Yazılar

Dikkat! Yedikleriniz beyninizi zehirleyebiliyor!

Dikkat! Yedikleriniz beyninizi zehirleyebiliyor!

Dikkat, dil, düşünme, problem çözme ve daha pek çok beyinsel işlev… Vücudumuzdaki tüm fonksiyonlarla etkileşen gizemli ve karmaşık bir organ olan beynin incelendiği çalışmalar, doğru beslenmenin beyin sağlığı üzerindeki etkilerini her geçen gün daha fazla ortaya koyuyor. Acıbadem Üniversitesi Nöroloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi ve Acıbadem Taksim Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Öğretim Üyesi Mustafa Seçkin “Bilimsel çalışmalarda, beyinde sinir dokularının iltihaplanması sonucunda Alzheimer hastalığına yatkınlığın arttığı gösterilmiştir. Bu iltihaplanmaya (kronik nöroenflamasyon) neden olan ana faktörlerden biri de yanlış beslenmedir” diyor. Dr. Öğretim Üyesi Mustafa Seçkin, sağlıklı bir beyin için öne çıkan besinleri ve ‘sessiz katil’ olarak adlandırılan etkenleri anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Adeta büyük bir fabrika gibi çalışan ve vücudumuzdaki tüm fonksiyonları kontrol eden insan beyninin 80 milyardan fazla sinir hücresinden (nöron) oluştuğunu biliyor muydunuz? Ya her bir nöronun diğer nöronlarla iletişim kurmak için milimetreden küçük kablolara benzeyen çok sayıda uzantılarının (aksonlar ve dendritler) olduğunu? Henüz gün yüzüne çıkarılamamış sayısız özelliği olan bu karmaşık ve gizemli organa yönelik bilim insanlarının çalışmaları hızla devam ederken, Acıbadem Üniversitesi Nöroloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi ve Acıbadem Taksim Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Öğretim Üyesi Mustafa Seçkin “Bu kadar karmaşık bir biyolojik yapının iyi çalışması için gerekli olan yapıtaşları bir-iki besinden sağlanamayacağı gibi, her bireyin ihtiyaç duyduğu beslenme şekli ve gıda takviyeleri de yaş, cinsiyet, aile öyküsü, hastalıklar hatta mesleği de göz önünde bulundurularak belirlenmelidir. Beyin sağlığı için doğru beslenme alışkanlığını düzenli egzersiz ve iyi bir uyku düzeni ile de desteklemedikçe yararı sınırlı olacaktır” diyor.

Acıbadem Üniversitesi Nöroloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi ve Acıbadem Taksim Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Öğretim Üyesi Mustafa Seçkin

Dr. Öğretim Üyesi Mustafa Seçkin

Gluten Alzheimer hastalığını tetikleyebiliyor!

Ülkemizde son yıllarda Alzheimer hastalarının sayısı artarken, bu artışın bir nedeninin de sağlıklı beslenme alışkanlıklarından uzaklaşılıp endüstriyel olan işlenmiş ürünlere yönelimin ve tarım ürünlerinde pestisit (böcek ilacı) kullanımının artması olduğunu belirten Dr. Mustafa Seçkin “Son yıllarda yapılan çalışmalar; beyinde sinir dokularının iltihaplanması (kronik nöroenflamasyon) sonucu Alzheimer hastalığına yatkınlığın arttığını, bunun ana nedenlerinden birinin de yanlış beslenme olduğunu, buğday, çavdar, yulaf gibi tahıllarda bulunan ‘gluten’ adı verilen bir proteinin kronik nörolojik enflamasyonda rol aldığını göstermiştir. Gluten özellikle genetiği değiştirilmiş buğday ile üretilmiş ve rafine edilmiş unlarda daha yoğun miktarda bulunurken, buğdayın anavatanı olan Anadolu’da üretilen Siyez, Karakılçık, Kavılca gibi buğday türlerinde daha düşük miktarda bulunmaktadır. Çölyak tanısı olmasa dahi bireylerin diyetlerinde gluten kısıtlamasına gitmeleri ve mümkünse ata tohumdan üretilmiş ve rafine edilmemiş unları tüketmeleri önerilmektedir” diyor.

Şeker, un, tuz üçlüsünden kaçının!

“Üç beyaz” olarak adlandırılan rafine edilmiş tuz, şeker ve un tüketiminin de Alzheimer hastalığı açısından riski artıran gıdalar olarak kabul edildiğini belirten Dr. Mustafa Seçkin “Beslenme yalnızca beynimize ve vücudumuza ‘yakıt’ sağlamak için yapılmamalı. Tıpkı kışın fosil yakıtları ile ısıtılan evlerde, sobadaki yanma işleminin “yan ürünlerini” içeren dumanların hava kirliliği oluşturarak bizleri zehirlemesi gibi bedenimize sunduğumuz kötü yiyeceklerin de bizleri doyurup “ısıtsalar” dahi ortaya çıkan yan ürünler aracılığı ile bedenimiz ve beynimiz için birer zehire dönüşebileceklerini unutmamak gerekir” uyarısında bulunuyor.

Bu yağlara ve işlenmiş ürünlere dikkat!

Yapılan çalışmaların; palm yağı, işlenmiş süt ürünleri ve kırmızı ette bulunan yağlar, hazır atıştırmalıklar ve kızartmalarda bulunan trans yağların oldukça zararlı olduğunu ortaya koyduğunu söyleyen Dr. Mustafa Seçkin; mısır yağı, ayçiçek yağı ve kanola yağı gibi linoleik asit içeren yağların da yüksek ısıda pişirildiğinde hücre hasarına neden olabildiğini vurguluyor. Dr. Mustafa Seçkin “Bu moleküller ‘Silent Killer’ yani ‘Sessiz Katil’ olarak da adlandırılmışlardır. Ayrıca, kızarmış ürünler, hazır gıdalar, patates cipsleri, hazır kekler, şekerli-kakaolu kremalar gibi pek çok üründe bu zararlı yağlar yoğun miktarda kullanılmaktadır” diyor. Alzheimer hastalarının beyinlerinin sağlıklı bireylere göre daha “asidik” yapıda olduğunu belirten Dr. Mustafa Seçkin, vücudun pH dengesini asidite lehine bozacak kırmızı et, doğal olmayan yemlerle beslenmiş çiftlik balığı, tahıl, alkol, gazlı ve şekerli içecekler ve enerji içeceklerinden de kaçınılması gerektiğini söylüyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Beyin dostu besinler

Soğuk sıkım sızma zeytinyağı başta olmak üzere, deniz ürünleri, badem, fındık, ceviz, çiya tohumu, avokado ve semiz otu gibi omega-3 içeren besinlerin ise tam tersine Alzheimer hastalığı üzerindeki iyileştirici etkileri olduğuna ve unutkanlığı azalttığının kanıtlandığına dikkat çeken Nöroloji Uzmanı Dr. Mustafa Seçkin şöyle konuşuyor: “Mevsim sebze ve meyveleri, olta balığı, karnabahar, brokoli, lahana, sarımsak, soğan, zencefil, limon gibi ürünlerin özellikle tüketilmesi önerilmektedir. Sinir hücrelerinin fonksiyonlarını yerine getirebilmeleri için E ve D vitaminlerini ve B vitamin kompleksini içeren besinler günlük diyete dahil edilmeli, hekim önerisiyle gerektiğinde dışarıdan takviye olarak alınmalıdır.”

Kırmızı şarap efsanesi yanlış!

Toplumda ‘kırmızın şarabın Alzheimer hastalığına olumlu etkileri olduğu’ yönündeki düşüncenin ise yanlış olduğunu belirteren Dr. Mustafa Seçkin “Yapılan biyokimyasal çalışmalar; kırmızı şarapta bulunan resveratrol adlı maddenin antioksidan özelliklerinin olduğunu ancak insan vücudunda antioksidan etkilerin oluşabilmesi için günde 500 ila 2000 miligram resveratrol tüketilmesi gerektiğini göstermektedir. Bir kadeh kırmızı şarapta bir miligramın bile altında resveratrol bulunduğunu düşünürsek Alzheimer hastalığından koruyacak kadar antioksidan etki yaratacak dozlara çıkabilmek için günde 50-100 şişe şarap içilmesi gerekir ki böyle bir tüketim mümkün değildir. Dolayısı ile kırmızı şarabın düzenli olarak tüketilmesinin Alzheimer hastalığına karşı bilimsel olarak kanıtlanmış bir faydası yoktur” diyor. Nöroloji Uzmanı Dr. Mustafa Seçkin diyet planlaması yapılırken kişiye özel düzenlemelerin olması gerektiğini, tek bir diyet tipinin herkes için yararlı olamayacağı gibi, bulunulan coğrafyaya özgü yararlı besinlerin diyetisyenler ve gerekirse klinisyenler gözetiminde diyete eklenebileceğini söylüyor.

Bacaklardaki damar tıkanıklığına dikkat!

Bacaklardaki damar tıkanıklığına dikkat!

