Yazılar

Fatih Tutak “Ödün vererek çalışın”

Fatih Tutak “Ödün vererek çalışın”

Bu ay ki Chef&Chef konuğum Bolu Mengen Mutfak Okulu’nda başlayan kariyerine birçok başarı sığdırmış Uzakdoğu mutfağı konusunda bir otorite olan Fatih Tutak. Başarı hikayesini ve gelecek planlarını bizimle paylaştı.

—Sevgili Fatih Şef mutfak yolculuğundan bahseder misin?

Erzurumlu anne, Çanakkaleli banın çocuğu olarak Nişantaşı’nda büyüdüm. Mutfak hevesim çocukluğumda başladı. Annemin nefis yemekleri ve masa düzeni beni hep etkilemişti. Ailem bir günlüğüne Bursa’ya tatile gidince, eve bana kaldı. Bende arkadaşlarımı eve çağırdım ve onlara inanılmaz menüler hazırladım ve çok beğeni aldım.  O gün karar verdim. Ben mutfakta olmalıyım diye.

—Bolu Mengen Mutfak Okulu bu şekilde mi başladı?

Çocukların gelecekle ilgili uçuk kaçık hayalleri olur. Birçok çocuk bu hayallerine bile ulaşamaz. Çünkü ne istediğini bilecek yaşta değillerdir.  Babam bana ne olmak istiyorsun deyince, kararlı bir şekilde şef olma istediğimi söyledim. Bolu Mengen Mutfak Okulu bu şekilde başladı. O dönemler de tek mutfak okuluydu. 14 yaşında İstanbul’dan Bolu’ya taşındım.

—-Stajın ardından kariyerin başladı değil mi?

İlk stajımı Kuşadası Adakule Otel’de yaptım. Sonra Vogue Restoran… İkinci stajımı, büyük şefler İstanbul’dan geçer mantığı ile rotamı İstanbul’a çevirdim. Bir dostum sizin okula İstanbul’da staj vermezler dedi. Ama ben pes etmedim. Ritz Carlton Otel’de Cam Restoran açılıyordu ve başvurdum ve kabul gördüm. Cam Restoran’da Şef Paul Pairet çalışma şansı buldum. Pairet dünyaca ünlü Ultraviolet Restoranın sahibi ve şefidir. Stajın ardından da profesyonel yaşamıma Çırağan Kempinski Otel, Tuğra Restoran’da başladım.

—Her şef her mekan kariyerinde büyük etkisi oldu değil mi?

Bizim mesleğimiz üzerine koya koya öğrenilen becerilerden oluşuyor. Mesela Çırağan’da kahvaltının ne olduğunu da öğrendim. Sonra Vogue Restoran, Tuzz,  Şef Ali Ronay, Şef Maksut Aşkar, Şef Didem Şenol gibi isimleri ile beraber çalışma şansı buldum.

Askerlik dönemi geldi o dönem Ali Ronay bana Kıbrıs için yardımcı oldu ve Green’s Height’s Park’da çalıştım.

—-Artık yurtdışı kariyerin başlıyor değil mi?

Evet… Ben askerdeyken Şef Paul Pairet de hep Uzakdoğu’da çalışıyordu. Uzakdoğu mutfağı beni hep çekti. Bende ters köşe yapmak istedim. Ve soluğu orada aldım. Çin’de Chindau Intercontinental  Otel’de Wild Fire Fine Dining Restoran’da mutfak şefi oldum. Ardından Peking Intercontinental Otel’de Yellow Stone Fine Dining Restoran’da mutfak şefi olarak iki yıl çalıştım.

Hayalim Tokyo yani Japon mutfağıydı. Tokyo’da üç Michelin yıldızlı Ryugin Restoran’da Şef Seiji Yamamoto’nun yanında çalıştım. Sonra Senior Executive Suşef olarak Singapur Marina Bay Sand’s Otel beni transfer etti. Kariyerim böyle devam ederken, özel hayatımda da değişiklik oldu. Endonezyalı eşimle tanıştım ve Singapur’da evlendik.

—Uzakdoğu maceran burada noktalanmadı değil mi?

