Yazılar

Zhuang Hong Yi: Renk, Çiçek ve Işığın Dansı

Zhuang Hong Yi

Röportaj: Melis Bayraktar

Çin kökenli, Avrupa’da yetişmiş çağdaş sanatçı Zhuang Hong Yi, pirinç kağıdından akrilik ve reçine katmanlarına uzanan eserlerinde doğa ile modern sanatın buluştuğu benzersiz bir evren yaratıyor. Sanatçının “iki dünya arasında” yolculuğu, renk ve formun sihirli uyumu üzerine söyledikleri, izleyiciyi hem görsel hem de ruhsal bir keşfe davet ediyor.

Zhuang Hong Yi

Çin’deki geleneksel eğitiminiz ve Hollanda’daki çağdaş sanat deneyiminiz eserlerinize nasıl yansıyor?

Sichuan Sanat Akademisi’nde aldığım eğitim, sabır ve tekrarın, her hareketi bir meditasyon hâline getiren disiplinini kazandırdı. Hollanda’daki Minerva Akademisi ise özgür ifade, deneysel yaklaşım ve çağdaş teknikleri öğretti. Bu iki dünyanın birleşimi eserlerimde, pirinç kağıdından çiçekleri katlarken Çin’in derin tekrar kültürünü, akriliklerle renkleri harmanlarken Avrupa’nın deneysel cesaretini hissettiriyor. Her bir çiçek, hem doğaya hem de sanat tarihine saygı duruşu; Mondriaan’ın geometrik cesaretiyle Monet’in ışık ve renk duyarlılığı arasında bir denge kuruyor. İzleyici bu birleşimi gördüğünde, iki kültürün bir araya gelerek oluşturduğu özgün ritmi hissedebiliyor.

Çiçekler eserlerinizde nasıl bir anlam taşıyor ve izleyiciye hangi duyguları aktarmayı amaçlıyorsunuz?

Çiçekler benim için yalnızca bir motif değil; doğa ve insan arasında bir köprü. Hollanda’daki lale tarlaları, doğanın büyüleyici düzenini ve geçici güzelliğini bana gösterdi. İzleyicinin eserlerimde mutluluk, dinginlik ve pozitif enerji hissetmesini istiyorum; her çiçek, kısa süreli bir kaçış ve estetik bir sükûnet sunuyor. Bu deneyim, izleyiciyi yalnızca gözlemci değil, eserle bütünleşmiş bir katılımcı hâline getiriyor. Galeride dolaşırken, adeta tam çiçek açmış bir bahçede yürüyormuş gibi hissediyorlar.

Zhuang Hong Yi

Eserlerin üretim süreci ve teknik yaklaşımınız hakkında neler paylaşabilirsiniz?

Başlangıçta çiçekleri tek tek kesip katlamak ve tuvale uygulamak eşimle birlikte yürüttüğümüz zahmetli bir süreçti. Bugün ekibimle birlikte, bu temel aşamayı tamamladıktan sonra renk kombinasyonları, reçine katmanları ve topografik formlarla derinlik yaratmaya odaklanıyoruz. Tipik bir çiçek yatağı eseri üç ayda tamamlanıyor; katlama aşamasında meditasyon hâkimken, boyama ve renk katmanlarıyla çalışırken adrenalin devreye giriyor. Bu süreç, sabır ve doğaçlamayı birleştirerek her eseri benzersiz kılıyor. Son yıllarda düz panellerin ötesine geçerek dalgalanan ve kıvrılan yüzeyler denemem, eserlerime üçüncü bir boyut kazandırdı ve izleyiciyle duygusal bağları güçlendirdi.

Renk ve ışığı eserlerinizde nasıl konumlandırıyorsunuz?

Renkleri ve ışığı, doğadaki sürekli değişimi ve yaşam döngüsünü yansıtacak biçimde kurguluyorum. Gradyanlar, optik dönüşümler ve katmanlı pigmentler, izleyicinin mekânda hareket etmesiyle farklı açılardan farklı deneyimler sunuyor; yağmurdan sonra güneş, kıştan sonra bahar, yin’den sonra yang… Her renk geçişi hem göz hem ruh için bir yolculuk. Bu yaklaşım, eserlerime adeta yaşayan bir ritim ve zaman duygusu katıyor.

Zhuang Hong Yi

Malzeme çeşitliliği ve ölçek seçimi eserlerinizin anlatımını nasıl etkiliyor?

