Yazılar

Banu Sağnak: “Işık Dirençten Çıkar”

Türkiye güzeli unvanından sanat dünyasına uzanan yolculuğunda ön yargıları sanatla aşan ressam Banu Sağnak, Pause Sanat ve Pause Dergi ortak röportajında yalnızca eserlerini değil, ruhunu da ortaya koyuyor. “REBORN: Tırtıl Sürüne Sürüne Kelebek Olur” sergisi üzerinden sanatın dönüştürücü gücünü anlatan Sağnak, günümüzün hız ve görünürlük çağında özgün kalmanın zorluklarına dikkat çekiyor.

 Ruhun beden üzerindeki yolculuğundan sanatın toplumsal etkisine, dijital çağın yarattığı yanılsamalardan samimiyet arayışına kadar uzanan bu özel söyleşide Banu Sağnak, sanatı bir meslekten çok bir varoluş biçimi olarak tanımlıyor. Sanatçının ifadeleri, yalnızca sanat dünyasına değil, kendini arayan herkese güçlü sorular yöneltiyor.

Röportaj: Ahu Çağdaş

Banu Sağnak

Sanat sizin için bir ifade biçimi mi, yoksa anlamını hâlâ aradığınız bir soru mu?

Sanat aslında benim için bir varoluş. Hani bazı ses sanatçıları “Ben küçükken elime saç fırçasını alıp şarkı söylerdim.” derler ya; ben de üç yaşında anaokuluna gittiğim sıralarda resim çizmeye başladım. Kendimi bu şekilde ifade ediyordum. Ama biz insanoğlu kendimizden ve tabii ki ruhumuzdan da gitgide uzaklaşıyoruz. Hem ön yargılarımız oluyor hem de ön yargılara maruz kalıyoruz. İşte sanat bu ön yargıları kırıp kendine yaklaşmanın yegâne yolu. Ben bu yolu çocukluğumdan sonra tekrar keşfettim ve eserlerimle izleyicilerin kendilerini keşfetmelerini sağlamayı arzu ediyorum!

Son serginize baktığınızda, izleyicinin gördüğü ile sizin anlatmak istediğiniz arasında en büyük farkın ne olduğunu düşünüyorsunuz?

Son sergim REBORN “Tırtıl Sürüne Sürüne Kelebek Olur!”da bilincin ve bedenin aynı anda yenilenme sürecini anlatıyorum. Serginin baş eseri “Dönüşüm” ışığa giden bir tırtıl… Ama diğer eserler ise boyalı yüzlü Nepal Rahipleri; Çocuk Keşişler Monklar, Etiyopya ve Omo Vadisi’nden Afrikalı çocuk portreleri ve Baş Bilge Atamız! Ama bu portreleri resmederken benim tuvale aktarmak istediğim din, dil, ırk ayırt etmeksizin içindeki o ruhun gücünü yansıtabilmek. Ayrıca o bedensel ve çevresel yokluğa rağmen ruhun varlığı, kuvveti. Sergime gelen birçok ziyaretçinin o ruhu ve duyguyu hissettiğini gördüm, aslında çok mutluyum. Ama az da olsa ön yargının esaretinde olup eserlerdeki portrelerin din, dil ya da ırkına takılı kalan ziyaretçiler de oldu!

Bir eserin tamamlandığına nasıl karar veriyorsunuz? Yoksa sanatçı için hiçbir iş gerçekten bitmez mi?

Benim için bir eser tuval üzerine yağlı boya ya da bir teknik değil. O bir ruh ve duygu! Dolayısıyla o ruh tuvale inmeden eserin duygusu benim için bitmiyor; bazen aylar, hatta yıllar alan eserler de oluyor! Zaten o eser bir hayata dâhil olduğunda devinimi devam ediyor! Var olduğu hayat ile enerji alışverişi başlıyor, bütünleşiyor!

Banu Sağnak

Günümüz sanat dünyasında görünür olmak ile özgün kalmak arasında bir çatışma yaşandığını düşünüyor musunuz?

Bu çatışma aslında hep var ve var olacak! Ben felsefi bir ruha sahip olan bir çocuk ve genç kız olmama rağmen bu çatışmanın içine maalesef erken girdim. 1992 senesinde yakınlarımın ve arkadaşlarımın da teşvikiyle Türkiye güzellik yarışmasına katıldım ve hem Türkiye’de hem de Avrupa güzellik yarışmasında üçüncülük unvanı aldım. Aynı zamanda Mimar Sinan Üniversitesi’nde Grafik Tasarım ve Reklam okuyordum. Aynı sene Gülgûn Feyman ve Nazım Oktar gibi değerli isimlerden eğitim alarak sunuculuğa da başladım! Türkiye ve Avrupa güzeli olmak benim için çok önemli bir misyondu, hâlâ öyle! Ama içinde sanatı da barındıran mesleğim benim varoluşumdu! Fakat tabii ilk görünürlüğüm hep güzellik kraliçeliği olduğu için sanatım ve varoluş kaynağım hep bir ön yargının arkasında kaldı; ben ise hep kendim, yani özgün kalma çabasında kendimi ifade etmeye çalıştım. İşin zaten ironik tarafı da bu oldu… Kendimi sanat ile ifade ettim ve ön yargıları parçalamanın tek yolunun sanat olduğunu fark ettim! Özgün olma savaşını daha önce verdiğim için eserlerimi duygularımla ördüğüm bir ayna olarak görüyorum! Ve onlara bakanların da o aynalarda kendi özgün ruhlarını keşfetmelerini ümit ediyorum.

Son serginizde sizi duygusal olarak en çok zorlayan veya yüzleştiren eser hangisiydi? Neden?

Tüm eserlerim benim için yoğun yaşanmışlıklar ve duygular barındırıyor! Ama “Fatima’nın Su Yolu” hem benim için hem de onu derinden görenler için çok büyük bir duygu yoğunluğu barındırıyor! Fatima’yı ilk, sevgili Hayri Dağlı’dan dinledim! Afrika’nın, Etiyopya’nın acımasız doğasında ve ilkelliğinde yaşam savaşı veren çocuklarla olan karşılaşmasını ve hikâyesini bana anlattı! Fatima, o çocuklara ilkel bir köyde eğitim vermeye çalışırken kafasında güğümü ile karşılaştığı bir kız çocuğuydu! Kız çocuklarının oradaki görevi kilometrelerce ötedeki su kaynağından tüm tehlikelere rağmen ölümüne su taşımaktı! Sevgili Hayri Dağlı bu bilincin altında ezilmemek adına önce kendi olanaklarıyla, sonra da İDEA Derneğini kurarak bölgeye su kuleleri inşa etmeye başladı ve de tabii tarımı öğretti… Ve öğretmeye de devam ediyor! Ama Fatima artık birçok diğeri gibi maalesef hayatta değil… Ama benim görmek istediğim, Fatima’nın Su Yolu eserimdeki gibi Fatima’nın o gülen gözleri! Bu yüzden bu eser, gülen gözlere rağmen kendi içinde çok büyük bir hüzün de barındırıyor ve de tabii bu duygu yoğunluğu esere bakanlara da geçiyor!

