Yazılar

Engelsiz  hayat ve şehir

Engelsiz  hayat ve şehir

Vural ÇAKIR

Orta düzeyde  bir kültür ve vicdan için  dezavantajlı toplum kesimlerine anlayışla yaklaşmak benimsenmiş bir insani değerdir.  Ancak , bu insani değer pek  şahsi bir yükümlülük de getirmez. Biraz acıma ile karışık sempati, yeterli bir davranış  ölçütüdür.

Dezavantajlı birey, çeşitli nedenlerle hayatı  ortalama bir insandan daha zor yaşamak zorunda kalan kişi demek. Toplumsal nedenlerle  olabilir; kadınlar,mülteciler gibi. Kişisel nedenlerle olabilir; down sendromlular veya göremeyenler gibi.  Tekerlekli sandalye ile hayatını sürdürenler bu ikinci grupta  önemli bir yer tutar.

Yerel seçimleri de kapattığımız şu günlerde hem kent yöneticilerimiz ve hem de biz insan bireyler için şu ikilemi düşünmek rahatsız edici olabilir:

Engellilere sempati, ile  yaklaşıp, hele de az biraz hayırseverlik ile  vicdanlarımızı iyi mi tutacağız ?

Yoksa bir bütün olarak kenti engelsiz hale getirmeyi; yaptığımız işler her ne ise onları engellerden arındırmayı doğal,içsel bir davranış haline mi getireceğiz ?

Daha somutlayalım;   Istanbul bağdat caddesinde kaldırımdan tekerlekli sandalyesi ile giden bir omurilik felçlisi kaç mağazaya veya cafeye girebilir?   Tekerlekli sandalye geçişi yapılmadığı için kaç yere giremez ? Neden  iç dekorasyonlarına büyük yatırımlar yapan “café” işletmeleri, merdivenlerine bir rampa koymazlar ?

Nişantaşı veya teşvikiyede bir tekerlekli sandalye ile kaldırımlardan gitmek, “café”lere oturmak, bir mağazadan alışveriş etmek neden mümkün değildir ?

Eğitim,modernite gibi verilere baksanız bu semtlerden yüksek ortalamalar çıkar. Genel konuşmalarından buralardaki işletmecilerin de engellilere  sempati  ile baktıklarını çıkarabilirsiniz.

Neden bağdat caddesinde veya nişantasında yürüyen vatandaşlar burası engellilere uygun değil diye seslerini yükseltmezler ?

Alışveriş merkezleri çok şık sinemalarla doldu ? Kaçı engelliler için uygun, kaçı değil ?  İşyerleri, ofis binaları engellilerin çalışmalarına uygun olarak mı yapılmış ?  Onları iş hayatının doğal bir parçası olarak Kabul etmiş mi Şirketler ?

Binaların asansörleri engellilerin kullanımına uygun mu yapılıyor ? asansör çağırma butonları,giriş genişliği, kat düğmeleri buna ne kadar uygun ?  Omurilik felçlisi  bir arkadaş Istanbul il sağlık müdürlüğünün bulunduğu dördüncü kata  asansörle çıkılamadığını söylemişti . Oysa işlerini orada halletmeleri gerekiyor.

Geçenlerde küresel bir şirket ofislerinin tamamen engelsiz hale gelmesinin yanı sıra, insan kaynaklarının da bu şekle dönüştürülmesini hedefleyen  bir girişimi duyurmuştu. Ne aşamada, gerçekten uygulamaya geçebildi mi bilmiyorum.  İnsan Kaynaklarının dönüşümü demek şirket işe alım ilanlarından, oryantasyon programlarına kadar bir çok faaliyetin değişik engellileri kapsayacak şekilde düzenlenmesi demek.

Başa dönelim. Biraz değindiğim  engelsiz bir hayat,engelsiz bir şehir kavramının ben ve sen olarak   neresindeyiz ?  Engellilere sempati ile yaklaşıyoruz ve…

Ve  çalıştığımız işyerinin, oturduğumuz evin, bindiğimiz asansörün, gittiğimiz ‘café’nin “engelli” olup olmadığı bizi ilgilendirmiyor  mu ? Çoğunluk için rahatlıkla iddia edebilirim, evet,aynen öyle, farkında  değiliz.

Biz farkında değilsek kent yönetimleri ne kadar farkında olabilir ?   Sadece bir örnek:

Engelsizliği doğal Kabul etmiş bir kent Yönetimi bina,avm, otel, mağaza inşaat ve işletme ruhsatlarını, bu iş için uzmanlaşmış özel mimari ofislerin engelsizlik onayı olmaksızın vermez. Engelsizlik onayını sürecin doğal bir parçası haline getirir. Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri içinde gördüğümüz kapsayıcı kent de burralardan geçer.

Ama, başkası üzerinden düşünmekten çok önce kendime bakmalıyım. Sorumlulukları başkası üzerinden konuşmak her zaman daha kolaydır.

“Ben bu işin neresindeyim” demeden belediye yönetimlerine topu atmak pek içime sinmiyor.

Bu nedenle herkese youtube platformunda yayın yapan “ismail’le engelsiz hayat” videolarını izlemeyi öneriyorum.

Birkaç dakikayı kişisel farkındalığa ayırmak rahatsız edecektir. Engelsiz bir şehir için önce şehirliler engellerden rahatsız olmalıdır.

Vural Çakır, “İnsani Gelişme seviyesi düşük  olan bir yerden marka kent çıkamaz”

MARKA ŞEHİR VE İNSANİ GELİŞME

İnsani Gelişme seviyesi düşük  olan bir yerden marka kent çıkamaz.

