İstanbul’ da tarihine damga vuran lezzet mekanları

İstanbul’ da tarihine damga vuran lezzet mekanları

Toplumsal belleğimizde önemli yerleri olan tarihi yeme, içme mekanları vardır.  Bu işletmeler, kültürel bir değer olma özelliğine sahiptirler.  İstanbul’ da yeme içme geleneğine büyük katkısı olmuş, günümüzde de faaliyetlerini yürüten tarihi mekanlardan seçtiklerimizi sizler için derledik.

Yazı: Murat Söker

Yeme içme mekanları gelişim süreci?

Osmanlı’ da, Tanzimat sonrası toplumun değişimi ile sosyalleşme talepleri sonucunda gelişmeler yaşanmıştır. Toplumun farklı kesimlerinde ki sosyal dokuya uygun nitelikte yeme-içme mekanları açılmıştır.

Başlangıç noktası Beyoğlu (Pera) bölgesi olmuştur. Bizans döneminde yerleşimin olmadığı bu bölgeye öte taraf anlamına gelen “Peran bağları” denilirmiş. 19. Yy’ da bölgede ikamet eden yabancılar bölgeyi “Pera” olarak isimlendirmişler. Beyoğlu isminin Kanuni Sultan Süleyman döneminde bu bölge için kullanıldı ifade edilmektedir. Cumhuriyet döneminde ise, 1925’den itibaren bölge Beyoğlu olarak resmi yazışmalarda geçmeye başlamıştır.

Osmanlı’ nın, doğal güzelliği ile dillere destan olan şehri; İstanbul şüphesiz ki yabancıların oldukça ilgisini çeken bir şehir olmuştur. Bu durum Pera bölgesinde bir toplumsal dönüşüm getirmiştir.

Zeynep Biçer, “Toplumsal Dönüşüm ve Beyoğlu’nda Yeme-İçme Mekânları” araştırmasında Osmanlı’ da başlayan mekan kültürü konulu araştırmasını aşağıdaki gibi özetliyor.                                                                                                                                    “Levantenlerin, yabancıların ve gayrimüslim Osmanlılar’ın yaşadığı bölge olan Beyoğlu’nda, 19. Yüzyıldan itibaren açılmaya başlayan “alafranga” lokanta ve restoranlar, şaraphane ve birahaneler, cafe chantant’lar (müzikli kafeler) dönemin kültür ortamına kalıcı katkılar sağlamıştır. Sahipleri, Avrupa kökenli kişiler ile Osmanlı Rum, Ermeni ve Museviler olan bu mekanlar, söz konusu toplumlar için birer buluşma yeri haline gelmiştir. Bunun yanında, bu dönemden itibaren birbiri ardına açılan cafe ve restoranlar, Müslüman Türkler tarafından da ilgi görmüştür. Böylece toplumsal dönüşüm kendine has bir şekilde oluşurken yerel karakterleri de değişime uğratmıştır. Beyoğlu, 19. yüzyıldan itibaren günümüze kadar ulaşan kimliğini oluştururken, bir yandan da İstanbul kültürünün özgün bir parçası olarak var olmaktadır.”                                                                                                                                     

1924 İstanbul (Rejans Rus Lokantası)

Atatürk’ den yadigar tarihi mekan…

Atatürk’ün İstanbul’ da olduğu dönemde ziyaretlerinde iki numaralı masayı ayırtması ile bilinmektedir. 10 Kasım1938’den beri iki numaralı masa hep rezerve tutulmuştur.

Tarihi oldukça eskiye dayanmaktadır, ilk açılış 1924 yılında Turkuaz adıyla olmuş.
Sovyet devriminden kaçan Beyaz Ruslar’ ın yoğun yaşadığı Beyoğlu olması sebebiyle, ülkelerinden kaçan üç Rus arkadaşın, 1932’de Turkuaz’ ı devir almaları ile başlayan bir serüven oluyor.

Web sitelerinde kendilerini şu şekilde anlatıyorlar; “Başta modern Türkiye’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, İspanya Kralı 4.Alfonso, yazar Agatha Christie, Mata Hari, ünlü oyuncu Greta Garbo pek çok tanınmış simanın müdavimi olduğu Rus restoranı, 1924 İstanbul ismiyle yeniden hayat buldu. Rus İhtilali’nde Kızıl Ordu’dan kaçıp İstanbul’a sığınan Beyaz Rusların, Pera’da kurdukları bu entelektüel ambiyans, Rus lezzetleri ve buzlu limonlu votka ile dönemin en popüler mekanları arasında ilk sırada yer aldı. Bolşevik Devrimi’nden kaçan Rusların, arkalarında bıraktıkları hayatı ve geleneksel lezzetlerini tekrar yaşatmak için kurdukları restoran; diplomatlar, siyasetçiler, bohemler, memurlar gibi farklı kesimden insanları ağırladı.”  Menülerine, Rus yemeklerine ilave olarak farklı ülkelerden lezzetler de eklenmiştir. Adres: Asmalı Mescit Mahallesi OIivya Geçidi No:7-A Beyoğlu – 0212 243 83 60

Ayaspaşa Rus Lokantası

Klasik tarz tercih edenlere…

1943 yılında, Beyaz Rus Boris İvanovich Kreschsanovsky ve Macar göçmeni Judith Krischanovski tarafından hizmete açılmış. Yemeklerinin lezzeti dilden, dile dolaşınca mekanın müdavimleri artmış. Dilbilimci araştırmacı yazar Jak Deleon, Ayaspaşa Rus Lokantası için; “eski bir dost evi” dediği web sitelerinde ifade ediliyor.

Kurulduğu günden bu yana dekorasyonu, menüsü ve servis kalitesi ile hep aynı çizgide devam eden klasikleşen bir mekandır. Ziyaret etmeniz halinde; Rus yemekleri kadar başarılı olan Şinitzel’ in tadına bakmanızı öneririz. Kış mevsiminde her Cuma akşamı Rus Romansları canlı müzik eşliğinde yemek keyfi yaşatılmaktadır.. Adres: İnönü Caddesi Ankara Palas Apt. No:59 Gümüşsuyu / Taksim – 0212 243 48 92

Cumhuriyet Meyhanesi

Tarihte yolculuk için güzel seçim…

Kuruluş tarihi 1880’ lere dayanan günümüze gelmiş en eski meyhanelerinden olmaktadır.  Atatürk’ ün sevdiği ve ziyaret ettiği bir mekandır. Ata’ nın masasına 5 no’lu masa  denirmiş.  Masanın üzerinde yer alan saat dokuzu beş geçiyor gösteriyor. Ata’nın anısına her 10 Kasım’da masasına çiçek konup, müşterilere beyaz leblebi ikram ediliyor. Efsane futbolcu Lefter ve  edebiyatımıza damga vurmuş şair ve yazarlarımızın akşam keyfileri için uğrak yeri olmuştur.  Kimbilir belki de birçok eserin yazımında esin kaynağı olmuştur.

Mekanın başka bir anılış şekli de; Yaklaşık 40 yıldır çalışan garsonlardan üçünün de adının Ali olması ve bu  yüzden üç Aliler deniliyor olmasıdır. Tuna Kiremitçi’ nin bir eserine ve şair Ece Ayhan’ın üç aliler şiirine konu olmuşlardır.  Hergün taze meze çeşitleri ile meyhane formatında hizmet vermeye devam etmektedir. Adres: Hüseyinağa Mah. Sahne Sok. No: 27 D Balık Pazarı, Beyoğlu  – 0212 244 03 91

İmroz Restaurant (Krependeki İmroz)

Nevzizade’ nin en iyisi olarak ifade edilen meyhane…

İmroz Lokantası faaliyetine 1941’ de Krepen Pasajında başlamış. Ana kurucuları; Spiro Havuçyos, Tanaş Yalvas daha sonra 1952’ de işe başlayan Yorgo Okumuş ve ortakları görevi devralmışlar. Bugünde Yorgo Okumuş’ un oğlu Vasili,  ortaklar Mustafa Yıldırım, oğlu Tolga ve İrfan Kara ve oğlu Ali birlikte işletmektedirler. Şuanki yerlerine 1982’ de taşınmışlar. Nevzizade sokağın, geçmişte bakımsız halinden güzel bir konuma gelmesi için büyük emekleri geçmiş.

Mekan’ın kendine göre özel kuralları var. Duvarda “Meyhanede şarkı söylemek kat’iyen memnu’dur! The müdür” yazısını ziyaretinizde göreceksiniz. Yorgo bey meyhaneye sohbet ve yemek için gidilmesi gerektiğini düşündüğü için mekanın değişmez kuralı olmuş.Mehmet Yaşin’ in aktarımında; “Müzeyyen Senar, yazıyı görünce bana damı yasak? diye sormuş. Yorgo’ nun cevabı hazır; herkeste sendeki ses ne arar, iki kadeh içen kendini tenor sanıyor.” Mekanın kendine özel spesiyalleri var. Özel bir mekan olması sebebiyle bir çok Gurme tarafından anlatılan ve tavsiye edilen İstanbul meyhanesi olmaktadır.  Adres: Nevizade Sok. No: 16 Balıkpazarı Beyoğlu  –  0212 249 90 73

Koço Restaurant Moda Park Lokantası

Manzara severlere…

Kurucusu; Gökçeadalı Kostantinos Koço Korontos’ dur. Lokanta Ekaterini Ayazması’ nın üzerinde yer almaktadır. İlk yapıldığında küçük bir ahşap klübe olarak inşa edilmiştir. Sonrasında yapılan tadilatlar ile günümüze ulaşmıştır. Koço’ nun lokantası ilk olarak 1928 yılında Mühürdar’ da açılmıştır. Daha sonra sayfiye ve plaj olarak çok hareketli olan şimdiki yerine ise 1950’ de taşınmıştır. Mekanı güzel kılan sizi çıkardığı tarihsel yolculuk, yemekleri ve eşsiz manzarası olmaktadır. Yemek bir yaz günü akşam gün batımında ziyaret ederseniz, Osmanlı döneminin önemli yapılarından Mimar Vedat Tek’ in yaptığı Moda iskelesi, Kalamış ‘ da batan güneşi izlemenin keyfi doyumsuz olacaktır.  Menülerinde, deniz mahsülleri ve herzaman taze mezeleri ile ön plandadır. Adres: Moda Caddesi No:171 Moda / Kadıköy – 0216 336 07 95

Kör Agop Meyhanesi

Otantik tarzı ile eğlence sevenlere…

Kumkapı doğumlu olan Agop İnciyan 1938’ de tuttuğu balıkları kızartıp sattığı 3-4 masalı ufak bir yerle başlamış. Evlenince eşi Marta’ da onun severek yaptığı bu işine ortak olmuş. Birlikte çalışmaya başlamışlar. Meyhane’ de fasıl heyetinin müzik yapması ilk onun mekanında başlamış. Kapanış saati geldiğinde misafirlerini balık çorbası ile uğurlamada bu mekanın bir geleneği olmuş. Şuan işletmeciliği üçüncü kuşak, torunu Daniel İnciyan yapmaktadır. Faaliyet gösterilen yer 1891 yılında yapılmış eski bir gümrük binası oluyor.  Şu anki mekandan önce 19 yer değiştirmişler. Kör Agop’ u yüksek tavanlı ve özel bir mimariye sahip bu bina hayallerinde ki meyhanesine yakışan bir yer olarak etkilemiş, burasını satın almış ve son mekanları burası olmuş. Canlı fasıl her akşam oluyor. Mezelerinden topik ve sıcak pilakisi en beğenilenler arasında oluyor. Adres: Şehsuvar Bey Mah. Ördekli Bakkal Sokak No:7 Kumkapı – 0212 517 23 34

Madam Despina Meyhanesi

Otantik ve sadeliği sevenlere…

Sezen Aksu, Deliveren albümünde, Meral Okay’ ın sözlerini yazdığı “yine mi çiçek” şarkısında Madam Despina‘ dan bahseder. “Kur masayı Madam Despina
Kirli beyaz muşamba örtüleri ser Çek sediri asmanın altına, Yanında bir ince Müzeyyen Abla”

Kurtuluş’ ta eskiden var olan nam-ı diyar Arap Yasemin’ in işlettiği çay bahçesi ve düğün salonunun arkasında yer almaktadır. Doksanlı yıllara kadar olan süreçte, çocukluğu veya gençlik yılları bu muhitte geçenlerin anılarında yerleri vardır.

