Hamileler Covid-19’u daha ağır geçirebiliyor!

Hamileler Covid-19’u daha ağır geçirebiliyor!

Pandemi nedeniyle hepimiz olağanüstü günler yaşıyoruz; günlük rutinlerimiz, alışkanlıklarımız, normallerimiz değişti ve bu hepimizi elbette ki olumsuz etkiliyor. Bu sıkıntılı süreçte en çok stres yaşayan gruplardan birisi de, bebeğini sağlıkla kucağına alabilme konusunda kaygı yaşayan anne adayları! Acıbadem Bakırköy Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Gülay Beydilli Nacak, anne adaylarının hem doğum öncesi hem de doğum sonrasına yönelik bebeklerinin sağlıkları açısından iki kat fazla endişe yaşadıklarını belirtirken “Hamilelik ve doğum genellikle koronavirüs enfeksiyonuna yakalanma riskini artırmaz. Ancak hamileliğin Covid-19’un seyrini kötüleştirebildiği görülmektedir. Diyabet, hipertansiyon ve obezite gibi ek problemleri olan hamilelerde ise şiddetli hastalık riski daha fazladır.” diyor. Yine de enfeksiyon geçiren anne adaylarının yüzde 90’ından fazlasının doğumdan önce iyileştiğini, ancak bazı kuralları bir an bile ihmal etmemeleri gerektiğini vurgulayan Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Gülay Beydilli Nacak, hamilelikte Covid-19 enfeksiyonu ve pandemi sürecine yönelik önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

 Sağlıklı beslenin

Özellikle de Covid-19 pandemisi sürecinde hamilelerin sağlıklı ve dengeli beslenmesi hem anne hem de bebek sağlığı açısından son derece önemli. Renkli kış sebzeleri ve meyveleri ile haftada iki gün balık yemeyi ihmal etmeyin. Tespit edilmiş bir vitamin eksikliği veya emilim-beslenme bozukluğunuz yoksa doktorunuzun önerileri doğrultusunda rutin multivitamin desteği dışında bir vitamin desteği gerekmez.

Sosyal mesafeniz en az 2 metre olsun

Pandemi sürecinde Covid-19 kaygısına bir de özellikle kış aylarında hamilelerde sık görülen grip, nezle gibi üst solunum yolu enfeksiyonları eklendi. Ev dışında maskenizi mutlaka takın, fiziksel mesafeye (en az 2 metre) ve temizlik kurallarına dikkat edin; ellerinizi sık sık yıkayın, kalabalık ortamlara girmeyin, hasta veya temaslı kişilere yaklaşmayın. Aile bireyleri temaslı veya enfekte ise ev içerisinde de mutlaka maske takın ve izolasyon tedbirlerini uygulayın.

Her gün düzenli yürüyüş yapın

Pandemi sürecine rağmen eve kapanmayın. Hem sizin hem bebeğinizin sağlığı için hareketsiz kalmamanız önemli. Her gün, mümkünse açık havada, mutlaka sosyal mesafeye dikkat ederek, yarım saat yürüyün. Böylece vücut direnciniz artacağı gibi ruhsal olarak da sizi rahatlatacaktır.

“Bebeğime de geçer!” kaygısını abartmayın

Annelerin “ya bebeğime de geçerse” kaygısı nedeniyle aşırı stres yaşadıklarını, oysa stresin bağışıklık sistemini zayıflatması nedeniyle özellikle hamilelikte aşırı stresten uzak durulması gerektiğini söyleyen Dr. Gülay Beydilli Nacak, Covid-19’un plasentayı geçtiğine ve fetüsü enfekte ettiğine dair kesin bir kanıt olmadığını belirterek şöyle konuşuyor: “Ancak doğum yapan birkaç gebede, plasentada (eş dokusunda) ve zarlarda Covid-19 varlığı tespit edilmiştir. Yenidoğan bebeklerde görülen Covid-19 vakalarının bazılarının yanlış test pozitifliği olabileceği veya bebeğin doğumdan hemen sonra enfeksiyonu kapmış olabileceği düşünülmektedir. Yenidoğan bebekte Covid-19 enfeksiyonu genellikle hafif hastalık şeklinde seyretmektedir.”

Günde iki litre su için

Kış mevsiminde havaların soğuk olması nedeniyle susamasanız bile her gün düzenli olarak mutlaka iki litre su için. Su içmek hem vücut direncini artırarak enfeksiyonlara karşı koruyor hem de hamilelikte sık karşılaşılan idrar yolu enfeksiyonu ve kabızlık sorununa fayda sağlıyor.

Düzenli uyuyun

Pandemi sürecindeki endişelerinizin uykunuzu kaçırmasına izin vermeyin. Sağlıklı, yeterli ve kaliteli uyku bağışıklık sisteminizi güçlendireceği gibi, hem sizin hem bebeğinizin sağlığına koruyucu etki eder. Uyku saatlerinizin değişken olmamasına, geceleri aynı saatte yatıp sabah aynı saatte kalkmaya özen gösterin.

Enfekte olursanız soğukkanlı olun!

Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Gülay Beydilli Nacak “Covid-19 olursanız soğukkanlılığınızı koruyun, doktorunuzun önerilerini mutlaka uygulayın. Covid-19 sezaryen gerektiren bir durum değildir. Doktorunuz tıbbi gerekliliklere göre doğum şeklinizi ve zamanlamasını belirleyecektir. Doğum sonrasında da yenidoğanın anneden Covid-19 enfeksiyonu alma riski düşüktür ve veriler ister yenidoğan bebeğe ayrı bir odada bakılsın, ister annenin odasında kalsın, bebek açısından enfeksiyon riskinde hiçbir fark olmadığını göstermektedir. Ancak anneler emzirirken ve bebekleriyle temas sırasında maske takmalı ve el hijyeni uygulamalıdır. Diğer zamanlarda, anne ve yenidoğan arasında 2 metreden fazla fiziksel mesafe bırakılması uygun olur.” diyor.

E-sigara masum değil

E-sigara masum değil

Dünyayı etkisi altına alan pandemiden korunmak için “maske, mesafe ve hijyen” kurallarına uysak da bazı kötü alışkanlıklar tüm bu çabaları boşa çıkarıyor. Bunların başında da sigara ve tütün mamüllerini kullanmak geliyor. Sigaranın zararlarına karşı toplumu bilinçlendirmek amacıyla tüm dünyada 9 Şubat Dünya Sigarayı Bırakma günü olarak anılıyor ve sigarayı bırakmak isteyenler için yeni bir yaşama başlangıç fırsatı olarak görülüyor. Acıbadem Taksim Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Tülin Sevim, Covid-19 enfeksiyonunun yaşamı tehdit ettiği bu süreçte sigarayı bırakmanın hem Covid’den korunmada hem de sağlıklı bir yaşama adım atmada çok önemli bir adım olacağını belirtirken, toplumda daha az zararlı olduğu konusunda yanlış bir kanı bulunan elektronik sigaraların da (e-sigara) Covid-19 riskini 5 kat artırdığını vurguluyor. Göğüs Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Tülin Sevim, 9 Şubat Dünya Sigarayı Bırakma Günü kapsamında yaptığı açıklamada önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Sigara, nargile, puro, pipo, elektronik sigara gibi tütün ürünleri beş binden fazla kimyasal madde (zehir) içeriyor. Bu kimyasal maddeler tüm hücrelerimize zarar veriyor ve hücrelerimizi yaşlandırıyor. Tütün kullanımından en çok etkilenen organların başında ise akciğerler, kalp ve damarlar geliyor. Sigara içen kişilerin hava yollarındaki savunma mekanizmalarının bozulduğunu ve bağışıklık sisteminin zayıfladığını; bu nedenle de sigara içenlerde solunum yolu enfeksiyonlarının sigara içmeyenlere göre daha sık görüldüğünü ve daha ağır seyrederek ölüm riskini artırdığını belirten Doç. Dr. Tülin Sevim, sigara ve Covid-19 arasındaki ilişkiyi şöyle özetliyor: “Covid-19 enfeksiyonu en çok akciğerleri etkiliyor. Sigara içen kişilerin hava yollarındaki savunma mekanizmalarının bozulması, bağışıklık sisteminin zayıflaması diğer enfeksiyonlar gibi Covid-19 riskini de artırıyor. Covid-19 virüsü vücuda girdiğinde ACE2 reseptörlerine bağlanıyor. Sigara içenlerde, ağız ve hava yollarında reseptör düzeyinin yüksek olması da hastalığa yakalanmayı kolaylaştırıyor ve daha ağır geçmesine neden oluyor.”