Sigara, sağlıksız beslenme, hareketsizlik, bazı kronik hastalıklar ve daha bir çok etken nedeniyle bacaklarda görülme sıklığı her geçen gün artan damar tıkanıklığı, genellikle 50 yaş üzerinde yaygın olarak karşımıza çıkıyor. Acıbadem Taksim Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Macit Bitargil, erkeklerde kadınlara oranla daha fazla görülen damar tıkanıklığının ilerleyici bir hastalık olduğunu belirterek “Bacaklarda güçsüzlük ve yol yürüme ile oluşan ağrı, enfeksiyona meyilli yara açılması, renk değişikliği ve solgunluk, kıllanmada azalma, tırnak büyüme hızında yavaşlama gibi belirtilerle kendini gösteren damar tıkanıklığı tedavi edilmediğinde çok ciddi sorunlara neden olabilir. Bacaklarda şiddetli ağrı nedeniyle kişiyi yürüyemez hale getirebildiği gibi, son evrelerde bacağın kesilmesine, yatalak olmaya yol açabilir” diyor. Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Macit Bitargil, bacaklarda damar tıkanıklığına neden olan 8 önemli nedeni anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Doç. Dr. Macit Bitargil

Sigara Kullanımı

Sigara içmek damarı zamanla daraltıp tıkayan ‘ateroskleroz’ denilen damar sertliği tablosuna yol açıyor. Damar tıkanıklığı hastalıklarının neredeyse yarısını sigara kullanımı oluşturuyor. Üstelik sadece sigara içmek değil, sigara içilen yerde bulunmak ve dumana maruz kalmak bile damar tıkanıklığı riskini artırıyor. Sigaranın kontrol edilebilir risk faktörleri arasında olması dolayısıyla kişinin olabildiğince çabuk bu alışkanlıktan vazgeçmesi riski azaltmada çok önemli rol oynuyor.

Hareketsizlik ve fazla kilo

Özellikle son yıllarda teknoloji kullanımının da artması ile hareketsizlik çok büyük bir sorun olarak karşımıza çıkıyor. Hareketsizlik arttıkça kilo alımı artıyor, kilo aldıkça hareket etme isteği de zamanla azalıyor. Bu kısır döngünün sağlığımızı ciddi anlamda tehdit etmeye başladığını vurgulayan Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Macit Bitargil “Hareketsizlik ve kontrolsüz kilo alımı damar tıkanıklıkları için de önemli bir risk faktörüdür. Dünyada her yıl yaklaşık 3 milyon insan hareketsiz yaşam nedeni ile hayatını kaybetmektedir. İstenmeyen etkilerin önüne geçebilmek için günde 5000 adımın altına düşmemek, haftada 3-4 defa 40-50 dakika kadar düzenli egzersiz yapmak büyük önem taşımaktadır” diyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Yüksek Kolesterol (Yağlı beslenme)

Kolesterol ve trigliseritler yağsı  maddeler olup vücutta fazla miktarlarda bulunduğunda çeşitli etkileşimler ile damar çevresinde birikerek damar tıkanıklığına neden olabiliyorlar. Doç. Dr. Macit Bitargil “Halk arasında LDL kötü huylu, HDL ise iyi huylu kolesterol olarak bilinir. Çünkü LDL kolesterolü damara taşıyan moleküldür. Damardaki kolesterolü taşıyarak uzaklaştıran molekül ise HDL’dir. Kandaki yüksek kolesterol, trigliserit ve LDL seviyeleri tehlike çanları gibidir. Uygun diyet veya ilaçla müdahale yapılarak düşürülmelidir” uyarısında bulunuyor.  HDL seviyelerinin ise düşük olmaması gerektiğini belirten Doç. Dr. Macit Bitargil, bunun için  spor yapmanın ve sağlıklı beslenmenin şart olduğunu vurguluyor.

Hipertansiyon

Kalbimiz vücudumuza dakikada ortalama 5 litre kan pompalarken, normade kan basıncının 120/80 mmhg olması gerekiyor. Bu seviyenin üzerindeki yüksek basınçlarda damar içindeki hücreler zarar görmeye başlarken, doğru zamanda müdahale edilmezse damar daralmaları ve tıkanıklıkları kaçınılmaz oluyor. Doç. Dr. Macit Bitargil “Bu nedenle belirli aralıklarla tansiyonumuzu kontrol ettirmek ve bu konuda bir farkındalığa sahip olmak önemlidir. Doğru diyet önerileri ile tuzlu beslenmeden kaçınmak, spor yapmak, kilo vermek ve gerekiyorsa ilaç kullanmak tedavide mihenk taşlarıdır” diye konuşuyor.

Diyabet

Diyabet hastalarının yaklaşık  yüzde 20-30’unda damar tıkanıklığı da görülebiliyor. Kontrolsüz kan şekeri zamanla damar lümeninde problemlere neden olarak damar tıkanıklığına yol açabiliyor. Kan akımının azalması ve diyabet hastalığının etkileri ile bacaklarda iyileşmeyen yaralar açılabildiğine dikkat çeken Doç. Dr. Macit Bitargil “Diyabet hastalarının kendilerine doktor tarafından verilen ilaçları uygun şekilde kullanmaları, kan şekeri kontrollerini ihmal etmemeleri ve uygun beslenme önerilerini takip etmeleri sağlık açısından çok önemlidir” uyarısında bulunuyor.

İleri yaş

Yapılan araştırmalar, geçen her 10 yılda damar tıkanıklığı riskinin 2 kat arttığını ortaya koyuyor. Özellikle 50 yaşından sonra sigara kullanımı, yağlı beslenme, fazla kilo alımı, hareketsizlik gibi kontrol edilebilir risk faktörlerini en aza indirmek ve belli aralıklarla damar sağlığını kontrol ettirmek riski azaltmada büyük önem taşıyor.

Genetik hastalıklar

Bazı hastalarda genç yaşlarda beklenmedik şekilde damar tıkanıklığı problemlerine rastlanabildiğini belirten Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Macit Bitargil şöyle konuşuyor: “Ailesel kolesterol hastalıkları, Factor V leiden mutasyonu, antithrombin 3, protein C, S bozuklukları gibi kan pıhtılaşmasına neden olabilen hastalıklarda damarlarda beklenmeyen tıkaçlar oluşabilmektedir. Bazı basit genetik testler ve kan testleri ile tanı konulabilmekte ve bu hastalarda uygun medikal tedavi, kan sulandırıcı tedavileri ile hastalık erken safhalarda kontrol altına alınabilmektedir.”

Damar iltihaplanmaları (Vaskulitler)

Burger hastalığı, Kawassaki hastalığı ve Behçet hastalığı gibi birçok damar iltihaplanması sorunu ile karşılaşılıyor. Doç. Dr. Macit Bitargil, genç yaşlarda vücuttaki küçük, orta ya da büyük çaptaki damarlarda ciddi problemlere ve tıkanıklıklara neden olabilen vaskulitlerde erken tanı ve tedavinin çok önemli olduğunu belirterek, tedavi yapılmadığı taktirde etkilenen uzvun ve organın kaybı ve ciddi hayati risklerin ortaya çıkacağını söylüyor.

Ameliyat olan hastalar dikkat!

Tedavi sonrası bu kurallara uymazsanız!

Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Macit Bitargil, damar tıkanıklığı olan hastalarda ilaç tedavisinin yetersiz kaldığı durumlarda çeşitli girişimsel yöntemler ile (stent, balon, açık ameliyat teknikleri) tedavi sağlanabildiğini belirtirken “Ancak dikkat edilmediği takdirde hastalık yeniden ortaya çıkarak yeni tıkanıklıklara yol açabiliyor. Bu bakımdan verilen ilaçları düzenli olarak kullanmak, tansiyon, kolesterol ve diyabet hastalıklarını kontrol altında tutmak, sigaradan uzak yaşamak, dengeli ve sağlıklı beslenmek, düzenli egzersiz yapmak ve dengeli kiloda kalmak çok önemlidir” diyor.

Parkinson hastasına beyin pili takılırsa!

Parkinson hastasına beyin pili takılırsa!

Halk arasında ‘titreme’ hastalığı olarak da bilinen Parkinson, beyin hücrelerinin tahribatıyla yaşam kalitesini ciddi şekilde etkileyen ilerleyici bir sinir sistemi hastalığı. Genellikle 60’lı yaşlarda ortaya çıkmakla birlikte daha erken yaşlarda da görülebilen hastalık, günümüzde ortalama yaşam süresinin uzamasıyla giderek yaygınlaşıyor. Acıbadem Taksim Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Pulat Akın Sabancı “Parkinson hastalığı vücut hareketlerini etkilediği için hastanın hayat kalitesini zamanla giderek düşürür. Hastalık, sinir hücrelerinin birbirleriyle iletişimini sağlayan ‘dopamin’ adı verilen bir maddenin azalması sonucu geliştiğinden, hastalar ilk senelerde dopamin ve benzer etkiye sahip ilaçlarla bir balayı süresi yaşayabilirler. Ancak ilerleyici bir hastalık olması nedeniyle zamanla ilaçların dozları yeterli gelmemeye başlar ve hekim kontrolünde ilaç dozları artırılır. Çok yüksek ilaç dozlarına çıkıldığında hastalarda istemsiz hareketler başlar. Bu durumda cerrahi tedavi (beyin pili) gündeme gelir” diyor. Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Pulat Akın Sabancı, Parkinson hastalığı hakkında en çok merak edilen 5 soruyu sıraladı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Doç. Dr. Pulat Akın Sabancı

Bu belirtilerle kendini gösteriyor!

