Otel Temizlik Görevlilerinin Odanızda Görmek İstemediği Alışkanlıklar

Otel konaklamalarında temizlik görevlileri odaları düzenli ve ferah tutmak için yoğun emek harcar. Ancak bazı küçük misafir alışkanlıkları işleri zorlaştırabilir. İşte otel personelinin odanızda yapmamanızı dilediği davranışlar:

Eşyaları dağınık bırakmak: Kıyafetleri, şarj aletlerini ve kişisel eşyaları yatak veya yere bırakmak temizlik süresini uzatır.

Makyajı havlularla silmek: Fondöten ve maskara gibi kozmetik ürünler havlularda kalıcı lekeler bırakır. Oteliniz koyu renkli makyaj bezleri sunuyorsa onları tercih edin.

Islak havluları mobilyaya bırakmak: Nemli havlular kumaşlara zarar verir. Havluları banyoda bir arada tutmak en doğru yöntemdir.

Çöpleri gizlemek: Çöpleri çekmeceye veya yatağın altına sıkıştırmak yerine kutulara atın. Kutular dolduysa resepsiyondan ek poşet isteyin.

Yemek artıklarını bırakmak: Dolapta veya komodinde unutulan yiyecekler kokuya ve böcek sorununa yol açabilir. Çıkış öncesi mini buzdolabını ve çekmeceleri kontrol edin.

 

 

 

#OtelTemizliği #Konaklamaİpuçları #YolcuDeneyimi #OtelHijyeni #SeyahatAlışkanlıkları #GözenGüvenlik #Mossad #BagajKontrolü #HavayoluHaberleri #SeyahatGüvenliği

“Moda vitrinde değil, sokakta yaşıyor”

Londra sokaklarının özgür ruhunu aristokratik detaylarla buluşturan Rossi Barborossa, modaya yalnızca estetik değil, aynı zamanda hikâye anlatma gücü kazandırıyor. Viktorya zarafetini rock sahnesinin özgürlükçü tavrıyla harmanlayan tasarımcı, “The Unveiled Heritage” koleksiyonuyla geçmişe saygı duyan ama bugünü tutkuyla yaşayan bir moda vizyonu ortaya koyuyor. Onun için giysi, sadece bir görünüm değil; bir duygunun, bir anın ve bir isyanın sahneye taşınmış hali.
Röportaj: Ahu Çağdaş

Londra’nın moda kültürü, kişisel tarzınızı ve üretim biçiminizi nasıl dönüştürdü?
Londra insana bir rahatlık veriyor. Burada moda vitrinde değil, sokakta yaşıyor. Ben de kasmamayı öğrendim. Eskiden her şey çok mükemmel olmalıydı, şimdi biraz dağınık, biraz sokaktan gelme olmasını seviyorum.

Londra’da modacı olmanın avantajları ve dezavantajları sizce neler?
En güzel tarafı özgürsün. Rock ile Victorian’ı birleştirmek istesen, burada kimse garipsemez; aksine severler. Zor tarafı ise kalabalık olması. Sesini duyurmak için gerçekten çok çalışman gerekiyor.

“Bir zamanlar saraylarda fısıldanmış sırlar şimdi sokaklarda bağırılıyor” cümlesi sizin için ne ifade ediyor?
Eskiden o güzel danteller, kadifeler sadece saraylarda gizliydi. Ben diyorum ki neden şimdi sokakta olmasın? O gizli güzelliği alıp sokağa getirmek gibi.

Kadife, dantel ve zincir gibi zıt malzemelerle çalışırken hangi duygusal veya kavramsal çatışmayı anlatmak istiyorsunuz?
Biri çok yumuşak, biri çok sert. Ama hayat da öyle değil mi? Hem çok kırılganız hem de çok güçlüyüz. Ben o ikisini bir arada tutmayı seviyorum.

Yeni koleksiyonunuzun çıkış noktası nedir?
Eski bir Viktorya fotoğrafı gördüm; çok asil ama biraz hüzünlü bir kadın. Dedim ki acaba bu kadın bugün yaşasaydı nasıl giyinirdi? Oradan başladı her şey. Koleksiyonun adı “The Unveiled Heritage”. Rossi Barborossa

Bu koleksiyonda sizi en çok etkileyen dönem, müzik türü veya kültürel referans hangisiydi?
70’ler Rock sahnesi ve Viktorya dönemi portreleri. Ama bağıran değil, daha duygusal tarafı. Bowie gibi hem zarif hem özgür olanlar. Zaten rock müziği çok severim; birçok rock yıldızı da Los Angeles’tan arkadaşım.

Londra sokak modasıyla aristokratik detayları birleştirmek sizin için nasıl bir denge kurmak anlamına geliyor?
Çok düşünmeden aslında. Çok süslü bir korsenin içine bir anda spor bir detay saklıyorum. Sürprizi seviyorum.

“Şerefli bir geçmiş ve isyankâr bir ruh” tanımı, koleksiyonun ruh halini nasıl yansıtıyor?
Geçmişine saygısı olan ama kendi yolundan giden biri gibi. Ne orayı unutuyor ne de orada takılı kalıyor. Biraz nostaljik ama bugünü de seven.

Rock estetiğiyle geleneksel zanaatı birleştirirken sürdürülebilirlik sizin için ne kadar önemli?
Çok önemli. Ben çabuk tüketilen şeyler yapmak istemiyorum. Bir ceket uzun yıllar giyilsin istiyorum. Kumaşlarımın çoğunu Londra’daki eski kumaşçılardan, kalan stoklardan buluyorum.

Londra’ya taşındıktan sonra kişisel stilinizde ne gibi dönüşümler yaşadınız?
Ben çocukluğumdan beri buradayım, o yüzden fazla bir şey değişmedi diyebilirim. Stil hep içimdeydi, Londra sadece onu daha rahat yaşamama izin verdi.

