Yazılar

Vücut direncini arttırmaya yardımcı besinler!

Aşırı sıcaklar, kalabalık ortamlar, düzensiz beslenme alışkanlıkları ve hijyen kurallarının zaman zaman ihmal edilmesi yaz aylarında özellikle çocuklarda enfeksiyon riskini arttırıyor. Son dönemde bağırsak enfeksiyonlarıyla daha sık karşılaşıldığını belirten Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Meryem Necafi, “Yaz döneminde ortaya çıkan belirtiler hafife alınmamalı; yüksek ateş, kusma, şiddetli ishal, bilinç değişikliği veya karın ağrısı gibi bulgularda vakit kaybetmeden bir sağlık kuruluşuna başvurulmalıdır” diyor. Yaz aylarında görülen enfeksiyonlardan bazı basit ama etkili önlemlerle korunmanın mümkün olduğunu vurgulayan Dr. Necafi, çocuklarda sık görülen bağırsak enfeksiyonlarının nedenlerini, korunma yollarını ve enfeksiyon sonrası zayıflayan vücut direncini arttırmaya yardımcı beslenme önerilerini anlattı, önemli mesajlar verdi.

Yaz tatilinde çocuklar havuzlarda, denizde, parklarda ve açık alanlarda daha uzun zaman geçiriyor. Bazı hatalı davranışlarsa yaz enfeksiyonlarının kolayca kapıyı çalmasına neden oluyor. Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Meryem Necafi, son dönemde özellikle bağırsak enfeksiyonlarına sık rastlanıldığını belirterek, bunun nedenlerini şöyle açıklıyor: “Yaz aylarında çocuklarda görülen bağırsak enfeksiyonlarının çoğu virüs, bakteri veya daha düşük oranda parazitlerden kaynaklanıyor. Ellerin yeterince yıkanmadan yemek yenilmesi, havuz veya deniz suyunun yutulması, uygun koşullarda saklanmayan yiyeceklerin tüketilmesi, iyi yıkanmamış sebze ve meyvelerin yenilmesi, açıkta satılan gıdaların tercih edilmesi, ortak kullanılan oyuncak ve yüzeylerden sonra el hijyenine dikkat edilmemesi ve sıcak havada uzun süre dışarıda beklemiş süt ve süt ürünlerinin tüketilmesi enfeksiyon riskini önemli ölçüde artırıyor.”

Dr. Meryem Necafi

Dr. Meryem Necafi

Bu belirtiler varsa zaman kaybetmeyin!

Bağırsak enfeksiyonlarının genellikle ishal, kusma, karın ağrısı, mide bulantısı ve ateş gibi belirtilerle kendini gösterdiğini belirten Dr. Necafi, özellikle küçük çocuklarda sıvı kaybının çok kısa sürede ciddi boyutlara ulaşabileceğine dikkat çekiyor. Yüksek ateş, sık kusma, kanlı ishal, ağız kuruluğu, gözyaşının azalması, bıngıldağın çökmesi, idrar miktarında belirgin azalma, aşırı halsizlik ve uykuya eğilim gibi belirtilerin ciddi sıvı kaybına işaret edebileceğini belirten Dr. Meryem Necafi, bu durumlarda mutlaka vakit kaybetmeden bir sağlık kuruluşuna başvurulması gerektiğini söylüyor.

Az miktarlarda ama sık yedirin, sıvı alımını ihmal etmeyin!

Bağırsak enfeksiyonu geçiren çocuklarda sıvı kaybının hızla yerine konmasının büyük önem taşıdığını vurgulayan Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Meryem Necafi, hastalık sırasında ve sonrasında çocukların iştahında belirgin azalma görülebileceğini söylüyor. Çoğu çocuğun bu dönemde en sevdiği yiyecekleri bile reddedebildiğini belirten Dr. Necafi, “Ebeveynler çocuklarının hiçbir şey yemek istememesi nedeniyle endişelenebiliyor. Oysa enfeksiyon döneminde iştah kaybı sık görülen ve çoğunlukla geçici bir durumdur. Bu süreçte çocuğu yemek yemeye zorlamak yerine, az miktarlarda ama sık aralıklarla beslemek ve yeterli sıvı almasını sağlamak çok daha doğru bir yaklaşımdır” diyor.

Vücut direncini artırmak için!

İyileşme döneminde bağırsak florasının yeniden dengelenmesi ve zayıflayan vücut direncinin artırılması için beslenmenin büyük önem taşıdığına dikkat çeken Dr. Necafi, şu önerilerde bulunuyor:

  • Çocuğunuzun yaşına uygun miktarda yeterli sıvı almasını sağlayın.
  • Ayran, yoğurt ve kefir gibi probiyotik içeren besinlere beslenmesinde yer verin.
  • Muz, elma, şeftali gibi meyveler ile iyi pişirilmiş sebzeler, yumurta, balık, tavuk, baklagiller ve diğer kaliteli protein kaynakları iyileşme sürecini desteklediği için bu besinleri tüketmesine özen gösterin.
  • Sindirimi kolay, ev yapımı çorbalar ve hafif öğünler tercih edin. Tek seferde büyük porsiyonlar yerine küçük ve sık öğünler sunun.
  • Hazır paketli gıdalar, gazlı ve aşırı şekerli içecekler ile yağlı ve ağır yiyeceklerden uzak tutun.

 

 

#YazEnfeksiyonları #ÇocukSağlığı #BağırsakEnfeksiyonu #DoğruBeslenme #VücutDirenci #SağlıkÖnerileri #Hijyen #SıvıTüketimi #ProbiyotikBesinler #SağlıkHaberleri #PauseDergi #PauseDergi #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #AhuÇağdaş #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Yaz aylarında boğaz enfeksiyonları artıyor

Yaz aylarında gerek yetişkinlerde gerekse çocuklarda boğaz enfeksiyonları daha sık görülüyor. Boğaz ağrısı, yutkunma güçlüğü, boğazda yanma hissi, ses kısıklığı, ateş, halsizlik ve boyunda lenf bezlerinde şişlik gibi belirtilerle ortaya çıkan enfeksiyonlar yaşam kalitesini düşürürken, tedavisi ihmal edildiğinde daha büyük sorunlara yol açabiliyor. Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Kulak, Burun ve Boğaz (KBB) Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Çiğdem Kalaycık, boğaz enfeksiyonlarına virüsler ve bakterilerin yanı sıra yanlış alışkanlıkların da yol açtığını belirtirken, yazın vazgeçilmez lezzeti dondurmayı tüketirken de bazı kurallara dikkat etmek gerektiğini vurguluyor. KBB Uzmanı Prof. Dr. Çiğdem Kalaycık, yazın boğaz enfeksiyonuna yol açan 7 önemli hatayı anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Prof. Dr. Çiğdem Kalaycık

Prof. Dr. Çiğdem Kalaycık

Klimayı aşırı soğuk ayarda çalıştırmak

Yaz aylarında dışarıdaki yüksek sıcaklıkla klimalı ortamlar arasındaki ani sıcaklık değişimi, boğaz mukozasının kurumasına ve tahriş olmasına yol açabiliyor. Özellikle klimanın doğrudan yüz, boyun veya göğüs bölgesine üflemesi boğaz şikayetlerini artırabiliyor. Uzun süre çok soğuk ortamlarda bulunmaksa üst solunum yollarının doğal savunma mekanizmalarını olumsuz etkileyebiliyor. Bu nedenle klima sıcaklığının 22-24 derece arasında tutulması ve hava akımının doğrudan kişiye gelmemesi büyük önem taşıyor.

Yeterince su içmemek

Sıcak havalarda terlemeyle birlikte vücudun sıvı ihtiyacı artıyor. Yeterli su tüketilmediğinde boğaz mukozası kuruyabiliyor ve mikroplara karşı koruyucu bariyer zayıflayabiliyor. Kuruyan boğaz dokusu tahrişe daha açık hale gelirken enfeksiyon etkenlerinin yerleşmesi de kolaylaşabiliyor. Bu nedenle gün boyunca düzenli aralıklarla su içerek boğazın nemli kalması büyük önem taşıyor. Özellikle sıcak yaz günlerinde günlük sıvı ihtiyacının karşılanması, boğaz sağlığını korumanın en basit ama en etkili yollarından biri olarak öne çıkıyor.