  •  Sinsice başlayan ve genellikle tek taraflı elde titreme ile farkedilen Parkinson hastalığında el titremesi dinlenme sırasında görülüyor. El hareket ettiğinde titreme duruyor.
  • Titremenin yanında hareketlerde yavaşlama ve sertlik görülüyor. Kaslardaki bu sertlik daha çok hastanın el bileği, dirsek, kalça ve diz gibi eklemlerinde hareketi zorlaştırıyor.
  • Zorlaşan hareket sebebiyle hastada duruş ve yürüme bozukluğu gelişiyor. Hastalar belli bir süre sonra yürürken kollarını eskisi gibi sallayarak yürüyememeye başlarken, kollarındaki normal salınım hareketi kayboluyor.
  • Yüz ifadelerinde donukluk (mimiklerinde azalma) oluyor.
  • Konuşmalarında monotonluk ve daha kısık sesle konuşma da görülebiliyor.

Yaşam kalitesi iyileştirilebiliyor

Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Pulat Akın Sabancı “Parkinson hastalığının tam şifaya ulaştıran kesin bir tedavisi yoktur. Yalnız hastalığın bulgularını azaltmaya veya geri çevirmeye yönelik ilaçlar bulunmaktadır. İlaçlara direnç gelişmesi durumunda veya şikâyetlerin (özellikle titremenin) ilaçlarla istenildiği kadar güçlü şekilde kontrol edilememesi durumunda cerrahi tedavi (beyin pili takılması) uygulanabilir” diyor.

Beyin pili hastaya özgürlük sağlıyor

Parkinson cerrahisinde asıl amacın; hastanın kullandığı ilaçların sayısını ve dozlarını düşürmek olduğunu belirten Doç. Dr. Pulat Akın Sabancı, bu nedenle ameliyat öncesinde kullanılan dört-beş farklı Parkinson ilacının, bir ya da iki ilaca düşürüldüğünü, uygun görülen bazı hastalarda ilacın tamamen de kesilebildiğini söylüyor. Beyin pilinin, ilaçlara rağmen hayat konforu gerilemeye başlayan hastalara kimseye bağımlı olmadan yaşayabilme, yüzme ve fiziki kapasitesine uygun spor faaliyetlerini yapabilme imkanı sağladığına dikkat çeken Doç. Dr. Pulat Akın Sabancı, takılan sistemin cilt altında kalmasından dolayı dışardan herhangi bir parçasının görülmediğini belirtiyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Parkinson hastasına beyin pili takılabilmesi için…

Beyin pili ameliyatına uygun hastalar Beyin ve Sinir Cerrahisi ve Nöroloji uzmanlarından oluşan bir ekip tarafından belirleniyor. Beyin pili takılabilmesi için hastaların bazı kriterlere uygun olması gerekiyor. İlaçla şikayetleri düzelen hastalara beyin pili takmaya gerek olmadığını belirten Doç. Dr. Pulat Akın Sabancı şöyle konuşuyor: “Bazı hastalarda Parkinson’a benzer bulgularla başlayan ancak yıllar içinde farklı hastalıklara dönüşen durumlar gözlenir. Bu sebeple beyin pili takılacak hastaların Parkinson hastası olduğundan emin olmak için en az birkaç sene beklenmesi gerekir. Ayrıca hastalar genel anestezi alabilecek tıbbi şartları sağlamalıdır.”

Beyin pili ameliyatı iki aşamada gerçekleşiyor

Ameliyat iki evrede gerçekleştiriliyor. Yaklaşık üç saat süren ameliyatın ilk ve daha uzun süren bölümünde hasta genel anestezi almıyor. Lokal anestezi ile hastanın başına bir çerçeve takılarak, işlem süresince şuurunun açık olması isteniyor. Hasta herhangi bir ağrı duymuyor. Beynin özel çekirdeklerine kabloların takıldığı bu ilk evrenin ardından çerçeve çıkarılıyor. Genel anestezi ile uyutulan hastanın göğüs bölgesinde cilt altına bu kabloların birleştirileceği pil yerleştiriliyor. Ameliyat sonrası bir gün hastanede kalınıyor. Bir hafta sonra da hasta dikişlerinin kontrolü ve pil ayarlarının yapılması için poliklinik kontrolüne çağrılıyor.

Dil bozukluğu demans belirtisi olabilir mi?

Dil bozukluğu demans belirtisi olabilir mi?

Son günlerde en çok konuşulan hastalıklardan biri, ünlü oyuncu Bruce Willis’in artık aktörlüğü sürdüremeyecek olmasına yol açan Primer Progresif Afazi (PPA) hastalığı oldu. Çağın korkulan hastalığı demansın görece daha az görülen bir alt tipi olan Primer Progresif Afazi, beynin dil fonksiyonlarından sorumlu alanlarındaki ilerleyici hasara bağlı olarak gelişiyor ve kişinin günlük yaşam aktivitelerini etkiliyor. Acıbadem Üniversitesi Nöroloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi ve Acıbadem Taksim Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Öğretim Üyesi Mustafa Seçkin “En sık demansa yol açan hastalık Alzheimer hastalığı olduğundan ve Alzheimer hastalığının en sık görülen belirtisi de unutkanlık olduğundan dolayı demans eşittir unutkanlık tarzında genel bir algı söz konusudur. Oysa ki demansın tek belirtisi unutkanlık olmadığı gibi bazı demans hastalarında belirgin unutkanlık olmaksızın bilişsel etkilenme görülebiliyor. Dil bozuklukları yani “afazi” de bu belirtilerden biri olabiliyor” diyor. Nöroloji Uzmanı Dr. Öğretim Üyesi Mustafa Seçkin, Primer Progresif yani ilerleyici Afazi hastalığının 3 önemli belirtisini anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Dr. Mustafa Seçkin

  • Dil ve iletişim becerilerinde bozulma!

Demans, bilişsel fonksiyonlarda ilerleyici bozulma ile karakterize bir hastalıktır. Bilişsel fonksiyonlar deyince kast edilen bellek, dikkat, yürütücü işlevler (hesaplama, karar verme, muhakeme vb), görsel-mekansal işlevler (obje ve yüz tanıma, yön bulma vb) ve dil fonksiyonlarıdır. En sık demansa yol açan hastalık Alzheimer hastalığı olduğundan ve Alzheimer hastalığının en sık görülen belirtisi de unutkanlık olduğundan dolayı ‘demans eşittir unutkanlık’ tarzında genel bir algı söz konusudur. Oysa ki demansın tek belirtisi unutkanlık olmadığı gibi bazı demans hastalarında belirgin unutkanlık olmaksızın bilişsel etkilenme görülebilir. Dil bozuklukları yani “afazi” de bu belirtilerden biri olabilir. Dil bozukluğunun ön planda olduğu demans tipine Primer Progresif Afazi (PPA) adı verilir. PPA hastalarında dil ve iletişim becerilerinde bozulma ön plandadır.

  • ‘Tam da dilimin ucunda’ ve ‘şey’ kelimelerinı sık kullanmaya başlama!

Bazı hastalarda konuşma akıcı gibi görünse de anlamsız kelimeler kullandıkları için söyledikleri anlaşılmaz. Bu hastalar duydukları veya okudukları kelimeleri de anlamakta zorlanırlar. Örneğin; yemekte “ekmek ister misin” diye sorulduğunda “ekmek ne?” diye yanıt verebilirler. Bir grup hastada ise belirgin anlama bozukluğu olmayabilir ama bu hastalarda konuşma akıcılığı bozulmaya başlar, hatta dilbilgisi hataları görülebilir. Adeta Türkçe’yi yeni öğrenen bir yabancı gibi konuşmaya başlayabilirler. Son yıllarda tanımlanan yeni bir hasta grubunda ise anlama da dilbilgisi de korunduğu halde kelime-bulma güçlüğünün ön planda olduğu gösterilmiştir. Bu hastalar özellikle hastalığın erken dönemlerinde söyleyecekleri kelimeler akıllarına gelmediğinde “tam da dilimin ucunda” diyebilirler veya “şey” kelimesini eskiye oranla daha sık kullanmaya başlayabilirler.

Pause Sağlık, Pause Dergi

  • Anksiyete ve duygudurum bozuklukları artıyor!

Nöroloji Uzmanı Dr. Öğretim Üyesi “PPA hastalarında en çok dil fonksiyonları etkilenir ancak hastalık ilerledikçe diğer bilişsel fonksiyonları da etkilemeye başlar. Yakın zamanda Cognitive and Behavioral Neurology Dergisi’nde yayınlanan bir çalışmamızda; PPA hastalarındaki sözel bellek bozukluklarını gösterdik. Ancak aynı hasta grubunda görsel bellek fonksiyonları korunmuştu. Bu da tipik Alzheimer hastalığı ile PPA’nın ayrıldığı konulardan birisi. Hastalık ilerlese de PPA hastalarında görsel bellek fonksiyonları geç döneme kadar korunabiliyor. Bazı hastalarda özellikle dikkat ve yürütücü işlev bozuklukları gelişebiliyor. Bir başka çalışmamızda ise; PPA hastalarında ciddi düzeyde anksiyete, ilgisizlik, kayıtsızlık ve sinirlilik ile karakterize duygudurum bozuklukları olabileceğini gösterdik” diyor. Dil ve iletişim problemlerinin yanı sıra, hastalığın neden olduğu nöropsikiyatrik bozukluklar da afazi hastasına bakımveren aile bireyleri için ciddi sıkıntılar oluşturabiliyor.

