cerrahi ile safra kesesinin alınması oluyor. 

Safra kesesi alınırsa sindirim bozulur: Safra kesesi olmadan da vücut safra üretmeye devam ediyor. Ameliyat sonrası bazı gıdalara karşı hassasiyet gelişse de bu durum, genellikle zamanla düzeliyor. Safra kesesinin yokluğu ne erken ne de geç dönemde ciddi bir sorun teşkil etmiyor. 

Safra taşı olan herkes mutlaka ameliyat olmalıdır: Her safra taşı tedavi gerektirmiyor. Şikayet oluşturmayan safra taşları medikal olarak takip ediliyor. Ancak bazı özel durumlarda (büyük taşlar, bağışıklık sistemi zayıf hastalar vb.) belirti olmasa bile ameliyat önerilebiliyor. Safra kesesi taşlarında tedavi için mutlak gerekçe kişinin safra taşlarına bağlı şikayetlerinin olması veya daha önce safra taşlarına bağlı bir hastalık geçirmesi olduğunu belirten Prof. Dr. Murat Gönenç; safra kesesi taşlarının tesadüfen saptandığı hastalarda tedavi önerilen belli başlı durumları şöyle açıklıyor: “Safra taşı oluşumu ile seyreden kan hastalıkları, başka nedenle karın cerrahisi planlanan hastalar, yaşadıkları yer veya işleri nedeniyle acil sağlık hizmetine ulaşması zor olan kişiler (kırsal bölgelerde yaşayanlar, sık seyahat edenler, askerler, denizciler, vs.), bağışıklığı baskılayıcı ilaçlar veya hastalıklar, nakil hastaları, doğurganlık çağında olan ve gebelik düşünen kadınlar, safra kesesi taşı 2 cm’den büyük olan bireyler, safra kesesi duvarında kireçlenme, safra kesesi taş ile dolu olan kişiler. Safra kesesinden farklı olarak, safra ağacının başka kısımlarında yer alan taşlar için şikayet olsun ya da olmasın, mutlaka tedavi önerilir”

Ameliyatta yalnızca taşların alınması yeterlidir: Safra taşı ameliyatlarında yalnızca taşlar değil, kese tümden alınıyor.  Selim safra kesesi hastalıklarında bilimsel olarak ispatlanmış en iyi tedavi yöntemi “laparoskopik kolesistektomi” yani kapalı yöntemle safra kesesinin bütünüyle çıkarılması oluyor. Prof. Dr. Murat Gönenç; ameliyat yöntemi ile ilgili şu bilgiler veriyor: “Esas sorun taşın kendisi değil, safra kesesinin hasta olmasıdır. Bu nedenle, safra kesesinin içini açıp sadece taşları almak şeklindeki bir tedavi yöntemi bilimsel olarak kabul edilebilir değildir. Taş eritme ve kırma tedavilerinin uzun dönemde başarısız olmalarının nedeni de budur. ‘kapalı yöntem’ olarak bilinen, laparoskopik olarak yapılan safra kesesi ameliyatı küçük kesilerle yapılır. Ameliyat sonrası ağrı ve rahatsızlık hissi azalır, hasta normal hayata hızlıca dönebilir.”

Meme kanserinde bitkisel ürün tehlikesine dikkat!

Meme kanseri dünya genelinde ve Türkiye’de kadınlarda en sık görülen kanser türü olmaya devam ediyor. Üstelik meme kanserinin giderek daha yaygın rastlandığına dikkat çekiliyor. Dünya Sağlık Örgütü 2022 yılı verilerine göre; dünya genelinde her yıl 100 bin kadından yaklaşık 47’sinde, Türkiye’de de 46’sında meme kanseri teşhis ediliyor. Bu rakam, Türkiye’de her yıl 20 bini aşkın kadının meme kanseriyle mücadele etmesi gerektiğine işaret ediyor.  Ayrıca, meme kanseri dünya genelinde ve ülkemizde kadınlarda kansere bağlı ölümler arasında da ilk sırada yer alıyor. Acıbadem  Kartal Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. A. Enes Arıkan, eskiden genellikle 50 yaş ve üzerindeki kadınlarda görülen meme kanserinin son yıllarda 35, hatta daha genç kadınlarda bile yaygınlaştığına dikkat çekerek, “Sağlıksız beslenme, hareketsiz yaşam, stres ve çevresel etkenler meme kanserinin genç kadınlarda görülme sıklığında artış olmasının başlıca nedenlerini oluşturmaktadır” diyor.  Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. A. Enes Arıkan,  bu rakamlara bakıp ümitsizliğe kapılmamak gerektiğine işaret ederek, “Zira, günümüzde erken teşhis edildiğinde meme kanseri tedavisinde başarı oranı yüzde 90’ın üzerine çıkmaktadır. Bu sayede pek çok kadın sağlığına kavuşabilmekte ve yaşam kalitesini koruyabilmektedir. Unutmayalım ki meme kanserinde erken tanı hayat kurtarır” diyor. Ancak toplumda meme kanseriyle ilgili doğru sanılan yanlış inanışlar, kadınların doktora başvurmasını geciktirebiliyor ve bu nedenle tedavinin başarısını olumsuz yönde etkileyebiliyor. Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. A. Enes Arıkan, toplumda meme kanseri hakkında doğru sanılan 10 hatalı bilgiyi anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu!

Doç. Dr. A. Enes Arıkan

Doç. Dr. A. Enes Arıkan

Meme kanseri sadece ileri yaşta görülür. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Toplumdaki yaygın inanışın aksine, meme kanseri risk faktörlerine bağlı olarak, genç yaş grubundaki kadınlarda da gelişebiliyor. Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. A. Enes Arıkan, son yıllarda 35 yaş altındaki kadınlarda meme kanserinin daha yaygın görüldüğüne işaret ederek, “Bu yüzden aile hikayesi,  genetik taşıyıcılık ve aşırı stres gibi risk grubunda olan genç kadınların 25-30 yaşından itibaren düzenli olarak klinik meme muayenesi ve görüntüleme (Ultrason, MR) taramaları yaptırmaları önemlidir” diyor.

Ailede meme kanseri yoksa risk yoktur. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Meme kanseri sadece ailesinde kanser öyküsü olan kadınlarda görülmüyor. Kadınların yüzde 85-90 gibi büyük bir kısmı aile öyküsü olmasa bile bu hastalığa yakalanıyor. Zira, yaşam tarzı, hormonlar ve çevresel faktörler de meme kanseri riskini artırabiliyor.

Meme kanseri erken evrede mutlaka belirti verir.  YANLIŞ!

DOĞRUSU: Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. A. Enes Arıkan,  meme kanserinin erken evrede belirti vermeyebileceğini vurgulayarak, “Bu nedenle sadece elle muayene değil, düzenli mamografi ve ultrason gibi taramalar gereklidir. Erken evrede teşhis edilen meme kanseri tedavi şansını büyük ölçüde artırmaktadır” diyor. 

Mamografi zararlıdır ve kansere yol açar. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Meme kanserinin erken teşhis edilmesinde en etkili yöntemlerden biri olan mamografi düşük dozda radyasyon içerse de sağladığı fayda, zararından çok daha fazla oluyor. Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. A. Enes Arıkan, “Dolayısıyla her kadının hiçbir yakınması olmasa bile 40 yaşından itibaren her yıl düzenli olarak mamografi çektirmesi yaşamsal önem taşımaktadır” bilgisini veriyor.

