Yazılar

Posalı yiyecekler kolon kanserinden koruyor

Posalı yiyecekler kolon kanserinden koruyor

Kolon kanserinin erken teşhisle tedavisinin mümkün olduğunu belirten Medical Park Tokat Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Mustafa Kemal Dursun, “40’lı yaşlardan sonra kolon kanseri sıklığı artmaktadır. Kadın ve erkekte görülme oranları birbirine yakındır. Kolon kanserinin oluşmasında genetik ve çevresel faktörler etkilidir. Hastalıktan korunmak için posalı yiyeceklerle beslenme tavsiye edilir. Tütsülenmiş gıdalar ve rafine yiyeceklerden kesinlikle uzak kalınmalıdır” dedi.

Medical Park Tokat Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Mustafa Kemal Dursun, kolon kanseri hakkında açıklamalarda bulundu.

Medical Park Tokat Hastanesi

Op. Dr. Mustafa Kemal Dursun

GENETİK VE ÇEVRESEL FAKTÖRLERE DİKKAT EDİLMELİ

Kolon kanserinin erken teşhisle tedavisinin mümkün olduğunu söyleyen Op. Dr. Dursun, “40’lı yaşlardan sonra sıklığı artmaktadır. Kadın ve erkekte görülme oranları birbirine yakındır. Kolon kanserinin oluşmasında genetik ve çevresel faktörler etkilidir. Posalı yiyeceklerle beslenme tavsiye edilir. Tütsülenmiş gıdalar ve rafine yiyeceklerden kesinlikle uzak kalınmalıdır” diye konuştu.

KARIN AĞRISI GÖRÜLEBİLİR

Kolon kanserinde görülebilecek belirtilerden bahseden Op. Dr. Dursun, şu bilgileri paylaştı:

“Kolon kanserinin belirtileri karın ağrısı, karın şişkinliği, kilo kaybı, halsizlik, dışkılama alışkanlığında ve gaita çapında değişiklik olabilir. Gaitada (dışkı) kan görülmesi önemli bir bulgudur. Bunlardan daha önemlisi, toplumsal duyarlılığın artırılması ve tarama çalışmaları yapılmasıdır. Ülkemizde aile hekimleri tarafından rutin olarak gaitada gizli kan testi yapılmaktadır. Ancak bu testler rutinleşince kuralına göre yapılmaktan sapmalar oluyor. Gaitada gizli kan araştırmak için 3 gün beyaz diyet dediğimiz demir içermeyen diyet verilir. Akabinde 2 gün üst üste gaita örneği alınır. Ayrıca hedef kitleler belirleyip tarama amaçlı kolonoskopi imkânlar dâhilinde yapılabilir. Japonya’da bu tür toplum taramaları yapılmaktadır.”

KOLONOSKOPİ İLE TEŞHİS EDİLİR

Özellikle yakın akrabalarında kolon kanseri olan bireylerin ailevi kolon kanseri yönünden araştırılması gerektiğini vurgulayan Op. Dr. Dursun, “Anal bölgede hemoroid, fissür gibi rahatsızlığı olanlara mutlaka kolonoskopi yapılmalıdır. Hiçbir yakınması olmasa bile insanlara yapılacak kolonoskopiyle erken evrede kolon kanseri yakalanabileceği gibi, henüz kanser olmadan mevcut polipler tespit edilir. Bu poliplerin bir kısmı ilerde kansere dönüşmektedir. Dolayısıyla, kolonoskopi kolon kanserini teşhis etmede ve erken teşhiste altın standarttır” şeklinde konuştu.

AÇIK CERRAHİ DE TEDAVİLER ARASINDA

Artık günümüzde erken teşhis edilmiş kolon kanserlerinin kolonoskopiyle de çıkarılabildiğini kaydeden Op. Dr. Dursun, “Bu konuda ülkemizde yetişmiş değerli gastroenterologlar vardır. Kolonoskopi ile çıkarılamayanlar için açık cerrahi, laparoskopi ve robotik cerrahi uygulanmaktadır. Bu teknikler hastaya göre, tümörün durumuna göre belirlenebilir. İlla şu yöntem diye bir şey yoktur. Önemli olan bağırsağın embriyolojik gelişim planı gözetilerek lenf bezleriyle birlikte geride tümör dokusu bırakmayacak şekilde ameliyat edilmesidir” ifadelerini kullandı.

KEMOTERAPİ VE RADYOTERAPİ UYGULANIR

Başarılı bir cerrahi uygulandıktan sonra tümörün patolojik evresine göre kemoterapi ve radyoterapi uygulanabileceğinin altını çizen Op. Dr. Dursun, “Bu şekilde kolon kanserinden tamamen kurtulmak mümkündür. İleri evre kanserler için ise ameliyat öncesi neoadjuan tedavi dediğimiz kemoterapi ve radyoterapi uygulaması ameliyat sonrası için daha olumlu sonuçlar oluşturur. Karın içine yayılmış kanserler için bile artık tedavi mümkün hale geldi. Sitoredüktif cerrahiyle tümörlü dokular kazınıp devamında karın içine sıcak kemoterapi şeklinde hipek tedavisi yapılarak yaşam kalitesi artırılabiliyor” diyerek sözlerini noktaladı.

Karaciğer tümörü sinsi gelişiyor!

Karaciğer tümörü sinsi gelişiyor!

Vücudumuzdaki en önemli organlardan biri olan karaciğer, yediğimiz gıdaların vücutta kullanılabilir hale getirilmesinden enerji üretimine, pıhtılaşma faktörleri gibi hayati proteinlerin sentezinden toksik maddelerin vücuttan atılımına kadar pek çok yaşamsal görev üstleniyor. Özetle, karaciğer vücudumuz için olmazsa olmaz organlar arasında yer alıyor. Dolayısıyla karaciğerin sağlığını bozan hastalıklar büyük bir risk oluşturuyor. Bu hastalıkların başında ise karaciğerde oluşan ‘iyi’ ve ‘kötü’ huylu tümörler geliyor. Günümüzde obezite, alkol dışı gelişen karaciğer yağlanması ve fazla miktarda alkol kullanımının artmasına paralel olarak özellikle kötü huylu karaciğer tümörlerinin gelişme sıklığı yıldan yıla artmaya devam ediyor. Öyle ki dünyada her yıl yaklaşık 800 bin kişi karaciğer kanseri tanısı alıyor.

Acıbadem Ataşehir Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Mert Erkan, iyi ve kötü huylu karaciğer tümörlerinde erken teşhisin son derece önemli olduğuna işaret ederek, “Erken teşhis kalıcı tedavi şansının yakalanması açısından en önemli faktördür. Ayrıca iyi ve kötü huylu karaciğer tümörlerinin tedavisinin mutlaka tam donanımlı ekiplerin olduğu ve multidisipliner yaklaşımı benimsemiş olan referans merkezlerinde yapılması büyük önem taşıyor. Günümüzde karaciğerin primer, yani kendi dokusundan kaynaklı tümörleri ya da kalın bağırsak gibi başka organlarda gelişen tümörlerin karaciğer metastazları erken teşhis ve multidisipliner yaklaşımlar sayesinde genellikle kalıcı olarak tedavi edilebiliyor.” diyor.

Acıbadem Ataşehir Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Mert Erkan

Prof. Dr. Mert Erkan

Karaciğer yağlanması ve siroza dikkat!

Karaciğerin kendi dokusundan çıkan tümörlere yol açan en önemli iki faktör, karaciğer dokusunun yerini yağ veya bağ dokusunun alması sonucu gelişen steatohepatit ile siroz olarak adlandırılan kronik fibroinflamatuar hastalıklar oluyor. Yağ dokusunun karaciğer dokusunun yerini almasına steatohepatit, bağ dokusunun karaciğer dokusunun yerini almasına ise siroz deniyor. Her iki durumda da kronikleşen bir iltihabi süreç yaşanıyor ve normal fonksiyonunu sürdürebilmek için karaciğer hücreleri devamlı olarak kendilerini yenilemeye çalışıyor. Prof. Dr. Mert Erkan, bu yenilenme çabası kontrolden çıktığında kötü huylu tümör gelişiminin başladığını vurgulayarak, “Karaciğer yağlanmasını artıran en önemli faktör obezite, sirozu artıran en önemli faktörler ise viral hepatitler ve alkoldür. Yani, aslında sağlıklı bir yaşam tarzı ve önlem alıcı tedavilerle karaciğer kanseri riski büyük ölçüde azaltılabiliyor” diye konuşuyor.

Erken dönemde belirti vermiyor

Karaciğer tümörlerinin sadece kendine özel bir bulgusu çoğunlukla olmuyor. Ayrıca karaciğerdeki tümörler erken aşamada çok fazla belirti vermiyor. Bu nedenle iyi huylu tümörler genellikle check-up veya safra kesesi taşı nedeniyle yapılan incelemelerde tesadüfen tespit ediliyor. Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Mert Erkan, karaciğerde oluşan tümörlerin nadiren büyük boyuta ulaştıklarında çevre organlara yaptıkları bası sonucu fark edildiklerine işaret ederek, şöyle devam ediyor “Bu bası bazen kendini derin nefes alamama, yemek yiyememe veya karın şişliği olarak belli ediyor. Karaciğerin kendi dokusundan çıkan tümörleri çoğunlukla siroz ya da steatohepatit gibi kronik karaciğer hastalığı zemininde gelişiyor. Bu nedenle tümörün kendisi kadar, kronik karaciğer hastalığının oluşturduğu sarılık, karında asit denen sıvı birikmesi ya da özellikle yemek borusunun mideyle bileşkesinde gelişen varisler ile bunların kanaması gibi belirtiler de görülebiliyor.”

Acıbadem Ataşehir Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Mert Erkan

Önemli gelişme: İki aşamalı operasyon!