Kelime bulma güçlüğü ‘basit unutkanlık’ olarak görülüyor, ama!

Nöroloji Uzmanı Dr. Öğretim Üyesi Mustafa Seçkin, dünyada ve ülkemizde hastalığın erken tanısı ve tedavisi ile ilgili çalışmaların hızla devam ettiğini belirterek şöyle konuşuyor: “Primer Prograsif Afazi hastalığını ortadan kaldıracak veya ilerlemesini durduracak bir tedavi henüz mevcut değil. Ancak yeni ilaç çalışmaları beyinsel hasarı yavaşlatma konusunda umut vermektedir. Kullanıma geçildiğinde PPA hastaları da tıpki Alzheimer hastaları gibi bu ilaçlardan yararlanabileceklerdir. Ayrıca, erken evrelerde başlanan dil-konuşma terapileri hastaların ietişim becerilerini daha uzun süre korumalarını sağlayabilmektedir. Ancak belirgin unutkanlık yakınmaları olmadığı için veya afazinin erken belirtisi olan isimlendirme ve kelime-bulma güçlüğü ‘basit unutkanlık’ olarak değerlendirildiği için PPA hastalarının bir nöroloji uzmanına başvurmakta gecikiyor. Oysa kişinin dil ve iletişim becerilerindeki gerilemesi konusunda farkındalık oluşması, demans hastalığının erken dönemde tespit edilmesi için de yararlı olacaktır.”

 Normal doğum istiyorum ama korkuyorum diyorsanız!

 Normal doğum istiyorum ama korkuyorum diyorsanız!

Çocuk sahibi olmaya karar veren ve gebelik testinin pozitif çıkmasıyla unutulmaz mutluluk yaşayan anne-baba adayları için, hayatlarında heyecanlı ve telaşlı bambaşka bir dönem de başlamış oluyor. İlk ultrasonografik görüntülerdeki heyecan, bebeğin gelişiminin takibi, kız mı-erkek mi derken, doğum şeklinin ne olacağı da bu tatlı heyecanda sordukları başlıca sorular arasında yer alıyor. İşte bu noktada, dünyaya geliş şeklini aslında bebeğin kendisinin seçtiğini biliyor muydunuz? Acıbadem Taksim Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Ece Sınacı “Bazen saatlerce süren kasılmalar ve aslında iyi ilerlediğini gördüğümüz süreçlere rağmen bebek bir türlü vajinal yolla gelmez. Anne adaylarının bu durumda sezaryene yönelmeleri kendilerini başarısız hissetmelerine yol açmamalı. Zorunlu durumlarda başvurulan sezaryeni bir başarısızlık, vajinal doğumu bir başarı olarak görmemek gerekir” diyor.

Son yıllarda gerek eğitimler, gerekse sosyal medya kullanımı sayesinde anne adaylarının birbirleriyle çok daha fazla tecrübe paylaşımında bulunmasıyla doğal doğuma ilginin arttığını söyleyen Dr. Ece Sınacı şöyle konuşuyor: “Bizim amacımız mümkün olduğunca az müdahale ile gebenin kendini evinde hissedeceği bir doğum deneyimine eşlik etmektir. Bu doğum şekline ilgi arttı çünkü insanlar artık daha cesur ve duydukları kötü deneyimlerle hareket etmek yerine kendileri deneyimlemeyi tercih ediyorlar. Doktorlar ve ebeler de onların elinden tutup yanlarında oluyor.” Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Ece Sınacı, doğal doğum hakkında en sık sorulan 7 soruyu sıraladı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Dr. Ece Sınacı

  • Suni sancıdan korkmalı mıyız?

Bütün ek müdahaleler iyi ki var. Doğru noktalarda kullanıldığında hayat kurtarıyor.

Suni sancı bize başlamayan doğumu başlatma imkanı sunuyor, yeterli kasılmaları olmayan gebelerde kasılmaların gücünü artırarak doğumun ilerlemesini sağlıyor. Elbette kasılma yokken bir anda kasılma başlayınca gebe adapte olmakta zorlanabilir ama öncesinde gebelik süreci ve doğumla ilgili eğitim alan anne adaylarıyla, bu süreci daha iyi yönetebiliyoruz.

  • Doğal doğumda hiç müdahale edilmiyor mu?

Öncelikle ‘doğal’ doğumdan anlaşılan; ninelerimizin tarlada, bahçede kendi başlarına yaptıkları doğumsa bunu yapmamız mümkün değil. Kadınlar zamanında kimsenin desteği olmadan bu deneyimi yaşamak zorunda kalmışlardır. Bizim amacımız mümkün olduğunca az müdahale ile gebenin kendini evinde hissedeceği bir doğum deneyimine eşlik etmektir. Elbette damar yolu açılmalı, belirli aralıklarla NST (anne karnında bebeğin kalp atışları ve annenin doğum kasılmalarını gösteren test) çekilmeli, bunların olması bizi sağlıklı ve minimum müdahaleli vajinal doğum deneyiminden uzaklaştırmaz.

  • Doğal doğumda günümüzde eskiye göre ne değişti?

Dr. Ece Sınacı “Günümüzde doğal doğum deyince; gebenin kendi kasılmalarının başlattığı, her saat ilerlemesi gereken hızda ilerleyen, su kesesinin kendiliğinden açıldığı, gebenin kasılmaları karşılarken istediği gibi hareket edebildiği, mahremiyete önem verilen, suyun-aromatik yağların-müziğin terapötik etkisinden faydalandığımız, ev konforunda ama hastane güvenliğinde ve sürecin sağlıklı anne-bebek ile sonuçlandığı bir doğum anlayabiliriz” diyor.

  • Nasıl bir ortamda doğum oluyor?

Aslında istediğimiz; gebenin kasılmaların bir kısmını evde karşılaması. Hastane ne kadar konforlu olursa olsun gebeye yabancı bir ortam. Evde kasılmalar belli bir noktaya gelip hastanede geçirilen sürenin kısalmasını arzu ederiz. Kasılmaların başında gebe serviste oluyor, bebeğin gelişi yaklaşınca doğumhaneye alıyoruz. Eğer anne ve baba isterse, baba da doğumda olabiliyor. Doğum, şeklinden bağımsız olarak yeni bir bireyin hayata gelmesinin yanında yeni bir ailenin de hayata gelmesi demek. Bebek, ten tene teması sadece anneyle değil baba ile de kurmalıdır.

Pause Sağlık, Pause Dergi

  • Üstten bastırılıyor mu?

Üstten bastırmak bebeğin çıkması gerektiği zamanda çıkmadığı ve annenin de ıkınacak gücünün kalmadığı durumda bebeğin bir zarar görmeden çıkabilmesine yardım etmek için kullandığımız bir yöntem. Dışardan bakan biri için çok kaba görünebilir, her gebeye rutin yapılmaz ama gerektiğinde yapılınca hayat kurtarır.

  • Epidural anestezi hangi durumlarda gerekli?

Her gebenin kasılmaları karşılama şekli ve kasılmalara verdiği tepki farklıdır. Eğer gebe vajinal doğumu deneyimlemek istiyorsa, ultrasonografide ve fizyolojik açıdan hiçbir engel yoksa, fakat kasılmalar çok ağır geliyorsa epidural anestezi gebeye konforlu bir vajinal doğum imkanı sağlıyor.

  • Gebeler doğum sürecinde hareket edebiliyor mu?

 Dr. Ece Sınacı “Mümkünse hiç oturmasınlar. NST çekilirken bile ayakta dursunlar, yürüsünler isteriz. Ebeler her alanda olduğu gibi yürürken de gebelere destek oluyorlar, gebenin koluna girip hastanenin merdivenlerini inip çıkmasına eşlik ediyorlar, bu bariz bir şekilde doğum süresini kısaltıyor. Doğum bir ekip işidir ve doğuma doktorun yanı sıra ebe, psikolog ve doula da (doğum süreciyle ilgili eğitimini tamamlamış doğum destekçisi) girebiliyor” diyor.

Uzun süren öksürüğe dikkat!

Uzun süren öksürüğe dikkat!