Sanat üretim sürecinizde sezgileriniz mi sizi yönlendiriyor, yoksa önceden kurgulanmış bir düşünce sistemi mi?

Dediğim gibi ben “görünür olma (ama nasıl?) savaşı”mı çok erken yaşlarda verdiğim için sezgilerim sanatımda öncü oluyor! Eserlerimi “duygu örgüsü bir ayna” olarak betimleyişim de o yüzden!

Banu Sağnak

Bir izleyicinin eserlerinizi yanlış yorumlaması sizi rahatsız eder mi, yoksa bu da eserin yaşamının bir parçası mıdır?

Zaten eserlerimin misyonu o! Onlar birer ayna… Dolayısıyla benim için olduğu gibi, yorumlayan için de bir keşif yolculuğu! O yüzden herhâlde beni en rahatsız eden şey “yorumsuz” kalması olur!

Bugünün dünyasına tek bir eser bırakacak olsanız, onun hangi soruyu sordurmasını isterdiniz?

Ruhun varlığını sorgulatmasını isterim! Şairin dediği gibi “Sen aslında cansın, buna rağmen kendini beden sanmaktasın!” Çünkü dünya cansız bedenliğe doğru gidiyor!

Sanatın toplumsal dönüşüm yaratma gücüne hâlâ inanıyor musunuz, yoksa sanat daha çok bireysel bir alan hâline mi geldi?

Sanat, toplumlara yüzyıllarca çağ atlatmış! Sanat tarihi dersini… Bir sanat akımının, sanatçının arkasında farklı kademe, din, dil, ırktan milyonlarca insan ile toplumlara nasıl çağ atlattığını okulda heyecanla dinlerdim. Şimdi ise bir fikrin, düşüncenin, sanatın arkasında 3-5 kişi bir araya gelemiyoruz… Dağılıveriyoruz… Evrimleşmek yerine çeteleşiyoruz…Banu Sağnak

Son serginizin çıkış noktasında kişisel bir hikâye mi vardı, yoksa toplumsal gözlemleriniz mi ağır bastı?

Her ikisi de… bu bir yansıma .. sanatçı ya da esere bakan yani izleyici birbirini yansıtmalı .. sanatçı tabi ki kendinden yola çıkmalı yoksa nasıl yansıtabilir ki o duygu düşünce eserinde bedenleşmeden ! hatta Reborn sergimde Uzman Klinik Psikolog Selin Gülerçin ile bir projeye adım attık. Kendisi eserlerin izleyici üzerindeki yansımalarının anlamlandırılmasına aracı oldu

Dijital çağın hızına karşı sanatın yavaşlatıcı ve düşündürücü gücü sizce daha da önemli hâle geldi mi?

Dijital çağın hızını çok korkutucu ve yıkıcı buluyorum… Zaten son sergim Reborn “Tırtıl sürüne sürüne kelebek olur”un da çıkış hissi bu… Arkasında yaşanmışlık olmayan bir bilgi bile hak edilmemiş, emek sarf edilmemiş, hiçbir şey bize ait değil! Dijital çağın bu hızının altını doldurmak mümkün değil, o yüzden hem yıkıcı bir çağ hem yıkılmaya mahkûm bir çağ olacak! Zaten Reborn sergisinin açılış akşamında, tam da en etkilendiği yer Vadistanbul’da bunun getirdiği bir afet ve yıkım yaşadık!

Kariyeriniz boyunca sizi en çok değiştiren eleştiri ne oldu?

Meslek hayatıma 18 yaşında erken atılıp hem çalıştım hem okudum hem de ailemden, İzmir’den ayrılıp İstanbul’da var olmaya çalıştım! Tabii çocuk sayılırdım ama acımasız da olsa bir hata ve yenilgide haklı ya da haksız “Mazeret Üretme Banu!” eleştirisi benim için hep sağlam bir temel oluşturdu!

Banu Sağnak

Sanat pratiğinizde tekrar tekrar döndüğünüz bir duygu, düşünce ya da soru var mı?

Soru değil aslında daha önceki sorularda da bahsettiğiniz “Özgün olmak ile popüler kültüre ait olmak arasındaki dengesizlik hatta haksızlık !” bir sorun.

Aslında çok net “ Olmak ya da olmamak ! “ bütün mesele bu işte!

Ruhun ile var olmadıktan sonra “var olmak “ kelimesi anlamını yitiriyor!

Bugün genç sanatçılar teknik olarak daha güçlü ama sizce eksik bıraktıkları şey nedir?

Genç sanatçılarımız maalesef dijital çağın ruhsuz altyapısında yetişiyorlar… Tabii ki bazıları sorguluyor… Ama çoğunda ruh ve samimiyet eksik… Hızlı var olma çabasında sürükleniyorlar, bir an parlasalar bile kalıcı olmuyor, üstelik benliklerini harcamış oluyorlar, varlıkları da siliniyor!

Yıllar sonra bir müze duvarında adınızın altında tek bir cümle yazacak olsa, bunun ne olmasını isterdiniz?

IŞIK DİRENÇTEN ÇIKAR!

Banu Sağnak

Bugün sanat dünyasında gerçekten iyi işler üretenlerle görünürlüğü iyi yönetenler arasında bir yarış olduğunu düşünüyor musunuz? Sizce kazanan taraf hangisi?

Bunun bir yarış olduğunu düşünmüyorum! Bu sanatın bir görgü savaşı… Ama zaten sanat buzdağının görünen tepesi… Buzdağı ise toplum görgüsü… Dolayısıyla önce hem millet olarak, tabii sonra da insanlık olarak görgümüzü beslemeliyiz, ancak sonra görümüz oluşabilir… Ben grafik tasarım ve reklamcılık okudum ve de 1992’den itibaren yıllarca ajanslarda da çalıştım… Değişen çağlarda bir marka yaratmak, yönetmek gerçekten çok önemli… Ama onu kalıcı kılan şey taktiklerden çok ruhu ve samimiyeti, geçirgenliği! Bu özellikle sanat dünyası için daha vazgeçilmez bir döngü! Bir yıldız, ama kayan bir kuyruklu yıldız olursunuz!

Sanat tarihine baktığınızda, eserlerin büyük kısmı sancılardan ve çatışmalardan besleniyor. Mutlu bir insan gerçekten büyük sanat üretebilir mi?

