Yazılar

Yeni zayıflatıcı ilaçlara dikkat!

Dünya genelinde ve Türkiye’de obezite oranlarının baş döndürücü bir hızla artması, bu hastalığın toplumsal sağlık sorununa dönüşmesine yol açıyor. Obezitenin günümüz ve geleceğin sağlık gündeminin ilk sıralarında yer alan bir durum olacağına dikkat çeken Acıbadem Üniversitesi Diyabet Araştırma ve Uygulama Merkezi (DİYAM) Koordinatörü Prof. Dr. M. Temel Yılmaz, obezitenin önlenmesi kadar tedavisine de önem verilmesi gerektiğini belirterek, artış hızı ve nedenleriyle ilgili önemli bilgiler verdi!

2022 yılı itibariyle, 18 yaş üstündeki dünya nüfusunun 2.5 milyarının fazla kilolu, 890 milyonunun ise obezite sorunu yaşadığı biliniyor. Yapılan çalışmalar; dünya üzerindeki her 8 kişiden 1’inin obez olduğunu ve son 30 yılda bu oranın erişkinlerde 2’ye katlandığını gösteriyor. Üstelik obezite sadece günümüzün bir sorunu olmanın ötesinde. Gelecek için de tehlike çanları çalıyor. Çünkü, dünyada obezite artış hızı en çok çocuk ve ergenlerde yüksek. Öyle ki son 30 yılda çocuklarda obezite artışı 4’e katlandı! Çocuk ve gençlerdeki obezitenin adeta bir salgın gibi katlanarak artması, gelecekte de obezitenin yol açtığı hastalıkların daha büyük bir sorun olarak yaşanacağını gösteriyor.

Prof. Dr. M. Temel Yılmaz

Prof. Dr. M. Temel Yılmaz

Türkiye obezite artış oranında Avrupa’da birinci sırada!

Dünyadaki bu yüksek artış, ülkemize de yansıyor. Araştırmalar, obezite artış oranında Avrupa’da birinci sırada yer aldığımızı gösteriyor. Türkiye’de 30 yaş üzerindeki nüfusta fazla kilo oranı yüzde 60, obezite oranı yüzde 30 olarak saptanmış.  Bu rakamlar, ülkemizde her 3 kişiden birinin obezite sorunu yaşadığını gösteriyor! Sağlık Bakanlığı’nın verilerine göre; 18 yaş altı nüfusta her 3 çocuktan 1’i ya obez ya da fazla kilolu. Bu da gelecekte obeziteye bağlı sorunların daha çok yaşanacağının işareti kabul ediliyor.

Obezite sağlığı ciddi şekilde tehdit ediyor!

Obezite, bireylerin sağlığını ciddi şekilde tehdit ediyor. Öyle ki obezite sorunu yaşayan bireylerde; diyabet, insülin direnci, hipertansiyon, inme ve kalp krizi gibi kalp damar hastalıkları daha sık görülüyor. Ayrıca, birçok kanser türünde risk artışı, uyku apnesi, yağlı karaciğer ve safra yolu hastalıkları, eklem ve kemiklerde mekanik problemler, infertilite (kısırlık), gebelik komplikasyonları, psikolojik rahatsızlıklar ile sosyal izolasyon gibi sorunlar da obeziteye bağlı olarak ortaya çıkabiliyor.

Küresel ekonomiyi de olumsuz etkiliyor!

Obezite, sadece bireylerin sağlığını değil, aynı zamanda küresel ekonomiyi de olumsuz etkiliyor. 2020 yılında obezite ile ilişkili sorunlara dünya çapında harcanan 1.96 trilyon doların, 2035 yılında 4.32 trilyon dolara çıkacağı öngörülüyor. Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. M. Temel Yılmaz, “Dolayısıyla obezite tedavisinde başarı oranlarının artırılması, hem bireysel sağlık hem de küresel ekonomik yük açısından büyük önem taşımaktadır” diyor.

Tedaviye dirençli obezite neden artıyor?

Obezite oranı hızla yükselirken tedavisinde büyük ilerlemeler kaydedildiğini söyleyen Prof. Dr. M. Temel Yılmaz, bu kez karşılarına çıkan ve  ‘tedaviye dirençli obezite’ olarak tanımlanan önemli bir soruna da dikkat çekerek şu bilgileri veriyor:

“Tedaviye dirençli obezitede görülen artışın üç önemli nedeni var; birinci neden, yeni kuşak zayıflatma ilaçlarının (GLP-1 analogları) reçetesiz ve kontrolsüz satılarak, hekim takibi olmaksızın kullanımıdır. Bu durum ilaca direnç, yetersiz etki veya zaman içinde etkinlikte azalmaya yol açmaktadır. Yani yeni zayıflatıcı ilaçların bilinçsiz kullanımı bir süre sonra ilaca duyarsızlık yapmaktadır. İkinci neden, zayıflama ameliyatlarının kontrolsüz ve endikasyonsuz uygulamaları sonucu bir süre sonra verilen kiloların geri gelmesidir. Üçüncü neden ise bilinçsiz diyet uygulamaları ve hatalı diyet reçetelerinin obeziteyi yeniden tetiklemesidir.”

Tedavi ancak multidisipliner ekipler ile mümkündür!

Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. M. Temel Yılmaz, obezitenin doğru ve hedefe yönelik tedavisinin ancak multidisipliner ekiplerle mümkün olabileceğine işaret ediyor. “Sürdürülebilir obezite tedavisinde, önce altta yatan medikal problemlerin doğru tespit edilmesi ve bu tespitler ışığında tedavinin hastaya özel planlanması esastır” bilgisini veren Prof. Dr. Temel Yılmaz, sözlerine şöyle devam ediyor: “Öncelikle tedaviye dirençli obezite hastalarının tedavi edilmesi amaçlanmaktadır.  Bunun için bir durum analizi yapılmakta, obezite ve obeziteye neden olan etkenlere dair risk haritası çıkarılmaktadır. Tedaviye ihtiyacı olan kişilerde önce obeziteye yol açan sağlık sorunlarının tespit edilmesi lazım. Bu nedenleri saptamak içinse biyokimyasal, radyolojik ve diğer ileri tetkiklerin yapılması gerekebilmektedir. Ardından bireyler tüm uzmanların hazır bulunduğu multidisipliner konseyde değerlendirilmekte ve objektif tedavi seçeneği önerileri ortaya konmaktadır.”

Türkiye’de 7 milyon kişi nadir hastalıkla yaşıyor

Türkiye’de 7 milyon kişi nadir hastalıkla yaşıyor

Kistik fibrozis, fenilketonüri ve SMA hastalığı gibi yenidoğan bebeklerde taranan, son zamanlarda bazılarının adını daha sık duyduğumuz nadir hastalıklar, tüm dünyada yaklaşık 7 bin hastalığı kapsıyor ve bu hastalıklar 300 milyon kişiyi etkiliyor. Nadir hastalık, 2 bin kişiden 1’inde veya daha az görülen hastalıkların tümünü içinde barındıran bir şemsiye terim olarak kullanılıyor. Yani bu hastalıkların bazıları 2 bin kişiden 1’inde görülse de bazı nadir hastalıklara milyonda 1 rastlanıyor. Bu hastalıkların içinde; nadir olanlar, ultra-nadir olanlar, hatta nano-nadir olan hastalıklar var. Hal böyle olunca adı “nadir” olsa da nüfusun yüzde 6 ila 8’ini etkiliyor.

Çok sayıda kişinin yaşamını etkileyen bu hastalıklara dikkat çekmek üzere her 4 yılda bir takvimlerde gördüğümüz 29 Şubat, bu özelliğinden dolayı Nadir Hastalıklar Farkındalık Günü için seçilmiş. Her yıl 28 ya da 4 yılda bir 29 Şubat’ta çeşitli farkındalık çalışmalarıyla toplumun dikkatinin nadir hastalıklara çekilmesi ve bilgilendirilmesi hedefleniyor. Nadir hastalıklarla ilgili Acıbadem Üniversitesi Nadir Hastalıklar ve Yetim İlaçlar Uygulama ve Araştırma Merkezi (ACURARE) Müdürü ve Çocuk Genetik Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Yasemin Alanay’dan bilgi aldık.

Prof. Dr. Yasemin Alanay

Prof. Dr. Yasemin Alanay

Çocukluk çağında tanı konuyor

Nadir hastalıkların yüzde 80’inin nedeni genetik olunca, hastaların neredeyse yarısını çocuklar oluşturuyor. Bu hastalıkların yüzde 95’inin tedavisi olmadığı için çocukların yüzde 30’u 5 yaşına gelmeden hayata veda ediyor. Hastaların yüzde 50’sine çocukluk çağında teşhis konulduğunu belirten Çocuk Genetik Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Yasemin Alanay, “Nadir hastalık görülen bireylerde tanı süreci bazen yılları alıyor, bu süreçte hastaların farklı branştan pek çok hekime görünmesi gerekebiliyor, bazı hastalarda tanı geç konulduğu için de tedavi şansı ortadan kalkıyor. Ayrıca çoğu nadir hastalığın tedavisi bulunmuyor. Bu nedenlerle ne yazık ki nadir hastalıkla dünyaya gelen her 10 çocuktan 3’ü beş yaşından önce hayatını kaybediyor” diyor. Bir yaş altındaki çocuk ölümlerinin yüzde 35’i yine bu nadir hastalıklardan kaynaklanıyor.

Akraba evlilikleri bu çekinik kalıtılan nadir hastalıkları artırıyor

Ülkemizde yaklaşık 6-7 milyon kişinin nadir hastalıklara sahip olduğu tahmin ediliyor. Erken tanı ve tedavi uygulanmadığı durumda çoğu nadir hastalık metabolik, kronik ve hatta ölümcül şekilde ilerleyebiliyor. Nadir hastalıkların yüzde 80’inin genetik faktörlerden kaynaklandığına dikkat çeken Prof. Dr. Yasemin Alanay, “Nadir hastalıklarda genetik nedenler ilk sırada. Tüm hastalıkların ancak yüzde 20’si çevresel ya da bilinmeyen nedenlere bağlı olarak gelişiyor. Yüzde 80’inin genetik olması, akrabalar arasında olan evlilik sonucu çocukların bu hastalıklarla karşılaşma olasılığını yükseltiyor. Maalesef ülkemizde akraba evliliği yüzde 21, yani her 5 evlilikten biri akraba evliliği. Bu yüksek oran anne babanın taşıyıcılığı nedeniyle ortaya çıkan nadir hastalıkların sıklığını artırıyor. Bunun sonucunda da genetik geçişli ve çekinik olarak kalıtılan hastalıklara ülkemizde Avrupa ve ABD’den daha çok rastlanıyor” diyor.

Tedavide “Yetim İlaç” kullanılıyor

7 binden fazla hastalığı kapsayan nadir hastalıklar, farklı kişilerde ve aynı ailenin farklı üyelerinde bile farklı seyir izleyebiliyor. Tedavisi olan ancak nadir olduğu için pahalı ilaçların kullanılması gereken durumlarda aileler özel bakım ve tedavi yöntemlerine, ilaçlara, sarf malzemelerine, özel besinlere ve tıbbi cihazlara ulaşmakta güçlük çekiyor. Araştırma-geliştirme süreçlerinin ise oldukça uzun, zor ve maliyetli olması nedeniyle nadir hastalık ilaçları “Yetim İlaç” olarak adlandırılıyor. Çoğu yurtdışında üretilen bu ilaçların ruhsatlı olmayanları ancak Türk Eczacıları Birliği (TEB) aracılığıyla hastalara ulaştırılıyor.

Nadir Hastalıklar Merkezi ve İSTisNA Platformu kuruldu

Nadir hastalıklar, tek başına ele alındığında nadir oldukları için bilimsel veri az, çalışmalar kısıtlı, tanı ve tedavi yöntemleri ise büyük oranda eksik. Bu nedenle  nadir hastalığa sahip bireylerin önemli bir kısmında hastalıklarına yol açan sebeplerin belirlenemediğine ve tanıların konulamadığına dikkat çeken Prof. Dr. Yasemin Alanay; nadir hastalıklara sahip bireylerin tanı alana kadar sağlık sistemleri içinde birçok tetkikten geçirilmesinin ve hatta yanlış tedavi uygulamalarına maruz bırakılmasının hem ciddi bir halk sağlığı sorunu hem de sağlık ekonomisi için ciddi bir kayıp yarattığını vurguluyor.  Acıbadem Üniversitesi bünyesinde 2017 yılında kurulan “Nadir Hastalıklar ve Yetim İlaçlar Uygulama ve Araştırma Merkezi-ACURARE” ile nadir hastalıklar ve bu hastalıkların tedavisinde kullanılan yetim ilaçlar alanında tanı ve tedavi olanaklarının iyileştirilmesini, bilimsel ve klinik araştırmaların artırılmasını, hastaların yaşam kalitesinin yükseltilmesini ve katılımlarının sağlanmasını, var olan kaynakların geliştirilmesini ve daha verimli kullanılmasını amaçladıklarını belirten  Prof. Dr. Yasemin Alanay, sözlerine şöyle devam ediyor: “Bu amaca yönelik olarak 2022 yılında İstanbul Kalkınma Ajansı (İSTKA) tarafından desteklenen, Acıbadem Üniversitesi ve ACURARE yürütücülüğü ve İstanbul Üniversitesi ortaklığı ile “İStanbul Tanısız ve NAdir Hastalıklara Çözüm Platformu-İSTisNA” Projesi, tasarlandı. Biyobanka, çevrimsel araştırmalar ve tanısız hastalıklar programı gibi tanı ve tedaviye ışık tutabilecek faaliyetleri bünyesine katarak ve yoğun eğitim faaliyetleri, farkındalık ve yaygınlaştırma çalışmaları ile sosyal yönden de destek olabilecek bir platform kurulmasını amaçlamaktadır. Platform; tanısız ve nadir hastalıklar alanında hasta ve hasta dernekleri, bilim insanları, kamu kuruluşları ve toplumun geneline yönelik sağlık sistemi organizasyonunun sağlanması, bu alanda araştırma faaliyetlerinin artırılması ve bu faaliyetleri gerçekleştirecek paydaşları bir araya getirme, ulusal ve uluslararası biyobankaların entegrasyonu ve yine bu alanda bilim insanlarının yetiştirilmesine yönelik çalışmalar gerçekleştirmeyi hedeflemektedir. Bunlara ek olarak ülkemizde nadir hastalıkların ekonomik yükünün tespiti için örnek hastalıklar seçilerek, tanı, tedavi ve idame süreçlerinde ortaya çıkan ekonomik yükün belirlenmesi amaçlanıyor. Ayrıca bu çalışma ve araştırmalardan elde edilecek bulgular ile orta vadede yetim ilaç çalışmalarına da destek sağlanması planlanmaktadır”

Çocuk Genetik Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Yasemin Alanay bazı nadir hastalıklar hakkında şu bilgileri veriyor.

Prof. Dr. Yasemin Alanay

Saçları ve kirpikleri de beyaz!

Albinizm: Cildimizin, kaş, kirpik ve göz rengimizi belirleyen genetik özelliklerimiz. Anne babadan alınan özelliklere renk veren ise melanin pigmentleri. Albinizm hastalarında melanin pigmenleri oluşmuyor. Dolayısıyla bembeyaz bir cilt, beyaz kirpik ve kaşlarla dünyaya geliyorlar. Melanin pigmentlerinin olmaması onları güneş ışınlarına karşı hassas hale getiriyor, dikkat edilmezse cilt kanserine yakalanma oranları yükseliyor.

Çok Semptom bir Sendrom

CHARGE Sendromu: Kolobom, kalp problemleri, arka burun deliklerinin kapalı olması, Büyüme ve gelişme geriliği, genital organ anomalileri, kulak anomalileri gibi çoklu semptomlarla seyreden ve adını da bu semptomların baş harfinden alan nadir bir hastalık. CHD7 genindeki mutasyonlar genelde ilk kez ve tesadüfen ortaya çıkıyor. Bebeklik döneminde ortaya çıkan pek çok sağlık sorunu hayati tehlikelere neden olabiliyor.

Sinir ucu tümörleri

Nörofibromatozis: Dünya genelinde yaklaşık olarak 3000 kişide bir görülen bu hastalığın farklı tipleri, farklı şiddette gözlenir ve kesin bir sıklık vermek zordur. NF’nin en sık görülen belirtileri arasında deri lekeleri, tümörler, kemik anomalileri, optik sinir gliomu, nörofibromlar ve diğer nörolojik semptomlar yer alır. Tanı yöntemleri klinik muayene ve genetik testlere dayanmaktadır, ancak bilinen bir tedavisi yoktur.

Yaşamı tehdit ediyor

Spinal müsküleratrofi (SMA): Süt çocukluğu döneminde yaşamı tehdit edebilecek kadar ağır olan hastalığın nedeni omurilik ön boynuz hücrelerinin ilerleyici kaybı olarak açıklanıyor. Başlıca belirtisi ilerleyici kas güçsüzlüğü olan ve 10 binde bir görülen bu hastalığın bilinen bir tedavisi bulunmuyor.

Vosoritide tedavisi ile boy kısalığının şiddeti azalıyor!

Akondroplazi: Orantısız şiddetli boy kısalığına neden oluyor, 20 binde bir görülüyor. Bebeklikte hidrosefali, ani felce ve hatta ölüme neden olabiliyor. Büyürken sık kulak iltihabı, boy kısalığının yarattığı fiziksel güçlükler yaşam kalitesini etkiliyor. Yakın zamanda ilaç tedavisi ile kemik uzaması sağlanıyor.

En sık görülen genetik hastalıklardan biri

Kistik Fibrozis: Kalıtsal hastalıklar içinde en sık görülenler arasında yer alıyor. Tekrarlayan akciğer enfeksiyonları, ishal-beslenme bozukluğu ve pankreas yetmezliğiyle ilerliyor. Henüz kesin bir tedavisi bulunmasa da yoğun destek tedavisiyle hasta yetişkin yaşlara kadar hayatına devam edebiliyor.

Her lokmalarını özenle seçmeleri gerekiyor

Fenilketonüri: Fenilalanin isimli aminoasidin metabolize edilmesini sağlayan enzimin eksikliği sonucu oluşan bir hastalık. Ülkemizde 4 bin 500 kişiden birinde rastlanıyor. Yaşam boyu diyet ve takip gerektiriyor. Uygun tedavi uygulanmadığı takdirde ağır zihinsel engele neden olabiliyor. Bu nedenle hastaların her bir lokmalarını özenle seçmeleri gerekiyor. Günümüz tıp teknikleriyle doğum öncesi tanı konulabiliyor.

Serebral Palsi’nin (beyin felci) önemli sinyalleri!

Serebral Palsi’nin (beyin felci) önemli sinyalleri!

Halk arasında ‘beyin felci’ olarak adlandırılan Serebral Palsi, çocukların beyninde görülen hasar nedeniyle kas ve vücut hareketlerinin etkilenmesiyle ortaya çıkıyor. Ülkemizde yaklaşık her 1000 çocuktan 5’ini etkileyen Serebral Palsi hastalığının tedavisinde erken teşhisin son derece önemli olduğunu vurgulayan Acıbadem Üniversitesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Anabilim Dalı Başkanı ve Acıbadem Altunizade Hastanesi Çocuk Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Memet Özek, beyin hasarı ortadan kaldırılamasa da, bu sayede her hastaya yönelik farklı tedavi hedefleri ve farklı tedavi seçenekleri ile çocukların ileride başkasına bağımlı yaşamaktan kurtulabildiklerini söylüyor. Prof. Dr. Memet Özek, hastalığa karşı toplumsal farkındalık yaratılması amacıyla tüm dünyada etkinlikler düzenlenen 6 Ekim Dünya Serebral Palsi Günü kapsamında, Serebral Palsi hakkında bilinmesi gereken 3 önemli noktayı anlattı, ebeveynlere önemli tavsiyelerde bulundu.

Pause Dergi

Prof. Dr. Memet Özek

Bu belirtilere dikkat!

Serebral Palsi’nin beyinde oluşmuş bir hasar nedeniyle geliştiğini, bu nedenle erken dönemde fark edilebildiğini belirten Prof. Dr. Memet Özek şöyle konuşuyor: “Bebekte/çocukta fark edilecek şey; doğal hareketlerdeki farklılıktır. Hastaların yüzde 30’unda hipotoni denilen aşırı gevşeklik vardır. Yani; bebeği soyup yatağa koyduğunuzda kol ve bacak hareketleri çok sınırlıdır, kendisi istemli hareket ettiremiyordur, pelte halindedir. Yüzde 60’ında ise tam tersi spastise ile kendini belli eder. Yani kas kıvamındaki sertlik nedeniyle çocuğun hareketleri kısıtlanmaktadır. Beyin dokusu uzuvlara istediği yumuşaklıkta hareketi yaptıramamaktadır. Bu sorunlar genellikle 5-6 aylıkken fark edilir. Olguların yüzde 10’unda da istemsiz hareketler gözlenir. Bir önemli nokta da; çocuğun gelişme evrelerinin geç kalmasıdır. Örneğin; bir bebek 3 ayın sonunda başını iyi kontrol edebilmeli, 5-6 aylıkken destekli oturabilmeli, 7-8 aylıkken kendi başına oturabilmelidir. Bunlar olmuyorsa hastalıktan şüphelenilmelidir. Ayrıca emme bozukluğu, aşırı uyku ilk 2 ayda görülen tipik belirtilerdendir. Yine el parmaklarının açılmamış yumruk şeklinde olması ve nedensiz yere geceleri aşırı ağlama da en sık görülen belirtilerdendir. Bu belirtiler varsa Serebral Palsi’den şüphelenilmeli, mutlaka konunun uzmanına başvurulmalıdır.”

Doğru tanı koyulması için!

Hastalığa özellikle ilk 6 ayda tanı konulması, tedaviden başarılı sonuç alınmasında kritik önem taşıyor. Serebral Palsi’ye zamanında doğru tanı konulmasının bir ekip işi olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Memet Özek “Hastayı izleyen ekibin uyanık olması, gerçek anlamda, güvenilir tanı konulması için şüpheli olan bebeklere MR tetkiki yapılması gerekir. MR günümüzde beyin dokumuzu en ayrıntılı gösteren radyolojik tetkiktir. Örneğin; özellikle 30 haftadan erken doğmuş prematüre bir bebek ya da erken dönemde beyin kanaması geçirmiş bir bebek Serebral Palsi için çok kuvvetli adaylardır. Bu nedenle mutlaka MR çekilmesi gerekir” diyor.

Pause Dergi

İlk 3 yaş kritik önem taşıyor!

Serebral Palsi tümüyle tedavi edilemese de doğru ve zamanında planlanmış bir tedavi ile çocukların ileride başkasına bağımlı olmadan yaşamaları sağlanabiliyor. “Tedaviye erken başlanması çok önemlidir. Biz özellikle yenidoğan döneminde ciddi risk altında olan bebeklere küvez içinde dahi rehabilitasyon çalışmasına başlıyoruz. Fizyoterapi ve cerrahi yöntemlerle çocuğun hareket kabiliyetinin ve becerilerinin gelişmesi sağlanabiliyor” diyen Prof. Dr. Memet Özek tedavinin ilk adımını ‘fizik tedavi’nin oluşturduğunu söylüyor. Çocuklarda 3 yaşına kadar beyin gelişiminin büyük ölçüde tamamlandığını, bu nedenle ilk 3 yılda yapılacak olan fizik tedaviden büyük fayda sağlanabildiğini vurgulayan Prof. Dr. Memet Özek şöyle konuşuyor: “İlk 3 yaş içerisinde beynin şekil değiştirme özelliğinden faydalanmak gerekiyor. Erken dönem rehabilitasyon sayesinde, beyindeki hasar görmüş hücrelerin görevleri, çevredeki hücrelere öğretilebiliyor. Ancak rehabilitasyon yöntemleri yetersiz kalırsa zaman kaybetmeden cerrahi girişimlerin uygulanması gerekiyor. Aksi takdirde çocuk başkasına bağımlı olmadan hareket edemez hale gelebiliyor.”

Dikkat! Yedikleriniz beyninizi zehirleyebiliyor!

Dikkat! Yedikleriniz beyninizi zehirleyebiliyor!

Dikkat, dil, düşünme, problem çözme ve daha pek çok beyinsel işlev… Vücudumuzdaki tüm fonksiyonlarla etkileşen gizemli ve karmaşık bir organ olan beynin incelendiği çalışmalar, doğru beslenmenin beyin sağlığı üzerindeki etkilerini her geçen gün daha fazla ortaya koyuyor. Acıbadem Üniversitesi Nöroloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi ve Acıbadem Taksim Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Öğretim Üyesi Mustafa Seçkin “Bilimsel çalışmalarda, beyinde sinir dokularının iltihaplanması sonucunda Alzheimer hastalığına yatkınlığın arttığı gösterilmiştir. Bu iltihaplanmaya (kronik nöroenflamasyon) neden olan ana faktörlerden biri de yanlış beslenmedir” diyor. Dr. Öğretim Üyesi Mustafa Seçkin, sağlıklı bir beyin için öne çıkan besinleri ve ‘sessiz katil’ olarak adlandırılan etkenleri anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Adeta büyük bir fabrika gibi çalışan ve vücudumuzdaki tüm fonksiyonları kontrol eden insan beyninin 80 milyardan fazla sinir hücresinden (nöron) oluştuğunu biliyor muydunuz? Ya her bir nöronun diğer nöronlarla iletişim kurmak için milimetreden küçük kablolara benzeyen çok sayıda uzantılarının (aksonlar ve dendritler) olduğunu? Henüz gün yüzüne çıkarılamamış sayısız özelliği olan bu karmaşık ve gizemli organa yönelik bilim insanlarının çalışmaları hızla devam ederken, Acıbadem Üniversitesi Nöroloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi ve Acıbadem Taksim Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Öğretim Üyesi Mustafa Seçkin “Bu kadar karmaşık bir biyolojik yapının iyi çalışması için gerekli olan yapıtaşları bir-iki besinden sağlanamayacağı gibi, her bireyin ihtiyaç duyduğu beslenme şekli ve gıda takviyeleri de yaş, cinsiyet, aile öyküsü, hastalıklar hatta mesleği de göz önünde bulundurularak belirlenmelidir. Beyin sağlığı için doğru beslenme alışkanlığını düzenli egzersiz ve iyi bir uyku düzeni ile de desteklemedikçe yararı sınırlı olacaktır” diyor.

Acıbadem Üniversitesi Nöroloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi ve Acıbadem Taksim Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Öğretim Üyesi Mustafa Seçkin

Dr. Öğretim Üyesi Mustafa Seçkin

Gluten Alzheimer hastalığını tetikleyebiliyor!

Ülkemizde son yıllarda Alzheimer hastalarının sayısı artarken, bu artışın bir nedeninin de sağlıklı beslenme alışkanlıklarından uzaklaşılıp endüstriyel olan işlenmiş ürünlere yönelimin ve tarım ürünlerinde pestisit (böcek ilacı) kullanımının artması olduğunu belirten Dr. Mustafa Seçkin “Son yıllarda yapılan çalışmalar; beyinde sinir dokularının iltihaplanması (kronik nöroenflamasyon) sonucu Alzheimer hastalığına yatkınlığın arttığını, bunun ana nedenlerinden birinin de yanlış beslenme olduğunu, buğday, çavdar, yulaf gibi tahıllarda bulunan ‘gluten’ adı verilen bir proteinin kronik nörolojik enflamasyonda rol aldığını göstermiştir. Gluten özellikle genetiği değiştirilmiş buğday ile üretilmiş ve rafine edilmiş unlarda daha yoğun miktarda bulunurken, buğdayın anavatanı olan Anadolu’da üretilen Siyez, Karakılçık, Kavılca gibi buğday türlerinde daha düşük miktarda bulunmaktadır. Çölyak tanısı olmasa dahi bireylerin diyetlerinde gluten kısıtlamasına gitmeleri ve mümkünse ata tohumdan üretilmiş ve rafine edilmemiş unları tüketmeleri önerilmektedir” diyor.

Şeker, un, tuz üçlüsünden kaçının!

“Üç beyaz” olarak adlandırılan rafine edilmiş tuz, şeker ve un tüketiminin de Alzheimer hastalığı açısından riski artıran gıdalar olarak kabul edildiğini belirten Dr. Mustafa Seçkin “Beslenme yalnızca beynimize ve vücudumuza ‘yakıt’ sağlamak için yapılmamalı. Tıpkı kışın fosil yakıtları ile ısıtılan evlerde, sobadaki yanma işleminin “yan ürünlerini” içeren dumanların hava kirliliği oluşturarak bizleri zehirlemesi gibi bedenimize sunduğumuz kötü yiyeceklerin de bizleri doyurup “ısıtsalar” dahi ortaya çıkan yan ürünler aracılığı ile bedenimiz ve beynimiz için birer zehire dönüşebileceklerini unutmamak gerekir” uyarısında bulunuyor.

Bu yağlara ve işlenmiş ürünlere dikkat!

Yapılan çalışmaların; palm yağı, işlenmiş süt ürünleri ve kırmızı ette bulunan yağlar, hazır atıştırmalıklar ve kızartmalarda bulunan trans yağların oldukça zararlı olduğunu ortaya koyduğunu söyleyen Dr. Mustafa Seçkin; mısır yağı, ayçiçek yağı ve kanola yağı gibi linoleik asit içeren yağların da yüksek ısıda pişirildiğinde hücre hasarına neden olabildiğini vurguluyor. Dr. Mustafa Seçkin “Bu moleküller ‘Silent Killer’ yani ‘Sessiz Katil’ olarak da adlandırılmışlardır. Ayrıca, kızarmış ürünler, hazır gıdalar, patates cipsleri, hazır kekler, şekerli-kakaolu kremalar gibi pek çok üründe bu zararlı yağlar yoğun miktarda kullanılmaktadır” diyor. Alzheimer hastalarının beyinlerinin sağlıklı bireylere göre daha “asidik” yapıda olduğunu belirten Dr. Mustafa Seçkin, vücudun pH dengesini asidite lehine bozacak kırmızı et, doğal olmayan yemlerle beslenmiş çiftlik balığı, tahıl, alkol, gazlı ve şekerli içecekler ve enerji içeceklerinden de kaçınılması gerektiğini söylüyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Beyin dostu besinler

Soğuk sıkım sızma zeytinyağı başta olmak üzere, deniz ürünleri, badem, fındık, ceviz, çiya tohumu, avokado ve semiz otu gibi omega-3 içeren besinlerin ise tam tersine Alzheimer hastalığı üzerindeki iyileştirici etkileri olduğuna ve unutkanlığı azalttığının kanıtlandığına dikkat çeken Nöroloji Uzmanı Dr. Mustafa Seçkin şöyle konuşuyor: “Mevsim sebze ve meyveleri, olta balığı, karnabahar, brokoli, lahana, sarımsak, soğan, zencefil, limon gibi ürünlerin özellikle tüketilmesi önerilmektedir. Sinir hücrelerinin fonksiyonlarını yerine getirebilmeleri için E ve D vitaminlerini ve B vitamin kompleksini içeren besinler günlük diyete dahil edilmeli, hekim önerisiyle gerektiğinde dışarıdan takviye olarak alınmalıdır.”

Kırmızı şarap efsanesi yanlış!

Toplumda ‘kırmızın şarabın Alzheimer hastalığına olumlu etkileri olduğu’ yönündeki düşüncenin ise yanlış olduğunu belirteren Dr. Mustafa Seçkin “Yapılan biyokimyasal çalışmalar; kırmızı şarapta bulunan resveratrol adlı maddenin antioksidan özelliklerinin olduğunu ancak insan vücudunda antioksidan etkilerin oluşabilmesi için günde 500 ila 2000 miligram resveratrol tüketilmesi gerektiğini göstermektedir. Bir kadeh kırmızı şarapta bir miligramın bile altında resveratrol bulunduğunu düşünürsek Alzheimer hastalığından koruyacak kadar antioksidan etki yaratacak dozlara çıkabilmek için günde 50-100 şişe şarap içilmesi gerekir ki böyle bir tüketim mümkün değildir. Dolayısı ile kırmızı şarabın düzenli olarak tüketilmesinin Alzheimer hastalığına karşı bilimsel olarak kanıtlanmış bir faydası yoktur” diyor. Nöroloji Uzmanı Dr. Mustafa Seçkin diyet planlaması yapılırken kişiye özel düzenlemelerin olması gerektiğini, tek bir diyet tipinin herkes için yararlı olamayacağı gibi, bulunulan coğrafyaya özgü yararlı besinlerin diyetisyenler ve gerekirse klinisyenler gözetiminde diyete eklenebileceğini söylüyor.

Dil bozukluğu demans belirtisi olabilir mi?

Dil bozukluğu demans belirtisi olabilir mi?

Son günlerde en çok konuşulan hastalıklardan biri, ünlü oyuncu Bruce Willis’in artık aktörlüğü sürdüremeyecek olmasına yol açan Primer Progresif Afazi (PPA) hastalığı oldu. Çağın korkulan hastalığı demansın görece daha az görülen bir alt tipi olan Primer Progresif Afazi, beynin dil fonksiyonlarından sorumlu alanlarındaki ilerleyici hasara bağlı olarak gelişiyor ve kişinin günlük yaşam aktivitelerini etkiliyor. Acıbadem Üniversitesi Nöroloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi ve Acıbadem Taksim Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Öğretim Üyesi Mustafa Seçkin “En sık demansa yol açan hastalık Alzheimer hastalığı olduğundan ve Alzheimer hastalığının en sık görülen belirtisi de unutkanlık olduğundan dolayı demans eşittir unutkanlık tarzında genel bir algı söz konusudur. Oysa ki demansın tek belirtisi unutkanlık olmadığı gibi bazı demans hastalarında belirgin unutkanlık olmaksızın bilişsel etkilenme görülebiliyor. Dil bozuklukları yani “afazi” de bu belirtilerden biri olabiliyor” diyor. Nöroloji Uzmanı Dr. Öğretim Üyesi Mustafa Seçkin, Primer Progresif yani ilerleyici Afazi hastalığının 3 önemli belirtisini anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Dr. Mustafa Seçkin

  • Dil ve iletişim becerilerinde bozulma!

Demans, bilişsel fonksiyonlarda ilerleyici bozulma ile karakterize bir hastalıktır. Bilişsel fonksiyonlar deyince kast edilen bellek, dikkat, yürütücü işlevler (hesaplama, karar verme, muhakeme vb), görsel-mekansal işlevler (obje ve yüz tanıma, yön bulma vb) ve dil fonksiyonlarıdır. En sık demansa yol açan hastalık Alzheimer hastalığı olduğundan ve Alzheimer hastalığının en sık görülen belirtisi de unutkanlık olduğundan dolayı ‘demans eşittir unutkanlık’ tarzında genel bir algı söz konusudur. Oysa ki demansın tek belirtisi unutkanlık olmadığı gibi bazı demans hastalarında belirgin unutkanlık olmaksızın bilişsel etkilenme görülebilir. Dil bozuklukları yani “afazi” de bu belirtilerden biri olabilir. Dil bozukluğunun ön planda olduğu demans tipine Primer Progresif Afazi (PPA) adı verilir. PPA hastalarında dil ve iletişim becerilerinde bozulma ön plandadır.

  • ‘Tam da dilimin ucunda’ ve ‘şey’ kelimelerinı sık kullanmaya başlama!

Bazı hastalarda konuşma akıcı gibi görünse de anlamsız kelimeler kullandıkları için söyledikleri anlaşılmaz. Bu hastalar duydukları veya okudukları kelimeleri de anlamakta zorlanırlar. Örneğin; yemekte “ekmek ister misin” diye sorulduğunda “ekmek ne?” diye yanıt verebilirler. Bir grup hastada ise belirgin anlama bozukluğu olmayabilir ama bu hastalarda konuşma akıcılığı bozulmaya başlar, hatta dilbilgisi hataları görülebilir. Adeta Türkçe’yi yeni öğrenen bir yabancı gibi konuşmaya başlayabilirler. Son yıllarda tanımlanan yeni bir hasta grubunda ise anlama da dilbilgisi de korunduğu halde kelime-bulma güçlüğünün ön planda olduğu gösterilmiştir. Bu hastalar özellikle hastalığın erken dönemlerinde söyleyecekleri kelimeler akıllarına gelmediğinde “tam da dilimin ucunda” diyebilirler veya “şey” kelimesini eskiye oranla daha sık kullanmaya başlayabilirler.

Pause Sağlık, Pause Dergi

  • Anksiyete ve duygudurum bozuklukları artıyor!

Nöroloji Uzmanı Dr. Öğretim Üyesi “PPA hastalarında en çok dil fonksiyonları etkilenir ancak hastalık ilerledikçe diğer bilişsel fonksiyonları da etkilemeye başlar. Yakın zamanda Cognitive and Behavioral Neurology Dergisi’nde yayınlanan bir çalışmamızda; PPA hastalarındaki sözel bellek bozukluklarını gösterdik. Ancak aynı hasta grubunda görsel bellek fonksiyonları korunmuştu. Bu da tipik Alzheimer hastalığı ile PPA’nın ayrıldığı konulardan birisi. Hastalık ilerlese de PPA hastalarında görsel bellek fonksiyonları geç döneme kadar korunabiliyor. Bazı hastalarda özellikle dikkat ve yürütücü işlev bozuklukları gelişebiliyor. Bir başka çalışmamızda ise; PPA hastalarında ciddi düzeyde anksiyete, ilgisizlik, kayıtsızlık ve sinirlilik ile karakterize duygudurum bozuklukları olabileceğini gösterdik” diyor. Dil ve iletişim problemlerinin yanı sıra, hastalığın neden olduğu nöropsikiyatrik bozukluklar da afazi hastasına bakımveren aile bireyleri için ciddi sıkıntılar oluşturabiliyor.

Kelime bulma güçlüğü ‘basit unutkanlık’ olarak görülüyor, ama!