Sigara kronik hastalıkları tetikliyor

Ayrıca sigara ve tütün ürünü kullananlar ellerini daha sık ağız, dudak ve yüzlerine götürdükleri için hastalığın bulaş riski bu davranış nedeniyle de artıyor. Sosyal ortamlarda nargile veya elektronik sigaranın kullanıcılar arasında paylaşılması, sigara veya sigara paketlerinin elden ele geçirilmesi de bulaşmayı artıran önemli bir etmen olarak görülüyor. Yapılan birçok çalışmada sigara ve tütün ürünleri kullanan kişilerin ağır hastalık, yoğun bakıma yatış, entübasyon gereksinimi ve ölüm oranlarının hiç sigara içmemiş kişilere göre daha yüksek olduğu ortaya konuluyor. Covid-19 enfeksiyonunun sigara içenlerde daha ağır seyretmesinin bir başka nedeninin de ek hastalıklar olduğuna işaret eden Göğüs Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Tülin Sevim, “Tütün sadece akciğerlerde değil, başta kalp ve damarlar olmak üzere birçok organda hasara yol açıyor. Bu nedenle sigara içenlerde KOAH, kalp damar hastalığı, inme, hipertansiyon, kanser gibi hastalıklar daha sık görülüyor. Bu kronik hastalıkların varlığında Covid-19 ağır seyrediyor ve ölüm riski artıyor.” diyor.

E-sigara sanılanın aksine zehir saçıyor!

Elektronik sigaranın zararları konusundaki bilinçsizlik ise giderek daha fazla kişinin bu ürüne yönelmesine neden oluyor. Özellikle gençlerin e-sigara kullanımı konusunda özendirildiğini, oysa elektronik sigaraların da zehir saçtığını kaydeden Doç. Dr. Tülin Sevim “Elektronik sigara, zararları azaltılmış tütün ürünü olduğu iddiası ile pazarlanmaya çalışılıyor. Oysa e-sigara içerisinde sıvılaştırılmış nikotinin yanı sıra çok sayıda kimyasal madde bulunuyor. Bu kimyasal maddeler arasında sağlık zararları çok iyi bilinen ağır metaller, tütün bitkisine spesifik nitrozaminler, polisiklik aromatik hidrokarbonlar, formaldehidler, propilen glikol, etilen glikol ve özellikle gençlerin ilgisini çekmek üzere eklenen aromalar yer alıyor. Elektronik sigaranın yol açtığı sağlık sorunları üzerine yapılan çalışmalar Covid-19’u da kapsıyor. ABD’de 13-24 yaş arası gençlerde yapılan bir çalışmaya göre e-sigara kullananlarda Covid-19’a yakalanma riski 5 kat artıyor” diyerek uyarıyor.

Pasif içicilik arttı!

Pandemi döneminde yaşanan sosyal izolasyon, sokağa çıkma yasakları, hastalığın yarattığı kaygılar, çaresizlik duygusu, psikolojik baskılara neden olarak sigara isteğini tetikleyebiliyor. Bu dönemde aileler evde daha uzun süre birlikte oldukları için evde pasif içicilik riskinin de arttığını belirten Doç. Dr. Tülin Sevim şöyle konuşuyor: “Çocuklar ve gençler örnek aldıkları ebeveynlerini daha kolaylıkla sigara içerken görüyor. Bu nedenlerle özellikle pandemi döneminde sigara ve tütün ürünlerinin zararları, hastalığın seyri üzerine etkileri, tütünden kurtulmanın önemi anlatılıp, kişilerin sigarayı bırakma konusunda teşvik edilmesi çok önemlidir.”

 

 

 Sigarayı bırakır bırakmaz iyileşme başlıyor!

Acıbadem Taksim Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Tülin Sevim, “Sigarayı bırakanlar kendilerini fiziksel olarak daha iyi ve enerjik hissederler. Ciltleri gençleşir, tat ve koku alma duyuları iyileşir. Arabaları, evleri, giysileri, nefesleri daha güzel kokar. Çevrelerindekileri sigara dumanına maruz bırakma endişesinden kurtulurlar. Para biriktirmeye başlarlar, çocuklara ve gençlere iyi örnek olurlar, daha sağlıklı çocuklar yetiştirirler.” diye konuşuyor. Doç. Dr. Tülin Sevim’in verdiği bilgilere göre sigarayı bırakınca bakın vücudumuzda neler değişiyor?

  • Sigarayı bıraktıktan 20 dakika sonra kan basıncı ve nabız, el ve ayak ısısı normale dönüyor.
  • 8 saat kandaki karbonmonoksit düzeyi normale iniyor. Oksijen düzeyi ise yükseliyor.
  • 24 saat sonra kalp krizi geçirme riski azalmaya başlıyor.
  • 48 saat sonra sinir uçları tekrar büyümeye başlıyor. Tat ve koku alma duyusunda düzelme oluyor.
  • 2 hafta ile 3 ay arasında yürüyüş yapmak ve merdiven çıkmak kolaylaşıyor. Akciğer fonksiyonları yaklaşık yüzde 30 artıyor.
  • 1 ve 9 ay arasında öksürük, yorgunluk ve nefes darlığı azalıyor. Akciğerlerdeki savunma mekanizmaları düzelmeye başlıyor, akciğer enfeksiyonları önleniyor. Soğuk algınlığı, boğaz ve baş ağrısı azalıyor. Konsantrasyon artıyor.
  • 1 yıl sonra koroner arter hastalığı riski, sigara içenlere göre yarıya düşüyor. Sabahları göğüs ağrısı yaşama korkusu kalmıyor.
  • 5 yıl sonra akciğer kanserinden ölüm riski yarı yarıya azalıyor. İnme riski, sigara içmeyenlerle aynı düzeye iniyor. Ağız, boğaz, yemek borusu, mesane, böbrek ve pankreas kanseri riskleri düşüyor.

Yanlış temizlik enfeksiyona neden olabilir!

Yanlış temizlik enfeksiyona neden olabilir!

Oldukça sık bir sorun olan vajinal akıntı ve beraberinde kaşıntı şikâyeti kimi zaman kadınların günlük yaşam konforlarının azalmasına sebep olabilmektedir. Ancak bu durumun önlenmesine yönelik alınacak tedbirler de var. Temizlik çok önemli olsa da, yanlış yapılması iyi huylu bakterilerin yok olmasına dolayısıyla zararlı etkenlerin çoğalarak hastalık oluşmasına neden olabiliyor.  Bu akıntılara karşı önlem almanın önemini vurgulayan Acıbadem Ankara Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Emre Özgü bu konuda kadınların bilmesi gerekenleri aktardı.

Vajinal bölgede bulunan doku ve salgı bezlerinden kaynaklanan az miktarda beyaz ya da renksiz ve kokusuz bir akıntının olması genital bölgenin sağlığı açısından normal ve gerekli olarak kabul edilmektedir. Normal olarak kabul edilen bu durum zaman zaman miktar ve kıvam olarak değişiklik gösterebilmektedir. “Adet döngüsünün ikinci yarısında, hamilelik döneminde ya da bir sebepten doğum kontrol hapı gibi hormonal bir tedavi alan kadınlarda akıntı miktarı ve kıvamında değişiklikler gözlenebilmektedir” açıklamasında bulunan Doç. Dr. Emre Özgü akıntı ne zaman anormal olarak kabul edilir? Sorusunun cevabını ise şöyle yanıtlıyor. “Normal (fizyolojik) akıntı dışında;

Kaşıntı

Kötü koku

Süt kesiği şeklinde beyaz parçalı

Sarı, yeşil, köpüklü akıntılar

Akıntı ile birlikte kasık ağrısı, ateş eşlik ediyorsa; akıntının tedavi gerektiren bir sebep dolayısı ile oluştuğu düşünülür.”