Evet, “Tırtıl tabii ki sürünerek kelebek oluyor ve ışık dirençten çıkıyor!” Ama zaten en azından benim için bunun başında her zaman mutlu olma çabası var!… Guevara’nın “Belki hiçbir şey yolunda gitmedi ama hiçbir şey de beni yolumdan etmedi!” söyleminin mutsuzluk içerdiğini düşünmüyorum! Ama benim sanatımın ve sanat tarihine baktığımızda tüm büyük eserlerin temelinde bu felsefe var… Ama eserler bir ayna, bakanın hangi duyguyu önde gördüğü önemli!

Sergilerin ve sanat fuarlarının giderek birer sosyal etkinliğe dönüşmesi, sanatın önüne geçen bir gösteri kültürü yarattı mı?

Sanat dediğim gibi benim için bir “varoluş”! Ama tabii varoluşuna dönebilmek için önce o yolda bir var olabilmek gerekiyor! Sadece ruhtan da ibaret değiliz! Dolayısıyla kazanmak da lazım, kitlelere ulaşmak lazım… Eskiden bir sanat akımının peşinde farklı kitlelerden insan vardı demiştik, şimdi ise sanat lüks görülüyor. Fuar deneyimlerimde gördüm ki bu zamanda bunu ancak bu şekilde sağlayabiliyoruz; tabii giriş ücretlerindeki fahiş fiyatlar kontrol altına alınmalı… Sanat ile ilgilenen, merak eden herkesin ulaşabileceği bir bedel olmalı!

Banu Sağnak

Bir gün tüm eserleriniz yok olsa ve geriye sadece tek bir işiniz kalacak olsa, hangisinin sizi temsil etmesini isterdiniz? Neden?

Sadece üzerine boyalar bulaşmış, okul yıllarından beri vazgeçemediğim ahşap kırık dökük şövalem ve boş bir tuval demek isterdim ama… 🙂 İşte sanatçı ruhu, hep bir var olma çabası… O yüzden herhâlde tuvalde ilk kez o ruhu bedenleştirebildiğim, aynayı oluşturabildiğim eserim “İfadenin Gücü” derdim! Zaten geçen ay Çırağan’da gerçekleşen Heritage’a da o eserim ile katıldım! İçinde büyük bir devinim barındırıyor ve hissettirdiğini de görüyorum!

Sanatçıların dünyayı değiştirebildiğine inanıyor musunuz, yoksa sanat artık sadece dünyanın değişimini kayıt altına alan bir tanık mı?

Sanat benim için sadece resim değil… Birçok sanat var, müzik de bunların başında yer alıyor… Ve akımların yerini trendler almış olsa da yine de gerçek sanatın yön verme duygusu ve kitlelere ulaşıp kalıcı olduğunu ve insanlara yön verdiğini görebiliyorsunuz!

Bugün kariyerinizin en başındaki Bağnu Sanak ile karşılaşsanız, ona neyi yapmamasını söylerdiniz?

Kendin olmaktan, kendini ortaya koymaktan korkma derdim… Çünkü hayat gerçekten kendini keşfedecek kadar uzun değil, bu yüzden ruha inancım büyük! Bir kimyadan ibaret olamayız! İnsan tüm varlığını ortaya koyarak gizemli olabilmeli! Çünkü Varlık ve Ruh her zaman gizemini koruyor!

Banu Sağnak

Size göre çağımızın en büyük yanılsaması nedir ve sanat bu yanılsamayı kırabilir mi?

“Mış gibi yapmak!” Yani samimiyetsizlik! Herkes, her şey dijital çağa geçtikten sonra bir ön yüz oldu! İnsanlar sosyal platformlarda, hatta gerçek hayatta bile oldukları gibi değil fantezilerindeki kendilerini yansıtma çabasındalar! Üst üste oturmayan iki görüntü gibi net değiller! Sanat bu özgüven problemini ilk başta hemen kıramasa bile o duvarda bir delik açıp görmelerini sağlayabilir! Bu da güzel bir başlangıç olur!

İnsanların eserlerinize bakarken fark etmesini istediğiniz şey mi daha önemli, yoksa fark etmeden yanlarından geçtikleri detaylar mı?

Sihirbazlar neden güzel hostesler kullanır bilir misiniz ! Yaratmak istedikleri ilüzyonu rahatça yapabilmek adına! Hem Türkiye güzeli olup hem de sanat yapmaya çalışmak işte böyle bir şey illüzyon yaratmaya çalışan bir hostes gibi .. gözler üzerinde ..  Ama bu bana eserlerimi yaratırken  bir ayrıcalık getirdi .. önce farkediyorlar sonra ise ayrıntılarda neyi farkettiklerini farkediyorlar adeta!

Sanat piyasası olmasaydı yine aynı eserleri üretir miydiniz?

Dediğim gibi henüz 3 yaşında anaokulunda yaptığım resimlerim hâlâ duruyor ve 50 yıldır resim yaptığım hâlde ilk kişisel sergimi 4 sene önce Lale Müzesi’nde gerçekleştirdim! Satılan, koleksiyonda olan birçok eserim var ama sanat piyasasında mıyım? Doğrusu bilmiyorum. Evet, bunu hiçbir zaman bilemesem de üretmeye devam edeceğimi biliyorum! Çünkü her tuval önüne geçtiğimde sanki ilk kez başlar gibi hissediyorum!

Henüz kimsenin size sormadığı ama aslında cevaplamayı en çok istediğiniz soru nedir?

Bu soruya Özdemir Asaf’ın KELEBEK şiiri ile cevap vermek istiyorum !

Kelebek / Özdemir Asaf

Son isteğin nedir?

Sorusu,

Çok, çok kolaydır,

İlk isteğin nedir?

Sorusundan.

Çünkü,

O soruyu

Kimse kimseye soramadı,

Korkusundan.

Özdemir Asaf

Benden Sonra Mutluluk

Banu Sağnak

#BanuSağnak #PauseDergi #PauseSanat #SanatRöportajı #ÇağdaşSanat #TürkSanatçıları #RessamBanuSağnak #RebornSergisi #SanatınGücü #ÇağdaşResim #SanatveRuh #SanatDünyası #KişiselSergi #SanatHaberleri #KültürSanat #SanatSöyleşisi #ModernSanat #SanattaDönüşüm #IşıkDirençtenÇıkar #SanatveHayat #BanuSağnakRöportaj #PauseDergiÖzel #TürkiyeGüzeli #SanatınDönüştürücüGücü #ResimSanatı #SanatçıSöyleşisi #KelebekEtkisi #RuhunYolculuğu #SanatlaVaroluş #ÖzgünSanatçı #AhuÇağdaş

Baykuş Ödülleri’nde Ipsos Türkiye’ye 10 Ödül

Türkiye Araştırmacılar Derneği (TÜAD) tarafından bu yıl 14’üncüsü düzenlenen Baykuş Ödülleri Töreni’nde, araştırma sektörünün öne çıkan pazarlama ve kamuoyu araştırmaları ödüllendirildi. Araştırma, reklam, pazarlama, iletişim ve akademi dünyasından profesyonellerin katıldığı organizasyonda Ipsos Türkiye, toplam 10 ödüle layık görüldü.

