Yazılar

Hafızayı güçlendirmenin 10 etkili yolu!

Hafızayı güçlendirmenin 10 etkili yolu!

Gözündeki gözlüğü arayanlar mı? Elinde çay bardağıyla garsona ‘çayım gelmedi’ diye seslenenler mi?! Telefonun ucunda beklerken kimi aradığını unutanlar mı? Pek çoğumuzun dost sohbetlerinde gülerek paylaştığı unutkanlık anıları çoğunlukla masum olsa da, ciddi bir sağlık sorununa da işaret edebiliyor! Acıbadem Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı Başkanı ve Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Murat Aksu “Unutkanlık hem sosyal yaşamı hem de iş yaşamını etkileyen önemli bir faktördür. Her unutkanlık bir hastalık değildir. Beynimizde bilgi işleme sürecinde, normal kabul edilen unutmalar olabilir. Ama aynı zamanda unutkanlığın bazı hastalıklar için de erken bir belirti olabileceği akılda tutulmalıdır” diyor. Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Murat Aksu, modern çağın yaygın sorunu unutkanlık hakkında bilinmesi gereken 6 önemli noktayı anlattı, hafızayı güçlendirmenin 10 etkili yolunu sıraladı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Prof. Dr. Murat Aksu

Bu faktörler unutkanlığa yol açabiliyor

Yapılan bilimsel çalışmalar, yoğun ve stresli ortamda çalışmanın bilgi işleme sürecini olumsuz olarak etkilediğini ve unutkanlığa neden olabildiğini gösteriyor. Yaşam koşullarındaki olumsuzluklar, hareketsizlik, sağlıksız beslenme alışkanlıkları, aşırı kilo, sigara ve alkol tüketimi ile yetersiz ve kalitesiz uyku da unutkanlığı artıran önemli nedenler arasında yer alır.

Unutkanlıkta tehlike sinyalleri!

Bazı unutkanlıklar masum değildir. Örneğin; evin yolunu bulamamak, çok yakın arkadaşının adını sık sık unutmak, kaybolma sorunu yaşamak, günlük bakım işlerini unutmak gibi sorunlar tehlikeye işaret ediyor demektir. Bazı günlük eylemleri yapmakta zorlanma; sık ve rutin yapılan işleri yapmakta güçlük, iş yerinde önceden kolaylıkla yerine getirilen işlevleri yapamama, önemsenmesi gereken durumlardır. Böyle bir durumla karşılaşıldığında mutlaka tıbbi değerlendirme yapılması gerekir. Çünkü her unutkanlık tedavi edilemeyen bir hastalığın göstergesi değildir. Yeter ki bu durumun tanısı doğru bir şekilde konulsun ve kalıcı hasar oluşmadan tedaviye başlanılsın.

Her unutkanlık Alzheimere işaret etmez

Bütün unutkanlıklar Alzheimer’e işaret etmez. Unutkanlık bir yakınmadır ve belirtidir. Dolayısıyla ilk belirlenecek olan ‘unutkanlık’ belirtisinin bir hastalık olup olmadığının belirlenmesidir. Eğer unutkanlık bir hastalık belirtisi olarak belirlenir ise, ikinci yapılacak şey, bunun ne tür bir hastalığa bağlı olarak ortaya çıktığını belirlemektir. Sonraki adımda ise tedavi planlamasının yapılması gerekir. Burada hastalığın ilerlemesinin engellenmesi, eğer olanaklı ise hastalığın tedavi edilmesi, mevcut kapasitenin en iyi şekilde kullanılmasını sağlayacak rehabilitasyon programları ve aile ile bakım yapacak kişilerin eğitimi, yine aileye sosyal ve tıbbi destek, oluşturulması gereken tedavi planlamasıdır. Unutkanlık çok sayıda başka hastalığa da bağlı olabilir.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Bu hastalıklar unutkanlığa yol açabiliyor!

Unutkanlık; Alzheimer hastalığı dışında, damar tıkanmalarında, tiroit bozukluklarında, B12 vitamini, folik asit gibi bazı vitaminlerin veya maddelerin eksikliklerinde, kalp hastalığı, karaciğer hastalığı, böbrek hastalığı gibi başka organların hastalıklarının beyni etkilemesi durumunda ve Parkinson hastalığı gibi santral sinir sisteminin diğer hastalıklarında da görülür. Bunların dışında genetik veya santral sinir sisteminin yıkımına yol açan bazı nadir hastalıklarda da unutkanlık hastalığın erken belirtilerinden biri olarak görülebilir. Bu nedenle unutkanlığın bir hastalık belirtisi olduğu saptanırsa, çok ayrıntılı bir nörolojik değerlendirme yapmak gerekir.

Beslenme tarzı beyni doğrudan etkiliyor

Aslında bir tek unutkanlık için değil, beynin genel olarak sağlıklı olması için bazı beslenme önerileri önemlidir. Örneğin; diyette tuzun kısıtlanması, damar sertliğine yol açacak gıdalardan kaçınılması, alkol ve tütün kullanılmaması, özellikle B vitaminleri, demir, magnezyum olmak üzere beynimiz için gerekli elementlerin yeterli miktarda alınması vb. sinir sistemimizin sağlıklı olması için uygun beslenme önerileridir.

Sık sık unutmaktan yakınıyorsanız!

Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Murat Aksu “Bellek beynin çok önemli bir işlevidir ve değişik beyin bölgelerinin koordine çalışması ile oluşur. Unutkanlık ise; bellekte bulunan bilgilerin bir şekilde yok olması sürecidir. Kişiye rahatsızlık veren unutkanlıklar sık sık tekrarlanıyorsa bu kişilere mutlaka bir nörolojik değerlendirme yaptırmalarını öneririm. Bu soruya, tıbbi değerlendirme dışında bir öneri ile yanıt vermek, tıbbi süreçlerde olumsuzluğa yol açabilir ve bazı tanıların konulmasını geciktirebilir” diyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Hafızayı güçlendirmenin 10 etkili yolu

“Beslenme ve yaşam koşullarının iyileştirilmesi sağlıklı bir beyin için ön şarttır” diyen Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Murat Aksu, hafızayı güçlendirmenin 10 etkili yolunu şöyle sıraladı:

  • Sağlıklı ve dengeli beslenmek,
  • Sigara ve tütün ürünlerinden kaçınmak
  • Alkolden uzak durmak
  • Egzersizi günlük yaşam alışkanlıkları arasına katmak,
  • Yeterli miktarda ve kaliteli uyumak,
  • Satranç oynamak, bulmaca çözmek, farklı bir dil öğrenmeye çalışmak
  • Alışılagelmiş rutin alışkanlıklardan sıyrılıp, bazı küçük değişikliklerle beyni şaşırtmak (örneğin; işe farklı yoldan gitmek, diş fırçasını diğer elle tutarak dişleri fırçalamak, saçı diğer elle taramak vb),
  • Stresi yönetmeyi öğrenmek,
  • Derin ve doğru nefes alıp vermek,
  • Sağlıklı diyetle aşırı kilolardan kurtulmak.

Ağız yaralarını ciddiye alın!

Ağız yaralarını ciddiye alın!

Besinleri çiğnerken güçlük çekilmesi… Yutkunmanın adeta ızdıraba dönüşmesi… Konuşmakta zorlanılması… Ülkemizde oldukça sık görülen ağız yaralarının nedeni ne olursa olsun, tümünün ortak özelliği; ağrıya ve buna bağlı olarak yaşam kalitesini düşüren sorunlara yol açabilmeleri! Hemen her yaşta görülen ağız yaralarının nedenleri genellikle basit travmalar, bazı ilaçların yan etkileri, sigara ve yoğun alkol kullanımı, yetersiz ağız ile diş bakımı gibi sorunlar oluyor. Ancak dikkat! Ağız yaraları bazen Behçet veya çoğumuzun adını ilk kez duyduğu liken planus ve pemfigus gibi önemli hastalıkların habercisi de olabiliyor!

Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Dermatoloji Uzmanı Prof. Dr. Ayşe Kavak, bu nedenle ağızda oluşan yaralarda mutlaka hekime başvurmak gerektiğine dikkat çekerek, “Aslında her ağız yarasının hekim tarafından değerlendirilmesi gerekiyor. Ancak özellikle ağız yarası 4 haftadan uzun süredir varsa ya da kısa sürede giderek büyüyorsa veya ağız yarasına vücutta yaralar eşlik ediyorsa, mutlaka hekime başvurulmalı. Çünkü uzun süren yaraları hekim olmayan kişilerin önerileriyle tedavi etmeye çalışmak, altta önemli bir problem yatıyorsa tedavide zaman kaybına ve bunun sonucunda hastalığın daha fazla ilerlemesine neden olabiliyor” diyor.  Dermatoloji Uzmanı Prof. Dr. Ayşe Kavak, ağız yarasına yol açan bazı önemli hastalıkları anlattı; öneriler ve uyarılarda bulundu!