Ortak alanlarda hijyene dikkat etmemek

Tatil bölgeleri, havuz kenarları, toplu taşıma araçları, alışveriş merkezleri ve kalabalık kapalı alanlar virüslerin kişiden kişiye yayılması için uygun ortam oluşturabiliyor. Ellerin sık temas ettiği yüzeylerden sonra ağız, burun veya gözlere dokunulması bulaş riskini artırabiliyor. El hijyenine özen göstermek, ortak kullanım alanlarında dikkatli davranmak ve gerekli durumlarda el dezenfektanı kullanmaksa yaz aylarında görülen enfeksiyonlara karşı önemli bir koruma sağlıyor.

Aşırı soğuk içecekleri hızlı tüketmek

KBB Uzmanı Prof. Dr. Kalaycık “Özellikle yaz aylarının önde gelen lezzeti dondurma toplumdaki yaygın kanının aksine tek başına boğaz enfeksiyonuna neden olmaz. Burada sorun dondurmanın aşırı ve kontrolsüz tüketimidir. Soğuk içeceklerde olduğu gibi dondurmanın da çok hızlı ve aşırı miktarda tüketilmesi, boğazın ani sıcaklık değişimine maruz kalarak boğaz dokusunda tahrişe, boğaz ağrısı ve yanma hissine neden olabiliyor. O nedenle içecekleri çok soğuk ve hızlı tüketmemek, dondurmayı da ağızda ısıtmak ve üzerine bir bardak ılık su içmek fayda sağlayacaktır” diyor.

Uykusuzluk ve yoğun tempoda mola vermemek

Yaz tatilinde değişen uyku düzeni bağışıklık sistemini olumsuz etkileyebiliyor. Geç saatlere kadar uyanık kalmak ve yoğun tempoda mola vermemek vücudun enfeksiyonlara karşı savunma gücünü azaltabiliyor. Yeterli uyku alınmadığında yalnızca halsizlik ve dikkat dağınıklığı değil, üst solunum yolu enfeksiyonlarına yakalanma riskinde de artış görülebiliyor.

Islak mayo ve terli kıyafetleri değiştirmemek

Deniz veya havuz sonrası ıslak mayo ile uzun süre oturmak ya da terli kıyafetleri değiştirmeden saatler geçirmek, vücudun ani ısı değişimlerine maruz kalmasına neden olabiliyor. Bu durum üst solunum yollarında hassasiyeti artırarak bazı kişilerde boğaz ağrısı şikayetlerini tetikleyebiliyor. Bu nedenle yüzme sonrası mayo ya da bikiniyi, ayrıca terli kıyafetleri mutlaka değiştirmek gerekiyor.

Sigara dumanına maruz kalmak

Prof. Dr. Çiğdem Kalaycık “Özellikle yaz aylarında klima kullanılan kapalı alanlar, kalabalık sosyal ortamlar ve yetersiz havalandırma nedeniyle sigara dumanına uzun süreli maruziyet (pasif içicilik) daha yoğun hale gelebiliyor. Tütün ürünleri ve elektronik sigara, boğaz ve solunum yollarını kaplayan koruyucu mukozayı tahriş ederek enfeksiyonlara karşı doğal savunma mekanizmalarını zayıflatabiliyor. Yapılan çalışmalara göre; bu tür zararlı alışkanlıkları olanlarda ve pasif içicilerde boğaz kuruluğu, tahriş ve öksürük gibi şikayetler daha kolay tetiklenebilirken, üst solunum yolu enfeksiyonları da daha sık görülüyor” diyor.

 

#BoğazEnfeksiyonu #YazSağlığı #Dondurma #KBB #SağlıkHaberi #Klima #SuTüketimi #Hijyen #Uykusuzluk #Sigara #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #AhuÇağdaş #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Botoks, vücudun doğal terleme mekanizmasını bozmuyor!

Yurt genelinde etkisini artıran kavurucu sıcaklar, yaz aylarının en sık karşılaşılan sorunlarından biri olan aşırı terlemeyi yeniden gündeme getirdi. Özellikle koltuk altı bölgesinde yaşanan yoğun terleme; kıyafetlerde oluşan izler, kötü koku endişesi ve sürekli ıslaklık hissi nedeniyle birçok kişinin günlük yaşantısını olumsuz etkileyebiliyor. Ancak çözüm mümkün! Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Dermatoloji Uzmanı Dr. Burçak Bozdemir Aral “Aşırı terleme, sanıldığının aksine yalnızca kozmetik bir problem değil, yaşam kalitesini ciddi şekilde etkileyebilen bir sağlık sorunu olarak karşımıza çıkıyor. Birçok kişi aşırı terlemenin çözümü olmadığını düşünerek yıllarca bu sorunla yaşamaya çalışıyor. Oysa son yıllarda teknolojide ve tıpta yaşanan gelişmeler sayesinde aşırı terleme artık tedavi edilebiliyor” diyor. Dermatoloji Uzmanı Dr. Burçak Bozdemir Aral, yazın kabusu aşırı terlemenin tedavisini anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Hava sıcaklıklarının yükselmesiyle birlikte aşırı terleme şikayetleri de daha görünür hale geliyor. Tıpta “hiperhidroz” olarak adlandırılan aşırı terleme; koltuk altı, avuç içi, ayak tabanı ve yüz bölgesinde normalden fazla ter üretilmesiyle ortaya çıkarken, özellikle yaz aylarında koltuk altı bölgesinde meydana gelen yoğun terleme nedeniyle dermatoloji kliniklerine başvuranların sayısı artıyor. Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Dermatoloji Uzmanı Dr. Burçak Bozdemir Aral, günlük yaşamı zorlaştıran bu sorunun, yalnızca fiziksel rahatsızlığa değil, sosyal ve psikolojik problemlere de yol açabildiğini belirtirken, “Yaz aylarında çok daha belirgin hale gelen aşırı terleme, kişinin yaşam kalitesini ciddi ölçüde etkileyebilen ve özgüven kaybına neden olabilen bir sorun. Kıyafetlerde oluşan ter izleri, ıslaklık, kötü koku endişesi ve sürekli rahatsızlık hissi nedeniyle birçok kişi sosyal ortamlardan uzaklaşıp, yıllarca bu sorunla yaşamaya çalışıyor. Ancak aşırı terleme sorununa yönelik günümüzde artık etkili ve konforlu tedavi seçenekleri bulunuyor” diyor.

Dr. Burçak Bozdemir Aral

Dr. Burçak Bozdemir Aral

Kol altı botoksu büyük konfor sağlıyor

Aşırı koltuk altı terlemesinde etkili yöntemlerin başında, son yıllarda hızla yaygınlaşan botoks uygulamasının geldiğini vurgulayan Dr. Aral, bu uygulama sayesinde ter bezlerini uyaran sinir iletilerinin geçici olarak bloke edilebildiğini ve böylece ter bezlerinin aşırı çalışmasının önüne geçilebildiğini söylüyor. Kol altı botoksunun 10-15 dakika gibi kısa bir sürede uygulanabildiğini belirten Dr. Burçak Bozdemir Aral, “İşlem sırasında çok ince uçlu iğneler kullanılıyor ve kişi aynı gün günlük yaşamına dönebiliyor. Cerrahi bir girişim olmaması, iyileşme süreci gerektirmemesi ve etkili sonuçlar sağlaması nedeniyle özellikle yaz aylarında sık tercih edilen uygulamalar arasında yer alıyor” diyor.

Etkisi birkaç gün içinde başlıyor

Kol altı botoksunun etkisinin genellikle uygulamadan sonraki birkaç gün içinde görülmeye başladığını, tam etkinin ise yaklaşık iki hafta içinde ortaya çıktığını belirten Dr. Aral sözlerine şöyle devam ediyor: “Uygulamanın etkisi kişiden kişiye değişmekle birlikte ortalama 6 ila 9 ay boyunca devam edebiliyor. Amaç terlemeyi tamamen ortadan kaldırmak değil, kişinin yaşam kalitesini bozan aşırı terlemeyi kontrol altına almak oluyor. Hastalarımızın önemli bir kısmı işlem sonrasında kıyafet seçiminde daha özgür hissettiğini, sosyal ortamlarda daha rahat davrandığını ve özgüvenlerinin arttığını ifade ediyor.”