Şirket, sekiz farklı kategoride 1 altın, 5 gümüş ve 4 bronz ödül aldı. Ödüller; marka konumlandırma, ürün lansmanı, müşteri deneyimi, çalışan deneyimi, sosyal araştırmalar ve içgörü odaklı projeler gibi farklı alanlardaki çalışmaları kapsadı.

Ödül alan projeler arasında yeni iş alanlarına giriş süreçleri, marka yeniden konumlandırma çalışmaları, müşteri ve çalışan deneyimi araştırmaları ile uluslararası saha çalışmalarına dayanan projeler yer aldı.

TÜAD Başkanı ve Ipsos Türkiye CEO’su Sidar Gedik, törende yaptığı değerlendirmede Baykuş Ödülleri’nin araştırma sektöründeki bilgi paylaşımı ve mesleki gelişim açısından önem taşıdığını belirtti. Gedik, özellikle genç araştırmacıların sektöre kazandırılmasının önemine dikkat çekti.

Ipsos Türkiye’nin ödül kazandığı kategoriler arasında Alışverişçi, İletişimci, İnatçı, Kâşif, Memnun, Sosyal, Taktisyen ve Vizyoner kategorileri yer aldı.

 

 

 

 

#BaykuşÖdülleri #IpsosTürkiye #TÜAD #AraştırmaSektörü #PazarlamaAraştırması #KamuoyuAraştırması #ÖdülTöreni #İşDünyası #MarkaAraştırmaları #MüşteriDeneyimi #İletişim #SektörHaberleri

Yaz Tatilinde Esnek ve Erişilebilir Çözümler Öne Çıktı

Ipsos’un “Gündeme Dair” araştırmasının 2026 yaz tatili verileri, Türkiye’de tatil alışkanlıklarının değiştiğini ortaya koyuyor. Katılımcıların %24’ü yaz tatili yaptığını belirtirken, %20’si tatil planladığını ifade ediyor. Böylece yıl sonunda tatil yapanların oranının geçtiğimiz yılın üzerine çıkması bekleniyor. Ancak toplumun %56’sı bu yıl tatil yapmayı düşünmüyor.

Ipsos Türkiye Ipsos Türkiye

Ekonomik Baskı ve Tatil Tercihleri

Tatil yapamayanların %91’i ekonomik nedenleri öne çıkarıyor. Tatil yapanların ortalama süresi 10 gün olarak ölçülürken, geçen yıl bu süre 12 gündü. Tatil masraflarını kendi gelirleriyle karşılayanların oranı yüksek olsa da, bankadan kredi kullanarak tatil bütçesini oluşturanların oranı geçen seneye göre arttı.

Ipsos Türkiye Ipsos Türkiye

Alternatif Konaklama Modelleri

Otel konaklamalarında düşüş yaşanırken, ev kiralama, yazlıkta kalma ve kamp gibi seçenekler öne çıkıyor. Tatilciler, ekonomik baskıya rağmen tatillerini tamamen ertelemek istemiyor; bunun yerine tatil süresini kısaltıyor, harcamaları azaltıyor veya borçlanmayı tercih ediyor.

Turizmde Yeni Dönem

Araştırma, turizm sektöründe rekabetin yalnızca düşük fiyat üzerinden şekillenmeyeceğini gösteriyor. Tüketiciler artık daha esnek ve erişilebilir çözümler arıyor. Kısa konaklama, farklı bütçelere göre paketler, esnek ödeme seçenekleri ve alternatif konaklama modelleri önümüzdeki dönemde daha da önem kazanacak.

IPSOS’UN TÜRKİYE CEO’SU SİDAR GEDİK; VERİLER İLE İLGİLİ ŞÖYLE KONUŞTU; Tatil, toplumun geniş bir kesimi için hâlâ önemli bir ihtiyaç olmayı sürdürürken, ekonomik koşullar bu ihtiyacın ne ölçüde ve nasıl karşılanabildiğini giderek daha fazla belirliyor. Yaz tatili kimi için memlekette veya yaylada vakit geçirmek, kimi için deniz kenarında olmak anlamına geliyor. Çadır, karavan, yazlık, kiralık ev, pansiyon ya da otel… Tatilin biçimi değişse de ortak nokta, gündelik hayatın dışına çıkıp dinlenmek ve zaman geçirmek. Gündeme Dair araştırmamızda son birkaç yıldır topluma yaz tatiline ilişkin sorular yöneltiyoruz. Bunlardan biri de katılımcıların geçtiğimiz yıl yaz tatili yapıp yapmadığı. 2025 yazında, önceki yıllara kıyasla tatil yapanların oranında dikkat çekici bir artış görüyoruz. Bu yılın Ağustos ayına kadar ise toplumun %24’ü yaz tatili yaptığını belirtiyor. Buna, henüz tatil yapmamış ancak yapmayı planlayan %20’lik kesim de eklendiğinde, yıl sonunda tatil yapanların oranının geçtiğimiz yılın üzerine çıkma ihtimali bulunuyor.

Geçen sene yaz tatili yapabilenlerin dörtte üçü, bu sene de tatil yaptığını ya da yapmayı planladığını belirtiyor. Geçen sene yaz tatili yapamayan her on kişiden yedisi ise bu sene de tatil yapamayacağını ifade ediyor. Bu tablo, geçen yıl tatil yapabilenlerle yapamayanlar arasındaki farkın bu yıl da büyük ölçüde devam ettiğini gösteriyor. Yaz tatili yapamayanların %91’inin ekonomik nedenlere işaret etmesi, tablonun temelinde satın alma gücü üzerindeki baskının olduğunu gösteriyor. Toplumun büyük kesiminin tercihi, geçtiğimiz yıl olduğu gibi bu yıl da yurt içi yaz tatilleri. Her on kişiden yaklaşık yedisi yaz tatili masraflarını kendi geliriyle karşıladığını belirtiyor. Bu sene bankadan kredi alarak tatil bütçesini karşılayanların oranı ise geçen seneye göre çok daha yüksek. Arkadaşlardan borç alarak tatile çıkanların oranı ise düşüyor. Bu tablo, tatilin hâlâ güçlü bir ihtiyaç ve yaşam kalitesi unsuru olarak görüldüğünü düşündürüyor. Bir diğer dikkat çekici nokta ise otel konaklamalarındaki düşüş.

