Yazılar

Uzun yolculuklar hamilelikte risk oluşturabiliyor!

Yaz aylarında artan sıcaklıklarla birlikte uzun saatler süren uçak, otobüs ve otomobil yolculukları, anne adayları için bazı sağlık risklerini beraberinde getirebiliyor. Bu nedenle seyahat öncesinde ve yolculuk sırasında alınacak önlemler hem anne adayının hem de bebeğin sağlığının korunmasında büyük önem taşıyor.  Acıbadem Taksim Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Ecem Eren hamilelik döneminde yapılan seyahatlerin her zaman gebeliğin haftasına, anne adayının genel sağlık durumuna ve mevcut risk faktörlerine göre değerlendirilmesi gerektiğini belirterek “Sağlıklı ilerleyen bir hamilelikte, doktor onayıyla planlanan ve gerekli önlemlerin alındığı seyahatler güvenli şekilde gerçekleştirilebiliyor. Ancak özellikle aşırı sıcak ve nemin hakim olduğu yaz döneminde; sıvı kaybı, tansiyon değişiklikleri, halsizlik ve dolaşım problemleri gibi bazı riskleri beraberinde getirebiliyor” diyor. Anne adaylarının alacakları basit ama etkili önlemlerle hem kendi sağlıklarını hem de bebeklerini koruyabileceklerini belirten Dr. Eren, hamilelikte güvenli yolculuğun 7 kuralını anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Dr. Ecem Eren

Dr. Ecem Eren

Seyahat öncesi doktor kontrolünü ihmal etmeyin

Her hamilelik kendine özgü özellikler taşıyor. Bu nedenle seyahat öncesinde mutlaka kadın hastalıkları ve doğum uzmanına danışılması gerekiyor. Özellikle erken doğum riski, tansiyon problemleri, çoğul gebelik veya plasentaya ilişkin sorunlar bulunan anne adaylarında yolculuk planı kişiye özel olarak değerlendiriliyor. Hekim kontrolü sayesinde olası riskler önceden belirleniyor ve gerekli önlemler alınabiliyor.

Bol sıvı tüketmeye özen gösterin

Aşırı yaz sıcaklarında artan sıvı ihtiyacı nedeniyle su tüketimi daha da önem kazanıyor. Hamilelik döneminde oluşabilecek sıvı kaybı; halsizlik, baş dönmesi ve dolaşım problemlerine neden olabiliyor. Bu nedenle yolculuk boyunca düzenli aralıklarla su içilmesi büyük önem taşıyor. Kafeinli ve aşırı şekerli içeceklerden kaçınarak, su, ayran ve mineral desteği sağlayan sağlıklı içecekler tüketilmesi gerekiyor.

Uzun süre hareketsiz kalmayın

Özellikle otomobil, otobüs ve uçak yolculuklarında uzun süre aynı pozisyonda oturmak bacaklarda şişlik ve pıhtılaşma riskini artırabiliyor. Bu nedenle her 1-2 saatte bir kısa yürüyüşler yapılması, bacakların hareket ettirilmesi ve basit esneme egzersizlerinin uygulanması öneriliyor. Düzenli hareket, kan dolaşımının desteklenmesine yardımcı oluyor.

Emniyet kemerini doğru şekilde kullanın

Araç yolculuklarında emniyet kemeri kullanımını kesinlikle ihmal etmemek gerekiyor. Kemerin alt kısmı karın bölgesinin üzerinden değil, karın altından ve kalça kemiklerinin üzerinden geçiriliyor. Omuz kemeri ise göğüslerin arasından çapraz şekilde yerleştiriliyor. Doğru kemer kullanımı hem anne adayını hem de bebeği olası kazalara karşı koruyor.

Hafif ve sağlıklı beslenin

Yolculuk sırasında ağır, yağlı ve sindirimi zor yiyecekler mide bulantısı, hazımsızlık ve reflü şikayetlerini artırabiliyor. Bu nedenle taze meyveler, yoğurt, kuruyemiş ve hafif atıştırmalıklar tercih edin. Düzenli ve dengeli beslenme sayesinde enerji seviyesi korunuyor ve yolculuk daha konforlu hale geliyor.

Yol üzerinde yediklerinize dikkat edin

Yolculuk sırasında verilen molalarda tüketilen yiyecek ve içeceklerin güvenilir kaynaklardan temin edilmesi gerekiyor. Özellikle yaz aylarında yüksek sıcaklık nedeniyle uygun koşullarda saklanmayan gıdalarda bakteri üreme riski artabiliyor. Bu durum gıda zehirlenmelerine, ishal ve kusma gibi şikayetlere yol açarak anne adayında sıvı kaybına neden olabiliyor. Açıkta satılan yiyecekler yerine taze hazırlanmış ve hijyenik koşullarda sunulan besinlerin tercih edilmesi, çiğ veya iyi pişmemiş ürünlerden kaçınılması önem taşıyor. Ayrıca ambalajlı ürünlerin son kullanma tarihlerini de mutlaka kontrol etmek gerekiyor.

Acil durumlar için hazırlıklı olun

Seyahat edilen bölgede en yakın sağlık kuruluşunun önceden araştırılması önem taşıyor. Anne adaylarının kullandıkları ilaçları, gebelik takip belgelerini ve gerekli sağlık kayıtlarını mutlaka yanlarında bulundurmaları gerekiyor. Beklenmedik bir sağlık sorunu yaşandığında hızlı hareket edilmesi hem anne hem de bebeğin güvenliği açısından kritik rol oynuyor.

 

 

#HamilelikteSeyahat #AnneAdayları #YazSağlığı #GebelikteDikkat #HamilelikÖnerileri #SağlıkHaberleri #DrEcemEren #GebelikteYolculuk #AnneVeBebek #HamilelikteGüvenliYolculuk #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #AhuÇağdaş #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Yazın doğa keyfiniz kabusa dönüşmesin! Keneye dikkat!

Havaların ısınmasıyla birlikte piknik, kamp, tarım ve doğa aktiviteleri yoğunlaşırken, açık alanlarda kene tutunmasına bağlı olarak Kırım Kongo Kanamalı Ateşi (KKKA) riski de artıyor. Acıbadem Taksim Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Dr. Dilara Akman, özellikle kırsal, çayırlık ve ormanlık alanlarda daha sık görülen kene tutunmasının erken fark edilmediğinde ölümcül sonuçlara yol açabileceğini belirterek “Kırım Kongo Kanamalı Ateşi, enfekte kenelerin insan vücuduna tutunmasıyla bulaşsa da, yine kenelerin enfekte ettiği hayvanların kan ve vücut sıvılarıyla temas ya da hastaların kan ve vücut sıvılarıyla korunmasız temas sonucu da bulaşabilmektedir. Özellikle bahar ve yaz aylarında doğayla temas arttığından bu konuda doğru bilgilenme hayati önem taşımaktadır” diyor.

Hastalığın genellikle kene tutunmasından 1-3 gün sonra, en geç 10 gün içinde belirti verdiğini belirten Dr. Akman “İlk bulgular ani başlayan yüksek ateş, halsizlik, kas-eklem ağrıları, baş ağrısı, bulantı, karın ağrısı ve ishal şeklindedir. İlerleyen dönemde ciltte morluklar, burun veya diş eti kanaması, idrar ya da dışkıda kanama gibi bulgular ortaya çıkabilir. Özellikle ateşle birlikte yaygın vücut ağrısı ve kanama bulguları olan hastalarda KKKA mutlaka akla getirilmelidir” diyor. Erken tanı ve doğru tedavinin hayat kurtarıcı olduğunu vurgulayan Dr. Akman, KKKA hastalığının belirtilerini ve Kırım Kongo Kanamalı Ateşi hastalığına karşı ihmale gelmez kuralları anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Dr. Dilara Akman

Dr. Dilara Akman

Açık alanlarda koruyucu kıyafet giyin

Piknik, kamp, doğa yürüyüşü veya tarla-bahçe işleri sırasında mümkün olduğunca uzun kollu giysiler tercih edilmeli, pantolon paçaları çorap içine sokulmalıdır. Açık renkli kıyafetler kullanılması, kenelerin daha kolay fark edilmesini sağlar.