Vural Çakır/ Pause City’s Dergi

Şehirlerle ilgili pek çok yeni kavramla ve ölçü ile karşılaşıyoruz. Bazılarının ardında güçlü ticari motivasyonlar bulunsa da hepsi değişik açıdan şehirlerin gelişim tartışmalarına vizyon katıyor.  Akıllı kentler, sakin (yavaş) kentler, yaşanabilir (yaşam kalitesi yüksek) kentler, kapsayıcı kentler gibi.  En çok konuşulanlardan birisi de  marka şehir kavramı.  Bir çok il ve ilçemiz, “biz marka şehir olabilir miyiz “ diye tartışıyor. Kendilerine marka şehir olma hedefi koyuyor.  Moral motivasyon açısından değerli… Ancak; birçoğunun doğru anlamlandırıldığı ve sonra da disiplinli bir plana bağlandığı söylenemez. Birçok kez karşımıza bu kavram; bir şehir logosu yapmak gibi en basitleştirilmiş şekliyle çıkıyor. Yani hiç anlaşılmamış olarak. Marka şehir olmanın, aslında tıpkı  herhangi bir marka olmak gibi iki ana ekseni var.  Birisi; şehrin ürün, fayda önerisi, diğeri bu önerinin bilinirliği…

Marka şehir; somut olarak hangi ana veya yan faydaları sunabildiğini belirlemiş ve bunun yüksek düzeyde bilinirliğini sağlamış şehirdir.   Bu faydalar birçok kent karakteristiğinden kaynaklanabilir;  şehrin tarihinden, ekonomisinden, coğrafyasından, kültürel yapısından, yemeklerinden, bitki örtüsünden… Hangisinden kaynaklanırsa kaynaklansın gerçekten de o özelliği taşımalıdır.  Yani ürün vaadi havada kalmamalıdır. Sonra da bu temel özelliğin geliştirilmesi, güçlendirilmesi  disiplinli ve uzun vadeli bir uygulama planına bağlanmalıdır. Aynı karakteristiğie sahip başka birçok yerden ayırd edilmesi sağlanabilmelidir.

Daha somut örneklersek;  kış sporları mıdır şehrin ana aktifi, gurme yiyecekleri  midir, lavanta bahçeleri midir, finans sistemi midir,kültür müdür,-çılgın eğlence aktiviteleri midir?…  Kısaca varolan şehir karakteristiklerinden en potansiyel olan belirlenmeli ve geliştirme planına bağlanmalıdır.  İsim, logo ve iletişim bu ana ürün önerileri oluşturulduktan sonar bağlantılı olarak geliştirilebilir.

Marka şehirlerin global olarak ölçmeyi amaçlayan çalışmalar da genellikle bu iki boyut üzerinden gerçekleşmektedir. Bir boyut şehir  aktiflerinin sağlamlığı (ürün önerilerinin ikna ediciliği) ve diğer boyut bilinirliğidir.  Marka şehirler  zirvesinde yeralan  şehirler genellikle aynı çıkar; Los Angeles, New York, Londra ve Paris… İstanbul;  dünya çapında bilinirliği açısından bu şehirlerin hemen ardından gelen bir yaygınlığa sahip. Dünya tarihinde işgal ettiği muazzam rol ve jeopolitik yapısı bilinirlik için çok güçlü bir kaynak ama aktif sağlamlığı (veya ürün fayda hikayesi ) daha zayıf ve dağınık olduğu için zirvedekiler arasında değildir.

İstanbul’un sahip olduğu ve ileride güçlendirme planı yapabileceği aktiflerin daha bütünleşik ve ana ekseni daha net belirlenmiş bir hikayeye kavuşturulması  gerekir. İller için de ilçeler için de bölgesel veya global ölçekte marka olan bir kimlik edinmenin bir de  olmazsa olmaz alt yapısı vardır. Kentin  insani gelişme seviyesi bu alt yapıyı oluşturur. İnsani gelişme seviyesi düşük  olan bir yerden marka kent çıkamaz.  Marka şehir iddiası taşıyacak bir kent, paralel olarak yüksek insani gelişme iddiası da taşımalıdır.

İngev’in düzenli  olarak raporladığı  ilçelerin insani gelişme endeksi (İGE-İ)  bu kritik yapıyı ölçmektedir. Birleşmiş Milletler Kalkınma programından esinlenerek tanımlanan insani gelişme; sosyal adalet (hakkaniyet), yaşam standardı ( gelir ve iş fırsatı), sosyal kapsama (dezavantajlı gruplara imkan), yetkiyi paylaşma (yönetişim), işbirliği (örgütlenme) özgürlüğü, çevre hakları ve insani güvenlik  başlıklarında detaylanır.

İnsani Gelişme Endeki -İlçeler (İGE-i) bu tanımlar çerçevesinde oluşturulan sisteme göre  186  ilçenin insani gelişme seviyesini sıralarken genel durumumuzu da gözler önüne serer.  Toplam değerlendirmeye  göre iki ana konuda çok zayıf durumdayız.  Birisi sosyal kapsama, diğeri de sosyal yaşam.  Sosyal kapsamada iyi değiliz. Yani kadın, yaşlı, çocuk,yoksul, engelli,mülteci gibi kırılgan grupları normal sisteme sürdürülebilir şekilde katmakta zayıf kalıyoruz.

Sosyal yaşamda iyi değiliz. Yani kentte yaşayanların önüne sosyal -kültürel seçenekler koymakta zayıf kalıyoruz. Sosyal yaşamı ve sosyal kapsamayı güçlendirmeyen bir kentin,  marka kent iddiası sadece bir  fantezi olarak kalacaktır.