Yazılar

Spor yapmak sakıncalı mı?

Spor yapmak sakıncalı mı?

Multipl Skleroz, etkisini sinir sisteminde gösteren ve ataklarla gelişen kronik bir sinir sistemi hastalığı olarak tanımlanıyor. Vücudu dışarıya karşı korumakla görevli olan bağışıklık sistemi kendi hücrelerini tanıma özelliğine sahip. Ancak bilinmeyen bir etken nedeniyle sistem bozulursa, bağışıklık sistemi özellikle sinir iletimini sağlayan beyin ve omurilikteki hücrelere karşı saldırı düzenliyor. Sinir hücreleri arasındaki iletimi sağlayan miyelin kılıfının hasarı sonucunda da Multipl Skleroz oluşuyor. MS hastalığının dünya çapında 2 milyondan fazla, ülkemizde de yaklaşık 50 bin kişiyi etkilediği tahmin ediliyor. Bu hastalık güçsüzlük, uyuşma, yürüme bozukluğu, dengesizlik ve görme bozukluğu gibi durumlara yol açtığı için hastaların günlük yaşamlarını olumsuz etkileyebiliyor. Aslında günümüzde erken teşhis, doğru tedavi, düzenli takip ve yaşam tarzında yapılan değişiklerle MS hastaları uzun ve kaliteli bir yaşam sürebiliyor. Acıbadem Altunizade Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Ezgi Yakupoğlu, ancak Multipl Skleroz ile ilgili toplumda doğru sanılan hatalı bilgilerin teşhis ve tedavi açısından gecikmelere yol açtığına dikkat çekerek, “Bu gecikme de hastaların günlük yaşam aktivitelerinin olumsuz etkilenmesine ve hastalığın daha kötü seyretmesine neden olabiliyor. Dolayısıyla MS hastalığının belirtilerini bilmek ve zamanında hekime başvurmak çok önemlidir” diyor. Nöroloji Uzmanı Dr. Ezgi Yakupoğlu, toplumda Multipl Skleroz hakkında doğru sanılan hatalı bilgileri anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu!

Acıbadem Altunizade Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Ezgi Yakupoğlu

Dr. Ezgi Yakupoğlu

Multipl Skleroz erken dönemde teşhis edilemez. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Multipl Skleroz, nöroloji hekimlerine doğru zamanda başvurulduğu takdirde, ayrıntılı bir hasta hikayesi ve muayene ile gerekli tetkikler sonrasında, erken dönemde rahatlıkla teşhis edilebiliyor. Kol ve/veya bacaklarda güçsüzlük ile uyuşma, dengesizlik, yorgunluk, çift görme ve görme bulanıklığı, konuşma bozukluğu gibi yakınmalar, Multipl Skleroz’un sık görülen belirtilerinden. Dolayısıyla bu yakınmalarda zaman kaybetmeden hekime başvurmak, hastalığın erken teşhis edilmesinde kilit rol üstleniyor.

Kontrol altına alınamayan bir hastalıktır. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Toplumdaki yaygın inanışın aksine, Multipl Skleroz günümüzde ilaç tedavisiyle kontrol altına alınabiliyor. MS hastalığına yönelik, ataklar sırasında ve uzun dönem koruyucu olarak etki eden ilaç seçenekleri mevcut. Son yıllarda artan çalışmalar doğrultusunda, hastalığın seyrine veya hastanın bireysel özelliklerine göre çok sayıda ilaç seçeneklerinden yararlanılıyor. Nöroloji Uzmanı Dr. Ezgi Yakupoğlu, ilaçların enjeksiyon ve tablet formu olmak üzere iki gruba ayrıldıklarını belirterek, “Seçilecek olan ilaçlarda hastaya özgü bireysel özellikler ve tercihler göz önünde bulunduruluyor. Düzenli bir takiple birlikte ilaçlar arasında geçişler yapılabiliyor ve bu sayede yöntemler çok daha etkili olabiliyor” diyor.

Her MS hastası tekerlekli sandalyeye mahkumdur. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Multipl Skleroz; klinik izole sendrom, ataklarla seyreden ve ilerleyici seyreden olmak üzere temelde 3 alt gruba ayrılıyor. Klinik izole sendrom ile ataklarla seyreden MS iyi seyirli oluyor ve hastalarda yüzde 85 gibi yüksek bir oranda görülüyor. Kötü seyirli olan ilerleyici tip MS ise hastaların yüzde 15 oranını etkiliyor. Dolayısıyla uygun tedavi ve düzenli takiplerle çoğu hastanın bulguları rahatlıkla kontrol altına alınabiliyor. Böylece hastalar etkin tedaviyle günlük yaşamlarına sorunsuz bir şekilde devam edebiliyor.

Genetik geçişli bir hastalıktır. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Ailesel bir geçiş söz konusu olsa da Multipl Skleroz’un genetik geçişli bir hastalık olduğu net olarak kanıtlanmamış. Genetik ve çevresel etkenler hastalığın gelişiminde birlikte rol alıyor. Ailesinde MS olan bir kişi normal popülasyona göre daha riskli olmakla birlikte bu durum hastalığın genetik geçişli olduğunu göstermiyor. Sigara, diyet, güneş ışığına fazla maruz kalmak, stres, D vitamini eksikliği ve geçirilmiş enfeksiyonlar çevresel etkenler arasında yer alıyor.

Multipl Skleroz hastaları yazın dışarı çıkmamalıdır. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Multipl Skleroz’un semptomları yoğun egzersiz veya ısı artışı durumlarında şiddetlenebiliyor. Nöroloji Uzmanı Dr. Ezgi Yakupoğlu,  ancak bu durumun hastaların yaz aylarında asla dışarı çıkamayacakları anlamına gelmediğine işaret ederek, “Hastalar, saunaya gitmemek veya tatillerde sıcakların çok yoğun yaşandığı ayları tercih etmemek gibi önlemlerle aşırı sıcak ortamlardan olabildiğince kaçınarak, günlük hayatlarına devam edebilirler. Günlük hayatın içinde olmak aynı zamanda psikolojik olarak da destek sağladığı için hastalığın tedavisinde de önem taşıyor.” bilgisini veriyor.

Acıbadem Altunizade Hastanesi

MS hastası kadınların hamile kalmaları sakıncalıdır. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Hormonal denge açısından farklı özellikler taşımak gibi bazı etkenler nedeniyle kadınlarda erkeklere nazaran iki kat fazla görülen MS, özellikle 20-40’lı yaşlar arasındaki doğurganlık çağında gelişiyor. Dolayısıyla MS hastası kadınların en büyük endişelerinden biri, anne olma şansını yitirmek oluyor. Nöroloji Uzmanı Dr. Ezgi Yakupoğlu, Multipl Skleroz’un hamile kalmaya ve doğum yapmaya kesinlikle engel oluşturmadığını vurgulayarak, “Hastalık aktivitesini kontrol altına alan ilaçlar sayesinde hastalar hem doğum yapabiliyor hem de emzirebiliyorlar. Bu noktada önemli olan asıl konu, hastaların hamilelik planlamalarını kendilerini takip eden nöroloji hekiminin kontrolünde yapmalarıdır.” bilgisini veriyor.

Multipl Skleroz’da egzersiz yapmaktan kaçınılmalıdır. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Multipl Skleroz hastaları kendilerini diğer kişilere göre daha yorgun hissedebiliyorlar. Ancak bu sorunla başa çıkmak için yapılabilecek en önemli şey düzenli egzersiz yapmaktır. Zira egzersiz sağladığı faydaların yanı sıra hareketsiz kalmanın yol açabileceği pek çok sorunu önlemesi açısından da değer taşıyor. “Kaliteli bir yaşam için MS hastalarına düzenli egzersiz yapmaları, sağlıklı beslenmeleri ve sigara içmemeleri konusunda mutlaka gerekli bilgilendirmeler yapılıyor” diyen Dr. Ezgi Yakupoğlu, sözlerine şöyle devam ediyor: “Ancak egzersizin hem sıklığı hem de tipi açısından hasta ve doktor mutlaka iletişim halinde olmalıdır. MS hastaları için en ideal egzersiz türleri ise yürüyüş, yüzme ve bisiklet gibi aerobik egzersizleridir.” diyor.

Multipl Skleroz hastaları çalışamaz. YANLIŞ!

DOĞRUSU: MS hastalarının çok büyük bir kısmı günlük yaşamlarına aynı şekilde devam edebiliyor ve işlerini rahatlıkla yapabiliyorlar. Nöroloji Uzmanı Dr. Ezgi Yakupoğlu, “Önemli olan, doktor ile hasta arasında güven içeren bir iletişimin kurulması ve düzenli takiplerin yapılmasıdır” diye konuşuyor.

Epilepsi hastaları anne olabilir mi?

Epilepsi hastaları anne olabilir mi?