Günümüzde karaciğer tümörlerinin tedavisi ağırlıklı olarak multidisipliner bir yaklaşımla yapılıyor. Eğer tümör karaciğerle sınırlıysa ve cerrahi sonrasında hastada yeterli karaciğer dokusu kalıyorsa, cerrahi olarak çıkarılmaya çalışılıyor. Yapılan büyük bir karaciğer cerrahisi sonrasında, geride kalacak olan dokunun hastaya yetmeme riski varsa, iki aşamalı karaciğer cerrahisi veya girişimsel radyoloji yöntemine başvuruluyor. Bu yöntemler tarafından yapılan embolizasyonlar ile karaciğerin geride kalacak olan kısmını büyütmek mümkün olabiliyor. ALPPS (iki aşamalı karaciğer cerrahisi) olarak adlandırılan cerrahi bir teknikle, karaciğerin geride bırakılması planlanan kısmı 2-3 hafta kadar kısa bir sürede yaklaşık yüzde 100 oranında büyütülebiliyor. Bu önemli gelişme sayesinde, geride yetersiz doku kalacağı için ameliyat şansını yitiren hastalar, iki aşamalı ameliyatlar sayesinde sağlıklarına kavuşabiliyorlar.

Tedaviden etkin sonuçlar alınıyor

Karaciğerin kendi dokusundan kaynaklı kötü huylu tümörlerde hastalık siroz zemininde gelişmişse, cerrahi teknik zorlaşıyor. Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Mert Erkan, bu tablolarda karaciğer nakliyle tümör ve siroz sorununa aynı anda çözüm üretilebildiğine işaret ederek, “Ancak nakil sonrasında, organ reddini önlemek için kullanılması gereken ve bağışıklık sistemini baskılayan ilaçlar nedeniyle bu tabloda karaciğer nakli sık tercih edilmiyor. Buna rağmen, kemoterapi ve radyoterapi yöntemlerinin gelişmesiyle beraber karaciğer nakli kanser tedavisinde de gün geçtikçe daha cesurca kullanılıyor” diyor. Cerrahi yöntem dışında, bir diğer lokal tedavi seçeneği olan termal ablasyon yönteminden çok başarılı sonuçlar elde ediliyor. Girişimsel radyolojik olarak ayrıca karaciğer atar damarlarına, anjiyografi kontrolü altında girilerek, yüksek dozda kemoterapi veya radyoterapi uygulanabiliyor. Diğer tümörlerde olduğu gibi karaciğerde de kemoterapi ve akıllı ilaçlarla yapılan sistemik tedaviler ile streotaktik radyoterapi de etkili seçenekler arasında yer alıyor.

Pankreas kanseri hakkında doğru bilinen yanlışlar!

Pankreas kanseri hakkında doğru bilinen yanlışlar!

Günümüzde ölüme en sık neden olan kanserler arasında 4. sırada yer alan pankreas kanserinin 2030 yılı itibariyle, cinsiyet ayrımı olmaksızın, 2. sıraya yükseleceği öngörülüyor. Pankreas kanserinin  en ölümcül kanserlerden biri olmasının başlıca nedeni, kanserin ileri evrelere kadar çok fazla belirti vermeden sinsice ilerlemesi. Son yıllarda yapılan araştırmalar ışığında, pankreas kanserini daha erken aşamalarda yakalamaya dair çok ciddi bir yol kat edilmiş olması ise yürekleri ferahlatıyor. Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Mert Erkan, konuyu şöyle açıklıyor: “Bu başarı, gelişen yeni tanı metotlarından ziyade, toplumda özellikle kanser riski yüksek bireylerin saptanarak daha detaylı olarak taranması ile mümkün olduğu için pankreas kanseri hakkındaki toplumsal ve bireysel farkındalığı artırmak kritik öneme sahip. Bu nedenle pankreas kanseri açısından erken tanı şansı olan iki önemli risk grubunu özellikle mercek altına almak gerekiyor. Bunlar, 50 yaşın üzerinde olup son 6 ay içinde yeni diyabet tanısı almış ve tedavi uygulanmadan kilo veren hastalar ile pankreasında kistik lezyon bulunan hastalardır. Bilinç ve bilgi seviyesindeki artış, erken tanı şansını da beraberinde getirdiği için hastalıktan kalıcı olarak kurtulma fırsatı da yaratıyor. Toplumsal ve bireysel farkındalığı artırmak amacıyla, pankreas kanseri hakkında yanlış inanışlara da mutlaka değinmek gerekiyor. Zira toplumda doğru sanılan hatalı bilgiler nedeniyle hem erken tanı oranı azalıyor, hem geciken olgularda hastalığın tedavisi daha da güçleşiyor.” Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Mert Erkan, pankreas kanseri hakkında toplumda doğru sanılan yanlış bilgileri anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu.

Prof. Dr. Mert Erkan

Her pankreas kanserinde sarılık oluşur. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Pankreas kanserlerinin yaklaşık üçte ikisi organın baş kısmından kaynaklanıyor. Pankreas kanalı, pankreas başı içinden geçen safra kanalı ile birleşerek on iki parmak bağırsağına açılıyor. Dolayısıyla baş bölgesinde yerleşmiş pankreas kanserleri safra yolunu tıkadıklarında hastalarda sarılık oluşuyor. Hal böyle olsa da pankreas gövde ve kuyruk yerleşimli tümörleri olan yaklaşık üçte bir olguda safra kanalı tıkanmadığı için sarılık gelişmiyor.

Her pankreas kanseri ağrı yapar. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Pankreas kanserinin sık karşılaşılan semptomlarından biri, sırta vuran karın ağrısı oluyor. Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Mert Erkan, hastaların bu ağrıyı sıklıkla ‘kuşak tarzında’ olarak tanımladıklarına işaret ederek, “Bu nedenle pankreas kaynaklı ağrılar çoğunlukla ve yanlış olarak böbrek taşı ya da bel ağrısı olarak da yorumlanabiliyorlar. Öte yandan pankreas kanserli hastaların neredeyse yarısında ilk tanı anında ağrı şikâyeti bulunmuyor.” diyor.

 Her pankreas tümörü pankreas kanseridir. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Pankreas hem iç (hormon), hem dış (sindirim enzimleri) salgı özelliği olan bir organdır. Sayı olarak en çok bulunan ve dış salgıları üreten asiner hücreler organın büyük bölümünü oluştursalar da pankreas kanserlerinin sadece yüzde 1’ine neden olurlar ve genel olarak klasik pankreas kanserinden daha iyi seyirlidirler. İnsülin gibi hormonları üreten nöroendokrin hücrelerde oluşan tümörlerin büyük bölümü de klasik pankreas kanserine kıyasla çok daha iyi huylu bir seyir izliyor. En tehlikeli olarak bilinen klasik pankreas kanseri ise tüm olguların yüzde 90’ında görülse de, köken aldıkları duktal hücreler pankreasın dış salgı sistemini döşeyen sınırlı sayıdaki kanal hücreleridir. Dolayısıyla her pankreas kanseri ölümcül olmadığı gibi, nöroendokrin tümörler gibi lezyonların bir kısmı da kanser değildir.

Pause Dergi

Pankreas kanserinden kurtulmak mümkün değildir. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Günümüzde özellikle risk gruplarında artan farkındalık, gelişen cerrahi teknikler, etkinliği artan kemoterapi ve radyoterapi sayesinde pankreas kanserinde de büyük başarılar kazanılıyor. Eskiden hayal dahi edilemese de son yayınlarda ameliyat olabilen ve etkili bir kemoterapi alabilen hastalarda 5 yıllık sağ kalım oranı yüzde 40’ı aşabiliyor.

Bıçak değdiğinde pankreas kanseri yayılır. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Mert Erkan,Pankreas kanserinden kalıcı olarak kurtulmanın tek yolu, etkin cerrahi tedavi ve kemo-radyoterapinin bir arada kullanılmasıdır” diyerek şöyle devam ediyor: “Ameliyat olamayan hastalarda da etkin kemo-radyoterapi protokolleriyle göreceli uzun ve kaliteli bir zaman kazanılabilse de tam iyileşme maalesef mümkün olmuyor. Dolayısıyla tam iyileşme şansını yakalamak için doğru hastada ameliyat mutlaka gerekli oluyor”

Cerrahi tedavi tek etkili tedavidir. YANLIŞ!  

DOĞRUSU: Pankreas kanserinden kalıcı olarak kurtulmanın tek yolu etkin bir cerrahi tedavi ve kemo-radyoterapinin bir arada kullanılmasıdır. Başka bir deyişle, etkili bir kemo-radyoterapi uygulanamayan hastalarda cerrahi tedavi tek başına klinik fayda sağlasa da hastayı tümüyle iyileştirmekte yetersiz kalıyor. Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Mert Erkan, “Son yıllarda pankreas kanserinde yaşanan en önemli başarı belki de ilk tanı anında ameliyat şansı olmayan hastaların bir kısmının uygulanan etkili kemo-radyoterapi protokolleriyle tümörünün küçültülerek tekrar cerrahi uygulanabilir hale getirilmesidir” diye konuşuyor.

Pankreas kanserinin cerrahisiz tedavisi mümkündür. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Her hastalıkta olduğu gibi pankreas kanserinde de klasik metotlara alternatif tedavi yöntemleri geliştirilmeye çalışılıyor. Bunların bir kısmı genel durumu ve mevcut yandaş hastalıkları nedeniyle cerrahi tedaviye uygun olamayan  hastalar için tasarlanıyor. Bu yeni metotların etkinlikleri ve yan etkileri, yürütülen bilimsel çalışmalar aracılığıyla ölçülüyor. Prof. Dr. Mert Erkan, günümüz tıbbının gelmiş olduğu noktada pankreas kanserinden cerrahi tedavi yapılmadan kurtulmanın hala mümkün olmadığını belirterek, “Bu nedenle bilimsel verilerle ispatlanmış tedavi sonuçları bulunmayan metotlara itibar etmemek gerekiyor” diyor.