Pirinç kağıdı, akrilik, reçine ve yoğun pigmentlerle deneyler yapmak, çiçeğin ve manzaranın hem fiziksel hem duygusal derinliğini artırıyor. Ölçek seçimi de önem taşıyor; büyük ölçek, izleyiciyle kurulan bağın yoğunluğunu artırıyor, fakat mekanla uyum her zaman öncelikli. Eserin mekânda doğal bir varlık gibi hissettirilmesi, izleyiciyle kurulan deneyimi güçlendiriyor.

Sanatınızda doğa ve yolculuk temaları nasıl bir rol oynuyor?

Doğayı sadece ilham kaynağı değil, aynı zamanda sürekli bir malzeme olarak görüyorum. Çin’de stüdyoda çalışmadığım zamanlarda dünyayı geziyor, İsviçre’nin dağlarında vakit geçiriyorum. Her yürüyüş, küçük bir çiçek veya gün batımı, renk ve form açısından eşsiz bir kaynak; doğa, eserlerimde hem tematik hem de estetik bir rehber.

Zhuang Hong Yi

Uluslararası izleyicilerden gelen tepkiler ve Türkiye deneyiminiz nasıldı?

Eserlerim çoğu zaman hemen anlaşılıyor; renkler ve formlar kendini ifade ediyor. Çevrimiçi bazı yorumlarda ise eserlerimin yapay zekâ ile üretildiği düşünüldü; ben bunu bir övgü olarak kabul ediyorum. Türkiye’de, Art Istanbul’da eserlerim birkaç kez sergilendi; Türk izleyicisinin estetik hassasiyeti, Osmanlı çini sanatından çağdaş tasarım anlayışına uzanan zengin mirasla birleştiğinde bana büyük ilham verdi. Çiçeklerin, renklerin ve ışığın diliyle kültürlerarası bir köprü kurmak heyecan verici. Gelecekte Türkiye’deki koleksiyonerler ve izleyicilerle yüz yüze buluşmayı ve bu görsel ruhsal deneyimi paylaşmayı sabırsızlıkla bekliyorum.

Eserlerinizin duygusal tonu ve gelecekteki evrimi hakkında neler söylemek istersiniz?

Neşe, dinginlik ve umut, eserlerimin bilinçli olarak seçilmiş duygusal tonları. Kaotik ve belirsiz bir dünyada izleyiciye kısa bir süreliğine de olsa negatif duygulardan uzaklaşma fırsatı sunmayı amaçlıyorum. Sanatçı olarak sürekli evrim geçiriyorum; geçmiş işlerime bakınca hem farklı hem de benzer olduklarını görebiliyorum. Gelecekte yeni fikirler, teknikler ve form arayışları sürecin doğal bir parçası olarak ortaya çıkacak; süreç zaten benim en büyük ilham kaynağım.

#ZhuangHongYi #ÇağdaşSanat #ContemporaryArt #ArtIstanbul #SanatRöportajı #KültürSanat #ModernArt #ArtCollector #SanatGündemi #RenkVeIşık

Cesare Catania: Sanatın Metaverse Yolculuğu

Röportaj: Melis BAYRAKTAR

Cesare Catania: Sanatın Metaverse Yolculuğu

İtalyan sanatçı Cesare Catania, geleneksel sanatın digital dünyayla kucaklaştığı bir evrende sınırları zorluyor. Eserleri, renk, form ve kompozisyonun bir araya geldiği bir dünyada izleyiciyi büyülüyor. Sanatçının soyut eserleri, figüratif detayları soyutlamak suretiyle duygusal bir deneyim sunuyor. Renklerin dansı, şekillerin ritmi ve soyut formların anlamı, izleyiciyi içine çeken bir yolculuğa çıkartıyor. Metaverse ile bu soyut dünyaların sınırları daha da genişliyor. Sanatçının eserleri, sanal dünyanın içinde de yeni bir boyut kazanıyor.

Cesare Catania ile sanatın sınırlarını keşfetmek isteyen herkes için ilham verici bir röportaj gerçekleştirdik.

Sanat hayatınız ne zaman ve nasıl başladı?

