Yazılar

Yeni Normal?

Yeni Normal ?

Yeni Normal ?

İNGEV Başkanı Vural Çakır

Dijital vatandaşlığın önemini anlatan yazımın hemen ardından , Corona virus salgını  Türkiye’yi de etkisi altına aldı. Sonrası tam bir dijital vatandaşlık  testi de oldu.

Salgının ülkemizi de etkisi altına alacağı anlaşıldığı zaman, gerekli stres  testlerini yapıp İngev ofisin kapatmıştık. Sağlık bakanlığımızın ve diğer uzmanların tavsiyesine uygun olarak fiziksel mesafelerimizi epeyce artırmış olduk bu ilk aşamada.

Toplumsal mesafelerimizi keşke daha azaltabilsek. Ayrı konu.

Dün,yani 25 mart’ta iç iletişim toplantımız vardı

İç İletişim toplantısını “google meet” kullanarak yaptık. 32 arkadaşımız katıldı.  Yürüttüğümüz projeleri, bu yeni dönemde  kırılgan toplum kesimlerinin ihtiyaçları için neler yapabileceğimiz konuştuk. Yeni  biçimin de etkisi ile faydalı  geçti. Birbirini 10 gündür görmeyen insanların “online “şakalaşmaları da eğlenceliydi.  Toplantı bir saat sürdü,ben ayrıldım. Ama, sonradan öğrendim ki bazı arkadaşlar devam etmişler, hatta hızlıca bir grup oluşturup birlikte canlı müzik yapmışlar.

Gördük ki bütün işlerimizi yüksek oranda yeni ortama adapte edebilmişiz.  Engellilerin geçim kaynaklarına ulaşmasını sağlayacak projenin engelli arkadaşlarla sohbet kısmının online hale getirilmesinde kısmi bir sorun yaşıyoruz. Ancak, onu da büyük oranda aşabilecek önlemleri bulduk gibi.

Girişimciler için yürüttüğümüz büyük ölçekli destek  ve danışmanlıklar hemen hemen benzer tempoda ‘online’a taşınmış durumda. Danışmanlıklarımız bütün Ülkeyi kapsadığından önceden de “dijitalize” olmuştu zaten

İlgili bakanlıkların aldığı önlemleri ve teşvikleri daha hızlı  olarak girişimcilere ileteceğimiz bir “flash news” sistemini kurmayı da kararlaştırdık.

Özellikle küçük ve orta boy işletmelerin sektörlerine göre işlerini çevrim içi ortama taşımalarını desteklemek acil gözüküyordu. Altyapı ve uygulama bilgileri açısından.  Yeni kurduğumuz Dijital Destek Merkezi’ni daha iyi nasıl aktivize edebileceğimiz konusunda fikir geliştirdik. Doğrusu planlamaya çok daha az, uygulamaya daha çok zaman ayırmalıydık.  Aynı gün, yani 25 martta “facebook”dan girişimcilere yönelik bir canlı yayınımız olacaktı.

Bütün paydaşlarımızın da benzer önlemler aldığını gördük. İletişimimiz yürüyordu. Öyle ki, istihdam projeleri için birlikte çalıştığımız alanın uzman kuruluşu United Works’un Türkiye ve Hollanda ofisleri ile yasal sözleşmemizi, tartışmalar ve imzalar dahil 3 gün içinde tamamlaya bilmiştik. Sosyal medya güvenilirliği konulu araştırmamız için ilgili kuruluş temsilcileri ile çalıştayımız hazırdı.

Süreç ufak tefek aksaklıkalr dışında dijital olarak akıyordu. Yüklenmelere rağmen önemli bir altyapı problem yaşamıyorduk. Türkiye’nin dijital altyapıda geldiği noktaya teşekkür ettik.

1 Nisan’daki  ‘dijital yönetişim fırsatları’ konferansını iptal etmek zorunda kalmıştık. Ancak, raporunu olgunlaştırıp yakında yayınlayabileceğiz.  Belediyelerin dijital yönetişimde ustalaşmalarının hayati bir konu olduğunu iliklerimize kadar hissediyoruz artık.

Doğrudan imalata dayanmayan bir çok sektörde ve hangi sektörde olursa olsun birçok iş tipinde durum benzer.

Bütün dileğimiz bu anormal sürecin  kısa sürede ve mümkün olan en az hasarla atlatılması.  Uzmanlar en erken Nisan sonundan bahsediyorlar.

Peki, sonra yeniden bu olağanüstü dönemin olağan dışı önlermlerini kaldırıp eski iş hayatlarımıza aynen dönecek miyiz ?