Pankreas kanserini erken evrede yakalamak mümkün değildir. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Risk gruplarının belirlenmesi, artan farkındalık ve gelişen tanı metotları sayesinde, özellikle kistik lezyonlar zemininde oluşan pankreas tümörlerini, henüz kanser gelişmemiş bir aşamada saptamak dahi mümkün olabiliyor. Kanser öncüsü aşamada yakalanan bu lezyonların cerrahi olarak çıkartılmaları, pankreas kanserini henüz oluşmadan ortadan kaldırabildiği için bu aşamada tedavi edilen hastalarda ameliyat sonrası kemoterapi dahi gerekmeyebiliyor.

Pankreas olmadan yaşanamaz. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Bazı hastalarda, etkili bir cerrahi tedavi yapılabilmesi için pankreasın tümünün alınması gerekiyor. Pankreas hem iç (hormon), hem de dış (sindirim enzimleri) salgı özelliği olan bir organ olduğu için ameliyat sonrasında hastaların kalıcı olarak insülin kullanmaları gerekiyor. Benzer şekilde, özellikle yağ sindirimi için gerekli olan enzim üretimi de böyle bir ameliyatla ortadan kalkacağı için sindirim enzimi takviyesinin ömür boyu alınması önem taşıyor. Düzenli insülin kullanan ve enzim takviyesi alan hastalar pankreasları olmasa da normal bir hayat kalitesiyle yaşayabiliyorlar.

Pankreas kanserli hastalar şeker tüketmekten kaçınmalıdırlar. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Mert Erkan, kanserli hücrelerin şekerden beslendiğine ve bu nedenle hastanın tüketeceği şekerli gıdaların tümörü büyüteceğine yönelik inanışın doğruyu yansıtmadığına dikkat çekerek, “Açlıkta dahi kan şekeri değerinin normali genel olarak 70-100mg/dl olarak tanımlanmıştır. Yani, hasta hiç şeker tüketmese dahi kan şekeri 70mg/dl’nin altına inmez” diyor.

Pankreas kanserli hastaların yağ tüketmeleri sakıncalıdır. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Prof. Dr. Mert Erkan, yağın sindiriminde pankreasın merkezi bir rolü olması nedeniyle pankreas hastalıklarında yağsız diyet önerilerek organı dinlendirmeye ve korumaya çalışmanın son derece yanlış  bir düşünce olduğunu vurgulayarak, “Öte yandan protein ve karbonhidratlar ile karşılaştırıldığında, yağlar birim başına diğer ikisinden iki kat daha yüksek miktarda enerji veriyorlar” diye konuşuyor. Prof. Dr. Mert Erkan, sözlerine şöyle devam ediyor: “Pankreas kanserli hastalarda ölüme giden yol, hastanın aşırı kilo ve kas dokusunu kaybettiği kaşeksiden geçiyor. Pankreasta oluşan fonksiyon kaybı, yapılan ameliyatlar sonucu azalan emilim fonksiyonu ve uygulanan kemo-radyoterapinin yarattığı ishal göz önüne alınırsa, hastaların yeterli kalori almaları zaten zorlaşmışken karbonhidratsız ve yağsız diyet önermek hem kaşeksiyi daha da arttırıyor hem de insanların beslenme gibi son derece önemli bir hayat zevkini azaltıyor. Doğru olan, hastaların gereken insülin dozunu ayarlayarak yeterli karbonhidrat alımını teşvik etmek, enzim takviyesi yaparak yağ sindirimini kolaylaştırarak sağlıklı ve normal bir diyet tüketmelerini sağlamaktır”

“Pankreas kanseri = Ölüm” değil!

“Pankreas kanseri = Ölüm” değil!

Vücudumuzda yaprak şeklinde yer alan pankreas, yağ ve karbonhidratların sindirimi için gerekli olan enzimleri sağlıyor, kandaki şeker seviyesini düzenliyor. Günümüzde sağlıksız yaşam alışkanlıkları, hareketsizlik, sigara ve alkol kullanımı gibi etkenlerle pankreastaki sağlıklı hücreler kontrolden çıkıp hızla çoğalarak pankreas kanserine yol açıyor. Acıbadem Üniversitesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi ve Acıbadem Maslak Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Güralp Onur Ceyhan son yıllarda görülme sıklığı artan pankreas kanserinin sinsice, hiçbir belirti vermeden ilerlediğini, ileri evrelerde ise karın ağrısı, bulantı, hazımsızlık ve bel ağrısı gibi, farklı hastalıkların da ortak belirtisi olan şikayetlerle kendini gösterdiğini söylüyor. Tarama programının da bulunmaması nedeniyle hastalığın erken teşhisinin genellikle mümkün olmadığını söyleyen Prof. Dr. Güralp Onur Ceyhan “Pankreas kanseri genellikle ileri yaşta görülmekle birlikte son yıllarda sağlıksız yaşam alışkanlıklarının ve obezitenin yaygınlaşması nedeniyle genç yaşlarda da ortaya çıkabiliyor” diyor. Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Güralp Onur Ceyhan, bu sinsi hastalığa karşı toplumsal farkındalık yaratılması amacıyla Pankreas Kanseri Farkındalık Ayı kapsamında, Pankreas kanseri hakkında bilinmesi gereken 5 noktayı anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Pause Sağlık

Prof. Dr. Güralp Onur Ceyhan

Sinsice ilerliyor!

Son yıllarda giderek yaygınlaşan pankreas kanseri, günümüzde en çok ölüme neden olan 4. kanser türü olarak dikkat çekerken, 2030 yılında 2. sıraya çıkması bekleniyor. Pankreas kanserinin genellikle belirti vermeden ilerlediğini, bu nedenle hastaların hekime çoğunlukla metastaz yapmış olarak geldiğini belirten Prof. Dr. Güralp Onur Ceyhan “Toplumda hastalığın genellikle şiddetli ağrıya yol açtığı düşünülüyor. Oysa bu sinsi hastalık sanılanın aksine ağrı olmadan gelişebiliyor ve yapılan çalışmalar da her iki hastadan birinde ağrıya yol açmadığını gösteriyor. Ancak ileri evrelerde bel ağrısıyla karıştırılabilen sırt ağrısı veya karında şişkinlik, karın ağrısı, hazımsızlık gibi şikayetlerle kendini gösteriyor. Ağrı şikayeti genellikle tümörün çevresindeki damarların üstünde bulunan sinirlere baskı yaparak onları zedelediği durumlarda gelişiyor. Sarılık tanısı konulan hastalarda da pankreas kanserini erken veya geç evrelerde görüyoruz” diyor.

Bu hatalar riski artırıyor!

Günümüzde sebze ve meyveden yoksun kırmızı et ağırlıklı, aşırı yağlı beslenme, sigara ve alkol kullanımı, hareketsizlik ve obezitenin pankreas kanserini tetiklediğini vurgulayan Prof. Dr. Güralp Onur Ceyhan, bu nedenle aşırı kiloların sağlıklı şekilde verilerek ideal kiloya ulaşılmasının, düzenli egzersizin, sağlıklı beslenmenin ve lifli gıdalar tüketmenin, Batı tipi beslenme yerine Akdeniz diyeti uygulanmasının, sigara ve alkolden uzak durulmasının çok önemli olduğunu söylüyor.

Pause Dergi

Günümüzde “pankreas kanseri eşittir ölüm” değil!

Pankreas kanserinin tedavisinde son yıllarda çok önemli ilerlemeler kaydedildiğini vurgulayan Prof. Dr. Güralp Onur Ceyhan “Geçmişte hiçbir şekilde tedavi veremediğimiz, ameliyat edemeyeceğimizi düşündüğümüz hastaları şu an tedavi edip ameliyat edebiliyoruz. Bunlar genelde damarları sarmış olan pankreas kanserleri oluyor ve çok sık görülüyor. Geçmişte hastalara sadece kemoterapi veriyor hastalıktan kurtulma imkanı sağlayamıyorduk. Ama artık kemoterapi ve radyoterapi ile beraber elimizde çok ciddi ajanlar ve efektif silahlarımız var. Böylece multidisipliner bir ekibin ortak çalışmasıyla tümörü kontrol altında tutup, hastaya hiç ummadığımız, damarı çok sarmış ve ‘ameliyat edilemez’ denilen hastaları bile ameliyat edebiliyoruz. Hastaların sağkalımları da sanki damarları sarmamış gibi uzayabiliyor. Yani artık pankreas kanseri eşittir ölüm anlamına gelmiyor” diyor.

Aniden diyabet hastalığı ortaya çıkarsa!

Sağlıklı bir kişinin aniden diyabet hastası olmasının da pankreas kanserine işaret edebildiğini belirten Prof. Dr. Güralp Onur Ceyhan şöyle konuşuyor: “Herhangi bir sağlık sorunu olmayan, o ana kadar diyabet öyküsü olmayan kişilerin bir anda diyabet tanısı alması akla pankreas kanserini de getirmelidir. Bu nedenle hiç zaman kaybetmeden pankreas kanserinin tanısına yönelik tetkikler de mutlaka yapılmalıdır. Ancak pankreas kanserinin her zaman diyabete yol açtığı şeklindeki inanışlar veya her uzun vadeli diyabet hastasının yüksek risk taşıdığı doğru değildir.”

Günümüzde gençlerde de yaygınlaşıyor!