Nöroloji Uzmanı Dr. Öğretim Üyesi Mustafa Seçkin, dünyada ve ülkemizde hastalığın erken tanısı ve tedavisi ile ilgili çalışmaların hızla devam ettiğini belirterek şöyle konuşuyor: “Primer Prograsif Afazi hastalığını ortadan kaldıracak veya ilerlemesini durduracak bir tedavi henüz mevcut değil. Ancak yeni ilaç çalışmaları beyinsel hasarı yavaşlatma konusunda umut vermektedir. Kullanıma geçildiğinde PPA hastaları da tıpki Alzheimer hastaları gibi bu ilaçlardan yararlanabileceklerdir. Ayrıca, erken evrelerde başlanan dil-konuşma terapileri hastaların ietişim becerilerini daha uzun süre korumalarını sağlayabilmektedir. Ancak belirgin unutkanlık yakınmaları olmadığı için veya afazinin erken belirtisi olan isimlendirme ve kelime-bulma güçlüğü ‘basit unutkanlık’ olarak değerlendirildiği için PPA hastalarının bir nöroloji uzmanına başvurmakta gecikiyor. Oysa kişinin dil ve iletişim becerilerindeki gerilemesi konusunda farkındalık oluşması, demans hastalığının erken dönemde tespit edilmesi için de yararlı olacaktır.”

Her 10 kadından biri bu hastalıkla uğraşıyor!

Her 10 kadından biri bu hastalıkla uğraşıyor!

Ülkemizde yaklaşık 2 milyon kadında görülen endometriozis hastalığı günümüzde giderek yaygınlaşıyor. Toplumsal farkındalık yetersiz olduğundan kadınsal hastalıklarda hekime başvurmak yerine çoğunlukla internetten ya da arkadaşlardan bilgi edinilmesine, son iki yıldır devam eden Covid-19 pandemisi sürecinde hastaneye gitme endişesi de eklenince hastalık daha da ileri seviyeye ulaşabiliyor. Acıbadem Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Ana Bilim Dalı Başkanı ve Acıbadem Maslak Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum, Jinekolojik Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Mete Güngör, Mart ayı Endometriozis Farkındalık ayı kapsamında yaptığı açıklamada, üreme çağındaki her 10 kadından birinin kapısını çalan endometriozis hastalığı hakkında bilinmesi gereken 6 önemli noktayı anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Prof. Dr. Mete Güngör

Bu sinyallere dikkat!

Rahmin iç duvarını döşeyen dokunun rahim dışında bulunması olarak tanımlanan endometriozis, bazı hastalarda hiçbir belirti vermeden sinsice ilerlerken; çoğu hastada ise kronik karın ağrısı başta olmak üzere, özellikle adet döneminde şiddetli ağrı ve aşırı kanamaya, ağrılı ilişkiye neden oluyor. Endometriozis bağırsakları etkilemişse; ağrılı dışkılama, mesaneyi etkilemişse kanlı idrar ve yanma şikayeti görülüyor. Üreme organlarında meydana getirdiği hasarlar ise kısırlığa yol açabiliyor.

Başka hastalıklarla karışabiliyor!

Halk arasında ‘çikolata kisti’ olarak bilinen endometriozis pek çok hastalıkla benzer şikayetlere yol açabildiği için, hastalar çoğunlukla bu ağrıların endometriozisten kaynaklandığını bilmiyor ve farklı branşlarda bir çok doktora başvurarak zaman kaybedebiliyor. Örneğin; toplumda çok sık görülen bel ve sırt ağrıları, sürekli yorgunluk, karın ağrısı, karında şişkinlik ve gaz gibi sorunlar endometriozisten kaynaklanabiliyor.

Anne olmayı engelleyebiliyor!

Endometriozisin kısırlığa neden olduğu halen tartışılan bir konu. Prof. Dr. Mete Güngör Her endometriozis hastalığı kısırlığa yol açmaz. Bazı hastalar kendiliğinden gebe kalabiliyor ama endometriozis odakları özellikle tüplerde, yumurtalıklarda tıkanıklıklar ve yapışıklıklara yol açarak kısırlığa neden olabiliyor. Ayrıca endometriozis odaklarından salgılanan bazı maddeler de yumurta ve spermin döllenmesine veya rahim içerisine yerleşmesine engel olabiliyor. Yapılan çalışmalarda ‘çocuğum olmuyor’ diyerek hekime başvuran kadınlarda yüzde 15-55 oranında endimetriozis olduğu tespit edilmiştir” diyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Tedavisi tanısından daha kolay!

Endometriozis kadınlarda miyomlardan sonra en sık görülen iyi huylu bir hastalık olmasına karşın çoğunlukla böyle bir hastalığın varlığı bilinmediğinden birçok kadın regl ağrılarının normal bir durum olduğunu ve bununla yaşamak zorunda olduğunu düşünüyor. Yol açtığı şikayetler sıklıkla başka hastalıklarla da karıştığından tanısı 10 yılı bulabiliyor. Jinekolojik Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Mete Güngör “Genç kızlarda da görülen endometriozis yıllarca tanı konulamadığından çoğunlukla ilerlemiş durumda karşımıza çıktığı için tedavisi daha kompleks bir hale gelebiliyor. Endometriozisin tedavisi; hastalığın seviyesine, semptomlara ve hastanın çocuk sahibi olmak isteyip istemediğine göre değişebiliyor. İlaç tedavisi, ameliyat ya da her iki yolla birden tedavi edilebiliyor” diyor.

Kansere neden olabiliyor!

Yapılan bilimsel çalışmalar; Yumurtalık (Over) kanserinin, endometriozisi olan hastalarda daha sık görüldüğünü ortaya koyuyor. Prof. Dr. Mete Güngör “Her endometriozis kistini ameliyat etmiyoruz. Hastanın şikayeti yoksa, kist 5 cm’den küçükse ve hasta genç ise bu kistleri bir süre takip edebiliriz. Çünkü bu hastalık yüzde 10-30 oranında tekrarlayabilir. Bu nedenle ameliyat edeceksek önemli bir nedenimiz olmalıdır” derken, ameliyat gerektiren durumları ise şöyle açıklıyor: “Şiddetli ağrı, tedaviye rağmen gebe kalamamak ve kanser açısından şüpheli görüntü durumunda ameliyat gerekir. Özellikle 40-50 yaş arasında ortaya çıkan endometriozis kistleri kanserin habercisi olabildiğinden ameliyat edilerek patolojik incelemelesi yapılmalıdır.”

Bu etkenler endometriozis riskini artırıyor!

Prof. Dr. Mete Güngör, hastalık riskinin ailesinde endometriozis olanlarda diğerlerine göre 6 kat daha fazla görüldüğünü vurgulayarak, diğer risk unsurlarını şöyle sıralıyor: “İlk adet kanamasının 11 yaşından önce olması, 27 günden kısa aralıklarla adet olmak, adetin 7 günden uzun sürmesi, hiç gebe kalmamış ve doğurmamış olmak, yüksek düzeyde östrojene maruz kalmak, normal adet döngüsünü engelleyen yapısal anomalilerin varlığı, yakın akrabalarda görülmesi, sağlıksız beslenme, özellikle et ağırlıklı, sebzeden yoksun ve yağlı beslenme, aşırı kafein tüketimi endometriozis için diğer risk faktörleri olarak kabul edilmektedir.”

Pandemide obezite hızla yaygınlaşıyor!

Pandemide obezite hızla yaygınlaşıyor!

Modern çağın en önemli sağlık sorunlarından biri olan obezite dünyada olduğu gibi ülkemizde de hızla yaygınlaşıyor. Acıbadem Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi ve Acıbadem Maslak Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Tayfun Karahasanoğlu, özellikle son iki yıldır Covid-19 pandemisinden dolayı evde geçirilen sürenin artması, fiziksel hareketsizlik ve sağlıksız beslenme nedeniyle obezitenin çocuk ve yetişkin her yaştan kişiyi çok daha fazla tehdit eder hale geldiğini söylüyor. Obezite cerrahisi hakkında toplumda doğru sanılan bazı yanlışların da bu hastalığın görülme sıklığının artmasına yol açtığını belirten Prof. Dr Tayfun Karahasanoğlu, doğru bilinen 9 yanlışı anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Prof. Dr. Tayfun Karahasanoğlu

Ben kilomla barışığım, ameliyata hiç gerek yok. Hele pandemide asla!: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Obezite yaşam süresini ve yaşam kalitesini belirgin olarak düşürür. Üstelik obez olan ya da obeziteye bağlı diyabet veya kardiyovasküler hastalığı olan bir hasta Covid-19 olduğunda sonuçlar çok daha kötüdür. Bu nedenle bu hastalardaki tedavi doğru bir zamanlamayla multidisipliner bir ekip tarafından doğru yöntemle gerçekleştirilmelidir.

Obezite sadece estetik bir sorundur: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Bazı insanlara göre obezite sadece estetik bir sorundur. Bu çok yanlış bir düşüncedir. Çünkü obezite çok ciddi bir hastalıktır. Obeziteye bağlı ortaya çıkan diyabet, hipertansiyon, kalp ve damar hastalıkları, uyku apnesi, kanser ve depresyon gibi birçok problem nedeniyle obez hastaların yaşam süresi ve yaşam kaliteleri olumsuz etkilenmektedir. Oysa fazla kilolardan ve tüm bu hastalıklardan kurtulmak mümkündür.

Obezite bir irade sorunudur. Hasta isterse zayıflayabilir: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Birçok hastaya ailesi ve çevresi bu gözle bakar. Oysa şu gösterilmiştir ki; hastanın kilosu arttıkça ve hastanın bu fazla kiloda kaldığı süre uzadıkça hastanın kalıcı zayıflama şansı azalır. Özellikle vücut kitle indeksi 35 hatta 40’ın üzerine çıkan ve bu sürede bir yıldan uzun süre kalan hastaların büyük bir kısmının irade, psikoterapi, akapunktur, diyet, egsersiz vb yöntemlerle kalıcı zayıflama şansı maalesef çok azdır.