İstanbul’un dört bir tarafından insanlar her sabah topluca veya ayrı ayrı araçlara binip bir binada toplanacaklar ve her akşam geldikleri yere geri mi dönecekler? Çocuklarımız her sabah daha tam uyanmamışken, İstanbul’un dört bir yanında servis araçlarına binip  yola mı koyulacaklar?

Esnek çalışma,uzak çalışma gibi terminolojiler yeni değil.  İnsan Kaynakları paket eki olarak  gündeme geleli çok oluyor. Ama,  yapısal bir değişiklikten çok seksi bir eklenti olarak kaldı. Çok yüksek bedellerle çok iyi dekore edilmiş, gösterişli plazalarda toplulaşma hayatı devam etti.

Şimdiki sorumuz bu… Bütün dünya için geçerli. Bu virüs belası, hayatlarımız için yeni normal mi yaratıyor, yoksa bildiğimiz normale döneceğimiz kısa ( inşallah) bir ara mı ?

İNGEV Başkanı

Vural Çakır

 

 

Dijital vatandaş ve fırsatları

Dijital vatandaş ve fırsatları

İNGEV Başkanı Vural Çakır

 

Dijital dünyadaki sürekli gelişim büyük fırsatlar ve önemli riskler barındırıyor. Bilgiye erişim hızlarındaki farklılıkların ve nereden hangi bilgiye erişilebileceği konusundaki bilgi yetersizliklerinin yeni nesil eşitsizlikler arasında yer aldığını konuşmuştuk.

Fırsatların bir bölümü yönetişim konusu ile ilgili. Yönetsel kararların alımı sürecine ilgili paydaşların katılımını sağlayabilecek birçok dijital olanak doğdu. Tabi paydaşları katmaya niyetiniz varsa. Paydaşlar katılmak istiyor mu diye sorsanız da yanlış olmaz. Ama  biz yine de olması gerekeni konuşalım.

Nisan’da İngev’in İstanbul Politikalar Merkezi ve Oxford işbirliği ile düzenleyeceği Dijital yönetişim Fırsatları çalışma konferansı, belediyelerin önündeki bu yeni fırsat pencerelerini göstermeyi amaçlıyor.  Adı özellikle çalışma konferansı. Ben başlangıcı ve sorası olmayan konferans adlı etkinliklerden fena halde sıkılmış durumdayım. Eskiden “networking” işlerine yarıyorlardı, ama network yap yap nereye kadar.

Çalışma konferansı önceden hazırlanan taslak raporu tartışmayı, ilave katkılar yapılmasını amaçlıyor. Sonrasında da, bu fırsatlar birer öneri haline getirilip, belediyelere rapor olarak gönderilecek ve seminerlerle desteklenecek. Bunlar, İngev’in kendi kaynaklarına dayanarak yürüttüğü çalışmalar.

Dijitalin gündemde kapsadığı alan gittikçe artıyor. Son sıralarda sık konuştuğumuz bir başlık da dijital vatandaşlık. Vatandaşların birer dijital vatandaş olması,  hayat kalitesi için çok önemli hale geldi.

Yeni nesil eşitsizliklerde belirttiğimizin bir başka ifadesi; dijital vatandaşla “sade vatandaş” iki ayrı sınıf oluyor. Epeyce keskin bir sınıf farkı ile.

Uzun bir konu ama kısaca dijital vatandaşlık ne demektir:

Dijital vatandaş, E devlet uygulamalarını kullanmayı bilen, dijital iletişim kurabilen, dijital ortamda üretim yapabilen, dijital alışveriş yapabilen, dijital ortamdan eğitim alabilen ve bu davranışları yaparken etik ve ahlak kuralların uyan hak ve sorumluluklarının bilincinde olan kişi diye tanımlanıyor.

Dijital vatandaşlık için gereken koşullar ise dijital erişimle başlıyor. Irk, cinsiyet, etnik kimlik, yaş, zihinsel ve fiziksel farklılıklar olmaksızın herkesin dijital ortama katılması anlamına geliyor.

Dijital vatandaş elektronik ortam ve araçları kullanarak iletişim yapabilmeli. Elektronik ortamlarda satın alma ve satma işlemlerini gerçekleştirecek yeterliliğe sahip olmalı. Sanal dünyada gösterilen davranışın veya yapılan işin elektronik standardının da olduğunun farkında olmalı. Dijital eğitime açık olmalı. Öğrenme ve öğretme dönemlerinin bundan sonra teknoloji kullanılarak da yapabildiğinin farkına varmalı.