Terleme sadece sıcak havadan kaynaklanmıyor

Aşırı terlemenin her zaman sıcak hava koşullarıyla ilişkili olmadığını vurgulayan Dr. Burçak Bozdemir Aral, genetik yatkınlığın yanı sıra bazı hormonal değişikliklerin, stresin ve çeşitli sağlık sorunlarının da terleme şikayetlerini artırabildiğine dikkat çekiyor. Bu nedenle özellikle günlük yaşamı etkileyecek düzeyde terleme sorunu yaşayan kişilerin uzman değerlendirmesinden geçmeleri gerektiğini belirten Dr. Aral, “Aşırı terleme kader değil. Öncelikle altta yatan nedenin araştırılması ve kişiye uygun tedavinin planlanması gerekiyor.” diyor.

Bakteriler nedeniyle kötü kokuya yol açabiliyor!

 Aşırı terlemenin beraberinde kötü koku problemini de artırabildiğini belirten Dr. Burçak Bozdemir Aral, koltuk altı bölgesindeki nemin bakterilerin çoğalması için uygun ortam oluşturduğunu söylüyor. Terleme miktarının azalmasıyla birlikte kötü koku şikayetlerinde de belirgin düzelme görülebildiğini ifade eden Dr. Aral şöyle konuşuyor: “Özellikle yaz aylarında kişiler sadece terlemeden değil, ter kokusundan dolayı da sosyal kaygı yaşayabiliyor. Terleme kontrol altına alındığında bu şikayetlerde de önemli ölçüde rahatlama sağlanabiliyor.”

Vücudun doğal terleme mekanizmasını bozmuyor

Kol altı botoksu yaptırmayı düşünen kişilerin en sık merak ettiği konulardan birini; vücudun doğal terleme mekanizmasına zarar verip vermediği oluşturuyor. Bu konuda toplumda bazı yanlış inanışlar bulunduğunu belirten Dr. Burçak Bozdemir Aral, “Kol altı botoksu yalnızca uygulama yapılan bölgedeki aşırı terlemeyi azaltıyor, diğer bölgeleri ekilemiyor. Vücut sadece koltuk altından terlemediği için sıcaklık düzenleme mekanizması ve doğal terleme fonksiyonları devam ediyor. Terlemenin vücudun toksinlerden arınmasındaki rolü değişmiyor” diye konuşuyor. Kol altı bölgesindeki aşırı terlemenin kontrol altına alınmasının vücudun genel işleyişini olumsuz etkilemediğini vurgulayan Dr. Aral, uygun hastalarda uygulanan botoks tedavisinin güvenli ve etkili bir yöntem olduğunu belirtiyor.

 

#AşırıTerleme #Botoks #KolAltıBotoksu #Dermatoloji #Sağlık #YazSorunları #TerlemeTedavisi #Özgüven #YaşamKalitesi #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #AhuÇağdaş #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

 

Şezlong, Valiz ve Sığ Su: Bel ve Boyun Fıtığını Tetikleyebilir

Yaz aylarında artan açık hava aktiviteleri ve uzun tatil günleri bize yenilenme fırsatı sunarken, omurga sağlığı açısından bazı riskleri de beraberinde getirebiliyor. Günlük rutinden uzaklaşılan tatillerde yapılan basit hatalar; bel ve boyun bölgesinde kas spazmına, fıtık oluşumuna veya var olan problemin şiddetlenmesine neden olabiliyor. Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi  Uzmanı Doç. Dr. Ali Erhan Kayalar, tatillerde bel ile boyun sağlığını tehdit eden en önemli hatalı davranışların ise yanlış pozisyonda uzun süre kalmak,  ani hareketler yapmak ve uzun süre hareketsiz durmak olduğunu belirterek, “Yıl boyunca alışık olunmayan hareketlerin kısa sürede ve yoğun şekilde yapılması da omurgada beklenmedik yükler oluşturabilmektedir. Yaz tatillerinde önemsenmeyen günlük hatalar omurgada  bel ve boyun fıtığı gibi ciddi sorunlara dönüşebilmektedir.  Bu nedenle tatilde de omurga sağlığını koruyacak basit önlemlerin ihmal edilmemesi gerekmektedir” diyor.  Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Ali Erhan Kayalar, yaz tatillerinde bel ve boyun sağlığımızı tehdit eden hatalı alışkanlıklarımıza dikkat çekti; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu.

Doç. Dr. Ali Erhan Kayalar

Doç. Dr. Ali Erhan Kayalar

Hata: Şezlongda saatlerce aynı pozisyonda kalmak

Tatilin en masum görünen alışkanlığı, aslında omurga sağlığı açısından önemli risklerden birini oluşturuyor. Şezlongda saatlerce aynı pozisyonda kalmak, boyun ve bel disklerine sürekli ve tek yönlü baskı uyguluyor. Özellikle boynun öne ya da yana eğik kalması, bir süre sonra kas spazmına neden olabiliyor.  Bu durum basit bir tutulma gibi başlasa da, sinir köklerine baskı gelişirse bel veya boyun fıtığına bağlı şikayetlerin artmasına yol açabiliyor.

Doğrusu: Her 20–30 dakikada bir pozisyon değiştirin. Özellikle sırtüstü yatarken belinizi ve boyun bölgenizi mutlaka destekleyin. Kısa yürüyüşler yaparak kaslarınızı hareket ettirin ve boynunuzu mümkün olduğunca nötr pozisyonda tutmaya özen gösterin.

 

Hata: Sıcak havalarda aniden soğuk suya girmek

Vücudun gevşemiş olduğu sıcak havalarda yapılan ani hareketler de bel ve boyun sağlığını olumsuz etkileyebiliyor. Özellikle terliyken soğuk suya hızlı bir şekilde girmek, kasların refleks olarak aniden kasılmasına ve bunun sonucunda bel ile boyun bölgesinde kontrolsüz yüklenmelere yol açabiliyor. Daha önce fark edilmemiş bir disk sorunu varsa, bu ani yüklenmeyle birlikte ağrı gibi sorunlar gelişebiliyor veya var olan tablo şiddetlenebiliyor.

Doğrusu: Vücudunuzu ani ısı değişimine alıştırmak için deniz veya havuza yavaş yavaş girmeye özen gösterin.

 

Hata: Sığ suya balıklama atlamak

Yaz aylarında yapılan en tehlikeli hatalardan biri ise derinliği bilinmeyen sulara balıklama atlamak. Doç. Dr. Ali Erhan Kayalar, sığ suya balıklama atlayış sırasında baş ve boyun bölgesinin zemine çarpması halinde omuriliğin ciddi şekilde zarar görebileceği uyarısında bulunarak, “Suyun beklenenden daha sığ olması durumunda bu tür atlayışlar boyun ve omurga kırıklarına, kalıcı felce ve hatta ölüme bile yol açabilmektedir” diyor.

Doğrusu: Felce neden olabilecek hasarların oluşmasını önlemek için derinliğini bilmediğiniz denize veya havuza asla balıklama atlamayın.

 

Hata: Yolculuk sırasında uzun süre hareketsiz kalmak

Uzun araç yolculukları da omurga sağlığını tehdit eden faktörler arasında yer alıyor. Seyahat sırasında 3–5 saat boyunca mola vermeden oturmak  bel ve boyun spazmlarına neden olabiliyor. Bunun sonucunda bel ile boyun fıtığı yakınmaları şiddetlenebiliyor.

Doğrusu: Seyahat ederken bel ve boyun bölgenizi destekleyen yastıklar kullanın.  Her 15 – 20 dakikada bir kol ve bacaklarınızı hareket ettirip, pozisyon değiştirmeyi ihmal etmeyin. Bunların yanı sıra en azından her 2 saatte bir mola vermeniz; en az  5 dakika yürümeniz ve  mümkünse esnetme hareketleri yapmanız fayda sağlayacaktır.

 

Hata: Ağır valizi hatalı taşımak

Tatil başlangıcında en çok yapılan hatalardan biri, ağır valizi belden eğilerek ve gövdeyi döndürerek kaldırmak oluyor. Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Ali Erhan Kayalar,  “Bu hatalı hareketler omurgaya tek noktadan yük bindirmekte ve disklerde ani basınç artışına sebep olabilmektedir. Bunun sonucunda bel ile boyun fıtığı gelişebilmekte veya mevcut şikayetler artabilmektedir” diyor.

