Yazılar

‘Evlilik Ehliyeti’ kadına karşı şiddeti önler mi?

‘Evlilik Ehliyeti’ kadına karşı şiddeti önler mi?

Gündemin tartışma konularından biri TBMM Kadına Şiddeti Araştırma Komisyonu’nda görüşülen ‘Evlilik Ehliyeti’ önerisi. Kadına karşı şiddeti önlemeye yönelik ortaya atılan bu öneriyi Beykoz Üniversitesi Klinik Psikoloji Lisansüstü Programları Koordinatörü Prof. Dr. Ebru Şalcıoğlu değerlendirdi. Sadece bireyin psikolojik yapısına odaklanarak kadına karşı şiddetin azaltılamayacağını belirten Şalcıoğlu, ‘Evlilik Ehliyeti’nin kadına karşı şiddeti önlemede etkisinin sınırlı olacağı görüşünde. “Şiddetle mücadele köklü değişimler gerektiriyor” diyen Şalcıoğlu, kadına yönelik şiddetin nedenlerini ve atılması gereken adımları sıraladı.

Kadına yönelik şiddeti önlemek amacıyla TBMM Kadına Şiddeti Araştırma Komisyonu’nda görüşülen ‘Evlilik Ehliyeti’ önerisi gündemin tartışma konusu oldu. Öneride, evlilik öncesi çiftlerin eğitime tabi tutulması ve kişilerin şiddet geçmişlerinin araştırılarak psikolojik rapor alması gibi maddeler yer alıyor. Eğer öneri kabul edilirse evlilik öncesi taraflardan kan testi gibi psikolojik rapor, sabıka kaydı, şiddet eğilimi olup olmadığına dair belge istenebilecek. Peki, ‘Evlilik Ehliyeti’ kadına karşı şiddeti önlemede etkili olur mu? Beykoz Üniversitesi Klinik Psikoloji Lisansüstü Programları Koordinatörü Prof. Dr. Ebru Şalcıoğlu, bu konuyu değerlendirdi ve kadına karşı şiddeti azaltmak için yapılabilecek çalışmalar konusunda önerilerde bulundu.

Prof. Dr. Ebru Şalcıoğlu

Dünyada her üç kadından biri şiddete maruz kalıyor

Dünya Sağlık Örgütü’nün çalışmalarına göre dünya üzerinde 15 yaş üstü her üç kadından biri eşinin ya da romantik partnerinin fiziksel veya cinsel şiddetine ya da partneri olmayan birinin cinsel şiddetine maruz kalıyor. “Yaşamının farklı evrelerinde her yaş grubundan kadın fiziksel ve cinsel şiddeti en fazla evde, romantik ilişkilerde ve evlilikte deneyimliyor” diyen Prof. Dr. Şalcıoğlu, sadece bireyin psikolojik yapısına odaklanarak kadına karşı şiddetin azaltılamayacağını belirtiyor ve şunları söylüyor:

“Dünya üzerinde işlenen tüm cinayetler içinde eşleri tarafından öldürülen kadınların oranı yaklaşık yüzde 40. Araştırmalar şiddetin yüzde 85’inin erkekten kadına yönelik olduğunu gösteriyor. Eşleri tarafından öldürülen erkeklerin oranı ise sadece yüzde 6 civarında. Evde, romantik ilişkilerde ve evlilikte şiddetin bu kadar yaygın görülmesi psikolojik bir değerlendirme ile şiddete eğilimin tespit edilmesini zorlaştırıyor. Elbette şiddet eğilimini artıran alkol veya madde kullanımı, dürtüsellik, ev içinde ve çevrede şiddete maruz kalma öyküsü, şiddet uygulama öyküsü, psikolojik sorunlar gibi kimi faktörler bireyin şiddet eğilimiyle ilgili bilgi verebilir. Ancak bireyin şiddet uygulaması çoğu zaman içinde bulunduğu koşulların özelliklerine bağlıdır ve uygun koşullarda tespit edilmiş bir şiddet eğilimi olmayan kişi de şiddete başvurabilir. Şiddeti kolaylaştıran sosyal ve kültürel süreçleri görmezden gelerek, sadece bireyin psikolojik yapısına odaklanarak kadına şiddeti azaltma çabası uzun vadede beklenen azalmayı ortaya çıkarmayacaktır. Bu nedenle ‘Evlilik Ehliyeti’ uygulamasının şiddeti önlemede etkisinin sınırlı olacağını düşünüyorum.”

“Boşanma oranlarında bir düşüş yaratması sürpriz olur”

Uygulamanın hayata geçirilmesinin evliliklerin uzun ömürlü olmasına karşı katkı sağlayacağını düşünmediğini belirten Şalcıoğlu, “Boşanma sebeplerine yönelik yapılan araştırmalar eşe bağlılık olmaması, aldatma, ekonomik güçlükler, sürekli çatışma ve tartışma halinde olma, iletişim eksikliği, madde kullanımı, şiddet, sağlık sorunları gibi faktörlerin en yaygın sebepler arasında olduğunu gösteriyor. Evlilik Ehliyeti uygulamasının boşanma sebeplerine teması çok sınırlı olduğundan bunun uzun vadede boşanma oranlarında bir düşüş yaratması sürpriz olur” diyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Şiddet vakaları neden artıyor

Son yıllarda şiddet vakalarının sayısındaki artışla ilgili de konuşan Şalcıoğlu, “Son yıllarda sadece ülkemizde değil tüm dünyada şiddet olgularının sayısında bir artış olduğu gözlemleniyor. Bunun bir sebebi şiddetin daha görünür hale gelmiş olması olabilir. Yani, şiddet olgularının sayısında bir artış olmayabilir, sadece şiddete duyarlılığımız arttığı için şiddet olayları daha görünür hale gelmiş olabilir. Diğer yandan şiddet olgularının sayısında bir artış varsa bu artışı açıklayabilecek çok sayıda faktör olabilir” diyor. Şalcıoğlu bu faktörleri ise şöyle sıralıyor:

Ekonomik güçlükler: Gittikçe zorlaşan yaşam koşulları ve ekonomik güçlükler bunlar içinde ilk sıralarda yer alabilecek faktörler. İnsanlar yaşamlarını sürdürme mücadelesinde ekonomik engellere takıldıkça hüsrana uğruyor, öfkeleniyor ve öfkeyi azaltmanın en kolay ve ilkel yolu olan şiddete baş vuruyorlar. Yani, ekonomik sistem bireyde saldırganlık ortaya çıkarıyor.