 

Dijital hak ve sorumluluklarını bilmeli. Bu, herkesin sanal dünyada kendini özgürce ifade edebilecek haklara sahip olduğu ve bunların yasaklanamayacağı anlamını taşır. Dijital olarak sağlıklı olmalı. Sanal dünyada fiziksel, ruhsal ve psikolojik bakımdan sağlığını direk veya dolaylı şekilde etkileyecek etmenlerin bulunduğunu bilmeli. Dijital güvenliğe sahip olmalı.  Başkalarının bilgilerini izinsiz kullanma, solucan, virüs veya truva atı oluşturma, spam gönderme, birilerinin bilgilerini veya mallarını çalma gibi faaliyetlerin farkına vararak gereken güvenlik tedbirlerini alabilmeli.

 

Ya dijital vatandaş olacaksın, ya da olacaksın. Başka da yol yok yani.

 

 

Çalışma saatlerini azaltsak

Çalışma saatlerini azaltsak

İNGEV Başkanı

Vural Çakır

Türkiye’de işsizlik yüzde 14 düzeyinde; 4,6 milyon işsiz var ve her dört gençten birisi işsiz.

Acı rakamlar, kim ne kadar bu rakamların ardındaki kişi ve aile trajedilerini  hissedebiliyor bilmiyorum, yaşamadan hissetmek de zor.

Elbette bu rakamların ortaya çıkmasında yöneticilerin rolü vardır, ama bunlar yöneticileri eleştirmek için veri olsundan ibaret kalmamalı. Rakamlar üzerinden istatistik analizler çıkarmak da önemlidir ama bunlar analiz  olsundan öte anlam taşımalı.  Yani herkes biraz da “bana düşen nedir” diye de düşünebilmeli.

 

Başkalarının ne yapması gerektiği konusundaki iri laflardan önce.

Hepimize  biraz daha fazla sorumluluk yükleyen toplumsal sorunlar  bunlar.  Ancak, kissel sorumluluğun nerde ve nasıl yerine getirilebileceği konusunda cevap aramaktan çok  pratik faydası olmayan tartışmalarla zaman geçirdiğimiz de  bir gerçek.

Aslında  nereden, hangi siyasal ve sosyal  pozisyondan bakarsanız bakın, işsizlikle ilgili söylenen  çözüm formülü gelip aynı cümlelere takılıyor;  “İstihdam artırıcı yatırım yapılmalı, teknolojiye ve sanayileşmeye önem verilmeli, rant yaratma esaslı inşaatçılıktan vazgeçilmeli” gibi stratejik cümleler;  veya  her şirket 1 kişi istihdam etsin gibi pragmatik ve romantik öneriler.

 

Bir temel tespitten yola çıkmalıyız; işsizlik ülkeler arasında dönemsel seviye farkları olsa da bütün Dünya’da  var olan bir sorun. Ortadan hiçbir zaman kalkmıyor,sıfırlanmıyor. İçinde yaşadığımız sistemin alışılagelmiş manşet cümleleriyle de, yani yatırım yaparak da işsizlik ortadan kalkmıyor. Az veya çok işsizlik her yerde.

Kulakları çınlasın, son yılların en çok okunan yazarı  Harari İngev’in lansman konferansında teknolojik gelişmeler ve robotik devrimin çok büyük bir nüfusu  işsiz ve daha kötüsü gereksiz kılabileceğini söylemişti. Sistem onlara artık birer “value for money marketing “ hedefi  tüketiciler olarak bile ihtiyaç duymayacaktı.

Zaman zaman “eğitim verelim ve insanların iş bulma şanslarını artıralım” gibi önerilerle karşılaşıyorum Bunu birçok Suriyeli destek çalışmalarında da görmek mümkün,  “suriyelilere mesleki eğitim verelim ki iş bulsunlar” şeklinde. Elbette eğitimin kötüsü olmaz, zararı da bulunmaz. Hatta yararı da vardır.  Ama, şunu akılda tutmalıyız. Birçok eğitim iki insandan birisini işgücü piyasasında iş bulma konusunda daha şanslı hale getirir, toplam istihdamı ise artırmaz. Ali karşısında Veli veya Osama daha avantajlı hale gelir.

Teknolojik gelişim ve dijitalleşme de toplam istihdamı artırmaz, aksine toplamda istihdam ihtiyacını azaltır.

Yapıları gereği karlı büyümeyi esas almak zorunda olan şirketler de verimliliği teknolojjiyi daha iyi kullanarak gerçekleştirmeyi hedeflerler.   Verimlilik dediğiniz  aslında daha az insanla daha çok çıktı sağlamaktır; bir çok yerde kişi başına düşen ciro ile ölçülür. Şirketler daha az insanla daha çok iş yapmak isterler.