Dr. Emre Özgü “Antibiyotik kullanımı, kan şekerinin yükselmesi, hijyen kurallarına uyamama gibi sebeplerle bu düzenin bozulması sonucunda bizim “kötü bakteriler” olarak adlandırdığımız mikroorganizmalar baskın hale geçer ve yukarıda bahsettiğimiz enfeksiyon tablosunu oluştururlar. Akıntılar sadece enfeksiyon ya da flora bozukluğu sebebiyle gelişmez. Özellikle cinsel ilişki sonrası gözlenen kanlı akıntılar rahim ağzı kanserinin belirtisi olabilirler.

Bunun dışında yumurtalık ve tüp kanseri gibi durumlarda da et suyuna benzeyen çoğu zaman beraberinde karın ağrısının da eşlik ettiği akıntılar gözlenebilir” dedi.

Tedavi için doğru yöntem seçilmelidir

Bahsedilen özelliklere sahip bir akıntı varsa sebebin belirlenerek tedaviye başlanması gerektiğini açıklayan Emre Özgü, tedavi öncesi muayene yapılarak, gerekirse örnekler alınarak akıntının sebebi belirlenmesi gerektiğini aktardı. Tedavinin ona göre planlanması gerektiğini söyleyen Özgü sözlerine şöyle devam etti: “Kimi vajinal akıntı için ağızdan ve bölgesel olarak kullanılacak antibiyotik içeren tedaviler gerekirken, mantar enfeksiyonları gibi sebeplerle oluşan akıntılarda ise sebebe özel mantar karşıtı tedaviler kullanılabilir.”

Karbonhidrat ve alkol tüketimine dikkat

Vajinal bölgenin su, sabun, temizleyici ürünler ile temizlenmesinden kaçınılması akıntının önlenmesi konusunda uygulanabilecek en önemli tedbirdir. Genital bölgenin yanlış temizliği sebebiyle “iyi bakteriler” olarak tanımlanan mikroorganizmaların oluşturduğu koruyucu bariyer de ortadan kalkar. Bu sayede genital bölge enfeksiyona açık hale gelir. Genital bölge temizliğinin gereğinden sık yapılması, temizlik için pH değeri düşük temizleyicilerin kullanılması, sadece cildin değil vajinal bölgenin herhangi bir şekilde su, sabun ya da dezenfektanlar kullanılarak temizlenmesi, temizlik genital bölgede parfüm gibi sentetik ürünlerin kullanılması gibi durumlar enfeksiyon ihtimalini arttırabilmektedir.

Fazla miktarda karbonhidrat ve alkol tüketimi özellikle mantar enfeksiyonlarına sebep olabilecek kan şekeri yükselmesine sebep olabilmektedir. Bu sebeple beslenmemizde yüksek karbonhidrat tüketiminden uzak durmamız faydalı olacaktır.

Özellikle adet dönemi de kullanılan hijyenik ped, tampon gibi sentetik materyaller bakterilerin çoğalması için uygun bir ortam oluşturmaktadır. Bu sebeple gerekli olan kişisel temizlik ürünlerini mümkün olduğunca kısa süreli kullanmak ve sık aralıklarla değiştirmek akıntıyı önleme konusunda faydalı olacaktır.

Günlük ve tuvalet sonrası kullanılan temizlik ürünlerinin mümkün oldukça vücut dengesine uygun olmasına, kokulu ya da katkılı olmamasına özen gösterilmelidir.

Hemen hemen her kadının hayatının bir döneminde karşılaştığı, kimi zaman sık tekrarlayarak ya da uzun süre devam ederek kadınların hayatını kabusa çevirebilen vajinal akıntı için en iyi tedavi önlemleri alarak gelişmesini önlemektir. Eğer bir şekilde anormal akıntı ile karşılaşırsanız vakit geçirmeden doktor kontrolüne gitmek şikayetlerinizin daha ciddi sorunlara yol açmadan erken dönemde çözülebilmesi için fırsat sağlayacaktır.

Zihinsel ve fiziksel zindelik için su tüketin

Zihinsel ve fiziksel zindelik için su tüketin

Vücudun %60’ını oluşturan, hücrelere hayat veren suyun yeterli oranda tüketilmesi, beden ve zihinsel zindelik adına son derece önemli. Uzmanlar özelikle pandemi dönemini zihinsel ve bedensel olarak güçlü geçirmek için yeme içme alışkanlıklarına daha çok dikkat edilmesi gerektiğini dile getirirken, pH değeri 7.4’ün üzerinde olan alkali suları tercih edilmesi gerektiğine vurgu yapıyorlar.

Kalori değeri olmasa da 6. besin öğesi olarak sayılan su, sağlıklı yaşamın kilidi olarak kabul ediliyor. Ruhen, bedenen ve zihnen iyi hissetmek için her zaman yeteri kadar su tüketmek gerektiğine dikkat çeken uzmanlar içilen suyun miktarı kadar kimyasal içeriğinin de önemli olduğunu vurguluyor.

 

“pH değeri 7’nin üzerinde olan suları tercih etmeliyiz”

Suyun özellikle mevsim geçişlerinde yaşanan bahar yorgunluğu ve düşen enerjinin yükselmesi için de bizlere destek verdiğine dikkat çeken Beslenme ve Diyet Uzman Berrin Yiğit , “İçinde bulunduğumuz pandemi sürecinde zihinsel ve bedensel enerji için yediklerimiz ve içtiklerimiz konusunda her zamankinden daha özenli olmalıyız. Bu noktada piyasada sunulan takviyeli sulardan faydalanabiliriz. %100 doğal kaynak sularından ihtiyacımıza yönelik seçimler yapmalıyız. Su başlı başına şifadır ama bazı ilavelerle daha da canlandırıcı olabilir. Örneğin ginseng, L-Karnitin, B vitamini takviyeli alternatifler zihinsel ve fiziksel performansı arttırabilir. Özellikle alkali ve zararlı asitlerin vücuttan atılmasına yardımcı, pH değeri 7.4’ün üzerinde olan suları tercih etmeliyiz” şeklinde açıklama yaptı.

 

Türk toplumunda çoğunluğun halen yeterli oranda su tüketimini alışkanlık haline getiremediğini vurgulayan Yiğit “Türk insanı suyun maalesef tadını sevmiyor ya da fazlaca çay, kahve tükettiği için su içmeye yer kalmıyor. Uzun ve kaliteli yaşam için hepimiz her gün en az 2 litre su içmeyi alışkanlık haline getirmeliyiz. Suların daha da faydalı hale gelmesi için içlerine organik sebze, meyve dilimleri, taze zencefil, tarçın kabuğu, karanfil gibi baharatların eklenmesi hem farklı aromalar hem de katma değer sağlaması adına düşünülebilir. Bunların çok daha profesyonel üretim teknolojileriyle fonksiyonel içecek halinde satılan alternatifleri de artık ülkemizde mevcut” dedi.

 

Kanser hastalarına koronavirüsten korunma önerileri!

Kanser hastalarına koronavirüsten korunma önerileri!

Hangi kanser hastaları, koronavirüste daha ciddi risk altındadır? Kanser hastaları koronavirüsten korunmak için neler yapabilir? İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi Başhekimi Radyasyon Onkolojisi Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Tayfun Hancılar, açıkladı.

COVID-19, ülkemiz ve tüm dünya için ciddi bir sağlık tehdidi oluşturmaya devam ediyor.

Hangi Kanser Hastaları Daha Ciddi Risk Altındadır?