Dünyada en sık görülen dördüncü nörolojik hastalık olan ve halk arasında sara olarak bilinen epilepsi toplumun yüzde birini etkiliyor. Epilepsi en basit haliyle, beyin hücrelerinde geçici anormal elektriksel aktiviteye bağlı olarak ortaya çıkan kısa süreli bir fonksiyon bozukluğu olarak tanımlanıyor. Epilepside vücuttaki kasılmalar ve şuur kaybıyla şekillenen nöbetlerin yanı sıra 40’tan fazla nöbet tipi bulunuyor. Acıbadem Bakırköy Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Aslı Şentürk, günümüzde epilepsi tedavisinden oldukça başarılı sonuçlar elde edildiğine dikkat çekerek, “Tedavide amacımız nöbetlerin kontrolünü sağlamak. Elimizde birçok nöbet önleyici ilaç mevcut. Uygun ilaçlar seçildiğinde ve yeterli dozda alındığında her beş hastadan dördünde nöbetler durabiliyor. Çoklu ilaç kullanımlarına rağmen nöbetleri önlenemeyen hastalarda da epileptik nöbetin kaynağı saptanabilirse epilepsi cerrahisi dediğimiz, anormal elektriksel aktivitenin kaynağı olan bölgenin çıkarılması işlemi yapılabiliyor” diyor. Ancak epilepsi hakkında toplumda doğru sanılan bazı hatalı bilgiler hastaların yaşam kalitelerinin düşmesine, gereksiz kaygıya kapılmalarına ve nöbetler sırasında yapılan hatalı müdahaleler nedeniyle tablonun daha da kötüleşmesine yol açabiliyor. Nöroloji Uzmanı Dr. Aslı Şentürk, toplumda doğru sanılan 10 hatalı bilgiyi anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu!

Dr. Aslı Şentürk

Epilepsi hastaları hamile kalamaz. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Toplumdaki yaygın inanışın aksine, epilepsi hastaları evlenebiliyor, doktor kontrolünde alınan uygun ilaçlarla hamile kalabiliyor ve çocuk sahibi olabiliyor.

Epilepsi hastaları çalışamaz. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Nöroloji Uzmanı Dr. Aslı Şentürk, epilepsi hastalarının birçoğunda nöbetlerin ilaç tedavisiyle kontrol altına alınabildiğini belirterek, “Etkili tedaviler sayesinde epilepsi hastaları meslek sahibi olabiliyor, sorumluluk alabiliyor ve çalışabiliyorlar.” diyor.

Epilepsi hastası çocuklarda öğrenme güçlüğü olur. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Epilepsi hastası çocukların çoğu yaşıtları gibi yüksekokul ve üniversiteye kadar okuyabiliyorlar. Çocukların sadece küçük bir bölümünde hafif düzeyde öğrenme güçlüğü gelişebiliyor.

Kafeinli içecekler epilepsi nöbetini arttırır. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Sanılanın aksine, makul miktarda kafein tüketimi nöbet sıklığını etkilemiyor. Nöroloji Uzmanı Dr. Aslı Şentürk, nöbet sıklığını en çok arttıran etkenin uykusuzluk olduğuna işaret ederek, “Bu nedenle epilepsi hastalarının düzenli uyku uyumaları elzemdir” diyor.

Nöbet mutlaka vücutta kasılmalarla seyreder. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Epilepsi nöbeti denildiğinde aklımıza ilk olarak ‘ağızdan gelen köpükler ve sert kasılmalar’ geliyor. Ancak sanılanın aksine her epilepsi nöbeti ‘hastanın bilincini kaybetmesi, vücudunun kasılması ve titremesi, ağızdan köpük gelmesi’ şeklinde gelişmiyor. Nöroloji Uzmanı Dr. Aslı Şentürk, “Epilepsi nöbetinin belirtileri, sorunun beynin hangi bölgesinde başladığı ve ne hızla yayıldığıyla ilintili oluyor” diyerek, şöyle devam ediyor: “Ataklar halinde gelen, kişinin kısa süreli ortamdan koptuğu ya da bazen tamamen farkında olduğu ve vücudun bir yarımında uyuşma, ritmik sıçramalar, kısa süreli baş dönmesi atakları, ani duraksama ile ağızda şapırdatma şeklinde otomatik  hareketler gibi birçok farklı nöbet belirtisi olabiliyor. Bazen sadece mideden yukarı doğru çıkan bir his gelişirken, bazen yine sadece gözlerin kırpılması veya dalma şeklinde de oluşabiliyor.”

Epilepsi nöbeti geçiren hastanın dişleri açılmalı. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Nöroloji Uzmanı Dr. Aslı Şentürk, yaygın inanışın aksine epilepsi nöbeti geçiren hastanın dişlerinin açılmaması gerektiği uyarısında bulunarak, “Rahat nefes alması için mümkünse hastanın ağzı ve solunum yolu açık tutulmaya çalışılmalı. Ancak kapalı olan dişleri açmak için zorlamak dişlerin kırılması ve çene ekleminde problemler gibi önemli sorunlara yol açabiliyor. Nöbet sırasında hasta yana doğru yatırılarak nöbetin geçmesinin beklenmesi gerekiyor” diyor.

Nöroloji Uzmanı Dr. Aslı Şentürk

Epilepsi nöbeti geçiren kişiye soğan koklatılmalı. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Epilepsi nöbeti sırasında hastayı ayıltır düşüncesiyle koklatılan soğan ve kolonya gibi herhangi bir maddenin nöbeti durdurduğuna dair bir veri mevcut değil. Nöroloji Uzmanı Dr. Aslı Şentürk, “Bu tür uygulamaların faydası olmuyor. Üstelik alkol gibi irritan maddelere hassasiyeti olan kişilerde solunum yolunu kapatarak hastanın nefes almasını da önleyebiliyor.” diye konuşuyor.

Ağzına sert bir cisim yerleştirilmeli. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Nöbet sırasında hastanın dilini ısırmasını önlemek amacıyla ağzına sert bir cisim yerleştirmekten kaçınmak gerekiyor. Sert cisimler hastanın boğazını tıkayarak nefes almasını engelleyebiliyor veya dişlerini kırabiliyor. Ayrıca tüm ağzı kapatacak şekilde bir cisim yerleştirmek kusmuğun akciğerlere kaçmasına, bunun sonucunda hastanın boğulmasına neden olabiliyor.

Nöbet sırasında kol ve bacaklar tutulmalı. YANLIŞ!

DOĞRUSU: Nöbet sırasında kol ve bacakları tutarak hareketleri önlemeye çalışmak da son derece hatalı bir davranış. Zira bu tür hatalı uygulamalar kol ve bacaklarda kırığa veya çıkığa yol açabiliyor.

Nöbet sırasında su içirilmeli. YANLIŞ

DOĞRUSU: Solunum yolunu tıkayabileceği için nöbet sırasında hastaya asla su ve yiyecek verilmemesi gerekiyor.

Uyku sorununuz nasıl çözülür?

Uyku sorununuz nasıl çözülür?

Gizemi henüz çözülemeyen uyku konusunda son yıllarda çok sayıda araştırma yapılıyor. Araştırmalarda uyku sorunu toplumda % 20-40 arasında görülüyor. Geceleri 5 saatten daha az uyuyan 50 yaş üstü kişilerde kronik sağlık sorunlarının ortaya çıkma riski giderek artıyor. Uyku yoksunluğunun beyin, kalp-damar, mide-bağırsak, endokrin ve bağışıklık sistemleri üzerinde zamanla olumsuz etkileri ortaya çıkıyor. Kaliteli bir uyku için bazı pratik önerileri uygulamak gerekiyor. Memorial Kayseri Hastanesi Nöroloji Bölümü’nden Prof. Dr. Nergiz Hüseyinoğlu, uyku ile ilgili bilgi vererek önerilerde bulundu.

Prof. Dr. Nergiz Hüseyinoğlu

Uyku kalitesini koruyun

Uyku, canlılar için dinlenme ve onarım sürecidir. İnsanlar düzenli olarak uyuduğunda kalp ve damar, solunum, sinir, endokrin, mide- bağırsak ve bağışıklık sisteminde onarım ve vücut organizasyonunda değişiklikler olmaktadır. Bu sürecin başında olan merkezi sinir sistemi bir komuta merkezidir.  Beynin tüm merkezleri, bu süreçte belirli önemli bir görev üstlenmektedirler. Örneğin, beyin sapından hipotalamusa, orta beyne ve beyin korteksine doğru uzanan yolaklar ve nörotransmitterler (aktif maddeler) devreye girmektedir. Uyanık olma ve uykuyu regüle eden beyin bölgeleri sağlıklı uyku sırasında birbirine dengeli geçiş yaparak uykuya geçişi, uykunun süresini ve evrelerini ve uyanma saatini belirlemektedir. Uykunun NREM süresi boyunca kalp kasında relaksasyon yani gevşeme, kan basıncında, solunum hızında ve metabolik hızda azalma ortaya çıkmaktadır. Uyku sürecinde beyin ve bağışıklık sistemi arasında da karşılıklı haberleşme ve etkileşim olduğu bilinmektedir. Endokrin sistemde de uyku sırasında bazı değişiklikler meydana gelmektedir. Normal uyku sırasında büyüme hormonu ve prolaktin salgısı artarken, kortizol ve tiroit stimulan hormon salgısı azalmaktadır. Bu nedenle yeterli süt salgısının olması için emziren annelerin uykularına dikkat etmeleri ve yeterince uyumaları önerilmektedir.

Uyku süreleri kişiye göre değişiyor

Kimin kaç saat uyuması gerektiğinin kişiye göre değerlendirilmelidir. Bu konuda her yaş için kesin sınırlar yoktur. Bazı insanlar günlük 5-6 saat uyduğunda ve uyandığında kendilerini dinlenmiş ve enerjik hissederken,  bazıları ise 9-10 saat uyuduktan sonra kendilerinin çok iyi dinlendiğini belirtmektedir. Genel olarak 1 yaşından küçük çocuklar günde ortalama 10-16 saat uyurken, ergenlik çağındaki çocukların uyku süresi 8-12 saat olması beklenir. Erişkin insanların uyku süresi yaklaşık 6-9 saat arasında değişmektedir. Yaşlandıkça uyku süresi azalmakta ve uyku daha yüzeyel bir hal almaktadır. Sağlıklı bireyler genellikle gece 1-2 defa uyanarak blok halinde uyur. Gece uykusunun belirli evreleri vardır ve bu evreler birbirine ardışık bir geçiş gösterir. Gece uykusunun sık bölünmesi bu uyku mimarisinin bozulmasına sebep olabilmektedir. Gece uykusu bölünen kişiler gün içinde yorgun, sinirli olmakta, dikkat ve konsantrasyon eksikliği yaşamaktadır. Özellikle vardiyalı çalışan insanlarda olağan uyku saatlerinde meslek gereği uyanık kaldıkları için sıkça dikkat eksikliği, aşırı uyku hali, ruhsal ve fiziksel performans düşüklüğü görülmektedir. Özellikle yaş ilerledikçe, vardiyalı çalışmaya adapte sorunu ortaya çıkar. Ayrıca bu insanlarda uykuya dalma ve sürdürme güçlüğü ile dinlendirici olmayan, yüzeyel uyku da sık görülmektedir. Uykusuzluk kadınlarda erkeklere göre 1,5 katı daha fazla görülmektedir. Özellikle de menopoz sonrası kadınlarda gece terlemeleri ve ateş basmaları nedeniyle uykusuzluk daha fazla ortaya çıkmaktadır.

 Çok fazla uyumak da iyi değil

Gerektiğinden az uyumak kronik hastalıkların dışında belli başlı sorunlara neden olmaktadır. Uykusuzluk, vardiyalı çalışma gibi nedenlerle yeterli süre uyuyamayan insanlarda baş ağrısı, yorgunluk, kırgınlık, enerji ve motivasyonda azalma, ruh hali değişkenliği, trafikte araç kullanırken hata yapma olasılığı, okul performansında azalma, mesleki performansta düşme gibi sorunlar ortaya çıkmaktadır. Ayrıca çok uyumak veya aşırı uykululuk hali de çok önemsenmeyen bir durumdur. Bu sorun, altta yatan başka bir sorun ve hayatı tehdit eden hastalıkların habercisi olabilir. Başta tıkayıcı uyku apnesi olmak üzere, narkolepsi ve uykuda hareket bozukluğu hastalıklarının gün içinde ortaya çıkan tezahürüdür. Ayrıca depresyon, bunama, kalp, şeker hastalığı ve akciğer hastalıklarında da gün içinde aşırı uykululuk ve çok uyuma gibi belirtiler görülmektedir. Kaliteli bir uyku sonrası kendimizi dinlenmiş ve enerjik hissetmemiz beklenen bir durumdur. İyi bir uyku uyunmadığının kanıtları ise uyandıktan sonra ortaya çıkan yorgunluk, halsizlik, iş ve okul performansında düşme, ruh halinde dalgalanmalar ve odak bozukluğudur.

Bağışıklık sistemi uykuyla bağlantılı

Uyku ile bağışıklık sistemi arasında karşılıklı düzenleyici bir bağlantı vardır. Kaliteli bir uyku uyuyan hastaların bağışıklık sisteminin uyku süresince onarıldığı bilinmektedir. Hastalıkların kolay bir şekilde atlatılabilmesi için yeterli uykuya ihtiyaç vardır. Öte yandan kronik uyku yoksunluğu yaşayan insanlar daha kolay hastalanabilmektedir. Bilimsel çalışmalar göstermiştir ki,  uyku yoksunluğu sırasında bağışıklık sistemine ait bazı değerler baskılanmakta, bazıları da aktive olmaktadır. Bağışıklık sisteminin de uyku üzerine düzenleyici bir etkisi vardır. Bazı moleküllerin, örneğin sitokinlerin artışı, uyku kalitesini ve mimarisini bozmaktadır.  Bilimsel verilerin ışığında değerlendirildiğinde, bağışıklık sisteminin iyi çalışması için yeterli ve kaliteli uykuya ihtiyaç olduğu görülmektedir.

Uykusuzluğa iyi gelen öneriler

Hem kronik hem de akut uykusuzluğun temel sebebinin, strese maruz kalma ve depresyon ile anksiyete gibi psikiyatrik bozukluklar olduğu yapılan araştırmalarda belirlenmiştir. Bunun dışında uykusuzluğa; ortamın gürültüsü, ısısı ve ışığı, yaş, madde ya da ilaç bağımlılığı ile kişinin solunum ve kalp hastalıkları, huzursuz bacaklar sendromu, uyku apnesi ve kötü uyku hijyeni neden olmaktadır.

Öncelikli olarak uyku hijyeninin gözden geçirilmesi ve düzeltilmesi gerekir. Uyku hijyeni konusunda uzmanlar tarafından bilgilendirme yapılmalı kişinin daha doğru ve sağlıklı uyku alışkanlıkları kazanması hedeflenmelidir.

  1. Uyku sorunu olanların her gece aynı saatte yatması ve her sabah aynı saatte kalkması, gündüz uykusundan kaçınması önerilmelidir.
  2. Yatak odasında ses, ışık ve ısı düzenlemesi yapmak önemlidir.
  3. Yatma saatinden en az 6 saat önce kafeinli içecekleri tüketilmemeli, uyku saatine yakın saatlerde yemek yenmemelidir.
  4. Uyku öncesi alkol ve tütün kullanılmamalıdır
  5. Yatma saatinden 3-4 saat öncesine kadar yoğun ve yorucu fiziksel aktivitelerden uzak durulmalıdır.

Saçlarınızı taramakta bile güçlük çekiyorsanız… Dikkat!

Saçlarınızı taramakta bile güçlük çekiyorsanız… Dikkat!

Saçlarınızı taramakta, yüzünüzü yıkamakta güçlük çekiyor musunuz? Merdiven çıkarken, yürürken veya oturduktan sonra kalkarken sorun yaşıyor musunuz? Düğme iliklemek veya yazı yazmak adeta ızdıraba mı dönüşüyor? Egzersiz yaptığınızda hızla yoruluyor, kaslarınızda ağrı hissediyor, idrar renginiz koyulaşıyor, solunum sıkıntısı yaşıyor musunuz? Siz de bu sorunlardan yakınıyorsanız, nedeni, kaslarda yol açtığı ‘güçsüzlük’ nedeniyle hayat kalitesini oldukça düşüren  ‘kas hastalığı’ olabilir!

Kas hastalıkları, kasın kendisinde ya da kasın içinde yer alan çeşitli protein ve yapılara bağlı olarak oluşan hastalıklar olarak nitelendiriliyor. Hemen her yaşta görülebilen kas hastalıkları, zamanla günlük yaşamı büyük oranda kısıtlayabilecek sorunlar oluşturan hastalıklar arasında yer alıyor. İlerleyen dönemde ciddi fonksiyon kaybı gelişiyor ve hasta yataktan çıkamaz hale gelebiliyor. Kas hastalıklarının sorumlusu henüz bilinmemekle birlikte, genetik faktörlerin ön planda olduğu belirtiliyor. Nadiren iltihabi/otoimmün hastalıklar, alkol ve kolestorol düşürücü ilaçlar, endokrinolojik  hastalıklar veya enfeksiyonlar nedeniyle sonradan da kas hastalıkları gelişebiliyor.

Acıbadem Ataşehir Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Kayıhan Uluç, doğru ve erken teşhisin kas hastalıklarında son derece önemli olduğuna dikkat çekerek, “Zira, kas hastalıklarını ne kadar erken tespit ederseniz, müdahale etme şansınız da o kadar yüksek oluyor. Hastaların yaşam kalitesini artırabiliyor, kendi işlerini yapabilir noktaya gelmesini sağlayabiliyoruz. Ayrıca eskiden özellikle genetik hastalıklardan kaynaklanan kas hastalıklarında çaresiz kalırken,  günümüzde bazılarının tedavi edilebilir olduğunu, örneğin hastalığa neden olan vücuttaki bazı eksik enzimleri yerine koyduğunuz zaman hastaların tekrar eski kas güçlerine kavuşabildiklerini biliyoruz.” diyor.

Prof. Dr. Kayıhan Uluç

Bu belirtiler varsa, dikkat!

Kas hastalıkları hangi kası tutarsa o kasta ‘güçsüzlük’ oluşuyor. Genellikle kol ve bacak kaslarını, bazı hastalarda da el, yüz, yutma ve göz kaslarını tutuyor. Kaslarda oluşan güçsüzlük nedeniyle fonksiyon kaybı başlıyor. Bazı hastalarda yakınmalara kas krampları, egzersizle artan yorgunluk, nadiren ağrılar da eşlik edebiliyor. Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Kayıhan Uluç, kas hastalıklarında en sık görülen belirtileri şöyle sıralıyor:

  • Yürümekte güçlük çekmek, merdiven/yokuş çıkamamak veya inememek, oturduktan sonra kalkarken zorlanmak
  • Saçları taramak, yüzü yıkamak ve dişleri fırçalamak gibi kol kaslarının kalkıp inmesi gereken hareketlerde güçlük çekmek
  • Düğme ilikleme, fermuar çekme, yazı yazma, dikiş dikme, bir nesneyi tutabilme gibi ince el becerilerinde sorun yaşamak
  • Ayakların takılmasına bağlı olarak sık sık tökezlemek veya düşmek
  • Çift görme, göz kapaklarının düşmesi, yutarken güçlük çekmek, dili çevirmekte sorun yaşamak
  • Elleri sıktıktan sonra gevşetmekte zorluk yaşamak
  • Egzersiz yapınca, aç kalınca kaslarda güçsüzlük, ağrı ve gerginlik hissetmek, idrar renginde koyulaşma fark etmek
  • Solunum güçlüğü yaşamak

Genetik analiz ile tanı konulabiliyor!