Giysi sizin için sadece estetik mi, yoksa bir hikâye anlatma biçimi mi?
Benim için bir hikâye anlatmak gibi. Sadece güzel görünmek değil, o gün nasıl hissettiğini de anlatıyor.

Rossi Barborossa

Defile veya sunumlarda dramatik atmosfer yaratmak sizin için neden önemli?
Çünkü kıyafet tek başına yetmiyor. Onu bir hisle, bir müzikle verince insanlar kalpten anlıyor. Müzik çok önemli.

Önümüzdeki dönemde “Rock Victorian” anlayışını hangi yeni biçimlerde geliştirmeyi planlıyorsunuz?
Daha yumuşak, daha herkesin kendinden bir şey bulabileceği bir yere gitmesini istiyorum. Daha cinsiyetsiz kesimler, daha rahat formlar ve biraz da parfüm tarafı. Koku da bu hikâyenin bir parçası çünkü.

Londra modasının küresel sahnedeki rolünü nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bence Londra fikirlerin çıktığı yer. Herkes bir şey satmaya çalışırken, Londra hâlâ hayal kurduruyor.

Bu koleksiyonun duygusal tonu nedir: öfke, nostalji, özgürlük, yoksa hepsi birden mi?
İçinde hepsi var biraz. Biraz özlem, biraz iç çekiş ama en sonunda büyük bir özgürlük hissi. Hüzünlü başlayıp mutlu biten bir şarkı gibi.

#RossiBarborossa #TheUnveiledHeritage #RockVictorian #LondraModa #SürdürülebilirModa #ViktoryaZarafeti #SokakModası #ModaRöportajı #ÖzgürStil #AristokratikDetaylar #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #AhuÇağdaş #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

“Asıl mesele daha fazla yerde olmak değil, bıraktığımız mirasın kalıcı olmasıdır”

Türk mutfağının köklü mirasını modern dokunuşlarla geleceğe taşıyan Mehmet Akdağ, 7 Mehmet markasıyla yalnızca Antalya’nın değil, Türkiye’nin gastronomi sahnesinde de özel bir yere sahip. Dedesi Mehmet Akdağ’ın Atatürk’ün sofralarında başlayan hikâyesini bugün uluslararası arenaya taşıyan Akdağ, mutfağı bir kültür, bir hafıza ve bir miras olarak görüyor. Onun için yemek sadece tat değil; geçmişten geleceğe aktarılan bir duygu, bir kimlik ve bir hikâye.

7 Mehmet’in başarısı, yıllardır aynı özenle korunan imza reçetelerden, yerel üreticilerle kurulan güçlü bağlardan ve mutfakta disiplinle yoğrulmuş bir kültürden geliyor. Mehmet Akdağ, “Bizim için ateş sadece ocak değil, nesilden nesile taşınan bir emanet” diyerek bu mirası anlatıyor. Bugün Antalya’dan İstanbul’a, pop-up etkinliklerden uluslararası sahnelere uzanan yolculuk, Türk mutfağının dünyada hak ettiği değeri kazanması için atılmış güçlü bir adım.

Röportaj: Sermet Severöz

Bodrum’da şube açma fikri nasıl doğdu? Bu kararı

7 Mehmet’in hikâyesi nasıl başladı? Bu ismin ardındaki anlam nedir?

Dedem Mehmet Akdağ, Atatürk’ün baş aşçısı olarak görev yapan Hacı Hasan Usta’nın yanında yetişir; yöresel mutfağın inceliklerini, mutfak disiplinini ve işine duyulan saygıyı ondan öğrenir. Bir müşterinin tabağından saç çıkması üzerine Hacı Hasan Usta tüm çalışanların saçlarını kestirir ve o sırada dedemin alnındaki, eski Türkçede “7” anlamına gelen yara izini fark eder. O günden sonra ona “7 Mehmet” diye seslenmeye başlar.

Dedem ile ustası Hacı Hasan’ın birlikte hazırladığı en özel sofralardan biri ise Atatürk’ün 18 Şubat 1935’teki Antalya ziyaretidir. Mevsimi dışında büyük emekle bulunan taze fasulyelerle hazırlanan yemek Atatürk’ün beğenisini kazanmış, bu olay dedemin kariyerindeki dönüm noktasıdır.

Ardından 1937 yılında Balıkçı Hali’nde ilk lokantasını açar. İlk kömür ateşini de yine ustası Hacı Hasan yakar. Mutfağımızda devam eden ateşi yalnızca bir ocak değil, nesilden nesile taşınan bir emanet olarak görüyoruz. O ilk günün ruhunu ve emeğini yaşatmaya çalışıyoruz.

Bodrum’da şube açma fikri nasıl doğdu? Bu kararı

Antalya’nın gastronomi kültürü restoranın kimliğini nasıl şekillendirdi?

Antalya’nın gastronomi kültürü 7 Mehmet’in kimliğinin temelini oluşturuyor. Menümüzdeki birçok lezzeti bu şehrin mutfağından, ürünlerinden ve alışkanlıklarından ilham alarak geliştirdik. Bugün imza reçetelerimizin yaklaşık % 70’inde Antalya’nın izini görmek mümkün. Dolayısıyla Antalya bizim için sadece restaurantımızın bulunduğu şehir değil, mutfağımızın da önemli bir parçası.

Türkiye’nin gurme dünyasında 7 Mehmet’i diğerlerinden ayıran unsur sizce nedir?

Bizim için iyi ürün her şeyin başında geliyor. Taze ve doğru ürünü kullanmak, insanların bildiği lezzetleri korumak, yıllardır değişmeden gelen kendi reçetelerimizi ve imza lezzetlerimizi yaşatmak önemli. 7 Mehmet’i farklı kılan da bu anlayışın yıllardır devam etmesi.