Singapur Marina Bay Sand’s Otel çalışmak artık beni kesmiyordu. Yenilenmem yeni bir şeyler yapmak istiyordum. En iyi 10 restoranlar arsında arayışa geçtim. Bu arada o dönem dünya birincisi olan Noma beni kabul etti. Hemen Copenhague Noma’ya gittim. Noma’da çalışan ilk Türk aşçı oldum. Bu şekilde en üst deneyimleri yaşamış oldum.  Sonrasında yine Hong Kong’da Bellbrook diye bir restoranı açtık.  Kısa zamanda Michelin yıldızı aldık.  Yatırımcılar çok ticari düşünüp karlılık adına menü konularına girince yolları ayırdım. Bangkok House of Sathorn’da çalıştım. 5 yıla yakın Asya en iyi 50’si arasında olan restoranı 36. sıralara kadar çıkardım. Son iki yılda House of Sathorn’un Türk modern mutfağını çalıştım.

—–Fatih Şefim Bangkok’ta mekanında buluştuğumuzda bana o zamandan Türkiye’de bu mutfağı hayal ediyorum diyordun. Tabakların beni çok etkilemişti o zaman her tabağın hikayesi, özgünlüğü ve styling kabiliyetin çok üst seviyedeydi, batı özentisi değil ve kopya değil. Nasıl bir ilham? Ve burada Tutak’dan TURK mü doğdu yoksa TÜRK diye mi okuyacağız? Bu mekanda Asya etkisi var mı?

TÜRK diye okuyacaksınız. Kesinlikle Asya tekniği yok. Daha çok fermentasyonlu lezzetler var örneğin mantardan tarhana yapıyoruz. Hatta şu an kereviz tarhanası yapıyoruz. Yani tarhana tekniğini kullanıyoruz. Türkiye’nin 7 bölgesinin her biri için 7 kokteyl var. Yani sadece 7 kokteylimiz var ve hikayemiz bu… Tüm Türkiye’nin genelinin hatta Türki coğrafyanın mutfağını içeren bir menü sunuyoruz.

—–Mekan çok özel ve özel kelimesi pahalıyı getiriyor. Buradan korkmalı mıyız? Yoksa korkmamalı mıyız?

Asla korkmayın. Pazar hariç her akşam gelebileceğiniz gündelik kaliteyi sunuyoruz. Kişi başı 390 TL’ye bizi deneyimleyebilirsiniz.

—–O zaman bence fiyattan değil TURK’a bağımlı olmaktan korkmak lazım. Bu inanılmaz lezzetler tehlikeli. Yeni Şef adaylarının hayalisin. Paul Pairet, Ryugan Tokyo, Marina Bay Sand’s, Ali Ronay, Maksut ve Didem gibi kariyer arkadaşları, Noma Copenhague. Noma’da bırak yemek yapmayı Noma’nın salonuna girmeyi hayal eden bir genç şef adayı kitlesi var. Ülkemizde sen bu nesile neyi yapmaları ve daha önemlisi neyi yapmamalarını öneriyorsun?

Hayal kursunlar. En yüksek hayalleri kursunlar ve sabretsinler ve nasıl bir şef olmak istediklerine karar vererek yola çıksınlar. Ne yapmama noktasında ise çok hızlanmamak lazım ve sebat etmeleri gerekir. İkincisi iyi şeflerin altında ödün vererek çalışmaları gerekir.

—–Arzak Restoran San Sebastian’da geçen yıl dünya güzeli melez kızınla tanışmıştım. O yanında mı yoksa TURK uğruna buradasın ve arada sırada mı görüşebiliyorsunuz?

Arada sırada görüşüyorum yılbaşı geliyor. Bu işler böyle. Yoğun çalışınca insan ev iş arasında sıkışıyor. Ama kızım benim için hayatın anlamı.

TOLGA ATALAY

Dünyada yeni mutfak akımı ‘0 km pişirme’ felsefesini uyguluyoruz

Dünyada yeni mutfak akımı ‘0 km pişirme’ felsefesini uyguluyoruz

 

Tolga Atalay ile Chef&Chef bu ay ki konuğu Odurla’nın şefi Osman Sezener oldu. Pause Dergi okurları için Sezener ile kariyeri ve yemek konusunda keyifli bir sohbet ettik. 

—-Pause Dergi okurlarına kendinizi tanıtır mısınız?

İzmirliyim. Anne-baba taraflarım farklı ülkelerden İzmir’e gelmiş. 37 yaşındayım. İkinci nesil olarak babamdan işleri devraldım. Halen beraber çalışıyoruz ve ben işin daha çok operasyon kısmını yönetiyorum. Restoranın içine doğduğumdan dolayı, çocukluğumdan beri restoranda büyüdüm ve bütün departmanlarında ve yaz tatillerinde çalıştım. Ailemde Alman, Yunan, hem de İstanbul etkisi olduğundan dolayı, sofralarımızda farklı yemekler görerek büyüdüm. Küçük yaştan beri babaannemin en az 20 kişilik geniş ve keyifli sofraları, bana bugün yaptığım iş için ana ilham kaynağı oldu.