Kas hastalıklarına tanı konulmasında hastanın öyküsü ve muayenesi büyük önem taşıyor. Bu nedenle hastanın ve ailesinin tıbbi geçmişi detaylı olarak sorgulanıyor. Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Kayıhan Uluç,  “Hasta öyküsü, muayene, kan tahlilleri ile elektronöromiyografi (EMG) gibi yöntemleri birlikte kullandığımız zaman daha kolay tanı koyabiliyoruz” diyerek, şöyle devam ediyor. “Ayrıca eskiden kesin tanı için neredeyse tüm hastalarda biyopsi yöntemine başvuruyorduk. Günümüzde hızla gelişen genetik yöntemler sayesinde, bazı özel durumlar dışında, artık bu hastalıklara genetik inceleme ile tanı koyabiliyoruz”

Acıbadem Ataşehir Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Kayıhan Uluç

Yaşam kalitesi yükseltiliyor

Kas hastalıklarının kesin bir tedavisi olmasa da yakınmaları hafifleten ve hastanın yaşam kalitesini yükselten tedavi seçenekleri mevcut. Günümüzde fizik tedavi, konuşma terapisi, solunum tedavisi, vücudun bağışıklık sistemini baskılayan ve kas kasılmalarını azaltan ilaç tedavilerinden oldukça başarılı sonuçlar alınabiliyor. Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Kayıhan Uluç, tedaviden etkin sonuç alınabilmesi için öncelikle altta yatan nedenin belirlenmesi gerektiğine işaret ederek, “Özellikle gen tedavisinde çığır açan gelişmeler sayesinde, günümüzde genetik kaynaklı kas hastalıklarının tedavisinde umut vaat eden gelişmeler var. Artık belli genlere yönelik spesifik tedavilere başladık. Örneğin, bazı genetik hastalıklar vücuttaki çeşitli enzimlerin eksikliğine bağlı oluşabiliyor. Dolayısıyla yapılan tetkikler sonucunda altta yatan bir genetik hastalık tespit ettiğimizde, öncelikle enzimleri kontrol ediyoruz. Sorun enzim eksikliğinden kaynaklanıyorsa, eskiden tedavi edilemez olarak değerlendirilen o hastalığı sadece eksik olan maddeyi yerine koyarak tedavi edebiliyoruz” bilgisini veriyor.

Unutkanlık ve odaklanamama sorunu yaşayanlar dikkat!

Unutkanlık ve odaklanamama sorunu yaşayanlar dikkat!

Zihniniz eskisi kadar berrak değil mi? Unutkanlık sorunları yaşıyor, bir şeye odaklanamıyor musunuz? Üzerinizde hep bir keyifsizlik ve isteksizlik hissi mi var? Acıbadem Ataşehir Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Neşe Tuncer, bu ve benzeri sorunlarla kendini gösteren beyin sisi/beyin sislenmesinin, özellikle Covid-19 sonrası çok sık görülür hale geldiğini belirterek “Nörolojik bir sorun olan beyin sisi, bir başka deyişle beyin sislenmesi kısaca zihin yorgunluğu olarak tanımlanabilir. Kafa karışıklığı, unutkanlık, odaklanamama, dikkatin ve konsantrasyonun sürdürülememesi, zihinsel işlevlerde eskiye göre yavaşlama ve problem çözme yetisinde güçlük gibi bilişsel belirtilerle kendini gösteren beyin sisi, bir hastalık değil bulgular bütünüdür. Başka bir deyişle farklı tıbbi durumlara veya hastalıklara eşlik eden zihinsel fonksiyon bozukluğudur” diyor. Yapılan araştırmalara göre, Covid-19 geçiren her 100 kişiden, hastalıktan sonra en az 30’unda beyin sislenmesi görüldüğünü, bu oranın 50’lere çıkabildiğini söyleyen Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Neşe Tuncer, beyin sisi/beyin sislenmesi hakkında bilinmesi gereken 4 önemli noktayı anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Pause Dergi

Prof. Dr. Neşe Tuncer

Beyin sisi en çok bu bulgularla kendini gösteriyor!

Özellikle düşük enerji veya yorgunluk, huzursuzluk, kaygı, sinirlilik, depresyon, uyku bozukluğu (uykusuzluk veya aşırı uykululuk), baş ağrısı, zihin bulanıklığı, unutkanlık, konsantrasyon güçlüğü, dikkat eksikliği, odaklanma güçlüğü, motivasyon kaybı, isteksizlik ve kafa karışıklığı beyin sisi/beyin sislenmesinin en çok görülen bulgularını oluşturuyor.

Beyin sisinin kalıcı olmaması için!

Beyin sisinin tedavisinin nedene göre yapıldığını belirten Prof. Dr. Neşe Tuncer şöyle konuşuyor: “Öncelikle beyin sisine neden olan durumların araştırılması, varsa hormon bozuklukları ve vitamin eksikliklerinin tedavi edilmesi gereklidir. Covid-19 enfeksiyonu sonrası görülen beyin sisini önlemenin tek yolu, Covid-19’dan korunmak ve aşı ile bağışıklık sağlamaktır! Ayrıca sağlıklı beslenme, günde en az 7-8 saat kesintisiz, kaliteli uyku, olumlu düşünmek, stresi azaltmak, varsa depresyonun tedavisi, günlük düzenli egzersiz, açık havada yürüyüş, zihni çalıştıracak ama aynı zamanda keyif verecek aktiviteler yapmak, bilgisayar ve cep telefonunda daha az zaman harcamak, gün içinde mola vermeyi ihmal etmemek zihin berraklığını kazanmayı sağlamanın başlıca yollarıdır. Covid-19 ağır geçmemiş ve beyinde kalıcı bir yapısal tahribat yapmamışsa veya altta yatan nörolojik bir hastalık yoksa beyin sisi geçici oluyor. Ancak ileri yaş ve önceden bunaması olan hastalarımızdaki zihinsel kötüleşme kalıcı da olabiliyor.”

Beyin sisine bu etkenler yol açabiliyor!

Beyin sisinin; özellikle depresyon, kaygı bozukluğu, kronik yorgunluk sendromu, uykusuzluk, stresli yaşam, tiroit hastalıkları, B12 vitamini eksikliği, hormonal bozukluklar, menopoz, ağır kalp, akciğer ve sistemik hastalıklar ile bazı ilaçların yan etkisi olarak görülen klinik bir durum olduğunu belirten Prof. Dr. Neşe Tuncer, görülme sıklığının özellikle son yıllarda Covid-19 pandemisi ve Uzamış Covid Sendromu ile birlikte ciddi ölçüde artış gösterdiğini söylüyor. Prof. Dr. Neşe Tuncer; yapılan araştırmalara göre, Covid-19 geçiren her 100 kişiden, hastalıktan sonra en az 30’unda beyin sislenmesi görüldüğünü, bu oranın 50’lere çıkabildiğini belirtiyor.

Pause Dergi

Uzamış Covid Sendromu’nun önemli bir göstergesi!

Beyin sisinin oluşmasında; kişinin bağışıklık mekanizmalarının virüse verdiği yanıt, hastalığın oluşturduğu iltihabi durum, damarsal faktörler ve beynin koruyucu sistemlerinin kırılması gibi pek çok neden üzerinde durulduğunu söyleyen Prof. Dr. Neşe Tuncer “Covid-19’u hafif bulgularla atlatan kişilerde de beyin sislenmesi görülebiliyor ve bazı şikayetler aylarca devam edebiliyor. Dünya Sağlık Örgütü’nün tanımıyla Sars CoV-2 enfeksiyonu geçirdikten sonra ilk üç ay içinde ortaya çıkan ve en az iki ay süren, başka bir nedenle açıklanamayan bulguları tanımlayan Uzamış Covid Sendromu’nun önde gelen bulgularından biri beyin sislenmesidir. Uzamış Covid Sendromu’nda bulgular 4-12 hafta sürebilir hatta altı aya kadar uzayabildiği gösterilmiştir.” diyor.

 ‘Göz kapağı ameliyatı’ olmadan önce şunlara dikkat!

 ‘Göz kapağı ameliyatı’ olmadan önce şunlara dikkat!

Yorgun, uykulu ve bitkin bir yüz ifadesi… Göz kapağı düşüklüğü genellikle estetik bir problem olarak görülse de, aslında hastanın yaşam kalitesini ciddi şekilde düşürebilen işlevsel sorunları da beraberinde getiriyor. Öyle ki düşen kapak göz bebeğini örterek görmeyi önleyebiliyor. Bunun sonucunda hastalar görebilmek için genellikle kaşlarını yukarı kaldırmak, hatta düşüklüğün daha ileri aşamalarında başlarını geriye eğmek zorunda kalabiliyorlar. Göz kapağındaki düşüklük hastaların araç kullanmalarını, spor yapmalarını, yürümelerini ve basit gündelik işlerini yapmalarını bile riskli hale getirebiliyor. Hastalar da sorunlarından kurtulmak amacıyla ‘göz kapağı estetiği’ ameliyatı için hekimlerin kapısını çalıyor. Acıbadem Ataşehir Hastanesi Nöroloji Uzmanı Doç. Dr. Pınar Kahraman Koytak, ancak göz kapağı düşüklüğünde herhangi bir medikal veya cerrahi tedaviyi planlamadan önce mutlaka nedene yönelik ayrıntılı değerlendirme yapılması gerektiğine işaret ederek, “Zira göz kapağı düşüklüğü, kapak işlevlerinden sorumlu göz çevresi kaslarını, bu kasları besleyen sinirleri veya bu sinirlerin köken aldığı beyindeki merkezleri etkileyen her türlü nörolojik sorun veya hastalıktan kaynaklanabiliyor. Bu hastalıklar dışlanmadan yapılan cerrahi tedaviler ne yazık ki hem yüz güldürücü olmayabiliyor, hem olası riskli bir nörolojik hastalığın tanı ve tedavisinde gecikmeye yol açabiliyor.” diyor.

Pause Dergi

Doç. Dr. Pınar Kahraman Koytak

Bu belirtiler varsa, dikkat!

Göz kapağı düşüklüğü özellikle aniden başlamışsa, bu soruna çift görme veya göz bebek boyutlarında değişiklik ya da baş ağrısı eşlik ediyorsa, zaman kaybetmeden hekime başvurmak gerekiyor. Zira bu belirtiler 3. sinir felci veya Horner Sendromu’nda olduğu gibi acil tanı ve tedavi gerektiren bazı önemli beyin damar patolojileriyle ilişkili olabiliyor. Doç. Dr. Pınar Kahraman Koytak, dikkatli olunması gereken diğer belirtileri şöyle anlatıyor: “Ayrıca özellikle gün içerisinde  değişkenlik gösteren, örneğin akşama doğru belirgin olarak artan göz kapağı düşüklüğü varsa, kapak düşüklüğü taraf değiştiriyorsa veya yine çift görme, bitkinlik gibi başka yakınmalar eşlik ediyorsa miyastenia gravis gibi kas-sinir kavşak hastalıkları açısından mutlaka ayrıntılı nörolojik değerlendirme gerekiyor”

BEYİN VE SİNİRLERDEN KAYNAKLANAN SORUNLAR

Göz kapak işlevlerinden sorumlu sinirlerin beyinde köken aldıkları bölgelerde veya seyirleri boyunca travma, iskemi ya da bası gibi faktörlerden etkilenmesi sonucu oluşuyor.

Sinir felci

Göz kapağı düşüklüğüne çift görme eşlik ediyorsa, etkilenen taraftaki gözde kayma (şaşılık) veya göz bebeğinde büyüme varsa, nedeni 3. sinir felci olabiliyor. Bu tablo; diyabete, yüksek tansiyona, travmaya ya da beyin sapında köken aldığı bölgede inmeye, damar tıkanıklığına veya kitle gibi lezyonlara bağlı olarak ortaya çıkabiliyor.

Horner sendromu

Horner Sendromu’nda kapak düşüklüğünden çok, göz kapak aralığında daralma oluyor ve aynı taraftaki göz bebeğinde küçülme izleniyor. Horner Sendromu, tutulan sinir liflerinin beyin, omurilik, hatta göğüs kafesindeki uzun seyrinden dolayı akciğer kanseri dahil ilgili anatomik bölgeleri etkileyen birçok önemli hastalığın belirtisi olabiliyor. Nöroloji Uzmanı Doç. Dr. Pınar Kahraman Koytak, “Özellikle akut geliştiyse veya baş ağrısı ile göz bebek boyutlarında değişiklik eşlik ediyorsa, göz kapağı düşüklüğünün acil nörooftalmolojik muayene ve nöroradyolojik tetkikler ile değerlendirilmesi gerekiyor. Zira 3. sinir felci hayatı tehdit eden anevrizma gibi damarsal basılarla; Horner sendromu ise karotis disseksiyonu gibi yırtıklarla da ilişkili olabiliyor” diye konuşuyor.

KAS-SİNİR KAVŞAK HASTALIKLARI

Diğer nörolojik nedenlere göre daha sık görüldükleri, ilaçla tedavi edilebilir oldukları ve kapak cerrahisi planı varsa öncesinde dışlanmaları gerektiği için ‘kas-sinir kavşak’ hastalıklarının tanıda atlanmamaları oldukça önem taşıyor. Doç. Dr. Pınar Kahraman Koytak, “Miyastenia gravis gibi bu tür hastalıklarda kas ve sinirler normal olsalar da bağışıklık sistemini ilgilendiren bir problemden dolayı kas-sinir kavşağındaki iletimde bir problem söz konusu oluyor. Buna bağlı olarak kas işlevini düzgün yapamıyor ve değişken, yorulmakla artan – dinlenmekle düzelen kas güçsüzlüğü ile bitkinlik görülüyor” diyor.

Pause Dergi

Miyastenia gravis

Miyastenia gravis gibi kas-sinir kavşak hastalıklarında en sık ve en erken etkilenen kaslar göz çevresi kasları olduğu için hastalar genellikle ilk olarak akşama doğru artan göz kapağı düşüklüğü ve/veya çift görme yakınmalarıyla hekime başvuruyorlar. Bunun dışında kol ve bacak kaslarında güçsüzlük, yutma, konuşma, çiğneme, hatta solunum güçlüğü de oluşabiliyor. “Bu bulgular oldukça önemli olup solunum yetmezliği ile seyreden ve miyastenik kriz denilen acil klinik tabloyla ilişkili olabiliyor” uyarısında bulunan Doç. Dr. Pınar Kahraman Koytak, “Dolayısıyla hastaların yakın ve düzenli takibi gerekiyor. Hastalık sıklıkla immün tedavi seçenekleriyle iyi kontrol altına alınıyor. Eğer göğüs kafesinde yer alan timüs bezinin kötü huylu tümörü ile ilişkili ise erken cerrahiyle bezin çıkartılması gerekiyor” diye konuşuyor. Sadece göz kaslarının tutulduğu oküler miyasteni hastalarına ise tanı koymak bazen güç olabiliyor, zira taklitçi hastalıklar ile karışabiliyor. Kesin tanı için tek lif elektromiyografisi gibi ileri elektrofizyolojik tetkikler oldukça yardımcı oluyor.

KAS HASTALIKLARI (MİYOJENİK NEDENLER)

Göz çevresindeki kasların etkilendiği kas hastalıkları (progresif eksternal oftalmopleji ve mitokondrial miyopatiler, miyotonik distrofi gibi) genellikle genetik nedenli oluyor. Göz kapağı düşüklüğü çoğunlukla iki taraflı ve simetrik özellik sergiliyor, bazılarında gözlerde ciddi hareket kısıtlılığı eşlik edebiliyor. Bunların yanı sıra kol ve bacak kaslarında güçsüzlük veya kasılma, yutma güçlüğü ve sistemik bulgular da ortaya çıkabiliyor. Oldukça nadir görülen bu tablolarda aile öyküsünün iyi sorgulanması, detaylı nörooftalmolojik ve nöromusküler muayene, elektromiyografi ile genetik inceleme başta olmak üzere ileri tetkiklerle değerlendirme büyük önem taşıyor.

Kontakt lenslerden gözleri ovmaya

Göz kapağının anatomik olarak yerinde durmasını sağlayan kas ve dokuların işlevlerini etkileyen pek çok etken gözlerde kapak düşüklüğüne yol açabiliyor. Nöroloji Uzmanı Doç. Dr. Pınar Kahraman Koytak,  göz kapağı düşüklüğünün erişkinlerde en sık göz kapağını kaldıran kastaki bağ dokusunun gevşemesinden veya bağlandığı yerden ayrışmasından kaynaklandığını belirterek, şöyle devam ediyor: “Bu ayrışma yaşlanmayla beraber dokuların incelmesi, kontakt lens kullanımı, göze gelen travma, göz cerrahileri, göz kapaklarının sürekli sert bir şekilde ovulması gibi birçok etkene bağlı gelişebiliyor. Üst göz kapağının üstüne yük bindiren enfeksiyöz veya iltihabi hastalıklar ile tümöral oluşumlar da göz kapağı düşüklüğü yapabiliyor. Ayrıca kozmetik amaçlı göz çevresi ve alın kaslarına uygulanan botulinum toksin uygulamaları da geçici kas-sinir kavşak iletim yetersizliğine bağlı göz kapak düşüklüğüne yol açabiliyor. Bu durum geçici olup, ilacın etkisi geçince düzeliyor.”

‘Yaşlandım, unutkanlık normaldir’ demeyin! 

‘Yaşlandım, unutkanlık normaldir’ demeyin! 