Yüzyılın salgın hastalığı Covid-19’un ardından çok sayıda insanı etkileyen ve ölümüne neden olan ikinci önemli bulaşıcı hastalığın tüberküloz olduğunu biliyor muydunuz? Halk arasında ‘verem’ olarak da adlandırılan tüberküloz hastalığı dünyada her yıl milyonlarca kişinin kapısını çalıyor. Acıbadem Taksim Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Tülin Sevim “Sağlık Bakanlığı, 2020 yılı raporunda ülkemizdeki tüberküloz hasta sayısının 11.788 olduğunu ve 836 kişinin tüberküloz nedeniyle hayatını kaybettiğini bildirmiştir. Dünyada her yıl yaklaşık 10 milyon kişi tüberküloza yakalanmaktadır ve 2020 yılında 1,5 milyon kişi tüberkülozdan ölmüştür. Tüberküloz dünyada ölüm nedenleri arasında 13. sırada yer almaktadır” diyor. Covid-19 pandemisinin tüberkülozun tanı ve tedavisini son derece olumsuz etkilediğini belirten Doç. Dr. Tülin Sevim, 24 Mart Dünya Tüberküloz Günü kapsamında yaptığı açıklamada tüberkülozun en sık görülen 6 önemli belirtisini anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Doç. Dr. Tülin Sevim

Solunum yoluyla bulaşıyor

Halk arasında ‘verem’ olarak da bilinen tüberküloz, hava yoluyla kişiden kişiye yayılan, bulaşılıcığı yüksek bir enfeksiyon olarak günümüzde de çok sayıda kişiyi etkisine almaya devam ediyor. Acıbadem Taksim Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Tülin Sevim, tüberkülozun, başta akciğerler olmak üzere tüm organlarda görülebilen bir hastalık olduğunu belirterek “Tüberküloz insandan insana solunum yoluyla bulaşır. Tüberküloz hastası öksürürken, hapşırırken çok sayıda basili dış ortama saçar. Havada asılı olarak kalan bu mikroplar, hastalığın diğer insanlara bulaşmasına neden olmaktadır. Tüberküloz, insanlık tarihi kadar eski bir hastalıktır ve hala önemli bir halk sağlığı sorunu olmaya devam etmektedir” diyor. Türkiye’de tüberküloz kontrol çalışmalarının asıl olarak “Verem Savaşı Dispanserleri” tarafından yürütüldüğünü, Sağlık Bakanlığı 2020 yılı raporuna göre ülkemizdeki tüberküloz hasta sayısının 11.788 olduğunu, 836 kişinin de tüberküloz nedeniyle hayatını kaybettiğini söyleyen Doç. Dr. Tülin Sevim şöyle konuşuyor: “Dünyada her yıl yaklaşık 10 milyon kişi tüberküloza yakalanmaktadır ve 2020 yılında 1,5 milyon kişi tüberkülozdan hayatını kaybetmiştir. Tüberküloz dünyada tüm ölüm nedenleri arasında 13. sırada yer almaktadır.”

Covid-19 pandemisi çok olumsuz etkiledi!

Covid-19 pandemisinin, tüm dünyada ve ülkemizde tüberküloz kontrolünü olumsuz yönde etkilediğini belirten Doç. Dr. Tülin Sevim “Sağlık çalışanlarının ağırlıklı olarak Covid-19 ile mücadelede görevlendirilmesi, insanların Covid-19 korkusu ile sağlık kurumlarına başvurmaktan çekinmeleri tüm dünyada temel tüberküloz hizmetlerinde ciddi aksamalara neden olmaktadır. Dünya Sağlık Örgütü; 2020 yılında 2019’a kıyasla çok daha az sayıda kişiye tüberküloz tanısı konularak tedaviye başlandığını bildirmiştir. Pandemi döneminde diğer birçok hastalıkta olduğu gibi tüberküloz tanı ve tedavisinde de gecikmeler yaşanmaktadır. Bu nedenle Covid-19 pandemisi sonrası tüberküloz hastalığında önemli artış yaşanabilir” diyor.

Tüberkülozun en sık görülen 6 belirtisi!

Tüberkülozda görülen belirtilerin hiç birisinin tüberküloza özgü olmadığını, diğer birçok hastalıkta da görülebildiğini belirten Doç. Dr. Tülin Sevim şöyle konuşuyor: “Tüberkülozun en önemli özelliği sinsi bir hastalık olmasıdır; hafif şikâyetlerle başlar ve yavaş ilerler. Erken tanı için 2-3 haftadan daha uzun süredir öksürük yakınması olan kişiler mutlaka göğüs hastalıkları polikliniğine veya Verem Savaşı Dispanserlerine başvurmalıdır. Akciğer grafisi ve balgam muayenesi ile hızla tanı koyup tedaviye başlamak mümkündür.” Göğüs Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Tülin Sevim, tüberkülozun en sık görülen 6 belirtisini şöyle sıralıyor;

Pause Sağlık, Pause Dergi

  • Öksürük, balgam

Öksürük tüberkülozda en sık karşılaşılan belirtidir. Başlangıçta kuru öksürük şeklindedir, hastalık ilerledikçe balgam da eklenir. Üst solunum yolu enfeksiyonları, zatürre, akciğer kanseri, bronşektazi (bronşların kalıcı olarak genişlemesi) gibi birçok hastalık benzer şikâyetlere neden olabilir. Tüberküloz sinsi seyir gösteren bir hastalıktır, en önemli özelliği belirtilerin hafif şekilde başlayıp zaman içinde ilerlemesidir. Erken tanı için 2-3 haftadan uzun süren öksürüğü olan hastalarda mutlaka akciğer grafisi çekilmeli ve balgam muayenesi yapılmalıdır.

  • Balgamda kan görülmesi

karışık kanamaya neden olabilir. Hemoptizinin en sık nedenleri tüberküloz, bronşektazi ve akciğer kanseridir. Genç, daha önce herhangi bir akciğer hastalığı geçirmemiş, sigara içmeyen bir kişide balgamda kan görüldüğünde ilk akla gelmesi gereken hastalık tüberkülozdur.

  • Göğüs ağrısı

Göğüs ağrısı daha çok akciğer zarı tüberkülozunda görülen bir belirtidir. Ağrı nefes almakla artar. Göğüs ağrısı; kalp ve akciğerlerin birçok hastalığında görülebilir. Göğüs ağrısıyla birlikte; bir süredir devam eden iştahsızlık, ateş, kuru öksürük gibi şikâyetler de mevcutsa tüberküloz düşünülmelidir.

  • Ateş

Hastalığın ileri dönemlerinde ortaya çıkan bir belirtidir. Ateş genellikle sabahları normal veya düşüktür, gün boyunca yükselir, öğleden sonra geç saatlerde veya akşam saatlerinde en yüksek düzeye ulaşır. Ateş, tüberküloz dışında da bir çok enfeksiyon veya enfeksiyon dışı hastalığın belirtisi olabilir.

  • Kilo kaybı

Göğüs Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Tülin Sevim “Birçok hastalıkta olduğu gibi tüberküloz hastalarında da iştahsızlık, halsizlik ve kilo kaybı görülebilmektedir” diyor.

  • Gece terlemesi

Hemen herkes uykusunda terleyebilir. Gece terlemesinin bir hastalık belirtisi olarak değerlendirilebilmesi için, beraberinde başka belirtilerinin bulunması, terlemenin yatak takımlarını ıslatacak veya kişiyi uykusundan uyandıracak boyutlarda olması gerekir. Tüberküloz hastalığının belirtilerinden biri olan gece terlemesi, lenf bezi kanseri (lenfoma), tiroit hastalıkları, diyabet gibi hastalıklarda da görülebilir. Hastanın diğer yakınmaları ile birlikte değerlendirilmesi gerekir.

Kilo verebilmek için fizyolojik açlığınızı dinleyin!

Kilo verebilmek için fizyolojik açlığınızı dinleyin!

Bahar aylarıyla birlikte, pandemide alınan fazla kilolardan kurtulma arayışları da başladı. Kimileri bu uğurda şok diyetlere yönelmekten kaçınmazken Acıbadem Taksim Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Dilan Eker, her diyetin kişiye özel olması gerektiğini, aksi taktirde sürdürülebilir olmayacağı gibi, şok diyetlerin sağlığı ciddi şekilde tehdit ettiğini vurguluyor. Peki bahar mevsiminde fazla kilolardan en sağlıklı şekilde nasıl kurtulunabilir? Beslenme ve Diyet Uzmanı Dilan Eker, baharda fazla kilolardan kurtularak fit ve zinde olmanın 10 püf noktasını anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Beslenme ve Diyet Uzmanı Dilan Eker

Fizyolojik açlığınızı dinleyin!

Pandemi dönemindeki kilo alımında; hareketsiz yaşam, artan stres ve dengesiz beslenme başı çekiyor. Stres hormonu olarak bilinen kortizol seviyelerinde yaşanan artış; tuz, yağ ve şeker içeriği yüksek olan gıdalara yönelmeye ve karın çevresi başta olmak üzere vücutta yağlanmaya yol açabiliyor. Bu durumu tersine çevirmek için; stresli hissettiğinizde yemek yemeye yönelmeyin, yiyecekleri terapi haline getirmeyin. Canınız atıştırmak istediğinde büyük bir bardak su için, bir süre bekleyin, sizi rahatlatacak farklı hobi ve aktivitelere odaklanın. Gerçekten acıktığınızda ise tokluğunuzu hissetmek için yemeklerinizi yavaş yavaş yiyin, iyi çiğneyin ve yediklerinize odaklanın.

Günde en az 1.5 litre su için

Yeterli su içmek tüm metabolik faaliyetler için elzem olmakla birlikte ağırlık ve iştah kontrolünde de bir o kadar önemlidir. Kilo başına günde 30 ml su içmeyi ihmal etmeyin, en az 1.5 litre su için. İçtiğiniz suların içine elma, tarçın, salatalık, nane, zencefil ekleyebilir, su içmeyi daha keyifli hale getirebilirsiniz.

Mevsim sebzelerini bol tüketin

Sebzeler antioksidan bileşikler, yüksek posa ve su içerikleri sayesinde kilo kontrolünde en önemli besinlerdir. Hacimce yüksek ve çok düşük enerjiye sahip olduklarından tok hissetmenize yardımcı olurken daha düşük enerji almanızı sağlarlar. Aynı zamanda sebzeleri tüketmek ve çiğnemek zaman alır ve bu da daha az yiyerek tok hissetmenize yardımcı olur. Her öğünde tabağınızın yarısını farklı çeşit ve renkte mevsim sebzeleri ile doldurun.

Porsiyon kontrolü yapın

Beslenme ve Diyet Uzmanı Dilan Eker “Çok düşük kalorili ve aşırı kısıtlayıcı şok diyetlerden uzak durun. Bu diyetler başlangıçta kilo vermenizi sağlayabilir ancak neredeyse her seferinde başladığınız kilodan daha fazlasına dönmenizle sonuçlanabilir. Aynı zamanda böbrekler, karaciğer gibi birçok organda uzun dönemde tahribata yol açabilir. Vücudunuzun ihtiyacı olan besinleri alacağınız ancak kalori açığı yaratarak, kilo vermenizi sağlayacak bir beslenme planını benimseyin” diyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Yeteri kadar kaliteli protein alın

Protein kaynağı besinler daha uzun süre tok kalmanıza ve doygunluk hissetmenize yardımcı olurlar. Et, tavuk, hindi, balık, baklagil, yumurta, yoğurt, kefir gibi proteinden zengin yiyecekleri dengeli tüketin. Haftada ikişer gün omega-3 yağ asidi kaynağı olan balık ve posa kaynağı olan baklagilleri tüketmeye özen gösterin. Kırmızı eti seyrek tüketin ve etin az yağlı olmasına dikkat edin. Tokluk süresi en uzun besin öğesi olan proteinler; ghrelin ve GLP-1 gibi tokluk hormonları üzerinde etkilidirler.

Beyaz undan kaçının

Beyaz unlu yiyecekler yerine tam tahıllı-kepekli ekmek, bulgur, yulaf gibi tahılları tercih edin. Tam tahıllarda bulunan beta-glukan gibi çözünebilir lifler midenizde su çekerek yoğunlaşır, midenin boşalmasını geciktirmeye ve kilo kontrolüne yardımcı olurlar. Glisemik indeksi düşük olan tam tahıllar içerdikleri posa sayesinde de bağırsaklarda iştahı baskılayan hormonları aktive etmeye yardımcı olurlar. Ancak tam tahıllı olsa da tüketimde aşırıya kaçmamaya özen gösterin.

Şekerli yiyeceklerden ve içeceklerden uzak durun

Yoğun şeker eklentili yiyecek ve içecekler yüksek kalori almanıza sebep oldukları gibi kan şekerinizde dalgalanmalara ve sonrasında da daha fazla yemenize sebep olur. Özellikle glikoz ve fruktoz şuruplu paketli yiyecekler karın çevresi ve karaciğer yağlanmasının başlıca sorumluları olabilir. Şeker eklentili yiyecek ve içecek tüketiminden kaçının. Bunun yerine aşırıya kaçmadan taze veya kuru meyveleri tüketin. Tarçın baharatının kan şekeri dengeleme özelliğinden faydalanın.

Aşırı yağlı yiyecekler tüketmeyin

Dengeli bir beslenmenin olmazsa olmazı yağların sağlıklı kaynaklardan gelmesi ve tüketim miktarı kilo kontrolünde önemlidir. Yüksek doymuş ve trans yağ içeren fast-food yiyecekler ve işlenmiş gıdalar kilo almaya sebep olurken kronik hastalıklara da davetiye çıkarabilir. Sağlıklı yağ kaynaklarına odaklanın, zeytinyağı ve yağlı tohumlar gibi anti-inflamatuar yağları yeteri kadar tüketin.

Düzenli fiziksel aktivite yapın

Fiziksel olarak aktif olmak ve egzersiz yapmak kilo kontrolünün yanında metabolizmamıza sayısız faydalar sağlar. Sağlıklı kilo verebilmek için yeterli ve dengeli bir beslenmenin yanında egzersiz yapmayı ihmal etmeyin. Haftada en az 150 dakika orta şiddetli dayanıklılık (yürüyüş, koşu, dans, bisiklet, yüzme gibi) egzersizleri yapın. Kaslarınızı desteklemek için bu antrenmanları kuvvet-esneme-denge egzersizleri ile destekleyin. Düzenli fiziksel aktiviteyi yaşamınız boyunca sürdürebileceğiniz bir yaşam biçimi olarak benimseyin.

Acıkmadan yemek yemeyin, ama!

Beslenme ve Diyet Uzmanı Dilan Eker “Acıkmadan yemek yemeyin ancak bir sonraki öğünde aşırı yiyecek derecede aç kalmayın. Sık sık atıştırmaktan kaçının. Yaşam tarzınıza ve metabolizmanıza uyacak en uygun diyet planı için bir beslenme uzmanından profesyonel destek almayı düşünebilirsiniz” diyor.

Çocukları influenzadan korumanın 10 kuralı!

Çocukları influenzadan korumanın 10 kuralı!

Okullarda yarıyıl tatili sona erip milyonlarca öğrenci için ders zilinin çalmasıyla kalabalık ortamlarda geçirilen süre artacağından enfeksiyonlara karşı çok daha dikkatli olmak gerekiyor. Acıbadem Taksim Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Mehmet Kesikminare “Bir yandan havaların iyice soğuması, diğer yandan Covid-19’un çok yüksek bulaş özelliğine sahip varyantı Omicron ve hızla yaygınlaşan influenza (grip) virüsü özellikle okul çağındaki çocuklarda riski artırıyor. Bu nedenle güvenlik önlemleri çocuklara anlatılmalı, okulda gerek maske ve mesafe gerekse hijyen kurallarına dikkat etmeleri sağlanmalı” diyor. Dr. Mehmet Kesikminare, anne babaların da çocuklarında bazı şikayetleri göz ardı etmemeleri gerektiğini belirterek, özellikle ınfluenzanın çocuklardaki belirtilerinin yetişkinlerden farklı seyredebildiğini söylüyor. Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Mehmet Kesikminare, influenzanın çocuklarda yetişkinlerden farklı olarak baş gösterebilen ilk 3 belirtisini anlattı, alınabilecek önlemlere yönelik önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Covid-19 pandemisinin gölgesinde geçirdiğimiz kış mevsiminde bir yandan da kışın önde gelen hastalığı grip (influenza) hızla yayılıyor. Okullarda ikinci eğitim öğretim dönemiyle birlikte kalabalık ortamlarda geçirilecek sürenin artması konusunda anne babaları uyaran Acıbadem Taksim Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Mehmet Kesikminare, son derece bulaşıcı bir solunum yolu hastalığı olan ve üç alt türü bulunan influenzanın özellikle A ve B tipinin hastalığa neden olduğunu belirterek “Domuz gribi olarak da adlandırılan İnfluenza A virüsünün sebep olduğu grip toplumda genellikle daha ağır seyreder ve bütün toplumu hatta ülkeleri etkileyebilir. İnfluenza B, daha çok çocuklarda etkili olur ve neden olduğu grip daha hafif bulgularla seyretme eğlimindedir. İnfluenza virüsleri hasta kişilerden diğer kişilere kolaylıkla bulaşabilmekte, insanların kapalı alanlarda daha çok vakit geçirdikleri kış aylarında hastalık en yoğun dönemine ulaşmaktadır. Bu nedenle çocukları korunma kuralları konusunda bilgilendirmek çok önemlidir” diyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Dr. Mehmet Kesikminare

Sadece solunumla değil, dokunmayla da bulaşıyor!

İnfluenza A yani domuz gribinin genellikle konuşma, öksürme ve hapşırma sırasında saçılan ve virüs içeren damlacıklar aracılığıyla bulaştığını belirten Dr. Mehmet Kesikminare “Hasta kişiye 1 metre ve daha yakın olan kişilerin ağız, burun ve göz mukozalarına bu damlacıklar bulaşırken, aynı zamanda virüs içeren damlacık ile kirlenmiş yüzeylere, araç ve gereçlere kişilerin elleri ile dokunması ve sonrasında ellerini ağız, burun veya gözlerine götürmeleri ile de bulaşabilmektedir” uyarısında bulunuyor. Hem influenza enfeksiyonlarında hem de Covid-19 enfeksiyonlarında genel ve sık görülebilen belirtilerin; yüksek ateş, halsizlik, iştahsızlık, kas ve eklem ağrısı, baş ağrısı, sırt ağrısı, burun akıntısı, boğaz ağrısı, öksürük ve solunum sıkıntısı olduğunu belirten Dr. Mehmet Kesikminare şöyle konuşuyor: “Her iki enfeskiyonda da şikayetler birbirine benzediği için, kesin tanı koymak, mikrobiyolojik yöntemler (PCR, kültür vs) kullanılarak etkenlerin saptanması ile mümkündür. Hastalık ilerleyerek bronşit ya da zatürreye yol açabileceği için, şikayetin hafif olduğu durumlarda bile altında yatan nedeni zaman kaybetmeden öğrenmek önemlidir.”

İnfluenzanın belirtilerine dikkat!

Influenzada belirtiler 1-3 günlük kuluçka yani bekleme döneminden sonra aniden başlarken, sık görülen belirtiler arasında; yüksek ateş, boğaz ağrısı, burun tıkanıklığı, öksürük, kas ağrıları, baş ağrısı, üşüme hissi ve titreme, iştahsızlık, gözlerde kızarıklık ve çapaklanmanın geldiğini belirten Dr. Mehmet Kesikminare “Bunların yanında vücutta yorgunluk ve bitkinlik hissi ile nadiren de kusma ve ishal bu belirtilere eşlik edebiliyor. edebilir. Zatürre dediğimiz akciğer enfeksiyonu uygun tedavi edilmezse ölümle sonuçlanabilir, kalıcı hasarlara neden olabilir. Bunun dışında özellikle astım hastalığı olan küçük çocuklarda İnfluenza A virüsü ileri düzey solunum yetmezliğine yol açarak yine hastalığın ölümle sonuçlanmasına sebep olabilir” diyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Çocuklarda ilk sinyaller farklı olabiliyor!

Gerek çocuklarda gerekse yetişkinlerde hastalık yapan influenza mikropları aynı olsa da, çocuklarda bağışıklık sisteminin zayıf olması, enfeksiyonlara yatkınlığın fazla olması nedeniyle şikayetler daha ağır seyredebiliyor. Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Mehmet Kesikminare, influenzanın çocuklarda yetişkinlerden farklı sinyallerle kendini gösterebildiğini vurgulayarak, ihmal edilmemesi gereken bu sinyalleri şöyle sıralıyor:

  • İshal,
  • Kusma,
  • Gözlerde kızarıklık, sulanma veya kaşıntı

Dr. Mehmet Kesikminare, bu şikayetlerden 1-3 gün sonra da 38,5 derece üzerinde ateş ve öksürük gibi klasik grip bulguları olarak adlandırılan belirtilerin ortaya çıkabildiğini söylüyor.

İnfluenza’dan korunmanın 10 kuralı!

Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Mehmet Kesikminare, influenzadan korunmak için önerilen yöntemlerin başında aşının geldiğini belirterek “Grip aşısı 6 aydan büyük bütün çocuklara, özellikle astım ve kronik akciğer rahatsızlıkları olan çocuklara yapılmalıdır. Bunun dışında bağışıklık sistemi zayıf, sık hastalanan, kalp, böbrek, karaciğer gibi kronik organ hastalıkları olan çocukların aşılanması özellikle önemlidir. Grip aşısı 6 aylıktan küçük çocuklara, hamileliğinin ilk 3 ayının içinde bulunanlara ve ciddi yumurta alerjisi ya da aşı içeriğinde bulunan herhangi bir maddeye karşı ciddi alerji öyküsü olanlara, daha önce herhangi bir mevsimsel influenza aşısı ile ciddi (hayatı tehdit eden) alerji öyküsü olanlara uygulanmamalıdır” diyor. Dr. Mehmet Kesikminare, influenzaya karşı çocuklarda alınması gereken önlemleri şöyle anlatıyor;

  • Okulda hijyen kurallarına uymak,
  • Mutlaka maske takmak,
  • Maskeyi öksürük veya hapşırıkla nemlendiğinde ya da yağmurda ıslandığında mutlaka hemen değiştirmek,
  • Maskeyi çıkarırken lastiklerinden tutmak ve hemen çöpe attıktan sonra elleri sabunla yıkamak ya da dezenfektan kullanmak,
  • Yemeklerden önce mutlaka elleri yıkamak,
  • Elleri gün içerisinde yüze, gözlere ve ağıza ve buruna sürmemek,
  • Sosyal mesafeye dikkat etmek, arkadaşlarına sarılmamak,
  • Abur- cubur atıştırmalıklardan ve fast-food yiyeceklerden uzak durmak,
  • Sağlıklı beslenmek, ev yemekleri yemek, gerekirse hekim önerisiyle vitamin desteği almak,
  • Aşı olması için şartları uygun ise mutlaka grip aşısını her yıl yaptırmak.

“Hiçbir şikayetim yok” deyip bu hatalara düşmeyin!

“Hiçbir şikayetim yok” deyip bu hatalara düşmeyin!

Son iki yıldır tüm dünyayı derinden etkileyen Covid-19’a yol açan SARS-CoV-2 virüsünün yeni varyantı Omicron çok hızlı bulaş riskiyle büyük tehlike olmaya devam ediyor. Acıbadem Taksim Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Tülin Sevim “Omicron varyantı 26 Kasım’da Dünya Sağlık Örgütü tarafından “Kaygı Verici Varyant“ olarak tanımlanmıştır. Omicron varyantının en büyük özelliği çok hızlı bulaşması ve çok hızlı yayılmasıdır. Girdiği her ülkede vaka sayıları hızla artmaktadır. Son haftalarda Omicron varyantının etkisi ile ülkemizde de hasta sayıları, diğer dalgalarda görülenin çok üzerinde artmaktadır” diyor. Aşılı kişilerde hiçbir şikayete yol açmamış olsa bile, aşısız, aşıları tamamlanmamış veya bağışıklık sistemi zayıf kişilerde, kronik hastalığı olanlarda hayati riske neden olabildiğini vurgulayan Doç. Dr. Tülin Sevim bu nedenle ev içerisinde dikkat edilmesi gereken çok önemli kurallar olduğunu söylüyor.  Göğüs Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Tülin Sevim, Omicron’da hem kişinin kendi sağlığı hem de çevresindekilerin sağlığını korumak için uyulması gereken 8 önemli kuralı anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Doç. Dr. Tülin Sevim

Sağlıklı beslenin, bol bol uyuyun

Vücut direncimizin güçlü olması için sağlıklı beslenme ve düzenli uyku çok önemlidir. Yaşınıza ve kilonuza uygun sağlıklı beslenin ve bol sıvı tüketin. Yediklerinizi çeşitlendirin, bol meyve ve sebzeye mutlaka yer verin. Tuzu ve şekeri azaltın, yağın fazlasından kaçının, bol su için. Sigara ve alkolden uzak durun. Bol bol uyuyun ve istirahat edin.    

Evde maske takın!

Evdeki diğer kişilerle temas etmemeye çalışın. Odanızı ayırın, mümkünse banyo ve tuvaletinizi ayırın, yemeklerinizi odanızda yiyin. Evdeki ortak alanları kullanmak zorunda kaldığınızda; ağız, burun ve çenenizi kapatacak şekilde tıbbi maske takın, diğer kişilerle aranızda en az 2 metre mesafe bırakın ve ortak alanları olabildiğince kısa süre kullanın. Odanızı sık sık havalandırın. Evcil hayvanınıza da yaklaşmayın.

Bu durumlarda vakit kaybetmeyin!

Ateşinizi takip edin, ateşiniz düşmüyorsa, nefes darlığınız varsa, solunum sıkıntısı çekiyorsanız, sıvı alımınız veya beslenmeniz ciddi şekilde bozulduysa, bilinç bulanıklığınız olursa, kendinizi kötü hissediyorsanız vakit kaybetmeden doktorunuzu veya 112’yi arayın.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Tuzlu su gargarası yapın

Covid-19 hastalığının kesin bir tedavisi yoktur. Doktorunuz şikayetlerinizi azaltmak için bazı ilaçlar önerebilir, bu ilaçları düzenli kullanın. Bunun yanı sıra bitki çayları, boğaz pastilleri, tuzlu su gargarası sizi rahatlatabilir. Tuzlu su gargarası boğazdaki bakterilere karşı fayda sağlayacaktır.

Egzersiz yapın

Sonuç pozitif diye karamsarlığa kapılıp günü sürekli yatarak geçirmeyin. Ev içinde yaşınıza uygun, sizi çok yormayacak egzersizler, özellikle nefes egzersizleri yapın; keyifli aktivitelere odaklanın, başkalarıyla bağlantı kurun ve nasıl hissettiğinizi paylaşın.

Destek istemekten çekinmeyin

Evde tek yaşıyorsanız; ailenizle, arkadaşlarınızla, komşularınızla iletişim halinde olun. Onları sağlık durumunuzdan haberdar edin. Siz sokağa çıkamayacağınız için ihtiyaçlarınız konusunda onlardan yardım alabilirsiniz.

Hijyen kurallarını ihmal etmeyin!

Ellerinizi düzenli olarak en az 20 saniye sabun ve su ile yıkayın veya en az yüzde 60 alkol içeren bir el dezenfektanı ile temizleyin. Kimseyle tokalaşmayın. Tabak, bardak, çatal, kaşık, havlu gibi eşyalarınızı evdeki diğer insanlarla ortak kullanmayın. Bu eşyaları kullandıktan sonra sabun ve su ile iyice yıkayın veya bulaşık makinesine koyun. Eşyalarınıza bir başka kişi dokunacaksa mutlaka eldiven kullanmalı. Giysilerinizi, havlu, çarşaf gibi eşyalarınızı en az 60 derecede yıkayın.

Tüm yüzeyleri temizleyin

Tezgah, masa, kapı kolları, musluklar, kumanda ve telefon ekranları gibi düzenli olarak dokunulan yüzeyleri sık sık temizleyin ve dezenfekte edin.

Evde kalın ve hastalığınızı saklamayın!