Doğrusu: Bavulu yerden kaldırmanız gerektiğinde dizlerinizi mutlaka bükerek eğilin. Bavulunuzu kavradıktan sonra yavaşça ve kontrollü şekilde kaldırın. Bavulu kaldırırken yön değiştireceğiniz zaman belden dönme hareketi yapmayın;  tüm vücudunuzla birlikte, ayaklarınızdan destek alarak dönün. Aslında büyük bir bavul yerine, daha hafif 2-3 küçük valiz tercih etmeniz bel ve boyun sağlığınız açısından daha uygun olacaktır.

 

Hata: Su kayağı, kum voleyboluna hazırlıksız başlamak

Tatilde sık tercih edilen su kayağı, sörf ve kum voleybolu gibi sporlar, yeterli hazırlık yapılmadan gerçekleştirildiğinde bel ile boyun sağlığı açısından risk oluşturabiliyor. Doç. Dr. Ali Erhan Kayalar,  özellikle yıl boyunca düzenli egzersiz yapmayan kişilerin tatilde aniden yoğun fiziksel aktiviteye başlamalarının son derece riskli olduğunu vurgulayarak, “Öyle ki bu hata omurga çevresindeki kas ve bağ dokularında zorlanmaya neden olabilmektedir. Ani dönüş hareketleri, dengesiz düşüşler ve tekrarlayan yüklenmeler sonucunda bel ve boyun ağrıları gelişebilmekte; fıtık veya disk problemleri oluşabilmekte veya var olan bu sorunlara bağlı şikâyetler artabilmektedir” uyarısında bulunuyor.

Doğrusu: Tatil sporlarına başlamadan önce kısa bir ısınma ve esneme programı uygulayın. Aktivitenin süresini ve yoğunluğunu kademeli olarak artırın. Özellikle boyun ve bel bölgesinde ağrı, tutulma veya hareket kısıtlılığı hissederseniz devam etmeyin ve dinlenmeye zaman ayırın. Omurgaya aşırı yük bindirebilecek ani ve kontrolsüz hareketlerden kaçınmaya özen gösterin.

 

 

#OmurgaSağlığı #BelFıtığı #BoyunFıtığı #TatildeSağlık #AcıbademHastanesi #DrAliErhanKayalar #ŞezlongHataları #SığSuTehlikesi #ValizTaşıma #TatilSporları

Sıcak Havada Sağlıklı Gebelik İçin Öneriler

Yaz mevsimi çoğumuz için güneş, tatil ve açık havada geçirilen keyifli günler anlamına geliyor. Ancak hamilelikte vücudun çalışma düzeni değiştiği için sıcak hava ve nem anne adaylarını normalden daha fazla etkileyebiliyor. Artan sıvı ihtiyacı, dolaşım sistemindeki değişiklikler ve yükselen vücut ısısı nedeniyle hamilelik döneminde bazı konulara özellikle dikkat etmek gerekiyor.  Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Elif Erol, yaz aylarında alınacak olan bazı önlemler sayesinde hem anne adaylarının hem de bebeklerin bu dönemi çok daha rahat geçirebileceklerini belirterek, “Sağlıklı bir gebelik, öncelikle olası risklere karşı önlem almakla mümkündür. Yaz aylarında güneşin yeryüzüne en dik geldiği saatlerde dışarı çıkmamak ve bolca su içmek, dikkat edilmesi gereken en önemli kuralları oluşturmaktadır” diyor.  Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Elif Erol, sağlıklı ve konforlu bir yaz hamileliği için alınması gereken önlemleri anlattı; önemli önerilerde bulundu.

Dr. Elif Erol

Dr. Elif Erol

Susamayı beklemeden su için

Hamilelikte su ihtiyacı  kan hacmi ve metabolik gereksinimler nedeniyle zaten artıyor. Yaz sıcaklarıyla birlikte vücut daha fazla terlediği için sıvı kaybı daha da yükseliyor. Susamayı beklemenin çoğu zaman geç kalmak anlamına geldiğini belirten Dr. Elif Erol, “Gün içinde düzenli aralıklarla bol su tüketmek; baş ağrısı, halsizlik, çarpıntı ve tansiyon düşüklüğü gibi şikâyetlerin önlenmesine yardımcı olur” diyor.

Bu saatlerde dışarı çıkmaktan kaçının

Yaz aylarında güneş ışınları yeryüzüne en yoğun 11.00 ile 16.00 saatleri arasında ulaşıyor. Bu saatlerde uzun süre dışarıda kalmak anne adaylarında; tansiyon düşüklüğü, baş dönmesi, halsizlik, çarpıntı hissi ve güneş çarpması riskini artırabiliyor. Dolayısıyla hamilelik döneminde bu saatler arasında dışarı çıkmaktan kaçının. Mecbursanız, mümkün olduğunca gölgede kalmanız, geniş kenarlı şapka kullanmanız ve açık renkli kıyafetler tercih etmeniz daha konforlu bir gün geçirmenizi sağlayacaktır.

Gebelik maskesine karşı önlem alın

Hamilelik döneminde hormonların etkisiyle cilt güneş ışınlarına karşı daha hassas hale geliyor. Bunun sonucunda özellikle yüz bölgesinde “gebelik maskesi” olarak bilinen koyu renkli lekeler ortaya çıkabiliyor. Bu lekeler bazı kadınlarda doğum sonrasında da kalıcı olabiliyor. Gebelik maskesi riskini azaltmak için güneşe çıkmadan 30 dakika önce yüksek koruma faktörlü, tercihen mineral filtreli güneş koruyucular kullanmak, şapka takmak ve uzun süre doğrudan güneş altında kalmaktan kaçınmak önem taşıyor.

Ayak ve bacaklarınızdaki şişlikleri hafife almayın

Yaz aylarında sıcak havanın etkisiyle damarlar genişliyor ve özellikle günün ilerleyen saatlerinde ayaklar ile bacaklarda oluşan şişlik daha belirgin hale gelebiliyor. Uzun süre ayakta kalmaktan kaçınmak, fırsat buldukça ayakları yukarı kaldırarak dinlendirmek ve kısa yürüyüşler yaparak dolaşımı desteklemek şikâyetleri azaltabiliyor.

Uzun yolculuklarda hareketsiz kalmayın

Tatil planlarıyla birlikte araba ve uçak yolculukları da artıyor. Hamilelik zaten damar sisteminde bazı değişikliklere yol açarken uzun süre hareketsiz kalmak dolaşım problemlerini artırabiliyor. Bu nedenle yolculuk sırasında belirli aralıklarla yürümek, ayak bileği egzersizleri yapmak ve yeterli sıvı almak son derece önem taşıyor.

Bozulma riski olan gıdalardan kaçının

Sıcak havalarda yiyecekler daha hızlı bozulabiliyor. Özellikle açıkta beklemiş süt ürünleri, mayonezli gıdalar ve uygun koşullarda saklanmamış et ürünleri enfeksiyon riskini artırabiliyor. Bu nedenle dışarıda yemek yerken güvenilir işletmeleri ve iyi muhafaza edilmiş gıdaları tercih etmek gerekiyor.

 “Meyveleri istediğim kadar yiyebilirim” hatasına düşmeyin

Yaz mevsiminde karpuz, kavun, üzüm ve incir gibi lezzetli meyveler tezgahlarda bolca yerini alıyor. Anne adayları sağlıklı oldukları için meyveyi sınırsız tüketilebilecek bir besin olarak değerlendirebiliyor.  Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Elif Erol,  “Ancak, özellikle gebelik şekeri olan veya risk taşıyan anne adaylarının porsiyon kontrolüne dikkat etmeleri gerekir. Aksi halde yüksek kan şekeri, gereğinden fazla gebelik kilosu alımı ve gebelikte yüksek şekere bağlı bebekte bazı gelişim problemleri gibi önemli sorunlar gelişebilir” uyarısında bulunuyor.

Klima kullanabilirsiniz, ancak…

Gebelikte toplumda doğru sanılan hatalı inanışlardan biri de klimanın zararlı olduğu düşüncesi. “Asıl sorun klima değil, aşırı soğuk ortamlar ve ani sıcaklık değişimleridir” uyarısında bulunan Dr. Elif Erol, “Ortamın makul derecede serin tutulması anne adayının konforunu artırır, uyku kalitesini destekler ve sıcak stresini azaltır. Ancak klimanın bakımının yapılmış olması enfeksiyon riskine karşı son derece önemlidir” diye konuşuyor.