Prof. Dr. Ayşe Kavak

Tekrarlayan aftlar

Aftlar, ağızdaki yaraların belki de en sık nedenlerinden biri olup, tek ya da çok sayıda oluşan ve çoğu zaman 7-10 günde iyileşen yaralardır. Aftların çoğunun nedeni tespit edilemese de, kötü ağız hijyeni ve çürük dişler önemli etkenler arasında ilk sıralarda yer alıyorlar. Bazen de kansızlık, vitamin eksiklikleri ve bağırsak hastalıkları gibi birçok faktör tekrarlayan aftlardan sorumlu olabiliyor.

Behçet Hastalığı

Ağrılı aft ile uyumlu ağız ülserleri, Behçet hastalığının en sık görülen belirtilerinden birini oluşturuyor. Hastalık tekrarlayan aftlar dışında; genital yaralar, göz problemleri ve deride farklı problemlerle sinyal veriyor. Dermatoloji Uzmanı Prof. Dr. Ayşe Kavak, iç organlarda tutulum yapabildiği için Behçet hastalığına erken tanı konulmasının çok önemli olduğunu belirterek, “Behçet hastalığı ülkemizde diğer ülkelere göre daha sık görülüyor. Bu nedenle tekrarlayan aftı olan her hastanın Behçet hastalığı açısından değerlendirilmesi gerekiyor. Ancak bu durum her aft hastasında Behçet hastalığı olduğu anlamına da gelmiyor”  diyor.

Uçuk (Herpes enfeksiyonu)

Uçuk dünyada çok sık görülen ve dudak ya da ağız içinde yaralarla seyreden bir virüs hastalığı. Genellikle aynı yerde yılda birkaç kez tekrarlıyor. Güneş, ateşli hastalıklar, stres ve bağışıklığın azalması gibi durumlar ortaya çıkmasını kolaylaştırıyor. Genellikle bir hafta içinde problemsiz iyileşiyor. Özellikle çok sık tekrarlayan ya da şiddetli seyreden hastalarda daha farklı tedavi yaklaşımına ihtiyaç duyulabiliyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Travmatik ülserler

Bazen kırık bir diş ağızda iyileşmeyen yaraya yol açabiliyor. Bu durumda yaranın değil, öncelikle dişin tedavisi önemli, çünkü diş düzeldiğinde yara kendiliğinden iyileşiyor.

Liken planus

Liken Planus; mor-pembe renkli deri döküntüleriyle seyreden kaşıntılı bir deri hastalığıdır. Bazen ağız yaralarıyla da seyredebiliyor. Dermatoloji Uzmanı Prof. Prof. Dr. Ayşe Kavak, bu hastalığın ağızda geliştiğinde yıllarca sürebilen ve ağrılı olabilen derin yaralara neden olabildiğini vurgulayarak, “Ağızdaki yaralar genellikle; dil veya yanakların iç kısmında beyaz yaralar, bazen de ülser şeklinde oluşuyor. Hastaların uzun süreli takibi ve sigara kullanmamaları önem taşıyor, aksi halde nadir de olsa ağız içinde kanser gelişebiliyor. Derideki liken planus ise genellikle problemsiz bir şekilde birkaç yılda iyileşiyor“ diyor.

Pemfigus

Pemfigus; ağızda kalıcı yara ile başlayıp, ardından deride içi su dolu kabarıklıklar ve yara oluşumuyla giden bir deri hastalığı. Bu hastalığın özelliği uzun süre iyileşmeyen ağız yaraları şeklinde başlaması, ardından genellikle saç derisinde, yüzde ve gövdede oluşan sulu yaralar şeklinde deriye yayılması. Prof. Dr. Ayşe Kavak, pemfigusun erken dönemde tedavi edilmezse yaraların tüm vücuda yayılması sonucu enfeksiyonlar ve beslenme problemleri başta olmak üzere ölümcül problemlere yol açabildiği uyarısında bulunarak, “Bu nedenle hastalığın uzun süreli takibi ve tedavisinin aksatılmaması çok önemli” diyor.

Ağız kanseri

“Ağızda büyüyen kabarıklıklar ya da yaralarda kesinlikle unutulmaması gereken bir hastalıktır ağız kanseri” uyarısında bulunan Prof. Dr. Ayşe Kavak, şöyle devam ediyor: “Sigara ve yoğun alkol kullanımı ağız kanserinin en önemli nedenlerinin başında geliyor. Erken teşhis konmadığında seyri kötü oluyor ve maalesef ölümle sonlanabiliyor. İyi ağız bakımı, düzenli diş hekimi kontrolleri, ağızda çürük diş ve diğer problemlerin uygun tedavisi, kanser gelişimini önleyen diğer önlemler arasında yer alıyor.”

Mide, bağırsak, pankreas kanseri erken evrede yakalanmalı!

Mide, bağırsak, pankreas kanseri erken evrede yakalanmalı!

Son yıllarda sağlıksız beslenme, hareketsizlik, sigara, alkol, fazla et tüketimi ve stres derken kalın bağırsak kanseri hızla yaygınlaşıyor. Acıbadem Üniversitesi Gastroenteroloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi ve Acıbadem Altunizade Hastanesi Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Gürhan Şişman, ülkemizde artık 20’li yaşlarda bile kalın bağırsak kanseriyle karşılaşıldığını belirterek, erken evre kolon kanserinin günümüzde tanı ve tedavisinin aynı anda, üstelik ameliyata gerek kalmadan girişimsel yöntemle yapılabildiğini söylüyor. Prof. Dr. Gürhan Şişman, kalın bağırsak kanseri riskini azaltmanın yollarını anlattı; kolonoskopide tespit edilen tümörün terapötik (tedavi edici) endoskopi ile ameliyata gerek kalmadan girişimsel yöntemle tedavisi hakkında bilgiler verdi, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Prof. Dr. Gürhan Şişman

“Çok yedim, ondan oldu!”, “Stres anımda hep olur, sonra geçer!”, “Bu besin dokundu, o nedenle bağırsaklarım bozuldu!”… Günlük hayatın yoğun koşuşturmacası ve bir buçuk yılı aşkın süredir günlük yaşantımızda köklü değişikliklere yol açan yüzyılın salgın hastalığı Covid-19 pandemisinin tedirginliğiyle sağlığımızda bazı sorunları öteleyebiliyor, hatta ürettiğimiz bazı gerekçelerle hekime başvurmak yerine görmezden gelebiliyoruz. Oysa bu tür gerekçeler aslında çok önemli bir sorunun göz ardı edilmesine neden olabiliyor! Günümüzde hızla yaygınlaşan ve erken evrede belirti vermeyip sinsice ilerlediği için ancak kolonoskopide ortaya çıkan polipler, zamanla kalın bağırsak (kolon)  kanserine zemin hazırlıyor. Acıbadem Üniversitesi Gastroenteroloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi ve Acıbadem Altunizade Hastanesi Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Gürhan Şişman, karında şişkinlik, bağırsak alışkanlıklarında birkaç günden uzun süren değişiklik (ishal-kabız), makattan kanama, kilo kaybı, gaz ve geçmeyen yorgunluk gibi belirtilerin toplumda sık görülen kalın bağırsak kanserinin başlıca belirtilerinden olabildiğini belirterek “Ancak kişiler bu yakınmaları çoğunlukla farklı nedenlere yorabildiklerinden doktora gitmiyorlar, bu da sinsice ilerleyen kalın bağırsak kanserinin ileri evrede ortaya çıkmasına neden oluyor” diyor. Son yıllarda sağlıksız yaşam tarzı, hareketsizlik, sigara, alkol, et ağırlıklı beslenme, salam-sucuk-sosis gibi işlenmiş et ürünlerinin aşırı tüketimi, yeterince sebze tüketmemek ve stres gibi faktörlerle hızla yaygınlaşan kalın bağırsak kanserinin günümüzde 20’li yaşlarda da görülür hale geldiğini, ailede kanser öyküsü olmasının da riski artırdığını vurgulayan Prof. Dr. Gürhan Şişman;  bu tür yakınmaları olanların mutlaka gastroenteroloji doktoruna başvurup, gerekli görülmesi halinde kolonoskopi yaptırması gerektiğini söylüyor.

 Kolonoskopi hayat kurtarıyor!

Kolorektal kanserler dünyada ve ülkemizde en sık görülen kanserler arasında üçüncü sırada yer alırken, kolonoskopi ile erken teşhis hayat kurtarıyor! Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Gürhan Şişman kolonoskopi ile polip ya da poliplerin daha kansere dönüşmeden tespit edilip işlem sırasında alınmasıyla kanserin önlenebildiğini belirterek şöyle konuşuyor: “Kolono skopinin 45 yaş üzeri kişilerde mutlaka yapılması gerekiyor. Bununla birlikte kalın bağırsak kanserinin belirtileri sayılabilen şikayetlerden herhangi birine veya birkaçına sahip olanlar ile akrabalarında kanser öyküsü olanlarda zaman kaybetmeden kolonoskopi olmak gerekir. Kolonoskopide tespit edilen polipin türü ve boyutu bir sonraki kolonoskopinin ne zaman yapılması gerektiğini gösterir.” İleri evredeki hastalarda cerrahi, radyoterapi ve kemoterapi seçeneklerinden biri veya birkaçının kullanıldığını söyleyen Prof. Dr. Gürhan Şişman, buna karşın günümüzde Terapötik Endoskopi yani Tedavi Edici Endoskopi yöntemi ile erken evrede kanserin bıçak değmeden endoskopi cihazı ile tedavisinin mümkün hale geldiğini vurguluyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Terapötik (Tedavi edici) Endoskopi ile tanı esnasında tedavi!

Günümüzde endoskopi daha çok tanı amaçlı biliniyor. Oysa son dönemde tıp dünyasındaki gelişmeler ve hekimlerin tecrübesi bir zamanlar hayal gibi görünen tedavi yöntemlerini mümkün kılıyor. Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Gürhan Şişman artık terapötik (tedavi edici) endoskopi yöntemiyle tanı esnasında hastanın tedavisini aynı anda yapabildiklerini belirterek, ileri evre olmamak koşuluyla mide, yemek borusu ve bağırsak kanserlerinde girişimsel cerrahi yöntemi ile ameliyata gerek kalmadan, ağrısız, minimum kanama ve daha kısa sürede taburculuğun mümkün olduğunu söylüyor. Prof. Dr. Gürhan Şişman bu yöntemi şöyle açıklıyor: “Dünyada son 10 yılda kullanılan, ülkemizin de son 5 yılda tanıştığı Terapötik endoskopide; erken evrede bağırsak kanseri, mide kanseri, özofagus kanseri ve yutma bozuklukları (akalazya) gibi hastalıkların endoskopi ile tanısını koyduğumuz sırada uygunluk durumunda tedavisini gerçekleştirebiliyoruz. Endoskopi cihazı aynı ancak hekimin tecrübesi ve yardımcı ekipman varlığı ile bu mümkün oluyor. Endoskopi cihazı ile içeride gördüğümüz bir tümörü, erken evrede ise terapötik endoskopi yöntemiyle içeriden keserek tamamen çıkarabiliyoruz. Örneğin birinci evre olan bir bağırsak kanserinde hasta bağırsağının 30-40 santimini kaybetmek zorunda kalmıyor. Dolayısıyla hastanın bedeninde hiçbir kesik, çizik oluşturmadan, tamamen içeriden yapılan ve hastanede kalış süresini 7-8 günden 1 güne indiren bir tedavi yöntemi oluyor. Hastanın taburculuk süresini kısaltırken, yaşam kalitesini de artırıyor.”

Kaliteli yaşamın püf noktası

Kaliteli yaşamın püf noktası

Yaşam tarzımız ne kadar sağlıklı olursa hastalıklara karşı direncimiz o kadar fazla oluyor. Keza hastalıklar ile mücadelede en etkili tedavi şekli, hastalığın önlenmesi! Bunun için de yaşam tarzımızda öne çıkan bazı faktörleri gözden geçirmek ve bu farkındalıkla bazı düzenlemeler yapmakta büyük fayda var. Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Ahmet Karabulut, dünyada ölüm nedenleri arasında ilk sırada yer alan kalp hastalıklarının da günlük yaşam tarzından doğrudan etkilendiğini belirtirken, hazırladığı ‘sağlıklı yaşam testi’ ile modern dünyanın getirdiği bazı olumsuzlara karşı nasıl bir yol izlemek gerektiği konusunda ışık tutacak açıklamalar yaptı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Prof. Dr. Ahmet Karabulut 

Düzenli egzersiz yapıyor musunuz?

Sağlıklı yaşamın temel koşullarından birini hareketsizlikten uzak kalmak yani düzenli egzersiz yapmak oluşturuyor. Prof. Dr. Ahmet Karabulut “Hareket şart hatta hareket yaşam tarzımızın merkezinde yer almalı. Hareketsiz, durağan bir yaşam süren kişiler yaşa bakmaksızın kalp hastalığından, tansiyona, diyabetten kansere kadar birçok hastalığa daha yatkındır. Sağlıklı yaşam için atacağınız her adım sizi kronik hastalıklardan uzaklaştıracaktır. Günlük hedef en az 5000 adım olmalıdır. Adımlama sayısı 10 binin üzerine çıktığında alınacak fayda artacaktır. Adımlarınız tempolu ise göreceğiniz fayda katlanacaktır. En azından haftada üç gün 45’er dakikalık düzenli, tempolu yürüyüşü yaşantınıza ekleyin” diyor.

Beslenme şekliniz nasıl?

Tüm dünyada kabul görmüş en sağlıklı beslenme şekli Akdeniz diyetidir. Bu beslenme tarzının temelinde sebze ve kararında zeytinyağı tüketimi ön plandadır. Et tüketimi ılımlı miktarda yapılmalı, ekmek tercihinde esmer tam tahıllı formlar tercih edilmelidir. Atıştırmalıklar için meyve ve taze kuruyemişler tercih edilmelidir. Haftada 2 kez fırında ya da buğulama yöntemiyle yapılmış balık tüketimi sizi birçok hastalığa karşı dirençli hale getirecektir.

Sigara ve alkol kullanıyor musunuz?

Sigara ve alkol bütün dünyada en önde gelen bağımlılık türüdür. Özellikle tütün ürünleri tüketimi nedeniyle kalp- damar hastalıkları ve kansere yakalanma riskinde ciddi artış olmaktadır. Fazla miktarda alkol tüketimi ise kronik karaciğer hastalığının en önde gelen sebebi olduğu gibi, alkol kullanımı ile kanser gelişimi arasında da doğrudan bağlantı vardır. Alkol ve tütün ürünlerinden kaçınmak bizi kronik hastalıklara karşı koruyacaktır.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Gece yeterince uyuyor musunuz?

Gece uykusu vücudu tamir eder. Uyku vücudun dinlenme fırsatı bulduğu tek zamandır. Uyku sırasında hücre tamirleri yapılır. Vücut kendisini ertesi güne hazırlar. 7 saatlik derin ve kaliteli uyku ile vücut yeni güne dinç başlar. Uykusuzluk ile kalp hastalıkları arasında doğrudan ilişki vardır. Uykusuzluk çeken kişilerde ritim bozukluğu ve kalp krizi riski artmıştır. İdeal uykuya gidiş saati gece 23:00-01:00 arasıdır. Gece uykusu gündüz uykusundan daha kıymetlidir.

Stresi yönetebiliyor musunuz?

Prof. Dr. Ahmet Karabulut, sağlıklı yaşam için olmazsa olmazlardan birinin de ‘stresi kontrol edebilmek’ olduğunu belirterek şöyle konuşuyor: “Stres modern çağın hastalığı olarak adlandırılabilir. Herkeste az ya da çok stres vardır. Stres hayatın her safhasında ortaya çıkabilir. Hafif stres motivasyon kaynağı dahi olabilir. Ancak yaşantısında stres yükü orta ya da ağır olan kişilerin kronik hastalıklara yakalanma riski daha yüksektir. Uzun süreli stres mutsuzluk ve depresyon demektir. Stres ile etkin mücadele bizi kronik hastalıklardan uzaklaştıracaktır. Stres ile mücadelede farklı yöntemler kullanılabilir. Günlük düzenli meditasyon stresi azaltmada belirgin fayda sağlayabilir. Vücudu dinlendirecek, günlük rutinden uzaklaştıracak küçük tatiller de strese çözüm olabilir. Tüm çabalarınıza karşın aşırı strese kapılıyor, stresi kontrol edemiyorsanız uzman desteği almak yaşam kaliteniz ve sağlıklı yaşam sürdürebilmeniz adına fayda sağlayacaktır” diyor.

Çocuğunuz yeterince uzun mu? 

Çocuğunuz yeterince uzun mu? 

‘Eyvah çocuğum akranlarından daha kısa’, ‘Acaba basketbol mu oynasa boyunun uzaması için?’, ‘Mucizevi besinler var mıdır, çocuğumun boyunu uzatacak olan?’…  Çocuğunun sağlıklı büyüme seyrinde olmadığı kaygısına kapılan ebeveynlerden en sık duyulan cümleler bunlar! Sahi, boy kısalığı bir kader mi, yoksa günümüzde tedaviyle büyüme geriliği sorununa çözüm sağlanabiliyor mu?