Göğüs Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Tülin Sevim “Omicron’u nezle gibi hafif belirtilerle geçiriyorsanız da, hiçbir şikayetiniz olmasa da bu sizi yanıltmasın. Mutlaka evde kalın, tıbbi yardım ihtiyacınız olmadıkça sokağa çıkmayın. Hastalığı başkalarına bulaştırabileceğinizi unutmayın. Kronik bir hastalığınız varsa doktorunuz ile temasa geçin. Şikayetlerinizin başladığı veya PCR testinizin pozitif çıktığı günden önceki 48 saat içinde temas ettiğiniz kişileri arayarak hastalığınızı bildirin. Böylece onların da kendilerini karantinaya almalarını ve test yaptırmalarını sağlamış olursunuz” diyor.

Kalp krizinde hayat kurtarıyor!

Kalp krizinde hayat kurtarıyor!

Kalp damar hastalıkları tüm dünyada ve ülkemizde en önde gelen ölüm nedeni olmaya devam ediyor. Öyle ki Türkiye’de her yıl 200 bin kişinin ölümüne yol açıyor. Dolayısıyla kalp damar hastalıklarında erken tanı yaşamsal öneme sahip. Halk dilinde ‘anjiyo’ olarak ifade edilen ve damarlarda darlık olup olmadığının tespit edilmesi için başvurulan ‘koroner anjiyografi’ de, tanı yöntemlerinde ‘son nokta’ olarak yerini korumaya devam ediyor. Bunun nedeni ise damarların doğrudan görüntülenmesine ve ihtiyaç halinde aynı seansta tedavi için müdahaleye olanak vermesi. Acıbadem Taksim Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Murat Turfan, koroner anjiyografinin hayat kurtaran bir tanı yöntemi olduğuna dikkat çekerek, “Üstelik günümüze dek geliştirilen teknikler sayesinde işlemler ağrısız ve acısız gerçekleştirilebiliyor. Damarların görüntüsü dakikalar, hatta saniyeler içinde alınabiliyor. Hastalar aynı gün normal yaşamlarına dönebilme şansına da sahip olabiliyorlar” diyor. Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Murat Turfan, koroner anjiyografi hakkında en sık merak edilen 8 soruyu yanıtladı; önemli bilgiler verdi!

Pause Sağlık, Pause Dergi

Doç. Dr. Murat Turfan

 Koroner anjiyografi nedir?

En sık uygulanan kardiyolojik tetkiklerden biri olan koroner anjiyografi; kalbi besleyen koroner damarların görüntülenmesi işlemidir. Hayatımızı tehdit eden damar tıkanıklıkları bu yöntem sayesinde tespit ediliyor. Daralmış veya tıkanmış olduğu belirlenen damarlar anjiyo sırasında balon veya stentle açılabiliyor. Bu sayede hastanın şikayetleri ortadan kalkıyor, hayat kalitesi artıyor ve ömrü uzuyor.

Hangi sorunlarda başvuruluyor?

Yapılan EKG, EKO ve efor testi gibi tanı yöntemlerinden çıkan sonuçlar olası bir damar tıkanıklığına işaret ediyorsa, koroner anjiyografi uygulanıyor. İşlem sonucunda damar tıkanıklığının olup olmadığı anjiyografi ile kesin olarak saptanıyor.

Koroner anjiyografi neden önemli?  

Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Murat Turfan, kalp krizi sırasında yapılan koroner anjiyografinin ve ardından uygulanan stentin hayat kurtarıcı olduğunu belirterek, “Damar açıklığı ne kadar erken sağlanırsa, hastanın hayatta kalma şansı da o kadar artıyor. Yapılan çalışmalarda; anjiyografi sonrası uygulanan stent tedavisinin kalp krizi haricinde, yaygın damar hastalığı ya da ana damar başlangıcında lezyonların varlığı gibi bazı özel durumlarda ömrü uzatabileceği gösterilmiştir” diyor.

 Kaç çeşit anjiyografi mevcut?

Günümüzde; klasik, tomografi ve MR ile çekilen anjiyografi olmak üzere 3 tip anjiyografiden faydalanılıyor. Hangi anjiyo yöntemine başvurulacağına ise hastanın yaşına, kliniğine, taşıdığı risk ve yandaş faktörlere göre karar veriliyor. Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Murat Turfan, düşük riskli olan hastalarda daha çok halk arasında ‘kansız anjiyo’ veya ‘sanal anjiyo’ olarak bilinen bilgisayarlı tomografi (BT) koroner anjiyografi yönteminin tercih edildiğini vurgulayarak, “Girişimsel bir yöntem olmaması, klasik anjiyografiye göre daha düşük risk içermesi ve seçilmiş hastalarda neredeyse klasik anjiyografi kadar net bilgi vermesi nedeniyle günümüzde bilgisayarlı tomografiyle yapılan anjiyo sayısı giderek artıyor” diyor. Doç. Dr. Murat Turfan, “MR yöntemi de kalbin fonksiyonları ve yapısı hakkında bize net bilgi veren, bazı durumlarda altın standart olan bir yöntem. Hem kalp fonksiyonlarını hem de kalp damarlarını incelemek istediğimizde kardiyak MR ve MR anjiyografi tercih edilen yöntemdir” bilgisini veriyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Koroner anjiyografi nasıl uygulanıyor?

Klasik anjiyografi: Özel laboratuvar ortamında ve genellikle lokal anestezi altında gerçekleştirilen koroner anjiyografide el bileğinden ya da kasıktan damar yolu açıldıktan sonra, ince bir plastik kabloyla kalp damarlarına ulaşılıyor. Ardından görünür hale gelmeleri için damarlara ‘kontrast madde’ olarak adlandırılan özel bir ilaç enjekte ediliyor. Damarlar farklı açılardan görüntülenerek, tıkanıklık olup olmadığı belirleniyor. Hasta kasıktan yapılan anjiyografilerde en fazla 6 saat, bilekten yapılan işlemlerde en fazla 3 saat, stent ya da balon uygulandığında bir gece sonra taburcu oluyor. Ancak işlemle ilgili olağan dışı bir durum olursa, bu süre uzayabiliyor. Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Murat Turfan, son yıllarda el bileğinden anjiyonun daha çok uygulanmaya başlandığına dikkat çekerek, “Bunun nedeni ise daha az komplikasyon riski, daha konforlu işlem ve işlem sonrasında hastanın normal yaşantısını daha az etkilemesidir” diyor.

 Koroner BT anjiyografi: Koroner (bilgisayarlı tomografi) anfiyografi; kalbimize kan sağlayan damarları görüntüleyen bir tomografidir. Bu yöntemde kalbin ve kan damarlarının görüntülerini sağlamak için güçlü bir x ışını kullanılıyor. Öncelikle ele veya kola damar yolu yerleştiriliyor. Hastanın BT cihazının içine uzanması isteniyor. Ardından damarlar 5 saniye kadar kısa bir süre içinde görüntüleniyor. Tüm işlemlerin tamamlanması ise biraz daha uzun sürüyor.

İşlem sonrasında nelere dikkat etmek gerekiyor?

Klasik koroner anjiyografinin yapıldığı gün, kontrast maddenin vücuttan atılması için bol bol su içmek ve istirahat etmek gerekiyor. Özellikle kasık bölgesi kullanılan hastalar başta olmak üzere, 24 saat araç kullanılmaması önem taşıyor. Kasıktan yapılan anjiyolarda, kasıktaki kılıf çekildikten sonra 6 saat boyunca kum torbasıyla baskı uygulanıyor, bu süre içinde bacağın oynatılmaması isteniyor. Bilekten yapılan işlemlerde de 2 gün boyunca ağır kaldırmamalı ve spor yapılmamalı. BT anjiyografide ise herhangi bir tomografi tetkikinden farklı işlem yapılmadığı için inceleme sonrasında hemen normal hayata dönebilen hastanın sadece bolca su içmesi yeterli geliyor.

Koroner anjiyografi riskli bir yöntem mi?

Kalp ve kan damarları üzerinde yapılan çoğu prosedürde olduğu gibi, koroner anjiyoda da X ışınlarından radyasyona maruz kalınıyor. Ancak ciddi komplikasyonlar tüm anjiyografi yöntemlerinde çok nadir durumlarda gelişiyor.

Hangi yöntem, hangi hastaya uygulanabiliyor?

Klasik koroner anjiyografi her hastada uygulanabilen bir yöntem. BT koroner anjiyografi yöntemi klasik anjiyografiye nazaran daha hızlı sürede tamamlanıyor. Ayrıca invaziv değil, sadece damar yolu açılması yeterli oluyor ve görece komplikasyon riski de daha düşük düzeyde. “Ancak bu avantajlar, yöntemin herkes için uygulanabileceği anlamına gelmiyor” uyarısında bulunan Doç. Dr. Murat Turfan, şöyle devam ediyor: “Bilinen koroner arter hastalığı, özellikle de stent tedavisi olan hastalarda, özel durumlar haricinde, bu yönteme başvurulmuyor. Uygun olan hasta grubu; koroner arter hastalığı için yüksek riskli olmayan, morbit obez ve aritmi gibi çekim kalitesini engelleyecek durumu olmayan kişilerdir. BT anjiyografi yöntemini daha çok düşük riskli olan hastalarda tercih ediyoruz”