Bodrum’da şube açma fikri nasıl doğdu? Bu kararı

Menüde “mutlaka tadılmalı” dediğiniz özel lezzetler hangileri?

Kabak Tatlısı kesinlikle listenin başında olur. Pilav çeşitlerimizden mutlaka birini, hatta mümkünse birkaçını tatmalarını isterim. Beyaz üzüm yaprağı da benim önereceğim lezzetlerden biri. Bunlar 7 Mehmet’i tanımak için güzel bir başlangıç olur.

İnsanlar 7 Mehmet’i popüler olduğu için mi, yoksa lezzetleri için mi tercih ediyor?

Ben insanların 7 Mehmet’i öncelikle lezzetleri için tercih ettiğini düşünüyorum. Popülerlik zaman içinde oluşabilir ama bir misafirin tekrar tekrar gelmesini sağlayan şey sofrada yaşadığı deneyimdir. Bizim için de asıl önemli olan, yıllardır aynı özeni ve lezzeti koruyabilmek.

Mehmet Akdağ Bodrum’da şube açma fikri nasıl doğdu? Bu kararın ardında ne tür bir vizyon vardı?

Aslında Bodrum’da bir 7 Mehmet şubesi açmadık. DAHA, benim bireysel olarak mutfakta daha iyisini, daha doğrusunu ve daha lezzetlisini arama çabamdan doğan bir marka. Merak ettiğim, öğrenmek istediğim ve denemek istediğim çok şey var. Ben mutfakta da hiçbir zaman “tamam, artık oldu” demiyorum. Her zaman geliştirilecek, öğrenilecek ve üzerine düşünülecek bir şey olduğuna inanıyorum. DAHA da benim için bu bakış açısını temsil ediyor.

Şubeleşme süreci devam edecek mi, yoksa butik kalmak mı öncelikli hedefiniz?

Şu anda 7 Mehmet olarak Antalya ve İstanbul’da varız. İstanbul’la birlikte Türkiye’de iki noktada 7 Mehmet’i temsil ediyoruz. Her iki noktada da aynı mutfak anlayışını ve kaliteyi korumaya özen gösteriyoruz. DAHA’da ise daha butik bir anlayışla ilerlemeyi tercih ediyorum.

Mehmet Akdağ

Bodrum’daki menü Antalya’dakinden farklı mı? Bölgesel tatlara göre uyarlama yaptınız mı?

Evet, Bodrum’daki menü Antalya’daki menüden bazı farklılıklar taşıyor. DAHA’nın mutfak kimliği, güçlü bir mutfak hafızası ve yıllara dayanan birikim üzerine kurulu. Menü oluştururken de ürünü dinlemeye önem veriyoruz; nasıl yetiştiğini, nasıl işlenmek istediğini ve en doğru şekilde nasıl pişeceğini anlamaya çalışıyoruz. Bu nedenle Bodrum’da bulunduğumuz bölgenin ürünlerini ve yerel tatlarını da menüye dahil ediyoruz. Ürünü zorlamadan, kendi doğallığı ve samimiyeti içinde ifade etmeye çalışıyoruz.

Menüde yerel üreticilerden alınan malzemelere ne kadar yer veriyorsunuz?

Menümüzde yerel üreticilerden temin ettiğimiz ürünlerin oranı yaklaşık % 50. Bu hikâyeyi eksiksiz anlatabilmek için Türkiye’nin farklı bölgelerinden, işini özenle ve dürüstlükle yapan üreticilerle çalışıyoruz. Özellikle Akdeniz bizim için önemli. Yıllardır birlikte çalıştığımız tedarikçilerimiz sayesinde her ürünün nereden geldiğini, nasıl üretildiğini ve hangi emeği taşıdığını biliyoruz. Bu yakın ilişki, mutfağımızın karakterini oluşturan en önemli unsurlardan biri.

Mehmet Akdağ

Türkiye’de yükselen gurme trendlerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Her yeni trendin bizim damak zevkimize uyduğunu düşünmüyorum. Türk mutfağının kendine ait bir lezzet anlayışı var. Yeni şeyler denemek güzel ama bunu kendi damak zevkimizden ve mutfak kültürümüzden uzaklaşmadan yapmak gerektiğine inanıyorum.

Sizce bir restoranın başarısında vizyon mu, lezzet mi daha belirleyici?

Lezzet. Vizyon size bir yön gösterebilir ama bir misafirin tekrar gelmesini sağlayan şey öncelikle sofrada aldığı lezzettir.

Mehmet Akdağ

 

7 Mehmet mutfak ekibinde nasıl bir kültür ve disiplin hakim?

Mutfağımızda Antalya kültürünün, çocukluğumuzdan gelen lezzetlerin ve Türk mutfağına ait alışkanlıkların önemli bir yeri var. Bu alışkanlıklarla büyümüş, bu mutfağı benimsemiş ve yaptığı işten keyif alan bir ekiple çalışıyoruz. Ekibimiz büyürken de bu anlayışın devam etmesine önem veriyoruz.

Yemek sizin için sadece tat mı, yoksa bir duygu aktarımı mı?

Yemek benim için geçmişten geleceğe aktarılan bir kültür. Aynı zamanda bir tat hafızası. Çocukluğumuzdan gelen lezzetleri bugün yeniden sunarken, o tatların hafızamızda bıraktığı duyguyu da yaşatmak istiyoruz. Bir yemeğin yıllar sonra aynı tadı hatırlatabilmesi benim için çok değerli.

Mehmet Akdağ

7 Mehmet’in uluslararası arenada yer alma planları var mı?

Evet, var. Zaten yaklaşık 15 yıldır uluslararası arenada yer alıyoruz. Yılda 1-2 kez gerçekleştirdiğimiz Pop-up’larla farklı ülkelerde Türk mutfağını, Antalya’yı ve 7 Mehmet’i temsil ediyoruz. İstanbul’la birlikte kurumsal yapımızı da daha sağlam bir noktaya getirdik. Uluslararası alanda daha fazla yer almak bizim için önemli, bunun altyapısını doğru şekilde ve kendi mutfak anlayışımızı koruyarak planlıyoruz.

Önümüzdeki yıllarda 7 Mehmet’i nerede görmek istiyorsunuz: daha çok şehirde mi, yoksa daha derin bir hikâyede mi?

Şu anda 7 Mehmet olarak bizim için ulaşabileceğimiz noktaların önemli bir bölümüne geldik. Bundan sonraki süreçte daha fazla şehirden çok, yaptığımız işi gastronomi anlamında derinleştirmek istiyorum. Babamın ve dedemin yıllar boyunca oluşturduğu bu mirasın sadece bugünle sınırlı kalmasını değil, gastronomi tarihinde kalıcı bir yer edinmesini istiyorum. Yıllardır aktarılan bu kültürü, reçeteleri ve birikimi kayıt altına almak da bu yüzden önemli. 7 Mehmet Yemek kitabı da bu mirasın gelecek nesillere aktarılması için attığımız adımlardan biri. Bizim için asıl mesele daha fazla yerde olmak değil, yaptığımız işin ve bıraktığımız mirasın kalıcı olması.

#PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #AhuÇağdaş #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

#7Mehmet #MehmetAkdağ #TürkMutfağı #AntalyaGastronomi #GastronomiMirası #Lezzet #GurmeDeneyim #GastronomiTurizmi #DAHA #GastronomiHaberi #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #AhuÇağdaş #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

“Sanat farklılıkların içinden bağ kurar”

Bellek, göç ve kimlik üzerine disiplinlerarası üretimleriyle dikkat çeken ressam Şerivan Tutuş, “Sesin Hafızası” sergisiyle sanatseverleri müzik ve resim arasında kurduğu özgün bağa davet ediyor. Ahmet Kaya’dan Mozart’a uzanan geniş müzik seçkisini resimlerle yeniden yorumlayan sanatçı, bireysel hafızanın toplumsal hafızayla kesiştiği noktaları görünür kılıyor. Bergson’un bellek anlayışından ilham alan Tutuş, sanatın yalnızca kaydetmek değil, dönüştürmek ve ortak duygular yaratmak için güçlü bir alan olduğuna inanıyor.

Şerivan Tutuş

“Sesin Hafızası” sergisinde belleği merkeze alıyorsunuz. Sizce sanat, bireysel ve toplumsal hafızayı nasıl dönüştürüyor?

Ben belleği sabit bir şey olarak görmüyorum. Yaşadığımız bir olay, yıllar sonra aynı şekilde hatırlanmıyor; içinde bulunduğumuz zamana, yaşadıklarımıza ve hatta o anki ruh hâlimize göre yeniden şekilleniyor. Bergson’un düşüncesinde beni etkileyen taraflardan biri de bu. Geçmiş aslında tamamen geride kalmıyor, bugünün içinde yaşamaya devam ediyor.

Sanatın burada dönüştürücü bir tarafı olduğunu düşünüyorum. Çünkü sanat yaşadığımız şeyi sadece kaydetmiyor, ona yeniden bakmamızı sağlıyor. Bazen kişisel bir anı, başka bir insanın deneyimiyle karşılaştığında ortak bir duyguya dönüşebiliyor. Benim için resim de biraz böyle bir alan; kendi hafızamdan yola çıkıyorum ama iş, izleyiciyle karşılaştığında artık sadece bana ait olmaktan çıkıyor.

22 müzik eserini resimlerle yeniden yorumladınız. Müziğin görsel dile dönüşümünde sizi en çok zorlayan veya heyecanlandıran süreç neydi?

Ben müziği resmetmeye çalışmadım aslında. Bir melodinin nasıl göründüğünü aramaktan çok, onu dinlerken bende neyin harekete geçtiğine baktım. Çünkü aynı müzik iki farklı insanda tamamen farklı çağrışımlar yaratabilir.

Bazen bir ses bana bir mekânı, bazen bir insanı, bazen de yıllardır hatırlamadığım bir duyguyu çağrıştırabiliyor. Resim o ilk karşılaşmadan sonra oluşmaya başlıyor. En heyecanlı tarafı da bu; resme başladığımda nereye varacağını her zaman bilmiyorum.

Ses geçici, resim ise daha kalıcı bir alan. Ben biraz bu ikisinin arasındaki ilişkiyle ilgileniyorum. Müziğin bende bıraktığı şeyi tuval üzerinde tutmaya çalışırken aslında müziği değil, onun bende oluşturduğu yankıyı resmediyorum.

Göç ve aidiyet temaları eserlerinizde önemli bir yer tutuyor. Bu kavramları sanatınızda nasıl somutlaştırıyorsunuz?

Göç benim için yalnızca bir yer değiştirme meselesi değil. İnsan bir yerden ayrıldığında aslında orayı tamamen geride bırakmıyor. Sesleri, alışkanlıkları, insanları, anıları ve bazen hiç fark etmediği küçük ayrıntıları da yanında taşıyor.

Aidiyet duygusunu da bu yüzden tek bir yere bağlı düşünmüyorum. İnsan zaman içinde birden fazla yere, insana veya kültüre ait hissedebilir. Hatta bazen hiçbir yere tam olarak ait olmadığını düşündüğü bir dönemde, kendi içinde başka bir aidiyet kurabilir.

Resimde bunu doğrudan anlatmak yerine daha çok katmanlarla, boşluklarla ve renklerle hissettirmeye çalışıyorum. Çünkü göçün ve aidiyetin bende karşılığı biraz da bu: bir yere ait olurken aynı anda başka bir yerin izini taşımak.

Bergson’un bellek anlayışından ilham aldığınızı söylüyorsunuz. Felsefi düşünceyi sanat pratiğinizde nasıl dahil ediyorsunuz?

Felsefeyi resmin üzerine sonradan eklediğim teorik bir bilgi olarak görmüyorum. Daha çok bana soru sorduran bir alan. Bir düşünce beni etkilediğinde, onu açıklamaya çalışmak yerine resmin içinde araştırmayı tercih ediyorum.

Bergson’un zaman ve bellek üzerine düşünceleri de benim için böyle oldu. Geçmiş gerçekten geride kalan bir şey mi? Bir anıyı bugün hâlâ taşıyorsam, o anı gerçekten geçmişte mi kalmış oluyor? Bu sorular benim için çok önemli.

Dolayısıyla felsefe bana hazır cevaplar vermiyor; aksine resmi üretirken daha fazla soru sormama neden oluyor. Sanat pratiğimde felsefenin yeri biraz da burada.

Ahmet Kaya’dan Mozart’a uzanan müzik seçkisiyle farklı kültürleri bir araya getiriyorsunuz. Sizce sanat, kültürler arasında nasıl bir köprü kuruyor?

Bence sanatın en güçlü taraflarından biri, aynı dili konuşmadan da birbirimizi anlayabilmemizi sağlaması. Bir şarkının sözlerini anlamayabilirsiniz ama o şarkının hüznünü, ritmini veya taşıdığı duyguyu hissedebilirsiniz.

Bu seçkide de farklı coğrafyalardan ve müzikal geleneklerden eserleri bir araya getirirken sadece kültürel bir çeşitlilik yaratmak istemedim. Daha çok farklı insanların benzer duygularla nasıl karşılaşabildiğini göstermek istedim. Özlem, yas, umut, ayrılık gibi duyguların bir coğrafyası yok.

Ben sanatın kültürleri birbirine benzeterek değil, farklılıkların içinden bir bağ kurarak köprü oluşturduğunu düşünüyorum.

Ziyaretçiler QR kodlarla müzikleri dinleyebiliyor. Bu görsel-işitsel deneyim, sanatın algılanmasını nasıl değiştiriyor?

Burada izleyicinin yalnızca resme bakmasını değil, resmin çıkış noktasına da yaklaşmasını istedim. Çünkü her resmin arkasında bir ses var ve o sesi duyduğunuzda eserle ilişkiniz değişebiliyor.

Ama QR kodları bir açıklama gibi düşünmedim. “Bu resmi anlamak için bu müziği dinlemelisiniz” demiyorum. Tam tersine, müziği dinleyen kişinin kendi hafızasının da devreye girmesini istiyorum.

Benim o müzikte hissettiğimle izleyicinin hissettiği aynı olmak zorunda değil. Hatta aynı olmaması daha güzel. Çünkü o noktada eser, benim hafızamdan çıkıp başka bir insanın hafızasında yeniden oluşmaya başlıyor.

Şerivan Tutuş

Uluslararası üretim pratiğinizin yeni halkası olan bu sergi, sizin için nasıl bir dönüm noktası?

Ben bu sergiyi önceki çalışmalarımın devamı ama aynı zamanda farklı bir yere açılması olarak görüyorum. “Köklerin Göçü”, “Göçün Hafızası” ve “Zamanın Döngüsünde” gibi çalışmalarımda göç, kimlik ve bellek üzerinden ilerledim. Zaman içinde müzik ve performans da üretimimin daha güçlü bir parçası hâline geldi.

“Sesin Hafızası”nda ise bu meselelerin hepsi ses üzerinden yeniden karşıma çıktı. Bu nedenle benim için bir tekrar değil, bir dönüşüm noktası.

Farklı ülkelerde üretmek de bana şunu öğretti: İnsan mekân değiştirdiğinde yalnızca çevresi değişmiyor, kendisiyle kurduğu ilişki de değişiyor. Ama bazı duygular bütün bu değişimlerin içinden geçerek devam ediyor. Sanırım ben artık biraz daha o devamlılığın peşindeyim.

Şerivan Tutuş

Sizce sanat, günümüz toplumunda en çok hangi boşluğu dolduruyor?

Bence sanatın bugün doldurduğu en önemli boşluk, insanın durabilmesi ve kendisiyle karşılaşabilmesi için bir alan açması.

Çok hızlı yaşıyoruz ve sürekli bir şeylere maruz kalıyoruz. Görüntüler, sesler, haberler, bilgiler… Bütün bunların arasında insanın kendi iç sesini duyması zorlaşıyor.

Sanatın bunu değiştirebileceğini düşünüyorum. Bir resmin karşısında birkaç dakika durmak, hiçbir şey tüketmeden sadece bakmak bile önemli bir deneyim. Ben sanatın insana ne düşünmesi gerektiğini söylemesinden çok, kendi sorularını sorabileceği bir alan açmasını değerli buluyorum.

Kendi kişisel hafızanız ve yaşam deneyimleriniz, eserlerinizde nasıl bir iz bırakıyor?

Elbette çok güçlü bir iz bırakıyor. Yaşadığım coğrafya, çocukluk, karşılaştığım insanlar, farklı şehirlerde ve ülkelerde bulunmak, duyduğum müzikler… Bunların hepsi farkında olsam da olmasam da üretimimin içine giriyor.

Ama kişisel hikâyemi olduğu gibi anlatmak istemiyorum. Çünkü o zaman resim yalnızca benim geçmişime ait olur. Benim için daha önemli olan, kişisel bir deneyimin başka bir insanda da karşılık bulabilecek bir duyguya dönüşmesi.

Bir anıyı resme aktarırken aslında anının kendisini değil, bugün bende bıraktığı izi araştırıyorum. Çünkü hafıza da zaten zaman içinde değişiyor. Belki resim de benim için o değişimin kaydını tutuyor.

“Sesin Hafızası”ndan sonra üretim pratiğinizde hangi yeni temaları veya disiplinleri keşfetmeyi planlıyorsunuz?

Sesin Hafızası benim için müzik ve resim arasındaki ilişkinin son noktası değil. Aksine, yeni sorular açtı. Özellikle sesin beden üzerindeki etkisini daha fazla araştırmak istiyorum.

Çünkü ses sadece kulağımıza ulaşmıyor; bazen bedenimiz bir müziğe biz fark etmeden tepki veriyor. Bu nedenle performans, resim, ses ve izleyicinin deneyimini daha fazla bir araya getirebileceğim çalışmalar yapmak istiyorum.

Bir de hafızanın yalnızca geçmişle değil, gelecekle olan ilişkisini düşünmeye başladım. Geçmişimizi taşıyarak nasıl bir gelecek kuruyoruz? Sanırım bundan sonraki üretimlerimde bu soru beni biraz daha takip edecek.

Şerivan Tutuş

 

#ŞerivanTutuş #SesinHafızası #Sanat #Bellek #Göç #Kimlik #Resim #Müzik #Sergi #SanatHaberi #PauseDergi #PauseTv #PauseJournal #AhuÇağdaş #PauseMedya #PauseSağlık #PauseSanat #PauseSpor #Hanedancity

Küresel Gıda Hedeflerinde İlerleme Yetersiz

Küresel Gıda Sistemleri Geri Sayım Girişimi’nin yeni araştırması, 197 ülkenin gıda güvenliği, çevre ve sürdürülebilirlik hedeflerinde ilerlemenin sınırlı kaldığını ortaya koydu. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), Johns Hopkins Üniversitesi, Cornell Üniversitesi ve GAIN iş birliğiyle yürütülen çalışma, 2030 hedeflerinin mevcut hızla yakalanamayacağını gösteriyor. TÜGİS Yönetim Kurulu Başkanı Kaan Sidar, hızlı hareket edilmesi halinde hedeflerin 2050’ye kadar yakalanabileceğini vurguladı.

Küresel Gıda Hedeflerinde Durum

  • Araştırma, beslenme ve sağlık, çevre ve doğal kaynaklar, geçim kaynakları, yoksulluk ve eşitlik, yönetim ve dayanıklılık olmak üzere beş ana alanda 44 göstergeyi değerlendirdi.
  • 22 göstergede ilerleme kaydedilirken, 15 göstergede değişim olmadı, 7 göstergede ise kötüleşme görüldü.
  • Olumlu gelişmeler: suya güvenli erişim, tarımsal verimlilik, kamu yönetiminin etkinliği.
  • Olumsuz gelişmeler: pestisit kullanımı, ultra işlenmiş gıda satışları, gıda güvencesizliği ve sera gazı emisyonları.

Öne Çıkan Ülkeler

  • Japonya, Kanada ve İzlanda küresel hedeflere en çok yaklaşan ülkeler arasında.
  • Afrika’nın 16 kriterde her yıl %20’nin üzerinde iyileşme sağlaması gerekiyor.
  • Avrupa’da ise ihtiyaç duyulan iyileşme oranları daha düşük seviyede.

Türkiye’nin Avantajı

TÜGİS Başkanı Kaan Sidar, Türkiye’nin güçlü tarımsal üretim kapasitesi ve gıda sanayisindeki uzmanlığının önemli bir avantaj sağladığını belirtti. Uzun vadeli politikalarla desteklendiğinde Türk gıda sanayisinin iklim, tedarik ve fiyat dalgalanmalarına karşı daha dayanıklı hale gelebileceğini ifade etti.

Zirve Gündemi

Araştırmanın sonuçları, 12. Sürdürülebilir Gıda Zirvesi kapsamında 24 Aralık’ta Swissôtel The Bosphorus’ta tartışılacak. Zirvede iklim krizi, gıda israfı, sürdürülebilir üretim, rejeneratif tarım ve tedarik zincirindeki dönüşüm gibi başlıklar ele alınacak.

 

#GıdaGüvenliği #SürdürülebilirGıda #KüreselHedefler #FAO #GAIN #TÜGİS #İklimKrizi #GıdaSanayi #GıdaZirvesi #GıdaHaberleri

Küflü Ekmek Sağlığa Neden Zararlı?

Gıda güvenliği uzmanlarına göre ekmeğin bir diliminde küf görülmesi, tüm somunun bozulmuş sayılması için yeterli. Çünkü küf sporları ve kökleri ekmek gibi gözenekli yiyeceklerde hızla yayılır ve görünmez olsa bile sağlığı tehdit edebilir.

Küflü Ekmek Neden Tehlikeli?

Küf lekeleri yalnızca görünen kısmı işaret eder; sporlar ekmeğin diğer dilimlerine de yayılmış olabilir. Küflü ekmek tüketmek mide bulantısı, kusma, baş ağrısı, öksürük ve ateş gibi sağlık sorunlarına yol açabilir.

Ekmeği Doğru Saklama Yöntemleri

Marketten alınan ekmek oda sıcaklığında 2–4 gün güvenlidir.

Serin ve kuru ortamda saklamak raf ömrünü bir haftaya kadar uzatır.

Buzdolabında saklamak raf ömrünü 7–14 gün artırabilir, ancak dokusunu sertleştirebilir.

Ekmeği hava geçirmez poşet veya kapta saklamak küf riskini azaltır.

Dilimlenmemiş ekmek daha uzun süre dayanır.

Ekmeği Dondurarak Raf Ömrünü Uzatın

Ekmeği iki kat streç filmle sarıp hava geçirmez poşetle dondurmak, üç aya kadar tazeliğini korur. Çözdürme sonrası kısa süre fırında ısıtmak ekmeğin orijinal dokusunu geri kazandırır.

 

#GıdaGüvenliği #KüflüEkmek #Mutfakİpuçları #GurmeHaber #SağlıklıYaşam #EkmekSaklama #GıdaKoruma #MutfakTrendleri #TazeEkmek #GıdaHaberleri

Dünyanın İçki Kültürlerinde Kaçınmanız Gerekenler

 

Seyahat ederken yerel içki kültürünü bilmek, hem saygı göstermek hem de yanlış anlaşılmalardan kaçınmak için önemlidir. Her ülkenin kendine özgü içki adabı vardır ve bu kuralları bilmeden hareket etmek, sizi garip bir duruma düşürebilir. İşte yurt dışında sıkça yapılan 7 içki hatası:

Öğleden Sonra Kapuçino – İtalya

İtalya’da kapuçino sabah içeceği olarak kabul edilir. Saat 11’den sonra kapuçino sipariş etmek hoş karşılanmaz. Bunun yerine espresso veya macchiato tercih edilmelidir.

Kadehleri Tokuşturmak – Macaristan

Macaristan’da bira bardaklarını tokuşturmak geleneksel olarak hoş karşılanmaz. Bu alışkanlık, 1849’daki Avusturya zaferiyle ilişkilendirilir. Şarap veya kokteyl için sorun olmasa da, bira içerken bardak tokuşturmayın.

Kendi İçkinizi Doldurmak – Japonya ve Güney Kore

Bu ülkelerde kendi içkinizi doldurmak görgü kurallarına aykırıdır. Başkalarının sizin için doldurmasını beklemeli, siz de onların içkilerini doldurmalısınız. Güney Kore’de yaşlılarla içki içerken iki elle tutmak ve yudum alırken vücudu çevirmek saygı göstergesidir.

Göz Teması Kurmamak – Danimarka ve Almanya

Kadeh kaldırırken göz temasını kesmek görgü kurallarına aykırıdır. Almanya’da bu kurala uymayanların uğursuzluk yaşayacağına dair bir inanış vardır.

Yarı Dolu Bardak – Rusya

Rusya’da votka kültürü çok güçlüdür. İçkinizi tek seferde bitirmek gerekir; yarı dolu bardak masada bırakılmaz. Ayrıca boş şişeler masaya değil yere konur.

Arkadaşlara İçki Ismarlamamak – İrlanda ve Avustralya

Bu ülkelerde içki içmek sosyal bir paylaşım kültürüdür. Pub’da sadece kendinize içki almak hoş karşılanmaz; grubunuza da ısmarlamanız gerekir. Geleneksel olarak herkes sırayla içki ısmarlar.

Büyüklere Saygısızlık – Çin

Çin’de içki kültürü saygı üzerine kuruludur. Kadeh tokuştururken kendi kadehinizi büyüğün kadehinden daha yükseğe kaldırmamalısınız. Ayrıca kadeh kaldırmaya en yaşlı kişiden başlamak gerekir.

 

 

 

#İçkiKültürü #Seyahatİpuçları #YurtDışıAdabı #İtalyaKahve #MacaristanBira #JaponyaSake #RusyaVotka #İrlandaPub #ÇinİçkiKültürü #Turizm

Yurt Dışı Seyahatlerde Kaçınmanız Gereken Yemek Hatası

Her ülkenin yemek kültürü kendine özgü kurallara sahiptir. Bir ülkede kibar veya normal kabul edilen davranış, başka bir ülkede görgüsüzlük olarak algılanabilir. Seyahat ederken bu kuralları bilmek, hem saygı göstermek hem de yanlış anlaşılmalardan kaçınmak için önemlidir. İşte yurt dışında sıkça yapılan 7 yemek hatası:

Artık Yemek İstemek – İtalya

İtalya’da restoranlarda paket servis kabı istemek uzun süre görgüsüzlük olarak kabul edilmiştir. Günümüzde gıda israfına karşı daha kabul edilebilir olsa da, küçük porsiyon sipariş etmek daha İtalyan usulüdür. Ayrıca öğleden sonra kapuçino içmek veya ekmeği zeytinyağına batırmak da turist davranışı olarak görülür.

Sol El Kullanmak – Orta Doğu

Müslüman kültüründe sol el kirli kabul edilir. Bu nedenle yemek yerken, içecek alırken veya tokalaşırken sağ elinizi kullanmanız gerekir. Sağ elinizi kullanamayacak bir durum varsa, kibarca açıklama yapmak önemlidir.

Tabağı Bitirmek veya Bırakmak – Çin ve Hindistan

Çin’de tabağınızı tamamen bitirmek, ev sahibinin size yeterince yemek vermediği anlamına gelir. Hindistan’da ise tam tersi; tabağınızı temiz bırakmak saygı göstergesidir. Bu nedenle bulunduğunuz ülkenin kültürüne göre davranmalısınız.

Bahşiş Vermek – Avrupa ve Asya

ABD’de yaygın olan %20 bahşiş kültürü birçok ülkede hoş karşılanmaz. Avrupa’da genellikle küçük para üstünü bırakmak yeterlidir. Aşırı bahşiş vermek yerel ekonomiyi bozabileceği için yerel kurallara uymak gerekir.

Sokakta Yemek Yemek – Japonya ve Fransa

Yürürken yemek yemek Japonya ve Fransa’da görgüsüzlük olarak kabul edilir. Singapur’da ise yiyecek ambalajlarını çöpe atmamak ağır cezalara yol açabilir. Sokak lezzetlerini deneyin ama onları doğru şekilde tüketin.

Çatal Kullanımı – Tayland

Tayland’da çatal, yemeği kaşığa yönlendirmek için kullanılır. Çatalı doğrudan ağza götürmek görgü kurallarına aykırıdır. Bu küçük ayrıntı, yerel kültüre saygı göstermenizi sağlar.

 Yerel Lezzetleri Küçümsemek

Başka bir ülkenin yemeklerini küçümsemek büyük bir görgü hatasıdır. Çekirge, durian veya tofu gibi yiyecekleri denemek istemeseniz bile, hakaret etmekten kaçının. Kibar davranmak her zaman en doğru yoldur.

 

 

#YemekKültürü #Seyahatİpuçları #YurtDışıAdabı #İtalyaYemek #ÇinKültürü #HindistanYemek #TaylandAdabı #FransaYemekKültürü #Turizm #SeyahatRehberi

Uçak Yolculuğunda Vücudunuzda Neler Oluyor?

Uçak yolculukları yeni yerler keşfetmenin en keyifli yollarından biri olsa da, uzun süre yüksek irtifada seyahat etmek vücudumuzda bazı ilginç ve bazen rahatsız edici etkiler yaratır. Bu etkileri bilmek, yolculuğunuzu daha konforlu hale getirmenize yardımcı olabilir. İşte uçakta vücudunuzda meydana gelen 5 garip etki:

 

       1.Dehidratasyon

Uçak kabinindeki hava nemi oldukça düşüktür. Bu durum kuru cilt, dudak çatlaması ve tat alma duyusunda azalmaya yol açar. Bol su içmek, nemlendirici kullanmak ve göz damlası gibi küçük önlemler almak bu etkileri azaltır.

  1. Basınç Dengesizlikleri

Kalkış ve iniş sırasında kulaklarda rahatsızlık hissi oluşur. Bu durum, orta kulaktaki basınç ile kabin basıncı arasındaki farktan kaynaklanır. Yutkunmak, sakız çiğnemek veya burnu kapatıp nefes vermek basıncı dengelemeye yardımcı olur.

  1. Jet Lag

Uzun mesafeli uçuşlarda zaman dilimi değişiklikleri uyku düzenini bozar. Jet lag, yorgunluk ve konsantrasyon kaybına neden olabilir. Yeni zaman dilimine hızlı uyum sağlamak, su içmek ve alkol/kafeinden uzak durmak bu etkiyi azaltır.

  1. Derin Ven Trombozu (DVT)

Uzun süre hareketsiz oturmak kan dolaşımını yavaşlatır ve nadiren de olsa kan pıhtılarına yol açabilir. Kabin içinde yürümek, bacak egzersizleri yapmak ve kompresyon çorapları kullanmak riski azaltır.

  1. Tat Alma Duyusunun Körelmesi

Yüksek irtifa ve düşük nem, tat alma duyusunu zayıflatır. Araştırmalara göre tuzlu ve tatlı tatların algısı %20’ye kadar azalır. Bu nedenle uçak yemekleri genellikle daha fazla baharatla hazırlanır.

 

 

#UçakYolculuğu #SeyahatSağlığı #JetLag #UçaktaSağlık #Dehidratasyon #Uçuşİpuçları #SeyahatRehberi #UçaktaKonfor #SağlıklıSeyahat

Zeytinyağınız Taze mi Yoksa Bozulmuş mu?

Zeytinyağı, mutfakların en değerli malzemelerinden biridir. Salatalardan makarnalara, et ve sebze yemeklerinden kahvaltı sofralarına kadar pek çok tarifte kullanılır. Ancak şarap gibi yıllandıkça değer kazanmaz; aksine zamanla aromasını kaybedebilir ve bozulabilir. Dolabınızda uzun süredir bekleyen bir şişe bulduğunuzda, yemeklerinizde kullanmadan önce tazeliğini kontrol etmeniz gerekir. İşte zeytinyağının bozulup bozulmadığını anlamak için uygulayabileceğiniz iki dakikalık test ve bilmeniz gereken detaylar:

Zeytinyağının Raf Ömrü

Kuzey Amerika Zeytin Birliği’ne göre açılmamış zeytinyağının raf ömrü 18-24 ay arasındadır. Açıldıktan sonra ise doğru koşullarda saklanmadığında daha kısa sürede bozulabilir. Şişe üzerindeki son kullanma tarihi yalnızca bir rehberdir; gerçek tazelik, saklama koşullarına bağlıdır. Zeytinyağını serin, karanlık ve hava almayan bir ortamda saklamak raf ömrünü uzatır.

İki Dakikalık Test

Kaşık Isıtma: Metal bir kaşığı sıcak su altında tutun ve üzerine biraz zeytinyağı dökün. Bu yöntem, yağın aromasını daha net ortaya çıkarır.

Koku Testi: Taze zeytinyağı çimenimsi, meyvemsi veya sebzemsi kokar. Eğer pastel boya, hamur veya eski ceviz gibi ağır kokular alıyorsanız, yağ bozulmuştur.

Tat Testi: Küçük bir yudum alın. Taze yağ hafif biberli ve meyvemsi bir tat bırakır. Bayatlamış yağ ise yağlı, düz ve hoş olmayan bir tada sahiptir.

Yanlış Bilinen Buzdolabı Testi

Zeytinyağını buzdolabına koyup katılaşıp katılaşmadığını kontrol etmek tazelik göstergesi değildir. Kanola yağı hariç tüm yağlar soğukta katılaşır. Bu nedenle bu yöntem, zeytinyağının hala lezzetli olup olmadığını anlamak için geçerli değildir.

Zeytinyağını Saklama İpuçları

Zeytinyağını doğrudan güneş ışığından uzak tutun.

Plastik yerine cam şişelerde saklamaya özen gösterin.

Şişeyi sık sık açıp kapatmaktan kaçının; hava ile temas bozulmayı hızlandırır.

Küçük şişeler tercih ederek kısa sürede tüketmek, tazeliği korumanın en iyi yoludur.

 

#Zeytinyağı #Gurmeİpucu #MutfakTüyosu #SağlıklıBeslenme #DoğalLezzet #ZeytinyağıKalitesi #GıdaGüvenliği #MutfakRehberi #ZeytinyağıSaklama