Yaşlandım artık her şeyi çabuk unutuyorum… Günümüzde hemen hepimizin ortak sorunu olan ‘unutkanlık’ özellikle ileri yaşın doğal bir sonucu olarak düşünülse de, aslında ‘Alzheimer’ gibi son derece ciddi hastalığın ilk sinyallerinden biri olabiliyor! Alzheimer, 65 yaş üzerinde en sık görülen ve demansa neden olan ilerleyici nörodejeneratif bir hastalık. Hafızayı, davranışı, düşünmeyi ve sosyal yetenekleri bozarak, kişinin günlük yaşam aktiviteleri ile sosyal özerkliğine engel olacak düzeyde bir bilişsel gerilemeye neden oluyor. Üstelik günümüzde yaygınlığı gün geçtikçe artıyor; dünyada her 3 saniyede bir yeni Alzheimer tanısı konuyor. Ülkemizde net veriler olmasa da, 600 binin üzerinde Alzheimer hastası olduğu, bu sayının her geçen gün katlanarak arttığı ve tanı konulmamış çok sayıda hasta olduğu belirtiliyor. Acıbadem Ataşehir Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Neşe Tuncer, Alzheimer hastalığında erken tanı ve tedavinin son derece önemli olduğuna dikkat çekerek, “Günümüzde tam bir tedavisi olmasa da erken tanı ve tedavi sayesinde Alzheimer’ın ilerleme hızı belirli bir süre durdurulabiliyor veya yavaşlatılabiliyor. Verilen eğitimler ile hastalıkla baş etme donanımı kazanmak için hasta ve ailesine zaman kazandırılmış olunuyor. Dolayısıyla erken tanı için özellikle 65 yaş üzerindeki kişilerde oluşan  ‘unutkanlık’ sorunu yaşlanmanın doğal bir sonucu olarak düşünülmeyip, zaman kaybetmeden bir nöroloji hekimine başvurmak büyük önem taşıyor.” diyor.

20-30 yıl önceden sinyal veriyor!

Alzheimer, beyinde anormal protein depolanması ve sinir hücre kaybı ile seyreden bir hastalık.  Beyindeki değişiklikler hastalığın bulgularının ortaya çıkmasından 20-30 yıl önce başlıyor. Günümüzde Alzheimer tanısını kesinleştiren, objektif olarak ölçebilen, normal veya patolojik biyolojik süreçleri tanımlayan veya tedavi yanıtını değerlendirebilen biyoişaretleyiciler yaygın olarak kullanılıyor. Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Neşe Tuncer, “Ülkemizde beyin omurilik sıvısında, hatta kanda bakılan amiloid ve tau protein düzeyleri, genetik yatkınlık ve geçişlilik tespiti için kandan test edilen ve Alzheimer’den sorumlu olan ApoE, APP, Presenilin, I ve II gibi genleri,  MRI ile beynin yapısal görüntülemelerinde saptanan ve küçülme analizi yapan volüm ölçüleri gibi yöntemler sayesinde,  henüz bulguların görülmediği hastalık öncesi dönemdeki riskli kişiler ile bulguların yeni başladığı hastalar yüksek doğrulukla saptanabiliyor” diyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Prof. Dr. Neşe Tuncer

ERKEN DÖNEM BELİRTİLERİNE DİKKAT!

Alzheimer hastalığı iç görüyü erken dönemden itibaren bozabilen bir hastalık olduğu için hastalar çoğu zaman içinde bulundukları durumun farkında olamayabiliyor ve hekime gitmeyi reddedebiliyor. Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Neşe Tuncer, hasta yakınlarının Alzheimer’a yönelik belirtileri fark ettikleri zaman gecikmeden hekime başvuruyu sağlamalarının son derece önemli olduğuna dikkat çekiyor. Prof. Dr. Neşe Tuncer, Alzheimer’ın erken belirtilerini şöyle sıralıyor:

Yakın geçmiş hatırlanmıyor

Sinsi ilerleyen bir hastalık olan Alzheimer sıklıkla yakın bellek kusurlarıyla başlıyor. Hastalık yeni bilgi öğrenmeye engel olup önce en yeni yaşanmışlıkların silinmesine neden oluyor. Yakın geçmişteki kişisel ve aktüel olaylar, bir gün önce yaşanılanlar unutulurken, eskiye ait yaşantılar ise hatırlanıyor. Hastalık ilerledikçe eski anılar da hafızadan siliniyor.

Eşyalar bulunamıyor, sorular tekrarlanıyor

Eşyaları uygunsuz yerlere koyma ve bulamama, aynı soruları tekrar tekrar sorma, kelime bulma güçlüğü ve konuşurken konuyu unutma sorunları da sık görülen erken dönem belirtilerinden.

Alışılagelmiş görevler yapılamıyor

Alışılagelen rutin işleri ve hobileri yapmakta güçlük (yemek yapma, araba kullanma, tamirat, dikiş dikme), bir işi başlatamama, yargılama ve karar vermede güçlük çekme ile konsantre olamama da hastalarda sıkça görülüyor.

Kişilik değişimi yaşanıyor

Nedensiz davranış ve duygu durum değişiklikleri de Alzheimer hastalığında sıklıkla görülen belirtileri oluşturuyor. İçe kapanma, depresyon ya da aşırı öfkelilik, ajitasyon nedensiz sinirlenme, bağırma, saldırganlık ya da şüphecilik (parasının çalındığını, öldürülmek için ilaç verildiğini, eşinin kendisini aldattığını düşünme) gibi davranış değişiklikleri ve psikiyatrik bulgular da sık oluşuyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Zaman ve yer algısı bozuluyor

Yer ve zamanın farkında olamama gibi sorunlar yaşanıyor. Özellikle bilinen yollarda kaybolma, yön bulmakta güçlük yaşama da Alzheimer hastalığının tipik belirtilerini oluşturuyor.

Kişisel görünüşe ve çevreye ilgi azalıyor

Kişisel görünüşe ve başkalarına karşı kayıtsızlık gibi sorunlar yaşanıyor. Alzheimer ilerledikçe çevreye karşı ilgi azlığı gelişiyor, örneğin hasta hobilerini yapmada isteksiz olabiliyor, ev ile ilgili sorumluluklarından vazgeçiyor.

Tedaviyle hastalığın bulguları yavaşlatılıyor

Alzheimer hastalığında erken tanı büyük önem taşıyor. Günümüzde kullanılan ve hastalığın bulgularını yavaşlatmakta etkili olduğu kanıtlanmış semptomatik tedavilerden özellikle asetil kolin esteraz inhibitörlerinin etkinliği, sinir hücresi kaybı çok artmadan erken dönemde başlanırsa, daha uzun süreli oluyor. Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Neşe Tuncer, erken dönemde  tanımlanan Alzheimer’da, hastalığın bulgularını arttıracak olan atherosklerotik riskler, vitamin eksiklikleri, tiroit hastalıkları ve depresyon gibi diğer faktörlerin kontrol altına alınabildiğine işaret ederek, “Ayrıca hastaya bilimsel olarak faydalılığı kanıtlanmış uygun beslenme, bilişsel stimülasyon, uyaranların arttırılmasının yanı sıra bedensel ve zihinsel egzersiz yöntemleri öğretiliyor. Hasta ve ailesine hastalıkla baş etme ile mücadele etme donanımı kazanmak için zaman kazandırılmış olunuyor. Hastalık bulguları ilerledikten sonra ise tedavilerin faydası sınırlı olarak kalıyor.” diyor.

İlaç çalışmaları umut veriyor

Dünyada ve ülkemizde kullanılan iki grup ilaç dışında, Alzheimer tedavisine yönelik farklı ilaçlar üzerine çalışmalar halen devam ediyor. Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Neşe Tuncer, bu ilaçlardan 31’inin faz 3 olarak adlandırılan son aşamaya geldiklerini belirterek, tedaviyle ilgili gelişmeleri şöyle anlatıyor: “2021 yılı ortasında Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) bir ilaca şartlı onay vererek erken dönemdeki Alzheimer hastalarında kullanılabileceğine karar verdi. İlaç, Alzheimer hastalığında, henüz hastaların şikayetleri başlamadan önce, beyinde birikmeye başlayan amiloid proteinini beyinden temizleyebiliyor. Ancak ne kadar faydalı olduğuna karar verebilmek için çalışmalar sürdürülmeye devam ediyor. Benzer mekanizma ile amiloid plakları temizleyen farklı ilaçların sonuçlarının da çok yakında çıkması bekleniyor.” 

D vitamini eksikliği MS riskini artırıyor

D vitamini eksikliği MS riskini artırıyor

Nedeni tam olarak bilinmeyen MS hastalığı, ülkemizde her bin genç yetişkinden 1’inde görülüyor, genellikle 30’lu yaşlarda ortaya çıkıyor. MS’in bir bağışıklık sistemi hastalığı olduğunu belirten Nöroloji Uzmanı Doktor Öğretim Üyesi Yıldız Kaya, hastaların sağlıklı ve yeterli beslenmelerinin önemine dikkat çekerek önemli uyarı ve önerilerde bulunuyor.

Merkezi sinir sisteminin yaygın görülen, iltihap ve sinir hücresi kılıfı kaybıyla oluşan bozukluğu olarak tanımlanan Multipl Skleroz (MS), Türkiye’de her bin genç yetişkinden 0,4-1’inde görülüyor. Acıbadem Fulya Hastanesi Nöroloji Uzmanı Doktor Öğretim Üyesi Yıldız Kaya, MS’in en önemli belirtilerini; yorgunluk, yürüme bozuklukları, bazen kol ve/veya bacakta güçsüzlük ve uyuşma, idrar kaçırma, vücutta ağrı, depresyon ve kaygı bozuklukları gibi duygu durum bozuklukları, görme kaybı, baş dönmesi olarak sıralıyor.