 

—-Hem alaylı hem de okullusun değil mi?

Bilkent Üniversitesinde Turizm ve Otel İşletmeciliği üzerine, New York French Culinary Institute’da aşçılık eğitimimi tamamladım. Amerika, İstanbul ve İtalya’da farklı restoran ve otellerde çalıştıktan sonra, aile işimizin başına geçtim. Biz 40 senelik restorancıyız.

 

—-Mesleki kariyerinizden bahseder misiniz?

İlk iş tecrübem 12 yaşında kendi restoranımız olan Ristorante Pizzeria Venedik’te garson komisi olarak çalışmaktı. Sonrasında, üniversite sırasında Çırağan Hotel’in mutfakta, New York Le Cirque, New York A Voce, İstanbul Sunset, İtalya Piazza Duomo Alba olarak devam etti. Şimdi ise Venedik Catering, Pizza Venedik express 6 şubesi ile Ristorante Pizzeria Venedik ve Odurla operasyonunu yönetiyorum.

 

—Odurla’nın bir hikâyesi var mı?

Odurla, Amerika’da eğitim alırken aklımda olan projemdi. Her zaman kendi coğrafyamda doğal ürünlerle, bir şefin masası restoranı kurup; misafirlerimle sohbet ederek yemek yapmak istedim. Ayrıca misafirlerin mutfağın içini görerek, tempomuzu izlerken keyif almalarını istedim. Bundan dolayı da, 7 ay önce kendi zeytinliğimizin olduğu Urla’daki arazimizde, 5 odalı misafirhanemiz ve restoranımızı açtık. Hayalimi bu şekilde gerçekleştirmiş oldum. Her yeri zeytinlik olan ve bütün ürünleri kendi yetiştirdiğimiz tarlalarımızdan meydana gelen menüsüyle, restoranımızı açtık. Bu doğal ürünleri tamamen odun ateşinde pişirme yöntemiyle ve teknikleriyle sunuyoruz. Böylece doğaya olan saygımızı da, misafirlerime gösteriyoruz. Urla, zaten kendisi çok özel bir bölge… Bu sebeple, Toscana veya San Sebastian üzerinden tanımlamak yerine, kendisine has olarak en güzel balığın ve etin, en güzel sebzelerin ve doğanın olduğu bir coğrafya olarak tanımlamayı tercih ederim.

 

—-Urla’da tamamen organik bir mutfağa sahipsiniz değil mi?

Dünyada şu anda en önemli mutfak akımlarından olan ‘0 km pişirme’ felsefesini uyguluyoruz. Kullandığımız tüm malzemeleri, etrafımızdaki tarlalar ve kendi ektiğimiz tarlalardan kullanıyoruz. Böylece Urla’daki üreticiyi de desteklemiş oluyoruz. Ayrıca, kendi zeytinyağımız, salçamız, nar ekşimiz gibi birçok ürünü kendimiz üretiyoruz. Sosyal çalışmaya değinirsek, Urla’da son yıllarda birçok iyi restoran açıldı. Kazan-kazan mantığıyla, hep beraber omuz omuza Urla’yı Türkiye’nin ve dünyanın en önemli gastronomi bölgelerinden birisi haline getirmek için her gün aşkla çalışıyoruz.

 

—Odrula’nın mutfağında neler pişiyor?

Şu an için Odurla’da tamamen Karaburun, Mordoğan, Özbek, Çeşme bölgelerinin deniz ürünlerini kullanıyoruz ve ürünlerimizi odun ateşi, ızgarası ve fırınında sunuyoruz. Deniz ürünleri bizim olmazsa olmazımız. Örneğin, dil balığı burgerimizi veya süzgeç telinde odun ateşinde sotelenmiş kalamarımızı keşke deneyebilseniz… İleriki projemiz, sadece deniz ürünleriyle açtığımız farklı bir restoran olacak.

 

—Genç şef adaylarına ne öneriyorsun?

Çalışmak, çalışmak, çalışmak! Çünkü hem kafa hem vücut olarak çok yorucu bir sektör… Günde 14-15 saat çalışmak gerekiyor. Sadece aşçılık okulu değil; bir yandan da okula giderken farklı restoranlarda pratik yapmalarını öneririm. Sadece üst düzey restoran değil. Salaş bir balıkçı da olabilir, kasap da olabilir, köşe başındaki dönerci de… Bu kadar çalışmak istemiyorlar ise de, hızlıca çocuk yapıp, orta nesilden hızlı bir şekilde çocuklarımıza işlerimizi devrettiğimiz ve onları keyifle izlediğimiz bir nesle de geçiş yapılabilir diye düşünüyorum.

 

—Yeni bir tabağın ve menünün oluşumu nasıl oluyor?

Her an işimi düşündüğüm için, her an aklıma yeni fikirler gelebiliyor. Yeni menü yaparken öncelikle tarlalar ve balıkhaneleri gezip; önce ürünü seçtikten sonra menüyü şekillendiriyoruz.

 

—Menü çok değişken değil mi?

Odurla’da menülerimiz dört haftada bir değişiyor. Sebzelerimizin yüzde 60’lık bölümünü kendi tarlalarımızdan ve geri kalanı da Urla’daki köylerden tanıdığımız ve bildiğimiz çiftçilerden alıyoruz. Her menü değişiminde ise, el yapımı özel tabaklar ürettiriyoruz. Bu gerçekten çok hızlı ve yorucu bir süreç ama kendimizi her an yeniliyor olmanın da ayrı bir keyfi var. Misafirlerin yüzlerindeki tebessüm, tüm yorgunluğu üzerimizden alıyor.

 

—Size ve Odurla’ya özel lezzetler var mı?

Bir tanesi dana kuyruklu ve karamelize soğanlı lavaşımız. Diğeri ise, islenmiş patates kreması ve odun ateşinde pişmiş kalamarımız. Onlar artık Odurla’nın çocukları gibi oldu. Bugüne kadar menüden yalnızca iki ürün çıkmadı tabi ki… daha neler neler var.

Çağdaş İstanbul restoran markası yarattık 

 

Çağdaş İstanbul restoran markası yarattık

 

Pause Citys dergimizin bu ay ki Chef&Chef konuğu İstanbul Yiyecek İçecek Grubu’ndan şefi Cihan Çetinkaya… Mesleğe girişi ve başarılı kariyerini Pause okurları ile paylaştı. Keyifle okumalar.

 

—Cihan Şef bize kendin tanıtır mısın?

Bolu Mengen doğumluyum ve 41 yaşındayım. Mengenli olmama rağmen ailenin sektörde olan tek üyesiyim.

 

 

—Kariyerin ilk iş tecrübeni doğru kronolojide paylaşır mısın?

Mengen Anadolu Aşçılık Meslek Lisesi’nde 7 yıl süren ortaöğretim ve lise eğitimi ile birlikte mesleki eğitim aldım.

Çalışma hayatıma ilk olarak 1993’te Iberotel Side Palace, Antalya’da stajyer aşçı olarak başladım. 1995 yılında mezun olduktan sonra kariyerime Ceylan Intercontinental Hotel İstanbul’da devam ettim. 2003’te The Ritz Carlton Hotel’de çalıştığım dönemde Türkiye Chaine Des Rotisseurs Genç Aşçılar yarışmasını kazandım. Aynı yıl Güney Afrika’da Capetown’a giderek uluslararası yarışma finalinde Türkiye’yi temsil ettim. Bu başarıdan sonra yurtdışında farklı ülkelerde birçok otel ve restoran mutfağında yönetici, aşçıbaşı olarak çalıştım.

Hayatım boyunca Türkiye’deki ve yurtdışındaki seçkin mekânları gezerek mutfak kültürlerini tanıma ve kendi mutfak kültürümü tanıtma fırsatı yakaladım.

2009’da Türkiye’ye döndüm İstanbul’un seçkin yiyecek içecek şirketlerinden biri olan İstanbul Yiyecek İçecek Grubu’na Kurumsal Şef olarak başladım son iki yıldır da Operasyon Direktörü olarak çalışma hayatıma devam etmekteyim.

 

—–Cihan Şef İstanbul Yiyecek İçecek Grubu gibi Türkiye’nin 20 yılı devirmiş ve ilk kurumsal yeme içme gruplarından birinde çalışıyorsun. Hiçbir markanız ithal değil hatta marka ihracatı yapıyorsunuz. Mikla Milli gururumuz ve çok konuşuluyor fakat sizin sağlıklı karın doyurmadan tutun yeni nesil kahveye kadar hatta yeni nesil pizza ya kadar çok geniş bir yelpazeniz var. Türkiye’nin ilk zincir bistrolarından birisi de yine sizin tabelanız. Benim ortak gördüğüm tek nokta gustolu konsept ve nitelikli ve küresel rekabete hazır içerikler. Markalarınızı açar mısınız?

 

Mikla, çağdaş bir “İstanbullu” restoranı yaratma düşüncesiyle açıldı. Şef ve kurucu ortağı Mehmet Gürs, Mikla’yı yaratırken Türk ve İskandinav birikimini genel dokuya çarpıcı bir denge ile yansıtarak Mikla’nın örneğinin öncüsü olmasını sağladı. Vizyoner, rafine yemekleri, nefes kesen manzarası, modern sunumu ve ilham verici müziği ile Mikla, kısa sürede İstanbul’un en iyi restoranı seçildi.

Ağustos 2012’de yarattığı “Yeni Anadolu Mutfağı” konsepti ile Mikla, kaliteli yemek misyonuna bir artı daha katmış, yerel ve uluslararası platformda tuttuğu öncü çıtayı daha da yukarı çekmeyi başarmıştır.

Kullanılan her malzemenin özünde o toprakların ve insanların geleneklerini yansıttığı inancını savunan Mikla’da, Anadolu’nun her köşesinden özenle seçilen, “genellikle mütevazı” ama “soylu” malzemeler büyük bir saygı ile yorumlanmaktadır.

 

—Mikla, dünya sırlamasına girdi değil mi?

 

10 yıllık çalışmaları sonucunda, Mikla, “Yeni Anadolu Mutfağı” ile son dört yıldır (2015-2016-2017) “Dünya’nın En İyi 100 Restoranı” ve 2018’de ise Dünya’nın “En İyi 50 Restoranı” arasında yer almıştır.

 

—Birazda Trattoria Enzo’dan bahsedelim mi?

Trattoria Enzo, rahat İtalyan konsepti olarak lider bir konumda yer almaktadır. Kırmızı beyaz kareli masa örtüleri ve çocukların üzerine resim yapabilecekleri kâğıt servisler ve büyük terasında yoğun çiçeklerle ferah

bahçe ortamı bulunan, her yaşın rahat edebileceği bir restorandır.

Yerel malzemelerle hazırlanan lezzetler ile gerçek bir İtalyan restoranını yansıtan şık ve aynı zamanda rahat dekorasyonu ile farklılaşan Trattoria Enzo, Mart 2014’de ilk olarak Akasya Acıbadem’de kapılarını açtı. Rahat, lezzetli, Türkiye’de gerçek İtalyan “ev yemekleri” ihtiyacına cevap vermek üzere yaratılan Trattoria Enzo’da kendi ürettiği taze makarnalar, farklı teknikler ile üretilen pizza çeşitleri, özellikle ithal hammadde üzerine kurgulanmadan, “halen yaşayan” taze ürünler ile yaratılan tabakları ve özel sofra şarapları öne çıkmaktadır.

 

—-numnum?

numnum 2003 yılında “fark yaratmak” için doğdu. numnum gerçek bir “aile restoranı” hayali üzerine kuruldu. Uluslararası örneklerde de olduğu gibi sadece ailelerin değil, gençlerin, çocuklu ailelerin, çiftlerin, genç profesyonellerin rahatlıkla geldiği bir mekan olmalıydı. Bütün müşteriler “lezzetli ve iyi yemeği uygun fiyata ve hızlı” yemeliydi. numnum menüsü, yaşayan konseptin tüm ruhunu, neşesini ve en önemlisi dayanılmaz yemeklerini anlatan “etkin bir iletişim aracı” olmalıydı. numnum’ın yemeği akılda kalmalıydı. Keyifli anıların arada sırada hafızamızı gıdıklaması gibi, yemeklerimiz yiyenlerin damağında kalıcı bir iz bırakmalıydı. Neşe saçarak, güler yüzlü, bilgili, kendinden emin ama alçak gönüllü ve işini öne çıkaran bir ekip ile güne fark yaratmak için başlamalıydı…

İlk işletmesini Ekim 2003 yılında Maçka G-Mall’da açan numnum, bugün sağlam adımlar ile büyümeyi sürdürüyor.

Müşterilerine iyi ve lezzetli yemek sunmayı hedefleyen numnum’ın kapsamlı menüsü, elle şekillenen hamburgerler, sandviçler, zengin salatalar, lezzetli ana yemekler, light seçenekler, taş fırında kepekli hamur ile yapılan pizzalar, akılda kalan tatlılar ve özel çocuk menüsü ile geniş bir kitleye hitap etmektedir.

 

—Kısaca Mürver’den de bahsedebilir miyiz?