Yani her şirket ilave 1 kişi almaz. Mümkünse  teknolojiyi kullanıp 1 kişi azaltır.

 

O halde sistemin  doğal akışı işsizlik üretir.Yazıyı sonuca bağlamak için bir de bölüşüme göz atalım.

 

Hep örneklediğimiz  gibi 26 ailenin serveti dünya nüfusunun yarısına eşit. Nüfusun yüzde 1’i üretilen gelirin yüzde 82’sine sahip. ABD’de bir tekstil CEO’sunun 4 günlük geliri , Asya’daki işçisinin ömür boyu gelirine eşit. Biz İngev’de Türkiye’nin durumu benzer şekilde detaylandırma çalışmalarına devam ediyoruz.  Ama, TÜİK datası genel yapısı ile benzer bir bölüşüm dengesizliği içinde olduğumuza işaret ediyor zaten.

 

O halde bir büyük bölüşüm problemi var; dünyada ve Türkiye’de. Bu bölüşüm problemine dokunmadan, “hadi yatırım yapılsın” la istihdam meselesi çözülemeyecektir.

İki belirlememiz oluştu; büyük bir bölüşüm sorunu ve büyük bir isşizlik sorunu içindeyiz.

Buradan “kutunun dışında”bir  öneri geliştirebiliriz; mevcut istihdam haftalık 45 saat olan yasal çalışma süresine dayanıyor. Haftalık çalışma süresini indirip, mesela 36 saat yapsak (aynı ücretlerle) , ortaya çıkacak açık için işveren bir ilave istihdam ihtiyacı duyacaktır.  İstihdamda büyük adımı böyle attık işte.

Ama ya kaynak, ilave istihdam için kaynak nerede? İşte o da bölüşüme radikal müdahalede.

 

Kamu dahil bütün işverenlere çıkacak ek istihdam maliyeti bölüşümdeki  radikal değişimlerle sağlanabilir.  Yani dünya nüfusunun yüzde 1’I, servetin yüzde 82’sine değil,mesela yüzde 70’ine  sahip olsa hayat kaliteleri çok mu kötü olur ?

Özel sektörde  ve kamuda yönetici ücretlerine tavan getiren uygulamalar (New York borsasında böyle adımlar atılıyor),  gelir ve kurumlar vergisindeki  düzenlemeler ihtiyaç duyulan ek kaynakların yaratılmasına imkan verebilir.

Bu paradigma değişikliğinde  uğraşılması gereken birçok teknik ve sosyal sorun çıkabilir. Ama “hadi yatırım yapılsın” dan ibaret bir temel bakış açısını hep birlikte tekrar etmektense, bazılarımızın da “outbox” düşünmeye başlaması iyi olmaz mı?

 

Farkındayım! Daha fazla sorumluluk almalıyım!

Farkındayım! Daha fazla sorumluluk almalıyım!

İngev Vural Çakır

UNDP (Birleşmiş Milletler Kalkınma program) 2019 İnsani gelişme Raporunu açıkladı. Raporun bir bölümü insani gelişme açısından dünyanın bulunduğu aşama ve önündeki hedefleri açıklıyor. Diğer bölümü  ise ülkeler bazında  temel istatistiklerden oluşuyor.

Raporda ülkeler dört ana grupta toplanıyor; çok yüksek insani gelişme,yüksek insani gelişme ve, orta gelişme  ve düşük gelişme.  Türkiye ilk defa  59 numara ile çok yüksek insani gelişme bölgesinde yer aldı.  Bu şekilde iyi  “etiketlenmek” Ülkemiz adına güzel bir durum. Raporun ilk yayınlandığı 1990 yılından bu yana özellikle 2015 yılına kadar Türkiye’nin verilerinde iyileşme var. 2015’den sonra iyileşme yavaşlıyor.

 

İnsani gelişme İstatistikleri üç ana hatta ilerliyor; sağlık,eğitim ve gelir. Bu ana hatlar çeşitli verilerle incelenerek ülkeler sıralanıyor. Türkiye’nin son 30 yılda en fazla gelişme gösterdiği alan  kişi başına gelir (satın alma gücü paritesine göre). Ama okullaşma ve beklenen hayat süresi verilerinde de önemli iyileşmeler var. Bütün dünyada bu göstergelerde iyileşmeler var, ama Türkiye ortalamadan daha hızlı.