Hodgkin dışı lenfoma, kronik lenfositik lösemi, akut miyeloid lösemi, akut lenfoblastik lösemi ve multipl miyelom gibi kan maligniteleri olan hastalar, kemik iliği nakil hastaları, aktif kemoterapi, immünoterapi ve radyoterapi uygulanmakta olan tüm kanser hastaları; koronavirüsten korunma konusunda daha dikkatli olmaları gereken hastalardır. Hastalığın akciğer üzerindeki etkileri göz önüne alınırsa, KOAH ve akciğer kanseri hastalıkları birlikte olan hastalarımız daha dikkatli olmalıdır.

Tedavisi Tamamlanmış Kanser Hastalarında Da Risk Devam Ediyor Mu?

Elbette; kanser tedavisi tamamlanmış ve sağlığına kavuşmuş hastaların riski, çok daha düşüktür. Ancak kemoterapi ve radyoterapinin bağışıklık sistemi üzerindeki etkileri, bazen beklenenden uzun sürebilir. Bu nedenle; bu hastalarımızın tedavi sonrası 2 ay daha dikkatlerini en üst düzeyde tutmaları gereklidir.

Koronavirüsten Korunma Yolları Nelerdir?

Aktif kemoterapi, immünoterapi ve radyoterapi devam eden hastalarımız kesinlikle tedavilerine ara vermemelidirler. Gerekli önlemlere uygun yaşayarak, tedavilerine düzenli devam etmelidirler. Özellikle tedavi altındaki kanser hastalarına, kapalı mekanlardan mümkün olduğunca uzak durmalarını tavsiye ediyoruz. Açık havada virüsün yayılma riski olmadığı için maske takmak gereksizdir, ancak kapalı mekanlarda (otobüs, tren, sinema salonları, alışveriş merkezleri, spor alanları, restoranlar vb.) bulunması gereken kanser hastalarına ağız ve burun bölgesini, tam kapatan maske takmalarını öneriyoruz.

En Az Yüzde 60 Alkol İçeren Solüsyonlar Kullanılmalıdır

Doğal olarak el teması kaçınılmaz olduğu için ellerin; yüz ve ağız, burun ile temas etmemesine dikkat etmek gereklidir. Elleri sık sık en az 20 saniye sabunla yıkamak veya yüzde 60 alkol içeren solüsyonlar ya da dezenfektanlar kullanmak korunma açısından çok önemlidir.

Hastalar Açık Havada Gezebilirler

Kanser tedavisi gören hastalarımıza mümkün olduğunca yurt dışı seyahatinden kaçınmalarını öneriyoruz. Tedavileri devam eden kanser hastalarının,  hastalık belirtileri olmasa da koronavirüs taşıyıcılarının kuluçka döneminde bulaşıcı olma özelliğinin devam ettiği göz önünde tutularak kalabalık yerlerde olmamaları ve ziyaretçi kabulünü en aza indirmelerini öneriyoruz. Hastalarımızın açık havada yapacakları geziler, temiz hava ile temasları bizim için olumludur bu nedenle öneriyoruz.

Koronavirüsten Korunmak İçin Nasıl Beslenilmelidir?

Bağışıklık sisteminin güçlendirmek, koronavirüse karşı alınacak en iyi önlemdir. Bu nedenle; riskli kanser hastalarının beslenmesi, önem kazanmaktadır.

Tedavisi Devam Eden Kanser Hastalarına Önerilerimiz:

  • Günde en az 2.5 litre sıvı tüketin
  • Kefir bağışıklık sistemi için çok yararlıdır ve tedaviler esnasında güvenle kullanılabilir. Mümkünse evde hazırladığınız kefiri günde 2 bardak olarak içebilirsiniz.
  • Propolis içeren solüsyonlardan günde bir kez tüketebilirsiniz.
  • Gün içinde tüketeceğiniz suyun içine bir adet limon koyarak kullanın, limon hem içerdiği C vitamini nedeni ile virüslere karşı koruyucu olacaktır hem de daha fazla miktarda su içmenizi sağlayabilir.
  • Öğünlerinizde mutlaka sebze ve yeşillik içeren salatalar olmalıdır.
  • Meyve ve sebzeleri kullanmadan önce dikkatlice yıkayın.
  • Kemoterapi esnasında kullanılmasını önermediğimiz; greyfurt ve nar suyu haricindeki meyve sularını taze olmak kaydı ile rahatlıkla tüketebilirsiniz.
  • Deniz suyu içeren burun damlalarını gün içinde sık sık kullanarak ve tuzlu ya da karbonatlı su ile gargara yaparak, virüsün boğaz ve burun mukozasına yapışmasını engelleyebilirsiniz. Böylece hastalık riski, en aza indirilebilir.
  • Dirseklerinizi de kapsayacak şekilde, gün içinde sık sık ellerinizi en az 20 saniye yıkayın.
  • Sigarayı kesinlikle tüketmeyin ve sigara içilen ortamlarda bulunmayın.
  • Zerdeçal ve zencefilin, ağız yoluyla emilimi yüksek olmasa da bağışıklık sistemi için yararlıdır. Salatalara ekleyerek ya da yoğurt ile birlikte tüketebilirsiniz.

Vücuttaki her tümör kanser değildir

Vücuttaki her tümör kanser değildir

Dünyada her geçen yıl kanser vakaları artıyor. Kesin nedenleri bilinmeyen kanserin birçok farklı türü bulunuyor. Yaş, cinsiyet ve aile öyküsünün kanser riskinde önemli faktörler olduğunun altını çizen Op. Dr. Cuma Aslan, 4 Şubat Dünya Kanser Günü vesilesiyle kanser hakkında merak edilenleri anlatıyor.

Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre yalnızca 2018 yılında 9,6 milyon insan kanser nedeniyle hayatını kaybetti. Son 20-30 yılda ortalama ömrün uzaması ve yaşlı nüfusunun artmasına bağlı olarak kanser hastalıklarının oranı arttı. Yaygın görülen kanser türlerinin coğrafi olarak farklılaştığını ve bunun genetik, çevresel ve beslenme farklarından kaynaklandığını belirten Op. Dr. Cuma Aslan, “Bölgesel ve uluslararası veritabanlarının oluşturulması kanserin etyolojisi ile ilgili bilgimizi geliştirmede kritiktir. Sonunda global olarak kanserin önlenmesi için hedeflenen stratejilerin başlatılmasına yardımcı olacaktır. Kansere bağlı ölüm oranlarının ve 5 yıllık kanserli hastaların sağ kalım oranlarının izlenmesi sağlık hizmetinin eşit verilmediği bölgeleri tespit edecektir. Böylece sağlık hizmetlerine ulaşım kolaylaştırılacak ve tedavi için kılavuz oluşturulacaktır” diyor.

Kanserin temelinde kontrol edilemeyen hücre bölünmesi yatıyor

Kanser teriminin ilk olarak Yunanlı hekim Hipokrat tarafından tanımlandığını söyleyen Op. Dr. Aslan, kanserin kaynaklandığı doku veya organa göre birçok türü bulunduğunun ama hepsinin temelinde kontrol edilemeyen hücre bölünmesi olduğunun altını çiziyor. Tüm doku ve organlarda kanser gelişim süreci aynı olduğuna dikkat çeken Op. Dr. Aslan, sözlerini şöyle sürdürüyor: “Normal şartlarda vücudumuzdaki sağlıklı hücrelerin bölünmesi, çoğalması hücrenin çekirdeğinde bulunan DNA tarafından kontrol edilmektedir. Belirli sayıda bölünme sonrası hücre ölümü gerçekleşir. Buna apoptozis (programlı) hücre ölümü denir. DNA’da meydana gelen hasar sonucu hücre bölünmesi kontrol edilemez. Aşırı çoğalan hücreler organ ve dokularda birikerek tümör dediğimiz kitleleri oluşturur. Ancak tümörlerin tümü kanser değildir. Kapsülü olup kapsül dışına çıkamayan, uzak doku ve organlara yayılım göstermeyen tümörlere iyi huylu tümörler; kapsülü olmayan kan ve lenf damarlarıyla uzak doku ve organlara giden tümörlere kötü huylu tümör (kanser) denir.”