Bireyler arasındaki kutuplaşma: Bir yandan da sosyopolitik düzende gruplar ve bireyler arasında kutuplaşma şiddeti kolaylaştıran bir etki yapıyor. Her coğrafyada yaygın görülen ırk, etnik köken, milliyet, din, cinsiyet, cinsel kimlik, fikir temelli ayrımcılık ve ötekileştirme şiddeti besliyor.

Toplumsal cinsiyet eşitsizliği ve yasalardaki sorunlar: Kadına şiddetin temelinde toplum bilincine kazınmış toplumsal cinsiyet rollerinin yarattığı eşitsizlik var. Kadın ve erkeği birbirinden ayırdığı varsayılan biyolojik ve psikolojik özellikler erkeğin kadından üstün olduğu anlayışını besliyor. Kadını toplum bilincine zayıf, yetersiz, kontrol edilmesi, sahiplenilmesi gereken bir varlık olarak yerleştiriyor. Erkeği de üst cinsiyet olarak konumlandırıyor; ona güç ve kontrol rolü veriyor. Kadını ötekileştiren bu bakış açısı onun aşağılanmaktan fiziksel ve cinsel şiddet görmeye, eğitim alamamaktan istediği işe girememeye, ekonomik imkanlardan faydalanamamaktan sağlık hizmeti alamamaya varan boyutta ayrımcılığa uğramasına yol açıyor. Toplumda artan muhafazakarlaşma maalesef kadınla erkek arasındaki bu ayrışmayı derinleştiriyor ve kadına şiddeti kolaylaştırıyor. Buna ek olarak yasalar ve bunların uygulamaları kadını korumak için güçlü bir kalkan görevi göremiyorlar.

Şiddete karşı duyarsızlık: Diğer yandan bazı güncel alışkanlıklarımız bizi şiddete karşı duyarsızlaştırdığı için onu önleyen şekilde davranmıyoruz. Şiddet içeren bilgisayar oyunları, film ve dizileri, haberleri uzun süre boyunca düzenli izlemek insanları şiddete karşı duyarsızlaştıran bir etki yapabilir. Bu şekilde, birey şiddet eylemleriyle gündelik hayatında karşılaştığında bunları daha doğal karşılayabilir ve gereken duygusal tepkiyi vermez. Bu onu illa şiddet uygulamaya yatkın hale getirmez, sadece şiddet karşısında tepkisiz kalmasına neden olur. Bu da şiddetin artması için elverişli bir ortam yaratıyor.

Yaygın yanlış inançlar: Daha bireysel düzeyde öfkeyi boşalmak gerektiğine dair yaygın yanlış inançlar saldırganlığı kolaylaştırıyor. Bu duyguyla başka şekilde baş etmeyi bilmeyen kişi vurup kırıp dökerek öfkesini yönetmeye, azaltmaya çalışıyor. Ama bu yöntem saldırgan davranışların devam etmesine neden oluyor.

Neler yapılmalı

“Şiddetle mücadele köklü değişimler gerektiriyor” diyen Şalcıoğlu, yapılması gerekenlerle ilgili ise şunları söylüyor:

“Geniş bir çerçevede, ütopik olarak, ekonomik eşitlik sağlanması ve ayrımcılığın sonlanması şiddeti azaltacak en köklü değişimlerdir. Diğer yandan şiddet içermeyen dil kullanımının ve davranışların küçük yaştan itibaren çocuğa modellenmesi, öfke yönetimi için işlevsel yöntemlerin erken dönemlerden itibaren çocuğa kazandırılması toplumda şiddeti azaltabilecek uzun vadeli girişimler olacaktır.”

Çocuk dostu oteller

Çocuk dostu oteller

3.Uluslararası Aile, Gençlik ve Çocuk Dostu Turizm İşletmeciliği Kongresi, 23-25 Haziran 2021 tarihlerinde Beykoz Üniversitesi ev sahipliğinde gerçekleştirilecek. Beykoz Üniversitesi İşletme ve Yönetim Bilimleri Fakültesi bünyesinde online olarak gerçekleştirilecek kongrede, “Çocuk Dostu Turizm İşletmesi” kriterlerinin belirlenmesi ve bu kriterlere uygun donanıma sahip işletmelerin özel bir işaret ile ödüllendirilme çalışmaları da ele alınacak.

Pandemide dünya turizmi büyük bir darbe alsa da çocuklar başta olmak üzere her yaş grubundan insan rahatça tatil yapabileceği günleri iple çekiyor. Son yıllarda tur operatörlerine ve konaklama işletmelerine “aile oteli” ve “çocuk dostu otel” talepleri artıyor. Bu taleplerin gelecekteki trendi belirleyeceğini öngören Beykoz Üniversitesi, 3.  Uluslararası Aile, Gençlik ve Çocuk Dostu Turizm İşletmeciliği Kongresi’ni 23-25 Haziran 2021 tarihlerinde düzenlemek için hazırlık yapıyor. 2018 ve 2019 yıllarında Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Turizm Fakültesi tarafından düzenlenen kongre, 2020 yılında pandemi koşulları sebebiyle gerçekleştirilememişti. “Çocuk Dostu Turizm Kongresi” olarak da anılan kongrenin bu yılki ana teması, “Aile, Gençlik ve Çocuk Dostu Turizm ve İşletmecilik” olarak belirlendi.

Topraktan sofraya uzanan yolcuk

Topraktan sofraya uzanan yolcuk

Gıdanın, topraktan sofraya uzanan yolculuğunda “gıda güvenliği ve soğuk zincir” insan sağlığı için oldukça önem taşıyor. Beykoz Üniversitesi’nin, Lojistik Derneği (LODER) iş birliği ile düzenleyeceği 11. Tarım-Gıda ve Soğuk Zincir Lojistiği Sempozyumu, 28 Nisan 2021, Çarşamba Günü saat 09:30-17:00 arasında çevrim içi olarak gerçekleştirilecek. Etkin ve verimli soğuk zincir lojistiğinin öneminin tartışılacağı sempozyum, soğuk zincir lojistiğinin sürdürülebilirliği için standartlar oluşturulmasına katkı sağlamayı amaçlıyor.

Gıda tüketimi, basit bir günlük fonksiyonun ötesinde, insan sağlığı ve mutluluğu için büyük önem taşıyor. İnsanın sağlık ve mutluluğuna giden yol ise “güvenilir gıda”dan geçiyor.  Güvenilir gıda deyince, her türlü bozulma ve bulaşmaya yol açan etkenden arındırılarak tüketime uygun hale getirilmiş gıda anlaşılıyor. Güvenilir gıda için gıdaların uygun koşullarda taşınması ve depolanması gerekiyor. Gıdaların doğru taşınması için ise “soğuk zincir” olmazsa olmaz… Üretim aşamasından başlayıp sevkiyat, depolama ve tüketim aşamasına kadar geçen süreçte tarım ve gıda ürünlerinin düşük sıcaklıkta saklanmasına “soğuk zincir” deniliyor.