Pankreas kanseri için günümüzde ne yazık ki tarama programı olmadığını, bu nedenle erken teşhis imkanının çok bulunmadığını söyleyen Prof. Dr. Güralp Onur Ceyhan, eskiden sadece ileri yaşlarda görülen bir hastalık olan pankreas kanserinin son yıllarda sağlıksız yaşam alışkanlıkları nedeniyle gençlerde de ortaya çıktığını belirtiyor. Ailesinde genç yaşta pankreas kanseri olanların da daha fazla risk taşıdığını, sağlıklı yaşam tarzı benimsenmesinin kritik öneme sahip olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Güralp Onur Ceyhan “Aynı zamanda Türkiye’de akraba evlilikleri yoğun olduğu için maalesef Avrupadan daha fazla ailesel genetik pankreas kanseri ile karşı karşıya kalıyoruz ve böylece hastalar çok daha erken yaşlarda bu hastalığa kapılıyorlar.” diyor.

Bu yanlış bilgiler ‘organ bağışını’ önleyebiliyor!

Bu yanlış bilgiler ‘organ bağışını’ önleyebiliyor!

Vücudumuzda yer alan organların işlevlerini geri döndürülemeyecek şekilde kaybetmesi durumunda bazen tek tedavi şansı organ nakli oluyor. Ülkemizde organ nakli için Sağlık Bakanlığı bekleme listesine kayıtlı olan ve bağışlanacak bir organla hayata tutunmayı bekleyen çok fazla hasta olduğu gibi, bu sayı her geçen yıl daha da artıyor. Öyle ki çoğunluğu böbrek nakli olmak üzere listede 31 binin üzerinde hasta bekliyor. Listede yer alan yaklaşık 24 bin kronik böbrek, 2 bin 500 karaciğer ve bin 350 kalp hastası bağışlanacak bir organla hayata tutunmayı bekliyor. Ancak organ bağışı bekleyen bu kadar çok hasta olmasına karşılık, 2021 yılında beyin ölümü tanısı konulan bin 420 hastadan sadece 305’inde organ bağışı yapılmış. Uzun yıllardır kadavradan organ bağışının önemi vurgulansa da günümüzde gerçekleşen beyin ölümlerinde organ bağışı yapılma oranı yüzde 25’lerin üzerine çıkamıyor. Diğer bir deyişle saptanan her 4 beyin ölümü vakasının sadece 1’inde organ bağışı yapılıyor.

Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Hamdi Karakayalı, ülkemizde kadavradan organ bağışlarının çok yetersiz olması nedeniyle, ilk yıllardan itibaren canlı vericili ameliyatlara ağırlık verilmek zorunda kalındığına dikkat çekerek, “Türkiye, canlı vericili organ nakli ameliyatlarında dünyanın en başarılı ülkeleri listesinde en başlarda yer alıyor. Bu her ne kadar ülkemiz adına bir gurur tablosu oluştursa da, önemli olan kadavradan yapılan bağış oranlarının batı ülkelerindeki rakamlara ulaşmasının sağlanmasıdır. Ülkemizde kadavradan bağışın yetersiz olmasının birçok nedeni var. Başlıca sebep ise toplumun bu konuda halen yeterince bilgilendirilememiş olması veya eş-dost ya da internet gibi çeşitli kaynaklardan yanlış bilgilere maruz kalmalarıdır.” diyor. Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Hamdi Karakayalı, “3-9 Kasım Organ Bağışı Haftası” kapsamında, organ bağışı hakkında toplumda doğru sanılan 8 hatalı bilgiyi anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu!

Pause Dergi

Prof. Dr. Hamdi Karakayalı

Bitkisel hayattayken organlarım alınabilir. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Bitkisel hayat ya da koma geri dönüşü olabilen bir durumdur, hasta yoğun bakım şartlarında kendisi için tıbbın mevcut olan tüm olanakları kullanılarak tedavi edilmeye çalışılır. Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Hamdi Karakayalı “Organların alınması sadece beyin ölümü gerçekleştiğinde mümkündür. Beyin ölümü tıbben ölüm halidir ve asla geri dönüşü olan bir durum değildir.” diyor.

Hastanın sosyal statüsü göz önüne alınıyor. YANLIŞ

DOĞRUSU: Bağışlanan bir organın bekleme listesindeki hangi hastaya nakledileceği ile ilgili kararda hastanın sosyal statüsünün mutlaka göz önüne alındığı da yine kulaktan kulağa yayılan yanlış bir bilgi.

Prof. Dr. Hamdi Karakayalı, bekleme listesinin ve bağışlanan organların dağıtımının tamamen Sağlık Bakanlığı bünyesinde çalışan bir birim olan Ulusal ve Bölgesel Koordinasyon Merkezleri tarafından yürütüldüğünü belirterek, “Bağışlanan organ ile bekleyen hasta listesi, hastaların sadece tıbbi verileri ve aciliyetlerinin değerlendirildiği bir bilgisayar programıyla eşleştiriliyor. Bu seçime, hastanın dili, dini, mesleği, cinsiyeti ve sosyal statüsü gibi konuların etki etmesi mümkün değildir.” diye konuşuyor.

Organ bağışı kartını taşımak yeterli. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Sanılanın aksine organ bağışı kartı olması yeterli olmuyor. Hayatını kaybeden kişinin organ bağışı yapmış olduğu bilinse de, mutlaka 1. derece yakınlarının da onamı alınıyor. Prof. Dr. Hamdi Karakayalı, “Böyle bir durumda kişinin vasiyeti olarak kabul edildiği için hemen her zaman yakınları da bu isteğe saygı gösterirler, ancak yine de karşı çıkmaları durumunda organlar alınmaz.” diyor.

Organlar alınırken vücut bütünlüğü bozulur. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Kişi organlarını bağışlarken hangi organ ya da dokularını bağışlayacağına kendisi karar veriyor. Örneğin kalp, karaciğer ve böbreklerini bağışlamış bir kişi, aynı sağlıklı bir bireyin bu organlar ile ilgili bir hastalık nedeniyle ameliyat edilmesi gibi ameliyata alınıyor. Bağışlanan organlar çıkarıldıktan sonra ameliyat kesileri yine özenle kapatılıyor. Cenaze aileye vücut bütünlüğü bozulmamış, sadece vücudunda ameliyata bağlı kesi izleriyle teslim ediliyor. Sadece kol, bacak ve yüz gibi organlarını da bağışlamış ise vücut bütünlüğü, bağışı yapan kişinin rızasıyla bozulmuş oluyor.

Pause Dergi

Organ bağışı ancak belli yaşlar arasında ve sağlıklı kişiler tarafından yapılabilir. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Yeni doğandan 90 yaşına kadar her yaş grubunun organları nakil edilebiliyor. Bağışlanan organların nakil amaçlı kullanılıp kullanılamayacağına her bir organ için ayrı ayrı tıbbi kriterlere göre karar veriliyor. Prof. Dr. Hamdi Karakayalı, canlı vericiden yapılan organ nakillerinde ise donör için yaş kriteri olduğunu belirterek, şöyle devam ediyor: “18 yaşını doldurmadan önce kimse yasal olarak canlı organ vericisi olamaz. Örneğin karaciğerinin bir kısmını yakınına bağışlayacak olan kişilerde de üst yaş sınırı genellikle 55, bazı özel durumlarda 60 olarak kabul ediliyor.”

Para karşılığında organ bağışı yapılabilir. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Hamdi Karakayalı, canlı vericili organ bağışının tamamen yasalar çerçevesinde yapılabilen bir ameliyat olduğunu vurgulayarak, “Organ bağışının maddi bir çıkar karşılığında yapılmasının çok ağır yasal cezai yaptırımları vardır. Bu cezalar alıcı, verici, bu bağışa aracılık eden kişi, ameliyatı gerçekleştiren doktor ve ameliyatın yapıldığı kurum için de geçerlidir. Bağış tamamen gönüllülük esasına uygun olarak, hiçbir baskı altında olmadan ve hiçbir çıkar beklemeden yapılmış olmalıdır.” bilgisini veriyor.

Organ nakli olanlar normal yaşamlarına geri dönemezler. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Hastalar nakil sonrası dönemde mutlaka bazı şeylere dikkat etmek, kendilerine nakledilen organı kendi vücut savunma mekanizmalarının reddetmemesi için belli ilaçları kullanmak, düzenli ve aksatmadan kontrollerine gitmek zorundalar. Prof. Dr. Hamdi Karakayalı, “Ancak normal hayatlarına geri dönebiliyor, evlenebiliyor, çocuk sahibi olabiliyor, hatta ağır sporları dahi yapabiliyorlar. Nakil ameliyatından sonra profesyonel spor yaşantılarına geri dönen birçok sporcu var.” diye konuşuyor.

Organ bağışı ve nakli İslam dini açısından uygun değildir. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Başka insanların hayatını kurtarabilecek bir bağışta bulunmak dinen sakıncalı olabilir mi? Türkiye’de en yetkili dini otorite olan Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu, organ bağışına her fırsatta olumlu görüşlerini açıklayarak destek veriyor, hatta yapılan organ bağışının birden fazla hayatın kurtarılmasına neden olmasıyla gerçekleştirilebilecek en büyük bağış ve sevap olduğunu belirtiyor.

Dikkat! Bu hurafeler tanı ve tedaviyi geciktiriyor!

Dikkat! Bu hurafeler tanı ve tedaviyi geciktiriyor!