Bitkisel ürünler meme kanserini tedavi edebilir. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Bilimsel olarak kanıtlanmamış bitkisel ürünler meme kanserini tedavi edemiyor.  Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. A. Enes Arıkan, tıbbi tedavi yöntemleri yerine bitkisel ürünlere yönelmenin tam aksine hastalığın ilerlemesine yol açabildiği uyarısında bulanarak, “Zerdeçal, çörek otu yağı, keten tohumu ve yağı gibi bazı bitkiler halk arasında sıkça kullanılmaktadır. Ancak bunlar meme kanserini tedavi etmez. Hatta, keten tohumu bazı meme kanserlerini kötüleştirebilir. Bunun sonucunda kanserin ilerlemesi nedeniyle meme korunamaz, hatta ameliyat ile tedavi edilemez hale gelebilir” diyor.

Genç yaşlarda görülen kitle her zaman iyi huyludur. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Doç. Dr. A. Enes Arıkan, memede ele gelen kitlenin her zaman kanser habercisi olmasa da mutlaka bir meme cerrahı tarafından değerlendirilmesi gerektiğini vurgulayarak, “Özellikle genç yaşta ele gelen sertlikler, memenin sıvı dolu kesecikleri veya fibroadenom dediğimiz iyi huylu kitleleri olabilir. Ancak meme kanseri günümüzde genç yaştaki kadınları da tehdit etmektedir. Dolayısıyla, hangi yaş grubunda olursa olsun kadınların memede kitle fark ettiklerinde geç kalmadan hekime başvurmaları çok önemlidir” diyor.

Meme kanseri ameliyatı kanserin yayılmasına neden olur. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. A. Enes Arıkan, “Ameliyat, meme kanserinin yayılmasına yol açmaz; aksine kanserli dokunun vücuttan uzaklaştırılması için gereklidir” diyor. Erken teşhisle yapılan ameliyatlar sayesinde meme kanserinin kontrol altına alınabildiğini belirten Doç. Dr. A. Enes Arıkan, gecikildiğinde ise kanserin yayılma riskinin arttığına dikkat çekiyor.

Meme kanserinde meme mutlaka alınmalıdır. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Günümüzde gelişen cerrahi yöntemler sayesinde meme koruyucu veya protezli ameliyatlar yapılabiliyor. Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. A. Enes Arıkan, “Meme kanseri erken teşhis edildiğinde, tümör sadece etkilenen bölgeden alınır ve bu sayede meme dokusu korunabilmektedir. Dolayısıyla meme kanserinde erken tanı büyük önem taşımaktadır” diyor.

Silikon meme protezleri kansere yol açar. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Bilimsel araştırmalar, silikon meme protezlerinin meme kanseri riskini artırmadığını gösteriyor. Protezlerin düzenli kontroller yapıldığı takdirde güvenle kullanılabileceği uzmanlar tarafından belirtiliyor. Ayrıca memede protez olması mamografi gibi rutin kontrollerin yapılamayacağı anlamına gelmiyor.

Sütyen giymek meme kanserine neden olur. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Sütyen kullanımının meme kanseriyle bağlantısı olduğuna dair bilimsel bir kanıt mevcut değil. Dar sütyenler kan dolaşımını etkileyebilse de kansere yol açmıyorlar. Ancak, sağlıklı bir kan dolaşımı için rahat sütyenler tercih etmek ve uzun süre aşırı sıkı sütyen kullanmaktan kaçınmak gerekiyor.

Göz tansiyonuna karşı önlemler

Başınız ve gözlerinizin çevresi ağrıyor, zaman zaman bulanık görüyor, ışıklar etrafında halkalar beliriyor ve gözlerinizde dolgunluk hissediyorsanız dikkat! Genellikle sinsice ilerleyen ve günümüzde görülme sıklığı giderek yaygınlaşan glokom (göz tansiyonu) ileri evrelerde ise bu tür belirtilerle kendini gösteriyor! Acıbadem Kartal Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Dr. Feride Pınar Doğru dünya genelinde glokom tanısı alan hasta sayısının 70 milyon, ülkemizde de 550 bin kişi olduğunu belirterek “Ancak ülkemizde bu sayının, tüm hastaların sadece dörtte birini oluşturduğu düşünülmektedir. Bunun nedeni hiçbir öncü belirtisinin olmaması ve ileri evrelere varmadıkça hastanın hissedebileceği belirtilerin bulunmamasıdır” diyor. Glokomun önlenebilir ve tedavi edilebilir körlüğün başlıca nedenlerinden biri olduğunu vurgulayan Dr. Doğru “Göz tansiyonu yükseldikçe gözde önce kör noktalar oluşur, tedavide gecikilirse görme alanı daralır, ileri dönemde tünel görme (boru içinden) dediğimiz çevre görmenin tamamen kaybı ortaya çıkar ve son evrede ise kalıcı hasarlar bırakarak körlüğe neden olur” diye konuşuyor. Göz Hastalıkları Uzmanı Dr. Feride Pınar Doğru, 9-15 Mart Dünya Glokom Haftası kapsamında yaptığı açıklamada, glokom (göz tansiyonu) riskine karşı alınabilecek 7 etkili önlemi anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Dr. Feride Pınar Doğr

Dr. Feride Pınar Doğru

Yıllık göz muayenesi yaptırın

Glokom sinsi seyirli bir hastalıktır. Genellikle hastalar çok ileri hasara kadar hiçbir belirti fark etmediğinden glokoma karşı en etkili yöntem düzenli yıllık göz muayenesi yapılmasıdır. Aile bireyleri arasında glokom hastasının bulunması, riski artırıcı bir diğer faktördür. Bu nedenle özellikle anne, baba, kardeş gibi birinci derece yakın akrabalarında glokom hastalığı olanların daha yakın takipte olmaları ve sadece göz tansiyonu değil görme alanı muayenesi, göz sinir taraması gibi erken teşhis yöntemleri ile de izlenmesi gereklidir. Hastalığın neden olduğu görme kayıplarının geri dönüşü olmadığı akılda tutularak rutin göz muayeneleri ihmal edilmemelidir.

Sigaradan uzak durun

Göz Hastalıkları Uzmanı Dr. Feride Pınar Doğru “Yapılan çalışmalar, özellikle sigaranın damar sertliğine neden olarak göze gelen kan akımını azaltıp gözün beslenmesini bozduğunu, bunun da glokoma yol açabildiğini ortaya koyuyor. Bu nedenle sigara kullanmaktan kaçının ve kan kolesterol seviyelerinizin düzenlenmesine özen gösterin” diyor.

Tansiyonunuzu düzenli takip edin

Yüksek (hipertansiyon) veya düşük vücut tansiyonu (hipotansiyon) göz sinirinin beslenmesini bozarak glokomun kötüleşme hızını artırabilirler, bu yüzden glokomlu hastaların vücut tansiyonlarının normal değerlerde olması istenmektedir. Vazospazma (damar büzüşmesi) neden olan soğuk, stres gibi faktörler optik sinir dolaşımını bozarak glokom değişikliklerinin ortaya çıkışına neden olabilir. Özellikle soğuk eller, migren ataklarının mevcudiyeti bu yönden dikkate alınması gerekli ipuçlarıdır.

Kortizonlu ilaç kullanırken dikkat edin

Özellikle kortizon içeren hap ve damlaların kontrollü kullanılması büyük önem taşımaktadır. Çünkü bu ilaçlar göz tansiyonunda artışa neden olabilmektedir. Bu nedenle bu tarz ilaçlar kullanılırken mutlaka bir göz doktoruna danışılmalıdır. Ayrıca glokom hastaları kendilerine verilen tedavileri saatlerine dikkat ederek uygulamalı, ilaçlarını damlatmayı unutmamalı ve sıkıntıları olduğunda doktorlarına sormadan ilaç kesmemelidirler.