 Kene kovucu ürünlerden yararlanın

Cilde veya kıyafetlere uygulanabilen, Sağlık Bakanlığı onaylı kene kovucu ürünler özellikle riskli bölgelerde koruyucu olabilir. Ancak bu ürünlerin kullanım talimatlarına uygun uygulanması gerekir.

 Doğadan döndükten sonra mutlaka vücut kontrolü yapın

Kene genellikle saçlı deri, kulak arkası, koltuk altı, kasık bölgesi, diz arkası gibi fark edilmesi zor alanlara tutunmakla birlikte vücudun her yerinde olabilir. Açık alandan dönüşte, kişinin hem kendisini hem de çocuklarını tüm kıyafetlerini çıkararak dikkatlice kontrol etmesi büyük önem taşır. Kene vücuttan ne kadar kısa sürede uzaklaştırılırsa hastalık riski o kadar azalır.

 Keneyi yanlış yöntemlerle çıkarmaya çalışmayın

Kenenin üzerine kolonya, sigara, sabun, deterjan veya kimyasal madde dökmek son derece yanlış bir uygulamadır. Bu uygulamalar kenenin strese girerek taşıdığı virüsü daha fazla salgılamasına neden olabilir ve bulaş riskini artırabilir.

 Keneye çıplak elle temas etmeyin

Kene ezilmemeli, çıplak elle tutulmamalıdır. Çünkü virüs, ezilen kenenin vücut sıvılarıyla temas sonrası da bulaşabilir. Bir cımbız veya kene kartı yardımıyla, kenenin vücuda girdiği en yakın noktadan (baş kısmından) tutularak tek hamlede dik bir şekilde çekilmelidir. Eğer kişi kendine güvenemiyorsa, vakit kaybetmeden en yakın sağlık kuruluşuna başvurmalıdır.

Hayvan teması sırasında da dikkatli olun

Sadece kene değil, enfekte hayvanların kan ve vücut sıvılarıyla temas da hastalık bulaşına neden olabilir. Özellikle hayvancılıkla uğraşan kişilerin eldiven ve koruyucu ekipman kullanması büyük önem taşır.

Kene tutunmasından sonra 10 gün belirtilere dikkat edin

Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Dr. Dilara Akman, kene tutunması durumunda kişinin ateş, halsizlik, kas ağrısı, baş ağrısı, bulantı veya kanama bulguları açısından dikkatli olması gerektiğini belirterek şöyle diyor: “Özellikle ilk 10 gün kritik önem taşır. Herhangi bir şikayet gelişmesi halinde mutlaka sağlık kuruluşuna başvurulmalıdır. Kırım Kongo Kanamalı Ateşi, tedavisi ihmal edildiğinde ağır sonuçlara yol açabilen ciddi bir enfeksiyon hastalığıdır. Tüm tedavi yöntemlerine rağmen bazen ağır vakalar kaybedilebildiği için, korunma önlemleri kritik önem taşımaktadır. Doğru bilgi, erken farkındalık ve basit korunma yollarıyla hastalık büyük ölçüde önlenebilir.”

 

 

#KeneTutunması #KKKA #KırımKongoKanamalıAteşi #YazSağlığı #DoğaAktiviteleri #EnfeksiyonHastalıkları #AcıbademTaksim #KeneyeDikkat #SağlıkHaber #ErkenTanı #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #AhuÇağdaş #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Soğuk algınlığı sanılıyor, oysa alerji olabilir!

İlkbaharla birlikte çocuklu ailelerde alerji kaynaklı sorunlar artıyor. Özellikle polenlerin etkisiyle çocuklarda alerjik rinit görülme sıklığında belirgin bir yükseliş yaşanıyor. Burun akıntısı, hapşırık, burun tıkanıklığı ve gözlerde kaşıntı gibi belirtilerle ortaya çıkan alerjik rinit, çoğu zaman, ortak belirtilere sahip soğuk algınlığı (nezle) ya da grip ile karıştırılabiliyor. Acıbadem Taksim Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Betül Sarıtaş, alerjik hastalıkların çocukların ve ailelerinin yaşam konforunu düşürdüğünü ve okula devamsızlığa da yol açabildiğini belirterek, uzun süren şikayetlerde mutlaka çocuk alerji uzmanına da başvurmalarını öneriyor. Bahar döneminde alınacak basit ama etkili önlemlerle, çocukların daha rahat bir süreç geçirebileceğini vurgulayan Dr. Sarıtaş, çocukları alerjik rinitten korumanın 6 etkili yolunu anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Dr. Betül Sarıtaş

Dr. Betül Sarıtaş

  • Polen saatlerini doğru yönetin

Polen yoğunluğu özellikle sabah erken saatlerde (05:00-10:00) ve rüzgarlı havalarda artar. Bu saatlerde mümkünse çocukların dışarıda bulunmaması önemlidir. Ancak dışarı çıkması gerekiyorsa, açık alanlarda geçirilen süre sınırlandırılmalı, şapka ve güneş gözlüğü kullanarak polenlerle teması azaltılmalıdır. Çocukların, çimlerin yeni biçildiği alanda uzun süre kalmaması da önemli bir koruyucu adımdır.

  • Dışarıdan gelince temizlik rutini oluşturun

Dış ortamdan eve dönüldüğünde ellerin ve yüzün yıkanması, kıyafetlerin değiştirilmesi polen temasını azaltır. Özellikle saçlar polenleri tuttuğu için akşam duşu, şikayetleri belirgin şekilde hafifletebilir.

  • Ev içinde polen kontrolünü sağlayın

Pencereleri gün boyu açık tutmak yerine, kısa süreli havalandırma yapılmalı. Sık temizlik, mümkünse HEPA (yüksek verimli partikül tutucu) filtreli süpürge kullanımı ve hava temizleyiciler alerjen yükünü azaltmaya yardımcı olur.

  • Burun temizliği alışkanlığı kazandırın

Tuzlu su (serum fizyolojik) ile günde bir-iki kez yapılan burun yıkaması, alerjenlerin burun mukozasından uzaklaştırılmasına yardımcı olur. Doktor önerisiyle kullanılan burun spreyleri çocuklar için pratik bir seçenektir. Burun temizliği yaparken basınç uygulanmamalı, sıvı nazikçe verilmelidir. Çok sık ve sert sümkürmek burun iç yüzeyini tahriş edebileceğinden dolayı, çocuğa nazik temizleme alışkalığı kazandırılmalıdır. Bu yöntemler hem burun tıkanıklığını azaltır hem de çocuğun daha rahat nefes almasını sağlar.

  • Çamaşırları dışarıda kurutmamaya özen gösterin

Bahar aylarında açık havada kurutulan çamaşırlar polenleri tutabilir. Bu da çocukların gece boyunca alerjenlere maruz kalmasına neden olabilir. Ancak mümkünse çamaşırların çocuktan uzak bir odada kurutulması ve kurutulduğu ortamın sık havalandırılması da alerjen birikimini azaltır.