Yazın tatilciler, otel ya da pansiyon yerine daha yüksek oranda ev kiralamayı, kendi yazlık evlerinde kalmayı ya da kamp yapmayı tercih ediyor. İnsanlar ekonomik baskıya rağmen yaz tatilini tamamen ertelemek istemiyor. Harcamayı kısmak, tatil süresini kısaltmak ve gerektiğinde borçlanmak gibi yöntemlere başvuruyor. Önümüzdeki dönemde turizm açısından rekabetin yalnızca “daha düşük fiyat” üzerinden şekillenmesini beklememek gerekir. Tüketici daha erişilebilir ve daha esnek seçenekler arayacak. Kısa konaklama, farklı bütçelere göre tasarlanmış paketler, esnek ödeme seçenekleri ve alternatif konaklama modelleri bu nedenle daha önemli hale gelebilir. Turizm sektörünün önündeki temel soru da artık yalnızca “İnsanları nasıl yaz tatiline çıkarırız?” değil, “Değişen bütçelerine rağmen onlara nasıl erişilebilir bir tatil deneyimi sunarız?” olacak.

#YazTatili #TurizmHaberleri #TatilAlışkanlıkları #EkonomikBaskı #AlternatifKonaklama #EsnekTatiller #IpsosAraştırma #TüketiciTercihleri #TatilPlanı #Turizm2026

Kanser Değil Ruh Sağlığı Tehdit Ediyor

Çağın beklentilerine uyum sağlamaya çalışırken insan diğer bir taraftan da; daha uzun, daha dinç ve kaliteli bir ömür sürme bilincini hiç olmadığı kadar hayatın merkezine taşıyor. Bireyler artık sadece fiziksel olarak yaş almamayı değil, hücresel düzeyde yenilenmeyi ve genç kalmayı hedeflerken, küresel sağlık haritasında şaşırtıcı sonuçlar ezber bozuyor. Dünyanın önde gelen araştırma şirketi Ipsos’un 30 ülkede gerçekleştirdiği çalışmada elde edilen verilere göre; uzun bir hayatın sırrını arayan insanlığın, en büyük tehdit olarak gördüğü kanseri bile geride bırakarak ilk sıraya “ruh sağlığını” yerleştirdiğini ortaya koyuyor.

Sağlıklı yaşam bilincinin profesyonel ortamlardan günlük sohbetlere kadar konu edilerek zirveye ulaştığı bu dönemde, zihinsel iyi oluşun (well-being) bedensel sağlıktan ayrılamayacağı gerçeği bilimsel rakamlarla da ortaya çıkıyor. Türkiye’nin de içinde olduğu 30 ülke genelinde bireylerin en önemli sağlık sorunu olarak ruh sağlığını işaret ettiği, ardından kanserin geldiği bu tablo, geleceğin sağlık ve yaşam stratejilerine yepyeni bir yön tayin ediyor. Küresel eğilimlerin insan ruhundan bedenine uzanan uzun yaşam gündemini yeniden şekillendiren akımın araştırmada öne çıkan detaylar şöyle:

 

IPSOS’UN TÜRKİYE SYNTHESİO VE SAĞLIK ARAŞTIRMALARI HİZMET BİRİMİ LİDERİ ÖZLEM BULUT SÖNMEZYALÇIN VERİLER İLE İLGİLİ ŞU YORUMDA BULUNDU; Bugün sağlık anlayışı sessiz ama köklü bir dönüşümden geçiyor. Artık mesele yalnızca hastalandığımızda tedavi olmak değil; daha uzun süre sağlıklı, üretken ve iyi hissederek yaşayabilmek. Belirsizliklerin arttığı bir dünyada insanlar kontrol edebildikleri en önemli alana, yani kendi sağlıklarına yatırım yapıyor. Bu nedenle sağlık, tıbbın geleneksel sınırlarını aşarak günlük yaşamın merkezine yerleşiyor.

Araştırmalarımız da bu dönüşümün güçlü sinyallerini ortaya koyuyor. Hem Türkiye’de hem de dünyada bireylerin büyük çoğunluğu sağlıkları için daha fazlasını yapmaları gerektiğini düşünüyor. Bu farkındalık, yalnızca fiziksel sağlığa değil; zihinsel iyi oluşa, yaşam kalitesine ve sağlıklı yaşam süresini uzatmaya yönelik ilginin de hızla arttığını gösteriyor. Longevity kavramının giderek daha fazla konuşulması da bu değişimin önemli bir yansıması. İnsanlar artık yalnızca daha uzun yaşamayı değil, yaşamlarının her dönemini daha sağlıklı ve kaliteli geçirmeyi hedefliyor.

Bu yeni dönemde sağlık, bireyin günlük yaşamında aldığı kararlarla şekilleniyor. Beslenmeden uyku düzenine, stres yönetiminden fiziksel aktiviteye kadar pek çok alışkanlık, sağlığın ayrılmaz bir parçası olarak görülüyor. Özellikle zihinsel iyi oluşun giderek daha fazla önem kazanması, fiziksel ve ruhsal sağlığın birbirinden ayrı değerlendirilemeyeceğini ortaya koyuyor.

Bu dönüşüm, markalar ve sağlık ekosistemi için de yeni sorumluluklar anlamına geliyor. Tüketiciler artık yalnızca ürün ya da hizmet değil; bilimsel temellere dayanan güvenilir bilgi, kişiselleştirilmiş deneyimler ve uzun vadeli sağlık hedeflerine katkı sağlayacak çözümler bekliyor. Bu nedenle markaların bireylerin dünyasını samimiyetle anlaması, ihtiyaçlarını doğru okuyarak yaşam kalitelerini artıracak alanlarda gerçek değer yaratması kritik önem taşıyor. Artık rekabet, daha iyi ürün üretmekten çok, insanların daha iyi yaşamasına katkı sağlayan bir ekosistem kurabilmekte yatıyor.

Nitekim bu yaklaşımın izleri birçok sektörde görülüyor. Kozmetik şirketleri, geleneksel güzellik vaatlerinden uzaklaşarak cilt mikrobiyomu ve hücresel onarım gibi alanlara yatırım yapıyor; gıda şirketleri için artık «organik» olmak yeterli değil, fonksiyonel gıdalar ve performans odağını güçlendiriyor. Otomotiv markaları bile sürücülerin anlık stres ve nabız verilerini analiz ederek araç içi deneyimi kişinin iyi oluşunu destekleyecek şekilde yeniden tasarlıyor. Tüm bu örnekler, sağlığın artık belirli sektörlere ait bir alan olmaktan çıkıp farklı endüstrilerin ortak değer önerisinin merkezine yerleştiğini gösteriyor.