Sağlıklı beslenin

Göz Hastalıkları Uzmanı Dr. Feride Pınar Doğru “Vitamin ve mineraller glokomun tedavisinde kullanılan temel ilaçlar değildir. Serbest radikal giderici vitaminlerin ve magnezyumun yardımcı tedavi olarak kullanılması ile fayda sağladığını bildiren çalışmalar vardır ancak henüz bir kural oluşmamıştır. Glokom hastalığında sağlıklı beslenme önemlidir. Çay kahve gibi içecekler normal dozlarda göz tansiyonuna büyük bir etki yapmazken çok içilmesi durumunda göz tansiyonu yükselebilmektedir” diyor.

Spor yaparken dikkat edin

Glokom riskini azaltan en önemli önlemlerden biri de düzenli spor yapılmasıdır. Sağlıklı vücutta glokomun kötüleşme hızı yavaşlayacağından spor yapılması önerilmektedir. Ancak hasta glokom çeşidini spor yapmadan önce doktoruna mutlaka sormalıdır. Pigment dispersiyonu sendromu ve bunun sonucu gelişecek pigment glokomu adı verilen özel bir glokom tipinde hastaların ağır sporlardan kaçınması gerekmektedir. Ayrıca dalma sporu ve bazı yoga hareketleri göz içi basıncını artırarak glokoma olumsuz etki edebilir, kaçınılmalıdır.

Bu hastalıklarınız var mı? Mutlaka öğrenin!

Göz Hastalıkları Uzmanı Dr. Feride Pınar Doğru “Özellikle diyabet hastalarında glokom görülme sıklığı  daha yüksek olduğundan kan şekeri düzeylerinin düzenlenmesi önemlidir. Şeker hastalığı (diyabet) dışında otoimmün hastalıklar, tiroid bezi hastalıkları, damar iltihapları (vaskülitler) ve nörolojik bazı sistemik hastalıklar da glokom oluşumunda rol oynayan diğer risk faktörleridir. Bu nedenle bu tür hastalıklarınızın olup olmadığını öğrenmek için mutlaka doktor muayenesi olun ve tedavi gerekirse ihmal etmeyin” diyor.

Böbrek taşına karşı etkili yöntemler!

Aniden başlayan ve dayanılmaz şiddette yan ağrısı, bulantı ve kusma gibi şikayetlerle kişinin acil servise kendini zor attığı böbrek taşı ‘ancak çeken bilir’ denilecek türden bir sorun! Yapılan araştırmalara göre,  ülkemizde her 12 kişiden birinde bulunan böbrek taşı son yıllarda hızla yaygınlaşıyor. Genetik ve çevresel faktörlerin yanı sıra, sağlıksız beslenme, yeterince su içmeme, fazla kilo ve hareketsizlik gibi günlük yaşantımızda bazı yanlış alışkanlıklarımız da böbrek taşı oluşumuna yol açıyor. Acıbadem Kartal Hastanesi Üroloji Uzmanı Doç. Dr. Emre Karabay “Taşın yer değiştirmesi ya da büyümesi, şiddetli ağrılara ve idrar yollarında tıkanmalara neden olabilir. Genellikle; şiddetli yan ağrısı, idrar yaparken yanma ve ağrı, idrarda kan görülmesi, bulantı, kusma ve sık idrara çıkmaya yol açar. Böbrek taşı tedavi edilmediğinde; idrar yolu enfeksiyonlarına, böbrek iltihaplanmalarına, böbrek fonksiyonlarında azalmaya ve hatta böbrek yetmezliğine dahi yol açabilir” diyor. Doğru beslenme alışkanlıkları ve yaşam tarzı değişiklikleri ile böbrek taşı oluşumunun engellenebileceğini vurgulayan Üroloji Uzmanı Doç. Dr. Emre Karabay, 13 Mart Dünya Böbrek Günü kapsamında yaptığı açıklamada böbrek taşına karşı 8 etkili önlemi anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Doç. Dr. Emre Karabay

Doç. Dr. Emre Karabay

  • Günde 2 litre su tüketin

Böbrek taşlarının oluşumunu önlemek için yeterli su içmek şarttır. Yapılan çalışmalara göre; günde 2-2,5 litre su içmek, vücudu toksinlerden arındırmaya yardımcı olurken, böbrek taşı oluşum riskini yüzde 40 azaltmaktadır. Suyu küçük yudumlarla ve gün içine yayarak tüketin.

  • Tuz tüketimini azaltın

Aşırı tuz tüketimi, böbrek taşı oluşumunu tetikleyen en önemli faktörlerden biridir. Günde 2 gramın üzerinde tuz tüketimi böbrek taşı oluşum riskini yüzde 30 artırmaktadır. Bu nedenle, tuz tüketimini sınırlandırın, işlenmiş gıdalar tüketmeyin ve düşük sodyumlu gıdalar tercih edin.

  • Düzenli egzersiz yapın

Düzenli egzersiz böbrek taşı riskini azaltır. Vücudun sıvı dengesini koruyarak taşların oluşmasını ve idrarda taş yapıcı maddelerin birikmesini engellemeye destek olur. Bu nedenle haftada en az 3-4 gün, 30-60 dakika yürüyüş veya bisiklet sürme gibi kardiyo egzersizleri yapın.

  • Meyve, sebze ve lifli gıdalar tüketin

Mevsim meyve ve sebzeleri ile lifli gıdalar tüketmeye özen gösterin. Meyve ve sebzeler yüksek su içerikleri sayesinde yeterli sıvı alımını sağlamaya katkı sağlar. Aynı zamanda alkali özelliklere sahip olduklarından idrar pH’ını artırarak taş oluşumunu engellemeye yardımcı olabilirler.

  • Oksalat içerikli gıdalardan kaçının

Üroloji Uzmanı Doç. Dr. Emre Karabay “Oksalat açısından zengin gıdaların (Ispanak, pancar, kuruyemiş vb) aşırı tüketiminden kaçınmak gerekir. Yüksek oksalat seviyeleri kalsiyum oksalat taşlarının oluşumuna neden olabilir. Taş geçmişi veya yüksek oksalat atılımı olan bireylerin bu gıdalara dikkat etmeleri önemlidir” diyor.

  • Gelişigüzel C vitamini takviyesi almayın

Vitamin C, oksalatın bir öncüsüdür ve taş oluşumundaki rolü hala tartışmalıdır, ancak aşırı alımı kalsiyum oksalat taşlarının riskini artırabilmektedir. Kalsiyum oksalat taşı oluşumuna yatkın bireylerin yüksek dozda vitamin C takviyelerinden kaçınmaları önerilmektedir.

  • Hayvansal proteini kısıtlayın

Hayvansal proteinler, et, tavuk ve balık gibi gıdalar aşırı miktarda tüketilmemelidir. Yüksek protein alımı, taş oluşumunu artıran bazı metabolik değişikliklere yol açar. Bu nedenle hayvansal protein alımını vücut ağırlığınız başına 0,8-1,0 gram ile sınırlayın.

  • Kalsiyum alımına dikkat edin

Kalsiyum alımının yetersiz olması, taş oluşumu riskini artırabilir. Bu nedenle diyetinizde yeterli kalsiyum almaya dikkat edin. Ancak doktor tavsiyesi olmadıkça kalsiyum takviyelerinden kaçının.