  • Belirtileri hafife almayın, erken önlem alın

Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Betül Sarıtaş “Uzun süre hapşırık, burun akıntısı, burun tıkanıklığı ve göz kaşıntısı gibi şikayetler varsa mutlaka Çocuk Alerji uzmanına başvurun. Çünkü bu tür şikayetler, soğuk algınlığı (nezle) ve grip gibi hastalıklarla karıştırılabildiği için çoğu zaman ‘kendiliğinden geçer’ diye bekleniyor ya da gereksiz ilaç kullanımıyla alerji tedavisiz kalabiliyor. Oysa erken dönemde alınan önlemler ve doğru tedavi ile hem şikayetler kontrol altına alınır hem de yaşam kalitesi korunur” diyor.

 

#ÇocukSağlığı #AlerjikRinit #ÇocuklardaAlerji #PolenMevsimi #BurunTıkanıklığı #SağlıklıÇocuk #AlerjiBelirtileri #ÇocukAlerji #DrBetülSarıtaş #AcıbademHastanesi #ÇocukSağlığıVeHastalıkları #AnneBabaBilgilendirme #ÇocukSağlığıÖnerileri #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #AhuÇağdaş #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Genetik test, tavuk karasında geleceği belirliyor!

Halk arasında “tavuk karası” olarak bilinen Retinitis Pigmentosa hastalığında, gece görme zorluğu ve karanlığa uyum süresinin uzaması en erken belirtileri oluşturuyor. Sinsice ilerleyen hastalığın doğuştan başlayabildiği gibi, çoğunlukla çocukluk ve ergenlik döneminde ortaya çıktığını belirten Acıbadem Taksim Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Neslihan Sinim Kahraman, ebeveynlere mutlaka çocuklarının görme yetisini karanlık bir ortamda test etmeleri gerektiğini vurguluyor. Göz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Kahraman, erken tanının kritik önem taşıdığı, henüz kesin bir tedavisi olmamakla birlikte, günümüzde bazı önlemlerle ilerleme seyrini yavaşlatmanın mümkün olabildiği Retinitis Pigmentosa (tavuk karası, gece körlüğü) hastalığını anlattı, anne-babalara önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Tavukların gece iyi görememesinden dolayı, benzer bulgular ile seyreden Retinitis Pigmentosa hastalığı halk arasında ‘tavuk karası’ ve ‘gece körlüğü’ olarak biliniyor. Zamanla kişide görme alanında yanlardan daralma başlayıp, ilerleyen evrelerde ise gündüz ve merkezi görmeleri de etkileniyor. Acıbadem Taksim Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Neslihan Sinim Kahraman, bugüne dek 80’den fazla genin tavuk karası hastalığı ile ilişkilendirilmiş durumda olduğunu belirterek şöyle konuşuyor: “Retinitis pigmentosa, ışığı algılayan hücrelerimizin yer aldığı gözün iç kısmını bir duvar kağıdı gibi kaplayan retina tabakasının genetik bir hastalığıdır. Hastalıkta ilk olarak loş ışıkta görmeyi sağlayan hücreler bozulur. Bu nedenle hastalarda önce gece görme zorluğu ve karanlık adaptasyonunda güçlük gözlenir. Retina hastalıklarında 300, retinitis pigmentosadaysa 80’i aşkın gen tanımlanmıştır. Genetik bir hastalık olmasına rağmen; stres, düzensiz beslenme, sigara-alkol kullanımı, yetersiz uyku gibi faktörler hastalığın ilerleme hızını etkileyebilir. Bu nedenle sağlıkl ıyaşam alışkanlıkları büyük önem taşımaktadır.”

Doç. Dr. Neslihan Sinim Kahraman

Doç. Dr. Neslihan Sinim Kahraman

Genetik test çok önemli!

Yapılan çalışmalara göre; tavuk karasının dünya genelinde yaklaşık 4 bin kişide bir görüldüğünü belirten Doç. Dr. Kahraman “Ancak ülkemizde akraba evliliklerinin görece yüksek olması nedeniyle çekinik geçişli formların (anne ve babadan gizli olarak taşınması) daha sık görülebileceği belirtiliyor” diyor. Hastalığın doğuştan başlayabildiği gibi, çoğunlukla çocukluk döneminde ortaya çıktığını, ergenlik döneminde ilerlemesinin hızlandığını belirten Doç. Dr. Neslihan Sinim Kahraman, erken tanı ve genetik testin hastalığın yönetiminde kritik rol oynadığını vurgulayarak sözlerine şöyle devam ediyor: “Genetik test yalnızca tanıyı doğrulamakla kalmıyor; hastalığın kalıtım türünü, diğer aile bireylerinin risk durumunu ve gelecek nesillere aktarım ihtimalini ortaya koyuyor. Ayrıca gebelik planlamasında yol gösterici oluyor. Bazı genetik tiplerde göz dışı sistemler de etkilenebildiğinen dolayı, genetik test bu açıdan da kritik rol oynuyor.”

Anne-babalar dikkat! Çocuğunuzu karanlıkta test edin!

Gece görüşündeki bozulma hastanın kendisi tarafından fark edilmeyebiliyor ve hastalık sinsice ilerliyor. Sokak aydınlatmalarının yeterli olması ya da kişinin -herkesin gece kendisi gibi gördüğünü düşünmesi- tanıyı geciktirebiliyor. Görme alanı kaybı yanlardan başladığı için hastanın uzun süre bunu fark edemediğini belirten Doç. Dr. Kahraman anne-babalara şu tavsiyelerde bulunuyor: ”Görme alanı kaybı yanlardan başladığı için hasta tarafından algılanması zordur. Gece görme sorunu yaşayan, sık sık eşyalara çarpma ve takılma şikayeti olması durumunda bunu sakarlık ya da dikkatsizlik olarak görmeyip, hele de ailesinde benzer öykü varsa gecikmeden bir göz hastalıkları uzmanına başvurmak kritik önem taşıyor.  Çünkü hastalık ilerledikçe çevre görüşü daralır ve ‘hasta tünel’ görüşü dediğimiz sadece merkezden görmeye başlar. Bu nedenle ailelerin bu sinsi hastalığa karşı tetikte olmaları, çocuklarına ara sıra karanlıkta görme denemeleri yapmaları çok faydalıdır. Örneğin; elin bazı parmaklarını gösterip kaç parmak olduğunu söyletmek, odanın içerisinde bir eşyayı işaret edip adını sormak vb sorunun erken fark edilmesini sağlayabilir.”

 Tanıda İleri Teknoloji Kullanılıyor

Tanı sürecinde damlalı göz muayenesi ile retina değerlendirmesi yapılırken; retina fotoğrafları ve optik koherens tomografi (OCT) ile retina katmanları ayrıntılı olarak inceleniyor. Erken dönemde bulgular belirgin değilse elektroretinografi (ERG) testi ile retina hücre yanıtları ölçülerek tanı konulabiliyor.

 Kök Hücre ve Gen Tedavileri umut vaadediyor

Retinitis Pigmentosa için hastalığı tamamen tedavi eden, onaylanmış bir yöntem yok ancak kök hücre tedavisi bir umut olarak öne çıkıyor. Doç. Dr. Neslihan Sinim Kahraman “Kök hücreye yönelik mevcut araştırmalar daha çok kalan hücrelerin korunmasına ve hastalığın ilerleme hızının yavaşlatılmasına odaklanıyor” diyor.  Dünyada gen tedavilerinde de son yıllarda önemli adımlar atıldığını belirten Doç. Dr. Kahraman şöyle konuşuyor: “2017 yılında FDA onayı alan ilk gen tedavisi ürünü olan Luxturna bu alandaki en önemli adımlardan biri olarak kabul ediliyor. Farklı genlere yönelik klinik çalışmalar ise devam ediyor. Bu nedenle doğru tanı ve genetik test, hastaların kendi genlerine yönelik gelişmeleri takip edebilmesi açısından büyük önem taşıyor.”

#PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity #TavukKarası #RetinitisPigmentosa #GeceKörlüğü #GözSağlığı #ErkenTanı #GenetikTest #ÇocukSağlığı #SağlıklıYaşam

‘Teknoloji boynu’ yaygınlaşıyor

Uzun saatler masa başında çalışma, hareketsiz yaşam tarzı ve yanlış duruş alışkanlıkları boyun sağlığını ciddi şekilde tehdit ediyor. Ağrı boyunla sınırlı kalmayıp omuzlara, kollara ve hatta parmaklara kadar yayılabiliyor. Çoğu zaman basit bir ‘tutulma’ olarak görülen ve ötelenen boyun ağrısı her zaman masum olmayıp, bazı durumlarda altta yatan ciddi bir sorunun, yani boyun fıtığının habercisi olabiliyor. Acıbadem Taksim Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. İsmail Yüce, “Boyun ağrısına eşlik eden kol ya da kollarda ağrı, uyuşma, his ya da kas gücü kaybı şikayetleri var ise boyun fıtığı öncelikli tanılarımız arasında yer alır” diyor. Boyun fıtığıyla günümüzde artık gençlerde de sık karşılaşıldığını belirten Doç. Dr. Yüce, günlük yaşamda yapılan bazı hataların da boyun fıtığına zemin hazırladığını söylüyor. Boyun fıtığı tedavisinde cerrahiye en son yöntem olarak başvurulduğunu, son yıllarda teknolojideki gelişmeler sayesinde ameliyatta minimal invaziv yöntemlerin hastaya büyük konfor sağladığını vurgulayan Doç. Dr. İsmail Yüce, boyun fıtığına yol açan 5 etkeni, korunma ve tedavi yollarını anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Doç. Dr. İsmail Yüce

Doç. Dr. İsmail Yüce

  • Uzun süre hareketsiz kalmak

Masa başında saatlerce aynı pozisyonda oturmak, boyun kaslarının zayıflamasına ve omurlar arasındaki disklerin baskı altında kalmasına neden olur. Zamanla bu baskı disklerin yapısını bozarak fıtık oluşumuna zemin hazırlar.

  • Yanlış duruş ve oturma alışkanlıkları

Öne eğik baş pozisyonu, kambur oturmak/durmak ya da bilgisayar ekranına yanlış açıyla bakmak boyun omurgasına normalin birkaç katı yük bindirir. Bu durum uzun vadede disklerin kaymasına ve sinirlere baskı yapmasına yol açabilir.

  • Telefon ve tabletin aşırı kullanımı

Sürekli aşağıya bakarak telefonla vakit geçirmek, modern çağda ‘teknoloji boynu’ olarak adlandırılan bir soruna neden oluyor. Doç. Dr. İsmail Yüce “Bu alışkanlık, özellikle çocuklarda ve gençlerde boyun kasları ve omurgada zorlanma, ağrı ve duruş bozukluğu oluşturmakla birlikte boyun fıtığı riskini ciddi şekilde artırıyor. Bu nedenle bilgisayar ekranının göz hizasında olması, cep telefonuna bakarken başı öne eğmek yerine cihazın göz seviyesinde tutulması, gün içinde sık sık mola verilmesi, otururken sırtın dik tutulması büyük önem taşımaktadır” diyor.

  • Zayıf boyun ve sırt kasları

Kaslar omurgayı destekleyen doğal bir korse gibidir. Hareketsizlik nedeniyle zayıflayan kaslar boyun omurlarını yeterince koruyamaz ve diskler daha kolay zarar görür. Düzenli boyun egzersizleriyle boyun ve sırt kaslarını güçlendirmek gerekiyor.

  • Ani hareketler ve yanlış yük kaldırma

Doç. Dr. Yüce boyun fıtığının, omurların arasında yer alan kıkırdak benzeri diskin yapısının bozulmasıyla ortaya çıktığı gibi, ani ve kontrolsüz şiddetli hareket ya da travma ile kısa sürede de meydana gelebildiğini belirterek şöyle konuşuyor: “Ani boyun hareketleri, ağır yükleri eğilerek kaldırmak ya da spor sırasında hatalı pozisyonlar disklerde yırtılmalara ve fıtık oluşumuna neden olabilir. Özellikle spora başlamadan önce mutlaka ısınma hareketleri yaparak vücudu esnetmek, ağır yük kaldırırken dizlerden güç almak ve ani boyun hareketlerinden kaçınmak koruyucu etki sağlamaktadır.”

Cerrahi tedavi nadiren gerekiyor

Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. İsmail Yüce, boyun fıtığında cerrahi tedavinin nadiren gerektiğini belirterek şöyle konuşuyor: “Öncelikli olarak boyun fıtığı olan hastalarımızın çok azını ameliyat ederek tedavi ediyoruz. Konservatif tedaviler dediğimiz cerrahi dışı tedaviler ilk seçeneklerimiz olmaktadır. Egzersizler ve fizik tedavi uygulamaları, bunların arasında ilk sıralarda yer alır. Cerrahi tedavinin öncelikli sebepleri şiddetli, dayanılmaz, ilaç tedavisine yanıt vermeyen ve hayat kalitesini bozan ağrı, kol ya da kollarda güçsüzlük, his kaybı şikayetleridir.”

Minimal invaziv cerrahi büyük konfor sağlıyor

Cerrahi tedavinin amacının, boyun omurları arasında yer alan diskin sinir köküne ya da omur iliğe oluşturduğu basıyı ortadan kaldırmak olduğunu belirten Doç. Dr. Yüce, son yıllarda gelişen teknolojinin de sayesinde omurgaya yabancı cisim koymadan yapılan ameliyatların hastaya büyük konfor sağladığını söylüyor. Doç. Dr. Yüce yöntemi şöyle anlatıyor: “Cerrahi tedavide önemli olan fıtığın oluşturduğu basıyı ortadan kaldırırken boyun omurlarının doğal dinamiğini bozmamaktır. Minimal invaziv cerrahi tedavilerde ise omurgalar arasına materyal konulmadığı ve boyun omurga dinamiği bozulmadığı için hasta ameliyatın ertesi günü taburcu edilmekte ve çok kısa sürede günlük yaşantısına dönmekte, ameliyat sonrasında boyunluk kullanımı gerekmemektedir.”

#TeknolojiBoynu #BoyunSağlığı #BoyunFıtığı #DuruşBozukluğu #OmurgaSağlığı #FizikTedavi #MinimalİnvazivCerrahi #SağlıkYaşam #KasEgzersizi #HareketsizYaşamRiskleri #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Hamilelikte ınfluenza riskine dikkat

Dondurucu kış soğuklarının yanı sıra kapalı ve kalabalık alanlarda daha uzun süre kalınması solunum yolu enfeksiyonlarının çok hızlı ve çok kolay bulaşmasına neden olurken, bu durum hamileler için ciddi tehlikeleri de beraberinde getirebiliyor. Acıbadem Taksim Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Meriç Kabakcı, gebelikte bağışıklık sisteminin influenza ve diğer enfeksiyonlara karşı daha savunmasız hale geldiğini belirterek “Son günlerde hamilelerde özellikle influenza ile çok sık karşılaşıyoruz. Bu nedenle anne adayları olası bir burun akıntısı ya da baş ağrısı gibi enfeksiyon belirtilerini hafife alıp ‘nasıl olsa geçer’ düşüncesiyle ilaç kullanarak zaman kaybetmemeli, mutlaka kadın hastalıkları ve doğum uzmanına ya da ilgili hekime başvurmalıdır. Aksi taktirde gebelikte bilinçsiz ilaç kullanımı anne ve bebek sağlığı açısından hayati riske yol açabilmektedir” diyor. Alınacak basit ama düzenli önlemlerle enfeksiyon riskini büyük ölçüde azaltmanın mümkün olduğunu vurgulayan Dr. Meriç Kabakcı kış hamileliğinde enfeksiyonlara karşı 7 etkili önerisini anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Dr. Meriç Kabakcı

Dr. Meriç Kabakcı

  • Hijyene dikkat edin

Hijyen, kış enfeksiyonlarından korunmanın en etkili yollarından biridir. Eller gün içinde sık sık, en az 20 saniye boyunca sabun ve suyla yıkanmalıdır. Özellikle dışarıdan eve gelindiğinde, toplu taşıma kullanıldıktan sonra ve yemeklerden önce el hijyenine özen gösterilmelidir. El yıkama imkanı olmayan durumlarda alkol bazlı el antiseptikleri kullanılabilir.