Önümüzdeki dönemde fark yaratacak olanlar ise tüketiciyi yalnızca daha fazlasını yapmaya teşvik eden değil; onun ihtiyaçlarını anlayan, güven veren ve sürdürülebilir davranış değişimini destekleyen markalar olacak. Çünkü sağlığın geleceği, yalnızca yaşam süresini uzatmakta değil; yaşam kalitesini bütünsel bir bakış açısıyla geliştirebilmekte yatıyor. 

ÖZLEM BULUT SÖNMEZYALÇIN

 

#RuhSağlığı #Kanser #SağlıkAraştırması #Ipsos #WellBeing #Longevity #SağlıklıYaşam #ZihinselİyiOluş #YaşamKalitesi #KüreselSağlık #IpsosTürkiye #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity #RuhSağlığı #Kanser #IpsosAraştırma #Longevity #SağlıklıYaşam #ZihinselİyiOluş #WellBeing #GeleceğinSağlığı #SağlıkTrendleri #TürkiyeSağlıkRaporu

Yapay Zekâ Dünyayı ve Türkiye’yi Nasıl Dönüştürüyor?

Yapay Zeka Dünyayı ve Türkiye’yi Nasıl Dönüştürüyor? İşte Toplumsal Algının Küresel Haritası

Yapay zekanın küresel yükselişi devam ederken, bu teknolojiyi barındıran ürün ve hizmetlerin toplumların bireysel dünyasında yarattığı “heyecan ile endişe” dengesini ve bunların yapay zeka kullanan markalar ile ürünler açısından etkilerini merak ediyor musunuz?

Ipsos tarafından 32 ülkede gerçekleştirilen Global Advisor araştırma verilerinden hazırlanan bu kapsamlı çalışmada; dünya genelindeki eğilimler ile Türkiye’deki oranları karşılaştırarak aradaki çarpıcı farkları, yapay zekanın günlük hayatı dönüştürme gücünü ve insan yaşamına gerçek etkilerini iş dünyasının da çıkarımda bulabilmesi için bilimsel verilerle ortaya koyuyoruz. “Yapay zeka dezavantajlarından çok fayda sağlar” diyen ülkelerin oranlarını, bu teknoloji karşısında heyecan duyanlar ile tedirginlik yaşayanların yaklaşımlarını karşılaştırmak ve ülkemize yönelik çarpıcı bulgular eşliğinde neler incelediğimize bakmak isterseniz detay b,lgileri, grafikleri aşağıda bulabilirsiniz.

Ypay zeka kullanan sektörler, yada ürünlerin ait olduğu markalar, geleceğe dair yönünü belirlerken, ihtiyaç duyacağı soruların yanıtları da bu dosyada mevcut. “Önümüzdeki beş yıl içinde yapay zeka işinizin yerini alacak mı?” Bu büyük kırılma anına dair dünyanın yaklaşımları ve Türkiye’den sorulara verilen ifadeler, geleceğe bakışı, iş dünyasından teknoloji liderlerine kadar herkes için çok kıymetli içgörüler sunuyor.

 

IPSOS’UN TÜRKİYE CEO’SU SİDAR GEDİK’İN  VERİLER İLE İLGİLİ UZMAN YORUMU ŞÖYLE; Yapay zekâ hakkındaki görüşler, teknolojinin kendisi kadar hızlı değişmiyor. Ipsos’un 32 ülkede gerçekleştirdiği Global Advisor AI Monitörü araştırmasına göre bireylerin görüşleri ChatGPT’nin ortaya çıkışıyla yaşanan ani kırılmadan bu yana büyük ölçüde sabit kalmış durumda. Yapay zekâ, içinde bulunduğumuz dönemin en önemli konusu. Ancak bu alanı yalnızca teknolojik gelişmeler üzerinden okumak yeterli değil. Yeni tutumların şekillenmesinde, önceden var olan algılar ve zihinsel çerçeveler belirleyici rol oynuyor.

 Peki yapay zekâyı hayatımıza ne kadar entegre ettik?

Ülkeler ortalamasında her iki kişiden biri, yapay zekânın son 3–5 yılda günlük hayatlarını değiştirdiğini belirtiyor. Türkiye’de bu oran %62 ile ortalamanın üzerinde. Geleceğe bakışta da benzer bir tablo var. Ülkeler ortalamasında her üç kişiden biri, önümüzdeki 3–5 yıl içinde yapay zekâ destekli ürün ve hizmetlerin günlük yaşamı önemli ölçüde değiştireceğini düşünüyor. Türkiye’de ise bu beklenti, 2023’e kıyasla 7 puan gerilemiş durumda.

Araştırma sonuçları bir ikileme de işaret ediyor. “Araştırmaya katılanlar, yapay zekânın dezavantajlarından daha fazla fayda sağlayacağı düşüncesi ile ilgili olarak iki kutba ayrılıyor. Türkiye’de ise yapay zekâya yönelik genel yaklaşım küresel ortalamaya kıyasla daha olumlu.

Ipsos’un uzun süredir vurguladığı “hayranlık” ile “endişe” arasındaki git-gel hâlâ devam ediyor. Bugün ülkeler ortalamasında yapay zekânın kendilerini heyecanlandırdığını söyleyenlerle endişe duyduğunu belirtenlerin oranı neredeyse eşit. Türkiye’de endişe yerini daha çok heyecana bırakıyor.

İş hayatına etkiler konusunda algı daha temkinli. Yapay zekânın iş yapış biçimlerini değiştireceği fikri yaygın olsa da işlerin tamamen yerini alacağına dair endişe düşük. Her üç kişiden biri bu şekilde düşünüyor. Ülkemizde ise bu konudan tedirgin olanların oranı %45 ile ülkeler ortalamasının üzerinde.

Beklentiler net: üretkenliğin artacağı, hataların azalacağı, iş kalitesinin yükseleceği ve daha önce çözülemeyen problemlerin çözülebileceği düşünülüyor. Ancak tüm bu iyimserliğin yanında, uyarı veren tanıdık bir ses de var. Gerilim filmlerindeki “profesör” karakteri gibi, bizi olası riskler konusunda uyaran bir isim: Daron Acemoğlu. Filmlerde genellikle o profesör dinlenmez ve sonuçlar kaçınılmaz olur. İzlerken “dinleyin artık şu adamı” deriz.

O halde bu kez gerçekten dinleyelim:

Daron Acemoğlu’nun Şubat ayında yayınladığı makalesinden benim çıkarımım şu: “İnsanlar düşünmeyi, öğrenmeyi ve bilişsel üretimi bırakmamalı. Aksi takdirde toplu bir bilişsel çöküş riskiyle karşı karşıya kalabilir.”  Yapay zekânın hayatımızda giderek daha fazla yer kaplamasının, kadim bilginin gelecek nesillere aktarılmasının önünde engel olabileceğini pek çok kez dile getirdim. Ama Daron Hoca’nın makalesinden sonra bu durumun bizi “Idiocracy”ye kadar götürmesinden endişe ediyorum.