Serin, karanlık ve sessiz bir uyku ortamı oluşturun

Uzayan günler, tatil planları ve sıcak geceler nedeniyle uyku düzeni kolayca bozulabiliyor. Oysa kaliteli uyku; bağışıklık sistemi, kan şekeri dengesi, ruh hali ve genel gebelik konforu üzerinde doğrudan etkili oluyor.  Yaz aylarında serin, karanlık ve sessiz bir uyku ortamı oluşturmak en az sağlıklı beslenmek kadar önem taşıyor.

Düzenli olarak yüzün

Erken doğum ve kanama gibi riskler olmadığı takdirde hamilelik döneminde düzenli yapılan spor vücut sağlığı için çok önemli. Yaz aylarında yüzmenin hamileliğin hemen her döneminde önerildiğini belirten Dr. Elif Erol, “Yüzmek; kan dolaşımını desteklemek, kasları güçlendirmek ve eklemlere yük bindirmeden hareket etmeyi sağlamak gibi birçok fayda sunar. Ancak yüzerken vücudu zorlamamak son derece önemlidir. Ayrıca, genital ve mantar enfeksiyonları riskine karşı denizden çıktıktan sonra ıslak mayonun hemen değiştirilmesi gerekir” diyor.

 

 

 

#YazHamileliği #HamilelikÖnerileri #GebelikteSağlık #AnneAdayları #YazSağlığı #HamilelikteBeslenme #GüneştenKorunma #GebelikMaskesi #SağlıklıGebelik #HamilelikHaberleri #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #AhuÇağdaş #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Gençlerde insülin direnci alarm veriyor!

Modern yaşam tarzının etkisiyle insülin direnci artık küresel bir sağlık sorunu haline geldi. Dünya genelinde erişkinlerin yaklaşık yüzde 25–35’inde insülin direnci olduğu tahmin ediliyor. Kesin tanı verileri değişiklik göstermekle birlikte ülkemizde de yaklaşık her 3 kişiden 1’inin insülin direnci veya prediyabet, bir başka deyişle ileride tip 2 diyabet gelişme riskini gösteren metabolik bir tablo sürecinde olduğu düşünülüyor. Üstelik çağımızın önemli bir problemi olan insülin direnci artık yalnızca ileri yaşlarda değil; 20’li yaş grubunda, ergenlik döneminde, hatta çocukluk çağında da giderek daha sık görülüyor. Acıbadem Kozyatağı Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Belgin Küçükkaya, erken yaşta başlayan insülin direncinin ilerleyen yıllarda ciddi hastalıklara zemin hazırladığına dikkat çekerek, “İnsülin direnci ne kadar erken başlarsa; tip 2 diyabet, hipertansiyon ve kalp-damar hastalıklarının ortaya çıkma yaşı da o kadar erkene kaymaktadır. Ayrıca, uzun süreli metabolik yük, organ hasarını da hızlandırmaktadır. Bu nedenle, insülin direncini önlemek için çocukluk ile ergenlik döneminde sağlıklı beslenmek ve aktif bir yaşam sürmek son derece önemlidir” diyor.

Acıbadem Kozyatağı Hastanesi

Dr. Belgin Küçükkaya

Hücre içi sinyal iletimi bozulunca…

İnsülin direncinin oluşumundaki temel mekanizma, hücre içi sinyal iletimindeki bozulma olarak açıklanıyor. Normalde pankreasın ürettiği insülin hormonu, kandaki şekeri (glikoz) hücrelerin içine taşıyarak enerji olarak kullanılmasını sağlıyor. Ancak özellikle karın çevresindeki yağ dokusunun artmasıyla gelişen inflamasyon, serbest yağ asitleri ve bazı hormonlar, insülinin hücreler üzerindeki etkisini azaltıyor. Bu durum pankreasın daha fazla insülin üretmesine yol açıyor. Ancak artan insüline rağmen kas, yağ ve karaciğer hücreleri bu hormona yeterince yanıt veremiyor. Sonuç olarak kandaki şeker hücrelere taşınamıyor. Pankreas sürekli daha fazla insülin üretse de etkili sonuç alınamıyor ve bu durum zamanla kan şekerinin normalden yüksek seyretmesine neden oluyor.

Gençlerde en önemli nedenlerine dikkat!

Günümüzde insülin direncinin en önemli risk faktörleri arasında fiziksel hareketsizlik, hatalı beslenme (yüksek kalorili ve rafine karbonhidrat ağırlıklı gıdalar) genetik yatkınlık, uyku düzensizliği ve stres yer alıyor. İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Belgin Küçükkaya, insülin direncinin gençlerde görülen artışın temel nedenlerini şöyle sıralıyor: “Fast-food tüketiminin yaygınlaşması, özellikle paketli gıdalar ve kolalı içeceklerin tüketilmesi, ekran başında geçirilen sürenin artması ve fiziksel aktivitenin azalması gençlerde oluşan insülin direncinin en önemli sebeplerini oluşturmaktadır. Bu etkenler doğrudan metabolik sistemi etkilemelerinin yanı sıra karın bölgesinde yağlanmaya yol açmaktadırlar. Karın bölgesindeki yağlar insülinin etkisini bozan hormonlar ve inflamatuar maddeler salgılamaktadır. Ayrıca araştırmalar, çocukluk çağı obezitesindeki artışa paralel olarak gençlerde insülin direncinin daha sık görüldüğünü göstermektedir.”

Bel çevresinde yağlanma varsa, zaman kaybetmeyin!

İnsülin direnci çoğu zaman sinsi ilerliyor ve uzun süre fark edilmeyebiliyor. İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Belgin Küçükkaya, insülin direnci belirti verdiğinde ise gelişen sorunları şöyle sıralıyor: “En yaygın belirtiler; yemek sonrası uyku hali ve halsizlik, tatlı krizleri, karın bölgesinde yağlanma ile kilo vermede zorlanmadır. Yorgunluk ve dikkat azalması da insülin direncine bağlı gelişebilmektedir.”  Dr. Belgin Küçükkaya, ancak bu belirtilerin sıklıkla göz ardı edildiği için insülin direncine çoğunlukla geç tanı konulduğunu vurguluyor.  Oysa erken dönemde yapılacak yaşam tarzı değişikliğiyle insülin direnci büyük ölçüde geriletilebiliyor. Bu sayede diyabet ve kalp hastalıkları gibi ciddi komplikasyonların önüne geçmek  mümkün olabiliyor. Dr. Belgin Küçükkaya, erken tanı için özellikle ailede diyabet öyküsü ve bel çevresinde yağlanma artışı varsa zaman kaybetmeden hekime başvurulması gerektiği uyarısında bulunuyor.

Tedavide ilk basamak: Yaşam tarzı değişikliği

İnsülin direncinin tedavisinde amaç, insülin duyarlılığını artırmak ve metabolik dengeyi sağlamak.  İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Belgin Küçükkaya, tedavi sürecinde yaşam tarzı değişikliğinin ön plana çıktığını belirterek, şu bilgileri paylaşıyor:  “İnsülin direncinde  en etkili yaklaşım, beslenme ve fiziksel aktivite değişikliğidir. Glisemik indeksi düşük beslenmek, şekerli içeceklerden kaçınmak, haftada en az 150 dakika egzersiz yapmak ve yeterli süre uyumak, insülin direncinin kontrol altına alınmasında kritik rol oynamaktadır. Stres yönetimi de tedaviyi desteklemektedir. Gerekli durumlarda ilaç tedavisine başvurulmaktadır.”

İnsülin direncine karşı 6 önemli kural!