Genetik faktörler, çevresel etkenler ve sağlıksız yaşam tarzı günümüzde meme kanserinin görülme sıklığını artırıyor. Yapılan çalışmalar; ülkemizde 80 yaşına kadar yaşayan her 8 kadından 1’inin hayatının bir döneminde meme kanseriyle tanıştığını ortaya koyuyor. Acıbadem Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı Başkanı ve Senoloji (Meme Bilimi) Enstitüsü Müdürü, Acıbadem Maslak Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Cihan Uras, meme kanserinin son yıllarda genç yaşlarda da görüldüğünü, üstelik Türkiye’de 40 yaş altı meme kanseri oranının Avrupa’dan daha yüksek olduğunu söylüyor. Meme kanserinde erken teşhisin hayat kurtardığını, ülkemizde doğru sanılan bazı yanlış inanışların da erken tanı ve tedaviyi geciktirdiğini vurgulayan Prof. Dr. Cihan Uras, Ekim Ayı- Meme Kanseri Farkındalık Ayı kapsamında yaptığı açıklamada, tehlikeli 10 hurafeyi ve doğrularını anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Pause Dergi

Prof. Dr. Cihan Uras

Meme kanseri sadece kadınlarda görülür: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Erkeklerde de meme kanseri görülür. Meme kanseri olan her 100 kişiden 1’i erkektir. Erkekler memelerinde kitle hissettikleri zaman hızlıca hekime başvurmalıdır. Ailesinde kalıtsal meme kanseri olan erkekler risk açısından dikkatli olmalıdır.

İğneyle biyopsi kanserin vücuda yayılmasına yol açar: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Biyopsi memede bulunan lezyonun tanımlanması için en etkili yoldur. Biyopsi yapılması kitlenin yayılmasına ya da tür değiştirmesine neden olmaz.

Mamografi kanser yapar: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Mamografi kansere yol açmaz ya da oluşmuş bir kanserin yayılmasına neden olmaz. Mamografi meme kanserinin erken tanılanmasında en etkili yöntemdir. Mamografi çekilmesi için mutlaka 40 yaşında olunmasına gerek yoktur. Gerekli durumlarda 40 yaş altında da mamografi çekilebilir.

Ailede meme kanseri yoksa kişide meme kanseri görülmez: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Meme kanseri oluşumunda genetik faktörlerin etkisinin bilinmesine karşılık meme kanseri vakalarının yüzde 85’inin aile öyküsünde meme kanseri yoktur. Buna karşılık ailesinde meme kanseri olan kadınlarda da kesinlikle meme kanseri görülecek denilemez.

Meme kanserinde tüm memenin alınması gerekir: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Prof. Dr. Cihan Uras “Meme tümör boyutu ve memedeki tümör yayılımı uygun olduğu müddetçe memenin tamamının alınmasına gerek yoktur. Hastaya meme koruyucu cerrahi yapılmaktadır. Gerekli durumlarda meme alınmaktadır ve mümkün oldukça meme başı-deri koruyucu mastektomi ve meme protezi ile onarım tercih edilmektedir.” diyor.

Meme kanseri ameliyatı kanserin yayılmasına yol açar: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Meme kanserinin vücuda yayılması kanserli hücrelerin vücuda yayılması ile olur. Meme ameliyatlarından sonra vücutta ortaya çıkan tümörlerin, meme kanserli hücrelerin vücuda yayılmasıyla ilgisi bulunmaktadır. Ameliyatla bir ilgisi yoktur. Meme kanserinin uygun zamanda ameliyat edilmesi meme kanserinin vücuda yayılmasını engeller.

Kanser olsaydı ağrı ve kitle olurdu: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Meme kanserinde ağrı olması ve kitle oluşması şart değil. Ağrı ve kitle olmadan da kanser olunabiliyor. Meme kanserli hastalar nadiren ağrı şikayeti ile başvurabiliyor. Bu nedenle hiçbir yakınması olmayan ve risk grubunda bulunmayan kişilerin de özellikle 40 yaşından itibaren yılda bir kere klinik meme muayenesi olmaları ve mamografi çektirmeleri son derece önemlidir.

Pause Dergi

Kendi kendine meme muayenesi yapmak yeterlidir: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Her ay kendi kendine meme muayenesi yapılması memede oluşacak doku değişikliklerini, kitleleri, meme cildinde meydana gelen değişiklikleri erken fark etmek için çok önemlidir. Ancak erken evrede meme kanserini teşhis etmek için yeterli değildir. Meme kanseri taramasının amacı ele gelen kitle olmadan meme kanserini hücre düzeyinde teşhis etmektir.

Memede ele gelen her kitle kanserdir: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Memede ele gelen her kitle kanser değildir. Memede özellikle genç yaşlarda iyi huylu kitleler ve kistik yapılar sıklıkla görülebilir.

Şifalı bitkiler meme kanserini tedavi edebilir: YANLIŞ!

DOĞRUSU: Prof. Dr. Cihan Uras “Meme kanserinde tıbbi tedavi yerine şifalı denilen bitkilere yönelmek tümörün çok daha büyüyüp yayılmasına ve tedavide geç kalınmasına yol açabiliyor. Ayrıca meme kanseri tedavisi görürken doktor onayı olmadan bu bitkileri kullanmak tedavinin etkinliğini azaltabiliyor. Bu nedenle meme kanserinde öncelikle tıbbi tedaviye sıkı sıkıya uymak ve doktora danışmadan hiçbir şey kullanmamak gerekir.” diyor.

Yutulabilir mide balonu ile ‘ameliyatsız’ zayıflama!

Yutulabilir mide balonu ile ‘ameliyatsız’ zayıflama!

Diyetlerden egzersizlere, cihazlardan ameliyatlara… Tüm dünyada obezitenin yaygın bir sorun haline gelmesi nedeniyle fazla kilolardan kurtulmaya yönelik yöntemler her geçen gün çok daha fazla rağbet görüyor. Bu yöntemlerden biri de, son yıllarda adını sıkça duyduğumuz, yutulabilir mide balonu! Cerrahi müdahale olmadan vücuda yerleştirilmesi, anestezi gerektirmemesi ve vücutta kendiliğinden erime özelliğine sahip olması gibi sağladığı önemli faydalar sayesinde, ‘yutulabilir mide balonu’ obezite tedavisinde sıkça tercih edilen yöntemlerden oldu.

Acıbadem Bakırköy Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Eyüp Gemici, yeni nesil mide balonu olarak tanımlanan yutulabilir mide balonunun hasta takibinde de büyük bir yenilik getirdiğine dikkat çekerek, “Yutulan balonun doğal yolla vücuttan çıkabilmesi, diğer balonlar için mecburi olan yeniden hastaneye başvurma, endoskopi ya da anestezi gerekliliği gibi durumları ortadan kaldırıyor. Ayrıca hekim ile diyetisyen takipleri online ortamda, istenilen her an gerçekleştirilebiliyor.” diyor. Acıbadem Bakırköy Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Eyüp Gemici, yutulabilir mide balonu hakkında en çok merak edilen 10 soruyu yanıtladı; önemli önerilerde bulundu.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Doç. Dr. Eyüp Gemici

SORU: Yutulabilir mide balonu nedir?

CEVAP: Yutulabilir mide balonu; su ile yutulan, endoskopi ve anestezi gerektirmeyen, yeni nesil mide balonudur. Midede yer kaplayarak ve gıdaların mideden geçiş hızını yavaşlatarak iştahın azalmasını sağlıyor. Ayrıca mide içerisinde kapladığı hacim sayesinde az miktarda gıdayla doyulmasına imkan tanıyor. Şişmanlığın geçici tedavisinde kullanılan yöntem, kilo kaybına ve kaybedilen kiloların korunmasına yardım ediyor. Ayrıca obezite ameliyatı olacak hastaların ameliyat öncesinde zayıflamalarına ve bu sayede cerrahi risklerinin azalmasına yardımcı oluyor. Bir vitamin kapsülü boyutlarında üretildiği için kolay yutulabiliyor. Yutulabilir balonun çeperlerinin inceliği sayesinde de bağırsaklardan rahatlıkla geçerek dışkı yoluyla atılabiliyor. İnce olması delinebileceği ya da mide asidine dayanamayacağı anlamına gelmiyor, zira obezite tedavisinde kullanılan diğer balonlar kadar dirençli olacak şekilde üretiliyor.

SORU: Herkes faydalanabiliyor mu?

CEVAP: Yutulabilir mide balonu 18-65 yaş arasındaki kişilerde uygulanabiliyor. Yöntemden en fazla beden kitle indeksi 27 – 35 arasında olan kişiler fayda görüyor. Daha ileri yaş ve adolesan döneminde de uygulanmasına yönelik çalışmalar devam ediyor, ancak henüz tam bir prosedür mevcut değil. Anestezi gerektirmemesi nedeniyle, özellikle anestezi almasında engeli olan, anestezi almak istemeyen ve daha fazla beden kitle indeksi olup ameliyat olmak istemeyen kişiler için son derece ideal bir yöntem olarak kabul ediliyor.

SORU: Yöntem nasıl uygulanıyor?

CEVAP: Yutulabilir mide balonu yönteminde anestezi ve endoskopiye gerek olmuyor. Vitamin hapları boyutunda, kapsül formunda sıkıştırılmış bir tasarıma sahip olan mide balonu, bol su eşliğinde hap yutar gibi yutuluyor. Kapsül ucunda bir bağlantı aparatı bulunuyor ve bununla balonun şişirilmesi sağlanıyor. Balonun midede doğru yere konumlandığını tespit etmek için röntgen çekilerek doğrulama yapılıyor. Ardından, işlemi gerçekleştiren hekim, balonun ucundaki aparat vasıtasıyla balonu sıvıyla şişiriyor. Doç. Dr. Eyüp Gemici, “Şişirmek için kullanılan sıvının vücuda olumsuz bir etkisi olmuyor” diyerek, şöyle devam ediyor: “Balon 500-550 cc sıvıyla şişirildikten sonra yeniden röntgen çekiliyor. Artık sıvıyla dolmuş olan balonun son yeri kontrol ediliyor. Yapılan sıkı kontrollerin ardından balonun ucundaki aparat nazikçe çekiliyor ve ağızdan dışarı alınıyor. Böylece işlem tamamlanmış oluyor.”