 

Cinsiyet eşitsizliği göstergelerinde Türkiye 59’dan 66’ya geriliyor.  Burada özellikle kişi başına gelirdeki kadın ve erkek farkı ve eğitimde kalma süresindeki fark dikkat çekiyor. Gelir farkı muhtemelen kadınların iş gücüne katılımındaki zayıflıkla  ilgili.

 

Türkiye’nin çok yüksek insani gelişme bölgesinde yer alması önemli ama bu bölgeye tam yerleşmiş olduğu da söylenemez. Henüz kırılgan bir durumu var, yani çok küçük rakamsal farklılıklarla tekrar bir alt gruba dönme ihtimalini de atlamamak ve ilerlemek lazım.

 

Ancak, bütün bu istatistik göstergelerden çok, İnsani gelişme raporunun asıl önemi yaptığı genel tespit ve buna bağlı sunduğu vizyon.

En Temel ihtiyaçlara erişim konusunda bütün dünya’da gelişme olmakla birlikte eşitsizlikler de azalmıyor, hatta artıyor.   Gelir dağılımındaki eşitsizlikleri biliyoruz. Son araştırmalara göre  26 ailenin geliri dünya nüfusunun yarısının,yani 3,5 milyar insanın gelirine eşit. Özel olarak masa başında tasarlasanız bile böyle bir sonuç verecek bir dünya sistemi yaratmanız zor olurdu. Acayip bir dünya ekonomik ve sosyal  sistemi içindeyiz.

Sadece gelir eşitsizliği de değil, karşı bulunduğumuz durum. Yeni nesil eşitsizlikler de, yeni tehditler olarak karşımızda. En belirgin olanları iklim değişikliği ve teknolojiye erişimle oluşan adaletsizlikler. Her ikisi de özellikle düşük gelirlileri kişi ve ülke düzeyinde etkiliyor.

“Bebek piyangosu” bir diğer önemli  eşitsizlik kaynağı. Bebekler doğdukları cinsiyete ve aileye göre ömür boyu uğraşacakları bir eşitsizlikle yaşamak durumundalar. En yaygın olanı  cinsiyetten kaynaklananı. Kadınlar ömür boyu kadın olmaktan kaynaklanan dezavantajlarla mücadele edecekler.

Ama ,bu kadarla sınırlı değil. Doğdukları ailenin gelirine, dini aidiyetlerine, etnik aidiyetlerine göre de benzer büyük sorunlar hayat boyu kendilerine eşlik edebilir.  Bir mülteci bebek düşünün; doğduğu andan itibaren kimliksizliği, statüsü dahil ömür boyu “savaşacağı” büyük bir “piyango” ile karşı kaşıya.

Mesele şu. Bunlara mücadele etmeli miyiz, edebilir miyiz, nasıl ?  Kolay bir cevabı yok.

En azından bütün bunlara kader deyip geçmeme konusunda bir fikir birliği oluşmaya başlıyor. Bir zamanlar “beş parmağın beşi bir olmaz”, “her koyun kendi bacağından asılır “ gibi “Ayn Rand  inanışları çok yaygındı.

UNDP raporu eşitsizliklerle mücadele için bir genel bakış açısı sunuyor. Ancak, elbette ortada sihirli bir formül yok.  Öncelikle bu mücadelenin önemli olduğuna inanmalıyız. Sonra da bu üç ana eşitsizlik grubunu hedefleyen programlar üzerinde somut olarak çalışmak gerekiyor  Mevcut ekonomik ve sosyal sistemleri bu bakış açısıyla genişletmek ve kapsayıcılığı esas almak çok ciddi bir değişim alanı.

Elbette hükumetlere çok iş düşüyor. Sonunda erki onlar kullanıyor. Ama, bu tür konularda  sorumluluğu başkası üzerinde bırakarak  konuşmanın rahatlatıcılığına da kapılmamalıyız. Konuyu biraz da birey olarak kendi üzerimizden düşünme alışkanlığı edinmeliyiz.

İngev’in yılbaşı mesajında dediği gibi; ben de “farkındayım ! daha fazla sorumluluk almalıyım !

 

 

İnsani Gelişme Endeksi (İGE) Danışma Kurulu Çalıştayı Gerçekleştirildi

 

İnsani Gelişme Endeksi (İGE) Danışma Kurulu Çalıştayı Gerçekleştirildi

İnsani Gelişme Endeksi bizim için çok önemli. İnsani gelişme çok büyük bir kavram. Gelir dağılımının düzeltilmesi, istihdamın artması, işsizliğin azalması, dezavantajlı gruplara yönelik çalışmalara odaklanarak katkı yapmaya çalışıyoruz. Bu kavramın yaygınlaşması çok kritik… İnsani gelişme bir yönetim stratejisidir. Bu sebeple

Yerel düzeyde insani gelişmenin ölçülmesini ve izlenmesini amaçlayan İnsani Gelişme Endeksi-İlçeler (İGE-İ) çalışmasını İNGEV ilk yılında 150 ilçeyi kapsayarak yürüttük. İkinci yılında kapsamını genişleterek 186 ilçeyi kapsadı. İnsani Gelişme Endeksi önümüzdeki dönemde ilçelerin yansıra büyükşehirleri de kapsayacak şekilde genişliyor.

İnsani Gelişme Endeksi (İGE)  Danışma Kurulu Çalıştayı ile,  büyükşehir ve ilçe belediye temsilcileri, akademisyenler, uluslararası kuruluşlar, STK ve özel sektör temsilcileri İnsani Gelişme Endeksi-İlçeler ve İnsani Gelişme Endeksi-Büyükşehirler  çalışmalarının kapsamı ilgili görüş beraberinde önerilerini paylaştı. 2020 yılında yayınlanacak çalışmaların kapsamı yeni endeksler ve veri kaynakları ile genişleyecek. Bu araçların mikro ölçekte yerel yönetimler tarafından etkin kullanılması, başta merkezi yönetim olmak üzere diğer paydaşlar tarafından da desteklenmesi yaşam kalitesini yükseltmektedir.

İNGEV ve UCLG-MEWA işbirliği ile,  İnsani Gelişme Endeksi-İlçeler (İGE-İ) çalışmasının BM Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’nin yerel düzeyde ölçüldüğü metrikler olarak değerlendirilmesi ve  İGE-İ’nin Orta Doğu ve Batı Asya Bölgesi’nde farklı ülkelerde uygulanması konusunda çalışmalara başlandı.  İGE Danışma Kurulu  İnsani Gelişme Endeksi-İlçeler  (İGE-İ) çalışmasının BM Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları’nın hangi alanlarda eşleşebileceği ve hangi veri kaynakları ile ölçümlendirilebileceği hakkında görüşlerini iletti.

Vural Çakır

İNGEV Başkanı

 

İngev Başkanı Vural Çakır “Gerçekçi ve cesur”

Brand City

İNGEV Başkanı Vural Çakır “Gerçekçi ve cesur”

Geçici koruma statüsündeki Suriyelilerin geri dönüşü konusunda yaygın siyasi pozisyonların tümü birbirine benziyor. “Suriye’de sorunlar çözülsün (çözülecek) ve ülkelerine geri dönsünler (dönecekler)”. Güvenli bölge yaratmanın bir önemli gerekçesi de bu şekilde.

İkili konuşmalarda  ise resmi söylemelerin aksine . “Suriye’ye dönüş zayıf ihtimal “

Önümüzdeki iki  kuşak boyunca Ülkemizin en önemli  meselelerinden birisi olacak soruna yaklaşım bu gerçekçi olmayan teze dayanmamalı.

Dünya mülteci pratiği geri dönüşün belli koşullarda mümkün olduğunu gösterir. Mülteciler sınırda özel olarak oluşturulmuş alanlarda (kamplarda) yaşıyorsa ve mültecilik süresi kısa ise geri dönülüyor.

Ev sahibi toplulukla iç içe geçilmişse, süre uzamışsa, kendilerine yeni bir hayat kurmak zorunda kalmışlar ise geri dönüş eğilimi düşük.

Türkiye’de geçici koruma statüsünde 4 milyona yakın Suriyeli var. Bunların yalnızca, evet yalnızca 63 bini  kamplarda bulunuyor. Geriye kalanı  ev sahibi toplum  ile iç içe geçmiş olarak şehirlerde yaşıyor. Kendilerine bir hayat kurmuşlar. çok büyük  zorluklar içindeler,  ama bir hayat kurmuş durumdalar.

600 bini aşkın çocuk  eğitim sisteminin içine girmiş, okullaşmış  durumda ve Türkçe eğitim görüyor.Üniversitede okuyanların sayısı 27 bin.

Çalışma izini alanların sayısı 35 bine yaklaşıyor.  İş gücü piyasasında 800 bin dolayında Suriyeli var. Suriyelilerin kurduğu şirket sayısı 15 bini aştı, esnaf konumundakilerle birlikte toplam 35-40 bin olarak tahmin ediliyor.