  • Haftada en az 150 dakika düzenli fiziksel aktivitede bulunmak
  • Dengeli ve düşük glisemik indeksli beslenmek
  • Şekerli içeceklerden uzak durmak
  • Paketli ve işlenmiş gıda tüketimini azaltmak
  • Sağlıklı kiloyu korumak
  • Yeterli uyumak ve stres yönetimine dikkat etmek

 

#İnsülinDirenci #GençlerdeObezite #Tip2Diyabet #Prediyabet #KalpDamarSağlığı #SağlıklıBeslenme #Egzersiz #UykuDüzeni #StresKontrolü #SuTüketimi #FastFoodAzalt #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #AhuÇağdaş #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Geçmeyen Bacak Ağrısı ve Şişliğe Kulak Verin

Günümüzde özellikle kadınlarda sık görülen varis ve lipödem, dolaşım sistemiyle ilişkili, son derece önemli iki hastalık olmasına rağmen toplumsal farkındalığın az olması nedeniyle sadece estetik bir problem gibi algılanarak göz ardı edilebiliyor. Bu durum da tanı ve tedavide gecikmelere yol açabiliyor. Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi (KVC) Uzmanı Dr. Arzu Ercan, “Sinsi ilerleyen ve tedavi edilmediğinde yaşam kalitesini ciddi şekilde düşürebilen varis ve lipödem, hastalar tarafından çoğu zaman kilo artışı ya da vücutta hacim artışı ile karıştırılabilmektedir. Bu nedenle bacaklarda geçmeyen şişlik, ağrı, hassasiyet, şekil bozukluğu ve morarma gibi belirtiler mutlaka ciddiye alınmalı ve gecikmeden doktora başvurulmalıdır” diyor. KVC Uzmanı Dr. Ercan, varis ve lipödeme zemin hazırlayan 8 etkeni sıraladı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Son yıllarda hareketsiz (sedanter) yaşam, bilgisayar başında uzun süre kesintisiz oturma, sağlıksız beslenme, fazla kilo, aşırı tuz tüketimi, yetersiz su içme, düzenli egzersiz yapılmaması ve yanlış kıyafet seçimi gibi etkenler, dolaşım sistemini ciddi şekilde bozabiliyor. Günlük yaşamda çoğu zaman fark edilmeyen bu hatalar zamanla bacaklarda şişlik, ağrı ve dolaşım bozukluklarına zemin hazırlayabiliyor. Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi (KVC) Uzmanı Dr. Arzu Ercan genetik etkenlerin yanı sıra yanlış yaşam alışkanlıklarının da varis ve lipödemin günümüzde hızla yaygınlaşmasına yol açtığını belirterek, erken dönemde müdahale edilmezse tablonun daha da ağırlaşabileceğini söylüyor.  Bacaklarda ağrı, şişlik, morarma ve şekil bozukluğu gibi belirtilerin mutlaka ciddiye alınması ve zaman kaybetmeden doktora başurulması gerektiğini belirten Dr. Ercan “Nasıl olsa geçer” diyerek belirtileri görmezden gelmek ya da doktora gitmeyi ertelemek hastalığın ilerlemesine yol açar. Erken dönemde doktora başvurmak en kritik adımdır” diyor.

Dr. Arzu Ercan

Dr. Arzu Ercan

“Kilo aldım” sanılıyor, ama!..

Lipödemin çoğu zaman kilo artışıyla karıştırıldığını vurgulayan Dr. Ercan “Lipödem, vücudun özellikle alt bölgelerinde anormal yağ birikimi ile karakterize kronik bir yağ dokusu hastalığıdır. Hastalar genellikle bunu kilo artışı zanneder ve diyet-egzersize rağmen sonuç alamadıklarında hayal kırıklığı yaşarlar” diyor.

Varisin ise; toplardamarların genişlemesi ve işlevini yitirmesi sonucu ortaya çıktığını belirten Dr. Ercan, kanın geriye kaçmasıyla damarların belirginleştiğini ifade ediyor. Hastalığın zamanla ağrı, yanma ve şişlik gibi şikayetlerle ilerleyebileceğini ve özellikle uzun süre ayakta kalan kişilerde riskin arttığını vurguluyor.

Modern tedaviler yüz güldürüyor

Günümüzde gelişen tıbbi yöntemlerle hem varis hem de lipödem tedavisinde başarılı sonuçlar alındığını belirten KVC Uzmanı Dr. Arzu Ercan şöyle konuşuyor: “Lazer ve radyofrekans gibi minimal invaziv yöntemlerle varis tedavi edilebilmektedir. Lipödemde ise manul lenf drenajı, kompresyon tedavisi ve egzersiz temelli multidisipliner yaklaşımlar ön plana çıkmaktadır. Artık ameliyatsız ya da minimal girişimlerle hastalar kısa sürede günlük hayatlarına dönebiliyor. Ancak tedavi sürecinde kişiye özel planlama büyük önem taşıyor.”

Varis ve Lipödem’e zemin hazırlayan 8 etken!

KVC Uzmanı Dr. Arzu Ercan, varis ve lipödeme yol açabilen 8 etkeni şöyle açıklıyor:

  • Uzun süre hareketsiz kalmak
  • Dar kıyafetler ve yanlış ayakkabı seçimi
  • Düzenli egzersiz yapmamak
  • Fazla kilo
  • Dengesiz beslenme
  • Aşırı tuz tüketimi
  • Bilgisayar başında uzun süre kesintisiz oturmak
  • Yetersiz su tüketimi

 

#Varis #Lipödem #DolaşımSistemi #Sağlık2026 #KadınSağlığı #BacakSağlığı #ŞişlikVeAğrı #KalpDamarCerrahisi #SağlıklıYaşam #ErkenTanı #PauseDergiSağlık #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #AhuÇağdaş #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Dev karın fıtığı hayatı kabusa çevirebiliyor

Karın ameliyatlarından sonra ortaya çıkan ve zamanla büyüyerek ciddi sağlık sorunlarına yol açabilen dev karın duvarı fıtıkları, hem yaşam kalitesini düşürüyor hem de hayati risk oluşturabiliyor. Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Metin Ertem, 50 yaş üzeri kişilerde özellikle ameliyat sonrası gelişen bu fıtıkların toplumda sanılandan çok daha yaygın olduğunu belirterek, “Yapılan çalışmalar; karın ameliyatlarından sonra ortaya çıkan insizyonel, yani ameliyat kesi yerinden gelişen karın duvarı fıtıklarının, 50 yaş üzerindeki hastaların yaklaşık yüzde 20’sinde görülebildiğini gösteriyor” diyor. Prof. Dr. Metin Ertem hayatı kabusa çevirebilen, bazı hastaların boyunlarına çarşaf bağlayarak taşıdıkları dev karın fıtıklarını ve yeni tedavi yöntemini anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Vücudumuzda ‘koruyucu zırh’ olan karın duvarı zayıfladığında ya da ameliyat gibi bir nedenle bütünlüğü bozulduğunda, iç organlar dışa doğru itilerek dev karın fıtığı ortaya çıkabiliyor. Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Metin Ertem, 50 yaş üzerindeki kişilerde dev karın fıtıklarının görülme sıklığının arttığını belirterek “Bunun en önemli nedeni yaşla birlikte kolajen doku sentezinin azalmasıdır. Kolajen, karın duvarının dayanıklılığını sağlayan temel yapı taşlarından biridir. Bu yapı zayıfladığında karın duvarı adeta bir kumaşın sökülen dikişi gibi açılmaya başlar” diyor. Karın duvarındaki büyük açıklıkların sadece estetik bir sorun olmadığını vurgulayan Prof. Dr. Ertem şöyle konuşuyor: “Bu dev fıtıklar, bel ve sırt ağrılarına, ıkınma olamayacağından dışkılama zorluğuna ve hatta solunum güçlüğü gibi yaşamı tehdit eden sorunlara neden olabiliyor. Fıtıklar tedavi edilmediğinde ciddi komplikasyonlara yol açabilirken, bunun en tehlikeli sonuçlarından birini, halk arasında “bağırsak düğümlenmesi” olarak bilinen sorun oluşturuyor.”

Prof. Dr. Metin Ertem

Prof. Dr. Metin Ertem

Bağırsak delinmesi ve hayati riske yol açabiliyor

Bağırsakların fıtık kesesi içinde sıkışarak; hastalarda şiddetli karın ağrısı, kusma ve büyük abdest yapamama gibi şikayetlere neden olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Ertem, soruna müdahale edilmezse bağırsak delinmesine kadar giden çok ciddi tablolar oluşturabildiğini ve bu durumun hayati riske yol açabildiğini söylüyor. Dev fıtıkların boyutlarının bazen dramatik olabildiğine dikkat çeken Prof. Dr. Metin Ertem, bazı hastaların yaşadığı zorlukları şöyle anlatıyor: ”Bazen fıtık o kadar büyüyebiliyor ki, neredeyse iki çocuk başı büyüklüğüne ulaşabiliyor. Hatta bazı hastalar fıtığı desteklemek için karınlarının altından çarşaf geçirip boyunlarına bağlayarak taşımak zorunda kalabiliyor. Bu nedenle sorun ilerlemeden erken tedavi olmak günlük yaşam konforu açısından ve tedavinin başarısında büyük rol oynuyor.”

Ameliyat sonrası iyileşme döneminde dikkat!

Karın ameliyatı geçiren kişilerin özellikle iyileşme döneminde dikkatli olması gerekiyor. Prof. Dr. Ertem, ihmale gelmez bazı önlemleri “ameliyat sonrası erken dönemde ağır kaldırmamak, kabız kalmamaya özen göstermek, kronik öksürük varsa mutlaka tedavi olmak, yeterli ve dengeli beslenmek” şeklinde sıralıyor. Çünkü bu faktörler karın duvarına binen baskıyı artırarak fıtık gelişimini kolaylaştırabiliyor. Karın ameliyatı olmayan kişilerde de bazı fıtık türlerinin görülebileceğini; özellikle doğum yapanlarda karın duvarındaki zayıf noktalardan yağ dokusu ve bağırsakların dışarı çıkmasıyla epigastrik fıtıklar (göbek üstü fıtığı) oluşabildiğini belirten Prof. Dr. Ertem “Gebelik sırasında karın büyüdükçe karın duvarı gerilir ve bazı bölgelerde zayıflık oluşabilir. Bu durum küçük fıtıkların gelişmesine yol açabilir” diyor.

Dev fıtıklarda yeni tedavi dönemi

Dev karın fıtıklarının cerrahisinin oldukça özellikli bir alan olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Metin Ertem, son yıllarda kullanılan yeni yöntemlerin tedavi başarısını önemli ölçüde artırdığını belirterek şöyle konuşuyor: “Eskiden bu fıtıklar çoğunlukla sadece dikiş yöntemiyle kapatılmaya çalışılırdı. Ancak bu yöntemde nüks oranları yüzde 50’ye kadar çıkabiliyordu. Günümüzde ise dev fıtıklarda çok daha ileri teknikler kullanıyoruz. Özellikle, özel cihazlarla karın duvarı kontrollü şekilde genişletiliyor. Gerekli durumlarda karın kaslarına botoks uygulanarak kasların gevşemesi sağlanıyor. Ardından karın duvarı onarılıyor ve yama ile destekleniyor. Bu modern yöntemler nüks oranlarını yüzde 2-5’lere kadar düşürdü.”

#KarınFıtığı #GenelCerrahi #SağlıkHaberleri #MetinErtem #AcıbademHastanesi #YaşamKalitesi #SindirimSağlığı #CerrahiTedavi #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Omuz ağrısı gençlerde de yaygınlaşıyor!

Son yıllarda omuz ağrısından şikayet edenlerin sayısı hızla artıyor. Günlük yaşam kalitesini düşüren ve tedavisi geciktirildiğinde  çok daha ciddi sorunlara yol açabilen omuz ağrısının genç yaşlarda da yaygınlaştığını belirten Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Hakan Turan Çift, “Vücudumuzun en hareketli eklemi olan omzumuzu hatalı davranışlarla hızla yıprandırıyoruz. Eskiden daha çok ağır iş yapanlarda görülen omuz ağrıları, artık gençlerde de çok sık görülüyor. ‘Nasılsa geçer’ deyip tedaviyi geciktirmek ise sorunun çok daha ciddi boyutlara ulaşmasına neden oluyor. Ofiste, masa başında ya da evde bazı pratik egzersizleri yapmak omuzlarımızı sağlıklı ve dinç tutabilirken, bir haftadan daha uzun süren ağrılarda ise doktora başvurmak gerekiyor” diyor. Prof. Dr. Çift, omuz ağrısına yol açan hatalı alışkanlıkları ve alınması gereken önlemleri anlattı, basit ama etkili 5 egzersizi açıkladı.

Prof. Dr. Hakan Turan Çift

Prof. Dr. Hakan Turan Çift

  • Doğru oturuş alışkanlığı kazanın

Bilgisayar başında çalışırken sırt dik, omuzlar gevşek ve geride olmalıdır. Ekran göz hizasında olmalı, klavye ve mause kullanırken omuzlar yukarı kalkmamalıdır. Uzun süreli kambur duruş, omuz kaslarında gerginlik ve sıkışmaya yol açar.

  • Tek taraflı yük taşımayın

Çanta veya poşetleri tek omuzda ya da tek elde taşımak omuz dengesini bozar. Yükü iki kola eşit dağıtmak gerekir. Sırt çantası kullanılacaksa iki askı birlikte takılmalıdır.

  • Hareketsiz kalmayın

Omuz eklemi hareket ettikçe beslenir. Gün içinde en az 2-3 saatte bir omuz çevirme, esneme ve hafif germe hareketleri yapılmalıdır. Masa başında çalışanların kısa molalar vermesi omuz sağlığı için önemlidir.

  • Spor öncesi mutlaka ısınma hareketi yapın

Isınmadan yapılan spor aktiviteleri, özellikle ağırlık kaldırma egzersizleri omuz tendonlarında yırtıklara yol açabilir. Egzersiz öncesi mutlaka ısınma yapılmalı ve bilinçli program uygulanmalıdır.

  • Ağrı uzarsa mutlaka doktora başvurun

Prof. Dr. Çift, omuz ağrısının ‘nasılsa geçer’ denilerek ertelenmemesini, zamanında müdahale edilmeyen problemlerin omuz hareketlerinde kısıtlılık, kas güçsüzlüğü ve kronik ağrıya yol açabildiğini vurgulayarak “Omuz ağrısı bir-iki haftadan uzun sürüyorsa, gece uykudan uyandırıyorsa ya da kolu kaldırmayı zorlaştırıyorsa ihmal edilmemelidir. Erken dönemde yapılacak muayene ve görüntüleme yöntemleriyle sorunun ilerlemesini engellemek mümkündür” diyor.

Omuz ağrısına yol açan 7 hatalı alışkanlık!

Prof. Dr. Çift, omuz ağrısına yol açan en yaygın 7 önemli hatayı şöyle sıralıyor;

  • Uzun süre bilgisayar başında yanlış oturuş
  • Sürekli öne eğik telefon kullanımı
  • Ağır sırt çantası veya tek omuzda taşınan çantalar
  • Laptop ve dosya çantalarının taşınması
  • Ağır poşetlerin tek kolla kaldırılması
  • Hareketsiz yaşam tarzı, düzenli omuz egzersizleri yapmamak
  • Ani ve bilinçsiz yapılan spor hareketleri

İşte basit ama etkili 5 egzersiz

Günlük hayatta 5 egzersizin düzenli yapılmasının, boyun, omuz ve sırt kaslarının çalışmasına yardımcı olacağını belirten Prof. Dr. Hakan Turan Çift “Ancak egzersizler ağrı sınırını aşmadan yapılmalıdır. Şiddetli ağrı, uyuşma veya güç kaybı varsa egzersiz öncesi ortopedi uzmanına başvurulmalıdır” diyor.  Prof. Dr. Çift, basit ama etkili 5 egzersizi şöyle sıralıyor;

  • Omuz germe: Otururken ya da ayakta dik durarak omuzlarınızı kulaklara doğru kaldırın, geriye doğru çevirerek indirin. 10 kez geriye, 10 kez öne doğru yapın.
  • Kürek kemiği sıkıştırma: Omuzlarınızı geriye doğru çekerek iki kürek kemiğini birbirine yaklaştırın. 5 saniye tutun ve gevşetin. 10 tekrar yapın.
  • Boyun germe: Çenenizi önce bir omuza değdirip 5’e kadar sayın. Sonra aynı işlemi diğer omuza yapıp hareketleri 10 defa tekrar edin.
  • Duvar yürüyüşü: Yüzünüz duvara dönük şekilde durun. Parmaklarınızı duvarda yukarı doğru “yürütün”. Kolunuzu zorlamadan yukarıya götürün. 5 saniye bekleyin, indirin. 10 tekrar yapın.Bu işlemi duvara yan dönerek de aynı şekilde uygulayın.
  • Kol sallama: Hafifçe öne doğru eğilin ve bir elinizi masa ya da sabit bir yere destek olarak dayayın. Diğer kolunuzu serbest bırakın. Kolunuzu küçük daireler çizerek yavaş ve kontrollü şekilde hareket ettirin. Bu hareketleri her iki kola 3 dakika uygulayın.

#OmuzSağlığı #OmuzAğrısı #OfisEgzersizleri #MasaBaşıÇalışma #Ortopedi #ProfDrHakanTuranÇift #OmuzEgzersizi #SağlıklıYaşam #KasİskeletSağlığı #RamazanSonrasıForm #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Horlama 20’li yaşlarda daha da artıyor

Vücudun gece boyunca yeterince nefes alamadığını haber veren bir alarm sistemi olan horlama, sosyal bir sorun olmasının dışında, kişinin kendi sağlığı için de ciddi bir risk göstergesi olabiliyor. Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Zerrin Boyacı, bu nedenle alarmı susturmak değil, neden çaldığını araştırmak gerektiğini belirterek, “Horlama normal bir durum değildir. Her horlayan kişide ciddi bir hastalık olmayabilir; ancak hayati risk taşıyan her uyku apnesi hastalığı önce horlama ile başlar. Dolayısıyla, horlamayı basit bir ses problemi olarak görmek yerine, bir sağlık sinyali olarak değerlendirmek gerekmektedir” diyor.  Eskiden daha çok orta yaş ve üzeri bireylerde görülen horlamaya artık 20’li yaş grubunda da sık rastlandığına işaret eden Doç. Dr. Zerrin Boyacı, gençlerde artış gösteren obezitenin bu durumun en önemli nedenleri arasında yer aldığını vurgulayarak, “Bilgisayar başında uzun süreli oturma, düzensiz uyku alışkanlıkları, fast food ve şeker içeren yiyeceklerle beslenme ve buna bağlı kilo artışı gençlerde horlama riskini artırmaktadır. Özellikle boyun çevresindeki yağ dokusu arttıkça üst solunum yolu daralmakta ve horlama ortaya çıkmaktadır” diyor.

Doç. Dr. Zerrin Boyacı

Doç. Dr. Zerrin Boyacı

Modern yaşamla birlikte giderek artıyor 

Horlama; uyku sırasında üst solunum yolundaki dokuların daralma veya gevşeme nedeniyle titreşmeleri sonucu ortaya çıkan ses olarak tanımlanıyor. Dünya genelinde erişkin nüfusun yaklaşık yüzde 30–40’ında zaman zaman horlama görülürken, düzenli ve kronik horlama oranı yüzde 20 civarında seyrediyor. Horlamanın görülme sıklığı ileri yaşlarda giderek artıyor. Öyle ki 30 yaş altı erkeklerde yüzde 10 oranında rastlanırken, 60 yaş üzerinde bu oran yüzde 60’a yükseliyor. Erkeklerde daha sık görülmekle birlikte, menopoz sonrası kadınlarda oran belirgin şekilde artıyor. Türkiye’de de benzer rakamlar söz konusu. Ayrıca, son yıllarda hem dünyada hem ülkemizde horlama sıklığında artış gözlendiği belirtiliyor. Bu yükselmenin en önemli nedenleri arasında; obezite, hareketsiz yaşam tarzı, uyku düzensizliği, stres, alerjik hastalıklar ve sigara kullanımındaki artış gösteriliyor.

Horlamanın önemli nedenleri

Doç. Dr. Zerrin Boyacı, kişinin aile ve sosyal hayatında önemli sorunlar oluşturabilen horlamaya yol açan etkenleri şöyle özetliyor:

Obezite: İdeal kilonun yüzde 15 daha fazlasına sahip olan kişilerde horlama riski artmaktadır. Bunun nedeni ise boyun çevresindeki yağlanmanın üst solunum yolunu daraltması. Kadınlarda boyun çevresinin 38,10 cm’nin ve  erkeklerde 43,18 cm’nin üzerinde olması kritik değer olarak hesaplanmış.

Burun tıkanıklığı: Septum deviasyonu, konka hipertrofisi, burun çatısının darlığı gibi statik bozukluklar ile alerjik rinit, sinüzit ve polip gibi enflamatuar bozukluklar önemli sebeplerini oluşturmaktadır.

Büyük geniz eti ve bademcikler: Özellikle gençlerde hava yolunu daraltabilmektedir.

Alkol ve sigara kullanımı: Kas gevşemesi ve mukozal ödem artışına sebep olmaktadır.

Sırtüstü uyuma: Dil kökünün geriye düşmesine yol açabilmektedir.

Uyku apnesinin ilk sinyali olabiliyor!

Horlama ile beraber görülen ve gece ani ölümlere sebep olabilen uyku apnesi üst solunum yolunun tamamen kapanması sonucu oluşuyor.  Horlama genellikle masum nedenlerden kaynaklansa da yaşamsal risk taşıyan uyku apnesinin ilk sinyali olabiliyor! Özellikle gece nefes durmaları, sabahları yorgun uyanma, baş ağrısından yakınma, gün içinde uyku hali, dikkat ve konsantrasyon bozukluğu gibi sorunlardan biri bile horlamaya eşlik ediyorsa,  zaman kaybetmeden hekime başvurmak yaşamsal önem taşıyor.

Uyku apnesi ani ölüme bile yol açabiliyor!

Uyku apnesinde erken tanı ve tedavi büyük önem taşıyor. Bunun nedeni ise uyku apnesinin; hipertansiyon, kalp ritim bozuklukları, kalp krizi, inme ve diyabet gibi ciddi sağlık sorunlarına, hatta gece ani ölüme bile  yol açabilmesi. Ayrıca, insülin direnci ve kilo artışıyla kısır döngü oluşabiliyor. Tedavi edilmemiş uyku apnesi olan bireylerde trafik kazası riski de 2–7 kat artıyor. Uzun süreli uyku apnesi aynı zamanda beyinde hasara neden olarak; hafıza problemleri ve erken bilişsel gerileme riskini de artırabiliyor. Doç. Dr. Zerrin Boyacı, erken değerlendirmenin olası ciddi komplikasyonların önlenmesinde kritik rol oynadığını aktarıyor.

Etkili ve kalıcı çözüm mümkün!

Erken teşhis, doğru tedavi ve yaşam tarzı değişiklikleriyle horlamanın büyük oranda kontrol altına alınabildiğini belirten Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Zerrin Boyacı, “Horlama kader değildir. Doğru değerlendirmeyle çoğu hastada etkili ve kalıcı çözümler mümkündür. Önemli olan, geceleri bu sesi duymazdan gelmemektir” diye konuşuyor. Tedavinin kişiye özel planlandığını ve altta yatan nedene göre şekillendirildiğini vurgulayan Doç. Dr. Zerrin Boyacı, “Basit işlemler arasında yer alan radyofrekans uygulamaları, lazer destekli işlemler ve kişiye özel burun ile ağız içi apareyler, yaygın olarak başvurulan yöntemlerdir” diyor.

Uyku apnesinde altın standart: CPAP maskesi!

Horlamaya uyku apnesi eşlik ediyorsa, tedavide altın standart yöntemin CPAP maskesi olduğunu ifade eden Doç. Dr. Zerrin Boyacı, bu tedavinin uyku sırasında hava yolunun açık kalmasını sağlayarak, solunum durmalarını önlediğini ve hastanın gece boyunca yeterli oksijen almasına yardımcı olduğunu belirtiyor.

Cerrahi yöntem gündeme gelebiliyor

Özellikle ileri düzey ve yapısal sorunların eşlik ettiği tablolarda cerrahi seçenekler gündeme geliyor. Doç. Dr. Zerrin Boyacı, uyku apnesi olanlarda maske kullanmak istemeyenler için maksillofasyal ilerletme operasyonu, yani çenenin öne alınması ameliyatına başvurulduğunu söyleyerek, şu bilgileri paylaşıyor: “Bu ameliyatın başarı oranı yüzde 97’ye kadar ulaşmaktadır. Bunun yanı sıra dil ve dil köküne yönelik cerrahiler ile yumuşak damağa yönelik cerrahi girişimler de horlamanın ve üst solunum yolu daralmasının giderilmesinde tercih edilen yöntemler arasında arasında bulunmaktadır.”

#Horlama #UykuApnesi #SağlıkSinyali #GençlerdeHorlama #Obezite #UykuSağlığı #KBB #DoçDrZerrinBoyacı #Acıbadem #SağlıklıYaşam #UykuBozukluğu #SolunumSağlığı #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity