Etin yıkanması bakteri yayılımına neden olur

Etin yıkanması bakteri yayılımına neden olur

Tüketicilerin mutfakta yaptığı en yaygın hatalardan biri, eti pişirmeden önce yıkamak. Geçmişte rastlanılan et kesim şartlarının günümüzdeki teknolojilerle kıyaslanmayacak kadar ilkel şartlarda olmasına ve etin kesim esnasında toz, kıl ve tüy gibi maddelerle temas etmesine dayalı algı, eti yıkamanın temelini meydana getiriyor. Tüketicilerin eti yıkamak için farklı yöntemler kullandığını belirten Bonfilet Gastronomi Danışmanı Dr. İlkay Gök, yıkanan etin, bakteriyel zehirlenmelere ve hastalanmalara yol açabileceğine dikkat çekiyor.

Satın aldıkları etin yeterince temiz olmadığını düşünen tüketiciler, su, sirke ve limon suyunun yanı sıra deterjan ve sabun gibi tehlikeli kimyasallarla eti temizlemeyi tercih ediyor. Ancak, yıkanan ette çapraz bulaşma gerçekleşerek etin yüzeyindeki bakteriler çevreye yayılıyor ve bulaşan yüzeyler temizlenmediği takdirde, bu bakteriler insana geçerek zehirlenme ve hastalanmalara neden oluyor. Günümüzde kullanılan yüksek teknoloji, soğuk odalar ve uygulanan detaylı hijyen kuralları ile etin temiz, belirlenmiş özeliklerde ve soğuk zincir kırılmadan hazırlanarak tüketime hazır hale getirildiğini aktaran Bonfilet Gastronomi Danışmanı Dr. İlkay Gök, tüketicileri eti yıkamamaları konusunda uyarıyor.

Etin Yıkanması Çapraz Bulaşma Riski Taşıyor!

Yapılan son araştırmalar, eti temizlemek için yıkayan insanların, eti yıkadığı yüzeyin yakınında bulunan sebzelere çapraz bulaşma ile %26 oranında bakteri bulaştırdığını ve bu sebzeleri salatada çiğ tüketmenin ardından bakteriyel gıda zehirlenmesi yaşama riskinin artığını gösteriyor. İnsanların %32’si ise eti yıkamasa bile ete dokunduktan sonra elini çok iyi yıkamadığı için çapraz bulaşma ile sebzelere bakteri bulaştırıyor. Eti yıkamadan, doğru pişirme tekniğiyle hazırlamanın hastalanmaya neden olan bakterilere zarar vererek riski yok ettiğini belirten Gök, “Etteki çapraz bulaşma riskini azaltmak için, etin yıkanmaması gerekir. Günümüz teknolojileri ile paketlenmiş olan etin özel koşullarda üretildiği ve tüketime hazır olarak müşterilere sunulduğu unutulmamalı. Bonfilet’in üretim bölümüne girme yeterliliğini almış olan karkas etler, fiziki denetim ve laboratuvar kontrolünden geçirildikten sonra, parçalama bölümüne alınır ve üretim aşamasının ardından, ürünler kullanım amacına göre yüksek hijyen koşullarında ve etin ilk günkü tazeliğini koruyacak şekilde ambalajlanır. Ayrıca üretim aşamaları, insan sağlığını etkileyecek olumsuz şartların kontrol altında tutulmasını sağlayan ve bu noktaları tanımlayan HACCP (Hazard Analysis and Critical Control Point / Tehlike Analizleri ve Kritik Kontrol Noktaları) kuralları çerçevesinde düzenlendiğinden müşteriler gönül rahatlığı ile tüketebilir.’’ ifadelerinde bulunuyor.

Pandemide hamileler neye dikkat etmeli

Pandemide hamileler neye dikkat etmeli

Her geçen gün yaygınlaşan Covid-19 enfeksiyonuna, kış aylarıyla birlikte mevsim hastalıkları riskinin de eklenmesi anne adaylarını bir başka endişelendiriyor. Zira olası bir enfeksiyonda hem bebeklerinin hem de kendi sağlıklarının tehlikeye gireceğinden duydukları endişe geceleri uykularını dahi kaçırabiliyor. Acıbadem Kadıköy Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Sinem Demircan hamilelik döneminde bağışıklık sistemi bir miktar baskılandığından anne adaylarının grip, influenza gibi solunum yolu enfeksiyonlarına daha fazla yakalanabildiğini, ancak alınacak basit ama etkili tedbirlerle hem Covid-19 hem de mevsim hastalıkları risklerinden uzak durmanın mümkün olduğunu belirterek “Tüm dünyayı etkisi altına alan yeni koronavirüs hastalığı, solunum yolu enfeksiyonu dışında anksiyete, depresyon gibi psikolojik problemleri de beraberinde getirmektedir. Anne adayları da bu gibi psikolojik problemlere hamileliğin getirdiği fizyolojik ve ruhsal değişiklikten dolayı zaten yatkındır. Bu nedenle anne adayları Covid-19’dan korunmak için tedbirler alırken, psikolojik açıdan ihtiyaçları varsa destek almayı da ihmal etmemelidirler.” diyor. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Sinem Demircan, pandemi sürecinde hamilelerin en çok sorduğu 6 soruyu yanıtladı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

SORU: Hamilelikte Covid-19 enfeksiyonu hamile olmayanlara göre daha mı ağır seyrediyor?

CEVAP: Şu ana kadar yapılan bilimsel çalışmalar, hamilelikte yeni koronavirüs hastalığının seyrinin, hamile olmayan kadınlarla benzer olduğunu ortaya koyuyor. Yani hamile olmak tek başına kişiyi riskli gruba dahil etmediği gibi, mevcut çalışmalara göre Covid-19 enfeksiyonunun seyrini de kötüleştirmiyor. Covid-19 pozitif olan kadınların çoğunun hastalığı hafif geçirdiği tespit edilmiştir. Bu da hastaların yaklaşık yüzde 85’ini oluşturur.

SORU: Covid-19 enfeksiyonu hangi gruptaki hamile kadınlarda daha ağır seyredebilir?

CEVAP: Anne adayının eğer hamilelikten bağımsız kronik hastalıkları varsa, enfeksiyon ağır seyredebilmektedir. Bu hastalıkları sıralayacak olursak; diyabet, hipertansiyon, ileri evre astım, kalp hastalıkları, kanser, orak hücreli anemi, kronik karaciğer hastalıkları ve kronik böbrek hastalıklarını sayabiliriz. Bu gibi kronik hastalıkları olan hamilelerde Covid-19 enfeksiyonu ağır seyredebilmektedir.

SORU: Covid-19 enfeksiyonu düşüğe neden olur mu?

CEVAP: Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Sinem Demircan “Yeni bir hastalık olduğundan dolayı elimizdeki veriler kesin konuşmak için yeterli sayılmaz. Ancak şu ana kadar yapılan araştırmalar Covid-19 enfeksiyonunun hamilelikte düşük nedeni olduğunu göstermemiştir.” diyor.

