Kızılay global bir markadır…

Kızılay global bir markadır…

Kızılay Genel Başkanı Dr. Kerem Kınık

—-Türkiye’nin Kızılay gibi kurumları;  devletiyle,  milletiyle beraber dünyaya sergilediği insancıl yaklaşımı rakamlara istatistiklere de yansıyor.

—-Klasik bir marka değildir.  Milletimizi millet yapan değerlerin içinde birleştiği, çok ulvi bir kuruluş. Türkiye’nin kurum anlamında en fazla bilinen markası.

—-Amerika Birleşik Devletleri % 0,03 insani yardım için ayırırken, bizim ülkemizde  %0,75 ayırıyoruz. Bu rakam bile ne kadar cömert olduğumuzu gösteriyor.

—-İmparatorluğun o çöktüğü dönemlerden genç cumhuriyetin kurulduğu dönemlere kadar tanıklık etmiş bir kurumuz. Arşivlerimizde 35 bin tane esir mektubumuz var.

—-Kızılay bir kurum değil; bağışçıları, gönüllüleri, faydalanıcıları, şubeleri, gençliği, kadın kolları ile çok büyük bir hareket… Bizim de bu hareketin en önünde bulunmamız gerekiyor ki; o hareket coşkusunu hep dingin tutsun. Motive olsun, daha fazla insan orada bulunmak istesin…

Türk Kızılay’ı ülkemizin en köklü kurumsal sivil toplum kuruluşu… Güven veren ve saygı duyulan bir bilinirliğe sahip. . “Kızılay global bir markadır”  diyebilir miyiz? Ne dersiniz?

Tabiii… Türk Hava yolları ve Türk Kızılay’ı…  Markamız çok çok kıymetli. Bu hilal bayrağımızın hilalidir. Cemiyetimizin kuruluşu belki 151. Yılında ama bu hilal çok daha kadim bir değer ve anlam ifade ediyor milletimiz için…  Sürekli itibarını ve değerini korumuş bir markadır.  Klasik bir marka değildir.  Milletimizi millet yapan değerlerin içinde birleştiği, çok ulvi bir kuruluş. Türkiye’nin kurum anlamında en fazla bilinen markasıdır.

İtibar araştırması yaptırıyor musunuz?

Marka itibar araştırmaları yaparız zaman zaman…   %100’e yakın vatandaşımızın tamamı; ismimizi ifade etmeden, hatırlatma olmaksızın, “Kızılay” ismini o faaliyet alanlarını söylediğinizde ifade edebiliyor. Bu çok içselleştirilmiş, özümsenmiş, bir duygusal bağ kurulmuş bir durumu ifade ediyor. Dolayısıyla bu güç var ama sadece kendi ülkemizde değil… Kızılay kurulduğunda 1868 yılında vatan toprağı on beş milyon kilometreydi.  Şu anda onun yerinde 65 ülke var.  Bu altmış beş ülkede kurulan Kızılhaçlar da Kızılaylarda bizim şubelerimizde. Balkanlar, Doğu Avrupa, Kafakaslar, bütün Ortadoğu, Kuzey Afrika, Etiyopya buraların tamamında izlerimiz var.  Oralarda da bilinen, tarihi olan yani reklama ihtiyaç duymayan bir markayız. Dolayısıyla “güçlü ve global bir maka” doğru bir tanımlamadır.

Türkiye’nin Kızılay gibi kurumları;  devletiyle,  milletiyle beraber dünyaya sergilediği insancıl yaklaşımı rakamlara istatistiklere de yansıyor. Bahsettiğiniz gibi hem en fazla en yüksek tutarda yardım yapan ülkeyiz hem de gayri safi milli hasılasından en yüksek payı ayıran ülkeyiz.  Yani; Amerika Birleşik Devletleri % 0,03 insani yardım için ayırırken, bizim ülkemizde  %0,75 ayırıyoruz. Bu rakam bile ne kadar cömert olduğumuzu gösteriyor.  Onlar çoğundan onu  veriyor.  Biz azımızdan çok veriyoruz.  Bu anlamda çok daha cömertiz.

Sizin Kızılay ile buluşmanız nasıl oldu? 

Sizler gibi aslında… Okullarda kızılay kolları, kızılay gönüllülüğü, kızılay haftaları… Daha sonra üyelik noktasında 2004 yılında Bayrampaşa şubesinde üye olarak başladık.  2015 yılında bir olağan üstü kongre ile Yönetim Kurulu Başkan Vekili olarak seçildik. 2016 tarihinden bu yana da olağan kongrelerde seçilerek Genel Başkanlığa devam ediyorum.

 Milletçe onur duyduğumuz bir kuruluşun başında, saygı ve sevgi ile anılan kıymetli bir isimsiniz. Masa işlerinizin dışında sahaya da iniyorsunuz. İşi her boyutunda varlık göstermek kolay olmasa gerek? 

Kızılay bir kurum değil büyük bir hareket…  Biz; afet, savaş, insanlığın en aciz kaldığı, en zor durumda bulunduğu yerlerde bulunmak durumundayız onları kurtarmak için… Bu tip zorluklar var ama işimiz o… Bu hareket; bağışçıları, gönüllüleri, faydalanıcıları, şubeleri, gençliği, kadın kolları ile çok yeni ve büyük bir hareket… Bizim de bu hareketin en önünde bulunmamız gerekiyor ki; o hareket coşkusunu hep dingin tutsun. Motive olsun, daha fazla insan orada bulunmak istesin… Biz sahada olmazsak, burada oturursak, onlar orada olurlarsa o da gerçekçi bir şey değil.  Zaman zaman bilmeyenler eleştiriyorlar. Burayı bir kamu kuruluşu beni de atamayla gelen bir bürokrat sanıyorlar.  Biz bu işleri meccanen yapıyoruz. Toplumun gözünün önünde olmamız önemli.  Her şeyi ifade etmemiz, paylaşmamız hayatı gerçek duygularımızla yaşamamız gerekiyor ki; gençliği, bağışçıları gönüllüleri toplumu bu hareketin içine katmaya ikna edebilelim.

Farklı genç kuşaklar geliyor.  Onların kurumunuza karşı ilgi duyabileceği çağımıza uygun çalışmalarınız var mı?

Her toplum, her millet nesil kaygısı çeker. Yani kendi varlığını devam ettirecek bir nesil ortaya koymak ister. Bu içgüdüsel bir şeydir. Bir neslin sadece biyolojik olarak sürmesi de yetmez. Değerlerle beraber o neslin devamlılığı gerekir. Değer aktarımı, toplumsal bilinçaltı aktarımı ile ilgili ne yapıyoruz; bir kere biz genç Cumhuriyetimizden daha yaşlıyız. Yüz elli bir yaşındayız. İmparatorluğumuzun o çöktüğü dönemler, İstiklal harbi, genç cumhuriyetin kurulduğu dönemlere tanıklık etmiş bir kurumuz.  Mesela arşivlerimiz… Arşivlerimizde 35 bin tane esir mektubumuz var. Mehmetçiğin ya da bir İngiliz, Alman askerinin esirken yazdığı, bir şekilde bize teslim edilen ama vefatından ya da başka sebeplerden dolayı ailesine teslim edilememiş mektuplar. Bunların tamamını dijitalleştirdik ve tamamını Türkçeleştirdik yine tamamını latinize ediyoruz. Şimdi burada öyle hikayeler var ki;  bir mektup bile, Türkiye’deki bir sürü olumsuz havayı ortadan kaldırmaya yetecek bir mektup.

Nedir, biraz bahseder misiniz?

Hakkari’den kalkmış Çanakkale’ye gelmiş, orada vatanı savunurken yaralanmış ya da şehit olmuş. O’na bir Çanakkaleli kucak açmış, bir Hilal-i Ahmer hemşiresi bir Alman Kızılhaç hemşiresiyle beraber ona destek vermiş. Şimdi bunlar o kadar farklı hikayelerki… Geçenlerde Almaya’ya gittim. Berlin’de Alman Kızılhaç Başkan’ına anlattım; biz birinci cihan harbine Almanlarla beraber girdik. Yedi cephede üç milyon üç yüz bin Mehmetçikle beraber. Galiçya’dan Sina’ya  Gazze’ye kadar. O cephelerin pek çoğunda Alman sağlık görevlileri,  bizim kendi görevlilerimizle beraber bulundular. Yaralıları beraber tedavi ettiler. Cenazeleri birlikte defin ettiler.  Bir öneride bulundum onlara; dostluğun 150. Yılı diye bir sergi açalım beraber… Elimde kırk bin civarında fotoğraf var bu anlattıklarımın tamamını ifade edebilecek kıymette. Ya da bu gün Çanakkale’de mezar taşlarını saydığınızda Suriye topraklarında ki şehirler olan Rakka, Şam, Halep, Laskiye on bin tane şehit var orada… Çünkü o zaman vatan toprağımızdı oralar. Bursa’dan gelir gibi buraya gelip kanlarını döktüler. Bu gün ev sahipliğini yaptığımız insanlar o gün oradaki şehitlerimizin torunları. Bir de böyle bakmak lazım hadiseye…

Ne kadar çok ortak hikayemizi arttırabilirsek barışı, insanlığı o kadar arttırabiliriz.

Dünya zaten insanlığı ayırmak için uğraşıyor. Artık makinalar işliyor bu konularda.  O kadar güçlü ki bunlar; algıya, duyguya her şeye ulaşıyor, insanın beynine giriyor ve onu yönlendiriyorlar. Yapılması gereken örneğin bizde kamplarımız var. Çanakkale gezilerimiz var. Hayatında Batı’ya hiç gitmemiş çocukları Doğu’dan, Güneydoğu’dan getiriyoruz. Orada Hilal-i Ahmeri, Kızılayı ve ortak tarihimizi anlatıyoruz. Belki üç gün o çocukla temasımız oluyor ama inanın bütün hayatı değişiyor. Bunu yaygınlaştıracağız. Bizi millet yapan değerler bizden de Osmanlı’dan da eskidir. Yani bu nehir çok uzun asırlardır kendine bir yatak bulmuş akmak için. Dolayısıyla bu değerleri gençlerimize verebilirsek; onlar da kendilerini bu topraklara daha sorumlu hissederler. Daha duyarlı olurlar.

 Erişmek isteyip de yetişemiyoruz dediğiniz yerler  ya da alanlar var mı?

İnsani yardımcıların şöyle bir ütopyası vardır. Son insan ızdırabını dindirene kadar çalışmak. Son muhataca ulaşana kadar çalışmak. Tabi bu mümkün değil.  Dünyadaki ızdırap bizim dindirdiğimizin çok çok ötesinde bir hızla büyüyor.  Ekspansiyonel olarak büyüyor. Her yerde aslında bu var. Benim gönlüm ister ki; ABD’de Harlem’ in  arka sokaklarında yatan o elli milyon aça da yardım edeyim. Elimizden geldiği kadar dünyadaki  en azından afetler, savaşlar noktasında büyük krizlerin tamamına bir şekilde gitmeye çalışıyoruz.

Siz Uluslararası Kızılhaç ve Kızılay Dernekleri Federasyonunda başkanlık’da yapıyorsunuz. Bahseder misiniz?

Biz bu Kızılay ve kızıl haç hareketine kırmızı aile diyoruz. Dünyada 191 tane ülkenin ulusal derneğinin bir araya getirdiği hareketiz.  Belirttiğiniz federasyon IFRC de ben; Avrupa ve Orta Asya Başkanlığını yürütüyorum. 53 Ülkenin koordinasyonunu sağlıyorum. Bu büyük hareket birbirleriyle dayanışarak kolektif bir şekilde faaliyetlerini yürütüyor. Biz burada ülkemiz içinde şubelerimizle dayanışıyoruz ama diğer taraftan dünyada; Bosna, Makedonya, Bulgar ve Gürcistan Kızılhaç’ıyla İran Kızılay’ıyla,  Nijerya Kızılhaç’ıyla beraber operasyonlarımızı yürütüyoruz. Bu münasebetlerimiz bizi daha da güçlü kılıyor.

 Kızılay’ı bilinenlerin dışında bilinmeyen yönleri ile de anlatır mısınız?  

Çok büyük bir eğitim kapasitemiz var. İnsanları eğitiyoruz. İlk yardım eğitimleri veriyoruz. Sertifikalar sağlıyoruz. Afetlere hazır hale getirmeye çalışıyoruz. Bio bankacılık işimiz var. Kök hücre ihtiyaçları konusunda çalışıyoruz. Mikro finans, mikro kredi temelli sosyal girişimcilik programlarımız var. Bunları yapıyoruz. Ülkemizdeki yaklaşık dört milyon mülteciye yönelik sosyal uyum temelli iş yükünün belki tamamına yakını bizim üzerimizde. On altı tane toplum merkezimiz var. Kırk civarında çocuk koruma merkezimiz var. Neredeyse bütün illerimizde bu sosyal uyum noktasında koordinasyon ofislerimiz var.  Seksen farklı vatandaşlıktan iki buçuk milyon mülteciye düzenli destek sağlıyoruz. Dört yüz bin mülteci çocuğun okula gitmesi için eğitim desteği veriyoruz. Milyonlarca psiko sosyal rehabilitasyon hizmeti verdik. Çocuklara destek vermeye çalışıyoruz.  Kadınlara destek vermeye çalışıyoruz. Bunların parçalanmış ailelerini birleştiriyoruz. Yani anne bir yerde kalmış, baba bir yerde çocuk bir yerde. Çocuk belki terör batağına düşmüş, anne bir şebekenin eline düşmüş… Her gün sayısız aile birleştirmeleri yapıyoruz. Irak’tan alıyoruz Suriye’ye götürüyoruz. Afganistan’dan alıyoruz Hollanda’ya götürüyoruz. Bizim bir şekilde köprü olduğumuz taraflarımız pek bilinmez.