  • Kapalı ve kalabalık ortamlardan uzak durun

Kalabalık ve kapalı ortamlardan mümkün olduğunca uzak durmak, hamileler için önemli bir diğer korunma yöntemidir. Alışveriş merkezleri, toplu taşıma araçları ve havalandırması yetersiz kapalı alanlarda virüsler çok kolay ve çok hızlı bulaşırken, hamilelikte bağışıklık sistemi daha hassas olduğu için bu ortamlarda enfeksiyon kapma riski çok daha fazladır.  Mecbur kalınan durumlarda maske kullanımı ve mesafenin korunması faydalı olacaktır.

  • Beslenmenize dikkat edin

Kış aylarında beslenme düzeni bağışıklık sistemini desteklemede kilit rol oynar. C vitamini, çinko ve protein açısından zengin besinler bağışıklığın güçlenmesine yardımcı olur. Mevsim sebze ve meyveleri, yeterli süt ve süt ürünleri, iyi pişmiş et ve baklagiller ile yeterli su tüketimi vücudun enfeksiyonlarla savaşma kapasitesini artırır. Herhangi bir vitamin veya takviye kullanımı mutlaka doktor önerisiyle yapılmalıdır.

  • Uyku düzeninize özen gösterin

Dr. Meriç Kabakcı “Yapılan araştırmalar; yetersiz uykunun bağışıklık sistemini zayıflattığını göstermektedir. Hamilelikte hormonal değişimler uyku düzenini zorlaştırsa da, mümkün olduğunca düzenli ve kaliteli uyumaya çalışmak, vücudun kendini yenilemesini sağlar ve enfeksiyonlara karşı direnci artırır. Günde ortalama 7–9 saat uyumaya özen göstermek, mümkünse aynı saatlerde yatıp kalkmak, aşırı yorgunluktan kaçınmak ve stresi yönetmeyi öğrenmek bağışıklık sistemi açısından büyük fayda sağlayacaktır” diyor.

  • Ortamı sık sık havalandırın

Ortamın havalandırılması da çoğu zaman göz ardı edilen ancak oldukça etkili bir önlemdir. Kapalı alanlarda biriken mikroplar, havalandırma yapılmadığında daha kolay yayılır. Ev ve iş ortamları günde birkaç kez, kısa süreli de olsa mutlaka havalandırılmalıdır. Soğuk havadan çekinerek camları hiç açmamak, virüslerin kapalı alanda daha kolay yayılmasına neden olabilir.

  • Aşı olun

Dr. Meriç Kabakcı “Influenza (grip) aşısı hamilelikte güvenle uygulanabilen ve hem anne hem de bebeği koruyan önemli bir önlemdir. Grip aşısı, gebeliğin uygun dönemlerinde doktor kontrolünde güvenle yapılabilir. Kış aylarında sık görülen grip ve benzeri enfeksiyonlar gebelerde daha ağır seyredebildiği için, aşı ile korunmak ciddi komplikasyonların önüne geçebilir. Ancak aşı kararı mutlaka doktorla değerlendirilmelidir” diyor.

  • Doktora başvurmadan ilaç almayın

Boğaz ağrısı, halsizlik, burun akıntısı ve ateş gibi şikayetler ortaya çıktığında ‘nasıl olsa geçer’ düşüncesiyle doktora danışmadan, rastgele ilaç kullanmak hem anneye hem bebeğe zarar verir. Hamilelikte her ilaç güvenli değildir. Bu nedenle en küçük belirtide bile mutlaka doktora başvurulmalı ve tedavi uzman kontrolünde yapılmalıdır.

#HamilelikteSağlık #EnfeksiyonRiskineDikkat #AnneAdayları #GebelikteInfluenza #SağlıkHaberi #DrMeriçKabakcı #AnneBebekSağlığı #KışHamileliği #EnfeksiyonÖnlemleri #SağlıklıGebelik #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Kışın sağlıklı kalmak için 7 kritik tetkik

Dondurucu soğukların hakim olduğu kış günlerinde, kapalı ve kalabalık ortamlarda geçirilen sürenin artması ve virüslerin çok kolay bulaşması nedeniyle, solunum yolu enfeksiyonları hızla artıyor. Acıbadem Taksim Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Edvin Murrja “Kış ayları yalnızca soğuklarla değil; solunum yolu enfeksiyonlarının artması, kronik hastalıkların alevlenmesi, bağışıklığın zayıflaması ve kalp-damar hastalıklarının sıklaşmasıyla da bilinir. Bu nedenle kış aylarında yapılacak kapsamlı bir check-up, pek çok sağlık riskini erkenden fark etmeye ve mevsimsel hastalıklardan korunmaya fayda sağlar. Kış öncesi bazı testlerin yapılması; özellikle 50 yaş üzeri kişiler, kronik hastalığı olanlar, sigara içenler, fazla kilolu bireyler ve sık enfeksiyon geçirenler için kritik önem taşır” diyor. İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Edvin Murrja sağlıklı bir kış için yaptırılması gereken tetkikleri anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Dr. Edvin Murrja

Dr. Edvin Murrja

  • Temel kan testleri

Özellikle kışın sık görülen halsizlik, sık hastalanma vb şikayetlerin nedeninin basit bir kan testiyle ortaya çıktığını belirten Dr. Murrja şöyle konuşuyor: “Tam Kan Sayımı (Hemogram): Anemi, enfeksiyon veya bağışıklık sorunları açısından önemlidir. CRP / Sedimantasyon: Vücutta gizli enfeksiyon ya da inflamasyonu gösterir. Kan Şekeri, insülin direnci, HbA1c: Diyabet eğilimi veya kontrolsüz diyabeti tespit eder. Elektrolitler (Sodyum, Potasyum, Kalsiyum, Magnezyum): Su dengesi ve kalp ritim bozukluğu açısından önemlidir.”

  • Karaciğer ve Böbrek Fonksiyon Testleri

Karaciğer ve böbrekler, vücudun filtre sistemi olarak görev yapar. Ancak bu organlardaki sorunlar çoğunlukla sinsice ilerler. Kışın ilaç kullanımının artması, yetersiz su tüketimi ve  beslenme alışkanlıklarındaki değişiklikler bu iki organı zorlayabilir. Yapılacak testlerle, olası sorunların erken dönemde fark edilerek önlem alınabileceğini belirten Dr. Murrja bu testleri şöyle sıralıyor: “ALT, AST: Karaciğer yağlanması veya hasarını gösterir. Üre – Kreatinin: Böbrek fonksiyon bozukluklarını erken yakalamada kritik önem taşır.”

  • Kolesterol Testleri

Kış aylarında hareket azalırken, yüksek kalorili ve yağlı besinlere yönelim artabildiğinden,  kolesterol seviyeleri olumsuz etkilenebilir. Kolesterol testleri, kalp ve damar hastalıkları açısından risk taşıyan kişilerin erken dönemde belirlenmesini sağlar. Özellikle fark edilmeyen yüksek kolesterol, ciddi sağlık sorunlarına yol açabilir. Dr. Murrja; “LDL (kötü kolesterol), HDL (iyi kolesterol) ve Trigliserid değerleri kalp-damar sağlığının en temel belirteçleridir” diyor.

  • Tiroit Fonksiyonları

Üşüme, kilo alma, halsizlik, unutkanlık ve ruh hali değişimleri kışın sık görülür. Bu şikayetlerin nedeninin bazen tiroit bezinin düzensiz çalışması olabildiğini belirten Dr. Murrja şöyle konuşuyor: “Tiroit fonksiyon testleri, metabolizmanın dengede olup olmadığını gösterdiğini ve şikayetlerin kaynağını netleştirmeye yardımcı olur. Kış aylarında özellikle Hashimoto tiroiditi ve hipotroidi belirtileri daha kolay alevlenebilir. TSH ve fT4 düzeylerinin tespiti çok önemlidir.”

  • Vitamin ve Mineral Değerlendirmesi

Kışın güneş ışığı azaldığından D vitamini eksikliği sık görülür. D vitamininin yanı sıra B12, demir ve magnezyum gibi değerlerin de eksikliği enfeksiyonlara daha açık hale gelinmesine neden olabilir. Dr. Edvin Murrja vitamin ve mineral değerlerine yönelik testler yaptırılmadan gelişigüzel vitamin ve mineral kullanımının fayda yerine çok ciddi zararlara yol açabileceğini vurgulayarak şöyle diyor: “Vitamin D, B12-Folat, Demir ve Ferritin değerlerine mutlaka bakılmalı, eksiklik varsa doktor önerisiyle takviye kullanılmalıdır.”

  • Akciğer Değerlendirmesi

Soğuk hava, grip ve benzeri solunum yolu enfeksiyonları akciğerleri doğrudan etkiler. Sigara içenler veya sık öksüren, nefes darlığı yaşayan, sık enfeksiyon geçirenler için akciğer değerlendirmesi büyük önem taşır. Erken yapılan kontrollerin, olası risklerin büyümeden kontrol altına alınmasında kritik önem taşıdığını belirten Dr. Edvin Murrja “Akciğer Grafisi ve Fiziksel muayene mutlaka yaptırılmalıdır” diyor.

  • Kardiyovasküler Tarama

Soğuk hava damarların büzülmesine neden olarak kalbin daha fazla efor sarf etmesine yol açar. Bu durum özellikle kalp-damar hastalığı riski taşıyanlar için önemlidir. Kardiyovasküler taramalar, kalbin yükünü ve damar sağlığını ortaya koyarak olası riskleri önceden gösterir. Dr. Murrja “Kışın hipertansiyon ve kalp krizi riski arttığından, tansiyon takibinin düzenli yapılması, EKG ve gerekli kişilerde EKO hayati önem taşır. Özellikle de göğüs ağrısı, nefes darlığı, çabuk yorulma gibi şikayetler varsa geciktirilmeden yapılmalıdır” diye konuşuyor.

#SağlıklıYaşam #KışSağlığı #CheckUp #Tetkik #AcıbademHastanesi #DrEdvinMurrja #KalpDamarSağlığı #Bağışıklık #KışAyları #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Uyku apnesi çok ciddi hastalıklara hatta ani ölüme yol açabiliyor!

Modern çağın salgın hastalığı obezite nedeniyle günümüzde gençlerde de hızla yaygınlaşan uyku apnesi yaşam kalitesini düşürüp ciddi hastalıklara zemin hazırlarken, ani ölüme de yol açabiliyor! Acıbadem Taksim Hastanesi Nöroloji Uzmanı Doç. Dr. Mustafa Emir Tavşanlı, tıkayıcı uyku apnesinde hava yolunu çevreleyen kasların uyku esnasında havayolunu daraltıp, solunumun onlarca hatta yüzlerce kez kesintiye uğramasına neden olduğunu belirterek “Uyku apnesi riski erkeklerde 40 yaşından itibaren, kadınlarda da menopoz sonrasında artmaktadır. Yapılan çalışmalar; kilomuzdaki yüzde 10’luk artışın, uyku apnesi riskini 6 kat yükselttiğini göstermektedir” diyor. Nöroloji Uzmanı Doç. Dr. Tavşanlı, uyku apnesinin 9 önemli belirtisini anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Son yıllarda gerek sağlıksız beslenme alışkanlıkları gerekse hareketsiz yaşam tarzı obezitenin hızla yaygınlaşmasına neden olurken, modern çağın bu salgın hastalığı çok ciddi başka hastalıklara da neden olabiliyor. Onlardan biri de tıkayıcı uyku apnesi! Acıbadem Taksim Hastanesi Nöroloji Uzmanı Doç. Dr. Mustafa Emir Tavşanlı, günümüzde gençlerde de hızla yaygınlaşan uyku apnesinin yaşam kalitesini düşürdüğünü vurgulayarak şöyle konuşuyor: “Tıkayıcı uyku apnesi; basitçe havayolunu çevreleyen kasların uyku esnasında solunumu etkileyecek derecede havayolunu daraltması olarak tanımlanabilir. Uyanıkken hastalarda herhangi bir solunum sıkıntısı yoksa da, uyku esnasında bu bölgedeki kasların gevşemesi ve daralmanın artmasına bağlı olarak solunumları onlarca hatta yüzlerce kez kesintiye uğramaktadır. Bazı kişilerde yapısal olarak buradaki geçiş yolu dar olmakta ve özellikle kilo alımı ile daha da dar hale gelebilmektedir.”

Doç. Dr. Mustafa Emir Tavşanlı

Doç. Dr. Mustafa Emir Tavşanlı

Kiloda yüzde 10’luk artış, riski 6 kat yükseltiyor!

Uyku apnesinin tedavi edilmediğinde diyabet, hipertansiyon, kalp ve damar hastalıkları ile beyin damarlarında hasar riskini artırdığını vurgulayan Doç. Dr. Tavşanlı “Tıkayıcı uyku apnesinde nefeste kesilmelerin olduğu dönemde kandaki oksijen oranı düşmekte olup; oksijen seviyelerindeki dalgalanmalar damar yapısında hasarlanma ve yine bunun sonucunda damarlarda tıkanıklıklara neden olabilmektedir. Bu durum aynı zamanda kan şeker düzeyi ve kan basıncı kontrolünün sağlanmasında da zorlanmaya sebep olup; dirençli diyabet ve hipertansiyona yol açabilmektedir. Bu nedenle tedavide geç kalmamak yaşamsal öneme sahiptir” diyor. Uyku apnesi riskinin erkeklerde 40 yaşından itibaren, kadınlarda da menopoz sonrasında arttığını belirten Doç. Dr. Mustafa Emir Tavşanlı, fazla kilonun da çok önemli bir risk unsuru oluşturduğunu vurgulayarak sözlerine şöyle devam ediyor: “Yapılan çalışmalara göre; kilomuzdaki yüzde 10’luk bir artış uyku apnesi riskini 6 kat yükseltmektedir. Ayrıca kişinin boyun yapısı kısaysa, boğazda havanın geçtiği yol yapısal olarak dar bir anatomiye sahipse, apne riski artmaktadır.”

Erken tedavi yaşamsal öneme sahip!

Uyku apnesinin tanısı; hastanın şikayetlerinin yanı sıra bir gecelik uykusunun izlendiği ve beyin aktivitesi, solunum, kalp ritmi ile vücut kas hareketleri gibi çeşitli parametrelerin kaydedildiği ‘polisomnografi’ tetkikiyle konuluyor. Bu tetkiklerde aynı zamanda uyku apnesinin şiddeti de belirleniyor. Doç. Dr. Tavşanlı hastalığın tedavisini şöyle anlatıyor: “Tedavi olarak hastaya gece uyku esnasında kullanacağı bir cihaz yardımıyla, genelde burna takılan bir maskeyle basınçlı hava verilmektedir. Bu yöntemle hava yolundaki tıkanıklığı aşarak solunumun kesintisiz devam etmesi hedeflenmektedir. Hastaların genelinde CPAP dediğimiz sürekli pozitif hava basıncı veren cihaz yeterli olmaktadır. Cihaz tedavisiyle birlikte hastaların fazla kilolarından kurtulmaları, dolayısı ile metabolik tablonun da kontrol altına alınması kolaylaşmaktadır.”

Tıkayıcı uyku apnesinin 9 önemli belirtisi!

Hastaların sıklıkla horlama şikayeti ile geldiklerini, ancak tıkayıcı uyku apnesinde tek belirtinin horlama olmadığını belirten Doç. Dr. Tavşanlı “Hatta basit horlama denilen tabloda apneye rastlanılmayabilir” diyor. Nöroloji Uzmanı Doç. Dr. Mustafa Emir Tavşanlı, tıkayıcı uyku apnesinin 9 önemli belirtisini şöyle sıralıyor;

  • Gürültülü ve aralıklı horlama
  • Hastanın nefesindeki kesintilerin çevredekiler tarafından fark edilmesi
  • Boğulur gibi uyanmak
  • Gece tuvalete kalkma ihtiyacı hissetmek
  • Gece özellikle ense ve göğüs üzerinde terlemenin olması
  • Sabah yorgun kalkmak
  • Gün içinde uykulu ve yorgun olmak
  • Sabah baş ağrısıyla uyanmak
  • Unutkanlık, dikkat ve konsantrasyon bozukluğu

Doç. Dr. Tavşanlı “Kendisinde bu tür şikayetler olan kişilerin uyku tıbbı ile ilgilenen bir hekimle en kısa zamanda görüşmesi faydalı olacaktır” diyor.

#UykuApnesi #UykuSağlığı #RuhVeBedenSağlığı #SağlıkFarkındalığı #HalkSağlığı #Obezite #SağlıklıYaşam #HareketsizYaşam #BeslenmeAlışkanlıkları #Nöroloji #UykuBozuklukları #TıkayıcıUykuApnesi #UzmanGörüşü #GençlerdeUykuApnesi #GençSağlığı #ModernÇağHastalıkları #Acıbadem #AcıbademTaksim #SağlıkHaberleri

Hormonların altüst olduğu menopozda ne yapmalı?

Menopoz dönemi, metabolizmanın yavaşlamasına, hormon dengelerinin değişmesine ve özellikle karın çevresinde yağlanmanın artmasına yol açtığı için, pek çok kadın bu sürecin zorluklarını yoğun şekilde yaşayabiliyor. Ancak bazı basit ve doğru önlemlerle, fazla kilolardan ve yağlardan sağlıklı bir şekilde kurtulmak mümkün olabiliyor. Acıbadem Taksim Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Bensu Enyüksek “Menopoz döneminde östrojen hormonunun azalması, vücudun yağı özellikle karın bölgesinde depolamasına neden olur. Eskiden kolay verilen kilolar daha zor gider, aynı miktarda yemek bile kilo artışına neden olabilir. Ancak doğru beslenme stratejileri ve düzenli egzersizle fazla kilolardan kurtulmak mümkündür” diyor. Menopoz döneminde hızlı kilo kaybı beklemenin doğru olmadığını, haftada yarım kilo gibi yavaş ama istikrarlı bir ilerlemenin hem sağlıklı hem de kalıcı sonuçlar sağlayacağını vurgulayan Enyüksek, bu süreçte yağ yakımını ve kilo vermeyi sağlayan yöntemleri anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Beslenme ve Diyet Uzmanı Bensu Enyüksek

Beslenme ve Diyet Uzmanı Bensu Enyüksek

  • Protein ağırlıklı beslenin

Menopozda kas kütlesi azaldığı için metabolizma yavaşlar. Yeterli protein almak hem kas kaybını önler hem de tokluk sağlar ve yağ yakımını destekler. Günlük beslenmenizde yumurta, kırmızı et, balık, tavuk, hindi, süt, peynir, yoğurt, ayran, kefir ve baklagillere yer verin.

  • Rafine karbonhidratları azaltın

Menopozda hormon değişimiyle birlikte vücut insüline karşı daha duyarsız hale gelir ve kan şekerindeki dalgalanmalar kilo alımını hızlandırır. Şekerli yiyecekler, beyaz ekmek ve hamur işleri kan şekerini hızlı yükseltip düşürdüğü için sık acıkma ve tatlı isteğini artırır, karın yağlanmasını tetikler. Bunun yerine düşük glisemik indeksli tam tahıllar, sebzeler, meyveler ve baklagiller tercih edilmeli, karbonhidratlar her öğünde protein ve sağlıklı yağlarla birlikte tüketilmelidir.

  • Sebzeler ve lifli gıdalar tüketmeye özen gösterin

Lifli sebze ve meyveler sindirimi destekler, tokluk sağlar ve kan şekerini dengede tutar. Brokoli, ıspanak, lahana, kabak, enginar, pazı, havuç gibi sebzeler ile elma, armut, yaban mersini gibi meyveler günlük beslenmede yer almalıdır. Tam tahıllar ve kurubaklagiller de hem lif hem de kompleks karbonhidrat kaynağı olarak bu dengeyi güçlendirir.

  • Sağlıklı yağları tabağınızdan eksik etmeyin

Menopozda yağları tamamen kesmek büyük bir hatadır. Özellikle omega-3 yağ asitleri hormon üretimi, kalp sağlığı, tokluk hissi ve yağ yakımı için gereklidir. Somon, sardalya, uskumru gibi yağlı balıklar; ceviz, badem, fındık, chia ve keten tohumu ve zeytinyağı ile dönemin en değerli yağ kaynaklarıdır. Salatalara zeytinyağı eklemek, ara öğünlerde birkaç ceviz veya badem tüketmek menopoz beslenmesinin temel unsurlarındandır.

  • Öğün zamanlarına dikkat edin

Menopoz döneminde hormon döngüsü değiştiği için, ne yediğimiz kadar ne zaman yediğimizin de önemi artmaktadır. Akşam saatlerinde vücudun insüline duyarlılığı azalır; yani gece geç saatlerde yenilen karbonhidratlar daha kolay yağa dönüşür. Bu nedenle akşam yemeklerini geç saatlere bırakmadan erken yemek ve hafif geçirmek büyük fark yaratır.

  • Bitkisel östrojen içeren gıdalar tüketin

Menopozda dalgalanan hormonların etkisini hafifletmek için bitkisel östrojen içeren besinler faydalı olabilir. En güçlü kaynaklar; soya ve soya ürünleridir. Ayrıca nohut, mercimek, keten tohumu ve susam da iyi seçeneklerdir. Günde bir-iki porsiyon kadar tüketmek hormon dengesine katkı sağlar. Ancak meme kanseri öyküsü veya hormona duyarlı hastalığı olan kadınların bu besinleri düzenli tüketmeden önce mutlaka doktoruna danışması gerekir.

  • Düzenli egzersiz yapın

Beslenme ve Diyet Uzmanı Bensu Enyüksek, menopozda kilo vermenin, kısıtlayıcı diyetlerle değil, vücudun yeni dengesine uygun, akıllı bir beslenme sistemi ile mümkün olacağını, düzenli egzersizin de bu süreçte kritik önem taşıdığını vurgulayarak “Haftada en az 150 dakika tempolu yürüyüş, yüzme, bisiklet veya pilates gibi aktiviteler metabolizmayı hızlandırır, kas kütlesini koruyup güçlendirerek bazal metabolizma hızını yükseltir ve menopozdaki yağlanmanın önüne geçmeye yardımcı olur” diyor.