SORU: Hamilelerde hangi şikayetler varsa Covid-19 pozitif olacağından şüphelenilmelidir?

CEVAP: Covid-19 enfeksiyonu bulguları tüm toplum için hamile olsun ya da olmasın benzerdir. Yani; belirtiler arasında ateş, nefes darlığı, öksürük, yaygın kas ağrısı, yorgunluk gibi semptomları sıralayabiliriz. Hamilelerde Covid-19 enfeksiyonu için farklı bir bulgu tanımlanmamıştır. Üstelik ateş, öksürük ve nefes darlığı gibi bulgular, hamile olmayan kişilere göre hamile kadınlarda daha az görülmektedir.

SORU: Covid-19 pozitif hamilelerde doğum şeklinde değişikliğe yol açar mı?

CEVAP: Covid-19 enfeksiyonu doğum şeklini değiştirmez. Covid-19 enfeksiyonu olan hamileler normal doğum ya da sezaryen ile doğum yapabilir. Doğum şekline tıbbi gereklilik durumuna göre karar verilir. Covid-19 pozitif hamilelerde, epidural analjezi ile ağrısız doğum da yapılabilir. Bu sayede ağrıya bağlı oluşan sık soluk alıp verme engellenerek enfeksiyonun sağlık çalışanlarına bulaşma ihtimali de azaltılmış olur.

SORU: Hamilelikte akciğer grafisi ve bilgisayarlı tomografi çekilebilir mi? Bebeğe zarar verir mi?

CEVAP: Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Sinem Demircan “Covid-19 enfeksiyonunda, akciğer bulgularını değerlendirmek için hamile kadınlarda da akciğer grafisi ve düşük dozlu bilgisayarlı tomografi çekilebilir. Çekim esnasında anne adayının karın bölgesi kurşun plaklarla korunarak çekim güvenle gerçekleştirilir.” diyor.

Kışın yenmesi gereken beş renkli besin

Kışın yenmesi gereken beş renkli besin

Sofralarınızı renklendirerek bağışıklığınızı güçlendirmeye ne dersiniz? Hem kış hem de pandemi koşulları, güçlü bağışıklık ihtiyacını ortaya koyarken sağlıklı beslenme şüphesiz büyük önem taşıyor. Acıbadem Fulya Hastanesi , bağışıklık sisteminin çeşitli hücre ve proteinlerin etkileşimi ile vücudumuzu mikroplara karşı koruduğunu belirterek “Güçlü bir bağışlıklık sistemi hastalıklardan korunmada ve hafif atlatılmasında önemli rol oynuyor. Bağışıklık sisteminin güçlenmesi ise yeterli ve dengeli beslenme, düzenli egzersiz, kaliteli ve yeterli uyku, stres yönetimi ile mümkün.” diyor. Yeterli ve dengeli beslenme dendiğinde akla ilk gelenin vitamin, mineral, posa ve antioksidan bileşikler içeren yiyeceklerle rengarenk beslenmek olduğunu, yiyecekleri mevsiminde tüketmenin içerdikleri vitamin ve minerallerden maksimum fayda sağlamamız için büyük önem taşıdığını vurgulayan Beslenme ve Diyet Uzmanı Melike Şeyma Deniz bağışıklığımızı güçlendirmek için kış aylarında sofralarımızdan eksik etmememiz gereken sağlık deposu 5 yiyeceği anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu, besleyici tarifler verdi.

Pancar

Rengiyle öne çıkan pancar düşük kalorili, vitamin ve minerallerden zengin bir yiyecek. Yüksek miktarda nitrat içermesi sayesinde kan basıncını düşürüyor. Vücutta diyetle alınan nitrat, nitrik aside dönüşüyor ve bu molekül kan damarlarını genişleterek kan basıncının düşmesine yardımcı oluyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Melike Şeyma Deniz, “Nitrat, hücrelerin daha iyi enerji üretmesini sağlayan mitokondrinin daha çok çalışmasını sağlıyor. Pancarın bu etkisinden yararlanmak için egzersizden 2-3 saat önce tüketmek gerekiyor. Pancarı ister salatalarınıza ekleyin, ister yoğurtlu pancar salatası olarak hazırlayın, isterseniz smoothie yapın. Doyurucu ve farklı alternatif isterseniz pancarlı humusu deneyin.” diyor.

Pancarlı humus tarifi:

İki su bardağı haşlanmış nohut, 1 orta boy haşlanmış pancar, 2 yemek kaşığı tahin, 1-2 diş sarımsak, 2 yemek kaşığı zeytin yağı, 1 çay kaşığı kimyon, az tuz ve limon suyunu blenderdan geçirin. Pancarlı humusunuz hazır!

Brokoli

Bağışıklık sistemini güçlendiren, kalbe faydalı, düşük kalorili brokolinin az bilinen özelliklerinden birisi kaempferol içermesi. Bu madde sayesinde beyin ve sinir sistemi üzerinde etkili olan brokoli aynı zamanda iltihap önleyici özellik taşıyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Melike Şeyma Deniz, “Brokoliyi çiğ veya buharda pişirerek yemek; içerdiği vitamin, mineral ve biyoaktif bileşiklerden maksimum yarar sağlamak demek” diye konuşuyor.

Brokoli salatası tarifi:

Brokoliyi buharda hafif pişirip zeytin yağı, sarımsak ve limon ekleyerek hafif bir salata yapabilirsiniz. Üzerine nar da ekleyebilirsiniz.

Nar

Potasyum, posa, A ve C vitamini içeren, antioksidan özelliği ile kanserden korunmaya yardımcı olan nar, bağışıklık sisteminin iyi çalışmasında da rol oynuyor. Bir büyük narı 2 porsiyon meyve olarak düşünmek gerektiğinin altını çizen Beslenme ve Diyet Uzmanı Melike Şeyma Deniz, özellikle diyabeti olanların ve zayıflamak için diyet yapanların buna dikkat etmesini öneriyor. Narı ara öğünde yiyebileceğiniz gibi salatalarınıza ve yoğurda ekleyerek de tüketebilirsiniz.

Narlı yoğurt tarifi:

Bir kase yoğurt, 2-3 yemek kaşığı yulaf ezmesi, 2 yemek kaşığı nar, tarçın ile kendinize pratik ve doyurucu bir ara öğün hazırlayabilirsiniz.

Karnabahar

Bağırsak sağlığının olmazsa olmazı, sindirim sisteminin iyi çalışması için çok önemli olan posa, karnabaharda bol miktarda bulunuyor. Ayrıca; sülforandan zengin olan karnabahar bu sayede kanser, kalp hastalıkları ve diyabete yakalanma riskini de azaltmaya yardımcı oluyor. Karnabahar yemeği, fırında zerdeçallı karnabahar, karnabahar pilavı, karnabahar kısırı, karnabahar tabanlı pizza, bu sağlıklı sebze ile yapabileceğiniz yemeklerden bazıları. Üstelik düşük kalorisi sayesinde diyet dostu bir besin.

Karnabahar kısırı tarifi:

Bir orta boy karnabaharı küçük parçalara bölün. Yıkayıp, kurutup, rondodan geçirerek un haline getirin. On dakika tavada çevirip, 1/2 çay bardağı yağ ekleyin. Ayrı bir tavada soğan kavurup içerisine 1 yemek kaşığı domates salçası ve 1 yemek kaşığı biber salçası ilave edin. Çevirip, ezilmiş sarımsak ekleyin. Bu karışımı karnabahar ile karıştırın. İnce doğranmış yeşil soğan, maydanoz, turşu, kapya biber ekleyin. Tuz, karabiber, pulbiber, kimyon, limon isteğinize göre ekleyin.

Kereviz

İltihap önleyici etki yapan, sindirimi destekleyen, iyi bir A, C, K vitamini kaynağı olan kereviz, aynı zamanda potasyum ve folat açısından da zengin bir kaynak. Beslenme ve Diyet Uzmanı Melike Şeyma Deniz, kerevizin düşük sodyum oranı ile öne çıktığını belirterek “Ayrıca kereviz, beta karoten ve flavanoid içeriği ile de hücreleri ve kan damarlarını serbest radikallerin zararlarından koruyor” diyor.

Elmalı kereviz salatası tarifi:

Üç orta boy kerevizi, bir yeşil elmayı rendeleyin. Süzme yoğurt, bir diş sarımsak, iri kıyılmış cevizi karıştırın.

Pandemide online karne heyecanı!

Pandemide online karne heyecanı!

Yüzyılın salgın hastalığı Covid-19 pandemisi günlük yaşam alışkanlıklarımızı kökünden değiştirirken, bu süreç özellikle de sosyalleşmenin ve öğrenmenin odak noktasındaki öğrenciler için çok daha zorlu geçiyor. Pandeminin gölgesinde bir eğitim-öğretim döneminin daha sonuna gelinirken Acıbadem Maslak Hastanesi’nden Uzman Klinik Psikolog Dilara Yamanlar, zillerin online çalıp karnelerin online alınacağı bu eğitim döneminin sonunda anne babaların çocuklarına yapıcı ve şefkatli yaklaşmalarının son derece önemli olduğunu vurguluyor. Uzman Klinik Psikolog Dilara Yamanlar, online karneye 9 doğru yaklaşımı anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

İyi notlara odaklanın

Zor bir süreçten geçiyoruz ve bu süreç en çok da çocuklara zor. Bunu fark ettiğinizi söylemek, bu süreci yönetmeye dair olan çabasını takdir ederek söze başlamak, bu zor dönemde onun yanında olduğunuzu hissettirecek ve ona iyi gelecektir. Öncelikle kötü notlara değil daha iyi olan notlara odaklanın. Bu tutum çocuğunuzun kendine olan güveninin biraz daha yerine gelmesini sağlayacaktır.

Etiketleme yapmaktan kaçının

“Tembelsin”, “başarısızsın” ya da “zekisin ama çalışmıyorsun” gibi etiketler çocuğunuzun da kendisini bu şekilde kabul etmesine ve bir şeyler için çabalamamasına sebep olabilir. Bunun yerine “ne kadar çabaladığını görüyorum ve bunu takdir ediyorum” ya da “yorulduğunun ve bunaldığının farkındayım ama bu dönemsel bir durum, çabaladığın ve azmettiğin birçok olaya şahit oldum, bu süreci de en güzel şekilde atlatacağına benim inancım tam” şeklinde motivasyonel konuşmalar çocuğunuzun kendisine inanmasını ve enerjisini yükseltmesini sağlayacaktır.

Kıyaslama yapmayın

Her çocuk anne ve babası için özel ve biricik olmak ister; kıyaslama çocuğun kendisini yetersiz hissetmesine ve motivasyonunun kırılmasına sebep olabilir. Bu nedenle arkadaşlarıyla ya da yaşıtı başka çocuklarla kıyaslama yapmaktan kaçının.

Kendinizden örnek verin

Geçmişte yaşadığınız benzer olumsuzluklardan söz edin; çocuklar bazen yaşadıkları olumsuzlukların sadece kendi başlarına geldiğini ve bu konuda yapayalnız olduklarını düşünebilirler. Sizin de benzer konularda zorlandığınızı aynı süreçlerden geçtiğinizi duymak ona yalnız olmadığını hissettirecek ve iyi gelecektir. Örneğin; tüm sınıfın iyi olduğu bir dersten kendisi çok kötü sonuçlar aldığında “benim de senin yaşlarındayken çok benzer bir olay başıma gelmişti, kendimi çok kötü hissetmiştim ama sonra toparlayabileceğime inandım ve bir şekilde toparladım, senin de bunu düzelteceğine inancım tam” gibi bir tutum hem çocuğunuz ile sizin aranızdaki bağı güçlendirecek hem de onun motivasyonunu arttıracaktır.

Ceza ve ödülden uzak durun

Uzman Klinik Psikolog Dilara Yamanlar “Karneye bağlı cezalardan veya ödülden uzak durmaya çalışın; çalışma ve başarı bir ödüle bağlandığında burada farklı bir koşullanma oluşturabiliriz ve bu durum çocuğun tüm hayatına etki edebilir. Sadece ceza almamak için bir şeyler yapan, istek ve azim gibi güçlü özellikleri kullanmayan, haliyle kendisini aktif bir mutsuzluğun içinde bulan bir birey haline dönüşebileceği gibi, sadece ödül alacağı konularda çaba gösteren ya da ödülü yetersiz bulduğunda çabalamayan bir birey haline dönüşmesine de sebep olabilir.” diyor.

Okulla diyaloğunuzu artırın

Öğretmenlerle, rehberlik servisi ile ve okulla diyaloğunuzu arttırın; ilgili bir ebeveyn olmak, baskı yaratmadan arka fonda bir şeyleri takip etmek karne döneminde minik şoklar yaşamanızı engelleyecektir ve gelen karneyi tahmin edeceğiniz için vereceğiniz tepkiler daha ölçülü olacaktır.

‘Ben’ dilini kullanın

‘Ben’ dili suçlayıcı olmayan ve çözüm odaklı bir iletişim tekniğidir. Örneğin, çocuğunuzun karnesinde birden fazla düşük not gördüğünüzde “sen nasıl bu notları alırsın, hiç çalışmıyorsun, başaramayacaksın’ demek yerine ‘şu birkaç notu gördüğümde biraz üzüldüm ve şaşırdım, bu notları yükseltmek için ne yapılmasını öneriyorsun? Gel bu konuyu oturup birlikte konuşalım, ailen olarak bizim yapabileceğimiz bir şey var mı?” şeklinde yaklaşın. ‘Ben’ dilinin en önemli özelliği ilk olarak kendi duygularınızı dile getirmektir sonrasında sorundan bahsedip bu konuyla ilgili sizin yapabileceğiniz bir şey var mı diye sorup karşımızdaki kişiden bir çözüm önerisi istemek diyaloğun yapıcı bir şekilde gelişmesini ve çözüm önerilerine ulaşmanızı sağlayacaktır.

Soruna değil çözüme odaklanın

Soruna odaklanmak karşımıza birçok sorun çıkartacak, çözüme odaklanmak ise bir şekilde bizi çözüme ulaştıracaktır. Örneğin; “2 tane zayıfın var, geçen sene de böyleydi zaten çalışmadığın için bunlar başına geliyor, ben bu zayıf notlardan çok sıkıldım’ derken bu konuşma üç sene önceki zayıf notlara kadar gider; dolayısıyla sadece sorunları konuşur ve çözümden hızla uzaklaşırız. Bunun yerine “Tamam 2 tane zayıf not var, bunlarla ilgili ne yapabiliriz, normal düzenimizdeki neyi değiştirirsek bu zayıf notlar yükselmeye başlar? Hadi sırayla birkaç öneride bulunalım sonrasında minik adımlarla başlamayı deneriz” şeklindeki yaklaşım ise bizi bir süre sonra çözüme götürecektir.

Yanında olduğunuzu hissettirin

Uzman Klinik Psikolog Dilara Yamanlar “Okul başarısı dışında çocuğunuzun pozitif yönlerinden bahsetmek ve her zaman yanında olduğunuzu hissettirmek ve ‘Hadi karneyi bir kenara bırakalım şimdi herkes birbirinin sevdiği bir özelliğini söylesin’  şeklinde basit bir oyun oynamak çok güçlü etkileri beraberinde getirecektir. Aile bağlarını güçlendiren, pozitif yönlerin fark edilmesini sağlayan ve pekiştiren bu oyunu sadece karne günü değil sık sık oynamanızı öneririm. Günün sonunda ‘kötü notların da olabilir iyi notların da, bir şekilde hepsi çözülür, en değerli şey sensin ve biz senin her zaman yanındayız’ ile kapanış yapmak hem size hem de çocuğunuza iyi geleceği gibi zorluklarla tek başına savaşmadığını, ailesinin desteğinin her zaman bir adım gerisinde olduğunu hissettirecektir.” diyor.

Vücut direncini arttıran öneriler

Vücut direncini arttıran öneriler

Dünyada ve ülkemizde etkisi tüm hızıyla devam eden Covid-19 virüsünün neden olduğu hastalıkla mücadele edebilmek için bağışıklık sisteminin güçlü olması gerekiyor. Bu dönemde vücut direncini artırmanın yolu ise doğru gıdalarla dengeli bir beslenme düzeninden geçiyor. Memorial Kayseri Hastanesi Beslenme ve Diyet Bölümü’nden Dyt. Merve Sır, koronavirüse yakalanan bireylere sağlıklı beslenme önerilerinde bulundu.

Doğal besinler tercih edilmeli

Koronavirüse yakalandıktan sonra, belirtisi olsun ya da olmasın, her bireyin yiyecek içecek düzenine çok dikkat etmesi gerekmektedir. Hastalık süresince tüm besin ögeleri dengeli ve düzenli olarak tüketilmeli, doğal yiyecekler tercih edilmelidir. Yapılacak uygun bir diyetle bağışıklık sistemi güçlendirilebilir, aynı zamanda kilo kontrolü de sağlanabilir. Vücudun savunma sistemini destekleyen çinko, demir ve A, C, D ve E vitaminleri gibi belirli mikro değerler, besinlerde çokça bulunmaktadır. Sebze ve meyveler, bu besin değerleri açısından yüksek yoğunluğa sahiptir ve bu nedenle bağışıklık sistemini güçlendirmek için tüketilmesi gerekir. Özellikle besinlerden yeterli düzeyde alınamayan D vitamini bu dönemde çok önemlidir. Vücuttaki D vitamini düzeyi kontrol edilerek, düşüklük varsa gerekli replasman tedavisine başlanmalıdır. Nasıl bir etki yapacağı bilinmeyen bir virüsle bu süreçte insan vücudunun savaşabilmesi için bağışıklık sisteminin güçlendirilmesine odaklanılmalıdır. 

Koronavirüse karşı bol sıvı alınmalı

Süt ve süt ürünleri ile et ve et ürünleri, meyve, sebze, kuru baklagillerin olduğu bir beslenme programı bağışıklık sistemini güçlendirecektir. Şeker, pirinç, beyaz undan yapılan hamur işleri ile fast food türü besinlerin alımı sınırlandırmalıdır. Kilo verme sürecindeyken hastalığa yakalananların çok düşük kalorili ve eksik besin öğeleri bulunan diyetleri yapmaması gerekir. Özellikle tat ve koku duyusunun yok olması nedeniyle beslenme konusunda sorunlar yaşanabilmektedir. Özellikle tat duyusunun olmaması sebebiyle beslenme güçlüğü ortaya çıkmaktadır. Hastalık sürecinde tüm besin öğeleri dengeli şekilde tüketilmeli, bol sıvı alınmalıdır. Vücudun yaklaşık % 60’ını oluşturan su hayati öneme sahiptir. Su içmeyi engelleyen çay ve kahve tüketimi sınırlandırılmalı, uygun bitki çayları tercih edilmelidir. Yani vücuttan sıvı atmayı sağlayan diüretik etkili kafeinli içecekler hastalık süresince dengeli tüketilmelidir.

Bağışıklık için mikro besinleri içeren yiyecekler

  • A vitamini: Havuç, lahana, biber, ıspanak, ton balığı ve yumurta.
  • C vitamini: Turunçgiller, çilek, mango, domates.
  • D vitamini: Balık, et, yumurta, süt ürünleri ve mantarlar.
  • E vitamini: Fındık, badem, ay çekirdeği.
  • Çinko: İstiridye, sakatat, peynir, yulaf ezmesi ve mercimek.
  • Demir: Et, baklagiller, susam ve darı.

Hastalık süresince hafif egzersiz yapılmalı

Koronavirüs tedavi sürecinde evde düzenli şekilde hafif egzersizlere devam edilmelidir. Her ne kadar önemli bir belirti olan kas ağrıları ortaya çıksa da, yapılacak hafif egzersizler moral düzeyini de yükseltecektir. Bedensel yorgunluk hastalık süresince en az indirilmeli, uyku için ayrılan süre artırılmalıdır. Spor bir yandan bağışıklık sistemini harekete geçirirken, diğer yandan da vücudu zorlamaktadır. Vücut, yorucu egzersizlerden sonra enfeksiyonlara karşı daha duyarlı olmaktadır. Açık pencere etkisinin kurbanı olmamak için sadece hafif egzersizler yapılmalıdır.

Hastalığın etkisini azaltmak için öneriler

  • Bu dönemde vücuda kuvvet vereceği düşüncesiyle fazla yemek yemek doğru bir yaklaşım değildir. Her besin grubu uygun şekilde tüketilmelidir.
  • Gün içerisinde öğünler atlanmamalı, aralarda sağlıklı atıştırmalıklar tercih edilmelidir.
  • Hastalık süresince bol su içilmelidir. Özellikle vücutta biriken toksinleri atmak için sıvı alımı önemlidir.
  • Koronavirüs tedavisi süresince C vitamini zengini limon, portakal, greyfurt, mandalina ve kivi gibi bağışıklık sistemini güçlendiren meyveler tüketilmelidir.
  • Ateş yükselmesi nedeniyle ortaya çıkan terlemenin olumsuz etkisini yok edebilmek için ıslak giysiler sık sık değiştirilmelidir. Çok olmamak kaydıyla alınacak ılık bir duş vücudu rahatlatacaktır.
  • Günlük en az 8 saat uyku bağışıklık sistemini güçlendirecektir. Hastalık süresince gün içerisinde gece uykusunu etkilemeyecek 1-2 saatlik kestirmeler iyi gelecektir.
  • Bağışıklık sistemini etkileyen alkol tüketilmemelidir. Özellikle solunumu etkileyen sigaradan ise mutlaka uzak durulmalıdır.
  • Gelişigüzel vitamin ve takviye ürün kullanımından kaçınılmalı, mutlaka doktora danışılmalıdır.           

Diyabet Hastalarına Koronavirüs Uyarısı!

Diyabet Hastalarına Koronavirüs Uyarısı!

İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Yusuf Aydın, ‘’Diyabet yani şeker hastalığı dünyada ve ülkemizde salgın hastalık gibi yayılmaktadır. Toplumumuzda yapılan çalışmalarda yüzde 15 oranında diyabet olduğu saptanmıştır. Bunlara ek olarak yüzde 10 oranında diyabet kadar prediyabet hastamızda bu rakama eklenince %25e yakın oranda kan şekeri yüksekliği ile giden klinik durum olduğu ortaya konulmuştur’’ dedi.

Diyabet Hastalarına Koronavirüs Uyarısı

Doç. Dr. Yusuf Aydın, ‘’bugünlerde her gün Covid-19 enfeksiyonu sebebi ile kaç kişinin öldüğü kaç kişinin yoğun bakımda olduğu her gün ilan edilmektedir. Günümüzde her 6 saniyede bir kişi diyabet ve komplikasyonları sebebi ile hayatını kaybetmektedir. Bu her gün 1500 kişinin dünyada diyabet sebebi ile ölmesi anlamına gelir. Buna ek olarak her gün diyalize başlayan hastaların yüzde 50 si diyabet yüzünden, ayak ampütasyonlarının yüzde 50 si diyabet yüzünden, kalp krizlerinin yüzde 50 si diyabet yüzünden ortaya çıkmaktadır. Bu rakamlar düşünüldüğünde diyabet ile mücadelede acaba yeterli özen ve dikkati gösteriyor muyuz sorusu gündeme gelmektedir’’ şeklinde açıklamada bulundu.

Doç. Dr. Yusuf Aydın, ‘’Bu soruya kısaca hayır diyebiliriz ama bunu bilimsel olarak şöyle ifade edebiliriz. Diyabetin komplikasyonlarından önlemenin ve korumanın en önemli yolu iyi kan şekeri regülasyonudur. Açlık ve tokluk kan şekerlerinin iyi olması ve bunun sonucunda HbA1c denilen 3 aylık ortalamanın iyi olması diyabet hastalarında diyabet kontrolü açısından bize yol gösterici olacaktır’’ dedi.

Diyabet Hastalığı İçin Toplum Olarak Önlem Alınması Şart

HbA1c seviyesi toplumumuzdaki diyabet hastalarında ne kadar düşük ise kan şekeri kontrolünde ve diyabet kontrolünde o denli iyiyiz demektir. Ama araştırmalar maalesef böyle demiyor. En iyi merkezlerde takip olunan hastalar bile hedefe ulaşma açısından çok kötü durumdalar. Ülkemizdeki diyabetik hastaların ortalama HbA1c oranı %8,3-8.8 arasında değişmektedir. HbA1c seviyesi %7’nin altındaki rakam ise %25 civarındadır. Birçok yeni ilaç, insülin gibi tedaviler olmasına rağmen hastalarımızdaki tedavi başarısı çok iyi görünmemektedir. Aslında bu oran sadece bizim ülkemiz için değil birçok gelişmiş ülkede bile benzerdir.  Şu bir gerçektir ki kan şekerlerini iyi kontrol edebildiğimiz diyabet hastalarında göz, böbrek, kalp ve diyabet ayak gibi önemli komplikasyonlar daha az görülecektir. O yüzden toplum olarak diyabet hastalarının daha bilinçli olabilmesi için toplu bir seferberliğe ihtiyaç vardır. Bireysel çabalardan çok ulusal düzeyde planlamalar ve önlemler alınmalıdır.

Diyabetin Genç Yaşlarda Görülmesinin Sebebi Obezite

Diğer önemli bir sorunda artık toplumumuzda tip 2 diyabet görülme yaşı 25’li yaşlara kadar gerilemiştir. Eskiden yaşlılarda görülen bir hastalık diye anlattığımız tip 2 Diyabetin bu denli erken dönemlerde görülmeye başlamasının en önemli nedeni obezitenin artmış olmasıdır. Obezitenin de en önemli sebebi beslenme bozukluğu ve hareketin azalmış olmasıdır. Bu yüzden sağlıklı beslenme ve hareketli bir yaşamın olmasının gerekliliği çok erken dönemlerde ilkokul ve ortaokuldan itibaren bireylerin beyinlerine işleyecek sosyal projelerin mutlaka hayata geçirilmesi gerekmektedir.

Doç. Dr. Yusuf Aydın, ‘’konu ile ilgili tedbirler alınmaz ise 2025 yılında her 4 kişiden birinin diyabet olacağı endişe her geçen gün bende oluşmaktadır. Sağlıklı toplumlar sağlıklı bireylerle ortaya çıkar. Sağlıklı bireylerde sağlı beslenen ve sağlıklı hareket eden kişilerden gelişir. Diyabeti önlemek ve diyabetle mücadelede mutlaka ulusal bir program içine girilmesi şarttır’’ dedi.

Mide kanserinin 6 kritik belirtisi!

Mide kanserinin 6 kritik belirtisi!