Mürver, Accor Hotels’in işletmesini yürüttüğü bu markanın da İstanbul Yiyecek İçecek Grubu olarak marka ve işletme danışmanıyız.

 

—Ya Kronotrop?

Kronotrop, gerçek kahve tecrübesini ve “Specialty Kahve” akımını bölgeye yaymayı amaçlamaktadır.  Kronotrop’ta tüm kahve çekirdekleri, doğrudan yetiştiriciden alınmakta, tamamen takip edilebilen, taze hasatlardan gelmektedir. Kavurucularımız, kahveye olan tutkuları ile kahve çekirdeklerinin altında yatan saf karakterleri birleştirerek, her kavurmada, ortaya emsali olmayan sonuçlar çıkarmaktadırlar.

İstanbul’daki canlı ve başarılı kahve barlarının yanı sıra Kronotrop, ileri teknoloji kavurma tesisi ve ARGE eğitim merkezi sayesinde hızla gelişmektedir.

 

 

—Marka çok. Terra Kitchen’dan da okurlarımıza bahseder misiniz?

Terra Kitchen’da her zaman en iyi malzemeyi kullanarak, taze ve lezzetli yemek yapmak için heyecan ile yola çıktık. Zaman hassasiyeti olan, hızlı, doğru fiyata iyi yemek isteyenler için alışveriş ve iş merkezi olan noktalarda yeni bir soluk getirmeyi hedefliyoruz. “İyi yemek ye, iyi hisset” felsefesi ile hazırlanan güçlü menüsünde, taze ve gerçek malzemeler ile üretilen salatalar, sandviçler ve güne özel tencere yemekleri ile Terra Kitchen, müşterilerine farklı bir tecrübe yaşatıyor. Terra Kitchen’da salatalarınızı taptaze günlük ayıklanıp yıkanmış yeşillikler, el yapımı vinegretler ve salata sosları ile hazırlıyoruz. Sağlıklı yemek için lezzetten ödün vermenize gerek yok.

 

—Mikla’da Ar-Ge mutfağında bir yandan dünyanın en iyi 44. Mekânının reçetelerini geliştiriyorsunuz aynı zamanda diğer markalarınız da dâhil genel operasyon yönetimine bakıyorsun günün nasıl geçiyor?

 

Yoğun…  Ağırlıklı olarak İstanbul’da sabah saatlerinde ofis işleri ve çeşitli toplantılar ile günüm başlıyor.  Gün içinde sabah ve gündüz çalışan markalarımıza, akşam saatlerinde ise akşam çalışan markalarımıza şube ziyaretleri yapıyorum. Şubelerde o gün ki güncel konularımız neler ise gerek mutfak ekipleri ile yemek ve işin mutfak kısmına dair gerekse restoran müdürleri ile restoranın geneline dair konuları görüşür, yiyecek içecek menü çalışmaları ya da tadımları yaparız.

 

—Yeni konseptleriniz var mı?

En yeni konseptimiz Trattoria Enzo markamızın kardeş markası Pizzeria Enzo. Pizzeria Enzo’yu İstanbul Havalimanı’nın Dış Hatlar Terminalinde müşterilerimiz ile buluşturduk.

 

—50 best tabii ki Dünya’nın en saygın mekân konumlandırmalarından birisi. Hatta yeni nesil yani casual fine dining te en iyisidir muhtemelen. Fakat bir de Michelin diye zamansız bir değer var. Mikla Michelin puanlama standartlarına uyumlumu? Sanırım 72 kriter var. Türkiye’ye ilk Michelin ‘i Mikla mı getirecek? Bir adım var mı?

 

Michelin kendine özgü derecelendirme sistemi ve kriterleri olan bir yapı. Ülkemizde henüz bu yapının işletmeciliğini alıp buna yatırım yapmış kimse yani Michelin’i Türkiye’ye getirmiş kimse yok bildiğim kadarıyla. Yakında getirme planı yapan biri var mıdır bilemiyorum ama umarım bir gün bu sistem Türkiye’ye de gelir. Lokantacılığın gelişmesine çok katkısı olacağına inanıyorum.

Biz İstanbul Yiyecek İçecek Grubu olarak ise henüz buna dair bir çalışma yapmadık, standartlarına uyumlu muyuz diye de bakmadık açıkçası.

 

—Mehmet Gürs gibi bir Patron Şef ile çalışmak nasıl bir duygu? Uzun yıllardır berabersiniz. Onun kadar renkli birisi sizin iş harici genel hayat tarzınızı ve hayat felsefenize de etki yarattı mı? Yoksa iş, mesai ve bu mudur?

 

Mehmet Gürs ile birlikte çalışmak tabi ki çok keyifli, kafa kafaya verip beraber bir sürü fikir üretebiliyor, kendimize birçok yeni hedef koyabiliyoruz. Yeni projeleri ortaya atıp heyecanlanıyoruz.

Operasyonel konularda neyi nasıl yapacağımızı klasik bir patrona açıklamak ya da bazı şeyleri kabul ettirmek gibi dertlerimiz de pek yok açıkçası çünkü kendisi de işin içinden geldiği için çok daha hızlı karar alıp ilerleyebiliyoruz. Diğer taraftan da beraber çalışmak çok zor olabiliyor. Kendisi de işin içinden gelen ve işi tüm detayları ile bilen biri olduğu için her noktada mükemmeli arayan bir bakış açısı ile çalışıyoruz. Bu da kolay bir şey değil tabi.

 

—–Genç şeflere yaratıcı şef olma hakkında bir metodoloji verir misin?

 

Önce mümkünse “ben kimim” sorusunu cevaplayacak şekilde kendi kültürlerini kendi yemeklerini öğrenmeleri. Ardından dünya ile aynı dili konuşabilmek, aynı seviyede bakabilmek, düşünebilmek için devamlı dünyadaki değişik yemek kültürleri ve akımları ile sürekli iletişimde kalabilmek. Nihai olarak da yaratıcılıklarını hangi alanda ortaya koymak istiyorlar ise yarattıkları şeyler o alana katkı sağlamalı, fark yaratmalı, sistemli bir şekilde sürekli denemeler yaparak, “kendi yenileri”ni bulmalılar.

 

—-Bana Mikla, Num Num, Enzo, Terra Kitchen, Kronotrop konseptlerinden unik ve tekel olan birer lezzeti anlatır mısın?

 

Mikla, Balık Ekmek, Mantı… Numnum, Tam buğday unundan hazırlanmış hamur ile yapılan ince pizzaları… Trattoria Enzo, Dana Etli… Pappardelle Enzo Kronotrop, Ekşi mayalı ekmek ile hazırlanan sandviçler… Mürver, Külde Ahtapot…

 

—Sen bir menü veya tabağın hikayesinde yola çıkarken bu süreç nasıl oluyor? İlham nereden hangi an çıkıyor?

 

İlk çıkış noktası ben ne yemek isterdim ve hangi yemek ki bir porsiyonu yedikten sonra ikinci porsiyonu da isterdim diye düşünerek çıkıyor. Bu arada hep not alıyorum ve ara ara menü çalışmalarına başladığımda önümde yüzlerce not duruyor. Bu notlar sadece tabağın içindeki hammadde ya da hazırlanma tekniği ile ilgili değil; yemek, ekipman, sunum tarzı, servis şekline dair birçok konuda olabilir. Ardından müşteri tercihleri ve menümüzün kombinasyonundaki gerekliliklere bakıyoruz. Hangi konsept için çalışıyor isek o konseptin benzerlerinde dünyada neler oluyor iş nereye doğru gidiyor şu anki yemekte moda nedir diye araştırma yapıyorum. Devamında da bir iş planı yapıp mutfağa girip denemelere başlıyoruz.

 

 

 

 

 

Tolga Atalay ile Chef&Chef konuğu Loggia ve The Woods’un şefi Cenap Varol…

“Tazelik ve mevsimsel değişkenlik benim ruhumda var”

Pause City’s Dergi’nin Chef&Chef konuğu şimdilerde Loggia ve The Woods’un şefi Cenap Varol… Şef Cenap Varol ile kariyeri ve hedefleri hakkında samimi bir röportaj yaptık. Keyifle okumalar.

—Cenap Şef kendini okurlarımıza tanıtır mısın?

Mutfağa tutkum ilkokul sıralarındayken başladı.  Çocuk yaşta alınacak kararlar gibi görünmese de eğitimimi bu yönde şekillendirdim. 1990ların başında Etiler otelcilik okulunda okudum. Sonrasında Abant İzzet Baysal aşçılık bölümünde okudum. Ardından Anadolu Üniversitesi işletmecilik ve Turizm otelcilik bölümlerinde eğitimimi sonlandırdım.

—Kariyerinde ilk iş tecrübeni doğru kronolojide paylaşır mısın?