Yoğun olarak bulundukları bölgelerde kendi  “eko sistemleri” oluşmuş durumda. Yani yöresel yemeklerini, içeceklerini, alışveriş mekanlarını oluşturmuş durumdalar. Tıpkı Almanya’daki  birinci kuşak Türklerin almanca öğrenmeden ve bulundukları ülke kültürüne uyum sağlamadan hayatlarını sürdürebildikleri gibi, yaşlı Suriyeliler de bildikleri hayatı Arapça ile sürdürebiliyorlar.

Sonuçta,bütün dinamikleriyle  Ülkemizdeki Suriyeliler  Türkiye günlük yaşamının içine yerleşmiş, yeni bir hayatın temellerini atmış durumdalar.

Bu içiçelik sürerken “ sizin geçici koruma kimlikleriniz  iptal ettik,  işte şurada Suriye’ye kalkan otobüsler var, haydi siz  4 milyon insan kuyruğa girin otobüslere,trenlere binin ve Suriye’ye dönün, orada yeniden bir hayat kurmaya başlayın” denemeyeceği açık.“ Sevgili  çocuklular sizi okullarınızdan alıyoruz , hadi bakalım Suriye’ye  gidiyorsunuz “ denilebilir mi ?

Suriye  hemen yarın güvenli bölge haline gelse bile yapılamaz.

Daha gerçekçi ve daha cesur bir stratejiye ve onun dile gelmesine ihtiyacımız var. Cesur , çünkü birçok unsur birleşerek Türk -Suriyeli  ilişkisini başlıca sosyal uyumsuzluk noktalarından birisi haline getirdi.  Başka bir söylem seçmen oyunu etkileyecek siyasal riskler taşıyor.

Gerçekçi olan ise öncelikle Suriyelilerin  büyük çoğunluğunun bu ülkenin bir parçası olduğunu Kabul ederek buna göre stratejiyi ayarlamak.

Meselenin Ülkemizde  gittikçe büyüyecek bir çatışma alanı değil bir avantaj olabilmesini  sağlayabilmek,gelecekte yeniden inşa  edilecek Suriye ile güçlü  bir köprü sağlamasına da zemin hazırlamak.

Bu nedenle Ülkemizdeki Sosyal uyumu çok ciddiye almalıyız; bizim kültürümüzü , iş hayatından kadın erkek ilişkilerine kadar her alanda hissetmelerini sağlayacak; bizim de onların davranışlarını  doğru anlamamızı sağlayacak geniş kapsamlı bir uyum bakışına ihtiyacımız var. Özellikle ev sahibi toplum farkındalığı çok yükselmeli…

Bu yeni durumun yüklerini kaldırırken, zenginliklerini de daha iyi değerlendirebiliriz.

İngev’de yürüttüğümüz bir proje için mentorluk yaptığım Suriyelilerin sahip olduğu iki tekstil kuruluşu geçen ay Libya’dan 900 parçalık elbise siparişi aldı.  Arapça  konuşulan ülkelerle ticaret açısından yeni bir potansiyel.

Ülkemizdeki Suriyelileri  stratejik olarak Türkiye cumhuriyeti vatandaşı olarak düşünüp, aşamalı olarak ve belli koşullar altında vatandaşımız haline getirmeliyiz.  Geri dönüşün artık çoğunluk için değil azınlık için mümkün olacağını öngörmeliyiz. Gelecek kuşaklara yeni bir  çatışma alanı değil zenginlik bırakabilmek için

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Pazarlama, hayırseverlik, sosyal sorumluluk, sorumluluk…

Vural Çakır Brand City

Pazarlama, hayırseverlik, sosyal sorumluluk, sorumluluk…

Sen ne kadar netsin bilmiyorum tabi… Benim kafamda hayırseverlik, sponsorluk, kurumsal sosyal sorumluluk (KSS)  ve nihayet sürdürülebilirlik konuları birbirine karışmaya yakın duruyor.  İngev ekibi bu karışıklıkları biraz olsun azaltabilmek amacıyla bir yıl boyunca kurumsal sosyal sorumluluk kapsamında  takdim edilen 1420 projeyi inceledi. İnternet taraması ve  şirket bildirimleri esas alındı.  Bu projelerin 746’sı  (%52.5)  kurumsal sosyal sorumluluk projesi olarak Kabul edildi.  674’ü  (yüzde 47.5) ise kapsam dışı bırakıldı. Sürdürülebilirlik ise veri eksikliği nedeni ile tam değerlendirilemedi.

Kurumsal sosyal sorumluluk deyince neyin anlaşılması gerektiği tartışmalı bir alan.