Yatağınızda cep telefonuna bakmayın!

Uykuya dalmada zorluk, sabahları yorgun uyanmak, gündüzleri uyuklamak…

Ramazan’da değişen yemek ve öğün saatlerinin getirdiği fiziksel ve psikolojik değişiklikler uyku düzenini olumsuz etkileyebiliyor.  Uykuya dalmada zorluk, geceleri sık, sabahları yorgun uyanma ve gündüzleri sürekli uyuklama Ramazan’da en sık karşılaşılan uyku problemleri arasında yer alıyor. Ayrıca, sahurdan sonra tekrar uykuya geçilmesi, vücudun dinlenme sürecinin verimli olmasını önleyebiliyor. Acıbadem Kartal Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Yelda Başbuğ, yeterli ve kaliteli bir uyku için Ramazan’da beslenme alışkanlıklarına dikkat etmenin son derece önemli olduğuna dikkat çekerek, “Sağlıklı bir uyku için iftar yemeğini hafif tutmak, sahurda protein ile kompleks karbonhidratlardan zengin gıdaları tercih etmek ve uyumadan önce ağır aktivitelerden kaçınmak önemlidir” diyor. Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Yelda Başbuğ,  Ramazan’da uyku sorunlarına karşı almanız gereken önlemleri anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu.

Dr. Yelda Başbuğ

Dr. Yelda Başbuğ

Uyku saatleriniz düzenli olsun

Hayatımızın üçte birini geçirdiğimiz uykunun kaliteli olması büyük bir öneme sahip. Zira, kalitesiz bir uyku ertesi günü yorgun geçirmekten unutkanlığa, hatta kronikleşirse depresyona kadar birçok soruna neden olabiliyor.

Nasıl önlem almalı? Vücudun biyolojik saati düzenli bir uyku programıyla stabil hale geliyor. Böylece gece uykuya geçişi hızlandırıyor ve kalitesini artırıyor. Bu etkisiyle sabah daha dinç kalkmanızı sağlarken gün içinde uykusuzluk ya da uyuklama gibi problemler yaşamanızı önlüyor. Dolayısıyla gece kalitesiz uyku problemi yaşıyorsanız, düzenli uyku saatleri oluşturmanız çok önemli. Biyolojik saatinizin düzenlenmesi ve uykuya dalma sürecinizin hızlanması için Ramazan boyunca her gün aynı saatte yatıp aynı saatte kalkmaya özen gösterin. Örneğin, akşamları saat 23:00’te yatıp sabah 05:00’te kalkarak sahura hazırlık yapabilirsiniz.

Aşırı yağlı ve ağır yemeklerden kaçının

Aşırı yağlı ve ağır yemekler sindirimi zorlaştırmaları nedeniyle gece uykuya geçişi önlerken kalitesini de düşürüyor.  Bunun sonucunda sabahları yorgun uyanmanıza neden olabiliyor. Ayrıca mideyi aşırı doldurmak, uykuda sık sık uyanmaya da yol açabiliyor.

Nasıl önlem almalı? İftar ve sahurda ağır yemeklerden kaçının, özellikle kızartmalardan ve fazla şekerli gıdalardan uzak durun. Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Yelda Başbuğ, her iki öğünde hafif ve protein ile lif açısından zengin besinleri tercih etmeniz gerektiğini belirterek, “Hafif yemekleri tercih etmek uykuya geçişi hızlandırır, sabahları daha enerjik olunmasına katkı sağlar ve mide sorunları yaşanmasını önler. Dolayısıyla iftarda ortalama 600-800 kalori arasında bir öğün tüketmeye özen gösterilmelidir. Örneğin, iftarda sebze yemekleri ve tam tahıllı ürünler tüketilebilir.  Sahurda da tam buğday ekmeğiyle yapılan peynirli bir sandviç ve bir porsiyon meyve iyi bir seçenek olabilir” diyor.

Yatağınızda cep telefonunuza bakmayın!

Elektronik cihazlardan yayılan mavi ışık melatonin salgısını önleyerek uykuya geçişi zorlaştırıyor. Mavi ışık ayrıca uyku hormonunu baskılıyor ve uyku düzenini bozuyor.

Nasıl önlem almalı? Yatmadan önce ekranlardan uzak durmanın melatonin üretimini artırdığına işaret eden Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Yelda Başbuğ, “Dolayısıyla yatmadan en az bir saat önce telefon, tablet ve bilgisayar kullanımını bırakmanız ve yatak odasından uzak tutmanız sağlıklı bir uyku için çok önemli” diye konuşuyor.

Gündüz 20 dakika şekerleme yapın

Gündüz aşırı uyuklama, Ramazan’da çoğu kişinin yaşadığı ortak bir sorun. Bunun sonucunda okulda, işyerinde veya sosyal ortamda önemli sıkıntılar yaşanabiliyor.

Nasıl önlem almalı? Gündüz aşırı uyuklama sorunu yaşıyorsanız, kısa süreli şekerleme yapmanızda fayda var.  Gündüzleri 20 dakikalık kısa uyku molaları enerji seviyenizi artırarak gündüz uyuklamalarını azaltabiliyor. Yapılan bir çalışmada, 20 dakikalık şekerlemenin gündüz yaşanan yorgunluğu azaltırken, gece uyku düzenini bozmadığı ortaya konmuş.  Dr. Yelda Başbuğ, ancak bu şekerlemeleri öğleden önce yapmaya özen göstermeniz gerektiğini vurgulayarak, aksi takdirde gece uykunuzun olumsuz yönde etkilenebileceği uyarısında bulunuyor.

Kahve ve çayı mutlaka sınırlandırın!

Uykuya geçişi zorlaştıran bir madde olan kafein vücutta 6-8 saat boyunca etkili olabiliyor. Yapılan araştırmalar, akşam saatlerinde alınan kafeinin uyku kalitesini ciddi şekilde düşürdüğünü gösteriyor.

Nasıl önlem almalı? Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Yelda Başbuğ, uykuya dalmakta güçlük çekiyorsanız öncelikle kafein tüketimini kısıtlamanız gerektiğine işaret ederek, “Bu nedenle akşamları kafein içeren içecekler tüketmeyin. Ramazan sürecinde de iftardan sonra iki bardaktan fazla çay veya iki fincandan fazla kahve içmeyin ve sahurda kafeinli içecekler tüketmeyin” diyor.

Yatmadan önce egzersiz yapın, ancak…

Uykusuzluk yaşam kalitesini olumsuz etkilemesinin yanı sıra uzun vadede diyabet, kalp, hipertansiyon ve obezite gibi kronik hastalıklarda önemli bir risk faktörü olarak karşımıza çıkıyor.

Nasıl önlem almalı? Geceleri uykuya geçmekte zorluk yaşıyorsanız alabileceğiniz bir başka etkili önlem ise düzenli olarak hafif egzersiz yapmak. Zira, egzersizler vücuda enerji verirken uykuya dalmayı kolaylaştırıyor ve kalitesini artırıyor. Örneğin, iftardan sonra hafif yürüyüşler yapabilirsiniz. Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Yelda Başbuğ, ancak uyku düzeninizin bozulmaması için yoğun egzersizleri yatmadan en az üç saat önce bırakmanız ve uykuya geçmeden önce dinlenmeniz gerektiğine dikkat çekiyor.

Yatak odanızın hava akışını iyi sağlayın

Odanın havasız olması, vücudun oksijen ihtiyacını karşılayamamasına yol açıyor ve bu durum da uykusuzluğa neden oluyor.

Nasıl önlem almalı? Yatak odasındaki havasızlık sorununu önlemek için odanızı günde en az 2-3 kez, 10-15 dakika boyunca havalandırmayı alışkanlık edinin. Özellikle sabah uyanınca ve yatmadan önce pencereyi açarak temiz hava girmesini sağlayabilirsiniz. Bilimsel çalışmalar, serin ve oksijen açısından zengin ortamların derin uykuya geçişi kolaylaştırdığını ve uyku kalitesini artırdığını gösteriyor. Dolayısıyla odanızı sessiz, karanlık ve serin tutmaya özen gösterin. Odanın sıcaklığını 18-20°C arasında tutarak uyku kalitesini artırabilirsiniz. Gerekirse kulak tıkacı veya göz maskesi kullanabilirsiniz.

Stres yönetimi tekniklerini kullanın

Stresin yol açtığı önemli sorunlardan biri de uykuya dalmayı zorlaştırmak oluyor.

Nasıl önlem almalı? Stresinizi kontrol etmekte güçlük çekiyorsanız, zihninizi sakinleştirerek uykuya geçişi hızlandıran ve daha kaliteli bir uyku sağlayan meditasyon, derin nefes alma egzersizleri veya hafif esneme hareketleri yapabilirsiniz.

Sinsi hastalık çocuklarda da hızla yaygınlaşıyor!

Özellikle son yıllarda hızla yaygınlaşarak toplum sağlığını tehdit eder hale gelen karaciğer yağlanması ülkemizde her 3 kişiden birinin kapısını çalıyor. Acıbadem Kartal Hastanesi Gastroenteroloji Uzmanı Dr. Fuad Jafarov, tıp dilinde ‘hepatosteatoz’ olarak adlandırılan ve genellikle sinsice ilerleyerek tedavi edilmediğinde ciddi sonuçlara yol açabilen karaciğer yağlanmasının görülme sıklığının çocuklarda da artış gösterdiğini belirterek “Eskiden sadece yetişkinlerde sıkça karşılaşılan bu durum, artık çocuklarda da alarm verici düzeylere ulaşmıştır. Özellikle, çoğu zaman zararsız gibi görülen hatalı beslenme alışkanlıkları, hareketsiz yaşam tarzı ve artan obezite hastalığı, karaciğer yağlanmasının nedenleri arasında ilk sıralarda yer alıyor. Diyabeti ve insülin direnci olanlarda ise bu oran birkaç kata ulaşıyor” diyor. Buna karşın toplumsal farkındalığın yeterince olmadığı karaciğer yağlanmasının, önlem alınmadığında ve tedavi edilmediğinde siroz, karaciğer yetmezliği ve hatta karaciğer kanseri gibi ağır tablolara yol açabildiğini vurgulayan Dr. Jafarov, karaciğeri yağlandıran hataları ve bu hatalardan korunmaya yönelik önlemleri anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Dr. Fuad Jafarov

Dr. Fuad Jafarov

KARACİĞERİ YAĞLANDIRAN 5 ÖNEMLİ HATA!

  • Yüksek şekerli ve işlenmiş gıdalarla beslenmek

Nasıl zarar veriyor? Fazla miktarda şeker ve işlenmiş gıdalar, karaciğerde yağ birikimine neden olan insülin direncini artırır. Özellikle fruktoz içeren tatlandırıcılar, karaciğerin yağlanmasını hızlandırır.

Doğrusu ne olmalı? Rafine şeker yerine doğal tatlandırıcılar tercih edilmeli, işlenmiş gıda tüketimi minimuma indirilmelidir. Beslenme düzeninde taze sebze, meyve ve tam tahıllar ön planda olmalıdır.

  • Alkol tüketmek

Nasıl zarar veriyor? Alkol, karaciğer hücrelerine doğrudan zarar verir ve zamanla yağlanmaya, ardından siroza yol açabilir. Sık tüketim, karaciğerin kendini onarma kapasitesini düşürür.

Doğrusu ne olmalı? Alkol tüketiminden tamamen kaçınmak ya da sınırlandırmak gerekir. Özellikle karaciğer yağlanması teşhisi konulan bireyler kesinlikle alkol tüketmemelidir.

  • Hareketsiz yaşam tarzına sahip olmak

Nasıl zarar veriyor? Fiziksel aktivitenin yetersiz olması, metabolizmayı yavaşlatarak yağ birikimini artırır. Bu durum karaciğer yağlanmasını tetikleyen en önemli faktörlerden biridir.

Doğrusu ne olmalı? Yapılan araştırmalar; haftada en az 150 dakika orta şiddette egzersiz yapmanın, karaciğerdeki yağlanmayı azaltmada etkili olduğunu göstermektedir.

  • Düzensiz ve Hatalı diyetler yapmak

Nasıl zarar veriyor? Hızlı kilo kaybına neden olan diyetler, karaciğerde toksin birikimine yol açabilir. Ayrıca düzensiz öğünler, metabolizmayı olumsuz etkiler.

Doğrusu ne olmalı? Sağlıklı ve dengeli bir diyet programı benimsenmeli, uzman kontrolünde kilo verilmelidir. Öğün atlamamak ve düzenli beslenmek önemlidir.

  • Yeterince su içmemek

Nasıl zarar veriyor? Yetersiz su tüketimi, toksinlerin karaciğerden atılmasını zorlaştırır. Bu da karaciğerin iş yükünü artırır ve yağlanmayı tetikleyebilir.

Doğrusu ne olmalı? Günde 2 litre su tüketilmelidir. Su, toksinlerin atılmasını kolaylaştırır ve karaciğer sağlığını destekler.

KARACİĞER YAĞLANMASINA KARŞI 10 ETKİLİ ÖNLEM!

Gastroenteroloji Uzmanı Dr. Fuad Jafarov, karaciğer yağlanmasına karşı alınabilecek bazı basit ama etkili öneriler olduğunu belirterek “Ancak bu önerilerin hiçbiri karaciğer yağlanmasını tek başına ortadan kaldırmaz. Örneğin; alkol tüketen ya da diğer hatalı yaşam alışkanlıklarına sahip olan bir kişi, sadece enginar yiyerek karaciğer yağlanmasının önüne geçemez. Bu nedenle genel olarak sağlıklı yaşam alışkanlıkları benimsemek ve düzenli uygulamak gerekir” diyor. Prof. Dr. Jafarov, karaciğer yağlanmasına karşı alınabilecek 10 etkili önlemi şöyle sıralıyor;

  • Sağlıklı ve dengeli beslenin
  • Şekerli ve işlenmiş gıdalardan uzak durun.
  • Düzenli egzersiz yaparak aktif bir yaşam sürdürün.
  • Şok diyetlerden mutlaka kaçının.
  • Alkol tüketimini tamamen bırakın ya da sınırlandırın.
  • Bol su tüketerek karaciğerinize destek olun.
  • Düzenli sağlık kontrolleri yaptırarak erken teşhis fırsatını kaçırmayın.
  • Stresinizi yönetmeyi öğrenerek hormonal dengeyi koruyun.
  • Günde 1-2 bardak filtre kahve ya da Türk kahvesi için.
  • Sofranızda enginara yer verin.

Tedavide gecikme eklem kireçlenmesini tetikleyebilir!