Çevrim içi sempozyum tüm gün sürecek

Günümüzde tüketicilerin güvenilir gıdaya ulaşma isteğinde önemli bir artış yaşanırken, Beykoz Üniversitesi “gıda güvenliği” ve “soğuk zincir” konusunun masaya yatırılacağı bir sempozyum düzenlemeye hazırlanıyor. Beykoz Üniversitesi ve Lojistik Derneği’nin (LODER) iş birliği ile düzenlenecek 11. Tarım-Gıda ve Soğuk Zincir Lojistiği Sempozyumu, 28 Nisan Çarşamba Günü saat 09:30-17:00 arasında çevrim içi olarak gerçekleştirecek. Sempozyumun bu yılki ana teması, “Gıda Güvenliği ve Soğuk Zincir” olarak belirlendi.

Açılış konuşmasını Rektör Durman yapacak

  1. Tarım-Gıda ve Soğuk Zincir Lojistiği Sempozyumu’nun açılış konuşmasını Beykoz Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mehmet Durman yapacak. Sempozyum Başkanlığını ise Beykoz Üniversitesi Sanat ve Tasarım Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Y. Birol Saygı yürütecek. Beykoz Üniversitesi Sanat ve Tasarım Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Bengisu Bayrak Shahmiri ve Lojistik Derneği Başkanı Prof. Dr. Mehmet Tanyaş’ın da açılış konuşmasını yapacağı sempozyum, üç oturum halinde gerçekleştirilecek.

Sempozyumun amacı ne?

İnsan sağlığını doğrudan etkileyen tarım ürünleri ile gıdaların, depolanması ve dağıtılması sırasında karşılaşılan zorlukların ve gereksinimlerin tüm taraflar tarafından bilinmesini amaçlayan sempozyum, etkin ve verimli soğuk zincir lojistiğinin önemini artırmayı hedefliyor. Soğuk zincir lojistiğinin sürdürülebilirliği için standartlar oluşturulup, taraflar arasında iş birliği ortamı geliştirmeye katkı sağlamayı amaçlayan sempozyumda, gastronomi bakış açısıyla tarım-gıda tedarik zinciri de değerlendirilecek. 11. Tarım-Gıda ve Soğuk Zincir Lojistiği Sempozyumu’nun birinci oturumunda “Tarım-Gıda Tedarik Zinciri, Gıda Sanayinde Gıda Güvenliğinin Önemi, Gıda Güvenliği ve Soğuk Zincir Lojistiği, Avrupa Birliği ve Türkiye’de Gıda Güvenliği ile Hazır Gıda Sektöründe Soğuk Zincir ve Yeni Uygulamaları” konusu ele alınacak. Oturumun moderatörlüğü Beykoz Üniversitesi Sanat ve Tasarım Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. H. Suavi Ahıpaşaoğlu yapacak.

Pandemi sonrası gıda kayıpları

Sempozyumun ikinci oturumunda “Akıllı Şehirler ve Kentsel Tarım başlığı altında Tarımda Kooperatiflerin Fonksiyonu, Tarım- Gıda Kısa Tedarik Zincirleri ve Bölgesel Ağlar, Toplu Beslenme Sistemlerinde Pandemi Sonrası Yaklaşımlar ve Gıda Kayıpları ve Atıkların Önlenmesi” konuları ele alınacak. İkinci oturumun moderatörlüğünü ise Beykoz Üniversitesi Rektör Yardımcısı, İşletme ve Yönetim Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Baki Aksu yürütecek. “Gastronomi ve Mutfakta Soğuk Uygulamaları” panelinin gerçekleştirileceği üçüncü oturum ise Bilgi Üniversitesi Meslek Yüksekokulu Öğretim Üyesi Dr. Dilistan Shipman’ın moderatörlüğünde gerçekleştirilecek.

Aşırı şeker, hem ruha hem bedene zarar veriyor

Aşırı şeker, hem ruha hem bedene zarar veriyor

Türk insanı günlük ortalama 22 çay kaşığı yani 88 gram şeker tüketiyor. Oysa kadınların günde en fazla 6 çay kaşık (25 gram), erkeklerin ise 9 kaşık (36 gram) şeker alması gerekiyor. Beykoz Üniversitesi Gastronomi ve Mutfak Sanatları Bölüm Başkanı Prof. Dr. Y. Birol Saygı, aşırı şeker tüketiminin fazla kilo almaktan diyabete, yüksek kolesterolden kalp hastalığına kadar birçok rahatsızlığa neden olabileceğini söylüyor. Saygı, “Her gün bir kutu meşrubat içen, kişi, üç yıl içinde 15 kilo alır. Şeker içeren diyetler, kilonuz ne olursa olsun kalbiniz için kötüdür. Çok fazla şeker, beynindeki iltihaplanma yoluyla depresyonu tetikleyebilir” diyor.

Şekerli yiyecekler yemek çoğu zaman insanın damağını şenlendirir ama fazlasının sağlığı bozduğu da bir gerçek… Özellikle yapay tatlandırıcılarla yapılan gıdalar, insan sağlığına ciddi zarar veriyor. Meyveler, sebzeler, süt ürünleri ve tahıllar gibi bütün yiyecekler doğal şeker içeriyor. Doğal şekerin bile fazlası insan sağlığına zarar veriyor.

Beykoz Üniversitesi Gastronomi ve Mutfak Sanatları Bölüm Başkanı Prof. Dr. Y. Birol Saygı, insan vücudunun ilave şekere ihtiyacı olmadığını söylüyor. Günlük alınması gereken en yüksek şeker miktarının erkekler için 9 kaşık (36 gram), kadınlar için ise 6 çay kaşık (25 gram) olduğunu belirten Saygı, “Ülkemizde vatandaşlarımız günlük alınması gereken şekerden çok fazlasını alıyor. Bunun da günlük 22 çay kaşığı (88 gram) olduğu biliniyor. Sadece 330 ml (bir teneke kutu) gazlı bir içecek 10 çay kaşığı şeker içeriyor ve besleyici bir faydası da yok. Aşırıya kaçmak kolay ama fazla şekerin sağlığa zarar verdiğini bilmek gerekiyor” diyor.