Bazı risk faktörlerini azaltmak mümkün

Op. Dr. Cuma Aslan, erkeklerde deri, akciğer, prostat, kalın bağırsak, mide, pankreas ve rektum; kadınlarda ise deri, meme, akciğer, kalın bağırsak, rektum, over, mide ve pankreas kanserinin en sık görülen türler olduğunu anlatıyor. Kanserin kesin nedenleri bilinmediğini ancak bazı risk faktörlerinin tanımlandığını söyleyen Op. Dr. Aslan, bu risk faktörlerinin çevresel değiştirilebilir ve değiştirilemeyen olmak üzere iki ana gruba ayrıldığını anlatıyor: “Tütün ve alkol kullanımı, radyasyona maruz kalma, besinlerdeki kanserojen maddeler, virüsler, güneş ışınlarına maruz kalma ile deri, solunum veya sindirim yoluyla vücuda giren kimyasal maddeleri çevresel değiştirilebilir risk faktörleri arasında sayabiliriz. Yaş, cinsiyet ve aile öyküsü ise değiştirilemeyen risk faktörlerindendir. Bu faktörleri açıklamak gerekirse; çoğu kanser türü ileri yaşlarda görülür. Ancak lenfoma, lösemi gibi çocukluk çağında görülen kanserler de vardır. Prostat kanseri sadece erkeklerde görülür. Meme kanseri ise hem kadınlarda hem erkeklerde görülür ama kadınlar da risk daha fazladır. Yakın akrabalardan birinde genç yaşta kanser görülmesi; birkaç kuşakta, üç veya daha fazla kişide aynı tür kanser görülmesi ailesel kanser riskini akla getirir.”

Farklı kanser tiplerinin farklı belirtileri bulunuyor

100’ü aşkın kanser tipi bulunduğu için belirtilerin farklılık gösterdiğini belirten Op. Dr. Aslan, en sık görülen belirtileri şöyle sıralıyor:

  • Kilo kaybı: Hızlı kilo kaybı mide, yemek borusu pankreas gibi kanserlerde çoğunlukla ilk belirtidir.
  • Halsizlik: Kronik kan kaybı ile seyreden mide, bağırsak gibi kanserlerde halsizlik ilk belirti olabilir.
  • Yüksek ateş: Tüm kanserlerin son evresinde yüksek ateş görülebilir. Lenfoma ve lösemi gibi kanserlerde ateş ilk belirti olabilir.
  • Kanama: Bağırsak kanserlerinde dışkıda kanama, mesane kanserlerinde idrarda kanama görülür. Akciğer kanserlerinde balgam ve öksürükle kan gelebilir.
  • Elle kitle gelmesi: Meme kanserlerinde, lenf kanserlerinde yumuşak doku kanserlerinde ilk belirti ele gelen sert düzensiz sınırlı kitle olabilir.
  • Ciltteki benlerde veya siğillerde boyut artışı veya renk değişikliği, deride iyileşmeyen yaralar: Cilt kanserlerinde görülebilir.
  • Dışkılama ya da idrar yapmada zorluk: Prostat ve rektum kanserlerinde görülebilir.
  • Yutma güçlüğü, ses kısıklığı: Yemek borusu ve gırtlak kanserlerinde görülebilir.

Kanser tedavisinde yeni yaklaşımlar

Kanser tedavisinin multidisipliner bir tedavi olduğunu anlatan Op. Dr. Kara, “Modern kanser tedavisi cerrahlar, medikal onkologlar, radyasyon onkologları, rekonstrüktif cerrahlar, patologlar, radyologlar ve primer bakım doktorları tarafından koordineli bir şekilde yapılır. Çok bilinen cerrahi tedavi ve kemoterapinin yanı sıra farklı tedavi yöntemleri de kullanılır. Kanser biyolojisinin son 10 yılda daha iyi anlaşılması moleküler tedavi alanının hızla gelişmesini tercih etti. Bu yöntemde temel prensip normal hücre ile kanser hücresi arasındaki moleküller farklılıkları tespit etmek ve sadece kanser hücrelerini hedeflemiş tedavileri geliştirmek. Ayrıca prostat ve meme gibi hormona duyarlı kanserlerde hormon tedavisinden, vücudumuzda var olan ve kanser hücresini yok edebilecek antitümör immunteyi uyarmak için ise immunoterapiden de faydalanılıyor” diyor.

Pandemi çocuklarda tablet bağımlılığını artırdı!

Pandemi çocuklarda tablet bağımlılığını artırdı!

“Bütün gün bilgisayar başından ayrılmıyor!”, “Tam bir tablet bağımlısı oldu!”, “Elinden cep telefonu düşmüyor!” Covid-19 pandemisi sürecinde hemen her anne babanın ortak yakınması oldu çocuklarındaki teknoloji bağımlılığı. Aylardır online eğitim nedeniyle saatlerce bilgisayar karşısında kalan çocuklarını; ders sonrası hatta ders aralarında bile dijital oyunlardan ayıramayan anne babalar, sömestrde de aynı şikayetleri yaşıyor! Acıbadem Fulya Hastanesi’nden Uzman Psikolog Sena Sivri “Bir yıl öncesine kadar çocukların elinden alıp uzak tutmaya çalıştığımız tabletler, bilgisayarlar eğitimlerinin bir parçası haline geldi. Aynı zamanda evde kalınan sürede yapılacak aktivite bulunamaması da çocukların tablet başında geçirdikleri vakti büyük ölçüde artırdı. Yapılan araştırmalardan biri; çocukların tablet karşısında geçirdikleri vaktin yüzde 500 arttığını göstermekte. Bu da ebeveynlerin en çok rahatsız olduğu, çözüm bulmakta zorlandığı konuların başında ilk sırada yer alıyor.” diyor. Yarıyıl tatilinde çocukları djital oyunlardan uzak tutmanın ve sağlıklı aktiviteler bulmanın mümkün olduğunu vurgulayan Uzman Psikolog Sena Sivri, teknoloji bağımlılığına karşı önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Ebeveyn olarak örnek olun

Çocukların ebeveynlerini modelleyerek birçok davranışı öğrendiklerini unutmamak lazım. Kitap okusun istediğimiz çocuğumuz bizi kitap okurken görmüyorsa bu alışkanlığı geliştirmesi çok zor. Aynı şekilde tablet kullanımından uzak tutmak için ebeveynlerin de çocuklarının karşısında iş harici tablet, telefon kullanımını azaltması gerekmekte.

Ekran kapatma saatleri oluşturun

Aile olarak ekran kapatma saatleri oluşturulabilir. Bunlar özellikle beraber vakit geçirilen yemek saatleri, oyun saatleri gibi zamanlarda da olmalı. Arka planda televizyon, tablet, bilgisayar, telefon gibi dijitallerin çalışmaması sağlanmalı.

Kullanım saatini düzenleyin

Çocukların tablet / bilgisayar başında geçirdikleri zamanı planlamak önem taşımakta. Bu planlamayı yaparken online eğitim süresini hariç tutmak gerekmekte. Sömestr tatilinde çok çok aza indirip yerine başka aktiviteler koyun.

Çocuğunuzun ilgi alanlarına ortak olun

Ebeveynlerin çocukların tablet kullanırken izlediği programlar, videolar, oynadığı oyunlar hakkında bilgi sahibi olması hem gelişimleri hem de güvenlikleri açısından önem taşımakta. Çocuğunuzun ilgi alanlarına ortak olun ve görüş alışverişinde bulunun. Çocukların tablet kullanım saatlerinde ebeveynlerin onlara izledikleri şeylerde ara ara eşlik etmesi, bunlar üzerine konuşmaları gelişimlerini destekleyecektir.

“3-6-9-12 kuralı”nı unutmayın!

Uzman Psikolog Sena Sivri “Yapılmış araştırmalar bize 0-3 yaş arası çocukların ekranlardan neredeyse hiçbir şey kazanmadığını, 3-6 yaş arası çocukların renkler, pekiştirmeler gibi egzersizleri izleyerek öğrenip faydalanabileceğini göstermekte. 9 yaş öncesi kendi kendilerine çevrimiçi olmamaları, 12 yaş öncesi de sosyal medya kullanmamaları gerektiği bilinmekte. Çocukların dijitalle ilişkisini planlarken bu kurallar dikkate alınmalıdır.” diyor.

Çocuklara ev içerisinde aktivite üretin

Çocuklara ev içerisinde tamamlayabilecekleri görevler vermek, oyunlar üretmek gerek. Bu süreçte boş kaldıkça tablete, bilgisayara koşan çocuklar için ebeveynlerin ev içerisinde oluşturacakları alanlar, oyunlar ve eylemler (puzzle, ev işlerinde oyunvari yardımlar, oyun köşeleri, aletleri gibi) çocukların tabletten uzak kalmasını sağlayacaktır.

Hobiye yönlendirin

Çocuğunuzu iyi gözlemleyin ve yetenek alanlarına ya da onu mutlu edeceğini düşündüğünüz faaliyetlere göre hobiler edinmesine yardımcı olun. Çocuğunuzu ilgisini çeken bir hobiye yönlendirmek ya da yabancı bir dil öğrenmesine katkı sağlamak tablet ve bilgisayarla geçirilen vakti azaltmak adına faydalı olacaktır.

Ev içinde spor aktiviteleri yaratın

Çocukların fiziksel enerjilerini atabilmeleri gerek. Evde kapalı kaldıkları süreç bunun önünde ciddi engel oluşturmakta. O yüzden ebeveynler çocuklarını ev içinde spor yapmaya teşvik edebilir, onlara eşlik edebilirler.

Birlikte ama verimli vakit geçirin

Uzman Psikolog Sena Sivri “En önemlisi çocuklarla verimli vakit geçirmek. Çocuklar yapacakları bir şey olmadığında ya da kendi hallerine bırakıldıklarında daha çok dijitale yönlenmekteler. Bu nedenle anne babaların her gün düzenli olarak zaman ayırıp başka hiçbir şeyle ilgilenmeden çocuklarıyla vakit geçirmeleri hem çocuklarının duygusal gelişimini destekleyecek hem de dijital bağımlılığından uzaklaştıracaktır.” diyor.

Kullanım içeriklerini mutlaka denetleyin!

Uzman Psikolog Sena Sivri “Siber zorbalık ve siber uşaklaştırma çağımızın sorunu haline geldi. Çocukların izledikleri video ve oynadıkları oyunların içeriklerinin yaşına uygun olması, arada çıkan reklamların içerikleri ve kullanım sırasında etkileşime geçilen alanlar büyük önem taşımakta. Çocukların psikolojik gelişimlerinin etkilenmemesi, zarar görmemesi adına, kullandıkları içerikler ebeveynleri tarafından denetlenmelidir.” diyor.

Altıncı hastalık riskine dikkat

Altıncı hastalık riskine dikkat

Koronavirüs pandemisi ile yaşam düzeninin tamamen değiştiği bu günler, aslında bizlere viral hastalıklara neden olan virüslerin tanınması gerektiği ve ilgili önemler alınmadığında ne tür sonuçlarla karşılaşılabileceğimizi gösteriyor. Toplumda “altıncı hastalık” olarak bilinen herpes virüs ailesinden HHV-6 ve HHV-7 virüslerinin neden olduğu rahatsızlık ise çocuklarda kış aylarında yaygın olarak görülen sorunların başında geliyor. Memorial Bahçelievler Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Bölümü’nden Uz. Dr. Tuğrul Atay, ebeveynlerin altıncı hastalık ile ilgili bilmesi gerekenler hakkında bilgi verdi.

Küçük çocukların “gül hastalığı” olarak tanımlanıyor

Toplumda altıncı hastalık olarak bilinen “roseola infantum”, daha çok dudak ve genital bölgede uçuk meydana getirmesi ile bilinen herpes ailesinden gelen HHV-6 ve HHV-7 virüslerinin neden olduğu bir hastalık olarak karşımıza çıkmaktadır. Altıncı hastalık çoğunlukla 6 ay ile 2 yaş arasındaki çocukları etkileyen birkaç gün yüksek ateş ile seyrederek, ateş düştükten sonra vücutta gül renginde döküntülerle devam eden bir hastalıktır. Latince adı bu döküntülerin özelliğine atıfla roseola infantum yani küçük çocukların gül hastalığı olarak konulmuştur.

Yüksek ateş ile kendini gösteriyor

Çoğu çocukta altıncı hastalık (roseola infantum) hafif bir üst solunum yolu enfeksiyonunu takiben yüksek ateşle seyreder, bu yüksek ateş altıncı hastalığın en önemli belirtisidir. Altıncı hastalık viral enfeksiyonlar içinde çocukluk çağında ateşli havaleye (febril konvülziyon) en sık neden olan viral enfeksiyondur. Ateş 4 ile 7 gün arasında devam edebilir bu sürede çocukta halsizlik, iştahsızlık ve boyun lenf nodlarında şişme olabilir. Hastalığın devamında ateş birden düşer ve hastalığın ayırt edici 2. bulgusu olan pembe-kırmızı, deride çoğu zaman kabarık olmayan döküntü ortaya çıkar, döküntüler basmakla solar. Bazı döküntülerin etrafında daha açık renkli haleler oluşur daha sonra bu döküntüler boyna, yüze, kollara ve bacaklara yayılır. Ateş 3- 7 gün civarında devam eder ateş birden düşer ve döküntü başlar. Döküntüler birkaç saat ile birkaç gün arasında değişen sürelerde solar ve geçer.

Bulaşıcı olabilir

Altıncı hastalık bulaşıcıdır ancak koronavirüs, kızamık gibi büyük salgınlara yol açmaz. Enfekte olmuş bir çocuktan damlacık yoluyla konuşurken, hapşırırken veya öksürürken etrafa saçılarak yine aynı su bardağını, çatalı veya kaşığı kullanma ile de bulaşabilir. Bununla birlikte enfekte damlacıklar yüzeylerin üzerine konar ve bu yüzeylere dokunup el yıkanmadan ağız ve buruna dokunulursa bu yolla da altıncı hastalık yayılım gösterir. Döküntü ortaya çıkmadan çocuğun henüz sadece ateşi varken de bulaşıcıdır. Genellikle sadece çocuklara bulaşmakla birlikte nadiren erişkinlere de bulaşabilir. Bu durum genelde erişkinin virüsü çocuklukta geçirmiş ve bağışıklık kazanmış olmasına bağlıdır. Genel hijyen kurallarına uyarak en önemlisi ellerimizi sık aralıklarla yıkayarak ve sosyal mesafeye dikkat ederek altıncı hastalıktan korunabiliriz.

Tedavinin en önemli aşaması iyi bir evde bakım süreci

Ayrıntılı bir anamnez (tıbbi geçmiş) ve dikkatli bir fizik muayene, iyi bir hekim hasta ve hasta yakını iletişimi ile ek bir tetkike gerek kalmadan tanı konulur, ateşin ve döküntülerin karakteristik özelliği ve ailenin verdiği bilgiler bu hastalığın tanısında en önemli unsurlardır. Arada kalınan vakalarda kan tahlilleri virüse özel spesifik serolojik tetkikler yapılabilir. Çoğu viral hastalıkta olduğu gibi altıncı hastalıkta da hastalığa özel bir tedavi bulunmamaktadır. Ateşin düşürülmesi için parasetemol ve ibuprofen içerikli ilaçlar kullanılabilir. Bunun yanında, ateşi kontrol altına almak için ılık duş aldırmak, ortamın ısısını 22 – 24° arasında tutmak ve ılık su ile ıslatılmış bezlerle soğutma yapmak gerekmektedir. Beslenmesi azalan çocuklarda damar yolu ile serum verilebilir ancak dehidratasyonu engellemek için bu aşamadan önce çocuğun sıvı alımının artırılması teşvik edilmelidir. Ayrıca ek komplikasyonlar varsa takibi bir çocuk sağlığı ve hastalıkları uzmanı tarafından yapılmalıdır.

Viral enfeksiyonlar çocukların bağışıklık sisteminin birer öğretmeni gibi…

Tüm hastalıklarda olduğu gibi dengeli beslenmek, yapay veya koruyucu maddeler içeren paketli gıdalardan uzak durmak, sebze ağırlıklı tencere yemekleri ile çocuklarımızı beslemek, el yıkamak ve sosyal mesafeye dikkat etmek 6. Hastalık için alınabilecek önlemlerdir. Son olarak şunu da unutmamakta fayda var bu tarz çocukluk çağı viral enfeksiyonlar her zaman hayatımızın bir parçası olacaktır, viral enfeksiyonlar çocuğumuzun bağışıklık sisteminin birer öğretmeni gibidir. Önemli olan bu hayat paydaşlarını tanımak, ne zaman tehlikeli olabileceklerini ve ne zaman doktorunuzdan yardım almanız gerektiğini bilmektir.

 

Covid korkusu kanserin erken tanısını engelliyor

Covid korkusu kanserin erken tanısını engelliyor

Covid-19 enfeksiyonuna yakalanma korkusu nedeniyle rutin kontrollerin aksatılması, sağlık kuruluşlarında kaynakların pandemiyi önlemeye odaklanması, özellikle kanser tanısı ve tedavisinde alarm zillerinin çalmasına neden oluyor. Yapılan çalışmalar standart kanser taramalarında yüzde 90’a yakın azalma olduğunu gösteriyor. Bu durumun korkutucu yansıması ise ileri evre kanserlerde artış! Öyle ki istatistiki çalışmalar ileri evre kanser tanısının bir öncesi yıla göre yüzde 75 oranında arttığını gösteriyor. Acıbadem Maslak Hastanesi Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Gökhan Demir, 4 Şubat Dünya Kanser Günü kapsamında yaptığı açıklamada; meme, kolon ve akciğer kanserlerine bağlı ölümlerde önümüzdeki 5 yıl içinde yüzde 10-15 oranında artış öngörüldüğünü kaydediyor. Tanı ve tedavi seçeneklerindeki gelişmeler sayesinde son 25 yılda kanser ölümlerinde yaklaşık yüzde 25’lik bir düşüş yaşandığını belirten Prof. Dr. Gökhan Demir, “Pandemi sonrasında kanser tanı ve ölüm oranlarının önceki yıllara dönmemesi için kanserle ilgili olabilecek tüm yakınmalarda zaman geçirmeden hastaneye başvurulmalı, rutin kontroller aksatılmamalı.” diyor. Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Gökhan Demir, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Belirtiler göz ardı ediliyor!

Covid-19 pandemisi korkusu ile kişilerin hastaneye başvurmaktan çekinmesi, salgını kontrol altında tutmak amacıyla sağlık kuruluşlarının kimi tarama programlarını, acil olmayan operasyon ve tanı işlemlerini askıya alması çeşitli sağlık sorunlarının da zamanında saptanamamasına yol açıyor. Genel risk grubundaki erişkinlerin tarama programlarına başvurmaması bir yana, ciddi belirtileri olduğu halde çoğu hastanın yakınmalarını göz ardı ettiğini belirten Acıbadem Maslak Hastanesi Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Gökhan Demir, sözlerine şöyle devam ediyor: “Geçen yıl nisan ayında yeni kanser tanısında önceki yıllara kıyasla neredeyse yarı yarıya bir düşüş izlendi. Bu çok endişe verici. Pek çok yeni kanser hastasının tanı alana kadar aylar kaybetmesi ve hastalığın ileri evrede tanılanmasına yol açıyor. İleri evre kanser tanısında geçen yıla oranla yaklaşık yüzde 75’lik bir artış oldu. İleri evre kanserlerin artması kaçınılmaz olarak sağkalımın azalması ve kanser ilişkili ölüm oranlarının artışı ile sonuçlanabilir.”

‘Kanser kontrolünde kaybedilen ivme kazanılmalı’

Tüm sağlık tesislerinde Covid-19 virisüne karşı katı önlemler alındığını, tarama ve tanı prosedürleri için hastaneye gidildiğinde virüsü kapma riskinin çok düşük olacağını belirten Prof. Dr. Gökhan Demir, “Zaman kaybetmeden tanıya ulaşılması ve tedaviye başlanması yaşam kurtarıcıdır. Ülkemiz yavaş ve güvenli bir şekilde yeniden açılırken kanser taraması ve teşhisi standart sağlık hizmetlerindeki önemli yerini korumalıdır. En yüksek risk altındaki hastaları öncelik sırasına koymak, güvenli bir şekilde tetkik etmek ve kanser kontrolünde kaybedilen ivmeyi yeniden kazanmak gereklidir” diye konuşuyor.

Ülkemizde de dünyada olduğu gibi en fazla sıklıkta görülen meme, prostat, akciğer ve kolorektal kanserler için tarama programları bulunuyor. Kanser taramasının herhangi bir belirtisi olmayan sağlıklı kişilere yapıldığını anlatan Prof. Dr. Gökhan Demir, bu tarama programları hakkında ayrıntılı bilgi veriyor.

Meme kanseri

Kadınlarda en sık görülen kanser olan meme kanserinin erken tanısı için 40 yaşından itibaren her kadının yılda bir defa mamografi ve meme ultrasonu çektirmesi öneriliyor. Ancak genç yaşta meme kanseri tanısı almış bir akrabası olan veya meme kanseri riskini artıran (BRCA genleri gibi) belirli genlere sahip kadınların, 40 yaşından önce taramaya başlaması gerekiyor. Mamografi ile düzenli taramanın 74 yaşına kadar devam ettiğini söyleyen Prof. Dr. Gökhan Demir, “Meme veya koltuk altında eline kitle gelen, meme cildinde portakal kabuğu görünümü gibi değişiklikler ortaya çıkan, meme başında çekinti veya akıntı gelmesi gibi semptomları olan kadınlar, zaman kaybetmeden bir onkoloji merkezine başvurmalıdır.” diyor.

Prostat kanseri

Genellikle yavaş seyirli bir kanser türü olan prostat kanserine yakalanma oranı yüzde 10-12 düzeyinde. Ortalama riskli erkeklerde prostat kanseri taramasına başlama yaşı genelde 50 olarak kabul ediliyor. Ailesinde yüklü prostat kanseri öyküsü olan, veya bilinen BRCA1/2 mutasyonu bulunan daha yüksek riskli erkeklerde tarama başlangıcı ise 40 yaşa kadar iniyor. Her 1-2 yılda bir PSA ölçümü ile taramada normalin üstünde bir PSA değeri saptanırsa hastanın ileri tetkik ve incelemeler için yönlendirildiğini belirten Prof. Dr. Gökhan Demir, 70 yaşın üzerinde taramaya başlanmasının önerilmediğini kaydediyor.

Akciğer kanseri

Kansere bağlı ölümlerde birinci sırada yer alan akciğer kanserlerinin yüzde 85-90’ı sigaraya bağlı gelişiyor. Sigara içmeyenlerde de dumana maruz kalmak önemli bir neden olarak görülüyor. Sigarayı bıraktıktan sonra uzun yıllar risk azalmadığı için daha önce sigara içenlerde yüksek oranda akciğer kanseri görülüyor. Buna karşın düşük doz bilgisayarlı tomografi ile akciğer kanseri taramasının erken tanı için önemli olduğunu ifade eden Prof. Dr. Gökhan Demir, “Önceki 15 yıl içinde sigarayı bırakanlar da dahil olmak üzere 30 paket yıllık sigara öyküsü olan hastalarda yıllık düşük doz bilgisayarlı tomografi taramasının akciğer kanserine bağlı ölüm oranlarını yüzde 25 kadar düşürdüğü bilinmektedir.” diyor. Sigara içenlerde bir süre önce bırakmış olsalar dahi yeni başlayan öksürük kanser şüphesi olarak ele alınıyor. Nefes darlığı, kanlı balgam, göğüs veya omuz ağrısı, ses kısıklığı, kilo kaybı, yüz ve boyunda şişlik gibi yakınmaları olanların da en kısa zamanda doktora başvurması gerekiyor.