Meslek edindirme kurslarımız var. Özellikle doğu ve güney doğu’da ağırlıklı olmak üzere.. Nitelikli bir takım üretimleri destekliyoruz. Örne. Tıbbi araomatik bitkiler sosyal girişimcilik programları var. Önümüzdeki ilk  hasat Mardin’de… Lavanta hasatımız var. Orada kadınlar lavanta ekmeyi öğrendiler. Sonra bu lavantanın satılabilecek ticari ürünlere dönüştürülebilmesi ile ilgili çalışacaklar ve doğrudan ilk kazançlarını alacaklar.

Kurumsal yetkinliklerinizi sorsam ilk başta ne söylersiniz?

Şubeleriyle gönüllüleriyle, profesyonel yapısıyla birlikte hareket edebilen çevik bir yapıya sahibiz. Bu bizi en güçlü kılan tarafımız.  Ön. Ege de bir yer sallandığı zaman şubelerimizle görüşüyoruz. Neredeyse her mahallede bizim bir kontak noktamız var. Üç dört saat içerisinde olay yerine gitmiş, hasar tespiti yapmış, noktaları tespit etmiş olarak geliyoruz. Devletimiz de bu konuda çok güçlü ama memur sayısı sınırlı. Bizim gönüllü gücümüz yani sahaya hızlı intikal eden yaygın bir şekilde çalışan gücümüz en önemli tarafımız.

Ülkemizde STK sayıları hakkında ve ya aynı konu başlığı üzerinde çalışan farklı dernekler için ne düşünüyorsunuz?

11 Eylül 1980 tarihinde ülkemizde iki yüz bin dernek vardı. Şuanda ki dernek sayımız yüz binin altında… Fransa’da ki dernek sayısı iki milyon…  Toplum ne kadar örgütlenirse ne kadar tematik networkler kurar sosyeteler oluşturursa o kadar dirençli ve güçlü bir hale geliyor. Tabi bunu Show business veya bir foto opportunity dönüştürmeden yaparsa bu anlamda anlamlı oluyor. Türkiye’de bizim alanda yani insani yardım alanlarında çalışan iyi sayıda kuruluş var.  Biz tabi hamilik yapıyoruz. Onların yurtiçi- dışı operasyonlarına destek veriyoruz. Bazen paydaşlık yapıyoruz bu anlamda. Mümkün olduğu kadar ayırım gözetmeksizin elimizde bir imkan varsa, bu milletin imkanı zaten, o da millete yönelik bir fayda gösteriyorsa tabi ki paylaşacağız. Burada herhangi bir önyargımız yok.  Ben geldiğimde Kızılay biraz içine kapanıktı. Kendi başına iş yapan diğer paydaşlıklarla çalışmayan bir yapıdaydı. Bu işler mümkün olduğu kadar daha kolektif yürütülmesi gerektiğine inan bir insanım. Diğer kuruluşlarla beraber çalışıyoruz ama kim verimli, kim etkin, kimin niyeti ne? Ona bakıyoruz. Devletin değerleriyle barışık, toplumcu düşünen, iyi modellerle, kaynaklarını doğru değerlendiren bir yapısı var mı bakıyoruz.

Kızılay çalışmalarınız dışında neler yapıyorsunuz? 

Üniversitede de hocalık yapıyorum. Benim kazancımı sağladığım işim orası. Orada bir yoğunluğum var. Sağ olsun rektörümüz çok anlayışlı yaklaşıyor. Çalışma hayatımın bir yoğunluğu var. Burası 7/ 24 bizim gecemiz gündüzümüz o anlamda yok.

 Tatil yapabiliyor musunuz?

Tatil yapıyorum şöyle; mesela dört saat telefonumu kapatabiliyorsam benim için tatil anlamına geliyor benim için nerede olduğumun hiç önemi yok. Hele bir de kitabımı açıp okuyabiliyorsam orada  daha da süper. Kanlıca oturuyorum. Akşamları çıkıp şöyle bir Kanlıca’ dan Beykoz’a kadar yürüyüp geliyorum. Bunu yapabildiğim zaman o iyi bir spor oluyor bana… Onu severim.

 Sizce başarının sırrı nedir?

İnanç, özgüven ve dua… İnsan her şeyi kendinden bilmeyecek biraz tevazu sahibi olacak ve odaklanarak gayret edecek. Bunlar mekanik kurallar gibi kurallar… Odaklanırsanız ve süreklilik sağlarsanız, tabi ki yeteneğiniz vs varsa bu anlamda o işin dünyadaki gurusu olursunuz.

Röportaj: Ebru Arzu Çağdaş

Fotoğraf Ersin Al

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bir kahve alır mıydınız?

Nestlé Türkiye İçecekler Genel Müdürü Pınar Öney Bilsel

Bir kahve alır mıydınız?

Dünyada geldiğimiz noktanın önemli dinamiklerinden biri rekabet… Buna paralel olarak da markaların stratejik mücadelesi, reklam kampanyaları ve bunların önemi her geçen gün katlanarak artmakta. Yeni ekonomide marka, hayatta kalabilmenin en önemli dayanaklarından biri haline getirilmekte…  Öyle ki bir marka isminin altında; üretici,  ürün, tüketici üçlemesinde bütünlüğü sağlayan, imaj, kalite, stil, fiyat ve hattâ kültür kavramlarını sıralayarak tüketici kararlarında etki edebilmektedir. Reklam markalarını konuk aldığımız Brand Desk köşemizin bu ayki konuğu Nestle Türkiye İçecekler Genel Müdürü Pınar Öney Bilsel… Kendisi ile Cumhuriyet döneminin ilk doğrudan yatırımlarından biri olan Nestle’nin  Nescafé  soğuk kahve pazarını konuşurken, yabancı bir ülkede kurumsal bir marka kültürü oluşturmayı, stratejilerini, reklam kampanyalarını da sizler için konuştuk.

—–Osmanlı sarayının resmi çikolata tedarikçisi unvanını aldığı bilinen tek çikolata firmasıyız. Bu O dönemde bir nevi kalite belgesine sahip olmak anlamına da geliyordu.

—-80 yıllık bir markayız ama kendimizi sürekli yeniliyoruz.

—–Nescafé Xpress soğuk kahve pazarının kurucusu ve yüzde 75 pazar payı ile pazar lideri.

—–Gerçek başarının tesadüfen elde edilen iyi sonuçlar olmadığına inanıyorum.

Nestlé ülkemizde uzun zamandır bulunan bir marka. Yabancı bir ülkede marka yaratmak, kurumsal bir marka olabilmek… Nasıl bir süreç, neler gerektiriyor? Nestlé bu ülkede faaliyet gösteren en köklü markalardan biri. Bu coğrafyadaki hikayemiz 1875 yılında piyasaya sunduğumuz bebek maması ürünlerine kadar uzanıyor. Osmanlı sarayının resmi çikolata tedarikçisi unvanını aldığı bilinen tek çikolata firmasıyız. Ki bu o dönemde bir nevi kalite belgesine sahip olmak anlamına da geliyordu. Bunun ardından ilk satış ofisimizi 1909 yılında Karaköy’de açtık. Bu dünyada Londra ve Paris’ten sonra üçüncü satış ofisimizdi.  Cumhuriyet döneminin ilk doğrudan yatırımlarından biri olarak da 1927 yılında Feriköy’de ilk çikolata fabrikasını kurduk.  1938 yılında Nestlé uzmanlarından Dr. Max Morgenthaler tarafından geliştirilen üretim süreci sonucunda tamamen doğal, kaliteli ve saf çözünebilir kahve elde ediliyor. 80 yıllık bir markayız ama kendimizi sürekli yeniliyoruz. Trendleri takip etmesi ve tüketiciyi dinlemesi bir marka ile birçok farklı talebe hizmet edilmesi önemli. Damak tadına, alım gücüne, kahveyi hazırlama çeşidine göre herkese hitap ediyoruz. Mesela şu an en trendy çekirdekten kahve. Nescafé Milano Superiore çekirdeklerimizle her türlü damak tadına hitap edebiliyoruz. Türkiye gibi gündemin çok hızlı değişebildiği bir ülkede yeni kahve kategorilerini Türkiye’ye getirmeye devam eden, her koşulda yatırım yapan ve koşullar ne olursa olsun ürün prensiplerini asla esnetmeyen bir markayız. Bu sayede bizi 55 milyon kişi tüketiyor. 13 milyon hanede tüketiliyoruz.

Karşılaştığınız sorunlar oldu mu? Kahve kültürü ve damak tadı sürekli değişiyor ve gelişiyor. Buna uygun olarak yeni lezzetlerin benimsenme süreci vakit alabiliyor. Biz de aslında bütün işlerimizde daha uzun soluklu düşünerek hareket ediyoruz. Türkiye’de soğuk kahvenin ilk çıktığında örneğin Nescafé Xpress Türkiye’ye ilk olarak 2008 yılında getirildiğinde dağıtımı Nestlé bünyesinde değildi. Geniş bir dağıtım ağıyla pek çok yere ulaşıyordu. Yine de tüketicide soğuk kahve tüketimi geleneği olmadığı için pazarda bir karşılık bulamamıştı. Bunun üzerine Nescafé Xpress’i dağıtımı da dahil olmak üzere tamamen Nescafé bünyesine katarak yepyeni bir stratejiyle yola çıktık. Bunun için kahve tüketim alışkanlıklarını, soğuk kahvenin güçlü yanlarını ve hedef kitlemizi tüm ayrıntılarıyla masaya yatırdık. Doğru hedef kitleye, odaklı bir şekilde ulaşmamızı sağlayacak bir yol haritası oluşturduk.  Bedensel ve zihinsel olarak ayık tutmada etkili bir içecek olarak ilk etapta iyi bir yolculuk arkadaşı olarak konumlandırdık. Ürünü benzin istasyonlarına, çok iyi satışa sahip bakkallara ve gençlerin yoğun olduğu bölgelere yerleştirdik. Kahvenin soğuk da içilebileceği algısını yerleştirmek için ürün dağıtımlarına ağırlık verdik. Böylece hem tüketicilerin ürünü deneyimlemesini hem de ürün tanıtımını sağladık. Bu stratejiyle çok başarılı sonuçlar aldık.

Soğuk kahvede Pazar payınız nedir? Nescafé Xpress soğuk kahve pazarının kurucusu ve yüzde 75 pazar payı ile pazar lideri. İçime hazır soğuk kahve ile pazara girdiğimizden beri çift haneli büyüme rakamları ile hızlı tüketim sektörünün (FMCG) en hızlı büyüyen kategorisi ve ürünü. Soğuk kahvenin 5 senedir ortalama büyüme hızı yüzde 55 oldu. Nescafé Xpress çay, gazlı içecekler, meyve suları, enerji içecekleri dahil tüm içecekler dünyasındaki payı yüzde 4’e ulaştı. Yine sıfır noktasında olan kategori bilinirliği yüzde 70, marka bilinirliği yüzde 80 gibi ciddi oranlara çıktı.  Nescafé Xpress gençler arasında en beğenilen ve cool bulunan markalardan biri haline geldi. Önümüzdeki dönemde de kahveyi “ferahlamak için içme” trendinin tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de artacağını ve sıfırdan oluşturulan bir kategori olarak soğuk kahvenin hızlı büyüme trendini sürdüreceğini düşünüyoruz.

Sektörde ilk markalardan biri olmanız markalaşma yönünde, rekabet ortamında avantaj sağlıyor mu? Nasıl değerlendiriyorsunuz? Türkiye’de yeni bir kategori yaratan ve hazır kahve pazarını ortaya çıkaran bir markayız. Ancak ilk olmak sürdürülebilir başarı için yeterli değil. Zamansız bir marka olabilmek sürekli yeniden yaratma ve kendini geliştirmeyi gerektiriyor. Asıl hikayemiz kategorinin yaratıcısı olmamızın ötesinde. Sektöre en büyük katkımızın kaliteli kahveyi dünya genelinde geniş kitlelere ulaştırmak olduğuna inanıyorum. Çünkü tüm kahve severler iyi bir kahve keyfini hak ediyorlar. Her yeni jenerasyonla birlikte kahve tercihleri ve damak tatları değişiyor. Daha farklı çözümler ve çeşitlilikle tüketicilere daha pratik, lezzetli ve kaliteli kahve keyfi sunmak her geçen gün daha da kritik önem kazanıyor. Global anlamda araştırma ve yeni ürün ve sistemler geliştirmeye en yüksek yatırımı yapan kahve markası olarak trendleri şekillendiriyor, kahve severlerin nabzını her zaman çok yakından tutuyoruz.  Portföyümüzde tüketicilerin her istediği anda, istediği ortamda içebileceği geniş bir ürün yelpazesi bulunduruyoruz. Geliştirdiğimiz her üründe tüketicinin en beğeneceği çözümü arıyor ve bunu garanti edecek şekilde ürünlerimizi geliştirerek piyasaya sunuyoruz.

Markamız ilk günden bu yana ikonik marka imajını daha da güçlendirerek yeniliyor, yeni jenerasyona etkin ve doğru iletişim stratejileri ve medya planlaması ile ulaşıyor. Kahveye ve tüketicilerimize olan tutkumuz karşılıksız kalmıyor. 5 yıldır üst üste Türkiye’nin en sevilen kahve markası seçiliyoruz ve kahve kategorisindeki liderliğimizi sürdürüyoruz.   Kahve keyfinin gelecek nesillere taşınması için doğru tarım uygulamaları, kahve tarımını cazip kılmak ve yüksek kalitedeki kahve çekirdeğinin sürdürülebilirliğini sağlamak gerekli. Bu konuda 2010 yılında açıkladığımız Nescafé Plan çerçevesinde çiftçileri destekliyor ve kahveyi “Saygıyla Üretiyoruz”.

Markanızı koruma metodolojiniz nedir? Nasıl geliştiriyorsunuz? Başlangıç noktası “Değerlerimiz” ve koşullar ne olursa olsun değerlerimizden ödün vermemek. Kalite, lezzet, tüketici odaklı olmak, inovasyon.  Marka vaadimiz insanları hayatta her zaman yeni fırsatlar bulunduğu konusunda uyandırmak, yeni sohbetler ve yeni dostluklar başlatmaya; eski olanları da canlandırmaya teşvik etmek, cesur fikirler bulmalarına yardımcı olmak, dalgın olup anı kaçırdıkları zamanlarda uyandırmayı sağlamak, yani bir şeyleri başlatmaktaki itici güçleri olabilmek. Nescafé’nin değişen zamana ayak uydurmasını ve her zaman genç kalmasını sağlayan ise kuruluş hikayesinin temelinde yatan yenilikçi yaklaşım. Her zaman genç, araştıran, değişen koşullara en dinamik şekilde ayak uyduran bir yapımız var. Yeni kahve dünyasındaki inovasyonlarımızı insanların ihtiyaçlarını anlayarak geliştiriyoruz. Köpüklü kahveler, soğuk kahveler, kahve makineleri gibi farklı lansmanlarımız var.

Aynı zamanda ürünlerimizi de gelişen damak tadına uygun olarak yeniliyoruz. Örneğin, 3ü1 arada ilk çıktığı zamana göre şuan bambaşka bir lezzette. İçerdiği kahve çekirdekleri ile daha dolu dolu zengin bir tada sahip. Geçmişe göre daha kahveli saha zengin bir tat. Hayatlarının her zaman içerisindeyiz, ikonik ve sevilen anları temsil ediyoruz. Nescafé 3ü1 arada ile üniversite öğrencilerinin her daim yanındayız. Backpack ekibimizle birlikte 2 milyon gence dokunarak onlara kahve tadımları yapıyoruz. Nescafé Gold’un tadını da yine Türk tüketicisinin damak tadına göre geçen sene yeniledik. İçinde kahve çekirdekleri bulunan daha zengin bir tat.

Hedef kitleye ait hangi içgörüler üzerinden nasıl ilerliyorsunuz? Araştırma yaptırıyor musunuz? Tüketicilerin zamanla değişen beklentilerini anlamaya ve bunlara uygun yeni ürünler geliştirmeye büyük önem veriyoruz. Bu yüzden Ar-Ge yanımız çok güçlü. Günümüzde kahve severler kalite, pratiklik ve mükemmel lezzete eşit derecede önem veriyor. Biz de tüm bunları bir arada sunabilmek için Ar-Ge’ye ciddi yatırım yapıyoruz. Nestlé her yıl dünyanın dört bir yanındaki 29 Ar-Ge merkezinde yürütülen Ar-Ge çalışmalarına 1,7 milyar dolar yatırım yapıyor. Nescafé de bu yatırımdan ciddi pay alıyor. Ayrıca düzenli olarak gerçekleştirilen tüketici araştırmalarıyla insanların değişen damak tatlarının ipuçlarını önceden görüyor ve her seferinde mükemmel kişiselleşmiş kahve deneyimini ortaya koyuyoruz Ayrıca ürünlerimizin rekabete olan üstünlüğünü sürekli test ediyoruz. 2009’dan beri 300’ü aşkın Tüketici Tercih Testi gerçekleştirdik. Yani ürünlerimizi rakiplerimizle karşılaştırıp tercihleri araştırıyor, tüketicileri dinliyoruz. Sadece tat olarak değil, yine tüketicilerime sorarak onların sevdiği, beğendiği şekilde iletişim stratejilerimizi oluşturuyoruz. Reklam kampanyalarımızda bile kullandığımız ünlüler’i mutlaka tüketiciye soruyoruz.

En yeni reklam kampanyanızı hazırlarken reklam stratejinizi saptarken nasıl bir ön hazırlık yaptınız? Son olarak yenilenen Nescafé 3ü1 Arada’nın iletişiminde yeniliğe gittik. Kerem Bursin’li reklam filmimizde Nescafé 3ü1 Arada’nın ünlüsünden bile ünlü olduğunu vurguladık. Nescafé her dönemin değişen ihtiyaçlarını yakından takip ederek trendleri belirleyen bir marka. Değişen damak tadına en mükemmel kahve deneyimini sunabilmek için gençlerin favorisi Nescafé 3ü1 Arada’nın üretim teknolojisini yeniledik. İlk olarak Türkiye’de kullanılan bu yeni üretim teknolojisinde Nestlé Coffee Mate taneciklerini artık kavrulmuş ve hiç olmadığı kadar ince öğütülmüş kahve tanecikleriyle birlikte harmanlıyoruz.  Bu sayede kahve severlere her yudumda daha yoğun ve zengin bir kahve deneyimi sunuyoruz. Markamızın eğlenceli dünyasını yansıtan reklam filmimizde yenilik mesajımızı başından sona vurgularken, ünlü kullanımı anlamında ters köşe bir yaklaşım benimsedik.  Genelde ünlü kullanımlarında ünlünün hep ön planda olduğunu ve markanın bu ünü yakalamaya çalıştığını görürüz. Bizde durum tersine döndü ve Nescafé 3ü1 Arada’nın lezzetiyle tüm ilgiyi üzerine toplaması nedeniyle Kerem Bursin bile geride kaldı. Başından sonuna çok heyecanlandığımız ve bu büyük değişimi anlatmak için çok doğru bir yol olduğuna inandığımız bir işti. Bu reklamla Marketing Türkiye dergisi tarafından 2018 yılının en başarılı 10 reklam kampanyasından biri seçildi.

Kampanya sonrası eğer talep azalıyorsa nasıl bir tedbir alırsınız? Nescafé markası sadece kampanya özelinde talebi olan bir marka değil. Tüketicilerimiz ihtiyaçında, Top of Mind’ında olan bir marka aynı zamanda da Türkiye’nin en sevilen kahvesi. Tabiki dönem dönem değişkenlikler gösterse bile pazardaki güçlü liderliği hiç değişmedi.  Ekip olarak ana hedefimizi değiştirmeden, ürün kalitemizden hiç bir şekilde ödün vermeden farklı kanallarda iletişim çalışmalarına devam ediyoruz. Elbette her bir kampanyanın başlangıçta belirlenen hedeflerini gerçekleştirmesi önemli. Bu konuda her bir kampanya sonrasındaki değerlendirmeleri bir sonraki çalışmalarımıza entegre ediyoruz.

Kitle iletişim araçlarından hangisi ile yapılan reklamın daha ikna edici olduğunu düşünüyorsunuz? İletişimde artık tek bir kanaldan tek tip tüketiciye hitap etmek çok eskide kaldı. Omni channel strateji dediğimiz tüketicinin iletişime en açık olduğu zamanları yakalayıp TV; dijital, medya, açık hava, PR vb. her türlü iletişim kanallarını kullanıyoruz. Artık önemli olan kategori özelinde tüketicinin algısının en açık olduğu anı yakalamak…  Tabi dijitalleşme ile birlikte daha hızlı bir dünyada yaşamaya başladık. Bizler için en büyük fırsat artık tüketicilerimizle dolaylı değil doğrudan iletişim kurabilmek. Onlar da aynı şekilde bizimle iletişim kurmak istiyorlar. Sosyal medya hesaplarımız aracılığı ile tüm taleplerini, bizlerle ilgili düşüncelerini doğrudan hızlı şekilde alabiliyoruz.  Bir de tabi dijitalde Programatik sayesinde hedef kitleye, doğru anda, doğru kişiye en receptive anında yakalıyor kendi mesajlarımızı iletebiliyoruz. Geribildirimi daha kolay alıyoruz. Eskiden dijital dünya da spesifik kanallar seçerek, tüketicilerimize en doğru şekilde ulaşmaya çalışıyorduk ve tabi doğru hedef kitleye ulaşmak için de uzun zaman ve emek harcıyorduk. Programatik sayesinde, yaptığımız işleri yüksek getirisi olacak şekilde kurguluyoruz.

Bunu bir örnekle açıklayabilir misiniz?  MY Cafe, kahve makinesi kampanyamızda Hepsi Burada ile bir iş birliği yaptık. E-ticaret kullananların %92’si Türkiye’de arama motorlarını kullanıyor. Ulaşmak daha kolay gibi görünse de tabii daha bilinçli kullanıcılar oldukları için onlara ulaşmanın yanı sıra onları ikna etmek de gerekiyor.  İlk önce kahve makinesi sahibi olan kişilere yeniden kampanyamızı anlatmamıza gerek olmadığı için bu kişileri listeden çıkardık. Sonrasında Nescafé Gold kahvesi ile ilgilenen kişileri hedefledik, çünkü onlar potansiyel My Cafe kullanıcıları idi. Kahve makinesi almaya ilgili kişiler için de reklam gösterimi yapıldı. Arama bazlı reklamlarımızı kitlemizin davranış, karakter ve amacına uygun hale getirdik. Sonuç olarak yaz aylarında soğuk kahve tüketiminin daha yüksek olduğu aylarda 50% daha az yatırım ile 16% daha fazla satış gerçekleştirdik.

Reklam stratejisi oluştururken sizin için en önemli üç neden, öncelik nedir? Doğru hedef kitleye, doğru mesajı, doğru iletişim kanalında verebilmek. Mesajı dolaylı olarak değil direk en basit ve dikkat çekecek şekilde anlatabilmek. Çünkü günümüzde birçok farklı işle meşgul oluyoruz ve yoğunluğumuz, sıkıntılarımız çok farklı. Mesajı daha anlaşılır ve basit şekilde sunmak çok önemli.

Global marka oluşturabilmek konusunda genel anlamda sizce neden sıkıntı yaşıyoruz? Neler yapılmalı? Burada en önemlisi global geçerliliğe sahip bir kimlik ve değerlerin bulunması; kaliteden ödün vermemek, tüketici odaklı olmak, inovasyon gibi. İster global ister lokal olun, markanızı bir yönde ilerletmenin temelleri aynıdır. Yaptığınız tüm çalışmalarda tüketiciyle ilgili olduğunuzdan, anlaşıldığınızdan ve tutarlılık sağladığınızdan emin olmak gerekir. İtibar ve güven ise en önemlisi. Glokal kavramı ile aslında global markalarında global değerlerini kaybetmeden lokalleşmelerini anlatıyor. Çünkü lokali anlamak ve doğru iletişim kurmak global markalar içinde çok çok önemli.  Mesela 3ü1arada ya da Gold. Global olarak 80 yılın getirmiş olduğu kahve uzmanlığımız ile tüketicilerimizin tat beklentilerini karşılayacak şekilde 3ü1 aradayı Türk tüketicisinin damak tadına uygun olarak geliştiriyoruz. İletişim kampanyalarımızı da Türk tüketicisine uygun olarak kurguluyoruz.

 Sizce başarının sırrı nedir? Gerçek başarının tesadüfen elde edilen iyi sonuçlar olmadığına inanıyorum.  Bu yüzden başarıyı bir işe duyulan büyük inançla, bu işe verilmiş büyük emek, tutarlılık ve bunlar sayesinde elde edilmiş somut sonuçlarla bir bütün olarak ele almak gerek. Bu hem bireysel kariyer yolculuklarımız için hem de markalar için geçerli bir yaklaşım.

 

Ipsos’a 10 ödül

Ipsos; Araştırma Sektörünün En Bol Ödüllü Şirketi Olmayı Sürdürüyor!

TÜAD-Türkiye Araştırmacılar Derneği’nin, araştırma sektöründeki başarılı pazarlama ve sosyal araştırma projelerini ödüllendirmek için bu yıl yedincisini düzenlediği Baykuş Ödülleri Töreni’nde Ipsos; dördü altın olmak üzere toplam 10 ödüle birden layık görüldü.  Sektör lideri araştırma şirketi Ipsos, aldığı bu ödüllerle her yıl olduğu gibi en bol ödüllü araştırma şirketi olmayı da sürdürdü.

Ipsos’un Yenilikçi Yaklaşımları Kadar Lansman Başarılarına Somut Katkı Sağlayan Projeleri de Ödüle Layık Görüldü. Türkiye’nin sektör lideri araştırma şirketi Ipsos; İçgörülü, İnovatif, İnatçı, Global, Alışverişçi, Metodik ve Vizyoner olmak üzere tam yedi farklı kategoride ödül almayı başardı. Layık görülen ödüllerin dördü Altın, üçü Gümüş ve üçü Bronz olarak sıralandı.

Bu yıl ödüle layık görülen projelerde yenilikçi yaklaşımlar kadar lansman ve relansman başarılarına somut katkı sağlayan araştırma projeleri de öne çıktı. Böylelikle Dünya ve Türkiye’deki öncü araştırma şirketi Ipsos, araştırma verenleri için gerçekleştirdiği projelerin iş sonuçlarına olumlu etkisini ödüllerle de göstermiş oldu.

Araştırma Şirketlerinin, Araştırma Veren Firmalar ve Veri Toplama Şirketleriyle başvurduğu Baykuş Ödülleri Töreni, 3 Eylül Salı akşamı Beşiktaş Four Seasons Oteli’nde gerçekleştirildi. Tören, araştırmacılar, iş dünyası ve basın mensuplarını bir araya getirdi.

Ipsos’un Türkiye CEO’su Sidar Gedik konuyla ilgili şunları iletti: “Araştırmaya olan tutkumuzu bu yıl da çeşitli kategorilerle aldığımız 10 adet Baykuş Ödülüyle taçlandırdık. Türkiye’deki araştırma sektörünün çıtasını her sene daha yukarı çekebilmesi için öncülük etme çabamızın hem müşterilerimizde hem sektör örgütümüzde karşılık bulması çok mutluluk verici. İş ortağımız olan müşterilerimize ve bu tutkuyu yaşatan ödül alsın/almasın tüm Ipsos çalışanlarına ve işbirliği yaptığımız veri toplama şirketlerine tekrar çok teşekkür ediyoruz.”

 

 

Ipsos’un ödül aldığı tüm projeler şu şekilde:

Ödül Kategorisi Ödül Cinsi Proje Adı Araştırma Firması Araştırma Veren
İçgörülü Baykuş Altın  Su’dan Sebepler, Susuz Bırakmasın! Ipsos Reckitt Benckiser
Metodik Baykuş Altın Su’dan Sebepler, Susuz Bırakmasın! Ipsos Reckitt Benckiser
İnovatif Baykuş Altın Durdurun Diziyi İçecek Var Ipsos Coca-Cola
Global Baykuş Altın Bir Yolculuk Hikayesi Dinlemeye Hazır Mısınız? Ipsos Arçelik
Vizyoner Baykuş Gümüş Fıstık Efsanesinin Yeni Rengi Ipsos Nestlé
Vizyoner Baykuş Gümüş Tadım Tuzum Tam Yerinde, Ederim Katma Değerimde Ipsos PepsiCo
Vizyoner Baykuş Gümüş Sağlıkta Lezzet, Üründe Cesaret, Pazarda Hareket Ipsos Pladis-Ülker
İnatçı Baykuş Bronz Müşteri Deneyimi’nde Tek Süreçten 360’a Geçen Bir Yolculuk Ipsos Aksigorta
Vizyoner Baykuş Bronz Gidişim Suskun Olmuştu Dönüşüm Premium Oldu Ipsos Coca-Cola
Alışverişçi Baykuş Bronz Alışverişçinin Modern Yolculuğu Ipsos Coca-Cola

20 soruda ben bu ay ki konuğu oyuncu sunucu Seray Sever

20 soruda ben bu ay ki konuğu oyuncu sunucu Seray Sever

1-Savurganlık yaptığınız olur mu? Hayatınızda havalı gösterişli ama “bu benim ilk savurganlığım” diyebileceğiniz ne var?

Savurganlık yaptığım olur ara ara. Sanıyorum her kadının hayatında oluyor.

Ama küçükken daha çok savurganlık yapabiliyordum. İlk savurganlığımı aslında hatırlamıyorum ama dönem dönem belki de hakkettiğinden çok daha pahalı olan bir çantaya ve ayakkabıya çok yüksek para vermiş olabilirim sonuçta çok sevdiğim bir şeye bedelinden yüksek para vermiş olabilirim. Aslında savurganlık saymıyorum çok sevdiğin bir şeyi almak savurganlık değil mutlu ediyorsa…

 

  1. Kendinle yüzleşir misin?

Kendimle yüzleşir miyim evet hem de çok yüzleşirim. Çünkü hiperaktif olduğum için çok hızlı hareket ederim bazen önce konuşur sonra ne söylediğini duyarım gibi durumlar yaşarım. Bazı şeyleri aslında her insanın sorgulaması gerekir. Kendisiyle yüzleşmesi gerekir diye düşünüyorum ki farkındalık mertebesine ulaşsın kendisini geliştirsin. Yine de insan kendisiyle yüzleşirken kendisini çok dövmemeli diye düşünüyorum. Her aşamada affederek severek her olayda hayır vardır diyerek ilerlemesi gerektiğini düşünüyorum.

 

  1. Keşke yapsaydım dediğiniz oldu mu? Ne için düşündünüz?

Keşke yapsaydım dediğim çok şey oldu ama bunların çoğu projelerle ilgili. Mesela bazı projeler geliyor yapmıyorum. Bazı projeler geliyor yapıyorum. Dolayısıyla yaptığımız işlerde televizyonla ilgili projelerde keşke yapsaydım dediğim projeler oluyor. Onun dışında hayatta keşke yapsaydım dediğim çok istediğim şeylerin çoğunu yaptığımı düşünüyorum.

 

  1. İnsanlar üzerinde nasıl bir etki bıraktığınızı düşünüyor musunuz?

İnsanlar üzerinde nasıl etki bıraktığımı aslında onlara sormak lazım benden ziyade. Nasıl bir etki bıraktığımı pek düşünmüyorum. Çünkü bir etki bırakmak üzerine yaşamıyorum ben doğal ve samimi olduğumu düşünüyorum. Bazen direkt olaya giriyorum ve direkt olduğum için yanlış anlaşılabilir. Ancak her zaman sevgi ve samimiyet içerisinde olduğum anlaşılır zamanla.

 

  1. Size bile garip gelen bir huyunuz var mı?

Bana garip gelen huyum olduğunu sanmıyorum.

 

6.Neyi romantik bulursunuz?

Neyi romantik bulurum? Kocamla geçirdiğim her anı beraber sarılıp film seyretmeyi yada güzel bir yemek yemeği ne bileyim beraber yüzmeyi dalmayı hayatta paylaştığım her anı romantik buluyorum.

 

  1. En çok neyi harcıyorsunuz: giysi, parfüm veya başka herhangi bir şey?

Çok harcadığım şey sanırım parfüm olabilir. Çünkü gece yatağa girerken bile parfüm sıkarım tek başıma uyurken dahil… Hatta bir kız arkadaşım sordu gece yatarken niye parfüm sıkıyorsun diye, kendime güzel kokmak için dedim. Güzel kokuyu seviyorum koku hassasiyetim fazladır, dolayısıyla yatağıma yastığıma parfüm sıkarım gece uyurken güzel koksun isterim.

 

  1. En büyük, en tuhaf korkunuz nedir?

En büyük en tuhaf korkum henüz yenemediğim yükseklik kokusu böyle gökdelenin tepesinden falan insanlar oturuyor manzaraya bakıyor. Ben çok yüksekten uçaktan aşağıya bakabiliyorum ama çok yüksek bir binanın tepesinden, balkonundan aşağıya bakamıyorum.

 

  1. Sınırsızca yaptığınız bir şey var mı?

Sınırsızca yaptığım şey tabii ki var. Kitap satın almak özellikle astrolojiye olan ilgim sebebiyle sonunda konuya çok derin girdim, eğitimlerini tamamladım ve astrolog oldum. Hem Türkiye içindeki belli teknikleri takip ediyorum, hem de yurt dışı tekniklerini… Bununla ilgili sınırsız yabancı ve yerli kitaplar almaktayım. Kitapları okumaya yetişemeyecek kadar kitap alıyorum Onun dışında farkındalık ve kişisel gelişim kitaplarına ilgi duyuyorum en son okuduğum kitap “İşaret Serisi “ Deniz Erten’ in…

 

  1. Ünlü biri olmak sizce nasıl bir durum?

Ünlü olmak bence şöyle bir durum… Dışarıdan çok güzel görünüyor olsa da bir taraftan özgürlüğünüzün sizden gittiği bir durum. Herkesin sizinle ilgili fikrinin yargısının olduğu bir durum dolayısıyla hem iyi hem negatif tarafları olabilir. “Ünlü olmanın ve şöhretin bedeli var” lafı boş değildir. Hep bunu konuşurum. Benim hayatta en kıymetli şeyim özgürlüğümdür. Bunun dışında çok keyifli tarafları var. Sevilmek saygı duyulmak her kesin size gelip evin misafiri gibi davranması. Güzel laflar etmesi çok keyifli… Kötü şöhret şöhretten bahsetmiyorum.

 

11.Ünlülerin etkileyici olduğuna inanıyor musunuz?

Ünlülerin etkileyici olduğuna tabii ki inanıyorum.  Orda televizyonda insanların dizide hayran olacağı bir karakter yaratılıyor ve izleyici genelde o karaktere hayran oluyor. Peşinden gidiyor. Rüyalarına giriyor. Aşık oluyor. O anlamda çok enteresan bir durum. Ben bile yabancı film izlerken işte bu karakter diyorum. Ondan sonra diyorum ki bu bir simülasyon. Bunu dışında televizyon programı yapan ünlü de daha kendi halinde… Ben tv programı yapıyorum dolayısıyla kendi halindeyim burada aldım şöhret sevgi biraz daha bana çok kıymetli geliyor. Çünkü kendi halimiz, kendi halin üzerinden oluşan seven bir kitle oluşuyor. Kendi yorumları kendi fikirlerinle, kendi her halinle ilgili…

 

  1. Aksanını iyi bildiğiniz başka hangi dilde konuşuyorsunuz?

Küçük yaşlardan beri İngilizce eğitimi aldığım için kolej artı üniversite eğitimi aldığım için İngilizcem iyidir. Almanca vardı ikinci dil olarak ama Almancayı kullanmadığım için köreldi, şuan çok az kelime kullanıyorum. Ve de kendi kendime İspanyolca öğreniyorum.

 

 

  1. Hayatta yedek planlarınız var mıdır?

Hayatımda yedek planlarım genel anlamda yoktur. Her durumu organize eden bir insanımdır. Edebildiğim kadarıyla diyelim.  Olay tuhaf bir yere gitmediği sürece olana göre bir hareket planı alırım yaşantımda yedeklemem yoktur.  Sadece evdeki dolabı dolu tutmak isterim. Yedekli bir insanımdır. Normalde evde bir şey eksik olmasını istemem ama hayatımda yaşayacağım hiç bir şeyde yedekçi değilimdir.

 

  1. Şuan da sizinle ilgili; benim ve hiç kimsenin bilmediğim bir şeyi bana söyleyebilir misiniz?

Hiç kimsenin bilmediği şeyi söylemek için ne söyleyebilirim. Valla genel de çok uzun yıllar ekranda olduğum için birçok şeyim biliniyor. Mesela 5 yaşında ilkokula başladım. 7 yaşında okulda Kızılay kolu başkanı olmuştum. Okula giderken pelerinin, kepim vardı. Fotoğraflarım var. Keşke onları bulabilsem. Okulda ecza dolabından ben sorumluydum. Birisi düşse, bir şey olsa benim yanıma gelirdi. Ben o yaşta tedavi ederdim. Hep onu düşünüyorum. Hala böyle şifa ile ilgili konular beni çok enterese ediyor. Hala öyleyim. Psikolojik de ruhsal da olsa kişilere dokunup daha iyi halde olmaları ve daha iyi hissetmeleri için çaba sarf ederim.  Birine fayda sağlayabilmek benim için kıymetli.

 

  1. Süper gücünüz olsaydı ne yapmak isterdiniz?

Süper güçlerim olsa o kadar çok yapmak istediğim şeylerim var ki. Işık hızında hareket etmek isterdim. Dünyadaki bütün kötülükleri ortadan kaldırmak isterdim. Yardıma ihtiyacı olanlara yardıma koşmak isterdim. Güzellik yarışması cevapları gibi oldu.  Ama yine de en çok istediğim şeylerden bir tanesi herhalde gözümü kapatıp açıp istediğim yerde olmak. Bir de süper gücüm olsa boyutlar arası yolculuk yapmak isterdim.

 

  1. Kahramanlarınız var mıdır?

Kahramanım Hazreti Şems

 

  1. Hayattaki altın kuralınız nedir?

Hayattaki altın kuralım hayatımın her alanımda samimiyet ve dürüstlük bu anlamda çok takıntılıyım. Samimi olmadığım bir ortamda bulunamam dürüst olmayan insanlarla vakit geçiremiyorum. Bir diğer takıntım da ne yapabiliyorsam en iyisini yapmak… Bu hangi meslek grubu olursa olsun kendi yaptığım işlerde dahil, bir şey yapıyorsam onu en iyi şekilde yaparım. Çünkü hayatta en saygı duyduğum şey, mesleğini işini en iyi yapan insanlardır.

 

  1. Yemek yapar mısınız? Yapabildiğiniz en güzel yemek nedir?

Yemek yaparım. 5 yaşında da yemek yapmaya meraklıydım. Sandalyeyi çekip, tezgâhın üstünde kurabiye yapmaya çalışmışım. Her yemeği yapıyorum. Türk yemeklerini çok seviyorum. Bir de Çin yemeklerini yapmayı deniyorum.  Sushi bile yaptım.  Özellikle kocam beni mücverimi ve

mercimekli köftemi çok sever. Yapmayı bilmediğim yemek olursa internetten bakıp yapıyorum. Şimdiler istediğiniz yemeği çok rahatlıkla yaparım.

 

  1. Hangi şehri sever ve yaşamak istersiniz? Ve neden?

Eskiden hep ben İstanbul derdim. İstanbul dışında bir yerde yaşayamam derdim. Fakat son beş yıldır aynı zamanda Bodrum’da yaşıyorum. Bodrum ve İstanbul benim için keyifli yerler. Hafta içi İstanbul’da hafta sonu Bodrum’da yaşıyorum.

 

  1. En sevdiğiniz yâda maceralı tatili nerede geçirdiniz?

Dediğim gibi bana kalsa bir tekne üzerinde Bodrum’da yaşayabilirim. Maceralı tatilimde bu olur.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Güven çok önemli bir misyon…

Güven çok önemli bir misyon…

SEDA SAYAN

 


—–Bazen kanatlarımın olduğunu inanıyorum. Sırtımda beni koruyan bir elin olduğunu hissediyorum.

——Her vaktin ruhunu içinizde taşımak konusu herkesin başarılı olabileceği bir şey değil. Gençle genç, çocukla çocuk, yetişkinle yetişkin olarak etkileşim sağlayabilmek bizler için,  celebrity için önemli olmalı.

——Aslında ben çok komik bir kadınım. Ama yıllarca ben “Ahmet efendi sen niye karını dövdün”, işte  “Fatma sen niye bunu böyle yaptın” dediğim için benim komik tarafımı göremedi insanlar.

——Gelebileceğim güzel konumlamadayım. Çok seviliyorum. Bu yaşadıklarım en etkili yaşam enerji kaynağı.

—–İnsanların sevdiği Seda’yı korumak tek hedefim… Onları şaşırtmamak, yanıltmamak… Bu saatten sonra başka bir hedefim yok.

——-Benim her hareketimin bir capsi var. Doğal komedi. O ses Türkiye’de Beyaz’la stand up gibi bir durum çıktı ortaya…

 

Güven çok önemli bir misyon…

Her dönem ilgi duyulan, “faaliyet zinciri” zengin bir sanatçı… Ruhunda sakladığı büyümeyen çocuk, hiç düşmeyen enerjisi tv programlarının ilgi ile izlenmesini sağlıyor. Aslında sadece sanatçı diyemiyorum çünkü pratik zekası ve öngörü ile verdiği kararlar, Onu başarılı iş kadınlarından biri olarak öne çıkarıyor.  İsmini bugünlere “güven duyulan kişisel bir marka” olarak getiren, yarınlara da aynı çekim enerjisi ile taşıyacağına inandığım sevgili Seda Sayan bu ayki kapak konuğum.  Kendisi ile sizler için gerçekleştirdiğimiz samimi sohbeti keyifle okuyacaksınız.

Ülkemizde; sanat ve eğlence dünyasının popüler isimlerden birisiniz… Her dönem popüler kalmayı başarmak kolay bir iş değil. Seda Sayan kişisel bir marka diyebilir miyiz?

Evet… Seda Sayan; en başta güvenilir, samimi, gerçek bir markadır.   Hep kendimi yansıttım.  Kendim oldum.

Sizce nasıl işledi süreç nasıl oldu bu oluşum?

Şöyle bir benzetmeyle tanımlamak gerekirse; bu süreci “zaman yolculuğu” gibi düşünebilir siniz. İnsanlar meslek hayatına geçtiğinde, iş hayatı başladığında süresini bilmediği bir yolculuğa çıkmış olur. Emek verirler. İlmek ilmek harcadıkları o zamanı emekle doldururlar.  Benim kişisel marka olma yolculuğum da sanatımı icra etmemle başladı. Yıllardır dinleyicilerimle, izleyicilerimle beraber zaman verdiğimiz önemli bir yolculuk bu.  Sahneler, albümler, televizyon programları hepsi insanlarla birlikte hayata geçti. Ben sahne aldım, onlar dinlediler. Albüm yaptım insanlar satın aldılar.  Televizyon programı yaptım izlediler. Hep birlikte zaman geçirdik.  Ve o insanlar bana güvenmeyi seçtiler. Her yaptığımla her dönemin insanı olabileceğimi, rakamlarla izlenme oranlarıyla gösterdiler.  Yani ben özel ekiplerle bir çalışma yapmadım. Beni önce Allah sonra insanlar bu günkü konumuma taşıdı. Markalaştırdı. Hiç bir zaman bunun için özel çalışmalar yapan bir ekibim olmadı. Ben de özel bir çaba sarf etmedim ama hep kendim oldum. Güvenilirlik de bu konumlamaya daha bir ivme kattı. “Seda Sayan” ismi ciddi güvenilen bir kişisel marka haline geldi.

Ipsos isminde global bir araştırma şirketi var. Türkiye’nin marka haline gelmiş ünlü isimlerini belirlemek için “ Celebrity Güven Endeksi” araştırmasını gerçekleştirmişler. Orada en güvenilir ünlü seçildim. Celebrity denilen listede her kesimden isim var.  Yıllarca Seda Sayan isminin birinci sıraya yerleşmiş olması insanların takdiriydi. Onların omuzlarıma yükledikleri misyona layık olabilmek için elimden gelen her şeyi yaptım. Bu seviyeye geldikten sonra bir ekibim oldu. İletişim danışmanım, menajerim, asistanım oldu.  Geldiğim noktayı nasıl koruyabilirim diye marka olduktan sonra şimdi bu tip çalışmalara da başladık.

 

Güven anlam ve değeri çok yüksek bir kelime. Yaşantınızı etkiliyor mu?             

Güven çok önemli bir misyon… Dikkatli bir insandım. Daha da dikkatli oldum, öyle ki;  aklınıza hayalinize gelemeyecek konularda bile…  Her şeye, her yerde… Artık çevremdekiler benim dikkat ettiğim her hususa şahit oldukça yorulur oldular ama hep güzel sonuçlar aldım. Hiç unutmam Uğur Dündar beni ana habere konuk aldığında; bana olan ilgiyi alakayı sormuştu. Bu güveni, böylesine bağlılığı kendisinin de çözemediğini söylemişti. Çünkü “ her yayınım öncesi kapıda inanılmaz bir kadın kuyruğu, sırası olduğunu… Araba park etmek için nasıl da sıkıntı çektiklerini ve bunu nasıl başardığımı sormuştu”… Dedim ki; “ Bunun için kendim olmaktan başka hiç bir şey yapmıyorum. Plan program matematiklerle hesaplanan bir şey değil bu… Bu bir paket değil.

 Sizi “ sanat ve eğlence dünyasının başarılı bir işkadını” olarak tanımlayabilir miyim?

Doğru… Çünkü sanatla beraber iş çeşitliliğimizin artması ve uyumu da bozmamamız için mutlaka bir iş zekanızın olması, iş kafası gerekiyor. Akıllı kararlar verdiğime inanıyorum. Hep de doğru zamanlarda verilmiş doğru kararlar.

 

Örneğin ??

Sahneler bitti. Televizyona ağırlık vereceğim dedim. Herkes bana nasıl böyle bir hata yapıyorsun diye sordu. Büyük hata yapıyorsun dediler.  Arada bir albüm yapıyordum fakat sahne de olmak çok başka bir şey olduğu için o zaman bırakınca çok eleştiri aldım. Doğru bir karar verdiğimi zaman geçince daha iyi anladım. Bana hatalısın, hata yapıyorsun diyenler “ne kadar akıllıca hareket etmişsin ne kadar doğru yapmışsın “dediler.  Karar vermemi gerektiren konularda öngörüsü kuvvetli bir kadınım.  Akıllı kararları doğru zamanlarda alırım. Bazen kanatlarımın olduğuna inanıyorum. Sırtımda beni koruyan bir elin olduğuna inanıyorum.

 

Markaların reklamlarında ünlü kullanımını hakkında ne düşünüyorsunuz? Sizde reklamlarda oynuyorsunuz. Nasıl değerlendiriyorsunuz?

Dünyada markaların;  ünlülerle, sanatçılarla beraber iletişim reklam projeleri gerçekleştirmesi zaten eskiden beri olan bir şey. Yeni bir trend değil. Ülkemizde de yıllardır talep gören bir yöntem. Bana teklif geldiğinde markayı ve gelen içeriği değerlendiriyorum. Uygun bulursam yıllarca üst üste “ en güvenilir ünlü “ seçilmiş olmanın verdiği itibarla, misyonla çalışıyorum. Seçilen ünlünün marka itibarına katkısı, satışına artısı, şirketi güçlü kılan mesajların kitlelere erişimi önemli… Bir mücevher firması ile bu yıl üçüncü kez anlaşmamızı yeniledik. Markaların güven duyulan ünlülerle iş yapmaları kendilerini güçlü kılan mesajları hedef kitleye iletme kuvvetini arttırır. Marka için de ünlü için de akıllı, güzel iş birlikleri olarak değerlendiriyorum.

 

Her dönemin, her anın ruhunu yakaladığınızı ve yansıttığınızı düşünüyorum. Katılıyor musunuz?

Herkes kendinden bir şey buluyor beni izlerken. Erkek dobra tarafımı beğeniyor.  Kadın kadınlığımı beğeniyor; “dünyadan bir haber değil bu kadının her şeyden haberi var” diyorlar. Gençler, çocuklar esprili tarafımı, komik yönlerimi beğeniyor.  Gelebileceğim en güzel konumlamadayım. Çok seviliyorum. Bu yaşadıklarım en etkili yaşam enerji kaynağı. Tanımadığım insanlar dualar gönderiyorlar. İyi dileklerde bulunuyorlar. Bazı hayatlara dokunmaya çalışıyorum. Bunları biliyorsunuz. O yardım kimliğim üzerime yapışmış durumda. Yine dönüp dolaşıp güven diyeceğim ama bakın şimdi… Mesela beni en yüksek konumda olan bir siyasetçinin yanına koyun. Biraz yürüyelim. Ona gidip yardım istemiyorlar. Bana geliyorlar. O an diyorum ki; “ bakın size yardım edecek bu kişi işte burada. İstesenize, yapacak olan o diyorum. O anda bile “yok sen sözünü unutmazsın” diyerek yine benden istiyorlar.

Seda Sayan olma yolculuğunda en büyük destekçiniz kim oldu?

Hayatımda en büyük destekçim ailem… Ruhumda taşıdığım büyümeyen çocuk ve zekam diyebilirim. Kendi özgüvenim, pratik zekama olan güvenim ve bana inan insanlar. İç görüm, öngörüm, öğrenmeye açık olmam. Değişime, yeniliğe çok çabuk uyum sağlıyor olmam. Bunları yaparken de profilimi koruyarak ilerlemek Seda Sayan yolculuğumdaki en önemli kuvvetim oldu. Bir de hayatımda önemli mihenk taşlarım var. Türker İnanoğlu, Fahrettin Aslan bir de Müjdat Gezen gibi…  Türker Abi ile Müjdat abi beni Fahrettin beyle tanıştırdılar. Hiç unutmam “Bu kızda çok iş var, çok akıllı mutlaka tanımalısın“ diyerek tanıştırdılar.

 

En etkili iletişim aracı sizce hangisi? Neden?

Kitlesel düşündüğüm zaman televizyon, insanlara ulaşmak için en önemli iletişim aracı… Her kesimden insana ulaşabileceğiniz bir alan. Örneğin; O Ses Türkiye devam edecek bu sene. Oraya girdim ama önce ilk iki hafta bir gözlemledim, bir baktım ne oluyor ne bitiyor? Ondan sonra yaptıklarım çok konuşuldu. Beyaz’la yıllardır arkadaş kardeş olmuş olmam, Murat’la  güzel bir diyaloğu yakalamış olmam, Hadise programın prensesi olduğu için ona pek dokunmuyorduk. Ama ekip olarak her birimizin içindeki o enerji, bir sinerjiye dönüştü ve başka bir şey çıktı ortaya… O ses Türkiye çok eğlenceli bir hale geldi. Mesela; O ses Türkiye’de gençler ve çocuklarla bir bağ kuruldu aramızda. Orada benim içimdeki çocuk ortaya çıktı. Onlar benim komik tarafımı fark ettiler. Televizyondan aramızda bir etkileşim oldu. Çocuklar ve gençlerle de enteresan bir enerjiyi yakaladık orada. İzleyicilerden çok olumlu geri dönüşler aldım. Sürekli mesajlar geliyor. Gördükleri yerde yanıma geliyorlar. O Ses Türkiye bu yılda devam edecek. O espriler, eğlence yarışmacıları sakinleştiriyordu, ekran başındakileri de çok eğlendiriyordu. Televizyon böyle bir şey… İnsanların evlerine giriyorsun. Hayatlarına dokunuyorsun. Bir iletişim kuruyorsun.

 

Kendinizi günün dinamiklerine beklentilerine göre nasıl yeniliyorsunuz?  

Gündemi çok iyi izlerim. Her şeyi okurum. Her şeyi izlerim. Akıl almaz biriyim bu konuda. Kitap okurum. İlgimi çekenlerini ayrı bir detaycılıkla incelerim. Biyografisine bakarım. Haftada üç kitap okuduğum olur. Sürekli öğrenirim. Okumaya öğrenmeye doyuramazsınız beni. Öğrenmeye öylesine açık bir insanım ki değişimi yeniliği iyi izlerim. Her şeyi izlerim, gözlemlerim, incelerim. Her vaktin ruhunu içinizde taşımak herkesin yapabileceği bir şey değil. Gençle genç, çocukla çocuk, yetişkinle yetişkin olarak etkileşim sağlayabilmek bir celebrity için önemli olmalı. Çok güzel bir nesil geliyor. Bilgili bir nesil geliyor. Dizi oyuncularına bakıyorum pırıl pırıl delikanlılar, çok güzel kızlar var. Sahnelere bakıyorum çok güzel sesler var. Geri de kalmamak o nesli yakalayabilmek için öğrenmeye açık olmak lazım. Bu konuya çok değer veririm çünkü profili bozmadan, birden ters köşe de yapamam, aslım neyse ona sadık kalarak ilerlemeyi doğru buluyorum.

 

Espri yapmak kolay bir şey değildir. Pratik zeka, spontan yanıt vermek. Ciddi programlardan sonra zor geldi mi size bu tarz bir içerik?

Yoo hiç zor gelmedi. Çünkü; kendimi yansıttım. Aslında ben çok komik bir kadınım. Ama yıllarca ben “Ahmet efendi sen niye karını dövdün”, işte  “Fatma sen niye bunu böyle yaptın” dediğim için benim komik tarafımı göremedi insanlar.  Aslında;  atarlı, çılgın, çok komik tuhaf bir kadınım. Çılgınım.. Kabul ediyorum.  Çok sevgi doluyum. Gülerim.  Güldürürüm ama geldiğim yer önemli değil, bulunduğum yerde ben yine o postayı koyabilirim. Değişik bir kadınım.

Hayatta en çok neye dikkat edersiniz?

Yalan söylememeye dikkat ederim. Çünkü hiçbir yalan gizli kalmaz. Nefret ettiğim bir şeydir.

 İş dışında nasıl vakit geçiriyorsunuz?

Ben tuhaf bir tipim…  Tembelliğe dayanamıyorum.  Enerjim bana boş zaman bırakmıyor. Ama olursa film seyrederim, kitap okurum, her şeyi okurum. İzlerim.. Bazı dizileri takip ediyorum.

 

Hedefleriniz nelerdir?

Hedeflerimi tam da gerçekleştirdiğim yerdeyim. Kalıcı olmak bulunduğum bu noktayı taşımak da bana yeter. Şimdi görüyorsunuz çok kolay dağılıyorlar. Dökülüyorlar. İnsan üzülüyor. Biz de hatalar yapmış olabiliriz ama böyle değildi. Sosyal medya, bu iletişim ağı çok tehlikesi de var. O kadar çok çabuk yayılıyor ki bazı şeyler. Gençler bunu henüz kavrayamadılar. Mesela yemeğe gidiyorum. Çevremde görüyorum. Sadece gençler de değil. Eşler, karı koca veya iki sevgili ellerinde ayrı ayrı telefon… Diyorum ki; bunlar hiç konuşmadı. Konuşmayı bıraktık. Canlı iletişimin yerini yapay iletişim tutar mı? İnsanız olmaz… Telefon çantadan çıkmamalı. Şurada sizinle konuşurken sessize aldım.  Acil bir şey olabilir diye arada bir bakarsın tamam o kadar…  Ama oturup ona tapar gibi bu kadar odaklı yaşamak çok yanlış. Gençlere bakıyorum hepsi yorgun. Yerlerinden kalkmak istemiyorlar. Telefon ellerinde ya da tablet kucaklarında yoruluyorlar. Diyorum ki; ben sizin yaşınızdayken tozunu attırıyordum, bastığım yer titriyordu. Kalkın bir silkelenin… Enerjileri yok çocukların. Çünkü bu sosyal medya bunları tembelleştirdi. Lafımın sonuna kadar arkasındayım. Sosyal medya tembelleştirdi. Yaratıcılıklarını kaybettiler. Belki buradan da çok şey öğrenen vardır ama o kadar az sayıdalar ki.. Mesela herkes Enes Batur gibi kullansa… Bunu bir iş haline getirmiş. Sen bunu nasıl düşündün? Evladım yaşında saygı duydum. Gençlerin hepsi böyle kullanacaklarsa tamam… Sohbeti kaybettik çok yazık. Bu sebeple hedefim burada, aslıma, değerlerime, prensiplerime sadakatle kalabilmek… Bulunduğum konumu koruyabilmek.  İnsanların sevdiği Seda’yı korumak, onları şaşırtmak, yanıltmamak… Bu saatten sonra başka bir hedefim yok.

 

Sosyal medyayı nasıl kullanıyorsunuz?

Dünyaya dair olup biten ne varsa sosyal medyadan öğreniyorum. Keşke her kes sosyal medyayı, bu tip konularda bilgilenmek için kullansa. Dünyada ne olup bitiyor öğrenmek için ama yok. Ekran bağımlısı olup başında uyuşup kalmak yanlış… Sosyal medya kullanımını topluma iyi anlatmak, gerek.  Bunu doğru kullananlar da çok var. Enes Batur… Röportajını dinledim. Çok beğendim. İş haline getirmiş. Akıllı bir kullanıcı…

 

Az önce günün dinamiklerine uymak konusunda bir sorumuz olmuştu. Buna ek olarak dünyadan arada bir olan akımlar oluyor. Örneğin Falling Stars akımı kayan yıldızlar… Siz de bu akıma uydunuz. Sormayın o tamamen irticalen gelişmiş bir şeydi. Zeynep Kartal modacı arkadaşım, İngiltere’de ve burada yaşıyor. Dünya starlarını giydiren bir isim. O’nun Londra konsolosluğunda ki defilesinde bulundum. Ertesi gün de beraber kahvaltıya gittik. Bana Zeynep söyledi. Böyle bir şey var dedi. Konuştuk güldük espri yaptık aramızda. “At kendini yere dedi. A a o da ne atarım kendimi “dedim. Öylesine gırgırla çıkan bir şey. Öyle bir ilgi çekti ki gündem oldu ama Zeynep’in organizasyonun önüne geçti. Ondan çıktı. Benim her hareketimin bir capsi var. Doğal komedi. O ses Türkiye’de Beyaz’la stand up gibi bir durum çıktı ortaya…

 

Beslenmenize dikkat eder misiniz? Siz hiç kilo almadınız. Güzel koruyorsunuz?

Dikkat ederim. Hep hesaplarım dengelerim. Mesela sabah kahvaltımda bir kahve bir meyvem vardır.  Bunu bir öğün olarak kabul ederim. Mesela akşam oturup da televizyon karşında veya kitabımı okurken yanıma meyve alıp yemem.  O bir öğündür benim için. Kafamda bunu böyle oturttum.

Hep hesaplarım.  Kendine mükellef sofralar hazırlayan, hazırlatan, “ne yiyeyim” diye düşünen bir kadın değilim. Çok kolaydır beni ağırlamak,  konuk etmek. Problemsiz bir kadınım. Plates yaparım. Yıllardır yaparım. O kadar iyiyim ki bu konuda ders verebilecek kadar iyiyim.

Yeni projenizden de bahseder misiniz?

Bana bir teklif geldi. Program teklifi geldi. Acun tarafından bunu senin yapmanı istiyoruz ekip olarak çok heyecanlıyız dediler.   Ben de “artık gündüz kuşağı yapmak istemiyorum. O Ses Türkiye bana yetiyor. Kendime zaman da kalıyor.  Yemekteyiz yaparsam çok yorulurum” dedim. “Yormayız yormayız” dediler. Hayır demek mümkün değil.  Zaten Acun’un bir insanı ikna etmesi iki dakikasını bile almaz. Böyle bir tılsımı var adamın. İki dakikada evet diyorsunuz ve nasıl dediğinizi anlamıyorsunuz.  Peki dedim ve kendimi orada gördüm. Bu şey gibi; vitrine baktığında o baktığın elbisenin içinde kendini görebilmek gibi. Kendimi gördüm orada. Ben bu programı kabul edersem ne katabilirim,  artım ne olabilir? Dedim.  Çok şey katabilirim. Çünkü; bir kere kadınım. Evden anlayan kadınım. Martaval okuyamaz bana kimse.  Yani bilindik starların dışında, bilindik ünlülerin dışında bir kadınım. Bu yönlerimi izleyiciler yıllarca yaptığım programlarda çok iyi anladı.  Seyirci bunu biliyor. Dolayısıyla yemekteyiz tam da benim işim. Tabi ki benden önce sunan arkadaşımızı çok beğeniyordum. Çokta büyük hayranıydım. Onlar kendi aralarında yollarını ayırmışlar. Sorgulamak da bana düşmez. Programın çok iyi olacağına inanıyorum. Çünkü benim çok iyi bildiğim alanlardan biri ama yedi bela seda geliyor korksunlar! Diyorum.

 

En keyif aldığım alışkanlığınız nedir?

Ailemle olmak. Ben çok aileci biriyim. Onlarla beraber, birlikte vakit geçirmek en keyif aldığım zamanlar.

Sevmediğiniz yönünüz nedir?

İnat… Çok inatçıyım. Kendi kedime küserim. Biraz yargısız infaz tarafım vardır. Karşımdakine cevap hakkı vermem.   Sevmiyorum bu huyumu sevmiyorum.

Modayı takip eder misiniz?

Ediyorum ama tabi ki kendi modam da önemli. Çünkü; insan en iyi proporsiyonunu kendi bilir. Vücudunu en iyi kendi tanır. Kendisini tanıyan ancak doğru giyinebilir. Öyle yakışanı bulursun. Sırf modayı takip edersen bence olmaz. Özellikle dünya modacılarının özellikle son yıllarda çok da feminen kadınsı çizgiler çalıştığına inanmıyorum. Robotik, tuhaf kıyafetler hazırlıyorlar. Kadını kadınlıktan çıkaran kıyafetler ben bunları tercih etmiyorum. Bazen eleştirenler oluyor dekolte pabuçla kilotlu çorap giyinilmez diye. Bu bir tercih meselesidir. Fevkalade giyinilir. Bu kraliyet ailesinde bile şarttır. Ben giyinirim. Ben ipek çorap kadınıyım. Bu bir kültürdür. İstersen yaz istersen kış mevsiminde kıyafete göre giyinilebilir.

 

Sizce başarının sırrı nedir?

Çalışmak, çalışmak, çalışmak… Disiplin, disiplin, disiplin…

Ebru Arzu Çağdaş

Gaziantep Gastronomi Festivali 12 Eylül’de başlıyor

Gaziantep Gastronomi Festivali 12 Eylül’de başlıyor

Gaziantep Büyükşehir Belediyesi’nin Gaziantep Valiliği Koordinasyonunda Gaziantep’i Geliştirme Vakfı (GAGEV) ile işbirliği içinde, dünyanın en önemli gastronomi merkezlerinden biri olma hedefiyle düzenlediği GastroAntep Uluslararası Gaziantep Gastronomi Festivali’nin ikincisi, 12 – 15 Eylül tarihlerinde gerçekleştirilecek.

Gaziantep Büyükşehir Belediye Başkanı Fatma Şahin, festivalin tanıtımı için İstanbul’da düzenlenen toplantıda, Dünya çapında değerli kültürel varlıklardan biri olan Gaziantep mutfağı ve gastronomisinin, sınırları aşarak dünyaya açılmayı fazlasıyla hak ettiğini belirterek, “Bu yıl ikincisini düzenlediğimiz festivalle global vizyonumuzu gerçekleştirme yolunda önemli bir adım daha atmış olacağız” dedi. Tarihiyle, kültürüyle, sanatıyla, doğasıyla, lezzetleriyle 4 Mevsim Gaziantep diyoruz diyen Şahin, bu değerlere ve gastronomiye gönül veren herkesi GastroAntep Fastivali’ne davet etti.

Dünya Bankası’nın en rekabetçi 7 şehirden biri olarak seçtiği, UNESCO’nun 116 şehir arasında gastronomi alanında Yaratıcı Şehirler Ağı’nda (UCCN) Türkiye’yi temsil eden ilk şehir olan Gaziantep, dünyanın en önemli gastronomi merkezlerinden biri olma yolunda ilerliyor.

Pazarlama, hayırseverlik, sosyal sorumluluk, sorumluluk…

Vural Çakır Brand City

Pazarlama, hayırseverlik, sosyal sorumluluk, sorumluluk…

Sen ne kadar netsin bilmiyorum tabi… Benim kafamda hayırseverlik, sponsorluk, kurumsal sosyal sorumluluk (KSS)  ve nihayet sürdürülebilirlik konuları birbirine karışmaya yakın duruyor.  İngev ekibi bu karışıklıkları biraz olsun azaltabilmek amacıyla bir yıl boyunca kurumsal sosyal sorumluluk kapsamında  takdim edilen 1420 projeyi inceledi. İnternet taraması ve  şirket bildirimleri esas alındı.  Bu projelerin 746’sı  (%52.5)  kurumsal sosyal sorumluluk projesi olarak Kabul edildi.  674’ü  (yüzde 47.5) ise kapsam dışı bırakıldı. Sürdürülebilirlik ise veri eksikliği nedeni ile tam değerlendirilemedi.

Kurumsal sosyal sorumluluk deyince neyin anlaşılması gerektiği tartışmalı bir alan.

Şirketler faaliyetleri sırasında yeryüzü kaynaklarına zarar verebilirler. Kaynakları girdi olarak kullanarak eksiltebilirler. Bu kaynaklara zarar verecek yan çıktılar oluşturabilirler. İçeçecek üretirken su tüketirler, deterjanları su kaynaklarına ve çevreye zarar verebilir. Geçenlerde bir arkadaşım piyasada boşa çıkmış 500 milyon cep telefonu bataryası olmalı diye hesap yapıp, “nerde bunlar, telekom Şirketleri bu konuda ne kadar aktif “ diye soruyordu.   Birçok üretim faaliyeti karbon salınımına yol açabiliyor..

Sürdürülebilirlik  şirketin yeryüzü kaynakalarına zarar verecek yan çıktılar yaratmaması, kaynakları  tüketmemesi veya verdiği zararları, tükettiği kaynakları yerine koyabilmesi olmalıdır. Asıl kurumsal sosyal sorumluluk  sürdürülebilrlik bağlamında ele alınan, şirket faaliyetleriyle doğrudan ilgili alanlara odaklanabilmelidir..

Şirketin, markanın  faaliyet gelirinden bir bölümünü işleri ile  ilgili olmayan ama topluma faydalı olacağı düşünülen bir alana ayırması elbette çok iyidir.  Bir okul yaptıraibilir, değişik demografik gruplar için eğitim faaliyetlerine destek olabilir, çeşme yaptırabilir, yapılmış bir çeşmeyi onarabilir. Bunlar kurumsal sosyal sorumluk bağlamında da  konuşulabilen ve gerçekte  hayırseverlik denilecek aktiviteleridir.

Doğrudan bir reklam olmasa da şirket faaliyetlerini destekleyen işler var.  Hani markanın t-shirtlerini giymiş insanlar, markanın ürünlerini kullanarak bir sosyal aktiviteye katılırlar.  İnternet servis sağlayıcı firma, kadınların “online” olabilmesini sağlayan  projelere destek verir. Markanın gıda ürünleri  okullarda ücretsiz dağılır. Bilgisayar satıcısı firma ileri yaşlılar arasında  kullanım eğitimi faaliyetlerine bütçe aktarır, “akıllı kent “ projeleri desteklenir. Aslında marketing” çalışmalarıdır ama  yine KSS bağlamında takdim edilmelerine sık raslanır.

Sponsorluk da karışmaya aday bir başka marka aktivitesidir. Sonuçta bir pazarlama planının parçasıdır.  Marka, finallere  gidecek kimi sporculara destek  olur, voleybol takımına kaynak sağlar, perakendecilik konferansına finansal  katkı yapar.  Sponsorluk için ayrılan bu bütçe kadar,hatta daha fazlasının, işin  reklamına ayrıldığı da olur.  Bir adet sporcuya  verilen  mali desteğin daha fazlası bu desteğin reklamına ayrılabilir.

İngev’in KSS analizi sponsorluğu dışarıda bırakarak, hayırseverlik aktivitelerini mümkün olduğunca ayıklayarak (çeşitli teknik nedenlerle tam olarak ayırt edilemese de)  projeyi tamamladı.

İncelenen dönemde KSS projelerinin hedef kitleleri içinde çocuklar başta geliyor. Projelerin yüzde 33’ü çocukları hedefliyor. İkinci sırada toplumun geneline yönelik, belirli bir alana odaklanmamış projeler var (%30). Daha sonra ise gençler (%14), engelliler (%12) ve kadınlar (%8) geliyor.

 

Şirketler en fazla eğitim alanına yönelik proje yürütüyorlar. İncelenen bir yıl içinde yürütülen KSS projelerinin yüzde 38’i eğitimi konu alıyor. İkinci sırada yüzde 14’le çevre, üçüncü sırada yüzde 13’le sosyal destek ve hemen hemen aynı düzeyde yüzde 12 ile kültür -sanat projeleri geliyor.

 

Kurumsal sosyal sorumluluk projelerinde bazı konular diğerlerine göre çok daha az gündeme alınıyor.Bunlar gelişme için önemli fırsat alanları. Örneğin çevre ve geri dönüşüm alanında, atıkların yeniden dönüştürülebilmesi gibi konularda şirketler daha fazla kaynak ayırabilir. Yaşlı bakımı, tarımsal alanların gelişimi, hayvan varlığının korunması ve mülteciler gibi konular da Türkiye’nin yakın vadede gereksinim duyacağı toplumsal sorumluluk alanları olarak dikkat çekiyor. Şirketler ve markalar için en önemlisi de bu olmalı; sorumluluk.

“20 Soruda Ben” konuğu oyuncu Ferdi Kurtuldu

20 Soruda Ben konuğu oyuncu Ferdi Kurtuldu

 

1-Savurganlık yaptığınız olur mu? Hayatınızda havalı gösterişli ama “bu benim ilk savurganlığım” diyebileceğiniz ne var?

Savurganlık maalesef çok yaptığımız şeyler arasında… Ben de savurganım. Ekmek bayatlayınca atmakta savurganlık, ihtiyaç olmayan bir şey almakta savurganlık… Bana gelecek olursak;  Bile bile eski model bir araba almıştım. Sonra çok pişman oldum. Sürekli masraf çıkarıyordu. Arabaya verdiğim paradan daha çok tamiri için harcamıştım.

 

2-Kendinle yüzleşir misin?

Her gün. Uyanınca ve akşam yatarken dişlerimi fırçalarken ayna karşısında yüzleşirim.

 

3-Keşke yapsaydım dediğiniz oldu mu? Ne için düşündünüz?

Yamaç paraşütü. Yaklaşık 9 sene önce bir programa konuk olmuştum. İnteraktif bir tv programıydı. Orada sormuşlardı yapmak ister misiniz diye… Yok demiştim. Keşke o zaman yapsaymışım. Neden o zaman diyorum. Çünkü 15 kilo daha zayıftım.

 

4-İnsanlar üzerinde nasıl bir etki bıraktığınızı düşünüyorsunuz?

Olumlu, sempatik, güler yüzlü… Karnı aç olunca huysuz ama genel de iyi…

 

5-Size bile garip gelen bir huyunuz var mı?

Her zaman değil ama dönem dönem takıntılı olmak. Bir de çabuk sinirlenmek.  Onu çözdük şekerdenmiş.

 

6-Neyi romantik bulursunuz?

Romantizm bana biraz yalan geliyor. Bence onun Adı başka bir şey olmalı. Bana çok yapmacık geliyor. Ne kadar romantik olduğumu anlayın.

 

7-En çok neyi harcıyorsunuz: giysi, parfüm veya başka herhangi bir şey?

Kıyafet, t-shirt, bir de ayakkabı.

 

8-En büyük, en tuhaf korkunuz nedir?

Boğulmak ve yüksekten düşerek ölmek. Uçan büyük hayvanlar ve karanlık. Çok korkağım ben yaaa…

 

9-Sınırsızca yaptığınız bir şey var mı?

Maalesef her şey sınırlı…

 

10-Ünlü biri olmak sizce nasıl bir durum?

Güzel bir duygu… İnsanların sizi tanıması ve takdir etmesi çok hoş bir durum… Benim hoşuma gidiyor.

 

11-Ünlülerin etkileyici olduğuna inanıyor musunuz?

Ünlülerin değil de oynadıkları karakterlerin etkisinde kalabiliyor insanlar… Bunu tabi oyuncular için söylüyorum. İnsanlar ünlü olmayı büyük bir güç olarak görüyor ama bence hiçbir önemi yok.  Avantaj gibi görünen şeyler bazen dezavantaj olabilir.

 

12-Aksanını iyi bildiğiniz başka hangi dilde konuşuyorsunuz?

I can speak English and Portuguese very well. And now i am learning Italian language…

Şaka şaka… Trakya, Karadeniz ve Ege şivesini iyi bilirim.

 

13-Hayatta yedek planlarınız var mıdır?

Hep İkinci bir planım vardır. Mesela oyunculuk yapmayacak olsam aşçılık yapardım.

 

14-Şuan da sizinle ilgili; benim ve hiç kimsenin bilmediğim bir şeyi bana söyleyebilir misiniz?

Sır saklar mısın? Bilsem söylerdim de inan bilmiyorum!

 

15- Süper gücünüz olsaydı ne yapmak isterdiniz?

Görünmez olup uçmak isterdim. Görünüp uçmak çok mantıklı değil. Uçan var uçamayan var. Ayıp olurdu insanlara hahaha…

 

16-Kahramanlarınız var mıdır?

Biz öyle bir coğrafya da yaşıyoruz ki geçmişimiz kahramanlarla dolu. Hepsini saygı ve özlemle rahmetle analım buradan.

 

17-Hayattaki altın kuralınız nedir?

Hak yememek.

 

18-Yemek yapar mısınız? Yapabildiğiniz en güzel yemek nedir?

Babamın 30 yılı aşkındır Küçükçekmece, Sefaköy’de benim ismini taşıyan bir esnaf lokantası var. Ben orada büyüdüm… Yaklaşık 35 çeşit yemek yapmayı biliyorum desem abartmış olmam…

 

19-Hangi şehri sever ve yaşamak istersiniz? Ve neden?

Şimdi biraz klasik olacak ama hani her yaşlının hayali bir güney kasabasında yaşamak diye cevaplar veriliyor ya ben de aynı cevabı vereyim.  Ben de Bodrum’da yaşamak isterdim. Her sene mutlaka elimden geldiği kadar fırsat bulunca gitmeye çalışıyorum Bodrum’a… Ben eşimle de Bodrum’da tanıştım zaten. Herhalde ondan olacak ki oranın ben de ayrı bir yeri var.

 

20-En sevdiğiniz yâda maceralı tatili nerede geçirdiniz?

İspanya’da geçirdim tatil… Herhalde bir İspanyol’dan daha fazla yol kat etmişimdir… İspanya’da Barcelona hariç hemen hemen her yerine gittim. Hayatımda yürümediğim kadar orada yol yürüdüm. Herhalde 10 günde 150 km yol yürümüşümdür.

Çağdaş İstanbul restoran markası yarattık 

 

Çağdaş İstanbul restoran markası yarattık

 

Pause Citys dergimizin bu ay ki Chef&Chef konuğu İstanbul Yiyecek İçecek Grubu’ndan şefi Cihan Çetinkaya… Mesleğe girişi ve başarılı kariyerini Pause okurları ile paylaştı. Keyifle okumalar.

 

—Cihan Şef bize kendin tanıtır mısın?

Bolu Mengen doğumluyum ve 41 yaşındayım. Mengenli olmama rağmen ailenin sektörde olan tek üyesiyim.

 

 

—Kariyerin ilk iş tecrübeni doğru kronolojide paylaşır mısın?

Mengen Anadolu Aşçılık Meslek Lisesi’nde 7 yıl süren ortaöğretim ve lise eğitimi ile birlikte mesleki eğitim aldım.

Çalışma hayatıma ilk olarak 1993’te Iberotel Side Palace, Antalya’da stajyer aşçı olarak başladım. 1995 yılında mezun olduktan sonra kariyerime Ceylan Intercontinental Hotel İstanbul’da devam ettim. 2003’te The Ritz Carlton Hotel’de çalıştığım dönemde Türkiye Chaine Des Rotisseurs Genç Aşçılar yarışmasını kazandım. Aynı yıl Güney Afrika’da Capetown’a giderek uluslararası yarışma finalinde Türkiye’yi temsil ettim. Bu başarıdan sonra yurtdışında farklı ülkelerde birçok otel ve restoran mutfağında yönetici, aşçıbaşı olarak çalıştım.

Hayatım boyunca Türkiye’deki ve yurtdışındaki seçkin mekânları gezerek mutfak kültürlerini tanıma ve kendi mutfak kültürümü tanıtma fırsatı yakaladım.

2009’da Türkiye’ye döndüm İstanbul’un seçkin yiyecek içecek şirketlerinden biri olan İstanbul Yiyecek İçecek Grubu’na Kurumsal Şef olarak başladım son iki yıldır da Operasyon Direktörü olarak çalışma hayatıma devam etmekteyim.

 

—–Cihan Şef İstanbul Yiyecek İçecek Grubu gibi Türkiye’nin 20 yılı devirmiş ve ilk kurumsal yeme içme gruplarından birinde çalışıyorsun. Hiçbir markanız ithal değil hatta marka ihracatı yapıyorsunuz. Mikla Milli gururumuz ve çok konuşuluyor fakat sizin sağlıklı karın doyurmadan tutun yeni nesil kahveye kadar hatta yeni nesil pizza ya kadar çok geniş bir yelpazeniz var. Türkiye’nin ilk zincir bistrolarından birisi de yine sizin tabelanız. Benim ortak gördüğüm tek nokta gustolu konsept ve nitelikli ve küresel rekabete hazır içerikler. Markalarınızı açar mısınız?

 

Mikla, çağdaş bir “İstanbullu” restoranı yaratma düşüncesiyle açıldı. Şef ve kurucu ortağı Mehmet Gürs, Mikla’yı yaratırken Türk ve İskandinav birikimini genel dokuya çarpıcı bir denge ile yansıtarak Mikla’nın örneğinin öncüsü olmasını sağladı. Vizyoner, rafine yemekleri, nefes kesen manzarası, modern sunumu ve ilham verici müziği ile Mikla, kısa sürede İstanbul’un en iyi restoranı seçildi.

Ağustos 2012’de yarattığı “Yeni Anadolu Mutfağı” konsepti ile Mikla, kaliteli yemek misyonuna bir artı daha katmış, yerel ve uluslararası platformda tuttuğu öncü çıtayı daha da yukarı çekmeyi başarmıştır.

Kullanılan her malzemenin özünde o toprakların ve insanların geleneklerini yansıttığı inancını savunan Mikla’da, Anadolu’nun her köşesinden özenle seçilen, “genellikle mütevazı” ama “soylu” malzemeler büyük bir saygı ile yorumlanmaktadır.

 

—Mikla, dünya sırlamasına girdi değil mi?

 

10 yıllık çalışmaları sonucunda, Mikla, “Yeni Anadolu Mutfağı” ile son dört yıldır (2015-2016-2017) “Dünya’nın En İyi 100 Restoranı” ve 2018’de ise Dünya’nın “En İyi 50 Restoranı” arasında yer almıştır.

 

—Birazda Trattoria Enzo’dan bahsedelim mi?

Trattoria Enzo, rahat İtalyan konsepti olarak lider bir konumda yer almaktadır. Kırmızı beyaz kareli masa örtüleri ve çocukların üzerine resim yapabilecekleri kâğıt servisler ve büyük terasında yoğun çiçeklerle ferah

bahçe ortamı bulunan, her yaşın rahat edebileceği bir restorandır.

Yerel malzemelerle hazırlanan lezzetler ile gerçek bir İtalyan restoranını yansıtan şık ve aynı zamanda rahat dekorasyonu ile farklılaşan Trattoria Enzo, Mart 2014’de ilk olarak Akasya Acıbadem’de kapılarını açtı. Rahat, lezzetli, Türkiye’de gerçek İtalyan “ev yemekleri” ihtiyacına cevap vermek üzere yaratılan Trattoria Enzo’da kendi ürettiği taze makarnalar, farklı teknikler ile üretilen pizza çeşitleri, özellikle ithal hammadde üzerine kurgulanmadan, “halen yaşayan” taze ürünler ile yaratılan tabakları ve özel sofra şarapları öne çıkmaktadır.

 

—-numnum?

numnum 2003 yılında “fark yaratmak” için doğdu. numnum gerçek bir “aile restoranı” hayali üzerine kuruldu. Uluslararası örneklerde de olduğu gibi sadece ailelerin değil, gençlerin, çocuklu ailelerin, çiftlerin, genç profesyonellerin rahatlıkla geldiği bir mekan olmalıydı. Bütün müşteriler “lezzetli ve iyi yemeği uygun fiyata ve hızlı” yemeliydi. numnum menüsü, yaşayan konseptin tüm ruhunu, neşesini ve en önemlisi dayanılmaz yemeklerini anlatan “etkin bir iletişim aracı” olmalıydı. numnum’ın yemeği akılda kalmalıydı. Keyifli anıların arada sırada hafızamızı gıdıklaması gibi, yemeklerimiz yiyenlerin damağında kalıcı bir iz bırakmalıydı. Neşe saçarak, güler yüzlü, bilgili, kendinden emin ama alçak gönüllü ve işini öne çıkaran bir ekip ile güne fark yaratmak için başlamalıydı…

İlk işletmesini Ekim 2003 yılında Maçka G-Mall’da açan numnum, bugün sağlam adımlar ile büyümeyi sürdürüyor.

Müşterilerine iyi ve lezzetli yemek sunmayı hedefleyen numnum’ın kapsamlı menüsü, elle şekillenen hamburgerler, sandviçler, zengin salatalar, lezzetli ana yemekler, light seçenekler, taş fırında kepekli hamur ile yapılan pizzalar, akılda kalan tatlılar ve özel çocuk menüsü ile geniş bir kitleye hitap etmektedir.

 

—Kısaca Mürver’den de bahsedebilir miyiz?

Mürver, Accor Hotels’in işletmesini yürüttüğü bu markanın da İstanbul Yiyecek İçecek Grubu olarak marka ve işletme danışmanıyız.

 

—Ya Kronotrop?

Kronotrop, gerçek kahve tecrübesini ve “Specialty Kahve” akımını bölgeye yaymayı amaçlamaktadır.  Kronotrop’ta tüm kahve çekirdekleri, doğrudan yetiştiriciden alınmakta, tamamen takip edilebilen, taze hasatlardan gelmektedir. Kavurucularımız, kahveye olan tutkuları ile kahve çekirdeklerinin altında yatan saf karakterleri birleştirerek, her kavurmada, ortaya emsali olmayan sonuçlar çıkarmaktadırlar.

İstanbul’daki canlı ve başarılı kahve barlarının yanı sıra Kronotrop, ileri teknoloji kavurma tesisi ve ARGE eğitim merkezi sayesinde hızla gelişmektedir.

 

 

—Marka çok. Terra Kitchen’dan da okurlarımıza bahseder misiniz?

Terra Kitchen’da her zaman en iyi malzemeyi kullanarak, taze ve lezzetli yemek yapmak için heyecan ile yola çıktık. Zaman hassasiyeti olan, hızlı, doğru fiyata iyi yemek isteyenler için alışveriş ve iş merkezi olan noktalarda yeni bir soluk getirmeyi hedefliyoruz. “İyi yemek ye, iyi hisset” felsefesi ile hazırlanan güçlü menüsünde, taze ve gerçek malzemeler ile üretilen salatalar, sandviçler ve güne özel tencere yemekleri ile Terra Kitchen, müşterilerine farklı bir tecrübe yaşatıyor. Terra Kitchen’da salatalarınızı taptaze günlük ayıklanıp yıkanmış yeşillikler, el yapımı vinegretler ve salata sosları ile hazırlıyoruz. Sağlıklı yemek için lezzetten ödün vermenize gerek yok.

 

—Mikla’da Ar-Ge mutfağında bir yandan dünyanın en iyi 44. Mekânının reçetelerini geliştiriyorsunuz aynı zamanda diğer markalarınız da dâhil genel operasyon yönetimine bakıyorsun günün nasıl geçiyor?

 

Yoğun…  Ağırlıklı olarak İstanbul’da sabah saatlerinde ofis işleri ve çeşitli toplantılar ile günüm başlıyor.  Gün içinde sabah ve gündüz çalışan markalarımıza, akşam saatlerinde ise akşam çalışan markalarımıza şube ziyaretleri yapıyorum. Şubelerde o gün ki güncel konularımız neler ise gerek mutfak ekipleri ile yemek ve işin mutfak kısmına dair gerekse restoran müdürleri ile restoranın geneline dair konuları görüşür, yiyecek içecek menü çalışmaları ya da tadımları yaparız.

 

—Yeni konseptleriniz var mı?

En yeni konseptimiz Trattoria Enzo markamızın kardeş markası Pizzeria Enzo. Pizzeria Enzo’yu İstanbul Havalimanı’nın Dış Hatlar Terminalinde müşterilerimiz ile buluşturduk.

 

—50 best tabii ki Dünya’nın en saygın mekân konumlandırmalarından birisi. Hatta yeni nesil yani casual fine dining te en iyisidir muhtemelen. Fakat bir de Michelin diye zamansız bir değer var. Mikla Michelin puanlama standartlarına uyumlumu? Sanırım 72 kriter var. Türkiye’ye ilk Michelin ‘i Mikla mı getirecek? Bir adım var mı?

 

Michelin kendine özgü derecelendirme sistemi ve kriterleri olan bir yapı. Ülkemizde henüz bu yapının işletmeciliğini alıp buna yatırım yapmış kimse yani Michelin’i Türkiye’ye getirmiş kimse yok bildiğim kadarıyla. Yakında getirme planı yapan biri var mıdır bilemiyorum ama umarım bir gün bu sistem Türkiye’ye de gelir. Lokantacılığın gelişmesine çok katkısı olacağına inanıyorum.

Biz İstanbul Yiyecek İçecek Grubu olarak ise henüz buna dair bir çalışma yapmadık, standartlarına uyumlu muyuz diye de bakmadık açıkçası.

 

—Mehmet Gürs gibi bir Patron Şef ile çalışmak nasıl bir duygu? Uzun yıllardır berabersiniz. Onun kadar renkli birisi sizin iş harici genel hayat tarzınızı ve hayat felsefenize de etki yarattı mı? Yoksa iş, mesai ve bu mudur?

 

Mehmet Gürs ile birlikte çalışmak tabi ki çok keyifli, kafa kafaya verip beraber bir sürü fikir üretebiliyor, kendimize birçok yeni hedef koyabiliyoruz. Yeni projeleri ortaya atıp heyecanlanıyoruz.

Operasyonel konularda neyi nasıl yapacağımızı klasik bir patrona açıklamak ya da bazı şeyleri kabul ettirmek gibi dertlerimiz de pek yok açıkçası çünkü kendisi de işin içinden geldiği için çok daha hızlı karar alıp ilerleyebiliyoruz. Diğer taraftan da beraber çalışmak çok zor olabiliyor. Kendisi de işin içinden gelen ve işi tüm detayları ile bilen biri olduğu için her noktada mükemmeli arayan bir bakış açısı ile çalışıyoruz. Bu da kolay bir şey değil tabi.

 

—–Genç şeflere yaratıcı şef olma hakkında bir metodoloji verir misin?

 

Önce mümkünse “ben kimim” sorusunu cevaplayacak şekilde kendi kültürlerini kendi yemeklerini öğrenmeleri. Ardından dünya ile aynı dili konuşabilmek, aynı seviyede bakabilmek, düşünebilmek için devamlı dünyadaki değişik yemek kültürleri ve akımları ile sürekli iletişimde kalabilmek. Nihai olarak da yaratıcılıklarını hangi alanda ortaya koymak istiyorlar ise yarattıkları şeyler o alana katkı sağlamalı, fark yaratmalı, sistemli bir şekilde sürekli denemeler yaparak, “kendi yenileri”ni bulmalılar.

 

—-Bana Mikla, Num Num, Enzo, Terra Kitchen, Kronotrop konseptlerinden unik ve tekel olan birer lezzeti anlatır mısın?

 

Mikla, Balık Ekmek, Mantı… Numnum, Tam buğday unundan hazırlanmış hamur ile yapılan ince pizzaları… Trattoria Enzo, Dana Etli… Pappardelle Enzo Kronotrop, Ekşi mayalı ekmek ile hazırlanan sandviçler… Mürver, Külde Ahtapot…

 

—Sen bir menü veya tabağın hikayesinde yola çıkarken bu süreç nasıl oluyor? İlham nereden hangi an çıkıyor?

 

İlk çıkış noktası ben ne yemek isterdim ve hangi yemek ki bir porsiyonu yedikten sonra ikinci porsiyonu da isterdim diye düşünerek çıkıyor. Bu arada hep not alıyorum ve ara ara menü çalışmalarına başladığımda önümde yüzlerce not duruyor. Bu notlar sadece tabağın içindeki hammadde ya da hazırlanma tekniği ile ilgili değil; yemek, ekipman, sunum tarzı, servis şekline dair birçok konuda olabilir. Ardından müşteri tercihleri ve menümüzün kombinasyonundaki gerekliliklere bakıyoruz. Hangi konsept için çalışıyor isek o konseptin benzerlerinde dünyada neler oluyor iş nereye doğru gidiyor şu anki yemekte moda nedir diye araştırma yapıyorum. Devamında da bir iş planı yapıp mutfağa girip denemelere başlıyoruz.

 

 

 

 

 

Antalya’nın yükselen değeri “Sahil Antalya Yaşam Parkı”

Antalya’nın yükselen değeri “Sahil Antalya Yaşam Parkı”

Sahil Antalya Yaşam Parkı, kente nefes aldıran adeta bir vaha niteliği taşıyan değer olarak, gün be gün en çok tercih edilen cazibe merkezleri arasında sıralamasını yükseltmeye devam ediyor. Özellikle yaz aylarının başından bu yana, binlerce Antalyalının ve kente gelen turistlerin dikkatini çeken Sahil Antalya Yaşam Parkı, dünyaca ünlü Konyaaltı Plajı’nın da düzenli bir şekilde kullanılmasına olanak sağlıyor.

Alanın tüm ihtiyaçlarına anında yanıt verecek bir organizasyonla yönetilen Sahil Antalya Yaşam Parkı, güvenlik önlemlerinin yanı sıra çevre düzenlemeleri ve sağlıklı yaşam alanlarının geliştirilmesi anlamında da çağdaş bir yönetimle, Antalya’nın yükselen değerleri arasında hızla yerini aldı.

ALSE tarafından işletilen yaşam parkı, 12 ay boyunca Antalya’da hizmet veriyor. ALSE Yönetim Kurulu Başkanı Suat Ünver, yine kendisiyle aynı sektörde faaliyet gösteren turizm duayeni Ender Alkoçlar ile başarılı bir çalışmanın yürütüldüğünü ispatlamanın ve Antalya’ya önemli bir cazibe alanı kazandırmanın mutluluğunu yaşadıklarını ifade etti.

ÜST DÜZEY HİZMET STANDARTI
Yaşayan bir park olarak tasarlanan Sahil Antalya’nın işletmeleriyle birlikte ziyaretçilerin memnunuiyetini öncelik olarak kabul ettiğini belirten Suat Ünver, “Dünyaca ünlü Konyaaltı Plajı sınırlarımız içinde. Bu plaj tüm insanlara ait adeta cennetten bir köşe. Bir kaç yıl önce bu alan hakikaten, turizm kentine yakışmayan yapısal bir hale sahipti. Bu gün ortaya çıkarılan proje, dünya üzerinde mimari anlamda en düzenli tesis edilen yaşam alanıdır. Bu işletmenin önceliği her zaman ziyaretçi memnuniyetidir. Proje içeriğinde asıl tema, insan odaklı bir tesisleşme olmuştur. Bu bağlamda, bizlerle birlikte bu anlayışa katkıda bulunan işletmelerimiz ve tesis içeriğinde sunduğumuz, yönetim ile güvenlik gibi hizmetlerimizle en üst düzey standartlarda hizmet üretme gayreti içindeyiz. Bu alan, Antalya’nın kent içindeki yaşam kalitesine de katkıda bulunmaktadır. Büyükşehirlerin bu tür alanlara ihtiyacı vardır ” dedi.
ANTALYA MARKASINA ÖNEMLİ KATKI
Bir miyon metrekarelik kullanım alanı içinde 7 kilometrelik bir sahil bandına sahip, kent merkezinde bulunan coğrafi konumuyla dünya üzerinde neredeyse eş değeri olmayan bir yaşam parkının Türkiye’ye kazandırıldığına da değinen Suat Ünver, “Bu alanda 350 kişilik anfi tiyatro, 10 bin kişi kapasiteli konser alanı, 50’nin üzerinde yiyecek içecek işletmesi ile bunların yanı sıra 33 plaj işletmesi yer alıyor. Doğaya saygılı ve uzun vadede çok değer kazanacak bir projeyi Antalya’ya ve ülke turizmine kazandırmanın haklı gururunu yaşıyoruz. Antalya’nın bu tür projelerle, korunmasından yana bir tavrım var. Bu kentin, korunmaya ihtiyacı olan bir çok zenginliği var. Bu tür girişmlerle, turizm adına geleceğe yatırım yapılmalıdır. Ticari kaygı her zaman geri planda olmalıdır. Bu bağlamda, işletmelerimizde de fiyat oranları her zaman dengelidir. Aslında huzurlu bir yaşam alanı olan proje, Antalya’nın marka varlıkları arasına girmiştir” diye konuştu.