“Organları tahrip ediyor”

Aşırı şeker tüketiminin fazla kilo almaktan diyabete, yüksek kolesterolden kalp hastalığına kadar birçok rahatsızlığa neden olabileceğini söyleyen Saygı, sözlerini şöyle sürdürüyor: “Her gün bir kutu meşrubat içerseniz, üç yıl içinde 15 kilo alırsınız. Şeker içeren diyetler, kilonuz ne olursa olsun kalbiniz için kötüdür. Tip 2 diyabeti tetikleyen şeker tüketiminin tansiyonu ve kötü kolesterolü yükselttiğine yönelik bulgular var. Karaciğer yağlanmasının, diş çürümelerinin bir nedeninin de fazla şeker tüketimi olduğu biliniyor.”

“Ruh sağlığını bozuyor”

Üç beyazdan biri olan şeker yalnızca organlara zarar vermiyor; ruh sağlığında da olumsuz etkilere neden oluyor. Profesör Saygı, aşırı şeker tüketiminin insan psikolojisini nasıl etkilediğini şu sözlerle açıklıyor: “Yapılan bir çalışma, günde 66 gramdan fazla şeker tüketen erkeklerin (önerildiğinin neredeyse iki katı), 40 gram veya daha az yiyen erkeklere göre anksiyete veya depresyon teşhisi konma olasılığının yüzde 23 daha fazla olduğunu ortaya koyuyor. Çok fazla şeker, beynindeki iltihaplanma yoluyla depresyonu tetikleyebilir. Gün içinde çok fazla şeker tüketimi, kan şekeri seviyenizi bozabilir ve enerji artışlarına, çökmelerine neden olabilir. İş yerinde uyanık kalmak için mücadele edebilir veya okulda sınıfta uyuyabilirsiniz.”

Aşırı şeker tüketimi bedene nasıl zarar verir?

Beykoz Üniversitesi Gastronomi ve Mutfak Sanatları Bölüm Başkanı Prof. Dr. Y. Birol Saygı,  fazla şeker tüketiminin insan sağlığına verdiği zararları şöyle açıklıyor:

Kontrolsüz kilo alımına neden olur: Şekerle tatlandırılmış içecekler büyük bir ilave şeker kaynağıdır. Her gün bir kutu meşrubat içerseniz, üç yıl içinde 15 kilo alırsınız. Çok fazla kilo almak ise diyabet ve bazı kanserler gibi hastalıklara yol açabilir.

Kalp hastalığını tetikler: Her 10 kişiden biri, günlük kalorisinin dörtte birini veya daha fazlasını ilave şekerle alıyor. Bu kadar çok şeker tüketimi, kalp hastalığından ölme riskini iki kat artırıyor. Fazla şeker kan basıncınızı yükseltir veya kan dolaşımına daha fazla yağ salgılar. Her ikisi de kalp krizi, felç ve diğer kalp hastalıklarına yol açabilir.

Tip 2 diyabeti davet eder: Özellikle şekerli içecekler, tip 2 diyabet olasılığınızı artırabilir. Şeker kanınızda kaldığında vücudunuz, yediğiniz yemeği enerjiye dönüştüren insülin hormonunu daha az üreterek tepki verebilir. Fazla kiloluysanız, kilonuzu 6-7 kg bile düşürmek, kan şekerinizi yönetmenize yardımcı olabilir.

Tansiyonu yükseltir: Genellikle, fazla tuz tüketiminin hipertansiyona neden olduğu belirtilir. Ancak bazı araştırmacılar, başka bir beyaz kristalin (şekerin) yüksek tansiyon için daha endişe verici bir suçlu olabileceğini söylemekte. Şekerin kan basıncını yükselttiğine inanmalarının bir nedeni de, insülin seviyenizi çok yükseğe çıkarmasıdır. Bu, kan damarlarınızı daha az esnek hale getirebilir; böbreklerinizin su ve sodyuma tutunmasına neden olabilir.

Yüksek kolesterole neden olur: Şeker içeren diyetler, kilonuz ne olursa olsun kalbiniz için zararlıdır.  Kötü kolesterolünüzü (LDL) yükseltir, iyi kolesterolünüzü (HDL) düşürür; trigliserit adı verilen kan yağlarını artırır ve onları parçalayan enzimin çalışmasını engeller.

Karaciğerlerinize zarar verir: Ambalajlı atıştırmalıkların ve içeceklerin çoğu, mısırdan elde edilen basit bir şeker olan fruktoz ile tatlandırılır. Karaciğeriniz onu yağa çevirir. Vücudunuza düzenli olarak fruktoz pompalarsanız, karaciğerinizde küçük yağ damlaları oluşur. Buna ‘alkolsüz yağlı karaciğer hastalığı’ denir. Erken diyet değişiklikleri bunu tersine çevirebilir. Ancak zamanla karaciğerinize zarar verebilir.

Dişlerinizi çürütür: Şeker, dişlerinizi çürütür. Nasıl mı? Şeker ağzınızdaki bakterileri besler ve geride asit bırakarak diş minenizi aşındırır. Şekerli içecekler, şekerlemeler ve çikolata yaygın suçlulardır. Şekerli bir ürün tükettikten sonra ağzınızı mutlaka suyla çalkalayın, mümkünse fırçalayın.

Fazla fruktoz gut yapar: Çok fazla kırmızı et ve sakatat yemek bu ağrılı artrite neden olur. Aynı şey fruktoz için de geçerli… Vücudunuz fruktozu parçaladığında, pürin adı verilen bir kimyasal salgılar. Bu, kanınızda ürik asit birikmesine neden olabilir. Bu da ayak başparmağınızda, dizlerinizde ve diğer eklemlerde sert kristaller oluşturur.

Böbrek taşlarınızı artırabilir: Vücudunuz çok fazla acı çekmeden bazı böbrek taşlarını atar. Diğerleri böbreğinize veya sıhhi tesisatınızın başka bir bölümüne takılıp idrar akışını engelleyebilir. Çok fazla sofra şekeri veya yüksek fruktozlu mısır şurubu tüketimi böbrek taşı riskinizi artırır.

Fazla şeker yaşlandırır: Şekerli içecekler biyolojik yaşınıza yıllar ekleyebilir. Telomer adı verilen DNA, kromozomlarınızın hasar görmesini önlemek için uçlarını kapatır. Telomerler ne kadar uzun olursa o kadar iyidir. Kısaltılmış telomerler, diyabet gibi yaşa bağlı hastalıkların habercisi olabilir. Günde 20 gram gazlı meşrubat içenlerin daha kısa telomerlere sahip olduğu saptanmıştır. Araştırmacılar, bunun hücrelerinizin yaşına 4 yıldan fazla bir süre eklemek olduğunu düşünmektedir.

Aşırı şeker tüketimi ruh sağlığına nasıl zarar verir?

Uyku kalitenizi bozar: Gün içinde çok fazla şeker tüketimi, kan şekeri seviyenizi bozabilir ve ani enerji artışlarına, çökmelerine neden olabilir. İş yerinde uyanık kalmak için mücadele edebilir veya okulda sınıfta uyuyabilirsiniz. Örneğin akşamları, dondurma veya kurabiye tüketmek, geceleri sizi uyandırabilecek şekeri size pompalayabilir. Ayrıca derin uykuda geçirdiğiniz zamanı da kısaltabilir. Böylece tazelenmiş hissederek uyanmayabilirsiniz.

Hiperaktivite’nin (DEHB) şekerle ilişkisi: Şekerin “dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğunun” semptomlarını kötüleştirdiği yaygın bir algıdır. Ancak bağlantısı net olarak kanıtlanmamıştır. DEHB’ye neyin yol açtığını tam olarak bilinmemekte, ancak genlerimiz muhtemelen büyük bir rol oynamaktadır.

Duygudurum sorunlarını artırıyor: Şeker ile zihinsel sağlık sorunlarını ilişkilendiren çalışmalardan biri, günde 66 gramdan fazla şeker tüketen erkeklerin (önerildiğinin neredeyse iki katı), 40 gram veya daha az şeker tüketen erkeklere göre anksiyete veya depresyon teşhisi konma olasılığının yüzde 23 daha fazla olduğunu göstermiştir. Çok fazla şeker, beyninizdeki iltihaplanma yoluyla depresyonu tetikleyebilir. Bu durum depresyonlu kişilerde daha yaygındır.

Böbrek hastalarına özel tavsiyeler

Böbrek hastalarına özel tavsiyeler

Her yıl mart ayının ikinci perşembe günü ‘Dünya Böbrek Günü’ olarak anılıyor. Türkiye’de 9 milyona yakın kronik böbrek hastası var. Dünya Sağlık Örgütü bu yıl, 11 Mart Dünya Böbrek Günü temasını ‘böbrek hastalığıyla iyi yaşamak’ olarak belirledi. Böbrek hastalarının hastalığa değil yaşama odaklanması gerektiğini belirten Beykoz Üniversitesi Meslek Yüksekokulu Müdürü Prof. Dr. Gülten Kaptan, “Dünya Sağlık Örgütü, bu yılki belirlediği temayla; hastaların, toplumdan, ailelerinden ve sevdiklerinden izole olmadan tedavi ve bakıma katılımlarının önemini vurgulamak istiyor. Covit-19 salgını nedeniyle böbrek hastaları yüksek risk altında olsalar da alacakları tedbirlerle tedavilerine devam etmeliler” diyor.

İnsan vücudunun en kimyacı organları, şüphesiz böbrekler… Kandaki atıklar ve fazla sıvı böbrekler vasıtasıyla filtrelenip, idrarla vücuttan atılıyor. Kronik böbrek hastalığı ileri bir aşamaya ulaştığında, vücuttaki tehlikeli seviyelerde sıvı, elektrolit ve atık birikiyor. Bu da böbrek fonksiyonlarının kademeli olarak kaybedilmesine neden olur. Sağlık Bakanlığı’nın 2018-2023 yıllarını kapsayan ‘Türkiye Böbrek Hastalıkları Önleme ve Kontrol Programı Eylem Planı’na göre, ülkemizde yaklaşık 9 milyon kronik böbrek hastası olduğu, yani her 6-7 erişkinden birinde böbrek hastalığı bulunduğu belirlenmiş durumda. Ancak böbrek hastalıklarının farkındalık düzeyi ise sadece yüzde 2 olarak biliniyor. Bu farkındalığın artırılması, bireylerin böbrek sağlığının korunmasında önemli rol oynuyor.

“Böbrek hastaları hayattan kopmamalı”

Her yıl mart ayının ikinci perşembe günü, tüm dünyada “Dünya Böbrek Günü” olarak anılıyor.

Dünya Sağlık Örgütü, bu yıl Dünya Böbrek Günü temasını, “Her yerde herkes için böbrek sağlığı-böbrek hastalığıyla iyi yaşamak” olarak belirledi. Beykoz Üniversitesi Meslek Yüksekokulu Müdürü Prof. Dr. Gülten Kaptan, “Böbrek hastalığı teşhisi konulması hem hasta hem de etrafındakiler için büyük zorlukların habercisidir. Böbrek hastalığı olanlar; yorgunluk, ağrı, depresyon, bilişsel bozukluk, gastrointestinal problemler ve uyku gibi birçok problemle mücadele ederlerken; iş, seyahat ve sosyalleşme gibi günlük aktivitelere katılma olanakları kısıtlanır; kendilerinin ve ailelerinin hayatları da ciddi oranda etkilenir” diyor. Dünya Sağlık Örgütü’nün bu yılki temasının hastalığa değil yaşama odaklanmak olduğunu vurgulayan Kaptan, “Dünya Sağlık Örgütü’nün bu yılki belirlediği temayla, hastaların; toplumdan, ailelerinden ve sevdiklerinden izole olmadan tedavi ve bakıma katılımlarının önemi vurgulanmak isteniyor. ‘Hastalık yok hasta var’ ilkesinden yola çıkarak hastalar, tedavi ve bakımın içinde olmalı. Kendileriyle benzer hastalığı olanlarla iletişim kurmalı, hatta onlara yardımcı olmaya çalışmalı” diye konuşuyor.

Sağlıklı yaşam biçimini seçmeliler”

Uzmanlık alanı ‘iç hastalıkları hemşireliği’ olan Prof. Dr. Gülten Kaptan, şeker hastalığı, yüksek tansiyon, kalp ve kan damarı (kardiyovasküler) hastalığı, sigara içmek, obezite, ailede böbrek hastalığı öyküsü, anormal böbrek yapısı gibi faktörlerin kronik böbrek hastalığı riskini artırdığını söylüyor. “Her ne kadar dışlanamaz faktörler olsa da sağlıklı yaşam biçimi tüm hastalıklardan olduğu gibi böbrek hastalıklarından da korur” diyen Kaptan, kişinin yaşamında bazı önlemler alarak böbrek hastalığına yakalanmaktan kurtulabileceğini belirtiyor. Tuzun böbrek sağlığının en büyük düşmanı olduğunu söyleyen Kaptan, şöyle konuşuyor: “Tuz, düşmandır. Böbrek sağlığı için şarküteri ürünlerinden uzak durmak gerekir. Mesela pizzaya sucuk yerine brokoli, ıspanak veya lor peyniri konulmalı. Böylece obezite gibi önemli bir risk faktörü de azaltılabilir. Sigara ve alkol, böbreklerin sevmediği kötü alışkanlıklar… Bunlardan vazgeçin, azaltın, mümkünse bırakın. Sağlık Bakanlığımızın sigarayı bırakma merkezlerine başvurun, yardım alın. Böbrek sağlığınız için yiyecekleri kızartmayın, haşlayın ya da fırınlayın.”

“Risk var ama tedaviler devam etmeli”

Pandemi döneminde böbrek hastalarının yüksek risk altında olduğunu belirten Prof. Kaptan, şu uyarılarda bulunuyor: “Covit-19 salgını döneminde böbrek hastaları sağlık merkezlerine gitmekten korkuyor olabilirler. Diyaliz hastalarının bağışıklık sistemleri zayıflayabilir ve bu da enfeksiyonlarla savaşmayı zorlaştırabilir. Ancak böbrek hastalarının düzenli olarak planlanan diyaliz tedavilerine devam etmeleri ve sağlık ekiplerinin önerdiği şekilde gerekli önlemleri almaları önemli. Covit-19 yeni bir virüstür; üzerinde araştırmalar daha yeni başladı. Yaşlı yetişkinler, böbrek hastalığı veya diğer ciddi kronik tıbbi sorunları olan kişiler, Covit-19 için daha yüksek risk altında görünmekte. Dolayısıyla böbrek hastaları, iki ve daha fazla kat maske takmaktan, kendilerini daha çok izole etmeye kadar bir dizi önlemleri de alarak tedavilerini sürdürmeliler. Böbrek hastalığınızın tedavisi ister ilaç ister diyalizle devam etsin; her zaman sağlık profesyonelleri ile birlikte adım atın. Semptomlarınızın yönetiminde doktorun yönlendirdiği şekilde semptomları yöneten hemşirenizin en büyük yol gösterici olduğunu unutmayın.”

Böbrek sağlığınızı korumak için 6 öneri

1-) Fazla tuz tüketiminden ve özellikle şarküteri ürünlerinden uzak durun.

2-) Sigara ve alkol gibi kötü alışkanlıklardan vazgeçin.

3-) Yiyecekleri kızartmak yerine haşlayın ya da fırınlayın.

4-) Haftada üç gün açık havada yürüyüş yapın.

5-) Derin soluk alma egzersizlerini öğrenin. Her yürüyüşte günlük olarak nefes egzersizlerini uygulayın.

6-) Günde 7-8 saat fizyolojik uykunun, en iyi korunma yöntemlerinden biri olduğunu unutmayın.

Pandemi döneminde böbrek hastaları kendini nasıl korumalı?

*Covit-19’dan korunmak için iki veya daha fazla katmanlı bir maske takın.

* Maskeyi burnunuzu ve ağzınızı kapatacak şekilde takın ve çenenizin altına sabitleyin.

* Soğuk havalarda maskenizi atkınızın veya kar maskenizin altına takın.

* Maskenizin nefesinizdeki nemden, kardan veya yağmurdan ıslanması ihtimaline karşı yedek bir maske bulundurun.

* Ellerinizi sık sık yıkayın.

* Sık sık dışarı çıkmamak için evinizde sarf malzemelerini stoklayın.

* Halka açık bir yere çıktığınızda, hasta olanlardan uzak durun, yakın teması sınırlayın.

* Mümkün olduğunca kalabalıktan kaçının.

* Bölgenizdeki bir salgın sırasında mümkün olduğunca evde kalın.

* Dışarı çıkarsanız sosyal mesafe önlemlerini alın ve temas mesafenizi 2 metrede tutmaya çalışın.

* Dışarı çıktığınızda düzenli olarak ellerinizi yıkamayı unutmayın.

* Diyalizdeyseniz tedavilerinizi kaçırmamanız gerektiğini unutmayın.

* Kendinizi hasta hissederseniz, herhangi bir sorununuz veya endişeniz varsa kliniğinizle iletişime geçin.

* Böbrek nakli geçirdiyseniz, anti-ret ilaçlarınızı almaya devam edin.

* Siz veya evinizdeki herhangi biri Covit-19 semptomları gösteriyorsa, evinizden ayrılmayın. Böyle bir durumda diyalize veya diğer randevulara gitmeden önce böbrek ünitenizi arayın.

* Olabildiğince evden çalışın, diğer insanlarla teması sınırlayın.

Pandemi bitse bile kaygısı kalacak

“Pandemi bitse bile kaygısı kalacak”

Pandemi günlerinde kaygı bozukluğu ve ölüm korkusuyla psikolog ve psikiyatrların kapısını çalanların sayısı 2-3 kat arttı. Beykoz Üniversitesi Sosyal Bilimler Fakültesi Öğretim Üyesi ve Psikiyatrist Prof. Dr. Mansur Beyazyürek, yetkililerin ve uzmanların koronavirüs konusundaki çelişkili ifade ve davranışlarının toplumda kaygıyı artırdığını söylüyor. Beyazyürek, “Uzmanların farklı görüşler dile getirmesi insanların kafasını karıştırıyor. Belki virüsten bir gün kurtulacağız ama kaygısı devam edecek” diyor.

Dünya, pandemiden kurtulacağı günü dört gözle beklerken her geçen gün toplumun ve bireylerin ruh sağlığı bozuluyor. Virüsün bedenlerine zarar vereceğinden endişe edenlerde, kaygı bozukluğu ve ölüm korkusu görülüyor. Beykoz Üniversitesi Sosyal Bilimler Fakültesi Öğretim Üyesi ve Psikiyatrist Prof. Dr. Mansur Beyazyürek, pandemi döneminde kaygı ve ölüm korkusuyla psikiyatr ve psikologlara başvuran hasta sayısının yüzde 200-300 arttığını söylüyor. Ruhsal sıkıntı yaşayanların daha çok 25-50 yaş arası hastalar olduğunu belirten Beyazyürek, “Bu yaş grubu insanlar; daha çok hayatın içindeler. Hayatlarını idame ettirme derdini daha çok yaşıyorlar. ‘Çocuklarıma bakamazsam, geçimimi sağlayamazsam’ endişesini daha çok duyuyorlar.  Bu baskı da kaygı bozukluğu ve ölüm korkusu olarak ortaya çıkıyor” diyor.

“Virüs biter ama kaygı kalır”

Prof. Dr. Mansur Beyazyürek, pandemi nedeniyle toplumda kaygının artmasında yetkililerin çelişkili davranış ve ifadelerinin etkili olduğunu söylüyor. Uzmanların ve yetkililerin farklı görüşlerinin kaygıyı artırdığını belirten Beyazyürek, şu değerlendirmelerde bulunuyor: “Sağlıklı veri aktarımı, toplumun ve bireylerin ruh sağlığı açısından çok önemli. Uzmanların gerek aşı gerekse mutasyonlu virüs gibi konularda farklı görüşler dile getirmesi insanların kafasını karıştırıyor. Bu kaygının artışının devam etmesinde Merkel dışındaki dünya liderlerinin de payı var. Liderler, toplumlarına doğru, sağlıklı ve net bilgiler veremediler. Bütün bunlar kaygıyı pekiştiriyor. Belki Covit bir gün bitecek ama kaygısı devam edecek. Kaygıların iyileşmesi, kimi zaman virüse bağlı fiziksel rahatsızlıkların iyileşmesinden daha zor. Benim 1999 depremi nedeniyle gelişen kaygılarıyla ilgili halen tedaviye gelen hastalarım var.”

“Önce kendinize güvenin”

Yaşanan tüm olumsuzluklara rağmen kişilerin kaygılarını azaltabileceklerini ve kontrol altında tutabileceklerini söyleyen Profesör Beyazyürek, kaygılarla başa çıkmak için kişinin öncelikle kendine güvenmesi gerektiğini vurguluyor. Sanatsal aktivite, spor ve hobi gibi uğraşların kaygıları azaltmada faydalı olabileceğini belirten Beyazyürek, “Yaşadığımız dönemde yapabileceğimiz birçok öneri toplumda yeterince karşılık bulamayabilir. Birçok insan geçim derdinde… Bu yüzden olabildiğince önerilerimize kulak vermeleri gerektiğini söyleyebilirim. İyi beslenme, düzenli uyku, aile içi iletişim kaygılarla başa çıkmak için önemli. Kişilerin kendilerini mutlu edecek bir uğraş edinmelerini de önemsiyorum. Küçük bir saksıda bir çiçek yetiştirmek bile kaygıyla başa çıkmada katkı sağlar” diye konuşuyor.

Kaygıyla başa çıkmanın yolları

1-) Kendinize güvenin, kaygılarınızla daha kolay başa çıkın.

2-) Fiziksel aktivitenizi artırın. Spor ve egzersiz yapın, kaygılardan kurtulun.

3-) Sanatsal faaliyetlerle uğraşın ve kendinize hobi edinin.

4-) Aynı evi paylaştığınız aile bireylerinizle, kaygılarınızı paylaşmaktan çekinmeyin.

5-) İyi ve kaliteli uyumaya, düzenli beslenmeye çok dikkat edin.

6-) Olabildiğince teknoloji olanaklarını kullanarak, sevdiklerinizle ve arkadaşlarınızla görüşün.

7-) Bütün bunları yaptığınız halde kaygılarınızı kontrol altında tutamıyorsanız; psikolog ya da psikiyatra başvurmaktan çekinmeyin.

HIV virüsüne dikkat

HIV virüsüne dikkat

Dünya Sağlık Örgütü, 1 Aralık Dünya AIDS Günü’nün temasını “Küresel dayanışma, paylaşılan sorumluluk’ olarak belirledi. Beykoz Üniversitesi MYO Müdürü Prof. Dr. Gülten Kaptan, Covid-19 salgınının insanlık için bir uyanma çağrısı olduğunu, toplumların güç birliği oluşturarak bu tür krizleri yönetebileceğini söylüyor. Kaptan,  “Covid-19, bizlere şunu öğretti; bu süreçte herkes güvende olana kadar kimse güvende değildir! Covid-19 salgınıyla mücadelede ayrımcılığı ortadan kaldırmak, insanı merkeze koymak, insan hakları ve cinsiyete duyarlı yaklaşımlara dayandırılan stratejiler oluşturmak, hem HIV hem de Covid-19 virüslerine son vermenin anahtarı olacaktır ve olmalıdır” diyor.

Dünya Covid-19 virüsüyle mücadele ederken, insanlığın hayatına giren diğer virüsler de iş başında… Bunların en korkunçlarından biriyse, HIV (Human Immunodeficiency Virus) yani İnsan Bağışıklık Yetmezliği Virüsü olarak adlandırılan ve AIDS hastalığına neden olan virüs… Dünyada halen yaklaşık 40 milyon kişinin HIV ile enfekte olduğu düşünülüyor. Kan yoluyla ve cinsel ilişki sırasında bulaşan bu virüsün vücuda girmesiyle hastalıklarla savaşmamızı sağlayan bağışıklık sistemi zarar görüyor ve yok oluyor.

Gün, dayanışma günü!

Her yıl 1 Aralık Dünya AIDS Günü olarak kabul ediliyor. Dünya Sağlık Örgütü bu yıl, Dünya AIDS Günü’nün temasını “Küresel dayanışma, paylaşılan sorumluluk” olarak belirledi. 1 Aralık Dünya AIDS Günü, HIV / AIDS konusunda farkındalık yaratmak ve pandemi karşısında uluslararası dayanışma göstermek için dünyanın her yerinden insanları bir araya getiriyor; getirmeyi amaçlıyor.

Prof. Dr. Gülten Kaptan, “Covid-19 krizi aynı zamanda insanlık için bir uyanma çağrısı da olmuştur. Toplumlar birlikte bir güç oluşturarak bu tür krizlerin yönetiminin önemini anlamışlardır. Bu yılki Dünya AIDS Günü’ne eşitsizliklere ışık tutarak ve bu eşitsizlikleri gidermeye yardımcı olmak için üzerimize düşeni yaparak katılmalıyız. Bu sorumluluk sadece hükümetlerin değil, sivil toplum kuruluşları, sağlık çalışanları ve her düzeyde bireye düşen toplumsal bir sorumluluktur” diye konuşuyor.

Virüslerle başa çıkmanın anahtarı ne?

1 Aralık Dünya AIDS Farkındalık Günü nedeniyle bir açıklama yapan Beykoz Üniversitesi MYO Müdürü Prof. Dr. Gülten Kaptan, “Covid-19, bizlere şunu öğretti; bu süreçte herkes güvende olana kadar kimse güvende değildir! Covid-19 salgınında toplumlarımızda var olan yerleşik eşitsizliklere tanık olundu; salgından en çok yoksul ve savunmasızların olumsuz etkilendiği ortaya çıktı. Bu nedenle, damgayı ve ayrımcılığı ortadan kaldırmak, insanı merkeze koymak, insan hakları ve cinsiyete duyarlı yaklaşımlara dayandırılan stratejiler oluşturmak, çarpışan HIV ve Covid-19 salgınlarına son vermenin anahtarı olacaktır ve olmalıdır” diyor.

Pandemiden alınacak dersler

Pandemiyle mücadelenin dünyaya HIV gibi diğer virüslerle başa çıkmak için önemli dersler verdiğini belirten Kaptan, şöyle konuşuyor: “Covid-19 mücadelesinde yaşadıklarımız; dünya çapında HIV / AIDS önleme, tedavi ve bakımında ilerlenmesini teşvik etmekte. 2020’de dünyanın tüm dikkati Covid-19 salgını nedeniyle sağlığa odaklandı. Ancak geçim kaynaklarının ve ekonominin de ne denli önemli olduğu ortaya çıktı. Bu durum HIV ortaya çıktığında da geçerliydi ve hala geçerliliğini korumakta. Covid-19 tüm dünyaya; sağlıkta eşitsizliğin azaltılması gerekliliğini, insan haklarının önemini, kadın-erkek eşitliği, sosyal koruma ve ekonomik büyüme gibi diğer kritik konularla pandeminin bağlantılı olduğunu bir kez daha göstermiş oldu. Aynı durum HIV ortaya çıktığında da geçerliydi.”

HIV virüsü nasıl bulaşıyor?

Prof. Dr. Gülten Kaptan’a göre, AIDS’in erken dönemde saptanması ve diğer insanlara bulaşının önlenmesi çok önemli. Bu nedenle belirti ve bulguların bilinmesi gerekiyor. HIV’li kişilerden kan, sperm, vajinal salgı gibi vücut sıvılarının sağlıklı kişilere aktarılmaması toplumun tüm kesimlerine öğretilmeli. “HIV, HIV taşıyan bir kişiden yalnızca belirli vücut sıvılarıyla bulaşıyor. Bu sıvılar kan, meni, pre-seminal sıvılar, rektal sıvılar, vajinal sıvılar ve anne sütü…” diyen Kaptan,  şu bilgileri veriyor: “HIV bulaşması ancak bu sıvılar bir mukoza veya hasarlı doku ile temas ederse veya doğrudan kan dolaşımına (bir iğne veya şırıngadan) enjekte edilirse mümkün. Mukoza zarları rektumun, vajinanın, penisin açıklığının ve ağzın içinde bulunur. Ayrıca; HIV; hamilelik, doğum (doğum sancıları ve doğum olarak da adlandırılır) veya emzirme sırasında HIV’li bir kadından çocuğuna geçebilir. Buna HIV’in anneden çocuğa geçmesi deniyor.”

Önce eğitim, sonra korunma

HIV riskinizi azaltmak için, cinsel ilişkide prezervatifi doğru kullanmak çok önemli. Her açıdan zararlı olan uyuşturucu kullanımı, uyuşturucu enjekte etmek, HIV bulaşımı yönünden de en büyük risklerden biri… AIDS’ten korunmada bilimsel verilerin ışığında tüm dünyanın kabul ettiği tek yöntemin “eğitim” olduğunu vurgulayan Profesör Kaptan, “Tüm toplum hastalığın bulaşma yolları ve korunma yöntemleri hakkında bilinçlendirilmeli” diyor. Bu noktada başta hekim ve hemşire olmak üzere tüm sağlık personeline önemli görevler düştüğünü belirten Kaptan, sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Hemşirelerin önemli görev ve sorumlulukları arasında özellikle AIDS’li bireyin gözlem ve değerlendirilmesi ile verilecek bakımın planlanması ve uygulanması var. Ancak tüm sağlık personelinin yanısıra hekim ve hemşireler bu hastalığın önlenmesinde, eğitim vermede başrolde… Bu eğitim öncelikle korunma ve yayılmayı kapsamakta ve bu ilke ve uygulamaların öğretilerek bireylerin bilinçlenmesinin sağlanmasını içermekte. Aynı zamanda hemşireler AIDS’in yayılmasını önleme ve AIDS’ten korunma konusunda bireylere gerekli bilgi ve deneyimlerin kazandırılmasında sağlık eğitimcisi olarak anahtar role sahip.”

“HIV’lilerin sağlık hizmetlerine erişimi azaldı”

Prof. Dr. Gülten Kaptan’a göre, Covid-19 krizi, HIV ile yaşayan insanların, hayat kurtaran sağlık hizmetlerine erişimleri de dahil olmak üzere karşılaştıkları zorlukları daha da şiddetlendirdi. Kronik hastalığı olanlar, HIV’le yaşayanlar özellikle kadın, yaşlı, çocuk risk grupları gibi marjinal risk grupları, HIV’e karşı daha da savunmasız hale geldi.  Bununla birlikte, Covid-19 krizi aynı zamanda insanlık için bir uyanma çağrısı da olmuştur. Toplumlar birlikte bir güç oluşturarak bu tür krizlerin yönetiminin önemini anlamışlardır” diyen Kaptan, sözlerini şu şekilde sürdürüyor: “Birçok açıdan, bir halk sağlığı tehdidi olarak AIDS’in yenilmesi, dünyanın Covid-19’a nasıl tepki verdiğine bağlıdır gibi bir teoride ortaya çıkmıştır. Aynı zamanda başta hekim ve hemşireler olmak üzere tüm sağlık çalışanlarının zincirin en uç noktasında olan kişisine kadar ne denli önemli oldukları, onlara yönelik korunma, barınma ve ücret politikalarının yeniden gözden geçirilmesi de vurgulanmıştır.”

HIV’in bulaşmasını önlemek için neler yapılmalı?

Cinsel ilişkide prezervatifi doğru kullanmak önemli…

Uyuşturucu kullanmak, enjekte etmek HIV bulaşımı yönünden en büyük risk.

HIV kapma riski olanlar, mutlaka bir sağlık profesyoneliyle iletişime geçmeli ve korunmak için neler yapması gerektiğini öğrenmeli.

HIV herkese bulaşabilir, ancak HIV’den korunmak için HIV testi yaptırılabilir.

AIDS ile mücadelede tek eşlilik önemli bir yaşam şeklidir. Bu yaşam şekli benimsenerek HIV’den korunmak mümkün.

HIV hastası olanlar her gün HIV ilaçlarını almayı ihmal etmemeli.

AIDS’le mücadele “eğitim” çok önemli. Eğitim vermekte de etkin rol alan doktor ve hemşire gibi sağlık personeline yardımda bulunulmalı.

AIDS’le mücadele sorumluluk sadece hükümetlerin, sivil toplum kuruluşları ve sağlık çalışanlarının değil… Her düzeyde birey de bu mücadelede sorumluluk almalı.