Şirketler faaliyetleri sırasında yeryüzü kaynaklarına zarar verebilirler. Kaynakları girdi olarak kullanarak eksiltebilirler. Bu kaynaklara zarar verecek yan çıktılar oluşturabilirler. İçeçecek üretirken su tüketirler, deterjanları su kaynaklarına ve çevreye zarar verebilir. Geçenlerde bir arkadaşım piyasada boşa çıkmış 500 milyon cep telefonu bataryası olmalı diye hesap yapıp, “nerde bunlar, telekom Şirketleri bu konuda ne kadar aktif “ diye soruyordu.   Birçok üretim faaliyeti karbon salınımına yol açabiliyor..

Sürdürülebilirlik  şirketin yeryüzü kaynakalarına zarar verecek yan çıktılar yaratmaması, kaynakları  tüketmemesi veya verdiği zararları, tükettiği kaynakları yerine koyabilmesi olmalıdır. Asıl kurumsal sosyal sorumluluk  sürdürülebilrlik bağlamında ele alınan, şirket faaliyetleriyle doğrudan ilgili alanlara odaklanabilmelidir..

Şirketin, markanın  faaliyet gelirinden bir bölümünü işleri ile  ilgili olmayan ama topluma faydalı olacağı düşünülen bir alana ayırması elbette çok iyidir.  Bir okul yaptıraibilir, değişik demografik gruplar için eğitim faaliyetlerine destek olabilir, çeşme yaptırabilir, yapılmış bir çeşmeyi onarabilir. Bunlar kurumsal sosyal sorumluk bağlamında da  konuşulabilen ve gerçekte  hayırseverlik denilecek aktiviteleridir.

Doğrudan bir reklam olmasa da şirket faaliyetlerini destekleyen işler var.  Hani markanın t-shirtlerini giymiş insanlar, markanın ürünlerini kullanarak bir sosyal aktiviteye katılırlar.  İnternet servis sağlayıcı firma, kadınların “online” olabilmesini sağlayan  projelere destek verir. Markanın gıda ürünleri  okullarda ücretsiz dağılır. Bilgisayar satıcısı firma ileri yaşlılar arasında  kullanım eğitimi faaliyetlerine bütçe aktarır, “akıllı kent “ projeleri desteklenir. Aslında marketing” çalışmalarıdır ama  yine KSS bağlamında takdim edilmelerine sık raslanır.

Sponsorluk da karışmaya aday bir başka marka aktivitesidir. Sonuçta bir pazarlama planının parçasıdır.  Marka, finallere  gidecek kimi sporculara destek  olur, voleybol takımına kaynak sağlar, perakendecilik konferansına finansal  katkı yapar.  Sponsorluk için ayrılan bu bütçe kadar,hatta daha fazlasının, işin  reklamına ayrıldığı da olur.  Bir adet sporcuya  verilen  mali desteğin daha fazlası bu desteğin reklamına ayrılabilir.

İngev’in KSS analizi sponsorluğu dışarıda bırakarak, hayırseverlik aktivitelerini mümkün olduğunca ayıklayarak (çeşitli teknik nedenlerle tam olarak ayırt edilemese de)  projeyi tamamladı.

İncelenen dönemde KSS projelerinin hedef kitleleri içinde çocuklar başta geliyor. Projelerin yüzde 33’ü çocukları hedefliyor. İkinci sırada toplumun geneline yönelik, belirli bir alana odaklanmamış projeler var (%30). Daha sonra ise gençler (%14), engelliler (%12) ve kadınlar (%8) geliyor.

 

Şirketler en fazla eğitim alanına yönelik proje yürütüyorlar. İncelenen bir yıl içinde yürütülen KSS projelerinin yüzde 38’i eğitimi konu alıyor. İkinci sırada yüzde 14’le çevre, üçüncü sırada yüzde 13’le sosyal destek ve hemen hemen aynı düzeyde yüzde 12 ile kültür -sanat projeleri geliyor.

 

Kurumsal sosyal sorumluluk projelerinde bazı konular diğerlerine göre çok daha az gündeme alınıyor.Bunlar gelişme için önemli fırsat alanları. Örneğin çevre ve geri dönüşüm alanında, atıkların yeniden dönüştürülebilmesi gibi konularda şirketler daha fazla kaynak ayırabilir. Yaşlı bakımı, tarımsal alanların gelişimi, hayvan varlığının korunması ve mülteciler gibi konular da Türkiye’nin yakın vadede gereksinim duyacağı toplumsal sorumluluk alanları olarak dikkat çekiyor. Şirketler ve markalar için en önemlisi de bu olmalı; sorumluluk.