Sanat hayatım aslında benden habersiz çocukluk yıllarımda başlamıştı. Dedem keman sanatçısıydı. Klasik müziğin yaratıcılığına ve titizliğine karşı tutkum onun sayesinde başladı. 9 yaşımdayken piyano dersleri almaya başladım. Hem müzikal hem de figüratif sanata karşı her zaman bir tutkum oldu. Benim için ikisi birbirinden uzak ya da ayrı şeyler değildi o yıllarda bile. Hayatı algılayışım, kendimi eğlendirme arayışım genellikle kendi yarattığım küçük dünyaların içinde hikayecikler halinde belirdi önümde. Gördüğüm en küçük beni etkileyen şey günlerce hayalimde yaşattığım dünyaları mümkün kılıyordu. Anılarıma dâhil olan herkesin psikolojisi, karakterleri, düşünceleri, görünüşleri vb. birçok şey benim etkilenme ve beslenme alanlarım oldu.  Hayatımın dönüm noktasının bu süreçle başladığına inanıyorum. İlk kayda değer resmim 1995 yılına kadar uzansa da bu tutkumu 10 yılı aşkın bir süre önce mesleğe dönüştürmeye başladım. “Metaphysical Composition” – 2016, in “Artistic Composition” – 2016 , “The Dynamics of Movement” – 2016) , the “Vanity” ve diğer soyut ve sembolik olanlarda – 2014, “Flamingos in the Mirror” – 2015 – the “Tear” – 2012 gibi eserlerim ortaya çıktı.

Eserleriniz oldukça etkileyici bir dile sahip. Bize çalışmalarınızı ve tarzınızın oluşum sürecini anlatır mısınız?

1998 yılında mühendislik fakültesinde okumaya başladım. Ve burada perspektif ve aksonometri alanında uzmanlaştım. Bu bana tüm şekilleri basit üç boyutlu çokgenlere bölerek kendisini çevreleyen sorunları ve gerçekliği gözlemlemeyi öğretti. 144: Jazz Trio” – 2014, “Nice (A Tribute to Matisse and Chagall)” – 2015) ve katı ve eğrisel figürlerin zarif ve uyumlu bir şekilde yan yana gelmesiyle “Summer Readings (Tribute to Pierluigi Nervi)” – 2016 adlı eserlerim bu sayede çıktı ortaya. Yıllar içinde fotoğrafçılığa karşı da özel bir tutkum gelişti. Fotoğraf teknikleri ile oluşturulan yumuşak tonlamalar, ışık oyunları, çekim sırasında ve sonrasında elde edilen duygusal, dramatik ve şiirsel çalışmalara yoğunlaştım. Renk ve biçimsel bozulma gibi çeşitli teknikleri kullanarak soyut sanat örnekleri çıkartmaya başladım.

Bu süreçteki çalışmalarımda hiçbir sınırlamaya yer vermedim. Sanat sonsuzdur ve ifade biçimleri de sonsuzdur. O sebeple, ben sadece üretiyorum ve üretilen her eser kendi içinde kendi varlığını inşa ediyor.  İlhamımı yaşamın acı ve tatlı olan kendisinden ve evrenin bütünlüğünden, renklere olan aşkımdan alıyorum. Yaşam benim ilhamım.

Cesare Catania

Çalışmanız güçlü renklerden ve renk kontrastlarından oluşuyor. Belirli bir eserde hangi rengi kullanacağınıza nasıl karar veriyorsunuz?

Her düşüncenin, arzunun, bilginin, hislenmenin yani her şeyin bir rengi ve tonları var.  Ben, rengin algılanamaz olduğunu kabul edip, yine de ulaşmaya çalışma durumunun gerekliliğini estetik açıdan değerlendiriyor ve iki gerçeklik (renk – nesne) arasındaki en kısa mesafeyi arayarak, yeni bir gerçekliği gün yüzüne çıkarmaya çalışıyorum. Rengi yaşıyorum, arzuluyorum, hayal ediyorum, hissediyorum ve eserlerimle gün yüzüne çıkartıyorum. Dolayısı ile her eser kendi rengine kendisi karar veriyor diyebilirim.

Dijitalleşme ve teknolojiyle birlikte sanat dünyasının dinamiklerinde çok ciddi değişimlerle karşılaştık. Bu değişim rüzgârı eser üretimlerini de etkiledi. Kripto sanat, NFT eserler ve blockchain teknolojisi de bu değişimlerin en önemli örneklerinden oldu. Siz de “Artistic Metaverse” olarak adlandırdığınız bir metaverse sergi düzenlediniz? Nasıl oldu bu süreç?

Hepimizin Covid19 salgını nedeniyle evlere kapandığı Pandemi döneminde “Artistic Metaverse” adını verdiğim ilk Metaverse sergimi gerçekleştirdim. Davetlilerim herhangi bir çaba göstermeden, yalnızca kullandıkları sanal gerçeklik cihazları sayesinde, sergime katılıp, diledikleri tablomu kolayca satın alabildiler. Kendi aramızda bir söyleşi bile gerçekleştirdik. Mikrofon ve sohbet kutusu aracılığıyla eserlerim hakkında sohbet ettik. Bir sanatçı olarak en büyük arzularımdan biri sanat tarihinde ileride yazılacak bir değişime şahit olma arzusuydu. Bu arzumun karşılık bulduğunu gördüm. Ayrıca bu sergimin yeni nesil koleksiyoner ortaya çıkarmak konusunda farklı bir işlevi de oldu.

Harika! Benim de en merak ettiğim konuların başında NFT’lerin yükselişe geçmesi koleksiyonerlik kavramını nasıl etkilediğiydi.

Şöyle ki hayatını tamamen ekranda yaşayan, internetin var olduğu bir dünyada doğan, dijital madencilik yaparak zengin olan, alışverişini kripto parayla yapan, oyun evrenlerinde avatarına tasarım kıyafetler, silahlar, ayakkabılar alan ve bunlara ciddi paralar harcayan insanlarla; nerdeyse tamamen fiziksel dünyada yaşayan insanların yaşamı ele alış biçimleri, estetik zevkleri ve paraya bakışı haliyle birbirinden çok farklı. Tamamen fiziksel dünyada yaşayanların “fiziksel olmayan bir eseri ne yapacağım?” sorusunu yeni nesil “fiziksel bir eseri ne yapacağım?” olarak soruyor. Zira onların evleri, duvarları sosyal medya hesaplarında, ekranlarında. Bu yüzden belki de hiçbir zaman bir sanat eseri almayacaklardı. NFT ise onlar için bu ortamlarda sergileyebilecekleri, varlıklarını, kültürel birikimlerini gösterebilecekleri bir alan yarattı. Fiziksel koleksiyonerlikte de olan sahip olma, bunu paylaşma, kültürel statüsünü sergileme, sanatçının macerasına eşlik etme zevklerini NFT koleksiyonları üzerinde onlar da yaşamaya başladı. Böylece NFT hem sanatçının, sanat piyasasının hem de koleksiyonerlik kavramının gelişmesine, bir alan daha kazanmasına sebep oldu. Tanınmış, fiziksel sanat piyasasında önemli yerlerde olan sanatçıların bu piyasaya ilgi göstermesiyle de hibrit bir ortam oluşmaya başladı.

Cesare Catania

Peki sanatın gerçek değerinin NFT’ler ile belirlenip belirlenemeyeceği konusunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Dijital sanatın kripto paralar ile değerinin ölçülmesini doğru anlamak ve detaylandırmak için NFT teknolojisini doğru anlamak gerekiyor. Geçmişte olduğu gibi günümüzde de göreceli bir değere sahip sanat, NFT ile en azından sanatçının hak ettiği gerçek değeri elde etmesine olanak tanıyor. Gelecekte özgün bir sanat eserini NFT ortamında elinde tutmak ciddi bir kazanç sağlamada bir araç olarak değerlendirilebilir.

Gelecek için başka iş birlikleriniz ve projeleriniz var mı? Son dönem sergilerinden bahsedelim, şu an sanat tutkunlarını burada neler bekliyor?

Şu anda Venedik Bienali’nde, aynı anda hem fiziksel hem de dijital bir heykel olan son sanat eserimin açılışını yapıyorum. Bu Phygital Embrace Versiyonu.

Venedik Bienali ziyaretçileri heykelimi fiziksel bir versiyonda gözlemlemeye ya da artırılmış gerçeklikte onunla “oynamaya” karar verebilirler. Bu vesileyle, yine yapay zeka sayesinde, herkese benzersiz bir dijital kucaklaşma heykeli yapma ve bunu dijital sanat eserleri olarak benimle birlikte imzalama imkanı veren bir yazılım da geliştirdim. İnsanların sanatla oynarken nasıl eğlendiklerini ve sanatın demokratikleşmesinin, sanatsever olsun ya da olmasın, genel halk tarafından nasıl takdir edilen bir süreç olduğunu görmek harika.

Peki Türkiye’deki sanat ortamı hakkında ne düşünüyorsunuz?

Türkiye çok özel bir yer. Yakın zamanda Türkiye’de de sanatsal bir proje geliştirebilmeyi çok istiyorum.