Mide kanseri dünyada görülen kanserler sıralamasında 5. sırada yer alırken, ölüme neden olan kanserler arasında ise 2. sıraya yükseliyor. Dünyada her yıl yaklaşık bir milyon kişiye mide kanseri tanısı konulurken, yine mide kanserinden yaklaşık 780 bin kişi hayatını kaybediyor. Türkiye’de her yıl yaklaşık 12 bin kişiye mide kanseri tanısı konuyor ve yaklaşık 10 bin hasta mide kanseri nedeniyle yaşamını yitiriyor. Bunun en önemli nedeni, mide kanserinin erken dönemde belirti vermemesi ve tümör büyüdüğünde oluşan yakınmaların hastalar tarafından ‘hazımsızlıktandır’ düşüncesiyle göz ardı edilmesi sonucu tanısının geç konulması. Yüreklere su serpen haber ise kanser tedavisinde son yıllarda atılan en büyük adım olarak nitelendirilen immünoterapi ile ilgili yapılan araştırmalardan alınan sonuçlar. Son yapılan araştırmalara göre immünoterapi, mide kanseri hastalarında tümörün küçülmesine katkı sağlayarak hastalığın ilerlemesini geciktiriyor, bu sayede yaşam süresini uzatıyor. Üstelik görevini hastanın yaşam konforunu bozmadan, ciddi yan etkiler oluşturmadan gerçekleştiriyor. Acıbadem Altunizade Hastanesi Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Faysal Dane, “Mide kanserinin tedavisindeki gelişmeler sayesinde hastaların yaşam kaliteleri artarken, yaşam süreleri de uzuyor. Ancak unutulmaması gereken şey; her kanser türünde olduğu gibi mide kanserinde de erken teşhisin çok önemli olduğu.” diyor.

Mide kanserinin 6 kritik belirtisi!

Mide kanserinin, helicobacter pylori, sigara ve alkol kullanımı, obezite, aşırı tuzlanmış yiyecekler, bazı gıda koruyucuları, yağda fazla kızartılmış yiyecekler ve genetik yatkınlık gibi risk faktörleri mevcut. Prof. Dr. Faysal Dane bu risklerin azaltılmasıyla mide kanserinin kısmen önlenebildiğini vurguluyor. Mide kanseri ülkemizde ve batı ülkelerinde genellikle ileri evrede teşhis ediliyor. Öyle ki hastaların ancak 3’te biri erken evrede tanı alabiliyor. Bunun nedeni ise hastalığın erken dönemde belirti vermemesi, mide kanserine bağlı şikâyetlerin hastalığa özgü belirtiler olmaması ve tarama yöntemlerinin az kullanılması. “Bu açıdan bakıldığında mide kanserinin sinsi ilerlediğini söylemek doğru olur.” diyen Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Faysal Dane, tümör ilerledikçe oluşan şikâyetlerin göz ardı edilmemesi gerektiği uyarısında  bulunarak, zaman kaybetmeden doktora başvurulmasını gerektiren 6 kritik belirtiyi “Geçmeyen bulantı-kusma, uzun süren mide ağrısı, çabuk doyma, kusarken kan gelmesi, yutma güçlüğü ve kilo kaybı” olarak sıralıyor.

Tedavi hastalığın evresine göre şekilleniyor

“Mide kanserinin tedavi başarısı kanserin hangi evrede teşhis edildiğine göre çok değişiyor.” diyen Prof. Dr. Faysal Dane, erken tanının her kanserde olduğu gibi mide kanserinde de çok önemli olduğuna dikkat çekiyor. Prof. Dr. Faysal Dane hastanın nasıl tedavi edileceğinin hastalığın evresine göre değiştiğini belirterek, “Çok erken dönemde teşhis edilen az sayıdaki hastada tümörün ameliyatla usulüne göre alınması yeterli olabiliyor. Ancak tümörün mide duvarında ilerlemiş olması veya etrafındaki lenf bezlerine yansıması durumunda hasta ve hastalığın özelliklerine göre ameliyat öncesi veya sonrası ilaç tedavileri yapılması gerekiyor. Her hastada olmasa bile bazı hasta gruplarında ayrıca kemoterapiyle beraber radyoterapiye de başvuruluyor.” diyor. Prof. Dr. Faysal Dane hastalığın mide ve etrafındaki lenf bezleri dışında daha uzak bölgelere yansıması durumunda ise çoğunlukla kemoterapi, hedefe yönelik ilaçlar ve immünoterapi gibi ilaç tedavisinden faydalanıldığını söylüyor.

İmmünoterapi tedavisinden çarpıcı sonuçlar!

Mide kanserinde, diğer kanserlerde olduğu gibi, son dönemlerde kemoterapiye eklenen hedefe yönelik ilaçlar ve immünoterapi tedavisiyle ilgili gelişmeler tıp dünyasını heyecanlandırıyor. Kanser immünoterapisi, vücudun bağışıklık sistemini güçlendirerek kanser hücrelerinin oluşumunu önleyen, kontrol altına alınmasını veya öldürülmesini sağlayan tedaviler olarak tanımlanıyor. İmmünoterapinin diğer kanser tedavilerinden farkı, kanser hücresine doğrudan etki etmeyip, bağışıklık sistemini aktif hale getirerek tümöre saldırmasını sağlaması.

Günümüzde mide kanserinde immünoterapi tedavisinin etkinliği gerek tek başına gerekse kemoterapilerle beraber yoğun bir şekilde araştırılıyor. Bu araştırmaların sonuçları birkaç yıldır toplantılarda sunulmaya başlandı. Son olarak Eylül 2020’de yapılan Avrupa Tıbbi Onkoloji Kongresinde (ESMO) kemoterapiyle beraber kullanılan immünoterapinin mide kanseri hastalarında tümörün küçülmesine katkı sağlayarak hastalığın ilerlemesini geciktirdiği, bu sayede yaşam süresini uzattığı açıklandı. Mide kanseri tedavisindeki bu gelişmenin son derece önemli olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Faysal Dane, “Bugün elimizde var olan çalışma sonuçlarıyla hangi hastanın tedaviye cevap vereceği tam bilinmese de, bazı testlerle bunları önceden belirlemek ve hangi hastanın immünoterapi için iyi bir aday olduğunu tahmin etmek mümkün oluyor. Dolayısıyla bilimsel çalışmaların gösterdiği çarpıcı sonuçlar neticesinde tüm mide kanseri hastaları günümüzde immünoterapi açısından değerlendiriliyor.” diyor.

Dikkat! Aşırı hijyen takıntıya dönüşebilir!

Dikkat! Aşırı hijyen takıntıya dönüşebilir!

Defalarca el yıkamak… Duş alma süresinin ve sıklığının artması… Temizlik ürünleri ve antibakteriyel ürünlerin olağandan fazla tüketilmesi… İşyeri ve hastane gibi ortak kullanımların olduğu yerlerden kaçmak… Tüm dünyayı sarsan Covid-19 pandemisi birçok kaygı ve endişeyi de tetikliyor, artırıyor. Bunlardan biri de, kişinin mikrop bulaşması endişesiyle hayatını olumsuz yönde etkileyecek düzeyde önlem alması olarak tanımlanan, misofobi! Özellikle obsesif kompulsif bozukluğu bulunan kişilerde daha sık rastlanan bu durum, kişinin korku ve kaygı düzeyini kontrol edememesi nedeniyle hayat kalitesini ciddi boyutta düşürebiliyor. Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Psikolog Cansu İvecen, “Covid-19’un bulaşma riskinin belirsizliği misofobi vakalarında artışa sebep oldu. Misofobi tedavi edilmediği takdirde kişinin kendini mutsuz hissetmesine, kaygısının artarak devam etmesine, gelecekle ilgili umutsuzluk ve çaresizlik duyguları nedeniyle depresyon ve obsesif kompulsif gibi çeşitli hastalıklara yakalanmasına yol açabiliyor.” uyarısında bulunuyor.

“Ya mikrop veya virüs kaparsam?”

Misofobi; kişinin günlük hayatını olumsuz yönde etkileyecek düzeyde korku ve kaygı uyandıran mikrop kapma ya da pislik bulaşması gibi düşünceler sebebiyle fazladan önlem alma durumu olarak tanımlanıyor. Misofobi denilince akla öncelikle mikrop ya da virüs kapma korkusu gelse de, bu sorunu yaşayan kişiler vücut sıvılarından pislik bulaşması endişesini de yoğun bir şekilde hissediyor. İlk kez 1879 yılında Dr. William Alexander Hammond tarafından tanımlanan bu korkunun Covid-19’la beraber daha fazla görüldüğünü anlatan Psikolog Cansu İvecen, “Misofobi, belirsizlikle beraber ortaya çıkan endişe duygusuyla baş etmede güçlük yaşayanların dokunduğu yerlerden mikrop kapacakları gibi olumsuz düşünceleriyle tetiklenebiliyor” diye bilgi veriyor.

Eller defalarca yıkanıyor, temizlik abartılıyor

Peki, misofobi nasıl ortaya çıkıyor? Psikolog Cansu İvecen, bu soruya şöyle cevap veriyor: “Genetik ve çevresel faktörler misofobi gelişmesine neden olabiliyor. Özellikle obsesif kompulsif bozukluğa sahip olan kişiler risk altında. Misofobi; kirlenme ve mikrop kapmaktan duyulan aşırı korkuyla birlikte çok kez el yıkama, duş alma sayısının artması ve süresinin uzaması, temizlik ile antibakteriyel ürün kullanımının normalin çok üzerinde olması, kirli ya da mikroplu olduğu düşünülen yerlerden kaçınma gibi belirtilerle ortaya çıkıyor. Bu kişiler sadece mikroplardan değil, ayrıca kirlilikten ve salgın hastalıklardan da korkuyor ve bu korku hali kişinin yaşam kalitesini ciddi boyutlarda düşürebiliyor.

Alınan aşırı önlemler kaygıyı ağırlaştırıyor

Kişinin gerçek bir tehlike karşısında önlem alması hayatta kalmasını sağlıyor. Ancak misofobi yaşayanlar, gerçek bir tehlikeyle karşı karşıya kalmasalar bile; algıladıkları, farkında oldukları ve anlamlandırdıkları bir takım durumlara karşı oluşan tehlikenin yüksek olduğunu düşündükleri için artan bir korku ve kaygı yaşayabiliyorlar. Bu tür duyguların kişileri aşırı önlem almaya sevk ettiğine değinen Psikolog Cansu İvecen, şöyle devam ediyor:

“Düşünsel olarak oluşan tehlikeyi sonlandırmak adına aldıkları birtakım önlemler kaygı duygusunun tetiklenmesine ve artarak devam etmesine sebep olabiliyor. Kişi tehlikeli olduğunu düşündüğü yerlerden kaçınıyor. O ortamda bulunması gerekirse de yaşadığı kaygıyı azaltmak için düşünsel ve davranışsal olarak önlemler alıyor. Onun için tehdit içeren yer; iş yeri, hastane, ev ziyareti gibi kalabalık ortamlar ya da ortak tuvalet kullanımının olduğu yerler olabiliyor. Mikrop kapma korkusuyla beraber aşırı antibakteriyel ürün kullanımı, mikrop kapma olasılığının olacağı ortamlardan kaçınma gibi bir takım önlemler kişinin anlık olarak kaygısını azaltsa da, uzun vadede bu duygunun daha da artmasına ve alınan önlemlerin fazlalaşmasına neden oluyor. Bu da günlük yaşamında yapabileceği ve ihtiyacı olan birtakım aktiviteleri gerçekleştirmesini önlüyor.”

Tedaviyle çözüm sağlanabiliyor

Misofobi tedavi edilmediği takdirde kişinin yaşamını ciddi boyutlarda kısıtlayan bir hale dönüşebiliyor. Kaygı duygusunun artarak devam etmesinin gelecekle ilgili umutsuzluk ve çaresizlik hissini tetikleyebildiğini kaydeden Psikolog Cansu İvecen, “Ayrıca endişe duygusunun devam etmesi kişinin kendi yaşamıyla beraber birlikte yaşadığı kişileri de olumsuz etkileyeceği için aile ve sosyal ilişkilerinin bozulmasına yol açabiliyor.” diye konuşuyor.

Misofobi belirtileri gösteren kişilerin mutlaka bir uzmana başvurması gerektiğine dikkat çeken Psikolog Cansu İvecen, tedavi süreci hakkında şunları söylüyor: “Tedavinin şekli kişinin kaygı düzeyine göre belirleniyor. Kaygı bozukluklarında kanıta dayalı bilinen ve en yaygın kullanılan tedavi yöntemi, bilişsel davranışçı terapileridir. Bu tedavi yönteminde kişi, kaçındığı durumlara terapistle beraber planlanarak, aşamalı olarak karşı karşıya geliyor. Hatalı değerlendirmeleri ile davranışının işlevi sorgulanarak bilişsel yapılanmanın yeniden oluşmasına fayda sağlanıyor. Böylece kişi bulunduğu ortamı ve davranışlarını, aldığı önlemi daha gerçekçi bir şekilde değerlendirebiliyor. Psikoterapiyle birlikte medikal tedavinin düzenlenmesi terapi sürecinin etkinliğinin daha artmasını sağlayabiliyor. Tedaviyle birlikte hastanın tehlike algısının değişmesi ve bu doğrultuda baş etme becerilerinin artmasıyla misofobi sorunu ortadan kalkabiliyor.” diyor.

Su bağışıklığınızı artırır

Su bağışıklığınızı artırır

Yurdu etkisi altına alan kar etkisiyle birlikte su tüketiminin azaldığına ve bu durumunda da vücudun bağışıklık sistemini zayıflattığına dikkat çeken uzmanlar, hastalıklara karşı güçlü bir savunma için yeteri kadar ve doğru kaynaktan su içilmesi gerektiğini dile getiriyor. Kanın pH’ının dengelenmesi ve bağışıklık sisteminin güçlendirilmesi için de PH’ı 7.4’ün üstünde olan alkali suların tercih edilmesi öneriliyor.

Bağışıklık sisteminin önemli bir parçası, hücrelere hayat veren suyun yeteri kadar ve doğru kaynaktan alınması büyük önem taşıyor. Uzmanlar, uzun ve kaliteli yaşam için her gün en az 2 litre su içmenin alışkanlık haline getirilmesinde hem fikir.

Vücudun suya olan ihtiyacının her daim devam ettiğine dikkat çeken Beslenme ve Diyet Uzmanı Berrin Yiğit, “Özellikle mevsim geçişlerinde görülen soğuk algınlığı, grip, yüksek ateş, boğaz ve baş ağrısı gibi birçok sorunla baş etmek için savunma sistemimizi güçlendirmemiz gerekir. Bu noktada doğanın bize sunduğu en önemli ve asla ihmal edilmemesi gereken şifaların başında su geliyor. Dolayısıyla sıcaklıkların düşmesiyle birlikte su tüketimimizi asla ihmal etmemeli, kanın pH’ının dengelenmesi ve bağışıklık sistemimizin güçlendirilmesi için PH’ı 7.4’ün üstünde olan alkali suları tercih etmeliyiz” dedi.

Bağışıklık sistemini destekleyecek vitamin minerallerle zenginleştirilmiş sular önemli

Suyun bağışıklık sistemini destekleyecek vitamin minerallerle zenginleştirilmesinin de bağışıklık sistemi için önemine vurgu yapan Yiğit, doğal kaynak suyundan gelen magnezyum, kalsiyum ve potasyum dışında ekstra dışarıdan eklenen D ve B vitaminleri ile virüs ve bakterilere karşı daha güçlü bir savunma sağlanabileceğini söyledi.

Aldığınız kararların arkasında olun

Aldığınız kararların arkasında olun

Beslenme, diyet ve psikoloji danışmanlık hizmetlerini bir araya toplayan Formteg Danışmanlık Merkezi kurucularından Psikolog G. Tansu Ocak, inanç ve kararlılıkla ortaya koyduğumuz yeni yıl hedeflerini yarıda bırakmamak ve aldığımız kararları kolayca uygulayabilmemizi sağlayacak ipuçlarını paylaştı.

“Yeni yılda pek çok insan yeni kararlar alır ve yeni hedefler koyar çünkü kişilerin yeni bir başlangıç yapmaları, kendilerini geliştirmeleri ve hayatlarındaki bazı şeyleri iyileştirmeleri için fırsat olarak gördükleri yeni bir dönemdir” diyen Formteg Danışmanlık Merkezi kurucularından Psikolog G. Tansu Ocak, “Peki, ne oluyor da tüm inancımızla, bütün kararlılığımızla ve büyük bir motivasyonla hedeflerimizi oluşturmaya başlarken, sonrasında devam ettiremiyor ve vazgeçiyoruz?” sorusuna yanıt verdi.

İşte hedeflerinizi yarıda bırakmamanız için atabileceğiniz adımlar;

  1. Hedefleriniz gerçekçi ve ulaşılabilir olsun

Hedeflerinizi size ve sizin yaşam tarzınıza göre oluşturmalısınız. Örneğin; yeni yıl kararlarınızın birinde sağlıklı yaşam, düzenli beslenme veya spor yapmak varsa bu hedefleri size uygun şekilde planlamanızda fayda var. Mesela, hayatınızda çok fazla spora vakit ayıramadığınız için bu sene sporu hayatınıza katmak istiyorsanız, planlamanız ‘her gün spor yapılacak’ şeklinde değil de ‘haftada 3 gün spor yapılacak’ şeklinde olmalı. Olmalı ki, o günü kaçırsanız bile devam edebilesiniz. Aksi takdirde motivasyonunuz düşer, yarıda bırakır, pes eder ve hedefinizi gerçekleştirememiş olursunuz.  Sonuç olarak, size uygun, gerçekçi ve ulaşabilir bir hedef belirlemeniz, devam ettirebilmeniz açısından büyük önem taşıyor.

  1. Küçük adımlarla başlayın

Hedeflerinize küçük adımlarla başlayın ve onları geliştirin. Her gün bir şeyler yapma alışkanlığı oluşturmak istiyorsanız, kolay ve bitirebileceğiniz nitelikte bir hedef belirleyip sonrasında zor işlere doğru ilerlemeniz sürdürülebilirlik kazandıracaktır. Böylelikle küçük adımlar attıkça yapabileceğinizi görecek, hedefinize ulaşacak ve yarıda bırakmayacaksınız.

  1. Aynı anda çok fazla şey denemeyin

Bazen birçok şeyi aynı süreç içerisinde yapmak isteyebiliriz. Yeni yılın gelmesiyle birlikte, yıl içerisinde oldukça fazla vaktimiz olduğu halde, planlarımızı yayarak gerçekleştirmek yerine, Ocak ayının hayatımızdaki her şeyi düzeltmeye başlamanın zamanı olduğunu düşünür ve tüm hedeflerimizi ona göre planlarız. Burada hedeflerinizin sayısı da oldukça önemli. Kendiniz veya çevreniz için bu yıl dört veya beşten fazla hedef belirlediyseniz, azaltmanızı öneririm. Çünkü hedeflerinize ulaşmanın yolu, uzun vadeli alışkanlıklar oluşturmakla ilgilidir. Aynı anda çok fazla yeni alışkanlık kazanmaya çalışmak oldukça zorlayıcı olacak ve devam ettirmeniz güçleşecektir.

  1. Hedefinizi mutlaka yazın ve ayrıntıları düşünüp planlayın

Hedeflerinizi mutlaka yazın ve onları detaylandırın. Eğer nerede, hangi aşamada ve nasıl hayatınıza geçirmeniz gerektiğini bilmiyorsanız hedeflerinizi nasıl gerçekleştirebilir veya uygulayabilirsiniz ki… Düşüncelerinizi somut bir şekilde yazıya dökmek gerekir. Bu hem hangi aşamada olduğunuzu hatırlatacak hem de o gün içerisinde ne kadar ilerleme kaydettiğinize dair size fikir verecektir.

  1. Planlamanızı oluştururken esnek olun

Planlama oluştururken sadece günlük yapmanız gereken işleri yazın, saat başı ne yapmanız gerektiğini değil. Böylelikle olumsuz herhangi bir durumla karşılaştığınızda veya gün içerisinde farklı bir durum geliştiğinde, planınıza saat olarak uyum göstermeniz zorlaşacaktır. Bu durum bir aksama yaratacağı için de yapmanız gerekenlere yetişmeniz güçleşecek ve yarıda bırakıp devam etmemenize sebep olacaktır.

  1. Sizi hedefinize bağlayacak gerçek bir neden bulun

Bu seneki hedefleriniz arasında, yapmanız gerektiğini düşündükleriniz mi yoksa her zaman hayalini kurduğunuz şeyler mi yer alıyor? Bunu düşünmek, hayatınızı hangi amaç doğrultusunda yaşamak istediğinizi bulmanıza yardımcı olacaktır.

Sizi motive eden şeyin ne olduğunu hatırlamanız oldukça önemlidir. Eğer nedeniniz yeterince güçlü değil ise her vazgeçmek istediğinizde kendinize neden başladığınızı hatırlatmanız gerekecektir ve bu noktada başlangıç nedeninizin güçlü olması gerekir ki yeniden başlayabilesiniz.