 Boy kısalığı; kişinin boy uzunluğunun belirlenmiş standartlara göre son yüzde 3’lük dilimde yer alması olarak tanımlanıyor. Bir başka deyişle, aynı yaş ve cinsiyetteki sağlıklı 100 kişilik bir grupta boy sıralamasındaki son 3 kişi, kısa boylu olarak kabul ediliyor. Ülkemizde her 100 kişiden 5-10’unda boy kısalığı görülüyor, bunun nedenleri arasında yetersiz beslenme başta olmak üzere yeterince uyumamak ve aşırı strese maruz kalmak gibi yaşam koşulları yer alıyor. Çocuğun boyunun kısa olup olmadığına karar vermek için de öncellikle boyunun doğru ölçülmesi, ölçülen boyun Türkiye standartları ile karşılaştırılarak hangi persentil eğrisinde, yani büyüme standartlarında olduğuna bakılması gerekiyor. Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Çocuk Endokrinolojisi Uzmanı Dr. Öğretim Üyesi Saygın Abalı, boy kısalığına erken tanı konulmasının çocuğun boyunun ideal uzunluğa ulaşmasında çok önem taşıdığını belirterek, “Erken tanı için çocuklarda boy ölçümünün hekim tarafından 6 ay aralıklarla yapılması; hekimin ve ebeveynin bu ölçümleri kaydetmeleri çok önemli. Çünkü büyümede yavaşlama fark edildiğinde mutlaka ek inceleme yapılması gerekiyor. Doğum ağırlığı düşük olan ve erken doğan çocuklar ise mutlaka daha yakın izlenmeli. Ayrıca anne boyu 155 cm veya baba boyu 168 cm altında olan çocukların da büyüme izlemi titizlikle yapılmalı” diyor. Çocuk Endokrinolojisi Uzmanı Dr. Öğretim Üyesi Saygın Abalı, çocuklarda boy kısalığı hakkında en çok merak edilen 7 soruyu yanıtladı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Dr. Saygın Abalı

SORU: Çocuğumun kısa boylu kalmasını önleyebilir miyim? 

CEVAP: Öncellikle nedeni belirlemek çok önemli. Günümüzde birçok hastalıkta uygulanan tedavilerle çocuklarda boy kısalığını önlemek mümkün. Ancak tedaviden etkin sonuç alınmasında ‘erken tanı’ büyük rol oynuyor. Bazı hastalıklarda ise maalesef büyümeyi arttırıcı tedaviler yararlı değil, hatta bazılarında sakıncalı olabiliyor. Tüm bu aşamalarda çocuk endokrinolojisi uzmanının değerlendirmesi çok önemli.

SORU: Çocuklarda boy kısalığına hangi faktörler yol açıyor?

CEVAP: Beslenme sorunu olmayan çocuklarda sık görülen boy kısalığı nedenleri, büyümede gecikme olması ve ailevi boy kısalığıdır. Ailevi boy kısalığı nadir görülen genetik bir nedenden kaynaklanabileceği için çocuğun dikkatle izlenmesi gerekiyor. “Boy kısalığının tedavi edilebilir nedenleri arasında büyüme hormonu eksikliği oldukça önemlidir.” uyarısında bulunan Dr. Öğretim Üyesi Saygın Abalı, özellikle büyüme hızında yavaşlamanın bu hastalık için önemli bir bulgu olduğuna işaret ediyor. Bunların yanı sıra; Turner sendromu, tiroid hormon eksikliği, kronik böbrek hastalığı, doğumsal metabolizma hastalığı, sindirim sistemi hastalığı (örneğin çölyak hastalığı), kan hastalığı, kafa içinde yer kaplayan kitle, Cushing sendromu, kortizon içeren ilaçların veya kremlerin fazla kullanımı da boy kısalığına yol açan diğer faktörleri oluşturuyor.

SORU: Boy uzamasında etkili olan besinler var mıdır?

CEVAP: Dr. Öğretim Üyesi Saygın Abalı, boy uzamasına doğrudan olumlu etkisi olan bir besinin olmadığını belirterek, şöyle devam ediyor: “Besin çeşitliğinin sağlanması, hayvansal ve bitkisel proteinlerin, sağlıklı karbonhidratların (tahıllar ve baklagiller), süt ürünlerinin, meyve ve sebzelerin; çeşitli, yeterli ve dengeli tüketilmeleri önem taşıyor. Hazır içecekler ve yiyeceklerden ise mümkün olduğunca uzak durulmalı.”

SORU: Spor boy uzamasında faydalı oluyor mu? Örneğin, basketbol çocuğumun daha uzun boylu olmasını sağlar mı?

CEVAP: Boy uzamasının en önemli belirleyicisi, yüzde 70-80 oranında genetik etmen oluyor. Yani, çocuğun yetişkinlikteki boyunu belirleyen en önemli etkenler anne ve babanın boyu. Sağlıklı yaşam, yeterli ve dengeli beslenme, düzenli egzersiz ile düzenli uyku ve ekran başında geçirilen süre de önem taşıyor. Basketbol gibi belirli bir spor türünün boya daha olumlu etkisi olduğuna dair bilimsel bir kanıt mevcut değil. Önemli nokta; çocuğun beden sağlığına, psikolojik ve sosyal gelişimine en uygun olan, ayrıca sevdiği ve sürekli yapabileceği bir sporun seçilmesi.

Pause Sağlık, Pause Dergi

SORU: Çocuğumun boyunun yeterince uzamadığını nasıl anlarım? Ne zaman bir hekime başvurmalıyım? 

CEVAP: Çoğu ebeveyn çocuklarının kısa boylu kalacağı kaygısını yaşıyor. Peki, çocuğun kısa boylu olabileceğine işaret eden sinyaller neler? Ebeveynler ne zaman alarma geçmeliler? Dr. Öğretim Üyesi Saygın Abalı, bu soruya “Çocuk 1-2 yaş arasında yılda 10 cm’den, 2-4 yaş arasında 7 cm’den, 4 yaşından ergenliği başlayana kadar da 5 cm’den az büyüyorsa, bu tablo çocukta kısa boy sorununa işaret ediyor. Bu durumda zaman kaybetmeden bir hekime danışmak gerekiyor.”

Dr. Öğretim Üyesi Saygın Abalı,  ayrıca normal büyüme değerinde olsa bile, anne ve babasına göre kısa boylu ise çocuğun sağlığının değerlendirmesi gerektiğini belirterek, şu noktalara dikkat çekiyor: “Çocuğun boyu normal olsa da, büyüme hızı düşükse yine mutlaka ileri inceleme gerekiyor. Bu istisnalardan da anlaşılacağı üzere, her çocuğun boyunun belli aralıklarla doğru bir şekilde ölçülmesi ve büyüme hızının hesaplanması çok önemli. Anne ve babanın da boyunun ölçülerek sağlık izlem kartlarına yazılması, özellikle 2 yaş sonrasındaki büyümenin değerlendirilmesinde kilit rol üstleniyor.”

SORU: Anne baba kısa boylu ise çocuk da mutlaka kısa boylu mu olur?

CEVAP: Toplumdaki yaygın inanışın aksine, anne ve/veya babanın kısa boylu olması, çocuğun da mutlaka kısa boylu kalacağı anlamına gelmiyor. Boy kısalığı nedenleri arasında genetik etkenler önemli yer tutuyor. Ancak genetik etmenlerin bir kısmı da hastalıklardan kaynaklanıyor. Bu hastalıklar kalıtsal oluyor, yani diğer aile bireylerinde de boy kısalığı görülüyor. Bu nedenle ailede kısa bireylerin olması durumunda, bu soruna yol açan genetik etkenin saptanması ve bazılarında tedaviye başlanması gerekiyor.

SORU: Boy kısalığı tedavisinde nasıl bir yol izleniyor?

CEVAP: Boy kısalığında tedavinin başarısı; hastalığın tipine, tedavinin başlama yaşına, çocuğun ve ailesinin tedaviye uyumuna bağlı olarak değişiyor. Çocuk Endokrinolojisi Uzmanı Dr. Öğretim Üyesi Saygın Abalı, özellikle erken tanı almış çocukların tedavisinde oldukça başarılı sonuçlar elde edildiğine işaret ederek, “Boy kısalığına yol açan kronik hastalıklardan birinin saptanması durumunda, bu hastalığa yönelik tedavi esastır. Örneğin çölyak hastalığında, hastalığa özgü beslenme tedavisi uygulanıyor. Beslenme yetersizliği olan çocuklarda beslenme desteği sağlanıyor, kronik böbrek hastalığında da bu hastalığa yönelik tedaviler uygulanıyor.” diye anlatıyor. Büyüme hormonu eksikliğinde, Turner sendromu ile bazı genetik hastalıklarda, düşük doğum ağırlığı olup yeterince büyüyememiş çocuklarda, beyin tümörü tedavisine bağlı boy kısalığında, yine çocuk endokrinolojisi uzmanı tarafından büyüme hormonu tedavisi verilebiliyor.”

Kadın kanserlerinde yaşam kurtaran önerileri!

Kadın kanserlerinde yaşam kurtaran önerileri!

Ülkemizde meme kanserinden sonra en yaygın görülen kadın kanserlerinde ihmal edilen bazı belirtiler aksine yaşamsal önem taşıyor. Acıbadem Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Ana Bilim Dalı Başkanı ve Acıbadem Maslak Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum, Jinekolojik Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Mete Güngör kadın genital kanserlerinin en sık görülenlerinin rahim, rahim ağzı ve yumurtalık kanseri olduğunu belirterek “Dünyada her yıl bir milyondan fazla kadın jinekolojik kanserle karşılaşıyor. Ülkemizde her yıl 5 bine yakın kadına rahim kanseri, yaklaşık 3 bin kadına yumurtalık kanseri, 1.500 kadına da rahim ağzı kanseri tanısı konuyor. Ancak çoğunlukla bu kanserler belirti vermeden sinsice ilerlediği için, çoğu kişi de ya korkudan ya da ihmalkarlıktan düzenli kontrollerini yaptırmadığı için ne yazık ki ileri evreye ulaşmış oluyor. Oysa ölümcül kadın kanserleri düzenli rutin kontroller ve testler ile erken teşhis edilirse tedavi edilebiliyor” diyor. Jinekolojik kanserler açısından toplumsal farkındalığın yok denecek kadar az olması nedeniyle tüm dünyada farkındalık oluşturabilmek için toplumun dikkati her yıl Eylül ayında jinekolojik kanserlere çekiliyor. Prof. Dr. Mete Güngör, Eylül ayı Jinekolojik Kanserler Farkındalık Ayı kapsamında yaptığı açıklamada en sık görülen üç kadın kanserinin ihmale gelmez belirtilerini anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Prof. Dr. Mete Güngör

  1. Rahim Kanseri (Endometrium Kanseri)

Kadınlarda en sık görülen kanserler arasında yer alan rahim kanseri riski menopoz döneminde artıyor. Rahim içini döşeyen tabakanın hücrelerinden kaynaklanan rahim kanserinin genellikle erken evredede tespit edilebildiğini belirten Prof. Dr. Mete Güngör “Çünkü sıklıkla adet periyotları arasında veya menopoz sonrası vajinal kanama şeklinde belirti verir” diyor. Prof. Dr. Mete Güngör rahim kanseri riskini artıran faktörlere yönelik şöyle konuşuyor: “Adet dönemi 12 yaşından önce başlar ya da menopoz geç yaşta olursa, o kadar fazla östrojen hormonuna maruz kalınır ve bu da riski artırır. Aşırı kilo da vücuttaki östrojeni artırır ve rahim kanseri açısından riskli gruba sokar. Obez kadınlarda rahim kanseri riski üç kat fazladır. Yağlı diyet, hiç gebe kalmamış olmak, adet döneminin düzensizliği, diyabet, ailede meme veya yumurtalık kanseri hikayesi olması ve menopozda progesteron hormonu olmaksızın tek başına östrojen tedavisi verilmesi de riski artırır.”

Bu belirtilere dikkat!

Rahim kanseri en fazla kanama ile belirti verdiği için, kadınların özellikle menopoz döneminin ardından baş gösteren en küçük bir kanamaya hatta lekelenmeye karşı bile çok dikkatli olması ve hemen bir uzmana görünmesi gerekiyor. Adet kanamalarının fazla olması ve uzun sürmesi, pelvik ağrı, ilişki sırasında ağrı, anormal kanlı akıntı ve kilo kaybı da rahim kanserinin başlıca belirtilerini oluşturuyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

  1. Yumurtalık (Over) kanseri

Yumurtalık kanseri genelde sindirim sistemi ve mesane sorunları gibi bir çok hastalığın belirtilerini taklit ediyor. Bu nedenle çoğunlukla tanısı geç ve ileri evrede konuluyor. Yumurtalık kanserini önceden tespit edecek bir yöntem olmadığını, teşhisin tesadüfen rutin jinekolojik muayenelerde konulduğunu belirten Prof. Dr. Mete Güngör “Kadınların hiç olmazsa senede bir kez rutin jinekolojik muayene ve pelvik ultrason yaptırması gerekir” diyor. Kalıtsal gen mutasyonları, ailede yumurtalık kanseri öyküsü, önceki bir kanser tanısı, artan yaş, hiç hamile kalmamış olmak yumurtalık kanseri riskini artırıyor.

Bu belirtilere dikkat!

Karında basınç hissi ve şişkinlik, kasıkta dolgunluk veya ağrı, uzun süreli hazımsızlık, gaz veya bulantı, bağırsak alışkanlıklarında (kabızlık) gibi değişiklikler, kanama düzensizliği, mesane alışkanlıklarında sık idrara çıkma ihtiyacı dahil değişiklikler, iştah kaybı veya hızlı bir şekilde tokluk hissi, vajinal kanama ve kilo kaybı gibi sorunların yumurtalık (over) kanserinin belirtileri arasında yer aldığını belirten Prof. Dr. Mete Güngör; bu şikayetlerden bir veya birkaçı varsa kesinlikle ihmal etmeyip doktora görünmek ve gerekli tetkikleri yaptırmak gerektiğini vurguluyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

  1. Rahim Ağzı (Serviks) kanseri

Dünya çapında 45 yaş altı kadınlarda en sık görülen ikinci kanser türü olan rahim ağzı (serviks) kanserini aşı ile önlemenin mümkün olduğunu ancak ne yazık ki çok sayıda kadının bundan haberinin olmadığını söyleyen Prof. Dr. Mete Güngör “Rahim ağzı kanserinin yüzde  72-75’inden Human Papilloma Virüsün (HPV) 16 ve 18 tipleri sorumludur. HPV oldukça yaygın görülen ve cinsel yolla bulaşan bir virüs olduğu için bu tiplere karşı geliştirilen aşılar büyük koruma sağlıyor. Küçük yaşta cinsel ilişkiye başlamak, çok sayıda partner, sigara, sağlıksız beslenme, bağışıklık sistemini etkileyecek bir sağlık sorunu olması, uzun süreli doğum kontrol hapı kullanımı ve üçün üzerinde doğumun rahim ağzı kanseri açısından riski artırıyor” diyor.

Bu belirtilere dikkat!

Rahim ağzı kanserinin erken evrede genellikle belirti vermeyen ancak kadın kanserleri arasında düzenli taramayla önlenebilen tek kanser türü olduğunu vurgulayan Kadın Hastalıkları ve Doğum, Jinekolojik Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Mete Güngör; bu nedenle her kadının hiçbir yakınması olmasa bile düzenli muayene olmasının ve 21 yaşından itibaren en geç 3 yılda bir Pap Smear testi yaptırmasının da hayati önem taşıdığını vurguluyor. Prof. Dr. Mete Güngör “Anormal vajinal kanama, cinsel ilişki sırasında veya sonrasında ağrı veya kanama, vajinadan anormal sulu, kokulu ve kanlı akıntı gelmesi, normal adet dönemi dışında kan lekeleri veya hafif kanama rahim ağzı kanserinin ileri evredeki belirtileri olduğundan bu şikayetlerden biri veya birkaçı varsa hemen doktora görünmek gerekir” diyor.

Cildiniz pul pul dökülmesin

Cildiniz pul pul dökülmesin

Ciltte gerilme hissi, kepeklenme, pul pul soyulma, çatlaklar, kaşıntı… Siz de bu sorunlardan yakınıyorsanız, cildiniz kurumuş olabilir! Çoğumuzun ortak derdi olan ciltte kuruluk yaz aylarında en sık karşılaşılan cilt problemlerinde ilk sırada yer alıyor. Yaz mevsiminde güneş ışınlarının yeryüzüne daha yoğun ulaşması ve deniz ile havuza girildikten sonra duş alınmaması nedeniyle tuzlu suyun cilt yüzeyinde kalması, cildi kurutuyor. En sık ellerde, kol ve bacağın alt kısımlarında, göz çevresi ile dudaklarda görülse de, ciltte kuruluk vücudun hemen her bölgesinde oluşabiliyor. Cilt kuruluğu için önlem alınmadığında yüzde, özellikle göz çevresinde ince kırışıkların oluşumu hızlanabiliyor. Bunun yanı sıra kuruluğun artmasıyla birlikte ciltte geniş ve derin çatlaklar, açık yaralar, egzama ile enfeksiyon gibi daha ciddi sorunlar gelişebiliyor! Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Dermatoloji Uzmanı Dr. Serpil Pırmıt, bu nedenle cilt kuruluğunun hafife alınmaması gerektiğine dikkat çekerek, “Her türlü önleme rağmen kuruluk şikayeti devam ediyorsa, kuruluğun yanı sıra kızarıklık, kaşıntı ve çatlama gibi ek sorunlar oluşmaya başladıysa zaman kaybetmeden bir hekime başvurmak gerekiyor” diyor. Dermatoloji Uzmanı Dr. Serpil Pırmıt cilt kuruluğuna karşı almamız gereken önlemleri anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu!

Pause Sağlık, Pause Dergi

Koruyucu kremi 30 dakika önce sürün

Güneşin kurutucu etkisinden korunabilmek için dışarı çıkmadan 30 dakika önce güneş koruyucu ürünü cildinize sürün. Ayrıca kremi her 2-3 saatte bir tekrar etmeye özen gösterin.

Deniz ve havuz sonrasında duş alın

Denizden veya havuzdan çıktıktan sonra mutlaka duş alın ki tuzlu veya klorlu su cilt yüzeyinde kalarak kuruluğa neden olmasın. 

Pause Sağlık, Pause Dergi

Duş süresini 10 dakikayla sınırlı tutun

Cildin nemini kaybetmemesi için banyo ve duş süresini 10 dakika, hatta daha kısa tutmayı alışkanlık haline getirin. Yine aynı nedenle sıcak değil, ılık suyla yıkanın. Ayrıca günde bir defadan fazla banyo yapmamanız da cilt sağlığınızı korumak açısından önem taşıyor.

Sert ve kurutucu ürünler kullanmayın

Duş alırken sert ve kurutucu etkiye sahip temizleyici ürünler yerine, nemlendirici içerikli sabun ve jelleri tercih edin.

 Pause Sağlık, Pause Dergi

Nemlendiriciniz cilt yapınıza uygun olsun

Nemlendiriciler cildin yüzeyini kaplayarak suyun cilde hapsedilmesini sağlıyor. Ancak dikkat! Etkili sonuç alabilmek için cilt yapınıza uygun nemlendiriciyi her gün kullanmayı alışkanlık haline getirin.

Bol bol su için

Dermatoloji Uzmanı Dr. Serpil Pırmıt, “Yaz aylarında su tüketimini artırmanız da cilt kuruluğuna karşı alabileceğiniz önlemler arasında yer alıyor. Günde 2,5-3 litre su içmeyi ihmal etmeyin” diyor. 

Pause Sağlık, Pause Dergi

Belirtileri neler?

  • Ciltte kuruluk kendini öncelikle banyo-duş veya yüzme sonrasında gerginlik hissi ile gösteriyor.
  • Daha sonra ciltte kepeklenme-pullanma, ciltte esnekliğin azalmasına bağlı olarak ince kırışıklar ve çatlama gibi yakınmalarla devam ediyor.
  • Kuruluğun artmasıyla birlikte ciltte geniş ve derin çatlaklar, açık yaralar, egzama ile enfeksiyon gibi sorunlar gelişebiliyor.

Erken ergenlik sorunu olan çocukla 5 önemli iletişim kuralı

 Erken ergenlik sorunu olan çocukla 5 önemli iletişim kuralı

‘Çocuğumun boyu ya uzamazsa?’… ‘Henüz çok küçük, ruhsal olarak yıpranır mı?’… Ebeveynleri son yıllarda en çok kaygılandıran konuların başında, ‘erken ergenlik’ geliyor. Bunun nedeni ise ergenliğin daha erken yaşlarda başladığına yönelik çeşitli görüşlerin olması. Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Çocuk Endokrinolojisi Uzmanı, ülkemizde son yıllarda erken ergenlikle ilgili hekime başvuruların arttığını belirterek “Ancak bu artış ergenliğin gerçekten daha erken başlamasına bağlı olabileceği gibi, ailelerin farkındalığının artmasından da kaynaklanabilir. Ülkemizde ergenlik yaşıyla ilgili yapılan son çalışmalardan alınan sonuçlar; meme gelişiminin daha erken başladığı, ancak ilk menstrüasyon yaşında erkene kayma söz konusu olmadığı yönünde. Erken ergenliğe yönelik daha net bilgi için özellikle son yıllardaki gözlemlerimizle ilgili yeni çalışmalara ihtiyaç var” diyor.

Özellikle bu yaşlarda başladıysa, dikkat!

Ergenlik çocukluktan yetişkinliğe geçişte cinsiyet özelliklerinin olgunlaşma sürecini tanımlayan bir dönem. Bu süreç kız çocuklarında genellikle 10 yaşında meme gelişimiyle başlıyor, ilk menstrüasyon ise 12-12.5 yaşlarında oluyor. Erkek çocuklarında da süreç 11-11.5 yaşlarında başlıyor. Erken ergenlik ise ergenlik sürecinin kız çocuklarında 8 yaşından, erkek çocuklarında ise 9 yaşından önce başlaması olarak tanımlanıyor. Kız çocuklarında ilk menstrüasyonun 10 yaşından önce olması da erken ergenlik olarak nitelendiriliyor. Dr. Öğretim Üyesi Saygın Abalı meme gelişimi, kıllanma, sivilce ve erişkin tipi vücut kokusu 8 yaşından önce başlayan kız çocuklarında çocuk endokrinolojisi uzmanına başvurulması gerektiğini belirterek, “Erkek çocuklarında da benzer şekilde 9 yaşından önce cinsel organın büyümesi, kıllanma gibi ergenlik bulguları olanlar değerlendirilmeli.” diyor.

Bu ilk belirtileri atlamayın!

Peki, erken ergenlik ilk olarak hangi belirtilerle kendini belli ediyor? “Kız çocuklarında meme gelişimi genellikle ilk ve en önemli başvuru nedenidir.” bilgisini veren Dr. Öğretim Üyesi Saygın Abalı, “Fazla kilolu çocuklarda göğüs bölgesindeki yağlanma yanlışlıkla meme gelişimi olarak değerlendirilebiliyor; ancak, bunun tersi de sıklıkla görülüyor. Fazla kilolu bir kız çocuğunda meme gelişimi ergenliğin ileri evrelerine kadar yağ dokusu sanılıp atlanabiliyor. Bu nedenle özellikle meme gelişimi 8 yaşından önce başladıysa, değerlendirmek gerekiyor” diyor. Dr. Öğretim Üyesi Saygın Abalı, erkeklerde ise ilk bulgunun testislerin büyümesi olduğunu vurgulayarak, “Cinsel organın boyutunda artış ve kıllanma da ilk belirtiler arasında yer alıyor. Bunlar dışında, her iki cinsiyette de hızlı büyüme ve hızlı kilo alma da ergenliğin ilk işareti olarak değerlendirilebilir.” diyor.

Tedavi ne zaman gündeme geliyor?

Erken ergenlik genetik etkenler, beslenme hataları ve obezite gibi faktörler nedeniyle gelişiyor. Ayrıca östrojenik etkilere sahip olan lavanta gibi bitkisel aromatik yağların ve propolis gibi destek ürünlerinin, bıldırcın yumurtası gibi besinlerin kullanımı da erken ergenlik nedeni olabiliyor. Bunların yanı sıra çok nadiren de olsa iyi huylu tümörler veya merkezi sinir sistemi hastalıkları da erken ergenliğe yol açabiliyor. Erken ergenlikte tedavi ise yapılan tetkiklerde, özellikle 6-7 yaşından önce ergenlik özellikleri saptanıyorsa, hemen gündeme geliyor. 7-8 yaşın üzerinde tespit edilmişse, çoğunlukla 3-6 ay arası bir izlem sonrasında hızlı bir ilerleme gözleniyorsa, tedaviye başlanıyor. Ayrıca 8 yaşından büyük kız çocuklarında da ergenlik evresi ileri ise tedavi gündeme gelebiliyor.

Hormon üretimi geciktiriliyor

Erken ergenlik, kemiklerin hızla olgunlaşması nedeniyle çocuğun erişkin boyunda olumsuz etkilere neden olabiliyor. Örneğin; 8 yaşındaki bir çocukta kemik yaşı 11 saptanabiliyor, bu da erişkin boyunun beklenenin altında kalması anlamına geliyor. Bunun dışında akranlarına göre erken başlayan davranış değişiklikleri ve erken menstrüasyona uyumda zorluklar nedeniyle psikolojik olarak sorunlar da yaşayabiliyorlar. Tedavide ergenliği başlatan ve merkezi sinir sistemi tarafından salgılanan ‘GnRH’ isimli hormonunun farmakolojik olarak benzerlerinin verilerek yumurtalıkların hormon üretimi de geciktiriliyor. Bu tedaviyle en önemli hedeflerden biri, kemiklerin hızlı olgunlaşmasının önüne geçmek ve kızlarda menstrüasyon yaşını ötelemek. Böylelikle öngörülen erişkin boy arttırılarak çocuğun hedef boyuna ulaşması sağlanabiliyor. Dr. Öğretim Üyesi Saygın Abalı tedavinin aylık ve üç ay aralıklı enjeksiyonlarla gerçekleştirildiğini belirterek, “Tedavi boyunca, çocukların büyüme ve ergenlik süreci 3-6 ay aralarla hekim tarafından değerlendiriliyor. Bu tedavinin sadece çocuk endokrinolojisi uzmanları tarafından yapılması gerekiyor.” diyor.

İletişimde bu 5 kural çok önemli!

“Ergenlik çocuklarımızın bedensel değişimlerine ek olarak ruhsal ve sosyal açıdan da değişiklikler yaşadıkları bir dönem. Bu durumun erken olması, çocuklarımızın bu ruhsal ve sosyal değişimi daha zor yaşamalarına neden olabiliyor. Dolayısıyla erken ergenlik yaşayan çocukla iletişim kurarken oldukça dikkatli olunmalı” uyarısında bulunan Dr. Öğretim Üyesi Saygın Abalı, ebeveynlerin dikkat etmeleri gereken noktaları şöyle anlatıyor:

  • Kurallardan ödün vermeden, ancak çocuğunuzun kişiliğine saygılı olarak ona olan sevginizi ve desteğinizi hissettirin.
  • Özellikle dış görünümüyle ilgili incitici sözlerden kaçının.
  • Akranlarıyla olumlu ya da olumsuz karşılaştırmalar yapmayın.
  • Sağlıklı büyümesi için gerekli olduğunu vurgulayarak; uyku saati, beslenme alışkanlıkları, fiziksel aktivite ve ekran başında geçireceği süre konularında öneriler sunun.
  • Sözlü önerilerimizden çok, davranışlarımızla onlara model olmamız daha da önem taşıyor. Sağlıklı yaşam kurallarını sadece ergenlik döneminde değil, doğumdan itibaren ev yaşamına dahil etmeye özen gösterin.

Kulakta en sık görülen hastalıklar

Kulakta en sık görülen hastalıklar

Yüzyılın salgın hastalığı Covid-19 enfeksiyonu nedeniyle hastaneye gitmek yerine ertelenen bazı sağlık sorunlarının arasında kulak hastalıkları ve işitme ile ilgili sıkıntılar da yer alıyor. Oysa işitme sorunlarının ertelemeye gelmeyeceğini belirten Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Deniz Tuna Edizer “Son bir yıldır Covid pandemisi sürecinde özellikle de işitme ile ilgili sıkıntıların ertelendiğini görüyoruz. Ancak ertelenen şikayetler hastalıkların ilerlemesine veya şiddetlerinin artarak bireyin yaşam kalitesinde kalıcı bozulmaya neden olabiliyor. İşitme ve denge organımız olan kulaktaki olası bir problem birçok önemli hastalığa yol açabiliyor.” diyor.  KBB Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Deniz Tuna Edizer, 3 Mart Dünya Kulak ve İşitme Günü kapsamında yaptığı açıklamada, kulakta en sık görülen 5 hastalığı anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Kulak tıkanıklığı

Sıklıkla kulak salgısının, dış kulak yolunda birikmesine bağlı olarak ortaya çıkıyor. Dış kulak yolunda üretilen bu salgı genellikle kendiliğinden dışarı doğru atılıyor ancak dar kulak yolu ve kulak kanalının içine yabancı cisim sokulması gibi durumlarda bu salgı derinlere itilerek kulak yolunda tıkanıklığa neden olabiliyor. Bu durumda genellikle bir kulak burun boğaz uzmanının sıkışmış ve genellikle sertleşmiş olan salgıyı çıkarması gerekiyor. Bu sıkışmış salgı bireyin kulağında tıkanıklık, ağrı ve hatta işitme kaybına yol açabiliyor.

Kulak yolu enfeksiyonları

Dış kulak yolu çeşitli bakteri, mantar, virüs enfeksiyonlarından etkilenebiliyor. Genellikle lokal travma (örneğin kaşımak) ve kulak yolunun kirli su ile teması sonrasında ortaya çıkıyor. Kulak egzaması gibi cilt ile ilgili hastalıklarda, birey kulağını kaşıma sonrasında travmaya uğratırsa ciddi kulak yolu enfeksiyonları ile karşılaşabilir. Kulak ağrısı, kulakta ödem temel şikayet olarak görülürken, kulak kepçesine dokunma veya çene hareketi bile ağrıyı artırabiliyor.  Enfeksiyon ilerledikçe akıntı ve kulak yolunda birikime bağlı olarak işitme kaybı, kulak etrafında veya boyundaki lenf bezlerinde büyüme ve ağrıya yol açabiliyor. KBB Uzmanı Doç. Dr. Deniz Tuna Edizer “Unutulmaması gereken önemli noktalardan birisi de özellikle bağışıklık sistemi baskılanmış ve kontrolsüz diyabet tanısı olan bireylerde kulak yolu enfeksiyonları uzun süre devam etmekte ve yönetilmesi zor bir tablo oluşturmaktadır. Dolayısıyla kulak yolunun travmaya maruz bırakılmaması büyük önem taşımaktadır. Ayrıca, kulak yolunda zona hastalığı da görülebilmekte ve bu tabloya tek taraflı yüz felci ve işitme kaybı eşlik edebilmektedir.” diyor.

İşitme kaybı

İşitme kaybı hemen her yaş grubunda karşılaşılan bir sorun. İki kulağı da etkilediğinde önemli sağlık sorunlarına yol açıyor. Erişkinlerde ortaya çıkan işitme kayıpları travma, enfeksiyon, toksik nedenler, damar hastalıkları, genetik nedenler ve immünolojik nedenler gibi geniş bir yelpazede görülebilirken, ileri yaşa bağlı işitme kayıpları ve gürültüye bağlı işitme kayıpları sık görülen iki neden olarak karşımıza çıkıyor. Özellikle ileri yaştaki bireylerde işitme kaybının sosyal izolasyona ve yalnızlık hissine neden olduğunu, unutkanlık ile ilişkili hastalıkların daha kötü seyretmesine zemin hazırladığını belirten KBB Uzmanı Doç. Dr. Deniz Tuna Edizer, ani işitme kaybının da ihmal edilmemesi gerektiğini vurgulayarak şöyle konuşuyor: “Ani işitme kaybı genellikle tek kulakta üç gün içinde ortaya çıkan ve en az 30 desibel kayıp oluşturan işitme kaybı olarak tanımlanır. Örneğin; birey bir sabah uyandığında aniden bir kulağında işitme azalmış hatta hiç işitmemeye başlamıştır. İşitme kaybına baş dönmesi ve kulak çınlaması eşlik edebilir. Hafif düzeydeki ani işitme kayıplarında bireyler bir kulağımda aniden çınlama başladı şeklinde de şikayet bildirebilmektedirler. Hikaye, fizik muayene ve işitme testi sonrasında tanı kesinleşir ve gerekli görüntüleme yöntemleri istenerek uygun tedavi başlanır. Şikayetin ortaya çıkışından sonra 7-10 gün içinde tedavinin başlanması tedavi başarısı açısından önemlidir.”

Baş dönmesi

KBB Uzmanı Doç. Dr. Deniz Tuna Edizer “Hareket etmeden hareket algısının olması olarak tanımlanabilen baş dönmesi toplumda yaygın olarak görülen önemli bir şikayet. Birçok hastalığa bağlı olarak karşımıza çıkabiliyor. Kulak kaynaklı baş dönmelerinin temel özellikleri arasında dönme hissi, bulantı ve kusma, eşlik eden çift görme ya da konuşma bozukluğunun olmaması yer alıyor. Toplumda kristal kayması olarak da bilinen BPPV, denge sinirinin iltihabı, Meniere Hastalığı kulak kaynaklı baş dönmelerinin içinde sık görülenlerden. Bu tablolar genellikle ani baş dönmesine neden olur ve bireyde önemli bir kaygı oluşturur. Ani başlayan baş dönmesinde bireyin genel sağlık durumu ile ilgili bilgi almak, basit hasta başı muayene bulguları ve gerekirse görüntüleme yöntemlerini kullanmak önem taşımaktadır. Tek bir manevra ile düzeltilebilen kristal kayması (BPPV) beyinde önemli damar tıkanıklıkları gibi geniş bir hastalık yelpazesi baş dönmesine neden olabilmektedir.” diyor.

Yüz felci

Yüz felci beyin, beyin sapı, kulak ve tükürük bezleri hastalıklarına bağlı olarak ortaya çıkabiliyor. Kulak ile ilgili yüz felci genellikle yüzün tek yarısında göz ve ağız etkilenmesi ile karşımıza çıkıyor. Bireyde gözünü kapatamama ve ağız hareket bozukluğuna bağlı tükürüğün ağızdan dışarı akması gibi şikayetler görülüyor. Ani ortaya çıkan tek taraflı yüz felcinde kulak arkasında ağrı, yüzde ağrı / uyuşma tabloya eşlik edebiliyor. Etken olarak aktive bazı olmuş virüsler sorumlu tutuluyor. Tanı koyulduktan sonra gecikmeden tedavinin başlanması gerekiyor. Özellikle bireyde önceden tanı almış kronik orta kulak iltihabı varlığında ortaya çıkan yüz felcinin tedavisinde cerrahi yöntem de kullanılabiliyor.

Her ay yeni 4-5 yeni nadir hastalık tanılanıyor

Her ay yeni 4-5 yeni nadir hastalık tanılanıyor

Progeria, kistik fibrozis, kaçış sendromu, mukopolisakkaridoz ve lizozomal depo hastalıkları… Bu isimleri ilk kez duyuyor olabilirsiniz! Hatta ilk tanı konulduğunda bile duyanın şaşırdığı, o nedir diye düşündüğü bir hastalık grubu nadir hastalıklar. İçinde 7 binden fazla hastalık var ve ismi nadir olsa da, aslında kapsadığı hasta sayısı oldukça yüksek. Dünyada 300 milyon, Türkiye’de ise 7 milyon kişi farklı farklı nadir hastalıklarla yaşıyor. Nadir denmesinin nedeni, toplamda 7 binden fazla çeşidinin olmasına karşılık, sık rastlanan hastalıklara göre görülme oranının düşük olması. Örneğin, alerjiler her 5 bebekten birinde görülürken, nadir hastalıklar kapsamına giren ve kanama eğilimi yaratan hemofili hastalığına her 10.000 bebekte bir rastlanıyor.

Nadir hastalıkların sayısı gün geçtikçe artıyor öyle ki, her sene onlarca yeni hastalık bu listeye ekleniyor. Bu durumlar için farkındalık yaratmak için her yıl Dünya Nadir Hastalıklar Farkındalık Günü’ne özel etkinliklerle kamuoyunun dikkati çekilmeye çalışıyor. Türkiye’nin ilk merkezi olan Acıbadem Üniversitesi Nadir Hastalıklar ve Yetim İlaçlar Uygulama ve Araştırma Merkezi (ACURARE) Müdürü ve Tıbbi Genetik Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Uğur Özbek ise nadir hastalıklar konusunda araştırma yapmanın bilim dünyasına yeni katkılar sağladığı gibi, hastaların tanı ve tedavisinde önemli başarılar elde edildiğini belirtiyor.

En çok çocukları etkiliyor

Toplumda iki binde bir kişiden daha az sıklıkta rastlanan hastalıkları tanımlayan nadir hastalıklar en çok çocukları etkiliyor. Yapılan araştırmalar, bu hastalıkların yüzde 75’inin çocuklarda görüldüğünü gösteriyor. Üstelik hayatı tehdit eden ve henüz tedavisi bulunmayan bazı nadir hastalıklarla dünyaya gelen her 3 bebekten biri, bir yaşından önce hayatını kaybediyor. Yaşayanlar ise kronik fiziksel ya da bilişsel engellerle mücadele etmek zorunda kalıyorlar. Özellikle akraba evliliklerinin yoğun görüldüğü ülkelerde, nadir hastalık oranının arttığına dikkat çeken Prof. Dr. Uğur Özbek, “Türkiye’de nadir hastalıkların sık görüldüğü ülkeler arasında. Akraba evliliği oranının yüksek olması nadir hastalıkların da Avrupa ülkeleri ve ABD’ye göre daha fazla görülmesine yol açıyor. Çünkü bu hastalıklar yüzde 80 oranında genetik nedenlerden kaynaklanıyor. Yüzde 20’sinin nedeninin çevresel ve diğer etkenler olduğu düşünülüyor ya da henüz bilinmiyor. Bu nedenle akraba evliliğinin azalması nadir hastalıkların da önlenmesi açısından büyük önem taşıyor” diye bilgi veriyor.

Pek çok engelin nedeni, nadir hastalık

Toplumun önemli bir kısmını etkileyen bu hastalıkların etkisi de çeşitli düzeylerde olabiliyor. Nadir hastalıkların kişilerin hayatını tehdit edebildiğini ya da kronik bir engelle yaşamalarına neden olduğunu kaydeden Prof. Dr. Uğur Özbek, “Günlük hayatta karşımıza çıkan görme engellilik, orantısız boy kısalığı, işitme kaybı, spastisite gibi bedensel ya da zihinsel engellilik yaratan durumların çoğu nadir bir hastalıktan kaynaklanabiliyor.” diyor.

İlk sorun tanıda yaşanıyor

Dünyada yaklaşık 300 milyon kişi ‘nadir hastalık’ tanımına giren sağlık sorunlarıyla yaşıyor. Oran olarak toplumun yüzde 6-8’ini etkileyen nadir hastalıklarla yaşamak zorunda olanların sayısı ülkemizde 7 milyona ulaşıyor. Tüm bu rakamların nadir hastalıkları, milyonların sorunu olarak görmemizi gerektirecek ciddiyette olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Uğur Özbek, kritik sürecin daha tanı aşamasında başladığını belirtirken sözlerine şöyle devam ediyor:

“Nadir hastalıklar için ilk zorluk tanı aşamasında başlıyor. Nadir hastalıklı bir bireyin ortalama tanı süresinin en az 4 yıl olduğu bilinmekte. Çünkü bu tür hastalıkları teşhis edebilecek uzmanlığa ve deneyime sahip hekimlerin sayısı son derece az. Söz konusu nadir hastalıklar olunca karşımıza çıkan ikinci sıkıntı da tedavi ve takip aşaması. Bu hastalıklar tüm dünyada çok az sayıda insanda tanımlandığı için bu konuda deneyim sahibi hekim ve sağlıkçı sayısı da az. Hastalar bu nadir bulunan hekimlere erişebilseler bile bu kez de yüksek tedavi ve ilaç gideri sorunuyla yüz yüze geliyor.”

Bu hastalıkların ilacı da yetim

Bir ilacın geliştirilebilmesi ve piyasaya sürülmesi için yıllar süren mücadele ve yoğun emek gerekiyor. Nadir hastalıklar için ilaç üretmenin bir saygınlık ve etik meselesi olarak ele alınması gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Uğur Özbek, “Bu tür ilaçların araştırma-geliştirme ve üretimine yönelik talep az. Bu nedenle de ‘yetim ilaç’ olarak adlandırılıyorlar. Ülkemizde hastalara ulaştırılan yetim ilaçlar açısından büyük oranda yurt dışına bağımlıyız.” diyor.

Uzmanlar anlatıyor:

“Pandemi dönemi nadir hastalıkları olanları da etkiliyor”

Acıbadem Üniversitesi Nadir Hastalıklar ve Yetim İlaçlar Uygulama ve Araştırma Merkezi (ACURARE) ve Acıbadem Üniversitesi Nadir Hastalıklar Öğrenci Kulübü çevrim içi bir dizi etkinlik düzenliyor. Etkinlikte pandemi döneminde bağışıklıkla ilgili doğumsal nadir hastalıklara sahip bireylerin sorunları ve çözüm önerilerini masaya yatıracaklarını anlatan Dr. Özbek, özellikle pandeminin nadir hastalıklar üzerine etkilerinin vurgulanacağını belirtti. Prof. Dr. Uğur Özbek, “Pandemi, bu hastaların tanı ve tedavisini olumsuz olarak etkiledi. Zira büyük oranda kronik hastalıklardan muzdarip bu hastalarımızın zaten kısıtlı sayıda olan tedavi görecekleri merkezler pandemiden etkilendi ve ulaşılabilirliği azaldı. Bu ve bunun gibi etkenler nedeniyle gibi tanı alma süreci uzadı ve tedavilerinde de aksama yaşandı. Dolayısıyla pandemi koşuları nedeniyle hem tanı hem de tedavi süreçlerinde bazı sorunlar yaşandı.” dedi.

Etkinlik hakkında ayrıntılı bilgiyi www.acibadem.edu.tr/rare adresinde bulabilirsiniz.

Program:

28 Şubat 2021 Nadir Hastalıklar Günü

Pandemi Döneminde Nadir Bağışıklık Sistemi Hastalıkları

13:30-13:45    Açılış, Prof. Dr. Yasemin Alanay

13:45-14:00    ACURARE & İSTisNA Projesi, Prof. Dr. Uğur Özbek

14:00-14:30    Pandemi ve Primer İmmün Yetmezlikler; Gerçek Yaşam Deneyimi, Prof. Dr. Elif Aydıner Karakoç

14:30-15:00    Pandemi döneminde nadir romatizmal hastalıklı çocuklar, hastalık süreçleri ve yaşamları, Prof. Dr. Özgür Kasapçopur

15:00-15:30    “Pandemi ve Kurumsal Hafıza”, Doç. Dr. Fatih Artvinli

15:30-16:00    ACURARE Öğrenci Kulübü