İsteyen herkes obezite ameliyatı olabilir: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Prof. Dr. Tayfun Karahasanoğlu, obezite ameliyatlarının doğru ekiple, doğru hastaya, doğru yöntemle uygulandığında birçok hastada sonucun mükemmel olduğunu belirtirken, bunun tersi durumlarda ise çok ciddi sorunlara neden olabildiğini belirterek şöyle konuşuyor: “Bu nedenle tüm dünyada obezite cerrahisinin belli kriterlere uyularak uygulanması önerilmektedir. Bu kriterlere göre; vücüt kitle indeksi 40’ın üzerinde olanlar, vücut kitle indeksi 35-40 arası olup obeziteye bağlı diyabet, hipertansiyon gibi ciddi sorunları olanlar, 15-65 yaş arasındakiler, en az bir yıldan beri vücut kitle indeksi 40’ın üzerinde olup diyetisyen gözetiminde en az iki kez diyetle zayıflamaya çalışan ama başarılı olamayanlar cerrahi adaylarıdır . Bununla birlikte hastalar bu kriterlere uygun olsa da, kronik alkol veya madde kullanımı alışkanlığının bulunması, ciddi psikiyatrik problem veya yeme bozukluğu  olması, ameliyat konusunda hastanın isteksiz olması gibi sorunlardan birinin bile olması halinde hastaya obezite cerrahisi uygulanmaz.”

Pause Sağlık, Pause Dergi

Ameliyata gerek yok. Yağ aldırma ile kilo sorunumu çözerim: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Prof. Dr. Tayfun Karahasanoğlu “Obezite tedavisinde birçok yöntem kullanılmaktadır. Bunlar çoğunlukla birbirinin alternatifi değil, tamamlayıcısıdır. Çok fazla kilosu olmayan hastaların tedavisine tabii ki rejim, egsersiz, yaşam tarzının değiştirilmesi gibi yöntemlerle başlamak gerekir. Kilo biraz daha arttığında endokrinolog önerisiyle medikal tedavi ve belki endoskopik yöntemler de eklenebilir. Ama bu tedavi yaklaşımı tüm hastalar için doğru değildir. Mesela, en az iki yıldan beri vücut kitle indeksi 45 olan, 1.60 boyunda 115 kg ağırlığındaki bir hastada bu yöntemler çoğunlukla yararlı olmaz. Hatta ciddi egzersiz sonucu kalp hastalıkları riski artabilir. Bu nedenle obezite tedavisi multidisipliner bir ekip işidir. Her hasta bağımsız olarak değerlendirilerek hasta için en uygun tedavi yöntemi seçilmelidir” diyor.

Her hasta için en uygun ameliyat tüp mide ameliyatıdır: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Obezite cerrahisinde özellikle son on yıl içerisinde tüm dünyada en sık tercih edilen yöntem sleeve gastrektomi (tüp mide) işlemi olmuştur. Günümüzde dünyada obezite nedeniyle ameliyat edilen hastaların yarısından çoğuna bu işlem yapılmaktadır. İşlemin bu kadar yaygınlaşmasının ana nedenleri; diğer obezite ameliyatlarına göre teknik olarak daha kolay bir işlem olması, dolayısıyla komplikasyon oranının daha düşük olması, ek sağlık sorunları olan hastalarda daha güvenle yapılabiliyor olması ve işlemin uzun dönem sonuçlarının kabul edilebilir olmasıdır. Ancak hastanın yaşı, cinsiyeti, vücut kitle indeksi, eşlik eden hastalıkların varlığı, yeme alışkanlıkları vb faktörler de ameliyat seçimini etkileyeceği için ‘her hastada mutlaka tüp mide ameliyatı kesin fayda sağlar’ düşüncesi doğru değildir.

Ameliyat sonrası tekrar kilo almam: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Prof. Dr. Tayfun Karahasanoğlu “Obezite cerrahisi sonrasında bazı hastalar yeterince kilo veremediği gibi (ameliyattan 18 ay sonra fazla kilonun yüzde 50’sinden azını kaybetmek), bazı hastalar da yıllar geçtikçe yeniden kilo almaya başlar. Bu hastalarda varsa obeziteye bağlı  gelişen diyabet, hipertansiyon vb ciddi problemler ameliyat sonrası ya düzelmez ya da bir süre düzelip hasta yeniden kilo almaya başladığında yeniden ortaya çıkar. Bu gibi problemler nedeniyle yeniden ameliyat olma oranı ortalama yüzde 20’dir. Bu durum bir çok faktöre bağlı olabilir. Örneğin; tüp mide ameliyatında gereğinden daha büyük bir mide bırakılması veya midenin fundus adı verilen yemek borusuna yakın bölümünün yetersiz çıkarılması gibi problemler bu duruma neden olabileceği gibi bazen ana sorun, hastanın yaşam şekli ile ilişkili problemlerdir yani hastanın diyet alışkanlığının değişmesi, yeme bozuklukları, fiziksel aktivitenin bırakılması ve kontrolsüz psikolojik problem yeniden kilo alımını hızlandırabilir.”

Ameliyata rağmen yine kilo aldım, artık çözümü yok: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Obezite tedavisinde en sık kullanılan yöntemler olan davranış tedavisi, diyet, egsersiz, antiobezite ilaçlar (iştah kesiciler), psikoterapi ve endoskopik yöntemler bu hastalarda da denenebilir. Bu işlemler ikinci bir ameliyat ihtiyacını ortadan kaldırmak için denense de bu hastalarda başarı oranları oldukça düşüktür. Bu nedenle birçok hastada ikinci bir ameliyat (yeniden sleeve, gastrik bypass, BPD-duodenal switch ve SADI gibi) gerekebilir. Bu tür ikinci cerrahi işlemler ilk ameliyatlara göre hem teknik olarak daha zordur hem de daha fazla morbiditeye neden olabilir. Ancak, iyi merkezlerde, doğru bir ekiple bu işlemler güvenle yapılabilir.

Obezite cerrahisi sonrası çoğu hastada ölüm kaçınılmazdır: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Prof. Dr. Tayfun Karahasanoğlu “Gerek hastalığın daha iyi anlaşılması, gerek hastalığın tedavisindeki ilerlemeler nedeniyle obezite ameliyatları sonrasında ölüm oranı yıllar içerisinde iyi merkezlerde belirgin olarak düşmüştür. Üstelik çalışmalar şunu göstermiştir ki; ciddi obezite nedeniyle ameliyat edilen hastalardaki ölüm riski, tedavi edilmeyen veya ilaç tedavisi ile tedavi edilenlere göre daha düşüktür. Bu nedenle bugün şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki; obezite cerrahisi iyi merkezlerde, profesyonel bir ekip tarafından multidisipliner bir yaklaşımla güvenle yapılabilir” diyor.

Ülkemizde her yıl 15 bin bebek kalp hastalığıyla dünyaya geliyor

Ülkemizde her yıl 15 bin bebek kalp hastalığıyla dünyaya geliyor

Ülkemizde doğumsal kalp hastalığı diğer ülkelerden çok farklı olmamakla birlikte, sık görülüyor. Öyle ki dünyada her yıl bir milyondan fazla, ülkemizde de 15 bin bebek doğumsal kalp hastası olarak dünyaya gözlerini açıyor. Kalbin odacıkları arasındaki delikler, kalbin akciğerlere giden ve kan dağılımını sağlayan damarlardaki darlıklar, karıncık ile kulakçıkların gelişim bozuklukları başta olmak üzere 200’ü aşkın doğumsal kalp hastalığı mevcut. Doğumsal kalp hastalıkları özellikle erken yenidoğan döneminde (doğum sonrası ilk günlerde) hayati risk oluşturan ağır klinik tablolara yol açabiliyor. Ancak erken teşhis ve doğru tedavi yaklaşımlarıyla doğumsal kalp hastalığıyla doğan bebekler sağlıklı ve uzun bir yaşam sürebiliyorlar. Üstelik kalbi besleyen atardamarlara özgü hastalıkların tespiti ve tedavisinde kullanılan ‘anjiyografi’ yönteminde yaşanan önemli gelişmeler sayesinde bazı doğumsal kalp hastalıklarında ameliyat ihtiyacı da giderek azalıyor! Ayrıca ameliyat olabilmesi için kilo alması beklenen yenidoğan dönemindeki bebekler de anjiyografi ile zaman kaybetmeden hayata tutunabiliyor!

Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Çocuk Kardiyolojisi Uzmanı Prof. Dr. Ayhan Çevik, günümüzde anjiyografi yöntemiyle pek çok doğumsal kalp hastalığının tedavi edilebildiğine dikkat çekerek, “Öyle ki kalp içindeki delikler anjiyografi ile kapatılabiliyor, dar olan damarlar açılabiliyor ve kapak fonksiyonları bozulan çocuklarda kapak değiştirilebiliyor. Tüm bu gelişmeler hızla devam ederek çocuk kalp hastalarımızın daha kaliteli ve uzun yaşam sürmelerine olanak sağlıyor. Anjiyografi yöntemi günümüzde gelişen yeni teknolojik gelişmeler sayesinde erken doğan ve kilosu düşük olan prematüre bebekler dahil yenidoğan döneminden itibaren her yaşta tanı ve tedavi amaçlı kullanılabiliyor. Yöntemin başarı şansı yüksek, yan etki olasılığı ise düşüktür.” diyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Prof. Dr. Ayhan Çevik

Henüz anne karnında tespit edilebiliyor

Doğumsal kalp hastalıklarında her 3 bebekten 1’ine doğumdan hemen sonra ilk ayda müdahale etmek gerekiyor. Dolayısıyla erken tanı minik kalplerde yaşamsal önem taşıyor! Çocuk Kardiyolojisi Uzmanı Prof. Dr. Ayhan Çevik, hamileliğin 18-20. haftalarından itibaren fetal ekokardiyografi adı verilen ultrasonografik yöntemle doğumsal kalp hastalıklarının taranabildiğine dikkat çekerek, “Tanının hamilelikte konulması durumunda doğumun uygun merkezlerde gerçekleştirilmesi ve doğumdan hemen sonra gerekli müdahale yapılabilmesini sağladığı için tedavi başarısını artırıyor. Bu nedenle doğumsal kalp hastalığının mümkünse tanısının doğum öncesi konması ve doğumun bu hastalıklara müdahale edilebilecek donanıma sahip merkezlerde gerçekleştirilmesi büyük önem taşıyor” diyor. Doğumsal kalp hastalıkları doğum sonrasında da tam ve eksiksiz fizik muayene, şüphelenilmesi durumunda da ekokardiyografi ile teşhis edilebiliyor. Eğer gerek görülürse ilave olarak nadiren anjiyografi ve tomografi tetkiklerinin de uygulanması tanıyı doğrulamak için kullanılabiliyor.

Belirti vermesi yılları bulabiliyor

Doğumsal kalp hastalıklarının birçok alt tipi mevcut ve her bir hastalık kendini farklı sinyallerle belli edebiliyor. Çocuk Kardiyolojisi Uzmanı Prof. Dr. Ayhan Çevik, belirti ve bulguların hastalığın şiddeti doğrultusunda bazı çocuklarda yıllar sonra ortaya çıkabildiğine işaret ederek, “Örneğin kalbin odacıkları arasındaki delikler büyüklüklerine göre, farklı zamanlarda farklı bulgularla gelişebiliyorlar. Rutin kontroller sırasında muayenede belirti vermeyen, ancak kalbin rezervleri bittiğinde belirti veren nadir hastalıklar da söz konusu olabiliyor.” diyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Bu sinyalleri asla gözden kaçırmayın!

Erken tanı ve tedavi için yenidoğan döneminden itibaren rutin muayenenin periyodik olarak yapılması dışında ailelerin de bazı belirtileri gözden kaçırmamaları büyük önem taşıyor. Prof. Dr. Ayhan Çevik, çocukluk döneminde yaş aralığına göre değişen belirtileri şöyle sıralıyor:

Yenidoğan döneminde

  • Emme sırasında çabuk yorulmak
  • Beslenme zorluğu
  • Sık nefes alıp vermek
  • Morarma
  • Yeterli kilo alımının olmaması

Süt çocukluğu döneminde

  • Sık alt solunum yolu enfeksiyonu geçirmek,
  • Büyüme – gelişmenin duraklaması veya olmaması
  • Aşırı terlemek
  • Solunum ve kalp hızının normal değerlerin üzerinde olması
  • Efor gereken motor aktivitelerinde çabuk yorulmak
  • Dudak ve ağız içinde morarma

Okul çağı döneminde

  • Spor aktivitelerinde yaşıtlarına göre daha az performans sağlamak
  • Çabuk yorulmak
  • Sık akciğer enfeksiyonu geçirmek
  • Bayılmak veya bayılacak gibi olmak
  • Efor veya spor aktivitesi ile oluşan göğüs ağrısı

Düzenli takip çok önemli!

Doğumsal kalp hastalıkları; ilaç, anjiyografi ve ameliyat olmak üzere 3 farklı yöntemle tedavi ediliyor. Hangi tedavi seçeneğinin uygulanacağı hastalığın teşhis edilme zamanı, şiddeti ve başka anomalinin de var olup olmadığına göre değişiklikler gösterebiliyor. Çocuk Kardiyolojisi Uzmanı Prof. Dr. Ayhan Çevik, ülkemizde son yıllarda yaşanan teknolojik gelişmeler sayesinde doğumsal kalp hastalıklarının büyük bölümünün başarıyla tedavi edildiğine dikkat çekerek, “Bu nedenle, hastalık bulgu vermeden teşhis edilmesine olanak sağlayabildiği için periyodik kontrollerin hamilelikten itibaren yapılması çok önemli. Ayrıca diğer çocukluk çağı hastalıklarında olduğu gibi; çocukların büyüme ve gelişmeleri süresince de takiplerinin düzenli olarak yapılması yaşamsal öneme sahip.” diyor.

Pandemiyle kış depresyonu yaygınlaştı

Pandemiyle kış depresyonu yaygınlaştı

Size keyif veren aktivitelerden artık haz alamıyor musunuz? Ümitsizlik ve karamsarlık duyguları sizi esir mi almaya başladı? İş veya okul hayatına eskisi kadar ilgi duyamıyor musunuz? Artık kendinizi sık sık buzdolabının önünde mi buluyorsunuz? Yatağa uzandığınızda uykuya dalmakta güçlük çekiyor veya tam aksine hiçbir şey yapmadan hep uzanmak ve uyumak mı istiyorsunuz? Siz de bu sorunlardan şikayet ediyorsanız, altında yatan neden ‘kış depresyonu’ olabilir!

Kış depresyonu; mevsimsel geçişlere bağlı olarak güneş ışığındaki azalmayla beraber görülen bir depresyon çeşidi. Gecelerin uzun, gündüzlerin ise kısa olması nedeniyle gün ışığına daha az maruz kalıyoruz. Uyku düzeni ve sirkadyen ritmin düzenlenmesiyle görevli melotonin düzeyinde artış ve mutlu, huzurlu olmamızın yanı sıra kendimizi güvende hissetmemizi sağlayan seratonin düzeyinde azalma, kış depresyonunun biyolojik etmenlerini oluşturuyor. Özellikle Covid-19 pandemisinde aile içinde yaşanan kayıpların olması, iş/okul düzeninde değişen koşullar ve pandeminin etkisiyle sosyal hayatta azalma, kış depresyonunun daha sık görülür olmasına neden oldu.

Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Uzman Psikolog Cansu İvecen Zakiroğlu, kişinin isteksizlik duygularına hakim olamamasına ve bununla beraber günlük işlevlerinin aksamasına neden olduğu için kış depresyonunun yaşam kalitesini oldukça bozabildiğini belirterek, “Alacağımız bazı önlemlerle kış depresyonuyla başa çıkmamız mümkün olabiliyor. Ancak depresyonla baş etmekte zorluk yaşıyorsanız ve bu durum aile, iş ve sosyal hayatınızı olumsuz etkilemeye başlamışsa, bir uzmandan destek almanız önemli; aksi halde mevcut şikayetleriniz daha da artabiliyor.” diyor. Uzman Psikolog Cansu İvecen Zakiroğlu, kış depresyonuyla baş etmenin yollarını anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu!

Pause Sağlık, Pause Dergi

Psikolog Cansu İvecen Zakiroğlu

Duygularınızı anlatın

Aileniz ve arkadaşlarınızla duygularınızı paylaşmanız çok önemli. Duygularınızı ve bu süreçte yaşadıklarınızı, güvendiğiniz ve size kendinizi iyi hissettiren çevrenizle paylaşmanız, hatta sıkılaştırmanız; benzeri kaygı, hüzün ve mutsuzluk gibi duyguları sadece sizin yaşamadığınızı ve dönem dönem benzeri zorluklardan yakın çevrenizdeki insanların da geçtiğini fark etmenizi sağlayacaktır. Aynı zamanda duygularınızı paylaştığınızda anlaşıldığınızı hissetmek kendinizi daha iyi hissetmenizi sağlayacaktır.

Gün ışığı çok önemli

Gün ışığı seretonin salgısının artmasına ve melatonin miktarının azalmasına yardımcı oluyor. Vücudumuzdaki her iki hormon beraber görev alarak; kişinin iyilik hali, uyku, bağışıklık ve sindirim sistemi gibi düzenlerini oluşturuyor. Uzman Psikolog Cansu İvecen Zakiroğlu, bu nedenle gün ışığından mümkün olduğunca faydalanmaya özen göstermeniz gerektiğini belirterek, “İş yaşamında öğlen aralarında, okul yaşamında teneffüslerde, evdeyseniz müsait olduğunuz zaman aralıklarında her gün 30 dakika açık havada zaman geçirin. Kapalı ortamlarda bulunmaktan da kaçının.” diyor.

Beslenme düzeninizi bozmayın

Depresyon döneminde ya karbonhidrat ve şekerli gıdaların tüketimi artıyor ya da iştahımız kayboluyor. Ancak bu tip gıdaların tüketilmesi, oreksin düzeyinin düşmesi nedeniyle yorgun ve halsiz hissettiriyor. Ayrıca beslenme düzeninde olan bu değişiklikler gerekli vitaminleri alamadığımızda yorgunluk, halsizlik gibi belirtiler oluşturacağı için depresyon sebebiyle oluşan isteksizliğin daha da artmasına yol açabiliyor. Bu nedenle sağlıklı ve düzenli beslenmeye gayret edin. Gün içerisinde 3 ana 3 ara öğün şeklinde aralıklarla beslenmeniz ve bu beslenme düzeninin oluşması amacıyla bir diyetisyenle işbirliği halinde olmanız, iştah kontrolünüzü sağlamakta faydalı olacaktır.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Sporu ihmal etmeyin

Sporun insan sağlığına fiziksel olarak katkısı olduğu kadar psikolojik iyilik hali için de etkinliği yapılan çalışmalarda kanıtlanmış. Yorgun olsanız dahi düzenli spor yapmaya gayret edin. Eğer zorlanacaksanız öncelikle yapabileceğiniz kadar süreyi hedefleyin. Ardından bu süreyi artırabilirsiniz. Örneğin haftada 2 gün 30 dakika şeklinde başlayabilirsiniz.

Olumsuz içeriklerden uzun durun

Bir yandan pandemi döneminde vaka sayılarındaki artışın yarattığı kaygılar, diğer yandan olumsuz yaşam olaylarının televizyonlarda yayınlanması, depresif dönemde olan kişiler için tetikleyici olabiliyor veya depresyonun ağırlaşmasına yol açabiliyor. Bu nedenle sizi olumsuz etkileyen içeriklerden uzak durmaya çalışın.

Haftalık planlar oluşturun

Depresyonun en önemli belirtilerinden biri, eskiden keyif alınan aktiviteleri yapamıyor olmak, eski dikkat ve konsantrasyonu devam ettirememek. Uzman Psikolog Cansu İvecen Zakiroğlu, eskiden keyif alınan işlerin ya da yapılan aktivitelerin azalmasının ruh halini daha da olumsuz etkilediğine dikkat çekerek, “Bunun sonucunda da bir kısır döngü oluşabiliyor. Ayrıca kişi kendini suçlu hissetmeye başlıyor, çevresiyle olan ilişkilerinde sorunlar yaşayabiliyor. Bu nedenle eskiden keyif aldığınız etkinlikleri ve işleri kendinizi isteksiz dahi hissetseniz yapmaya gayret edin. Bunun için kendinize haftalık bir plan oluşturun. Bu plan isteksizliğin azalması ve zihninizin bir takım faaliyetlerle meşgul olması sayesinde kendinize dönük depresif duygularınızın azalmasını sağlayacaktır” diyor.

Uyku düzenine dikkat!

Depresif hissedilen dönemlerde oluşan uyku sorunları, biyolojik uyku saatimizi bozuyor. Bunun sonucunda derin uykuya geçme süreci etkilenerek uyku problemleri ortaya çıkabiliyor. Uzman Psikolog Cansu İvecen Zakiroğlu, depresyon öncesinde uyku düzeniniz nasılsa o saatlerde uykuya hazırlık yapmanız gerektiğini belirterek, şöyle devam ediyor: ”Hazırlık planı için ışık, ses, kahve ve yeme düzeni gibi konularda, uyku öncesi rutinler oluşturun. Uyku zamanında odanızın karanlık olması da, melatonin yapımı ve salgılanması nedeniyle çok önemli. Gün içerisinde kendinizi uykusuz hissettiğiniz zaman uyumanız uyku sorunlarına yol açabiliyor. Dolayısıyla kendinizi yorgun hissettiğiniz ve uyuma isteğinizin geldiği noktada uyumak yerine; gün içinde 10 dakika gibi kısa aralıklarda gözlerinizi kapatarak dinlenmelisiniz.”

Çölyak hakkında bilinmeyenler

Çölyak hakkında bilinmeyenler

Bebeklik çağından yaşlılığa kadar her dönemde ortaya çıkabilen çölyak hastalığı, belirtileri ve yol açtığı rahatsızlıklar nedeniyle “binbir surat” olarak bilinir. Buğday, arpa, yulaf ve çavdarda bulunan glüten maddesi, genetik yatkınlığı olan kişilerde ince bağırsaklarda tahribata neden oluyor. Hastalığın en etkin tedavisi ise glütenden uzak durmak. Acıbadem Üniversitesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi ve Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Gastroentroloji Uzmanı Prof. Dr. Şafak Kızıltaş, migren, depresyon, kemik erimesi, infertilite, huzursuz bağırsak sendromu gibi birçok hastalığın temelinde yatan çölyak hakkında doğru bilenen yanlışları anlattı.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Prof. Dr. Şafak Kızıltaş

Çölyak modern çağın hastalığıdır!

Hayır, aksine kökeni milattan öncesine dayanan bir hastalıktır. Dünyanın en yaygın genetik hastalığı olan çölyak, ince bağırsağı ve birçok organı tutan, bağışıklık sistemini etkileyen bir hastalık. Eski Yunancada karın anlamına gelen “coeliaca” kelimesinden adını alan hastalığın izlerine M.Ö. 1. yüzyılda bile rastlanıyor. Arkeolojik kalıntılar insanoğlunun Mezopotamya’daki ilk ıslah edilmiş buğdayla beslenmeye başladığından itibaren bu hastalığa yakalandığına gösteriyor. İlk tanı ise 1888’de İngiliz patolog Samuel Gee’nin hastalığın histolojik bulgularını ince bağırsak biyopsilerinde göstermesiyle konuldu. Hastalığa yol açan etken maddenin buğdaydaki glüten olduğu da 1950’lerde kesinleşti.

Yaygın bir hastalık değildir!

Aksine, dünyada en yaygın görülen hastalığıdır. Hastalığın tanımlandığı ilk yılarda görülme sıklığının 4 bin ila 5 bin kişide bir olduğu düşünüldüğünü belirten Gastroentroloji Uzmanı Prof. Dr. Şafak Kızıltaş “Oysa bugün yapılan çalışmalar, birçok toplumda ve ülkemizde çölyak hastalığının her 100 kişiden birinde gözlendiğini ortaya koyuyor. Bu oran Kuzey Avrupa’da 60-70 kişide bire, Batı Avrupa’da da yüzde 5-6’ya çıkıyor. Tanımlanan hastaların sayısına bakıldığında, bunun buzdağının su üstündeki bölümü olduğu benzetmesi yapılabilir. Saptanamayan hastaların çok daha büyük bir kitle olduğu düşünülüyor” diyor.

Çölyak, genetik bir hastalık değildir!

Hayır! Bu hastalık genetik geçişlidir. Çölyak, tek yumurta ikizlerinden birinde varsa diğerinde de yüzde 75 oranında görülüyor. Birinci derece akrabalarda yüzde 20, ikinci derece akrabalarda da yüzde 5 oranında rastlanıyor.

Çocuklukta ortaya çıkar!

Bu hastalığın ortaya çıkış bulguları çok farklı olabilir. Süt çocukluğu, oyun çocukluğu gibi erken dönemlerde ortaya çıkabildiği gibi, 70 ve 80 yaşlarda tanımlanabilen geç olgular da bulunmaktadır. Yani çölyak, her yaşta görülebilen bir hastalıktır.

Tek belirtisi şişlik ve karın ağrısıdır

Çölyak’ın birçok belirtisi vardır. Klasik bulguları karın ağrısı, ishal, kansızlık, kilo alamama, boy kısalığı, fiziksel ve ruhsal gelişme geriliği, diş minesinde sorunlar ve kemik erimesidir.

Çölyak yalnızca sindirim sisteminde hastalık yapar

Aksine, çölyak tüm vücut sistemlerinde çeşitli hastalıklara neden olabilir. Kadınlarda adet düzensizliği, kısırlık, hamilelikte sık düşükler çölyaktan kaynaklanabildiğini belirten Gastroentroloji Uzmanı Prof. Dr. Şafak Kızıltaş, çok farklı hastalıklara yol açabileceğini vurgulayarak şu bilgileri veriyor: “Çölyak, karaciğer fonksiyonlarında sorun, kalp kası bozukluğu, D ve B grubu vitamin eksikliği, folik asit eksikliği, dermatit, ağızda aft, ülser, nörolojik bozukluklar, depresyon, böbrek ve eklem hastalıklar gibi farklı sorunlara neden olabilir.”

Huzursuz bağırsak sendromunun nedeni çölyaktır

Huzursuz bağırsak sendromu, farklı bir hastalıktır. Ancak Çölyak görülme sıklığının, dispepsi (karında ağrı, gerginlik, erken doyma, iştahsızlık, bulantı, geğirme) ve huzursuz bağırsak sendromu sorunu olan hastalarda yüzde 2-3 ‘e çıktığı bilinmektedir.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Glüteni azaltmak çölyakı tedavi eder

Bir çay kaşığının sekizde biri kadar un tüketilmesi halinde bile, alınan glüten hastalığı tetikliyor. Mekanizma şöyledir: Yiyeceklerin bağırsaklardaki emilimi sırasında vücudun savunma mekanizması glütene karşı savaş açar ve antikorların ince bağırsaktaki fırçamsı yüzeye saldırmasıyla bağırsak duvarında hasar olur. Bu hasar nedeniyle besin maddeleri emilmeden sindirim sistemi yoluyla atılır. Glütenli besinlerin az tüketilmesi sorunu bir parça hafifletse de tedavi etmez. Çölyak hastaları bu sorunla karşılaşmamak için içinde hiç glüten barındırmayan yiyecekler yemelidir.

Tanı için kan tetkiki yaptırmak yeterlidir!

Yalnızca kan tetkiki yeterli değldir. Tanı için en önemli yöntem, hekimin muayenesi, hastanın öyküsünün iyi dinlenmesi ve hekim farkındalığıdır. Kan tetkiklerinde çölyak antikorlarına bakılldığını belirten Gastroentroloji Uzmanı Prof. Dr. Şafak Kızıltaş çölyak antikorlarının (Anti-EMA IgA, Anti-ttg IgA ) pozitifliği oranı hastalıkta yüksek olduğuna dikkat çekerek ince bağırsak biyopsilerinin alınması gerektiğini belirtiyor.

Bazen ince barsak biyopsileri de yeterli gelmeyebilir. Bu gibi durumlarda doku tipi tayininin yapılması ( HLA DQ2-HLA DQ8 ) önerilmektedir. Çölyak hastalarının yüde 95’inde bu doku tipleri pozitiftir, bu nedenle Çölyak hastalığının olup olmadığını göstermede önemli rol oynar.

Glüten içeren yiyeceklerden uzak durmak yeterlidir

Çölyak’ın tedavisinde en etkin yöntem, glüten içeren yiyecekleri yememek olsa da, yine glüten içeren temizlik ve kozmetik ürünlerinden de uzak durulması gerekir.

Glütensiz yiyecek diyetine zaman zaman ara verilebilir

Bu hastalığın tedavisinde en önemli adım, glüten tüketimine son verilmesidir. Üstelik bu diyet, hiç ara verilmeden ömür boyu sürdürülmesi gerekir. Diyetine özen gösteren kişilerin ince bağırsağında 6-12 haftada düzelme başlar. Bir yılın sonunda da hastaların yüzde 70’inde tam iyileşme sağlanır. Bir yılda düzelmeyen hastalarda bağışıklık sistemini baskılayan bazı ilaçlar kullanılır.