IPSOS’UN TÜRKİYE CEO’SU SİDAR GEDİK’İN

 

#YapayZeka #IpsosAraştırması #SidarGedik #DaronAcemoğlu #TürkiyeTeknoloji #GlobalAdvisor #AIAlgısı #EndişeveHeyecan #TeknolojiHaberleri #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #AhuÇağdaş #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Yeni Ürünlere Yer Açan Firmalar Daha Hızlı Büyüyor

Dünyanın lider araştırma şirketi Ipsos’un Hane Tüketim Paneli verilerinden derlenen içerik dosyasında, her yıl 4.000’den fazla yeni hızlı tüketim ürününün raflara çıktığı tespit ediliyor. Peki ya sonra? Her yıl binlerce ürün raflara çıkıyor; ancak gerçek başarı, bu ürünlerin doğru zamanda ve doğru tüketiciyle buluşabilmesine bağlı. Bu noktada veriler aslında şöyle bir mesaj veriyor: Lansmanların kaderi, büyük ölçüde ilk deneyenler tarafından belirleniyor.

Ipsos Türkiye

Ipsos Türkiye CEO’su Sidar Gedik’in verilerle ilgili yorumu şöyle;

“Yeni ürün lansmanları, yalnızca inovasyonun değil, aynı zamanda büyümenin de tetikleyicilerinden biridir. Lansmanlara daha fazla alan açan şirketlerin daha yüksek büyüme performansı göstermesi, bu ilişkinin somut bir yansıması olarak karşımıza çıkıyor.

Her yıl binlerce ürün raflara çıkıyor; ancak gerçek başarı, bu ürünlerin doğru zamanda ve doğru tüketiciyle buluşabilmesine bağlı. Bu noktada veriler bize şunu söylüyor: Lansmanların kaderi büyük ölçüde ilk deneyenler tarafından belirleniyor.

Hane nüfusunun yalnızca %17’sini oluşturan “Öncüler”, lansman harcamalarının %33’ünü gerçekleştirerek yeni ürünlerin ilk ivmesini yaratıyor. Bu erken dönem davranışları, bir ürünün yaygınlaşma potansiyeline dair önemli ipuçları sunuyor.

Bulgular, yeni ürünlerin pazardaki yolculuğunun her zaman doğrusal ilerlemediğini; özellikle ilk dönemde ortaya çıkan dinamiklerin ve farklı tüketici gruplarının davranışlarının bu süreci anlamada önemli bir rol oynadığını gösteriyor.”

Ipsos Türkiye CEO’su Sidar Gedik

#IpsosTürkiye #YeniÜrünLansmanı #TüketiciDavranışları #HızlıTüketimÜrünleri #İnovasyon #BüyümeStratejisi #HaneTüketimPaneli #PazarlamaVerileri #EkonomiHaberi #MarkaBaşarısı #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #AhuÇağdaş #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Araştırma Dünyası 10 Haziran’da İstanbul’da Buluşuyor

Ipsos Türkiye’nin her yıl düzenlediği Araştırmada Yenilikler Konferansı, bu yıl 17. kez 10 Haziran 2026’da Paribu Art’ta “Yeni Ufuklar” temasıyla gerçekleşecek. Konferansın tüm gelirleri Diyarbakır Huzurevleri İlkokulu’nda sosyal fayda odaklı projelere aktarılacak.

Araştırmada Yenilikler Konferansı 2026 – Öne Çıkanlar

·        Tarih & Yer: 10 Haziran 2026, Paribu Art, İstanbul

·        Tema: “Yeni Ufuklar” – değişen dünyayı anlamak, ezberlerin ötesine geçmek, yeni olasılıkları keşfetmek

·        Katılımcılar: Araştırma sektörünün önde gelen isimleri, farklı disiplinlerden uzmanlar, iş dünyası karar vericileri

·        Sosyal Etki: Tüm katılım gelirleri Payda Derneği iş birliğiyle Diyarbakır Huzurevleri İlkokulu’nda çok amaçlı oyun ve öğrenme alanlarının kurulmasına aktarılacak. Bu alanlar aynı zamanda ebeveynler için eğitim merkezi işlevi görecek.

·        Katılım Bedeli: 15.000 TL (3 bilet alanlara 1 bilet hediye)

Konferansın Önemi

·        Araştırma dünyasının gelişimine yön veriyor: Yeni metodolojiler, veri analitiği ve toplumsal dönüşüm üzerine içerikler.

·        İş dünyası için ilham kaynağı: Değişen tüketici alışkanlıkları, beklentiler ve değerler üzerine yeni perspektifler.

·        Sosyal sorumluluk odağı: Eğitim projeleriyle toplumsal katkı sağlıyor.

 

#IpsosTürkiye #AraştırmadaYenilikler #YeniUfuklar #AraştırmaKonferansı #ParibuArt #SosyalEtki #PaydaDerneği #İstanbulEtkinlikleri #AraştırmaDünyası #İşDünyası

Ipsos Türkiye ISO/IEC 27001 Sertifikasıyla Bilgi Güvenliğini Tescilledi

Araştırma ve danışmanlık sektörünün önde gelen şirketlerinden Ipsos Türkiye, bilgi güvenliği alanındaki kararlı yaklaşımını uluslararası düzeyde tescilleyerek ISO/IEC 27001 Bilgi Güvenliği Yönetim Sistemi sertifikasını almaya hak kazandı.

Kapsamlı denetim süreci sonucunda elde edilen sertifika, Ipsos Türkiye’nin araştırma projelerinden operasyonel süreçlere, müşteri verilerinden iç sistemlere kadar tüm aşamalarda gizlilik, bütünlük ve erişilebilirlik ilkelerini esas aldığını ortaya koyuyor. Şirket, veri güvenliğini yalnızca teknik bir gereklilik değil, kurumsal kültürünün temel bir unsuru olarak konumlandırıyor.

Ipsos Türkiye CEO’su ve TÜAD Yönetim Kurulu Başkanı Sidar Gedik, “Yapay zekâ çağında gerçek olan ile olmayanı ayrıştırmak her zamankinden daha büyük önem taşıyor. Bunun yolu ise araştırma yaparken uçtan uca tüm adımlarda hassas bir kalite sistemi kurmaktan geçiyor. Türkiye’de araştırmanın her aşamasında ‘Altın Kalite Standardını’ belirleyen şirket olmayı sürdürüyoruz” dedi.