Bir bağışıklık sistemi hastalığı olan MS’in nedeni kesin olarak bilinmese de kadınlarda erkeklere oranla 1,5- 2 kat daha fazla görülüyor. Sigara tüketimi hastalığın atak riskini; D vitamini yetersizliği ise gelişme riskini yükseltiyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Dr Yıldız Kaya

10-30 yıl içinde nörolojik engelliliğe dönüşebiliyor

Ülkemizde yapılan çalışmalarda; MS’in başlangıç yaşının yaklaşık 30 olduğu ve ailede görülme sıklığının yüzde 11,5 olduğu belirtiliyor. Hastalığın genellikle 20-40 yaşlarında başladığına değinen Dr. Yıldız Kaya “MS, hastaların birçoğunda 10-30 yıllık bir süre içinde ciddi ve geri dönüşü olmayan nörolojik engelliliğe dönüşebiliyor. Hastalığın nasıl seyredeceği ise kişiden kişiye değişiyor. O nedenle ‘her hastanın MS hastalığı kendine özgüdür’ ve MS tedavisi kişiye özel planlanmalıdır” diyor.

Kişiye özgü tedavi gerekiyor

MS tedavisinde hastanın şikayetlerinin başladığı atak döneminde kortizon tedavisi uygulanırken, sonraki aşamalarda hastalık seyrini değiştiren farklı bağışıklık düzenleyici tedaviler tercih ediliyor. İlaç tedavisinde günlük tablet formları olduğu gibi, bazı hastalarda damardan uygulanan tedavi seçenekleri de bulunuyor. Bu kişiye özgü tedavi sonucunda MS’e bağlı engellilik durumu önemli oranda azalıyor.

MS hastalarına özel 7 beslenme önerisi

Yapılan çalışmalar özel herhangi bir beslenme şeklinin MS seyrini değiştirmediğini, ancak yorgunluk, kramplar gibi hastalıkta görülen bazı yakınmaları azalttığını gösteriyor. Bu nedenle hastalara özel bir diyet yerine, yeterli ve dengeli beslenmeleri önerildiğini belirten Nöroloji Uzmanı Dr. Yıldız Kaya, lif bakımından zengin besinlerin, lipoik asit ve D vitamini alımının arttırılmasının ise MS seyrini olumlu etkilediğini belirtiyor.

Nörolog Dr. Yıldız Kaya, beslenme düzeniyle sıkı bir ilişkisi bulunan MS hastalığı için önemli beslenme önerilerini şöyle sıralıyor:

D vitaminini ihmal etmeyin
D vitamini; sinir sisteminde hücre oluşumu, hücresel iletimin sağlanması ve hücre ölümüne karşı koruyucu bir vitamin. Son yıllarda Parkinson, Alzheimer ve MS hastalıkları incelendiğinde, D vitamini seviyelerinin çevresel ve genetik olarak etkileyen faktörler olabileceği belirtiliyor. Yani D vitamininin, bağışıklık sistemi fonksiyonlarında önemli anahtar role sahip olduğundan, MS’in oluşumunu engelleyici etkisi olduğu kabul ediliyor. Bu nedenle MS hastalarında kandaki D vitamini düzeylerine göre, eksiklik durumunda tedavilerine mutlaka D vitamininin eklenmesi de gerekiyor.

Yeterli su içmeye özen gösterin
MS hastalarının yeterli su tüketmeleri, aldıkları tedavilerin yan etkilerini azaltmada ve gelişebilecek bağırsak problemleri açısından önemli. Aynı zamanda bazı MS hastalarında hastalığa bağlı gelişen mesane problemleri nedeniyle artan idrar yolu enfeksiyonu riskini de azaltıyor.

Bağırsak mikrobiyatınızı güçlendirin

Son zamanlarda MS tedavisinde vitamin desteği gibi tamamlayıcı tedavilerinin ilaç tedavisiyle birlikte gündeme geldiğini söyleyen Dr. Yıldız Kaya, bağırsak mikrobiyotasını korumaya ve antiinflamatuar besinlere öncelik verilmesi gerektiğini belirtiyor. Çünkü bağırsak sağlığı bağışıklık sisteminin güçlü olmasında çok önemli bir rol oynuyor. MS’in bağışıklık sistemi hastalığı olduğuna dikkat çeken Dr. Yıldız Kaya, özellikle hastaların lif içeriği düşük, yüksek yağ ve şeker içeren Batı tarzı diyetlerden kaçınmaları gerektiğini, çünkü bu tip beslenmenin bağırsakta zararlı bakterileri çoğaltarak tüm vücutta ve sinir hücrelerinde inflamasyonu artırarak MS’in seyrini olumsuz etkileyebileceğini belirtiyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Akdeniz tipi beslenin
Son dönemlerde yapılan araştırmalarda; özellikle nörolojik hastalıklardan korunmada ve hastalıkların kontrolünde sağlıklı beslenme yöntemleri arasında Akdeniz tipi beslenme ve MIND diyetine önem veriliyor. MIND (Mediterranean-DASH Intervention for Neurodegenerative Delay) diyeti, Akdeniz diyetine yakın, özellikle beyin sağlığına odaklı bir diyet türü. Alzheimer hastalığı gibi bunamaya yol açan hastalıklara karşı geliştirilen MIND diyetinde, Akdeniz beslenme tipinde de olduğu gibi yeşil yapraklı sebzeler, böğürtlengiller, tam tahıllı ürünler, deniz ürünleri, beyaz et ve zeytinyağının yanı sıra kırmızı şarap da yer alıyor.

Proteini ihmal etmeyin
MS hastalarına beyaz et ve balıkla beslenmenin arttırılması, kırmızı etin en fazla haftada 2 gün tüketilmesi öneriliyor. Her gün çiğ veya pişmiş sebze ve meyveyle birlikte zeytinyağı, düşük yağlı süt ürünleri ve fındık, badem gibi kuruyemişler de beslenmede önem verilmesi gereken yiyeceklerin arasında sayılıyor.

Düşük yağlı beslenmekten kaçının
Yağ bedenin enerji gereksiniminde rol oynuyor. Ayrıca yağda eriyen A, D, E ve K vitaminlerinin emilimi için de gerekiyor. Düşük yağlı ve yumurta ile süt ürünlerinin olmadığı diyetlerde enerji ve vitamin eksikliğine bağlı yorgunluk, kansızlık gibi başka yakınmalar ortaya çıkabiliyor.

Atak döneminde tuzsuz beslenin
MS hastalarının, özellikle atak döneminde kullanılan kortizon tedavisinin yan etkilerinden korunmak için o dönemde tuzsuz beslenmeye dikkat etmeleri gerekiyor. Ayrıca potasyumu arttırmak için bol meyve – sebze alınması, kalsiyum desteği için de süt ve süt ürünleri, kuru baklagillerle beslenilmesi öneriliyor.

Kronik migrene karşı aşılanabilirsiniz!

Kronik migrene karşı aşılanabilirsiniz!

Migren, baş ağrıları arasında gerilim tipi baş ağrısından sonra 2. sıklıkta görülüyor. Ayrıca tüm dünyada bel ağrısından sonra en çok iş güç kaybına neden olan hastalıklardan biri olarak kabul ediliyor. Yaşam kalitesini ciddi oranda düşüren migren için uygulanan farklı tedavi seçenekleri ile başarılı sonuçlar alınabiliyor. Özellikle migren aşısı ya da migren iğnesi olarak bilinen uygulama atakların önlenmesinde etkili oluyor. Memorial Sağlık Grubu Medstar Antalya Hastanesi Nöroloji Bölümü’nden Uz. Dr. Murat Kurnaz, migren aşısı hakkında bilinmesi gerekenleri anlattı.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Dr. Murat Kurnaz

Her 5 kadından 1’ini etkiliyor

Migren genellikle başın bir tarafında zonklayıcı bir ağrı olarak hissedilen orta veya şiddetli bir baş ağrısıdır. Birçok insanda ayrıca hasta hissetme, ışığa veya sese karşı artan hassasiyet gibi belirtiler de vardır. Migren, her 5 kadından 1’ini ve her 15 erkekten 1’ini etkileyen yaygın bir sağlık durumudur. Migrenin kesin nedeni bilinmemektedir ancak beyindeki sinir sinyallerini, kimyasalları ve kan damarlarını geçici olarak etkileyen anormal beyin aktivitesinin sonucu olduğu düşünülmektedir.

Migrende aşağıdaki şu görülebiliyor:

  • Şakaklarda ağrı
  • Bir gözün veya kulağın arkasında ağrı
  • Mide bulantısı
  • Kusma
  • Noktalar veya yanıp sönen ışıklar görmek
  • Işığa ve/veya sese duyarlılık
  • Boyun ve omuz ağrısı
  • Kas ağrıları

Dirençli ağrılarda oldukça başarılı sonuçlar alınıyor

Migren hastalarında tedavi için farklı seçenekler kullanılmaktadır. 2018 yılında Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) tarafından onay verilen ve ülkemizde de daha sonra kullanılmaya başlanan 2 molekül, özellikle diğer koruyucu tedavi yöntemleri ile yeterince başarılı olunamayan migren hastalarında migren aşısı adıyla gündeme gelmiştir.

Ayda 4 günden fazla migren atağı yaşayanlar için uygun

Migren aşısı olarak bilinen ilaçlar migrenin oluş mekanizmasında rol oynayan kalsitonin gen ilişkili peptidi (CGRP) engelleyen antikorlar yoluyla etki göstermektedir.  Bu ilaçlar ayda 4 günden fazla migren ağrısı çeken hastalara önerilmektedir. Migren aşısı olarak bilinen ilaçlar deri altı enjeksiyon şeklinde kullanılmaktadır. Başlangıçta olası yen etkiler açısından doktor tarafından yapılması önerilir.  Aynı anda 2 enjeksiyon uygulanır. Daha sonra hastanın kendisi tarafından da aylık enjeksiyonlar şeklinde yapılabilmektedir. Tedavi süresi hastaya göre değişmekle birlikte, ortalama 6 ay kadardır.

Dikkat! Yedikleriniz beyninizi zehirleyebiliyor!

Dikkat! Yedikleriniz beyninizi zehirleyebiliyor!

Dikkat, dil, düşünme, problem çözme ve daha pek çok beyinsel işlev… Vücudumuzdaki tüm fonksiyonlarla etkileşen gizemli ve karmaşık bir organ olan beynin incelendiği çalışmalar, doğru beslenmenin beyin sağlığı üzerindeki etkilerini her geçen gün daha fazla ortaya koyuyor. Acıbadem Üniversitesi Nöroloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi ve Acıbadem Taksim Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Öğretim Üyesi Mustafa Seçkin “Bilimsel çalışmalarda, beyinde sinir dokularının iltihaplanması sonucunda Alzheimer hastalığına yatkınlığın arttığı gösterilmiştir. Bu iltihaplanmaya (kronik nöroenflamasyon) neden olan ana faktörlerden biri de yanlış beslenmedir” diyor. Dr. Öğretim Üyesi Mustafa Seçkin, sağlıklı bir beyin için öne çıkan besinleri ve ‘sessiz katil’ olarak adlandırılan etkenleri anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Adeta büyük bir fabrika gibi çalışan ve vücudumuzdaki tüm fonksiyonları kontrol eden insan beyninin 80 milyardan fazla sinir hücresinden (nöron) oluştuğunu biliyor muydunuz? Ya her bir nöronun diğer nöronlarla iletişim kurmak için milimetreden küçük kablolara benzeyen çok sayıda uzantılarının (aksonlar ve dendritler) olduğunu? Henüz gün yüzüne çıkarılamamış sayısız özelliği olan bu karmaşık ve gizemli organa yönelik bilim insanlarının çalışmaları hızla devam ederken, Acıbadem Üniversitesi Nöroloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi ve Acıbadem Taksim Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Öğretim Üyesi Mustafa Seçkin “Bu kadar karmaşık bir biyolojik yapının iyi çalışması için gerekli olan yapıtaşları bir-iki besinden sağlanamayacağı gibi, her bireyin ihtiyaç duyduğu beslenme şekli ve gıda takviyeleri de yaş, cinsiyet, aile öyküsü, hastalıklar hatta mesleği de göz önünde bulundurularak belirlenmelidir. Beyin sağlığı için doğru beslenme alışkanlığını düzenli egzersiz ve iyi bir uyku düzeni ile de desteklemedikçe yararı sınırlı olacaktır” diyor.

Acıbadem Üniversitesi Nöroloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi ve Acıbadem Taksim Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Öğretim Üyesi Mustafa Seçkin

Dr. Öğretim Üyesi Mustafa Seçkin

Gluten Alzheimer hastalığını tetikleyebiliyor!

Ülkemizde son yıllarda Alzheimer hastalarının sayısı artarken, bu artışın bir nedeninin de sağlıklı beslenme alışkanlıklarından uzaklaşılıp endüstriyel olan işlenmiş ürünlere yönelimin ve tarım ürünlerinde pestisit (böcek ilacı) kullanımının artması olduğunu belirten Dr. Mustafa Seçkin “Son yıllarda yapılan çalışmalar; beyinde sinir dokularının iltihaplanması (kronik nöroenflamasyon) sonucu Alzheimer hastalığına yatkınlığın arttığını, bunun ana nedenlerinden birinin de yanlış beslenme olduğunu, buğday, çavdar, yulaf gibi tahıllarda bulunan ‘gluten’ adı verilen bir proteinin kronik nörolojik enflamasyonda rol aldığını göstermiştir. Gluten özellikle genetiği değiştirilmiş buğday ile üretilmiş ve rafine edilmiş unlarda daha yoğun miktarda bulunurken, buğdayın anavatanı olan Anadolu’da üretilen Siyez, Karakılçık, Kavılca gibi buğday türlerinde daha düşük miktarda bulunmaktadır. Çölyak tanısı olmasa dahi bireylerin diyetlerinde gluten kısıtlamasına gitmeleri ve mümkünse ata tohumdan üretilmiş ve rafine edilmemiş unları tüketmeleri önerilmektedir” diyor.

Şeker, un, tuz üçlüsünden kaçının!

“Üç beyaz” olarak adlandırılan rafine edilmiş tuz, şeker ve un tüketiminin de Alzheimer hastalığı açısından riski artıran gıdalar olarak kabul edildiğini belirten Dr. Mustafa Seçkin “Beslenme yalnızca beynimize ve vücudumuza ‘yakıt’ sağlamak için yapılmamalı. Tıpkı kışın fosil yakıtları ile ısıtılan evlerde, sobadaki yanma işleminin “yan ürünlerini” içeren dumanların hava kirliliği oluşturarak bizleri zehirlemesi gibi bedenimize sunduğumuz kötü yiyeceklerin de bizleri doyurup “ısıtsalar” dahi ortaya çıkan yan ürünler aracılığı ile bedenimiz ve beynimiz için birer zehire dönüşebileceklerini unutmamak gerekir” uyarısında bulunuyor.

Bu yağlara ve işlenmiş ürünlere dikkat!

Yapılan çalışmaların; palm yağı, işlenmiş süt ürünleri ve kırmızı ette bulunan yağlar, hazır atıştırmalıklar ve kızartmalarda bulunan trans yağların oldukça zararlı olduğunu ortaya koyduğunu söyleyen Dr. Mustafa Seçkin; mısır yağı, ayçiçek yağı ve kanola yağı gibi linoleik asit içeren yağların da yüksek ısıda pişirildiğinde hücre hasarına neden olabildiğini vurguluyor. Dr. Mustafa Seçkin “Bu moleküller ‘Silent Killer’ yani ‘Sessiz Katil’ olarak da adlandırılmışlardır. Ayrıca, kızarmış ürünler, hazır gıdalar, patates cipsleri, hazır kekler, şekerli-kakaolu kremalar gibi pek çok üründe bu zararlı yağlar yoğun miktarda kullanılmaktadır” diyor. Alzheimer hastalarının beyinlerinin sağlıklı bireylere göre daha “asidik” yapıda olduğunu belirten Dr. Mustafa Seçkin, vücudun pH dengesini asidite lehine bozacak kırmızı et, doğal olmayan yemlerle beslenmiş çiftlik balığı, tahıl, alkol, gazlı ve şekerli içecekler ve enerji içeceklerinden de kaçınılması gerektiğini söylüyor.

Pause Sağlık, Pause Dergi

Beyin dostu besinler

Soğuk sıkım sızma zeytinyağı başta olmak üzere, deniz ürünleri, badem, fındık, ceviz, çiya tohumu, avokado ve semiz otu gibi omega-3 içeren besinlerin ise tam tersine Alzheimer hastalığı üzerindeki iyileştirici etkileri olduğuna ve unutkanlığı azalttığının kanıtlandığına dikkat çeken Nöroloji Uzmanı Dr. Mustafa Seçkin şöyle konuşuyor: “Mevsim sebze ve meyveleri, olta balığı, karnabahar, brokoli, lahana, sarımsak, soğan, zencefil, limon gibi ürünlerin özellikle tüketilmesi önerilmektedir. Sinir hücrelerinin fonksiyonlarını yerine getirebilmeleri için E ve D vitaminlerini ve B vitamin kompleksini içeren besinler günlük diyete dahil edilmeli, hekim önerisiyle gerektiğinde dışarıdan takviye olarak alınmalıdır.”

Kırmızı şarap efsanesi yanlış!

Toplumda ‘kırmızın şarabın Alzheimer hastalığına olumlu etkileri olduğu’ yönündeki düşüncenin ise yanlış olduğunu belirteren Dr. Mustafa Seçkin “Yapılan biyokimyasal çalışmalar; kırmızı şarapta bulunan resveratrol adlı maddenin antioksidan özelliklerinin olduğunu ancak insan vücudunda antioksidan etkilerin oluşabilmesi için günde 500 ila 2000 miligram resveratrol tüketilmesi gerektiğini göstermektedir. Bir kadeh kırmızı şarapta bir miligramın bile altında resveratrol bulunduğunu düşünürsek Alzheimer hastalığından koruyacak kadar antioksidan etki yaratacak dozlara çıkabilmek için günde 50-100 şişe şarap içilmesi gerekir ki böyle bir tüketim mümkün değildir. Dolayısı ile kırmızı şarabın düzenli olarak tüketilmesinin Alzheimer hastalığına karşı bilimsel olarak kanıtlanmış bir faydası yoktur” diyor. Nöroloji Uzmanı Dr. Mustafa Seçkin diyet planlaması yapılırken kişiye özel düzenlemelerin olması gerektiğini, tek bir diyet tipinin herkes için yararlı olamayacağı gibi, bulunulan coğrafyaya özgü yararlı besinlerin diyetisyenler ve gerekirse klinisyenler gözetiminde diyete eklenebileceğini söylüyor.