The Marmara İstanbul’da stajyer olarak iş hayatıma başladım. 2000’lerde Swissotel Bosphorus’da devam ettim. Askerlik sonrası Conrad İstanbul ve Bosphorus Four Season Oteli’n açılışını gerçekleştirdim. 2010 sonrasında Grand Hyatt İstanbul Otel’de Executive sous Şef olarak hizmet verdim. 2013’lerde Shangri-La Bosphorus Oteli’n açılışında yine Executive sous Şef olarak devam ettim. 2014 ve 2018 yılları arasında Accord grubunda orta ve ekonomik oteller segmentinde Grup Executive Şef olarak 21 otelin yönetimine hizmet ettim. Şu anda “Loggia” isminde bir İtalyan restoranı ve “The Woods” yeni nesil bistro grill tarzında iki işletmenin Executive Şef i olarak kariyerimi devam ettiriyorum.

—İtalyan lezzetlerinde uzmanlığın ne zaman yoğunlaştı?

Şef Fabio Brambilla’nın yanında 5 yıl birlikte çalıştım. Onun ustalığında çok şey öğrendim. Bunun dışında birçok İtalyan Şef ile beraber çalışmalarım oldu. Bunların arasında birkaç tanesi Şef Moreno Polverini, Şef Roberto Cannatta gibi bir sürü değerli şefler hocam oldu.

—Uzakdoğu mutfağında da marifetlisin. Neden ve nasıl Uzakdoğu süreci başladı?

Swissotel döneminde Japon şeflerden gerçek Japon lezzetlerini öğrenme şansım oldu. Ayrıca Çin mutfağı deneyimlerim Swissotel’de başladı. Filipinler’de Sofitel Manila’da deneyimim devam etti. Shangri-La Bosphorus’ta 14 ayrı Uzakdoğu şefiyle yoğun bir workshop ve iş geliştirme süreci yaşadım.

—Hem otel hem piyasa tecrüben var yani bu sana ne katıyor?

Otelciliğin verdiği en büyük avantaj kaliteli şeflerle çalışma imkanı oldu. Yurtdışı eğitimleri ve deneyimleri yaşamak ayrıca kurumsal yeme-içme işletme sistemini benimsemek ve uygulamak oldu diyebilirim. Piyasa işletmeleri ise her segment müşteriye hizmet etmek, piyasa lezzeti dediğimiz bire bir yerel misafirlerimizin damak tadına uyumlu tatlar kurgulamak yönünde bana çok şey kattı.

—Genç şeflere yaratıcı şef olma hakkında bir metodoloji verir misin? Aslında  artık sende orta yaşa doğru adım atıyorsun.

Devamlı eğitim ve güncellenmek, olayı hep bir üretim mesleği olarak görmek, sosyal medya gibi yeni nesil markalama yöntemlerine güvenmemek, 0 ego sahibi olmak. Devamlı yemek içmek deneyimlemek ve farklı lezzetleri keşfetmek.

—Bana “Loggia” ve “The Woods”ta unik ve tekel olan birer lezzeti anlatır mısın?

Aslında Loggia klasik bir İtalyan restoranı burada gerçek Napoli pizza hazırlıyoruz. Napoli pizza son yıllarda Napoli den çıkarak ülkemize de ulaştı. Fakat biz ürün melezleştirmeden gerçek bol soslu, suda mozzarellayı ve yumuşak ekşi mayalı hamuru ile taş fırında hazırlıyoruz. Loggia da tiramisudan gelato dondurmaya birçok özgün lezzet var. Yine sebze özütlü risottolarda da iddialıyız. The Woods ise kendi tasarımız olan bize özel bir odun ateşi isleme sisteminde çok farklı lezzetler sunuyoruz. İslenmiş somonumuz, etlerimiz ve daha bir sürüsü şey… İtalyan eriştelerimiz bile islenmiş sunuluyor. Izgara sebze, kırmızı et, deniz mahsulü ve beyaz et anlayışımız çok farklı. Bir de aslında nerede ise unik veya tekel diyebileceğimiz çanak lezzetler mevcut. 6 ayrı ev yapımı sos hazırlıyoruz.

—Sen bir menü veya tabağın hikayesinde yola çıkarken bu süreç nasıl oluyor? İlham nereden hangi an çıkıyor?

Tazelik ve mevsimsel değişkenlik benim ruhumda var. Dışarıdan hazır ürün en az seviyede alırım. Bu ham madde ve mevsimsel ürün felsefesi bana aslında otomatikman yaratma ve düşünme altyapısını oluşturuyor. Bence klasiğin dışına çıkıp kalıcı ve sürdürülebilir bir yenilik katmak çok zor ve günler alabilen bir süreç.