SORU: Balonu yutarken zorluk çekiliyor mu?

CEVAP: Yöntemin uygulandığı hastalar ‘ya balonu yutamazsam’ kaygısına kapılabiliyorlar. Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Eyüp Gemici, hastaların çok büyük bir kısmının balonu zorlanmadan yutabildiğine dikkat çekerek, “Ancak her şeye rağmen yutmakta zorluk yaşayan kişilerde ince bir kılavuz yardımıyla, balon, hekim tarafından mideye gönderilebiliyor” diyor.

SORU: İşlem ne kadar sürede tamamlanıyor?

CEVAP: Yutulabilir balon uygulaması ortalama 20 dakika süren bir yöntem. Bu süre boyunca hasta bilinci açık halde hekimle sürekli iletişim halinde oluyor.

SORU: Hasta hemen taburcu olabiliyor mu?

CEVAP: İşlem tamamlandıktan sonra hasta evine gönderiliyor. İşe dönüş süresi ise alışma dönemine bağlı olarak 2 – 5 gün arasında değişiyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

SORU: Yöntemle kaç kilo verilebiliyor?

CEVAP: Yutulabilir mide balonu midede ortalama 4 – 4,5 ay süreyle kalıyor. Bu süre içerisinde başlangıç kilonun ortalama yüzde 7– 15’inin verilmesi sağlanıyor. Bilimsel birçok çalışmaya göre; mide balonu uygulanan kişilerde kilonun çok büyük bir kısmı ilk 12 haftada kaybediliyor ve 16 haftadan sonra balonunun midede kalmasının kilo vermeye anlamlı bir katkısı olmuyor. Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Eyüp Gemici, buna rağmen yutulabilir mide balonunun 6 ay süren bir program olduğunu belirterek, “Çünkü burada amaçlanan şey sadece kilo kaybı sağlamak değil, aynı zamanda balonun yerleştirildiği ilk günden itibaren benimsetilen sağlıklı beslenme alışkanlığının balon vücuttan çıktıktan sonra da devam ettirilebilmesi. Böylelikle mevcut kilonun korunması sağlanıyor ve kiloların geri alınması önlenebiliyor.” diyor.

SORU: Balon mideden nasıl çıkartılıyor?

CEVAP: Yutulabilir mide balonunu vücuttan çıkartmak için herhangi bir işleme gerek olmuyor. Yüksek teknolojiyle üretilen balonun üzerinde eriyebilen bir valf bulunuyor. Ortalama 4 aylık süre sonunda valfın erimesiyle birlikte balonun içindeki sıvı boşalıyor. Böylelikle hacmi kaybolan balon bağırsaklara geçerek dışkı yoluyla vücuttan atılıyor. Oldukça ince üretilmiş balonun vücuttan atılması çoğu kişi tarafından hissedilmiyor.

SORU: Riskli bir işlem mi?

CEVAP: “Alışma dönemi olarak adlandırılan ilk üç gün içerisinde, tüm balon uygulamalarında görülen bulantı ve kramp, yutulabilir mide balonunun en sık ortaya çıkan yan etkilerindendir.” bilgisini veren Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Eyüp Gemici “İlaç desteği ile beslenme önerilerinin yanı sıra midenin balonu kabullenmesiyle birlikte bu doğal süreç atlatılabiliyor. Yüzde 3 oranında ise her şeye rağmen şikâyetleri gerilemeyen kişilerde balonun çıkartılması gerekebiliyor. Çok düşük ihtimallerde de, gastrit, ülser ve reflü gibi yan etkiler görülebiliyor.” diyor.

SORU: Uygulama sonrasında nelere dikkat etmek gerekiyor?

CEVAP: Yutulabilir mide balonu uygulaması sonrasında hastanın alışma dönemini rahat geçirmesi için hekimi tarafından reçetesi düzenleniyor ve ilk birkaç gün için uyulması gereken sıvı ile yumuşak diyet programı hakkında bilgilendirme yapılıyor. Alışma dönemi tamamlandıktan sonra diyetisyenle birlikte hazırlanan kişiye özel sağlıklı beslenme programıyla takip süreci başlıyor.

Safra kesesi cerrahisinde yeni yöntem

Safra kesesi cerrahisinde yeni yöntem

Genetik yatkınlık, gebelik, doğum kontrol haplarının uzun süre kullanılması ile aşırı kilo alma ve hızlı kilo kaybına bağlı olarak gelişebilen safra kesesi taşları, safra kanalına düştüğünde tıkanıklığa yol açarak sarılık ve karaciğer işlev bozukluklarına neden olabiliyor. Bu tablonun oluşmaması için yapılan ameliyatlarda altın standart olarak nitelendirilen laparoskopik yöntemle safra kesesinin çıkartılması gerekiyor. Laparoskopik kolesistektomi, karın bölümünün gazla şişirildikten sonra kamera ile karın içi organların görüntülenmesi ve cerrahi aletler yardımıyla safra kesesinin çıkarılması olarak tanımlanıyor. Memorial Kayseri Hastanesi Genel Cerrahi Bölümü’nden Doç. Dr. Türkmen Bahadır Arıkan, safra kanalı cerrahisinde uygulanan ‘güvenli kolesistektomi’ tekniği hakkında bilgi verdi.

Günümüzde 1 santimetrelik kesilerle kapalı olarak gerçekleştirilen güvenli kolesistektomi ameliyatlarında safra kesesi alınırken, ana safra kanalının bütünlüğünün korunması ise hayati önem taşımaktadır. Safra kanalı yaralanmalarındaki riski en aza indirmek için ise ‘güvenli kolesistektomi’ tekniği kullanılmaktadır.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Doç. Dr. Türkmen Bahadır Arıkan

Her safra kesesi taşına müdahale edilmez

Safra kesesi taşları önemli bir sağlık sorununa neden olmuyorsa vücutta kalmasına izin verilir. Toplumun % 15’inde safra taşı bulunmaktadır. Bu kişilerin % 20’sinde safra kesesi taşı hastalık oluşturmaktadır. Herhangi bir bulgu vermeyen ve görüntüleme yöntemleriyle tesadüfen belirlenen taşlar için (taşın 3 santimetreden büyük olması, safra kesesinin tamamen taşla dolu olması, porselen safra kesesi gibi durumlar hariç) safra kesesi ameliyatı önerilmemektedir.

Rahatsızlık veren taş alınmazsa sorun büyür

Laparoskopik kolesistektomi dünyada 1990’ların başından beri açık tekniğin yerini almıştır. Safra kesesindeki taş özellikle yağlı yemek yedikten sonra, karın sağ üst kadranında, göbek üst kısmında veya sırta özellikle sağ kürek kemiğine yayılan yoğun, bir ağrı ve rahatsızlık hissi oluşturabilir. Bu durum yemekten bağımsız gece saatlerinde de ortaya çıkabilmektedir. Ağrıya genellikle terleme, bulantı ve kusma da eşlik edebilmektedir. Bu durum söz konusu olduğunda zaman geçirmeden laparoskopik (kapalı) safra kesesi ameliyatı yapılmalıdır. Ameliyat ertelendiğinde ise safra kesesi taşı ani safra kesesi iltihabına, taşın ana safra kanalını tıkaması ile sarılığa, safra yolu iltihabı hastalığına veya taşın pankreas kanalını tıkaması senaryoları ortaya çıkabilmektedir. Pankreas kanalını tıkanması, pankreas iltihabına neden olmakta maalesef bu durum yaşamı tehdit etmektedir.

Kapalı cerrahinin 3 önemli avantajı

Ülkemizde her yıl 150 bin ila 200 bin arasında safra kesesi ameliyatı yapılmaktadır. Bunların çoğu laparaskopik yani kapalı yöntemle gerçekleştirilmektedir.

  • Laparoskopik teknik sayesinde ameliyat sonrasında daha az ağrı olmaktadır.
  • İyileşme süresi kısaldığı için hasta daha kısa süre hastanede kalmaktadır.
  • Küçük kesilerle yapıldığı için daha kozmetik sonuçlar elde edilmektedir.

Safra yolu yaralanmalarındaki iki faktör

Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de laparoskopik kolesistektomi ameliyatı olan 1000 hastadan 3-8 kişide ameliyat sonrası istenmeyen safra yolu yaralanmaları gözlenebilmektedir. Safra yolu yaralanmasının yönetiminde; endoskopik ek işlemler, tekrardan cerrahi yapılması ve bu yöntemlerle iyileşmeyen hastalarda karaciğer transplantasyonuna kadar değişen ek tedaviler gerekebilmektedir. Safra yolu yaralanmalarının oluşması çeşitli risk faktörleri ile ilgili olabilmektedir.

  • Hasta ile ilgili olan risk faktörlerinden en önemlisi safra yolu anatomisinin çok farklı yapıda olabilmesidir. Buna aşırı şişmanlık, safra yollarına yakın bölgede yapılan önceki ameliyatlar, altta yatan bir karaciğer hastalığı, daha önceden safra kesesi enfeksiyon ataklarının çok olması eklenebilir.
  • Ameliyatı gerçekleştiren cerrahi ekibin tecrübe eksikliği ve anatominin yanlış algılanması olarak belirlenmiştir.

Güvenli kolesistektomi tekniği öne çıkıyor

Kapalı cerrahinin yapılmasından bugüne kadar safra kesesi ameliyatı için, ‘infundibular’ teknik kullanılmıştır. Günümüzde ise laparoskopik kolesistektomide safra kanalı yaralanma riskini en aza indirmek için ‘infundibular’ teknik yerine ‘güvenli kolesistektomi’ tekniği (critical view of safety) önerilmiştir. Amerikan Gastrointestinal ve Endoskopik Cerrahlar Derneği bu tekniğin kullanılmasını teşvik etmektedir.

Ülkemizde her yıl yaklaşık 8.500 kişi pankreas kanseri tanısı alıyor

Ülkemizde her yıl yaklaşık 8.500 kişi pankreas kanseri tanısı alıyor

Pankreas, hastalanana kadar ismini çok da duymadığımız küçük bir organımız. Ortalama 100 gram ağırlığı, 20 cm boyu var. Pankreas, kan şekerinin düzenlenmesi ve sindirime yardımcı olan yapıların salgılanmasından sorumlu. Sindirdiğimiz her besinde pankreasın rolü var. Özellikle bu organda gelişen kanser, belirti vermeden sinsice ilerlemesiyle biliniyor. Pankreas kanseri tüm kanserler arasında sıklık açısından 9. sırada olmakla birlikte, kansere bağlı ölümlerde 4. sırada yer alıyor. Hal böyle olunca bilim insanları ‘en ölümcül’ kanser türleri arasındaki yerini en alt sıralara düşürmek için yeni yöntemler üzerinde çalışıyor. Günümüzde tedavi yöntemlerindeki gelişmeler ve teknolojik ilerlemeler sayesinde sinsice ilerleyen ve belirti verdiğinde çok geç kalındığı düşünülen pankreas kanseri, tedavi edilebilen hastalıklar arasına girebiliyor. Ülkemizde her yıl yaklaşık 8.500 kişinin pankreas tanısı aldığını belirten Acıbadem Altunizade Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Murat Gönenç açık ameliyatların yerini kapalı ameliyatların alması, neoadjuvan tedavilerin gelişmesi, farklı uzmanların bir araya gelerek tedavi konusunda ortak karar alması gibi çeşitli gelişme ve yeni yaklaşımların tedavi başarısını artırdığını vurguluyor. Prof. Dr. Murat Gönenç, pankreas kanseri tedavisi hakkında merak edilen 10 soruyu yanıtladı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Prof. Dr. Murat Gönenç

  • Tedavide tümörün evresi önemli mi?

Hastalığın evresi belirlenmeden tedavi planı yapılmıyor. Pankreas kanseri ilk dönemlerinde bile lenf sıvısı, kan ve sinir dokusu yoluyla uzak bölgelere yayılabiliyor. Yapılan çalışmalar, bu hastaların kanında dolaşan kanser hücreleri olduğunu, bu hücrelerin uzak bölgelere sıçrayarak metastaz adı verilen yeni kanser odakları oluşturduğunu gösteriyor. Kanserin yayılımı, başka organlarda görülüp görülmemesi gibi etmenler hastalığın evresini ortaya koyuyor. Pankreas kanserinin kabaca dört evreye ayrıldığını anlatan Prof. Dr. Murat Gönenç, evre belirlemenin tedavi yöntemlerini seçme ve bu yöntemlerin başarısını artırmada önemli rolü olduğunu belirtiyor.

  • En etkili tedavi yöntemi hangisi?

Pankreas kanserinde en etkili tedavi olan cerrahi tedavi, kanserli dokuların temiz sınırlarla ve tam olarak çıkartıldığını teyit etme olanağı veriyor. Kanser cerrahisinde amacın, tümörü kesmeden, parçalamadan, yırtmadan kısacası tümöre hiçbir zarar vermeden ve geride tümör kalıntısı bırakmadan çıkartmak olduğunu belirten Prof. Dr. Murat Gönenç, “Pankreas kanserinde uzun soluklu ve kalıcı bir tedavi yanıtının olmazsa olmaz öğesi cerrahi tedavidir” diyor. Ancak çoğu zaman cerrahinin yanı sıra diğer tedavi yöntemleri de kullanılıyor. Başta kemoterapi olmak üzere diğer yöntemlerin desteği olmaksızın sadece cerrahi tedavi ile pankreas kanserini yenmek genellikle mümkün olmuyor. Bu yöntemlerden hangisini ve hangi sırayla kullanılacağını belirlemek iyi bir tedavi şemasının belkemiğini oluşturuyor. Ameliyat öncesi kemoterapi kullanılan ve iyi yanıt alan tüm hastalar cerrahi tedavi adayı oluyor.

  • Ameliyattan önce pankreasın evresi netleşiyor mu?

Ameliyat öncesi klinik olarak bazı görüntüleme teknikleriyle hastalığın evresi belirlenmeye çalışılıyor. Ancak cerrahi olan hastalarda ameliyat öncesinde gerekli tüm incelemeler yapılmış olsa da, cerrahi sırasında ve sonrasında daha ileri bir evre saptanması mümkün. Cerrahi sırasında karnın içinde küçük kanser odaklarının, büyük damarların çevresine yayıldığı görülebiliyor. Cerrahi sırasında alınan kanserli dokuların patolojik incelemesi yapılıyor ve bu sonuçlar, ameliyat öncesi belirlenmiş olan klinik evreden daha ileri olabiliyor.

  • Tedavide başarı oranını artıran faktörler neler?

Cerrahi teknoloji, anestezi ve yoğun bakım tekniklerinin yanı sıra genel tıbbi bakımdaki gelişmeler, pankreas kanseri cerrahisinin sonuçları üzerinde de olumlu etki yapıyor. “Bir zamanlar pankreas cerrahisi de pankreas kanseri kadar kötü bir şöhrete sahipti” diyen Prof. Dr. Murat Gönenç sözlerine “Cerrahi teknik ve teknolojide meydana gelen gelişmeler sayesinde bugün artık büyük pankreas ameliyatlarına bağlı ölüm oranı yüzde 2-3’ün altına inmiştir.” diye devam ediyor. Aynı zamanda kemoterapi ve ışın tedavisindeki gelişmeler de başarıyı artıran diğer unsurlar. Cerrahi ve onkolojik yöntemler hastalığın durumuna göre birbirini destekleyecek şekilde kullanılarak tedavinin etkisi yükseltiliyor.   

  • Ameliyat yöntemi önemli mi?

Günümüzde pankreas kanseri konusunda giderek artan tecrübe, pankreas cerrahisi konusunda çoğu ameliyatın kapalı yöntemle yapılmasını sağlıyor. Kapalı yöntemler; laparoskopik ve robotik cerrahi oluyor. Bilimsel çalışmalar pankreas kanseri cerrahisi söz konusu olduğunda açık ve robotik yöntemler arasında kanser cerrahisi açısından bir fark olmadığını gösteriyor. Ama kapalı ameliyatlar, hastada belirgin ölçüde az ağrı duyulmasını, hızlı iyileşmeyi ve normal hayata hızla dönülmesini sağlıyor. Bu da ameliyat sonrası süreçte hasta açısından önemli kazanımlar sağlıyor.

  • Önce ameliyat mı, kemoterapi mi?

Bu sorunun yanıtının kanser tanı, tedavi ve takibinde rol oynayan tüm branşlardan uzmanların katıldığı tümör konseylerinde verilebileceğini vurgulayan Prof. Dr. Murat Gönenç, “Hastanın genel sağlık durumu, hastalığın evresi ve cerrahi tedavinin riskleri gibi birçok unsur göz önünde bulundurularak en iyi karar verilmeye çalışılır. Kabaca, birinci evre haricinde, tedaviye kemoterapi ile başlanması tercih edilir” diyor.

  • İleri evre pankreas kanseri tedavi edilebilir mi?

Yakın zamana kadar dördüncü ve hatta üçüncü evre pankreas kanserinde cerrahi tedavinin hiçbir yeri olmadığına inanıldığını hatırlatan Prof. Dr. Murat Gönenç, “Gelişen kemoterapi ilaçları ve protokolleri sayesinde bu evredeki hastaların bazılarında kemoterapiye son derece iyi yanıt alındığı görüldü. Evresi ne olursa olsun, kemoterapiye çok iyi yanıt alınan tüm hastalara olası cerrahi tedavi adayı gözüyle bakmak gerekiyor” diyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

  • Kemoterapi tedavide mutlaka kullanılıyor mu?

Cerrahi, pankreas kanserinde temel tedavi yöntemi olsa da tek başına yeterli olmuyor. Hastalık, başka organlara yayılma eğiliminde olduğu için tüm vücuttaki kanser hücrelerine etki eden tek yöntem olan kemoterapinin tedavide etkili bir unsur olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Murat Gönenç, “Kemoterapi, esas kanser odağının küçülmesini sağlayabiliyor. Bu sayede hem daha önce cerrahi olarak çıkartılmaya uygun olmayan tümörler, cerrahi uygun hale gelebilir hem de cerrahi tedavinin başarı şansı artırılabilir. Üstelik tüm vücuttaki kanser hücrelerine etki edebilmesi de çok önemli bir kazanımdır” diye bilgi veriyor.

  • Işın tedavisine ne zaman başvuruluyor?

Işın tedavisinin pankreas kanseri tedavisinde de kullanıldığını belirten Prof. Dr. Murat Gönenç, “Bu yöntem, kanserin kaynaklandığı bölgede çok ilerlemiş olması halinde kemoterapiye yandaş olarak kullanılabiliyor. Bazen ameliyat sonrasında da geride kanser hücresi kaldığından şüphe edilirse ışın tedavisi tercih edilebiliyor.” diyor.

  • Neoadjuvan tedavi niçin yapılıyor?

Kanser tedavisinin gelişiminde ortaya çıkan en önemli kavramlardan biri de “neoadjuvan tedavi”. En etkili yöntemi cerrahi olan kanserlerde, cerrahi için bir engel olmasa dahi tedaviye diğer yöntemlerle başlanmasına “neoadjuvan tedavi” adı veriliyor.

Pankreas kanserindeki yeri henüz tartışmalı olsa da çok erken evre hastalık haricinde, dünyada genel olarak neoadjuvan tedaviye yönelim görüldüğüne dikkat çeken Prof. Dr. Murat Gönenç, bunun gerekçelerini şöyle anlatıyor: “Neoadjuvan tedavi yapılmasının pek çok nedeni var. Öncelikle pankreas kanseri daha erken dönemlerde bile vücudun uzak bölgelerine sıçrayabiliyor. Kemoterapiyle sisteme yayılmış kanser hücrelerinin yok edilmesi gerekir. Ayrıca cerrahi tedavi öncesinde kemoterapiye yanıt değerlendirilmiş olur. Çünkü kemoterapiye yanıtsız olan hastalıkta tek başına cerrahi tedavi ile başarılı sonuçlar elde etmek genellikle mümkün olmuyor. Önemli bir kazanımı da tümörün küçülmesini sağlayarak cerrahi tedavinin başarı şansını artırabiliyor. Cerrahi sonrası oluşacak sorunlar nedeniyle kemoterapiye başlanmasında yaşanabilecek zaman kaybını da engellemiş oluyoruz.”

“Gastrit veya ülserdir” deyip ihmal etmeyin!

“Gastrit veya ülserdir” deyip ihmal etmeyin!

Mide kanseri meme, akciğer ve kalın bağırsak kanserlerinden sonra en sık rastlanan 4. kanser türü. Dünyada her yıl yaklaşık bir milyon, ülkemizde de 20 bin kişiye mide kanseri tanısı konuyor. Erken dönemde çoğunlukla herhangi bir şikayete neden olmadan sinsice ilerlediği için tehlikeli kanserler arasında yer alıyor. İlk dikkat çeken belirtileri de genellikle karın ağrısı, yemekten sonra gelişen hazımsızlık ve şişkinlik oluyor. Ancak yakınmaların ‘mide ülseri’ veya ‘gastrit’ hastalıklarından kaynaklandığı düşünülerek sorun ihmal edilebiliyor, bu durum da tedavide gecikmeye yol açabiliyor. Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Erman Aytaç, mide kanserinde erken tanının yaşamsal önem taşıdığı uyarısında bulunarak, “Erken tanı sayesinde hastalar uzun yıllar sorunsuz bir şekilde yaşamlarına devam edebiliyorlar. Bu nedenle mide kanserinin genellikle ilk belirtileri olan karın ağrısı, yemekten sonra şişkinlik ve hazımsızlık gibi yakınmalarda zaman kaybetmeden hekime başvurulmalıdır” diyor. Daha da önemlisi ‘değiştirilebilir’ risk faktörlerine dikkat ederek mide kanserinden kısmen korunmak da mümkün olabiliyor. Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Erman Aytaç, mide kanseri riskini artıran 12 etkeni anlattı; önemli bilgiler verdi!

“Gastrit veya ülserdir” deyip ihmal etmeyin!

Doç. Dr. Erman Aytaç

İlerleyen yaş

Mide kanserinin görülme sıklığı ilerleyen yaşla birlikte artıyor. Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Erman Aytaç, mide kanserinde 50 yaşından sonra riskin yükseldiğini söylüyor.

Erkek olmak

Mide kanseri erkeklerde kadınlardan 2 kat daha sık ortaya çıkıyor. Kadınlarda daha yüksek miktarda salgılanan östrojen hormonunun mide kanseri riskini arttıran Helikobacter Pylori enfeksiyonuna karşı koruyucu etkisi olduğu düşünülüyor.

Genetik faktör

Anne, baba ve kardeşler gibi birinci derece aile bireylerinde mide kanseri öyküsü varsa, bu hastalığın gelişme riski normal popülasyona göre daha fazla oluyor. Dolayısıyla riski değerlendirmek için mutlaka bu alanda uzman bir hekime başvurulması öneriliyor.

Helikobacter Pylori

Helikobacter Pylori (HP), midede sıklıkla rastlanan bir bakteri cinsidir. Gastrit oluşumundan sorumlu bir bakteri olarak görülen Helikobacter Pylori’ye mide kanserli hastalarda daha fazla rastlandığı biliniyor. “Ancak bu tablodan midesinde Helikobacter Pylori saptanan her kişide mide kanseri oluşacağı sonucu çıkartılmamalıdır” bilgisini veren Doç. Dr. Erman Aytaç, “Çünkü Helikobacter Pylori’nin sık görüldüğü bazı toplumlarda mide kanseri oranı düşüktür. Dolayısıyla bu bakterinin yanı sıra diğer risk faktörleri de son derece önemlidir” diyor.

Fazla tuz tüketmek

Fazla tuz tüketimi mide kanseri riskini artıran önemli faktörler arasında yer alıyor. Dünya Sağlık Örgütü, günlük tuz tüketiminin 5 gramı geçmemesini tavsiye ediyor.

Tuzlanmış, tütsülenmiş besinler

Dünya Sağlık Örgütü, gelişmiş ülkelerdeki kanserlerin yüzde 30’unun beslenmeyle ilişkili olduğunu bildiriyor. Örneğin Japonya gibi tuzlanmış ve tütsülenmiş besinlerin yoğun olarak tüketildiği coğrafyalarda mide kanserine daha sık rastlanıyor. Ülkemizde de yaygın olarak tüketilen mangalda pişirilmiş etin de risk faktörü olabileceği düşünülüyor. Bu durum etin tuzlanması ve pişerken yanmasıyla ilişkili olabiliyor. Benzer şekilde fazla miktarda işlenmiş et veya yağda kızartılmış, soslu ve baharatlı besinler ya da aflatoksin ile bulaşmış olan besinler de (bayat ekmekteki küfler gibi) riski artırıyor. Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Erman Aytaç, “Nasıl ki tuzlanmış, tütsülenmiş besinlerin fazla tüketilmeleri mide kanserine yakalanma olasılığını artırıyorsa, tersine çiğ sebze ve meyvelerin bolca yenilmesi, C vitamini ve antioksidan maddeler de bu kanserden korunmada olumlu etki yapabiliyor” diyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Sigara kullanımı

Sigara kullanımı birçok kanserde olduğu gibi mide kanseri için de risk faktörü oluyor. Öyle ki sigara kullanım yoğunluğu ve süresi arttıkça risk 4 kat yükseliyor.

Obezite

Çağımızın önemli bir sorunu olan obezite hastalarında da mide kanseri riski yükseliyor. Obeziteyle artan vücut içindeki toksik maddeler, kanser gelişimini hücre seviyesinde arttıran oksijenlenme bozukluğu ve savunma sisteminin zayıflaması gibi etkenler mide kanserinin gelişimini kolaylaştırabiliyor.

Bazı meslekler

Bazı iş kollarında çalışanlar (odun dumanına ya da asbest dumanına maruz kalanlar, metal, plastik ve maden işçileri gibi) mide kanseri açısından daha fazla risk altında oluyorlar.

Kan grubunun A olması

Mide kanseri kan grubu A olan kişilerde daha sık görülüyor. Kesin nedeni bilinmemekle beraber, bu durum A kan grubu olan kişilerin Helikobacter Pylori enfeksiyonuna karşı daha yatkın olmalarıyla açıklanıyor.

Bazı hastalıklar

  • Kalın bağırsağı tutan bazı hastalıklarda (ailesel adenomatöz polipozis ve ailesel nonpolipozis kolorektal kanser) mide kanseri görülme olasılığı yükseliyor.
  • B12 vitamininin emilememesi nedeniyle oluşan kansızlık türü olan pernisiyöz anemi de mide kanseri riskini artırıyor.
  • Atrofik gastriti (midenin iç yüzünü döşeyen mukoza tabakasının epitel hücrelerinin ve salgı bezlerinin kaybıyla sonuçlanan kronik ihtihaplanma) olan hastalarda mide kanseri daha sık görülüyor.
  • Yapılan çalışmalarda, toplumda öpücük hastalığı olarak bilinen enfeksiyöz mononükleoz hastalığına neden olan ebstein–barr virüsünün mide kanseri gelişimine etkisi olduğu gösterilmiş.

Mide ameliyatı olmak

Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Erman Aytaç, geçmişte mide ameliyatı olanlarda, özellikle de midesinin bir kısmı çıkartılan hastalarda bu kanserin gelişme riskinin yıllar içinde arttığına işaret ederek, “Bu nedenle yakınmasız olsalar dahi mide ameliyatı geçiren hastalara belli aralıklarla kontrol amaçlı gastroskopi yapılıyor” diyor.

 Uzun yıllar sorunsuz yaşanabiliyor

Mide kanserinde çok erken evre tümörler ameliyat gerekmeden endoskopik olarak tedavi edilebiliyor. Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Erman Aytaç, endoskopik tedavi yöntemleri dışında, hastalığın 1-3 evrelerinde ana tedavi yönteminin cerrahi işlem olduğunu belirterek, “Cerrahi tedavinin ana prensibi, tümörün yayılma olasılığı olan tüm lenf bezleriyle birlikte çıkartılmasıdır. Hastalığın 2. ve 3. evresinde genellikle önce kemoterapi uygulanıyor, ameliyat daha sonra yapılıyor. Patoloji raporuna göre ameliyat sonrasında kemoterapi ve radyoterapi gibi ek tedaviler uygulanabiliyor. Tümör karaciğer ve akciğer gibi uzak organlara da sıçramışsa, yani hastalık 4. evredeyse ana tedavi yöntemi kemoterapi oluyor” diyor.

Doç. Dr. Erman Aytaç tedavi sonuçlarını birçok faktörün etkilediğini belirterek, “Bu etkenlerin en önemlileri hastalığın evresi ve yapılan tedavilerin kalitesidir. Deneyimli merkezlerde kapalı yöntemlerin hastaya sağladığı avantajlar göz önünde tutularak ameliyat laparoskopik veya robotik olarak yapılabiliyor” diyor.