Dizlerde gelişen ön çapraz bağ yaralanmaları sporcu hastalığı olarak bilinse de aslında hemen herkeste görülebiliyor. Kayak yaparken veya karda yürürken kayıp düşmek, kış aylarında ön çapraz bağ yaralanmalarının yaygın nedenleri arasında yer alıyor. Tedavi edilmeyen ön çapraz bağ yaralanmalarında iyileşme potansiyeli yok denecek kadar az! Ancak bağ uyluk kemiğine tutunduğu taraftan kopmuş ve farklı bir anatomik bölgeye, sıklıkla arka çapraz bağın üzerine gevşek bir biçimde tutunmuş ise “yalancı iyileşme” yaşanabiliyor. Acıbadem Kartal Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Doç. Dr. Selim Ergün, dolayısıyla “Dizimdeki ağrım geçti, iyileştim” düşüncesine kapılıp doktora başvurmakta gecikilmemesi uyarısında bulunarak, “Ameliyatla zarar gören tüm yapıların onarılmadığı, ön çapraz bağın rekonstrükte edilmediği hastalarda eklem kıkırdağında aşınma devam eder ve hastanın hareket kabiliyetini kısıtlamasının yanı sıra menisküsün de zarar görmesini ve eklemde artrozu, yani kireçlenmeyi tetikleyebilir. Bu nedenle dizde ağrı ve şişlik dinse bile mutlaka hekim muayenesinden geçilmelidir” diyor. Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Doç. Dr. Selim Ergün, günümüzde ön çapraz bağ yaralanmalarında “artroskopik cerrahi” yönteminden son derece başarılı sonuçlar alındığını belirterek, “Hastalar iki hafta sonra değneksiz yürüyebilir, dizlerini bükerek oturabilirler. Yeter ki doktora başvurulmakta gecikilmesin” diyor.

Doç. Dr. Selim Ergün

Doç. Dr. Selim Ergün

Dizlerde adeta kalkan görevi üstleniyor

Ön çapraz bağ; diz ekleminin içinde yer alan, kaval (Tibia) kemiği ile uyluk (Femur) kemiğini birbirine eklem içinden bağlayan, yaklaşık 4 cm uzunluğunda sabit bir yapıdır. Doç. Dr. Selim Ergün, bu bağın dizin stabilitesini sağlamakla görevli olduğunu belirterek, “Dönme ve kayma hareketlerine karşı diz eklemini korumak, uyluk ve kaval kemiklerinin birbirlerinden uzaklaşmasını, özellikle kaval kemiğinin öne yer değiştirmesini ve içe dönmesini önlemek gibi önemli işleve sahip. Ancak tüm bunları tek başına yapamaz; menisküsler, arka çapraz bağ ve yan bağlar da bu stabiliteye büyük katkı sağlar” diyor.

Bu hatalar dizde travmaya yol açabiliyor!

Ön çapraz bağ yaralanması, yani kopması sıklıkla burkulmanın meydana geldiği temassız yaralanmalar sonucunda veya temaslı sporlarda dize alınan bir darbeyle gerçekleşiyor. Örneğin, basketbol veya futbol gibi sporlarda ani dönüş yapmak veya yön değiştirmek, koşarken aniden durmak ya da zıpladıktan sonra yere tek ayak üzerine düşmek nedeniyle gelişebiliyor. Travmada oluşan gücün büyüklüğü, uyluk ve kaval kemiklerini bir arada tutmaya çalışan ön çapraz bağın dayanabileceği güçten fazla olduğunda bağda kopma meydana geliyor.

Sporcu hastalığı olarak biliniyor, ancak…

Ön çapraz bağ yaralanması, tekrarlayan hareketlerin kümülatif sonucu olarak değil, tek ve güçlü bir travmada, çoğunlukla da spor yaparken oluşuyor. Ancak spor dışında, merdivenlerden inerken veya kaygan yüzeylerde düşmeye ya da araç dışı trafik kazalarına bağlı da gelişebiliyor. Özellikle kadınlarda, ev kazaları gibi düşük enerjili yaralanmalar nedeniyle de ön çapraz bağ yaralanmaları oluşabiliyor.

Bölgesel ağrı ve şişlik en tipik belirtileri!

Ön çapraz bağ yaralanmasında, travmanın hemen ardından, diz bölgesinde yoğun bir ağrı ve şişme meydana geliyor, travma esnasında gürültülü bir kopma sesi duyulabiliyor. Ağrı ve şişlik ilk 24 saatte yoğunlaşıyor. Hasta ayağının üzerine basmakta ve şişlik nedeniyle dizini tam bükmekte zorlanıyor. İlerleyen günlerde bu sorunlar azalıyor; şişlik indikçe hasta dizini daha rahat bükebilir hale geliyor. Ancak bu kez de dizde boşluk hissi ve güvensizlik beliriyor. Boşluk hissi, özellikle hasta merdivenden inerken veya adım yönünü değiştirirken yaşanıyor.

Tedavi için doktora başvurmakta gecikmeyin!

Ön çapraz bağ yaralanmalarında erken tanı ve tedavi son derece önemli. Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Doç. Dr. Selim Ergün, travma sonrasında oluşan ağrı ve şişlik zamanla azalsa da tedavide gecikildiğinde dizin eski sağlığına tam anlamıyla geri dönemediğine işaret ederek “Gün içerisinde yaşanan boşluk hissi, diğer bir deyişle dizin gidip gelmesi hastayı rahatsız ve tedirgin eder. Çünkü hastanın yaşadığı her boşluk hissinde dizde ağrı da oluşur. Bu boşluk hissi ve ağrının tekrar olacağının yol açtığı tedirginlik hastada korumacılığı, dizine güvenmemeyi ve istediği sporu yapamamayı da beraberinde getirir. Çok daha önemlisi, tedavi edilmeyen bağ yaralanması menisküs ile kıkırdak yaralanmalarına ve eklemde artroz, yani kireçlenmeye neden olabilir” diyor.

Artroskopik yöntemle tedavi ediliyor

Ameliyat olmak istemeyen veya dizindeki boşluk hissi rahatsız edici düzeyde olmayan hastalara yönelik çeşitli güçlendirme egzersizleri planlanarak fonksiyonel stabilite arttırılabiliyor. Ancak ön çapraz bağ kopmalarına kesin çözüm ameliyat ile sağlanabiliyor. Ön çapraz bağ kopmalarının cerrahi tedavisi “artroskopik” yöntemle, yani eklem içinin endoskopik bir kamera ile görüntülenmesiyle yapılıyor. Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Doç. Dr. Selim Ergün, ameliyatla genellikle dizde yeni bir bağ yapıldığını, bazı durumlarda ise yırtığın rekonstrükte edildiğini belirterek, “Hastaların büyük çoğunluğunda kopan bağ lifleri saçaklanmış bir yapıda oldukları için dikilemezler. Bu nedenle orijinal çapraz bağı taklit eden yeni bir bağ yapılır. Bu yeni bağ için sıklıkla hastanın dizinde veya ayak bileğinde yer alan tendonlar kullanılır. Bazı durumlarda kadavradan alınan greftler de tercih edilebilir. Bu tendonlar, alınan bölgede hastanın fark edebileceği bir eksikliğe yol açmazlar” diyor. Ön çapraz bağın koptuğu yaralanmalara çoğunlukla menisküs ve/veya yan bağların kopması gibi sorunların da sıklıkla eşlik ettiğini belirten Doç. Dr. Selim Ergün, “Cerrahi tedaviden etkin sonuç alınabilmesi için bu yaralanmalara sıklıkla aynı cerrahide müdahale gerekmektedir” diyor.

Ameliyatın sonuçları yüz güldürüyor!

Alınan tendonun uygun kalınlık sağlanana kadar çeşitli tekniklerle katlandığını anlatan Doç. Dr. Selim Ergün, “Uygun kalınlık sağlandığında hazırlık tamamlanmış olur. Artroskopik olarak, eklem içinde, uyluk ve kaval kemikleri üzerinde, orijinal bağın yapışma alanlarına tüneller açılır ve tendondan hazırlanmış yeni bağ bu tünellerden geçirilerek kemiklere sabitlenir” bilgisini veriyor. Günümüzde artroskopik cerrahi yöntemle tedaviden son derece başarılı sonuçlar alındığını ifade eden Doç. Dr. Selim Ergün, nadiren de olsa, bağın saçaklanmadan, bütünlüğünü koruyarak ve kemikten sıyrılarak koptuğu hastalarda ön çapraz bağ tamirinin de söz konusu olabildiğini söylüyor.

Spora dönüş için acele etmeyin!

Hastaların ameliyatın ertesi günü hastaneden taburcu olduklarını belirten Doç. Dr. Selim Ergün, “Ameliyat sonrasında ilk 2 haftalık sürede mobilize olmak için kol değneklerinin kullanılması, şişliğin dinmesi için istirahat edilmesi ve soğuk uygulama yapılması gerekmektedir. Hastalar bu sürecin sonunda artık değneksiz yürüyebilir, dizlerini bükerek oturabilirler” diyor.  Doç. Dr. Selim Ergün, ameliyat sonrasında rehabilitasyon ve spora dönüş evresinin çok önemli olduğuna işaret ederek, “Bu evrede kesinlikle acele edilmemeli, süre ve kas gücü açısından asgari seviyeye ulaşmadan ve hekime danışılmadan rekabetçi sporlara dönüş yapılmamalıdır. Aksi halde yeniden kopma meydana gelebilir“ uyarısında bulunuyor.

Bu hatalar riskli gebeliğe neden olabiliyor!

Günümüzde kadınların çalışma hayatında daha fazla yer almaları, eğitim ve kariyer planlamaları derken evlilik ve çocuk sahibi olma yaşları ileriye taşınıyor. Acıbadem Kartal Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Prof. Dr. Mehmet Akif Sargın “Anne olmak pek çok kadın için vazgeçilmez bir istek olsa da özellikle son yıllarda çeşitli nedenlerle ertelenmek durumunda kalınabiliyor. Ancak 35 yaş ve üzerindeki gebelikler, tıbbi olarak “ileri anne yaşı” kapsamında değerlendiriliyor. Bu yaş grubunda doğurganlık azalmaya başladığı gibi, gebelikte bazı risklerin görülme olasılığı da artıyor. Bu nedenle, ileri anne yaşı gebeliklerinde daha sıkı bir takip, multidisipliner bir ekip yaklaşımı ve özel bir planlama yapılması büyük önem taşıyor” diyor. Yaşın yanı sıra günlük yaşamda yapılan bazı hataların da gebelikte riski artırabildiğini vurgulayan Prof. Dr. Sargın, riskli gebeliğe yol açabilen etkenleri anlattı, anne adaylarına hem bebeklerinin hem de kendilerinin sağlığı için dikkat etmeleri gereken 10 kuralı sıraladı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Prof. Dr. Mehmet Akif Sargın

Prof. Dr. Mehmet Akif Sargın

Riskli gebeliklerin en yaygın nedenleri!

Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Prof. Dr. Mehmet Akif Sargın, riskli gebeliklerin en yaygın nedenlerini; “35 ve üzeri yaşın yanı sıra gebelik öncesinde diyabet, tiroid ve hipertansiyon gibi kronik hastalıkların ihmal edilerek kontrol altına alınmaması, aşırı kilo, hareketsiz yaşam, sigara, alkol ve bilinçsiz ilaç kullanımı, kadın ve doğum uzmanına düzenli muayene olmamak şeklinde sıralıyor. Aynı zamanda genetik hastalıklar, kan pıhtılaşma bozuklukları, böbrek ve bağışıklık sistemi hastalıkları, plansız gebelik, önceki gebeliklerde düşük veya erken doğum hikayesi olmasının da gebeliği riskli duruma soktuğunu vurgulayan Prof. Dr. Sargın “Bu hastalıkların kontrol altında tutulması, sağlıklı bir gebelik süreci için önemlidir. Bu nedenle özellikle internetten edinilen yanlış bilgilerle hareket etmek yerine, mutlaka bir hekime danışılmalı, her türlü soru hekime rahatlıkla sorulabilmelidir” diyor.

Düzenli kontrol şart!

35 yaş ve üzeri anne adaylarının düzenli doktor kontrolü, potansiyel sorunların erken tespit edilmesi ve müdahale edilmesi açısından kritik önem taşıyor. Prof. Dr. Mehmet Akif Sargın özellikle ikiz, üçüz veya daha fazla çoğul gebeliklerde erken doğum riski, düşük doğum ağırlığı, preeklampsi (gebelik zehirlenmesi) ve plasenta sorunlarının daha sık görüldüğüne dikkat çekerek şöyle konuşuyor: “Bu tür gebeliklerin yönetiminde uzman bir ekip ve düzenli takip çok önemlidir. Her anne adayının durumu farklıdır, bu yüzden bireysel bir değerlendirme yapılması gereklidir. Ultrasonografi, kan testleri ve diğer tıbbi incelemelerle bebeğin gelişimi ve annenin sağlığı sürekli izlenir. Bu kontroller sayesinde, olası komplikasyonlar erken dönemde önlenebilir, kontrol altına alınabilir ya da tedavi edilebilir.” Prof. Dr. Sargın, günümüzde çok hızlı gelişen tıp teknolojileri sayesinde, riskli gebeliklerde hem anne hem de bebeğin sağlığının çok daha güvenli bir şekilde takip edilebildiğini ve yönetilebildiğini belirterek “Özellikle yüksek çözünürlüklü ultrasonografi cihazları, genetik tarama testleri ve gelişmiş cerrahi teknikler, risklerin azaltılmasında büyük rol oynuyor. Ayrıca, erken doğum riski olan bebekler için yenidoğan yoğun bakım ünitelerinin gelişmiş olması, bu bebeklerin yaşama şansını artırıyor” diyor.

Anne adaylarına sağlıklı yaşam tavsiyeleri!

Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Prof. Dr. Mehmet Akif Sargın hem bebeğin hem de anne adayının sağlığı için mutlaka dikkat edilmesi gereken 10 kuralı şöyle sıralıyor;

  • Sağlıklı ve dengeli beslenin.
  • Düzenli uykuya çok özen gösterin.
  • Hareketsiz yaşamdan kaçının, mutlaka her gün hafif egzersizler yapın.
  • Stres hem bebeğe hem anne adayına zarar verdiğinden stresinizi yönetmeyi öğrenin.
  • Sigara ve alkolden kesinlikle kaçının.
  • Kafein tüketiminden uzak durun, bol su için.
  • Doktora düzenli muayeneyi ihmal etmeyin. Kronik hastalıklarınızın mutlaka düzenli takibini yapın.
  • Riskli gebeliklerin yönetiminde uzman bir ekip ve düzenli takip çok önemli olduğundan kesinlikle özen gösterin.
  • Doktorunuzun önerdiği vitamin ve takviyeleri düzenli olarak kullanın.
  • Sosyal medya, internet ya da arkadaş çevresinden duyduklarınızla hareket etmeyin.

Bağışıklık sistemini güçlendirmek için 8 etkili öneri!

Soğuk havalarda, kapalı ortamlarda daha fazla zaman geçirmek ve okulların açık olması gibi faktörler nedeniyle çocuklarda bulaşıcı hastalıklar daha sık görülüyor. Dolayısıyla, çocuklarda vücudu enfeksiyonlar ile zararlı mikroorganizmaların yol açtığı hastalıklara karşı koruyan bağışıklık sisteminin güçlü olması büyük bir önem taşıyor. Acıbadem Kartal Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Emel Kabakoğlu Ünsür, bağışıklık sistemleri henüz tam olarak gelişmediği için çocukların yetişkinlere göre daha sık hastalanabildiklerini belirterek, “Çocukların yılda birkaç kez soğuk algınlığı ve grip gibi üst solunum yolu enfeksiyonu geçirmeleri normal kabul edilmektedir. Ancak enfeksiyonların çok sık ve ağır yaşanması zayıflayan bağışıklık sisteminin önemli bir işareti olabilir” diyor. Çocuklarda bağışıklık sisteminin zayıfladığına işaret edebilen 8 önemli sinyali anlatan Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Emel Kabakoğlu Ünsür, bu belirtiler sürekli hale gelirse mutlaka bir doktora başvurmak gerektiği uyarısında bulunuyor.

Doç. Dr. Emel Kabakoğlu Ünsür

Doç. Dr. Emel Kabakoğlu Ünsür

Sık geçirilen enfeksiyon

Çocuklar yılda birkaç kez soğuk algınlığı geçirebiliyorlar. Ancak enfeksiyonların çok sık ve ağır yaşanması, uzun sürmesi zayıf bir bağışıklığa işaret edebiliyor.

Sık sık sindirim problemleri yaşamak

Bağışıklık sisteminin büyük bir kısmı bağırsaklarda bulunuyor. Dolayısıyla sürekli ishal, kabızlık veya mide sorunları yaşamak zayıf bağışıklığın sinyali olabiliyor.

Yorgun ve halsiz hissetmek

Sürekli yorgun ve halsiz hissetmek bağışıklık sisteminin zorlanmasından kaynaklanabiliyor.

Cilt problemleri

Sık görülen cilt enfeksiyonları, mantar hastalıkları veya egzama gibi sorunlar, zayıflayan bağışıklık sisteminin belirtileri arasında yer alıyor.

Lenf bezlerinde oluşan şişlik

Lenf düğümleri bağışıklık sistemi hücreleri içeriyorlar. Dolayısıyla sürekli şişen ve hassas olan lenf bezleri vücudun enfeksiyonlar ile yeterince başa çıkamadığını gösterebiliyor.

Tekrarlayan kulak, sinüs ve akciğer enfeksiyonları

Yılda birkaç kez zatürre, bronşit, kulak iltihabı veya sinüzit geçirmek bağışıklık sisteminin zayıf olmasından kaynaklanabiliyor.

Yaraların geç iyileşmesi

Yaraların geç iyileşmesi de bağışıklık hücrelerinin yeterince çalışmadığının habercisi olabiliyor.

İştahsızlık ve kilo kaybı

Bağışıklık sistemi zayıfladığında iştahsızlık, kilo kaybı veya büyüme ile gelişim geriliği görülebiliyor.

BAĞIŞIKLIK SİSTEMİNİ GÜÇLENDİREN 8 ÖNEMLİ ÖNERİ

Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Emel Kabakoğlu Ünsür, çocukların bağışıklık sistemini güçlendiren önerileri şöyle sıralıyor:

Dengeli ve sağlıklı beslenmesi çok önemli!

Çocukların bağışıklık sistemini güçlendirmek için meyve ve sebzeler, protein kaynakları ile probiyotikler açısından zengin bir beslenme programı oluşturmak büyük bir önem taşıyor.

Meyve ve sebzeler: Antioksidanlar, vitaminler ile mineraller açısından zengin olan meyve ve sebzeler bağışıklık sistemini güçlendiren etkiye sahipler. Bu nedenle, çocuklar özellikle C vitamini (mevsimine göre portakal, çilek, kivi vs) ve A vitamini (havuç, tatlı patates vs) içeren gıdaları düzenli olarak tüketmeliler.

Protein kaynakları: Yumurta, balık, tavuk, kırmızı et ile baklagiller gibi protein kaynakları, hücre onarımı ve güçlü bir bağışıklık sistemi için gerekiyor.

Probiyotikler: Yoğurt ve kefir gibi probiyotik içeren gıdalar bağırsak sağlığını destekliyor ve bağışıklık sistemini güçlendiriyor.

Tam tahıllar: Lif açısından zengin tam tahıllar (Gluten hassasiyeti ya da çölyak hastalığı yoksa), bağırsak sağlığını koruyor ve dolaylı olarak bağışıklığı destekliyor.

Yeterli süre uyumasını sağlayın

Yaşlarına göre değişmekle birlikte, genellikle 8-12 saatlik kaliteli bir uyku çocuklarda bağışıklık sisteminin güçlenmesinde önemli bir role sahip. Zira, uyku sırasında vücut kendini onarıyor ve bağışıklık hücreleri yenileniyor.

Ellerini düzenli yıkama alışkanlığı kazandırın

Ellerin sık sık sabun ve suyla doğru şekilde yıkanması, enfeksiyonların önlenmesinde kritik rol onuyor. Dolayısıyla çocuklara özellikle yemek öncesinde ve sonrasında, tuvalet ihtiyacının ardından el yıkama alışkanlığı kazandırılmalı.

 Aşılarını mutlaka yaptırın

Grip, zatürre, rotavirüs ve boğmaca gibi aşılarının tam olması çocukların bağışıklık sistemlerinin güçlenmesine ve hastalıklara karşı korunmalarına yardımcı oluyor.

İhtiyaç halinde vitamin ve mineral takviyesi alın

Özellikle D vitamini ve çinko gibi vitamin ile mineraller  bağışıklık sistemi için çok önemli. Doç. Dr. Emel Kabakçıoğlu Ünsür, “Çocukların güneş ışığından yeterince faydalanmaları gerekmektedir. Ayrıca, ihtiyaç halinde doktor önerisiyle D vitamini ile çinko takviyesi almak faydalı olabilir. Ancak her çocuğun ihtiyaçları farklı olduğu için özellikle takviye konusunda mutlaka doktora danışılmalıdır” bilgisini veriyor.

Düzenli egzersiz ve oyun şart

Düzenli egzersiz ve oyun, çocukların bağışıklık sistemini güçlendiren bir başka önemli etkeni oluşturuyor. Özellikle açık havada yapılan aktiviteler hem fiziksel hem zihinsel sağlığı destekliyor.

Bol bol su içtiğinden emin olun

Su, vücuttaki toksinlerin atılmasına ve bağışıklık sisteminin düzgün çalışmasına yardımcı olduğu için çocukların yaşlarına göre yeterli miktarda su içmeleri gerekiyor.

Huzurlu ve sevgi dolu bir ortam sağlayan

Çocuklarda stres bağışıklık sistemini zayıflatabiliyor.  Dolayısıyla aile içinde huzurlu ve sevgi dolu bir ortam oluşturmak, duygusal ihtiyaçlarını karşılamak çocukların güçlü bir bağışıklık sistemi için önem taşıyor.