Kolon kanseri 

Kanser öncülü olan bağırsak poliplerini ve kolon kanserini bulgu vermeden önce tespit etmek için kolonoskopiye ek olarak dışkıda gizli kan, sigmoidoskopi, sanal kolonoskopi, kapsül kolonoskopisi gibi pek çok tarama testi bulunuyor.

Hiçbir yakınması ve risk faktörü olmasa dahi 45 yaş üstü her erişkinin tarama amacıyla kolonoskopi yaptırması öneriliyor. Bağırsak alışkanlığında değişiklik, tekrarlayan ishal veya kabızlık, dışkılama sırasında ağrı ve kanama, dışkı kalibrasyonunda incelme, şişkinlik, karın ağrısı, kilo kaybı gibi şikayetleri olan veya tetkiklerinde demir eksikliği veya kansızlık saptananların vakit kaybetmeden doktora başvurması ve kolon /rektum kanseri açısından tetkik edilmesi gerekiyor.

Her hareketli çocuk hiperaktif değildir!

Her hareketli çocuk hiperaktif değildir!

Günümüzde çocuklar hareketli ya da enerjikse, dikkati dağınıksa, yaramazlık yapıyorsa ilk akla gelen o çocuğun dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu yaşadığı oluyor. Bunun doğru bir düşünce olmadığını, bu tanıyı koyabilmek için çocuk ve ergen psikologlar tarafından ruhsal ve bilişsel bir takım test ve ölçekler uygulanması gerektiğinin altını çizen Psikolog Aysun Erol, “Çocuklar bazen yapıları gereği meraklı ve hareketli olabilir. Ebeveynleri çocuğa sınır çizmediği, çocuk endişeli veya depresif olduğu için de davranış sorunları gösterebilir” diyor.

Çocuğunuz diğer çocuklara göre daha mı hareketli ve bu hareketliliği onun çevresiyle olan ilişkilerini etkiliyor mu? Birçok şeyi unutuyor ya da onunla konuştuğunuzda dinlemiyormuş gibi mi davranıyor? Sabırsız mı ya da düşünmeden davrandığı için başına kötü şeyler geldi mi? Çocuğunuzun öğretmeninden okulda sıklıkla yaramazlık yaptığına ya da dersleri dinlemediğine dair şikayetler mi alıyorsunuz? Çocuğunuz okul ödevlerine başlamakta, sürdürmekte ve sonlandırmakta zorlanıyor mu?

Psikolog Aysun Erol, bu soruların yarısına bile “Evet” yanıtı verdiyseniz, çocuğunuzun dikkat eksikliği ve hiperaktivite (DEHB) sorunu yaşıyor olabileceğine dikkat çekiyor.

İlk belirtiler erken çocukluk döneminde görülüyor

Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğunun erken çocukluk dönemlerinde ilk sinyallerini verdiğini söyleyen Psk. Aysun Erol, DEHB’de görülen belirtileri dikkat eksikliği, aşırı hareketlilik ve dürtüsellik olarak üç ana başlıkta toplanabileceğini ve bu üç başlıktan birinin daha baskın olabileceğini belirtiyor. Kimi çocuklarda bu üç tip durumun aynı anda eşit derecede etkin olabileceğini hatırlatan Psk. Erol, dikkat eksikliği, aşırı hareketlilik ve dürtüsellikte görülen durumları şöyle sıralıyor:

Aşırı hareketliliğin bakın olduğu tipte;

  • Oturduğu yerde kıpırdanma, ellerin ayakların oynatılması
  • Gereksiz yere sağ sola koşturma, eşyalara tırmanma
  • Sakin bir biçimde oyun oynayamama ya da başka bir işle uğraşma
  • Belirli bir süre bir yerde oturamama, sürekli hareket etme
  • Çok konuşma

Dikkat dağınıklığın baskın olduğu tipte;

  • Dikkatin kolayca dağılması
  • Belirli bir işe ya da oyuna dikkat vermekte zorlanma
  • Dikkatsizlikten kaynaklanan hatalar yapma
  • Görev ve etkinlikleri düzenlemekte zorlanma
  • Ev ödevi, ders içi etkinlikleri gibi yoğun zihinsel çaba gerektiren işleri yapmaktan kaçınma
  • Başlanan işin yarım bırakılması
  • Kendisiyle konuşulurken, dinlemiyormuş gibi görünme
  • Günlük etkinliklerde unutkanlık
  • Etkinlikler için gereken eşyaları kaybetme

Dürtüselliğin (düşünmeden harekete geçme) baskın olduğu tipte;

  • Sorulan soru tamamlanmadan yanıt verme
  • Sırasını beklemekte güçlük çekme
  • Başkalarının sözünü kesme ya da oyunlarında araya girme
  • Sonucunu düşünmeden koşma, itme, çekme

Her hareketli çocuk hiperaktif midir?

Birçok çocuğun genel yapısı hareketli ve enerjik olabilir. Ancak bu her hareketli çocuğun dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu yaşıyor olduğunu göstermez. Çocukların bazen yapıları gereği hareketli ve meraklı olabileceğini hatırlatan Psk. Aysun Erol, sözlerini şöyle sürdürüyor: “Bir çocuğun DEHB tanısı alabilmesi için bir takım yıkıcı (arkadaşlarına, kendilerine ve çevrelerine karşı şiddet içerikli) davranışlar sergilemesi gerekir. Dikkatini toplamakta zorlanan her çocuk dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğuna sahip değildir. Belki de çocuk ilgilenmesi gereken o konuyla ilgili yeterince motivasyona sahip olmayabilir. Ayrıca çocuğa yeterince sınır ve kural koyamayan ebeveynlerin çocuklarında da bazı davranışları DEHB ile karıştırmak mümkündür. Çocuk yeteri kadar özdenetime sahip olmadığı için kontrolsüz tavırlarda olabilir. Çocuğun endişeli ya da depresif ruh haline sahip olması da çocuğu huzursuz ve dikkatsiz kılabileceği için dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğuna benzer bir takım durumlar oluşabilir. Çocuklar depresif ya da kaygılı olduklarında zaman zaman kontrolü yitirip, huzursuz bir şekilde hareketlenebilir. Bu tavırları ruhsal çöküşü engellemeye çalıştıkları bir savunma davranışıdır.”

Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğunun toplumsal yaygınlık oranı yüzde 8

Psk. Aysun Erol, bir çocukta dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu olup olmadığını anlayabilmek için çocuğun sağlıklı bir değerlendirmeden geçmesi ve yapılan değerlendirme sonuçlarına göre tedavi planının oluşturulması gerektiğinin altını çiziyor. “Ne yazık ki ülkemiz koşullarında çok kısa süren ve hiçbir değerlendirme aracı kullanılmaksızın gerçekleştirilen bir takım psikiyatrik muayeneler sonrası kolaylıkla çocuğa DEHB tanısı koyulabilmekte ve ihtiyaçları dışında çocuklar bir takım ilaç tedavilerine mecbur bırakılmaktadır” diyen Psk. Erol, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğunun toplumsal yaygınlık oranının yüzde 8 olduğunun tahmin edildiğini belirtiyor. Yanlış tanılar nedeniyle dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğunun daha yüksek oranda olduğunun sanıldığını ifade eden Psk. Erol, “Hareketli ve dağınık olan her çocukta DEHB vardır demek yanlıştır. Bu tanı ancak çocuk ve ergen psikologlar tarafından uygulanan ruhsal ve bilişsel bir takım test ve ölçeklerle kesin olarak konulabilir” diyor.