#Menopoz #SağlıklıYaşam #BeslenmeÖnerileri #DiyetVeEgzersiz #HormonalDenge #KadınSağlığı #Metabolizma #KiloKontrolü #SağlıkHaberleri #YaşamTarzı

Elektronik sigara masum değil

Dünya genelinde ölüm nedenleri arasında üçüncü sırada yer alan KOAH’nın (Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı) en önemli nedenini sigara, puro, pipo, nargile ve elektronik sigara kullanımı ile pasif içicilik yani bu maddelerin dumanına maruz kalmak oluşturuyor. Acıbadem Taksim Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Tülin Sevim “Son yıllarda hızla yaygınlaşan KOAH, solunum yollarında kalıcı tıkanıklık ve nefes darlığına yol açan, ilerleyici bir hastalıktır. Belirtileri arasında sürekli ve şiddetli öksürük, balgam ve nefes darlığı bulunan KOAH, günümüzde dünya genelinde 40 yaş üstü insanların yaklaşık yüzde 10’unda görülmektedir” diyor. Prof. Dr. Tülin Sevim, 19 Kasım Dünya KOAH Günü kapsamında yaptığı açıklamada, gençler arasında da özellikle sigara ve e-sigara  kullanımının artması sonucu, tehlikenin hızla yaygınlaştığı KOAH hastalığını anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Tek bir sigaranın dumanında 7 binden fazla kimyasal madde bulunuyor ve 70 tanesi de kanser yapıcı madde sınıfında yer alıyor. Üstelik, yapılan çalışmalar; sigara kullanmayıp, pasif içiciliğe maruz kalmanın da zarara yol açabildiğini ortaya koyuyor. O zararlardan birinin de, dünyada ölüm nedenleri arasında üçüncü sırada yer alan KOAH yani Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı olduğunu vurgulayan Acıbadem Taksim Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Tülin Sevim şöyle konuşuyor: “Yapılan birçok çalışmada; aktif sigara içiminin KOAH gelişimi için en önemli risk faktörü olduğu kanıtlanmıştır. Son yıllarda yapılan çalışmalarda; pasif içiciliğin de KOAH gelişimine neden olduğu gösterilmiştir. 25 bin 592 hastayı kapsayan bir meta-analizde pasif içicilerde KOAH gelişme riskinin, pasif içici olmayan kişilere göre 2,25 kat arttığı saptanmıştır. Pasif içicilik yılda 1,2 milyon insanın ölümüne yol açmaktadır.”

Prof. Dr. Tülin Sevim

Prof. Dr. Tülin Sevim

Pasif içicilik çocukları da, gençleri de vuruyor!

Pasif içicilik, başkalarının içtiği tütün ürününden (sigara, puro, pipo, nargile vb) kaynaklanan dumanın solunması anlamına geliyor. Pasif içiciliğin özellikle çocukların akciğerlerine ve bağışıklık sistemine büyük zarar verdiğini belirten Prof. Dr. Sevim sözlerine şöyle devam ediyor: “Sigara dumanına maruz kalındığında; gözlerde tahriş, sulanma, yanma, baş ağrısı, burunda rahatsızlık, öksürük, boğaz ağrısı, nefes darlığı ve astım hastalığının alevlenmesi gibi şikayetler hemen ortaya çıkabilmektedir. Ebeveynleri sigara içen veya sigara içilen ortamlarda bulunan bebek ve çocuklar en riskli gruptur. Pasif içicilik çocukların akciğerlerine ve bağışıklık sistemine büyük zarar vermektedir, ani bebek ölümleri daha sık görülmektedir. Bu çocuklarda akut solunum yolu enfeksiyonları, bronşit, zatürre, orta kulak iltihabı ve astım atağı yaşıtlarına göre daha sıktır. İleri yaşlarda da akciğer hastalığına yakalanma riskleri daha fazladır. Pasif içicilik erişkinlerde de; kalp hastalığı, felç (inme), akciğer kanseri ve KOAH gibi hastalıklar için risk oluşturmaktadır. Sigara içmediği halde sigara dumanına maruz kalan kişilerde koroner arter hastalığı riski yüzde 25–30 artmıştır. Bu kişilerde felç riskinin de yüzde 20-30 arttığı bildirilmektedir.”

Elektronik sigaranın yıkıcı tahribatı çok yüksek!

Elektronik sigara ve ısıtılmış tütün ürünlerinin, son 10 yıl içinde tütün endüstrisi tarafından dünya genelinde ‘daha az zararlı’ olarak pazarlandığını ancak yapılan çalışmaların bunun tam tersine işaret ettiğini vurgulayan Prof. Dr. Sevim şöyle konuşuyor: “Yapılan araştırmalarda; elektronik sigaralarda 16 binden fazla çeşit tatlandırıcı saptanmıştır. Araştırmalarda, elektronik sigarayı denemiş gençlerin ve çocukların, daha sonra sigara içmeye başladığı; daha önce sigara içip bırakan yetişkinlerin ise elektronik sigara kullandıklarında yeniden sigaraya başlama risklerinin 4-6 kat arttığı gösterilmiştir. Elektronik sigara kullanan gençlerin sigara, esrar gibi diğer bağımlılıklara geçiş yaptığı da bildirilmektedir. Bu veriler, elektronik sigaraların, nikotin bağımlılığının sürmesine yol açtığının kanıtıdır. Nikotin, eroin, kokain gibi maddelerle eşdeğer bağımlılık gücüne sahip bir maddedir. Bu ürünlerin, en az geleneksel tütün ürünleri kadar ciddi boyutlarda sağlık zararları vardır.”

Akciğerden kalbe, kanserden inmeye!

Elektronik sigaralarda bulunan toksik kimyasal maddelerin solunum yollarında inflamasyon, bronşit, astım ve EVALI hastalığına neden olduğunu belirten Prof. Dr. Tülin Sevim “EVALI, elektronik sigara/vaping kullanımına bağlı gelişen akut akciğer hasarıdır ve ölüme neden olabilmektedir. Elektronik sigaranın zararları solunum yolları ile sınırlı kalmamaktadır” diyor. Elektronik sigara kullanımının pıhtılaşma bozuklukları, hipertansiyon, kalp hızının artması, ateroskleroz, mide bulantısı, ağız kuruluğu, kas titremesi, baş dönmesi, baş ağrısı, uyku bozuklukları gibi daha birçok soruna yol açabildiğini vurgulayan Prof. Dr. Sevim sözlerine şöyle devam ediyor: “Deneysel veriler, uzun süreli elektronik sigara kullanımının karaciğer, kalp ve böbreklerde hasara neden olduğunu göstermektedir. Elektronik sigaralarda yer alan aromatikler, sadece kendi başlarına bile, hücre ölümüne yol açabilmektedir. Ayrıca çalışmalarda elektronik sigara kullananlarda akciğer kanserinin kullanmayanlara göre daha sık görüldüğü gözlenmiştir. Dünya genelinde elektronik sigara ve ısıtılmış tütün ürünlerinin kullanımı, daha önce sigara içmemiş gençler arasında hızla artmaktadır.”

#KOAH #DünyaKOAHGünü #SigaraZararlıdır #Pasifİçicilik #ElektronikSigara #AkciğerSağlığı #TülinSevim #AcıbademTaksim #SolunumHastalıkları #Sağlık #Farkındalık #SigaraBırak #EsigaraMasumDeğil #KOAHÖnlenebilir