Madam Despina, Türkiye’ nin ilk kadın meyhanecisi olarak biliniyor. Köklü meyhanelerin kurucusu gibi o da İmroz (Gökçeada) doğumludur. Ailesi ile birlikte İstanbul’ a göç ettikten sonra, 1946’yılına kadar gazino ve meyhanelerden çalışmış. Sonrasında Gayrettepe’de kendi yerini açmış. Daha sonra 1970’lerde Kurtuluş’a taşınmışlar. 1990’ dan itibaren işletmeyi ortaklarına devretmiş ve 2006 yılından aramızdan ayrılmıştır. Yaz akşamları bahçesindeki ağaçların altında vakit geçirmek çok keyifli gelecektir. Despina’nın vazgeçilmezleri; Rum pilakisi ve ciğer oluyor. Hafta sonu akşamları sazlarla canlı müzik var. Adres: Feriköy Mah. Kurtuluş Caddesi Açık Yol Sokak No:9 Kurtuluş – 0212 247 33 57

Hatay Restaurant

Şair meyhanesi…                                                                                                                                                Şiir seviyorsanız, hele bir de Cemal Süreyya’ nın şiirlerini seviyorsanız; Hatay restaurant ziyaret etmenizi tavsiye ederiz. Duvarlarda ki şairin dizeleri ve fotoğrafları size anılarda yolculuk yaşatır. Anadolu yakasında meyhane kültürünü günümüzde de yaşatan bir mekan olma özelliğini taşımaktadır. Kuruluş tarihi 1967’ ye dayanmaktadır. Mekanın spesiyal lezzetleri ise; her zaman taze olan soğuk mezeleri ve yaprak ciğer, kalamar tava ve pastırmalı humus önde gelen lezzetleri arasındadırAdres: Bağdat Caddesi No:526 Bostancı / İstanbul – 0216 361 33 57

Viktor Levi

Tarihi mekanda şarap tadımı…

Mekana ismini veren ve kurucusu Viktor Levi, 1900’ li yılların ortasında; Gelibolu”lu sardalyacı bir ailenin ferdidir. Levi, aile işlerini yürütürken iş için gittiği Bozcaada’dan üzüm alıp satma işine sonrasında ise şarap üretimine başlamıştır. Müşterileri olan İstanbul’ un büyük şarap evleri ödemelerini aksatınca, kendi adıyla açtığı işletmesinde kendi üretimi olan şarapları satmaya başlamıştır. 1967 yılında vefat edene kadar kendisi ilgilenmiştir. Sonrasında ise kuzeni 1985’e kadar işletmeye devam eder. Kuzenin ardından ise 1999 yılında tarihi mekan aslına uygun restorasyon sonrası bugün şekliyle hizmete açılmıştır. Moda’ da 1800’ lü yıllardan günümüze ulaşmış tarihi binada hizmet vermektedirler. Bahçe bölümleri; yaz, kış adeta botanik bahçe görünümü ile ferahlık veren bir ambiyansa sahiptir. Kendi markaları ile servis edilen özel tatlarda şaraplarınını, ilgi duyduğunuz seçeneklerin tadımı sonrası sipariş mümkün oluyor. Peynir tabağı ve yemek menüleri ise mekanın klasiği olmuş, seçimlerden oluşuyor. Adres: Caferağa Mah. Moda Cad. Damacı Sokak No:4 Kadıköy – 0 216 449 93 29

Pub Avni

Sıcak ve samimi bir ortam…

İstanbul’ da ilk açılan beş yıldızlı otellerin lobi barları iş adamlarının sosyalleştikleri alanlardı. Bir yerde Türkiye’ de pub kültürünün nüvesini oluşturmuşlardı. Sonra Hilton ve Divan’ da çalışan servis personelleri kendi mekanlarını açma girişimleri başlamıştı. Pub Avni’ de bu şekilde doğmuş bir mekan olmaktadır. Reha Arar, Milliyet gazetesinde Pub Avni açılış sürecini şu şekilde aktarıyor;İstanbul’ da, 1970’lerde iş adamları Hilton ve Divan Oteli’nin barlarında bir araya gelerek, sosyalleşirlerdi. Divan Oteli’nden emekli olan Avni Salbaş (lakabı Arap), Radyo Evi’nin karşısına 1973 yılında Pub Avni adında küçük bir bar açtı. Bu açılış öyküsünde gerekli destek kendisini çok sevdirdiği Erol Simavi’den geldi. 1992’ye kadar işletmeciliğe devam etti, daha sonra yıllarca birlikte çalıştıkları Mahmut Alkan’a devretti. O da meslektaşı olan Celal Kocaağaoğlu’yla bu işi devam ettiriyor.” Öglen ve akşam servisi için özel menü yemek seçimleri var. Özellikle pazı sarması denemesi gereken spesiyalleri arasında yer alıyor. Adres: Cumhuriyet Caddesi No: 243/A Harbiye / Taksim – 0212 246 11 36

Hilton Dalaman Sarıgerme Resort&Spa’ya üç ödül

Hilton Dalaman Sarıgerme Resort&Spa’ya üç ödül

Hilton Dalaman Sarıgerme Resort&Spa; Avrupa, Ortadoğu ve Afrika’yı içine alan Hilton EMEA bölgesinde bu yıl da liderliğini sürdürdü. 63 ülkedeki toplam 508 otel içinden Mükemmellik Ödülü (Award of Excellence) alan tek Resort Hotel olurken toplam 3 ödülün sahibi oldu.

Best of theBrandAwards / En iyi Marka Ödülleri kategorisinde altyapı, deneyim ve hizmet kalitesi ile Mükemmellik Ödülü (Award of Excellence)’nün sahibi olmaya hak kazanan Hilton Dalaman, %34 Kalite Güvencesi, %33 Genel Deneyim ve %33 Genel Hizmet olarak misafirleri tarafından değerlendirildi. Problem çözme performansında gösterdiği başarı ile Takım Lideri (Leader of the pack) ve altı aylık mavi enerji güncelleme ve marka taahhüdü raporlarına göre yılın en yüksek toplam ortalama puanıyla Mavi Enerji Ödülü (Blue Energy Annual Award)’nün de sahibi oldu.

Doritos, Deniz Berdan ve Ahbap Derneği bir arada  

Doritos, Deniz Berdan ve Ahbap Derneği bir arada

Doritos, ünlü tasarımcı Deniz Berdan ve Ahbap Derneği ile çok özel bir projeye imza atıyor. Deniz Berdan’ın Doritos için özel olarak tasarladığı ve yaşadığımız dönemde herkesin ihtiyacına uygun olarak kullanabileceği boyunluk ve bandanalar çok yakında Ahbap Market’te satışa sunulacak! Bu satıştan elde edilen gelir Ahbap Derneği’nın eğitim, doğa, insanlar ve hayvanlar için değer katan projelerinde kullanılacak.

Deniz Berdan’ın Doritos’un ikonik renklerini ve üçgen şeklini kullanarak markaya özel olarak tasarladığı bandana ve boyunluklar, “yeni normal” dediğimiz günlerde herkesin ihtiyacına uygun olacak şekilde kullanılabilecek. Ayrıca bu ürünlerin satışından elde edilecek gelirin tamamı Ahbap’ın eğitimi ve doğayı destekleyen, insanlar ve hayvanlar için değer yaratan projelerinde kullanılacak.

Konuyla ilgili açıklama yapan PepsiCo Türkiye Yiyecek Kategorisi Pazarlama Direktörü Osman Dilber “Doritos’la yıllardır farklı şekillerde gençlerin hayatına dokunmayı hedefliyoruz. İletişimlerimizden logomuzu kaldırdığımız Logo Yok kampanyamız kapsamında da yine bu amaçla hareket ettik. Yaptığımız araştırmalarda gençlerin günlük hayatında bandana ve boyunluk kullanımlarının arttığını gördük. Bunun yanı sıra sivil toplum kuruluşlarına bağış yapan her 3 gençten birinin Ahbap Derneği’ni tercih ettiğini gördük. Bu da bize hayata geçirdiğimiz proje için ilham verdi.  Ahbap Derneği ile beraber gösterdiğimiz güçlü dayanışma örneğiyle topluma fayda sağlayacağımıza inanıyorum,” dedi.

Ayasofya’nın gizemli tarihi

Ayasofya’nın gizemli tarihi

-Ferhat Kaan Şahin-

Ayasofya ya da resmî adıyla Ayasofya-i Kebir Camii, uzun uğraşlar ve tartışmaların sonrasında Danıştay’ın kararıyla tekrar ibadete açıldı. Biz de sizler için bu çok önemli tarihi binanın geçmişini derleyerek Ayasofya’nın tarihi yolcuğuna rehber olmak istedik.

Ayasofya, Bizans İmparatoru I. Justinianus tarafından, 532-537 yılları arasında İstanbul’un tarihi yarımadasındaki eski şehir merkezine inşa ettirilmiş bazilika planlı bir patrik katedrali olup 1453 yılında İstanbul’un fethinden sonra Fatih Sultan Mehmet tarafından camiye dönüştürülmüştür. 1935 yılından 2020 yılına kadar müze olarak hizmet vermiştir. 2020 yılında cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle tekrar cami statüsü kazanmıştır. Ayasofya, mimari bakımdan merkezî planı birleştiren kubbeli bazilika tipinde bir yapı olup kubbe geçişi ve taşıyıcı sistem özellikleriyle mimarlık tarihinde önemli bir dönüm noktası olarak ele alınır.

Ayasofya adındaki “aya” sözcüğü “kutsal, azize”, “sofya” sözcüğü ise herhangi bir kimsenin adı değil, eski Yunancada “bilgelik” anlamındaki sophos sözcüğünden türemiştir. Yani Ayasofya adı Kutsal Bilgelik ya da İlahi Bilgelik gibi anlamlar taşımakta olup, Ortodoks Hıristiyanlar için Tanrı’nın üç niteliğinden biri sayılır. 6. Yüzyılın bilim adamları, fizikçi Miletli İsidoros ve Trallesli matematikçi Anthemius’un yönettiği Ayasofya’nın inşaatında yaklaşık 10.000 işçinin çalıştığı ve I. Justinianus tarafından bu iş için büyük bir servet harcandığı belirtilir. Bu kadim binanın özelliği, yapımında kullanılan bazı sütun, kapı ve taşların binadan daha eski yapı ve tapınaklardan getirilmiş olması ve daha eski bir tarihi barındırmalarıdır.

Bizans İmparatorluğu döneminde Ayasofya, büyük bir “kutsal emanetler” zenginliğine sahipti. Bu eşyalardan biri de 15 yüksekliğinde gümüş ikonostasisti. İstanbul patriğinin patrik kilisesi ve Ortodoks Kilisesi’nin bin yıl boyunca merkezi olan Ayasofya, 1054 yılında Patrik I. Mihail Kirularios’un Papa IX. Leo tarafından aforoz edilmesine şahitlik etmiş ve bu olay Schisma’nın yani Doğu ve Batı kiliselerinin ayrılmasının başlangıcı sayılmıştır.

1453’te gelen kutlu fetih ile birlikte kilise camiye dönüştürülden sonra Osmanlı Sultanı Fatih Sultan Mehmet’in gösterdiği hoşgörü ile mozaiklerinden insan figürleri içerenler tahrip edilmemiş (içermeyenlerse olduğu gibi bırakılmıştır), yalnızca ince bir sıvayla kaplanmış ve yüzyıllarca sıva altında kalan mozaikler, bu sayede doğal ve yapay tahribattan kurtulabilmiştir. Cami, müzeye dönüştürülürken sıvaların bir kısmı çıkarılmış ve mozaikler tekrar gün ışığına çıkarılmıştır. Günümüzde Ayasofya binası, aslında aynı yere üçüncü kez inşa edilen kilise olduğundan “Üçüncü Ayasofya” olarak da bilinir. İlk iki kilise isyanlar sırasında yıkılmıştır. Döneminin en geniş kubbesine sahip olan Ayasofya’nın merkez kubbesi, Bizans döneminde birçok kez çökmüş, Mimar Sinan’ın binaya payandaları eklemesinden itibaren hiçbir çökme meydana gelmemiştir.

Birinci Ayasofya geleneksel Latin mimarisi stilindeki bir sütunlu bazilika olup, çatısı ahşaptı ve önünde bir atrium yer almaktaydı. Bu ilk Ayasofya bile olağanüstü bir yapıydı. 20 Haziran 404’te Konstantinopolis Patriği Aziz İoannis Hrisostomos‘un, İmparator Arcadius‘un eşi İmparatoriçe Aelia Eudoksia ile çatışmasından dolayı sürgüne gönderilmesinin ardından çıkan isyanlar sırasında bu ilk kilise yakılarak büyük ölçüde tahrip olmuştur.

İkinci Ayasofya da yine bazilika planlı, ahşap çatılı ve beş nefliydi. İkinci Ayasofya’nın 381’de İkinci Ekümenik Konsil olan Birinci İstanbul Konsili‘ne Aya İrini ile birlikte ev sahipliği yaptığı sanılmaktadır. Bu yapı 13-14 Ocak 532’de Nika ayaklanması sırasında yakılıp yıkılmıştır.

İkinci Ayasofya’nın 23 Şubat 532’de yıkımından birkaç gün sonra imparator I. Justinianus öncekinden tümüyle farklı, daha büyük ve kendisinden önce gelen imparatorların yaptırdıkları kiliselerden çok daha görkemli bir kilise inşa ettirmeye karar verdi. Justinianus bu işi yapacak mimarlar olarak fizikçi Miletli İsidoros ile matematikçi Trallesli Anthemius’u görevlendirdi. Bir efsaneye göre, Justinianus inşa ettireceği kiliseye ilişkin hazırlanan taslakların hiçbirini beğenmez. Bir gece İsidoros taslak hazırlamaya çalışırken uyuyakalır. Sabah uyandığında Ayasofya’nın hazırlanmış bir planını önünde bulur. Justinianus bu planı mükemmel bulur ve Ayasofya’nın buna göre inşa edilmesini emreder. Bir başka efsaneye göre de İsodoros bu planı rüyasında görmüş ve planı rüyasında gördüğü şekilde çizmiştir. (Anthemius daha inşaatın ilk yılında öldüğünden işi İsidoros sürdürmüştür). İnşa, Bizanslı tarihçi Prokopius‘un Justinian’ın binaları adlı eserinde betimlenmektedir.

İnşada kullanılacak malzemeleri üretmek yerine, imparatorluk topraklarında yer alan yapı ve tapınaklardaki yontulmuş hazır malzemelerden yararlanmak yoluna gidilmiştir. Bu yöntem, Ayasofya’nın inşa süresinin çok kısa olmasını sağlayan etkenlerden biri olarak kabul edilebilir. Böylece binanın yapımında Efes’teki Artemis Tapınağı’ndan, Mısır’daki Güneş Tapınağı’ndan (Heliopolis), Lübnan’daki Baalbek Tapınağı’ndan ve daha birçok tapınaktan getirtilen sütunlar kullanılmıştır. Bu sütunların altıncı yüzyıl olanaklarıyla nasıl taşındığı bilinmemektedir. Kaplama ve sütunlarda kullanılan renkli taşlardan kırmızı porfir Mısır, yeşil porfir Yunanistan, beyaz mermer Marmara Adası, sarı taş Suriye ve kara taş İstanbul kökenlidir. Ayrıca Anadolu’nun çeşitli yörelerinden gelen taşlar kullanılmıştır. İnşaatta on binden fazla kişinin çalıştığı belirtilir. İnşaat sonunda Ayasofya Kilisesi günümüzdeki halini almıştır.

Mimaride yaratıcı bir anlayışı gösteren bu yeni kilise yapılır yapılmaz, derhal mimarinin başyapıtlarından biri olarak kabul edildi. Mimarın böylesine büyük bir açık mekânı sağlayabilecek devasa bir kubbeyi inşa edebilmede İskenderiye‘li Heron’un teorilerinden yararlanmış olması mümkündür.

23 Aralık 532’de başlanan yapım çalışması 27 Aralık 537’de tamamlandı. Kilisenin açılışını imparator Justinianus ve patrik Eutychius büyük bir törenle birlikte yaptılar. Ayasofya o zamana kadar en büyük yapı olarak kabul edilen Süleyman’ın Tapınağı’ndan daha büyük olduğundan İmparator I. Justinianus (Jüstinyen) halka yaptığı açılış konuşmasında “Ey Süleyman! Seni yendim” demiştir. Kilisenin ilk mozaiklerinin yapımı 565 ile 578 yılları arasında tahtta olan II. Justin döneminde tamamlanabilmiştir. Kubbe pencerelerinden sızan ışıkların duvarlardaki mozaiklerde oluşturdukları ışık oyunları dahiyane mimariyle birleşerek izleyicilere büyüleyici bir atmosfer yaratmaktaydı. Ayasofya İstanbul’a gelen yabancılar üzerinde öylesine büyüleyici, derin bir etki bırakmıştır ki, Bizans döneminde yaşayanlar Ayasofya’yı “dünyada tek” (“singulariter in mundo”) olarak nitelemişlerdir.

Fakat yapılışından kısa bir süre sonra, 553 Gölcük ve 557 İstanbul depremlerinde ana kubbe ile doğu yarım kubbesinde çatlaklar belirdi. 7 Mayıs 558 depreminde ise ana kubbe tümüyle çöktü ve ilk ambon, siboryum ve sunak da ezilerek yok oldu. İmparator derhal restorasyon çalışmasını başlattı ve bu çalışmanın başına Milet‘li İsidoros’un yeğeni genç İsidorus’u getirdi. Depremden ders alınarak bu kez yeniden çökmemesi için kubbenin yapımında hafif malzeme kullanıldı ve kubbe eskisine kıyasla 6,25 m daha yükseğe yapıldı. Restorasyon çalışması 562 yılında tamamlandı.

Yüzyıllarca Konstantinopolis Ortodoksluk patriğinin merkezi olan Ayasofya aynı zamanda Bizans’ın taç giyme törenleri gibi imparatorluk törenlerine ev sahipliği yapmıştır. İmparator VII. Konstantinos “Törenler Kitabı” (De caerimoniis aulae Byzantinae) adlı kitabında Ayasofya’da yapılan imparator ve patrik tarafından düzenlenen törenleri tüm ayrıntılarıyla anlatmaktadır. Ayasofya, ayrıca günahkarlar için de bir sığınma yeri olmuştur.

Ayasofya’nın daha sonra uğradığı tahribatlar arasında 859 yangını, bir yarım kubbesinin düşmesine neden olan 869 depremi ve ana kubbesinde hasara yol açan 989 depremi sayılabilir. 989 depreminden sonra imparator II. Basil, kubbeyi Agine ve Ani‘deki büyük kiliseleri inşa eden Ermeni mimar Trdat’a tamir ettirmiştir. Trdat kubbenin bir kısmını ve batı kemerini onarmış ve kilise 6 yıl süren onarım çalışmasından sonra 994’te yeniden halka açılmıştır.

Dördüncü Haçlı Seferi sırasında, Venedik Cumhuriyeti‘nin âmâ Doçu Enrico Dandolo komutasındaki Haçlılar İstanbul’u ele geçirip Ayasofya’yı yağmalamışlardır. Bu olay Bizanslı tarihçi Nikitas Honiatis‘in kaleminden ayrıntılı olarak öğrenilmektedir.

Kiliseden aralarında İsa‘nın mezar taşından bir parça, İsa’nın sarıldığı bez olan torino kefeni, Meryem‘in sütü ve azizlerin kemikleri gibi birçok kutsal emanet ile altın ve gümüşten yapılma değerli eşyalar çalındı, kapılardaki altınlar bile sökülerek batı kiliselerine götürüldü şeklinde anlatılmaktadır. Latin İstilası (1204-1261) olarak anılan bu dönemde Ayasofya, Roma Katolik Kilisesi’ne bağlı bir katedrale dönüştürülmüştür. 16 Mayıs 1204 tarihinde Latin imparatoru I. Baudouin imparatorluk tacını Ayasofya’da giymiştir.

Enrico Dandolo adına konan mezar taşı Ayasofya’nın üst galerisindedir. Gaspare ve Giuseppe Fossati tarafından gerçekleştirilen 1847-1849 restorasyonu sırasında mezarın gerçek bir mezar olmadığı Enrico Dandolo anısına bir sembolik plaket olarak konulduğu ortaya çıkmıştır.

Ayasofya 1261’de tekrar Bizanslılar’ın kontrolüne geçtiğinde harap, virane ve yıkılmaya yüz tutmuş bir durumdaydı. 1317’de imparator II. Andronikos finansmanını ölen eşi İrini‘nin mirasından karşılayarak binanın kuzey ve doğu kısımlarına 4 adet istinat duvarı ekletti. 1344 depreminde kubbede yeni çatlaklar belirdi ve 19 Mayıs 1346’da binanın çeşitli kısımları çöktü. Bu olaydan sonra kilise, 1354’te Astras ve Peralta adlı mimarların restorasyon çalışmasının başlamasına kadar kapalı kaldı.

İstanbul’un 1453’te fethedilmesinden sonra, fethin sembolü olarak, derhal Ayasofya Kilisesi camiye dönüştürülmüştür. O sıralarda Ayasofya harap bir haldeydi. Bu durumu Kordoba soylusu Pero Tafur ve Florentine Cristoforo Buondelmonti gibi Batılı ziyaretçilerce betimlenmektedir. Ayasofya’ya özel bir önem veren Fatih Sultan Mehmet kilisenin derhal temizlenip camiye çevrilmesini emretti, fakat adını değiştirmedi. İlk minaresi onun döneminde inşa edilmiştir. Osmanlılar bu tür yapılarda taş kullanmayı tercih etmekle birlikte minarenin hızla inşa edilebilmesi amacıyla bu minare tuğladan yapılmıştır. Minarelerden biri de sultan II. Bayezid tarafından eklenmiştir. 16. yüzyılda Kanuni Sultan Süleyman fethettiği Macaristan’daki bir kiliseden Ayasofya’ya iki dev kandil getirtmiştir ki, günümüzde bu kandiller mihrabın iki yanında yer alırlar.

  1. Selim döneminde (1566-1574) yorgunluk ya da dayanıksızlık belirtileri gösterdiğinde, bina, dünyanın ilk deprem mühendislerinden biri sayılan Osmanlı baş mimarı Mimar Sinan tarafından eklenen dış istinat yapılarıyla (payanda) takviye edilerek, son derece sağlamlaştırılmıştır. Günümüzde binanın dört tarafındaki toplam 24 payandanın bir kısmı Osmanlı dönemine, bir kısmı Doğu Roma İmparatorluğu dönemine aittir. Bu istinat yapılarıyla birlikte, Sinan ayrıca, kubbeyi taşıyan payeler ile yan duvarlar arasındaki boşlukları kemerler ile besleyerek kubbeyi iyice sağlamlaştırmış ve binaya iki geniş minare (batı kısmına), hünkâr mahfili ve II. Selim’in türbesini (güneydoğu kısmına) eklemiştir (1577). III. Murat’ın ve III. Mehmed’in türbeleri ise 1600’lerde eklenmiştir.

Ayasofya binasının içine Osmanlı döneminde eklenen diğer yapılar arasında mermerden minber, hünkâr mahfiline açılan galeri, müezzin mahfili (mevlit balkonu), vaaz kürsüsü sayılabilir. III. Murad Bergama’da bulunmuş, helenistik dönemden kalma (MÖ IV. yüzyıl), “bektaşi taşı”ndan (İng. alabaster) yapılma iki küpü Ayasofya’nın ana nefine (ana salon) yerleştirmiştir. I. Mahmud 1739’da binanın restore edilmesini emretti ve bir kütüphane ile binanın yanına (bahçesine) bir medrese, bir imarethane ve bir şadırvan ekletti. Böylece Ayasofya binası, civarındaki yapılarla birlikte bir külliyeye dönüştü. Bu dönemde ayrıca yeni bir sultan galerisi ve yeni bir mihrap yapıldı.

Ayasofya’nın Osmanlı dönemindeki en ünlü restorasyonlarından biri sultan Abdülmecit’in emriyle İsviçre İtalyanı olan Gaspare Fossati ve kardeşi Giuseppe Fossati’nin nezaretinde 1847 ile 1849 yılları arasında yapılmıştır. Fossati kardeşler, kubbe, tonoz ve sütunları sağlamlaştırdı ve binanın iç ve dış dekorasyonunu yeniden elden geçirdi. Üst kattaki galeri mozaiklerinin bir kısmı temizlendi, çok tahrip olanları ise sıvayla kaplandı ve altta kalan mozaik motifleri bu sıva üzerine resmedildi. Işıklandırma sistemini sağlayan yağ lambası avizeleri yenilendi. Kazasker Mustafa İzzed Efendi’nin (1801-1877) eseri olan, önemli isimlerin hat sanatıyla yazılı olduğu yuvarlak dev tablolar yenilenip sütunlara asıldı. Ayasofya’nın dışına yeni bir medrese ve muvakkithane inşa edildi. Minareler aynı boya getirildi. Bu restorasyon çalışması bittiğinde Ayasofya Camii 13 Temmuz 1849’da gerçekleştirilen bir törenle yeniden halka açıldı. Ayasofya külliyesinin Osmanlı dönemindeki diğer yapıları arasında sıbyan mektebi, şehzadeler türbesi, sebil, sultan Mustafa ve sultan İbrahim türbesi (önceden vaftizhane) ve hazine dairesi sayılabilir.

1930 ile 1935 yılları arasında restorasyon çalışmaları nedeniyle halka kapatılan Ayasofya’da Mustafa Kemal Atatürk’ün emriyle bir dizi çalışmalar yapıldı. Bu çalışmalar arasında çeşitli restorasyonlar, kubbenin demir kuşak ile çevrilmesi ve mozaiklerin ortaya çıkarılıp temizlenmesi sayılabilir. Restorasyon sırasında Ayasofya’nın, yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin laiklik ilkesi doğrultusunda, yapılış amacı olan kiliseye tekrar çevrilmesi konusunda fikirler ortaya atılmışsa da bölgede yaşayan Hristiyan sayısının çok az olmasından dolayı oluşan talep yetersizliği, bölgede bu denli görkemli bir kiliseye karşı yapılabilecek muhtemel provokasyonlar ve mimarinin tarihî önemi göz önüne alınarak Bakanlar Kurulu’nun 24 Kasım 1934 tarih ve 7/1589 sayılı kararıyla müzeye çevrilmiştir. 1 Şubat 1935’te ziyarete açılan müzeyi Atatürk 6 Şubat 1935 tarihinde ziyaret etmiştir. Yüzyıllar sonra mermer zemindeki halıların kaldırılmasıyla zemin döşemesi ve insan figürlü mozaikleri örten sıvanın kaldırılmasıyla da muhteşem mozaikler tekrar gün ışığına çıkarılmıştır.

Ayasofya’nın sistemli olarak incelenmesi, restorasyonu ve temizlenmesi ABD’deki Bizans Enstitüsü (the Byzantine Institute of America) adlı kurumun 1931’deki ve Dumbarton Oaks Alan Komitesi’nin 1940’lı yıllardaki girişimiyle sağlanmıştır. Bu kapsamda yapılan arkeolojik çalışmalar K. J. Conant, W. Emerson, R. L. Van Nice, P.A. Underwood, T. Whittemore, E. Hawkins, R. J. Mainstone ve C. Mango tarafından sürdürülmüş ve Ayasofya’nın tarihine, yapısını ve dekorasyonuna ilişkin başarılı sonuçlar elde edilmiştir. Ayasofya’da çalışmalarda bulunmuş diğer isimlerden bazıları A. M. Schneider, F. Dirimtekin ve Prof. A. Çakmak’tır. Bizans Enstitüsü ekibi mozaik arama ve temizleme işleriyle uğraşırken, R. Van Nice yönetimindeki bir ekip de binanın, taş taş ölçülerek rölövelerini çıkarma çalışmasına girişmiştir. Çalışmalar hâlen çeşitli uluslardan bilim insanlarınca sürdürülmektedir.

Tonlarca altının kullanıldığı Ayasofya mozaiklerinin yapımında altının yanı sıra, gümüş, renkli cam, pişmiş toprak ve renkli mermer gibi taş parçaları kullanılmıştır. 726’da III. Leo’nun tüm ikonaların yok edilmesi emriyle, tüm ikona ve heykeller Ayasofya’dan kaldırılmıştır. Dolayısıyla Ayasofya’da günümüzde görülen, surat tasvirleri içeren mozaiklerin hepsi ikonoklazm dönemi sonrasında yapılan mozaiklerdir. Bununla birlikte Ayasofya’da surat tasviri içermeyen mozaiklerden az bir kısmı 6. yüzyılda yapılan ilk mozaiklerdir.

Trakya turizmde atağa kalktı “Longosphere”

Trakya turizmde atağa kalktı “Longosphere”

Sürdürülebilir turizmin öne çıkan akımı “glamping”in Türkiye’de gerçek anlamdaki ilk ve tek örneği olan Longosphere, kapılarını açtı. Benzersiz ve lüks turizm modeliyle Trakya’nın marka değerini yukarıya taşıyacak ve aynı zamanda bölgenin gastronomi merkezi olmaya da aday olan Longosphere Glamping’in açılış törenine Kırklareli Valisi Osman Bilgin, Kırklareli Milletvekili Selahattin Minsolmaz ve Kırklareli Belediye Başkanı Mehmet Kesimoğlu katıldı.

Longosphere Glamping CEO’su ve Genel Müdürü Yiğit Küçükkınay, “Bir bölge projesi olarak gördüğümüz Longosphere Glamping’in tüm İğneada için yeni fırsatlar doğuracağına inanıyoruz. Bölgeniz cazip turizm bir destinasyonu haline gelmesi, buradaki doğal güzellikleri daha çok turistin deneyimlemesini yürekten arzu ediyoruz” dedi.

Longosphere, sosyal mesafenin bir hayli önemli olduğu bu zamanlarda konuklarına doğanın huzurlu kollarında aradıkları konforu vadeden özel bir tesis. Bir tarafında oksijen dolu yemyeşil bir orman, diğer tarafında Karadeniz’in sonsuz maviliğine sahip Longosphere, konuklarına 5 yıldızlı tatil konforunu endemik bitkiler, kartpostal kareleri sunan saklı göller ve muhteşem manzaralar eşliğinde sunuyor. Günübirlik keyif rotası olarak dizayn edilen Longosphere Daily’inin yanı sıra Longoz Ormanları’nı sembolize eden biyolojik göletin etrafında konumlanmış doğayla uyumlu glamping çadırlar, doğayı seven ve konforuna düşkün tatil severlerin yeni adresi olmaya aday.

 

İbis’den genç müzisyenlere destek

İbis’den genç müzisyenlere destek

Accor Otel Grubu’nun çatısı altındaki ibis otelleri tüm dünyada genç müzisyenleri ve yeni sanatçıları desteklemeyi pandemi sürecinde #GigsAtHome etiketiyle 16 canlı yayın serisi ile sürdürerek görkemli bir final gerçekleştirdi.  İki kıtadan ve beş farklı ülkeden sanatçıların bir araya geldiği etkinlikte genç yetenekler, İngiliz elektronik pop grubu Clean Bandit’in ünlü dans hiti ‘Rather Be’nin müzik kaydını gerçekleştirdi.

Avrupa’nın en önde gelen otel zinciri Accor Otel Grubu çatısı altındaki İbis otelleri dünyanın her yerinde yükselmekte olan yeni sanatçıları ve genç müzisyenleri desteklemeyi sürdürürken, global müzik programından sanatçıları benzersiz bir müzik etkinliği için bir araya getirdi.

Sosyal mesafenin korunması gereken Pandemi sürecinde #GigsAtHome etiketi ile Facebook ve diğer sosyal mecralarda haftalık canlı performanslarla toplam 16 müzik yayını gerçekleştiren ibis otelleri, finalde iki kıtadan ve beş farklı ülkeden genç yeteneklerle, İngiliz elektronik pop grubu Clean Bandit’in ünlü dans hiti ‘Rather Be’nin müzik kaydını gerçekleştirdi. Farklı ülkelerden farklı genç yeteneklerin müzik coşkusu izleyicilere yeniden müzik ve seyahat tutkusu yaşattı.

Bu eşsiz oturum için bir araya gelen sanatçılar arasında Gilsons (Brezilya), Glass Cristina (Meksika), LEFT (Portekiz), Nxdia (Birleşik Krallık) ve Moglii (Almanya) bulundu. Kayıt ibis’in global Instagram hesabında yayınlanarak #GigsAtHome yolculuğuna uygun bir final sundu.

 

Octo’nun Portekizli şefi Jorge Lavos Costa, yaz menüsü ile tanıştınız mı?

Octo’nun Portekizli şefi Jorge Lavos Costa, yaz menüsü ile tanıştınız mı?

Karaköy’de bulunan Octo’nun Portekizli şefi Jorge Lavos Costa’nın hazırladığı yaz menüsü ile benzersiz bir deneyim sizi bekliyor.

Benzersiz manzarası ve terasıyla, Karaköy’ün yeni değeri JW Marriott Istanbul Bosphorus’un 9. katında yer alan, İstanbul’ın yeni restoranı Octo, unutulmaz bir yemek deneyimi ve özgün tasarımı ile öğle ve akşam yemekleri için taze, doğal ve yerel malzemelerden oluşan benzersiz bir menü sunuyor

Octo’nun Portekizli şefi Jorge Lavos Costa, herkesin kolaylıkla erişebileceği, yüksek kaliteli deniz ürünlerinden oluşan imza lezzetlerin yer aldığı menüsü ile yerel deniz ürünleri mirasını bölgenin meze kültürüyle birleştiriyor. Paylaşımlık lezzetlerden oluşan menüde; Portekiz usulü ahtapot salatası, morina balığı kroket, Portekiz usulü yeşil çubuk fasulye tempura ve fırında ahtapot gibi alternatiflerin yanı sıra, son zamanlarda çok popülerleşen Churros ve menüye yeni eklenen Çilekli Pavlova bulunuyor. Yemek menüsünün dışında sunduğu atıştırmalıklarla ve artisanal kokteylleri ile Octo’nun barı da hem yemek öncesi hem de yemek sonrası için keyifli bir deneyim sunuyor.

“Deniztarağı Sahili” anlamına gelen “Praia da Viera” isimli bir sahil kasabasından gelen Portekizli şef Jorge Lavos Costa: “Yerel üretime saygı duymak, restoranımı çevreye duyarlı hale getirmek ve sürdürülebilir olmak savunduğum şeyleri özetliyor.” diyerek tariflerin köklerine olan bağlılığını da vurguluyor. Büyük annesi ile mutfakta geçirdiği uzun zamanların sonrasında Portekiz mutfağına özgü tarifleri öğrenen ve geliştiren Jorge Lavos Costa, mutfaktaki becerilerini Octo misafirlerine sunmaya hazır.

 

Bodrum’da kabare gecesi

Bodrum’da kabare gecesi

Sianji Well-Being Resort Kaplıca Bodrum bünyesinde hizmet veren “Elani Beach & Restaurant”, tiyatro sahnelerinin sevilen ismi Metin Zakoğlu ile Cabaret Show’a bayramın ikinci gününde ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor. Elani Beach & Restaurant 1 Ağustos Cumartesi akşamı, misafirlerine kabare tadında eğlenceli bir bayram fırsatı sunuyor.

Elani Beach & Restaurant’ın bayram özel menüsündeki ara sıcaktan mezeye, ana yemekten tatlıya kadar her bir lezzet özenle hazırlanıyor.  Misafirleri mezelerde acılı ezme, ferah bir tat yoğurtlu semizotu, yöreye ait köpoğlu, leziz baklagil imzası fava, kaşık salata; ara sıcak olarak da sıcacık avcı böreği bekliyor. Ana yemek olarak fırınlanmış dana antrikot konfit baby patates ve mantar sos ile tercihe sunulurken, levrek şahane köylü patates ve pesto sos ise bir bir diğer seçenek olarak menüde yer alıyor. Aynı zamanda dileyen yemeğin yanında iki kadeh içecek ile yemeklerin tadını keyifle çıkarabiliyor. Ardından bayram baklavasız olmaz diyenler için fıstıklı baklava ve yazın sıcağına inat serinleten leziz dondurma ile tatlı kapanış yapılıyor. Bu eşsiz lezzetleri tatmak isteyenler için kişi başı ücret 250 TL iken, sadece bir kadeh içecek içerek gösteriye katılmak isteyenler için kişi başı ücret 100 TL.

Emirates, Dördüncü Kez Üst Üste En İyi First Class Ödülünün Sahibi Oldu

Emirates, Dördüncü Kez Üst Üste En İyi First Class Ödülünün Sahibi Oldu

Emirates aynı zamanda Orta Doğu’daki En İyi Ekonomi Sınıfı ve Travelers’ Choice’un Orta Doğu genelindeki En İyi Havayolu seçildi.

Emirates, benzersiz First Class seyahat deneyimi ile, Havayolu Şirketlerini değerlendiren 2020 TripAdvisor Travelers’ Choice ödüllerinde Dünyanın En iyi First Class ödülünü ve Orta Doğu’daki En İyi First Class ödülünü kazanarak çifte başarıya imza attı. 2017 yılında dağıtılmaya başlayan ödüllerde her yıl First Class kategorisinde en üst sırada yer alan Emirates, bu yıl dördüncü kez üst üste birinci oldu.

Emirates aynı zamanda dünyadaki En İyi 10 havayolundan biri olarak yerini sağlamlaştırırken Orta Doğu’daki En İyi Ekonomi Sınıfı ve Travelers’ Choice’un Orta Doğu genelindeki En İyi Havayolu ödülleri dahil çok sayıda diğer ödülün de sahibi oldu. TripAdvisor, 12 aylık bir süre zarfında TripAdvisor’daki uçak yolcularının havayolları hakkındaki değerlendirmelerinin ve puanlamalarının miktarına ve kalitesine göre dünyanın en iyi havayollarına ödül vermektedir.

Gloria Jean’s Coffees’den serinleten lezzetler

Gloria Jean’s Coffees’den serinleten lezzetler

Gloria Jean’s Coffees, yaz günlerinin enerjisine uygun kahve, yiyecek çeşitleriyle, kahve tutkunlarına yaza özel yeni lezzetler sunuyor.

Kahve keyfini tatlı ile pekiştirmek isteyenler için hem hafif hem lezzetli alternatifler sunan Gloria Jean’s Coffees, doyumu olmayan lezzet deneyimleri sunuyor. İtalya’da doğup tüm dünyada yayılan Affogato, Gloria Jean’s Coffees misafirlerini espresso ve dondurmanın mükemmel uyumunu yaşatmaya davet ediyor. Hem tatlı hem kahve keyfini bir arada yaşayabileceğiniz Affogato, Gloria Jean’s Coffees’in bu yaz favori içeceği olmaya aday!

 

Son zamanların en popüler kahve demleme metodu Cold Brew (Soğuk Demleme) ise Gloria Jean’s menüsüne bu yaz katılan bir diğer yeni lezzet. 14 saat demleme süresi sonucu elde edilen Cold Brew, yeni nesil kahve özelliğiyle farklı bir lezzet deneyimi yaşatırken serinliğiyle de sıcak havalarda içinizi ferahlatıp kahvenin enerjisini tüm bedeninizde hissettirecek. İki farklı seçeneğiyle servis edilen Cold Brew, sert kahve sevenlere Cold Brew Black ile daha hafif kahve sevenlere ise tuzlu karamel ve kremayla yapılan Cold Brew Salted Cream ile tüm kahve severlere öneriliyor.

 

Gloria Jean’s Coffees, kahve kalitesi, özel harmanı, farklı espresso ve süt hazırlama teknikleri ile eşsiz kahve deneyimi yaşatıyor. 84 noktada hizmet verirken, kahve haricinde cheesecake, pasta, kek, bakery ürünleri ve organik ekmeklerden sandviç çeşitleri de sunuyor.