Ipsos, 2025 ve 2026 yıllarında ISO 20252, ISO 9001, TISAX AL2 ve TÜAD Güvenilir Araştırma Belgesi (GAB 2.0) gibi sertifikaları da yenileyerek kalite ve güvenlik alanında uluslararası standartları aynı anda sağlayan araştırma şirketi olmanın gururunu yaşıyor.

#IpsosTürkiye #ISO27001 #BilgiGüvenliği #AraştırmadaKalite #AltınStandart #TÜAD #AraştırmaSektörü #VeriGüvenliği #ISO20252 #TISAX #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

20 Mart Dünya Mutluluk Günü: Mutlu muyuz?

Ipsos Türkiye CEO’su Sidar Gedik, Günümüz dünyasında yaşanan hızlı değişim ve belirsizlikler, “iyi olma halini artık yalnızca kişisel tercihlerin bir yansıması olmaktan çıkarıyor. Ülkemizin ekonomik ve sosyal koşulları, küresel gelişmeler ve günlük hayatımızdaki değişkenler, mutluluk seviyemizi doğrudan etkiliyor. Kaygı ve belirsizlik arttıkça hem kendimizle hem de çevremizle kurduğumuz ilişkiler değişiyor.

Ipsos Türkiye

Kendi “iyi hissetme” halimizi destekleyen unsurları keşfetmek, zihinsel dayanıklılığımızı güçlendirmek ve belirsizliklerle başa çıkma becerilerimizi geliştirmek hem bireysel hem de toplumsal düzeyde atabileceğimiz en değerli adımlardan biri. Burada sözünü ettiğim mutluluk. Geçici hazlar peşinde koşmak değil: hayatın anlamlı ve tatmin edici bir şekilde yaşanması sonucunda ortaya çıkan derin bir doyum hissi. Ipsos’un 29 ülkede 23 binden fazla kişiyle gerçekleştirdiği Global Advisor Ipsos Mutluluk Endeksi araştırmasına göre, toplumların genel mutluluk seviyesi geçtiğimiz yıla kıyasla yükseldi. 29 ülke ortalamasında, katılımcıların dörtte üçü kendilerini mutlu hissediyor. Türkiye’de ise her on kişiden altısı mutlu olduğunu belirtiyor.

Ipsos Türkiye

Mutluluk seviyeleri uzun vadede önemli değişkenlikler gösteriyor. 2011 yılıyla karşılaştırıldığında, her iki araştırmaya da katılan 20 ülkeden 15’inde insanlar bugün geçmişe kıyasla daha az mutlu. İspanya, Arjantin, Macaristan. Meksika ve Brezilya ise bu dönemde mutluluk seviyesini artıran nadir ülkeler arasında yer alıyor. Türkiye özelinde ise tablo daha çarpıcı: 2011 yılında Hindistan ile beraber en mutlu ülkeydik. 2026 yılına geldiğimizde en mutsuz üç ülkeden biriyiz. Öte yandan, geçtiğimiz yıla kıyasla görülen 10 puanlık artış, ülkemizin bu yıl daha mutlu hissetmeye başladığını gösteren umut verici bir işaret olarak öne çıkıyor. Peki, mutluluğumuzu ve mutsuzluğumuzu en çok etkileyen faktörler neler?

Ipsos Türkiye

Araştırma sonuçları, takdir edilme ve sevgi hissi ile aile ilişkilerinin mutluluğun en önemli belirleyicileri olduğunu ortaya koyuyor. Ülkeler ortalamasında, mutlu olduğunu ifade eden katılımcıların %37’si mutluluklarının en büyük kaynağı olarak takdir edilme veya sevilme hissini gösteriyor; bunu %36 ile aileleriyle kurdukları ilişkiler takip ediyor. Türkiye’de 50-74 yaş grubu ve evli bireylerin diğer demografik gruplara göre daha mutlu olması, aile ve çocuklarla kurulan güçlü bağların bireylerin mutluluğunda belirleyici bir rol oynadığını destekliyor.

Ipsos Türkiye

Kişisel finansal durum, mutsuzluğun en önemli nedeni olarak öne çıkıyor. Mutsuz olduğunu belirten her on kişiden yaklaşık altısı, finansal durumlarının mutsuzluklarının başlıca sebebi olduğunu ifade ediyor.

Elbette ki insanları neyin mutlu ettiği konusunda ülkeler, nesiller ve gelir seviyeleri arasında farklılıklar var. Ancak bir gerçek var ki sevildiğimizi ve takdir edildiğimizi hissediyorsak, sevdiklerimiz ile bağlarımız güçlüyse ve hayatımızın ipleri elimizde ise daha mutluyuz.

Ipsos’un Türkiye CEO’su Sidar Gedik

 

#IpsosMutlulukEndeksi #SidarGedik #MutlulukAraştırması #TürkiyeMutluluk #GlobalAdvisor #İyiOlmaHali #ToplumsalMutluluk #AileVeSevgi #FinansalDurum #MutlulukEndeksi2026 #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Ipsos’tan Dünya Obezite Günü’ne Özel Araştırma

Ipsos’un 14 ülkede gerçekleştirdiği Global Obezite Algısı Araştırması, Türkiye’de obeziteye dair dikkat çekici sonuçlar ortaya koydu. Dünya Sağlık Örgütü obeziteyi kronik ve tekrarlayıcı bir hastalık olarak tanımlarken, Türkiye’de obeziteyle yaşayan bireylerin üçte ikisi (%68) bu durumu “kişisel tercihlerle önlenebilir” olarak görüyor.

Türkiye’de Önyargılar ve Algılar

Katılımcıların %71’i obezitenin yalnızca diyet ve egzersizle çözülebileceğini düşünüyor.

%76’sı obezitenin sürekli takip gerektiren tıbbi bir durum olduğunu kabul ediyor.

Buna rağmen obeziteyle yaşayanların yalnızca %35’i son bir yıl içinde doktora başvurmuş.

Günlük Yaşamda Görünmez Yük

Araştırmaya göre obezite, yalnızca fiziksel sağlık değil, iş hayatı, özgüven ve sosyal ilişkiler üzerinde de ciddi etkiler yaratıyor. Katılımcıların %85’i fazla kilonun günlük yaşamlarını olumsuz etkilediğini, %83’ü ise özgüven ve duygusal iyi oluş üzerinde yük oluşturduğunu belirtiyor.

Ipsos Türkiye CEO’su Sidar Gedik, “Obezite Türkiye’de yalnızca sağlık değil, günlük yaşamın her alanında hissedilen ciddi bir yük. Dünya Obezite Günü, doğru bilgiye erişim ve farkındalık için önemli bir fırsat” dedi.

#Obezite #IpsosAraştırması #DünyaObeziteGünü #SağlıkHaber #TürkiyeObezite #KronikHastalık #SağlıkFarkındalığı #Ipsos #ObeziteAlgısı #ToplumVeSağlık #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity