Pandemide kilo veremiyorsanız nedeni yavaşlayan metabolizmanız olabilir!

Pandemide kilo veremiyorsanız nedeni yavaşlayan metabolizmanız olabilir!

Covid-19 pandemisinde zamanımızın çoğunu evde, genellikle de hareketsiz geçiriyor, can sıkıntısından kendimizi sık sık buzdolabının önünde buluyoruz. Ancak dikkat! Bu hatalı alışkanlıklarımız can sıkıcı sorunlara yol açabilir; örneğin metabolizma hızınızı yavaşlatması gibi!

İlerleyen yaş, genetik yapı ve hormonal problemler gibi pek çok faktörden etkilenen metabolizma hızının yavaşlamasında altta yatan neden hatalı beslenme ve yetersiz fiziksel aktivite de olabiliyor. Dolayısıyla diyet yapmanıza rağmen kilo alıyor veya vermekte güçlük çekiyorsanız, dikkate almanız gereken unsurların başında metabolizma hızınız geliyor!

Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Nur Ecem Baydı Ozman, vücutta kas dokusunun oranı ne kadar fazlaysa metabolizma hızının da o kadar fazla olduğuna dikkat çekerek, “Bunun aksine hareketsizlik ve hatalı beslenme nedeniyle yağ kitlesinin oranı arttıkça ve buna paralel olarak kas kitlesinin oranı düştükçe, metabolizma hızı yavaşlıyor. Bunun sonucunda kilo artışı veya alınan kiloların verilmesinde güçlük kaçınılmaz hale geliyor.” diyor. Peki pandemide değişen yaşam tarzımız ve hatalı beslenme alışkanlıklarımız nedeniyle yavaşlayan metabolizmamızı nasıl hızlandırabiliriz? Beslenme ve Diyet Uzmanı Nur Ecem Baydı Ozman, metabolizmayı hızlandırmanın 8 püf noktasını anlattı, önemli öneriler ve uyarılarda bulundu.

Protein şart, üstelik günde 2 kez!

“Proteinlerin termik etkisi dediğimiz, vücutta sindirilirken harcattıkları enerji diğer besin gruplarına göre daha yüksektir.” bilgisini veren Beslenme ve Diyet Uzmanı Nur Ecem Baydı Ozman, şöyle devam ediyor: “Yani protein tükettiğinizde kalori almanızın yanı sıra yaktığınız kaloriler de artıyor. Ayrıca proteinler uzun süre tokluk da sağladıkları için beslenme planınızda düzenli olarak mutlaka bulunmalı. Yumurta, yoğurt, et ürünleri ve bakliyatlar gibi protein grubunda yer alan besinleri kahvaltıda ve diğer öğünlerden birinde mutlaka tercih etmelisiniz. Ancak protein içeren besinlerin genel olarak doymuş yağ oranı da oldukça yüksek olduğu için fazla tüketilmeleri kalp damar hastalıklarına yol açabiliyor. Bu nedenle ideal tüketim miktarını aşmamaya özen gösterin.

Öğün atlamayın

Zayıflamak uğruna siz siz olun, aç kalmayın! Çünkü aç kaldığınızda metabolizmanız da bu yiyecek kıtlığına ayak uydurabilmek için hızını yavaşlatıyor. Dolayısıyla uzun süre aç kalıyorsanız metabolizma hızınız yavaşlayacağı için bir süre sonra kilo vermeniz zorlaşacaktır. Beslenme ve Diyet Uzmanı Nur Ecem Baydı Ozman, “İşte az ve sık beslenmenin önemi burada karşımıza çıkıyor. Günlük ihtiyacınız olan kaloriyi 2 öğün yerine 4-6 gibi daha fazla öğünde alırsanız, metabolizma hızınız artar.” diyor.

Çok düşük kalorili diyetler yapmayın

Çok düşük kalorili diyetler uyguladığınızda bedeniniz asgari düzeyde alması gereken besin ögelerinden mahrum kalmış oluyor, bunun sonucunda kas kayıpları oluşuyor. Kas kaybı da metabolizma hızının yavaşlamasıyla sonuçlanıyor. Bu durum zamanla kilonuzu koruyamamanıza, hatta kilo almanıza yol açabiliyor. Günlük ne kadar kalori almanız gerektiği yaş, cinsiyet, boy, kilo ve aktivite durumunuza göre hesaplanıyor. Diyet yaparken günlük 1200 kalorinin altına düşmemeniz ve kalori saymaktan çok kalorilerin doğru besin gruplarından oluştuğundan emin olmanız gerekiyor. Bu nedenle kilo verme sürecinde kalori kısıtlamasının beslenme uzmanı kontrolünde gerçekleşmesi daha doğru olacaktır.

Su tüketin, hem de bolca!

Yapılan bazı çalışmalara göre; 500 ml su içmek metabolizma hızını yüzde 30’a kadar arttırabiliyor. Günde 2-2.5 litre su tüketerek hem metabolizma hızınızı arttırabilir hem de vücudunuzda susuzluktan kaynaklanabilecek problemleri yaşama riskini düşürmüş olursunuz.

Egzersizi hayatınıza mutlaka dahil edin

Egzersiz, bazal metabolik hız, bir başka deyişle kişilerin tam dinlenme halinde iken yaşamsal fonksiyonları için kullanılan enerjiyi artırıyor. Dolayısıyla haftada 150-300 dakika kadar, orta yoğunlukta bir egzersizi hayatınıza mutlaka dahil etmelisiniz. Yürüyüş, yüzme ve bisiklet gibi alternatiflerden herhangi birini uygulayabilirsiniz.

İyotlu tuz kullanın

İyotlu tuz metabolizma hızını doğrudan olmasa da dolaylı olarak uzun vadede etkileyebiliyor. İyot tiroit hormonlarının sentezlenmesi için gerekli bir besin öğesi. Ülkemizde su ve toprakta iyodun yetersiz olması nedeniyle besinlerden aldığımız yetersiz iyoda bağlı olarak hipotiroid hastalığı gelişebiliyor. “Bu hastalıkta metabolizma hızı oldukça yavaşlar” uyarısında bulunan Nur Ecem Baydı Ozman, şunları söylüyor: “Bu nedenle satın aldığınız tuzların iyot takviyeli olduğundan emin olun. Tuzu ışık görmeyen koyu renkli kaplarda saklarsanız, içeriğindeki iyot kaybını da önlersiniz.”

Kafein hızlandırıyor, ancak…

Çay, kahve ve çikolata gibi yiyecek ve içeceklerde bulunan kafein de metabolizma hızının artmasına yardımcı oluyor. Ancak diüretik etki, çarpıntı ve uykusuzluk gibi olumsuz etkiler de yapabildikleri için kafein içeren ürünleri abartmadan tüketmenizde fayda var. Bilimsel otoriteler sağlıklı bir yetişkinin günlük 400 mg’a kadar kafein tüketmesinin zararsız olacağını bildiriyor. Yaklaşık bir su bardağı siyah çayda 50 mg, kahvede ise 100 mg kadar kafein bulunuyor. Dikkat etmeniz gereken bir başka nokta ise kafein içeren her bir içeceğin yanında fazladan birer bardak su içmek olmalı.

Yeşil çay için

Yeşil çayın vücut yağ kütlesini azaltmaya yardımcı olduğunu gösteren çalışmalar mevcut. Nur Ecem Baydı Ozman ancak bu etkinin çok anlamlı ve mucizevi olmadığını belirterek, “Yeşil çay fiziksel aktivite, yeterli protein ve enerji alımı gibi diğer olumlu faktörlerle bir araya geldiğinde anlamlı bir etki yaratabiliyor. Günlük güvenli kafein sınırlarında kalarak yeşil çay tüketebilirsiniz. Yaklaşık 1 su bardağı yeşil çay 30-50 mg kafein içeriyor” diyor.

 Baharatları mucize olarak düşünmeyin

Kırmızıbiberde bulunan kapsaisin adlı maddenin metabolizmayı hafif ölçüde hızlandırabileceğini gösteren çalışmalar mevcut. Beslenme ve Diyet Uzmanı Nur Ecem Baydı Ozman ancak halk arasında yaygın olan pul biberli yoğurt tüketmek ve yemeklere bol acı eklemek gibi uygulamaların metabolizma hızını anlamlı ölçüde hızlandırmadıklarını vurgulayarak, “Ayrıca fazla miktarda acı tüketmenin bağırsak sağlığı üzerinde uzun vadede olumsuz etkileri olabiliyor. Bu noktada kar zarar dengesini göz önünde bulundurarak baharatları ılımlı ölçüde kullanıp, mineral içeriğinden ve lezzetinden faydalanmayı hedeflemeli, yağ yakıcı veya metabolizma hızlandırıcı olarak düşünüp, abartmamalısınız.” diyor.

Uzmanından hem sağlıklı hem lezzetli 2 tarif:

Yeşil çaylı smoothie

Hazırlanışı: 1 su bardağı kadar demleyip soğuttuğunuz yeşil çayı; 1 çay bardağı kefir, 1 küçük muz, 2 top ceviz ve 1 çay kaşığı hindistan cevizi rendesiyle birlikte blenderdan geçirin. Hem tok tutucu hem de metabolizmanızı aktif tutmaya yarayan bu smoothie’yi ikindi ara öğününde tercih edebilirsiniz.

Güne proteinli bir başlangıç: Yulaflı yeşil omlet

Hazırlanışı: 1 yumurta, ek olarak 1 yumurta beyazı, 2 yemek kaşığı lor peyniri, 2 yemek kaşığı yulaf ezmesi, dereotu veya maydanoz, az pul biber, tuz ve arzu ettiğiniz diğer baharatları karıştırıp az yağlı tavada omlet yapabilirsiniz. Bu omlet hem güne hızlı çalışan bir metabolizmayla başlamanızı hem de almanız gereken tüm besin ögelerini pratik bir şekilde tek seferde karşılamanızı sağlar.

Aynı ayakkabıyı 2 gün üst üste giymeyin!

Aynı ayakkabıyı 2 gün üst üste giymeyin!

Estetik kaygılar nedeniyle yaz aylarında özen gösterdiğimiz ayaklarımıza, kış mevsiminde daha az ön planda olmaları nedeniyle genellikle aynı çabayı sarf etmiyoruz. Oysa ayaklarımızın kışın uzun saatler boyunca ayakkabı, kapalı bot ve çizme içerisinde kalmalarının yanı sıra hatalı ayakkabı seçimlerimiz; tırnak batmasından mantar enfeksiyonuna, nasırlardan egzamaya, kötü kokudan başparmağın yana doğru sapması olarak tanımlanan halluks valgusa kadar pek çok soruna neden olabiliyor. Dolayısıyla tüm yükümüzü çeken ayaklarımız aslında kış mevsiminde daha fazla özene ihtiyaç duyuyorlar. Acıbadem Altunizade Hastanesi Dermatoloji Uzmanı Dr. Yeliz Erdemoğlu ayak ile tırnak hastalıklarının yavaş başlangıçlı ve sinsi seyirli olduğuna dikkat çekerek, “Bu nedenle çoğu zaman hasta sorunu kanıksıyor; aylar, hatta bazen yıllar sonra doktora başvuruyor. Kaybedilen zaman ise tedavilerin çok uzamasına ve kalıcı deformasyonlara neden olabiliyor. Ayak tabanında ilerleyen bir nasır siğil olabileceği gibi, tırnakta genişleyen koyu renkli leke tırnak melanomu olabiliyor. Bu yüzden uzun süre devam eden herhangi bir sorun yaşandığında uzman bir doktordan görüş alınmalı” diyor. Acıbadem Altunizade Hastanesi Dermatoloji Uzmanı Dr. Yeliz Erdemoğlu kış mevsiminde ayak ve tırnak sağlığınız için dikkat etmeniz gereken 10 önemli kuralı anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu.

Her gün yıkamak şart!

Kışın ayaklarımız ayakkabı ve bot içinde daha uzun süre kalıyor. Ayrıca ayaklarımızı soğuktan korumak için daha kalın dokumalı çoraplar kullanıyoruz. Yine ev içinde patik veya terlik kullanmayı tercih ediyoruz. “Tüm bunlar ayakların havasız kalmalarına, bunun sonucunda bakteri ve mantar hastalıklarına davetiye çıkarıyor.” diyen Dr. Yeliz Erdemoğlu, sözlerine şöyle devam ediyor: “Bu nedenle ayakları temiz tutmak önemlidir. Ayakların her gün uygun pH dereceli yıkama ürünleriyle yıkanmaları ve havluyla çok iyi kurulanmaları gerekiyor.  Ayaklar kötü kokuyorsa fırsatçı mikroplar iş başında demektir. Bu durumda dermatoloji doktorundan görüş alabilirsiniz.”

 Parmak aralarını unutmayın

Uzun süre ayakkabı içinde kalmaları ayakların fazla terlemelerine, yıkandıktan sonra iyi kurulanmaması da nemli kalmalarına neden oluyor. Cilt yüzeyinin rutubetli kalması hemen her zaman mantar hastalıklarının başlaması için uygun ortam sağlıyor. Dolayısıyla ayaklarınızı kuru tutmanız çok önemli. Bunu mümkün kılmak için teri emen pamuklu dokumalardan oluşan çorapları tercih edin. Ayaklarınızı yıkadıktan sonra, parmak aralarını da ihmal etmeden çok iyi kurulamalı, gerekirse fön makinesi kullanılmalısınız. Özellikle diyabet hastalığınız varsa ayaklarınızı kuru tutmaya çok dikkat etmelisiniz.

Ayaklarınızın de neme ihtiyacı var

Yüz ve vücudumuz kadar ayaklarımız da nemlendirilmeye ihtiyaç duyuyor. Özellikle kış aylarında klima ve kalorifer gibi ısı kaynakları havadaki nemin azalmasına neden olarak, ayaklarımızın kurumasına ve çatlamasına yol açıyor. Dermatoloji Uzmanı Dr. Yeliz Erdemoğlu ayaklarınızı her gün düzenli olarak nemlendirmeyi ihmal etmemeniz gerektiğini belirterek, “Kışın, özellikle yağ bazı yüksek ürün kullanımı, başta topuk olmak üzere, tüm ayak cildini daha iyi yumuşatıyor. Haftada bir kez yapacağınız nem maskeleri de yoğun kurulukta fayda sağlayabiliyor.” diyor.

Düzenli aralıklarla peeling yapın

Ölü dokunun cilt yüzeyinden periyodik olarak uzaklaştırılması cilt sağlığı için faydalı oluyor. Ayaklar için özel olarak üretilmiş peeling ürünlerini haftada bir kez uygulamanız yarar sağlayabiliyor. Ancak uygulama sırasında cildinize çok haşin davranmanız cilt yüzeyinde tahrişlere neden olabiliyor. Dolayısıyla peeling yaparken cildinize nazik davranmaya özen gösterin. Peeling sonrası uygun bir nemlendirici kullanımı daha pürüzsüz ve yumuşak ayaklara sahip olmanıza yardımcı olacaktır.

Tırnakların kesim şekli önemli

“Sağlıklı bir ayağın olmazsa olmazı tırnak bakımıdır.” diyen Dr. Yeliz Erdemoğlu, ancak bakım yaparken bazı kurallara dikkat etmek gerektiğini belirterek, önerilerini şöyle sıralıyor: “Ayak tırnaklarının düzenli aralıklarla düz olarak kesilmesi gerekiyor. Çünkü tırnak kenarlarını törpüyle ovalleştirmek, batıklara yol açabiliyor. Tırnaklar her insanda farklı hızda uzuyor. Başparmak tırnağınızı ayakkabının uç kısmında hissetmeye başladığınızda kesim zamanının geldiğini anlayabilirsiniz. Ayağın ayakkabı ve çorap içinde uzun süre kalması ve oje sürmek de tırnağın hava almasını önleyerek plak yüzeyinde sararmalara neden oluyor. Oje alışkanlığına ara vermeniz tırnağın sağlıklı rengine kavuşmasına yardımcı olacaktır.”

Çorap seçimine dikkat edin

Uzun süre ayakkabı, bot ve çizme içinde kalan ayaklar terliyor ve buharlaşmaya imkan olmadığı için cilt yüzeyinde rutubet oluşuyor. Dermatoloji Uzmanı Dr. Yeliz Erdemoğlu bu tablonun bakteri ve mantar enfeksiyonlarına zemin hazırladığı uyarısında bulunarak, “Havlu ve pamuk dokumalı çoraplar teri emerek cilt yüzeyinden uzaklaşmasını sağlarlar. Eğer ayaklarınız normalden fazla terliyorsa işyerine yedek çorap götürmeniz ve gün içinde çorap değiştirmeniz daha sağlıklı olacaktır.” diyor.

Modayı değil, sağlığı tercih edin

Vitrinlerdeki ayakkabılar, botlar ve çizmeler adeta göz kamaştırıyorlar. Siz siz olun, yine de modaya değil, sağlığınıza önem verin. Ayakkabınızın ayağınızı ve ayak bileğinizi iyi kavraması çok önemli. Ancak dikkat! Aşırı dar ayakkabılar ayak ve parmak eklemlerinde deformasyona yol açarak tırnak batması, hatta halluks valgus (ayak başparmağının yana doğru sapması)

oluşumuna zemin hazırlayabiliyor. “Ayakkabınızın ayak tabanınızı desteklediğinden ve deri gibi hava aldıran malzemelerden üretilmiş olduğundan da emin olmalısınız.” uyarısında bulunan Dr. Yeliz Erdemoğlu, “Çünkü suni deri veya plastik ayakkabılar ayaklarınızın daha da terlemesine yol açarak mantar ve egzama oluşumuna neden olabiliyor.” diyor.

Aynı ayakkabıyı 2 gün üst üste giymeyin

Ayak sağlığınız için ayakkabınızın da hava alması önemli. Aynı ayakkabıyı 2 gün üst üste giymemeniz iç yüzeyinin havalanmasına, bu sayede bakteri ve mantar gibi enfeksiyon kaynaklarının ayaklarınıza zarar vermesine engel olacaktır.

Her gün 5 dakika mola

Vücudumuzun tüm yükünü çeken ayaklarımızın da dinlenmeye ihtiyacı var. Her gün 5 dakika, ayaklarınızı kalp seviyesinden daha yukarıda olacak şekilde yükseltmeniz, lenf drenajının artmasını sağlıyor. Yine haftada bir kez yapacağınız ayak masajları hem ruhunuza hem de ayaklarınıza iyi gelecektir. Masaj sırasında badem yağı kullanmanız cildinizin de beslenmesini sağlayacaktır.

Özel eşyanızı paylaşmayın

Ayak ve ayak tırnaklarınıza ait tırnak makası, çorap, terlik, ayakkabı ve ayak havlusu size özel olmalı, kimseyle paylaşmamalısınız. Aksi takdirde başta mantar hastalığı olmak üzere pek çok bulaşıcı enfeksiyon hastalığına yakalanabilirsiniz.

Strese Karşı Geleneksel Tıp Çözümleri 

Strese Karşı Geleneksel Tıp Çözümleri 

İş hayatının zorlukları, ekonomik sorunlar, trafik çilesi derken bir yılı aşkın bir süredir yaşadığımız pandemi süreci hepimizin yoğun bir stres altına girmesine sebep oluyor. Bu stresle başetmek için birçoğumuz kendimizce yöntemler geliştirmeye çalışıyoruz. Ya da çevremizden öğrendiğimiz yöntemlerle stres sorunumuzu çözmeye çalışıyoruz. Hatta ilaçlara başvuruyoruz.  Peki geleneksel tıp yöntemleri bu konuda ilaçsız bir çözüm sunuyor mu?

Türk Çin Kültür Derneği’nin, Çin tıbbı uzmanı doktorlarla işbirliği yaparak kurduğu “Çin Tıbbı Doktorunuza Danışın” soru cevap sistemine gelen soruların azımsanmayacak kısmı son günlerde stresle başa çıkma hakkında.

Strese Bağlı Ağrılara Nasıl Çözüm Bulabiliriz?

Dr. Luo: Akupunktur ve bitkisel tedavi yöntemlerinden bazılarının mutluluk hormonu denilen serotonin maddesinin salgılanmasında çok faydası olmaktadır. Ayrıca bu yöntemlerin, strese bağlı baş, boyun, sırt,  bel – bacak ağrılarında ve psikolojik problemlerin giderilmesinde bu yöntemlerin önemli faydaları bulunmaktadır. Geleneksel Çin tıbbı yöntemlerinin anksiyete sorunlarında da etkili olduğu bilinmektedir.

Dr. Yuan: Diğer hastalıklarda olduğu gibi stres sorununda da akupunktur yönteminin nihai amacı vücudun Yin ve Yang dengesini yeniden kazanmasını sağlamaktır. Hastalığın ortaya çıkış mekanizması karışıktır. Akupunktur, vücudun hastalık sürecinde bozulmuş olan dengesini tekrar kazanabilmesi için Yin ve Yang arasında dengesizliği uzlaştırmaktadır.  Akupunktur ve yakı tekniğinin yin ve yang’ı uzlaştırmadaki rolü ise vücudumuzdaki meridyenlerle ilglidir.  Vücudumuzdaki meridyen noktalarının uyumu akupunktur ve yakı teknikleriyle sağlanarak hastanın stres ve bağlı ağrılardan kurtulması sağlanmaktadır.

Çinli doktorlara soru sormak isteyenler, Türk Çin Kültür Derneği’nin web sitesindeki formu doldurabiliyorlar. www.cinkultur.com

Sağlıklı Beslenme ve Popüler Diyetler

Sağlıklı Beslenme ve Popüler Diyetler

İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Dyt. Derya Fidan, popüler diyetler, sağlıklı beslenme ve yeme alışkanlıkları ile ilgili birçok altın önerilerde bulundu.

Özellikle eve kapandığımız dönem sonrası psikolojik durumlarımız beslenmemize yansıdı; başlıca mutluluk veren besinleri sayabilir misiniz? Ve bunların vücuda etkilerini?

Yemek yemenin güven, bağlanma, kaçma ve doyum sağlama gibi duygularla ilişkisi vardır. Aslında, bebeklikte anne sütü ile birlikte yemeğin ve besinin güven ve sevgi verdiğini öğrenmekteyiz.

Özellikle son dönemlerde besin tüketme isteğimizin olmasının arkasında ise hem içerisinde bulunduğumuz koşullardan “kaçma” hem de güvensiz olan dünyada müdahale edilmeyen kısıtlı aktivitelerden birinin yeme eylemi olması yatmaktadır.

Duygusal yeme durumunda siz daha ne olduğunu bile anlamamışken kendinizi buzdolabının önünde bulabilirsiniz. Ancak tam o sırada kendinize 1 dakika müsaade edip derin nefes alın. Kendinize farklı bir karar şansı verin.

Asla kendinize yasaklar koymayın. Yasak olan hep cazip değil midir?

Sadece kendinize yemek yemeden önce 5 dakika daha beklemeyi hatırlatın.

Beklerken kendinizi dinleyin. Bu sırada neler oluyor ne hissediyorsunuz bir bakın.

Peki duygusal açlığı kontrol altında tutabilmek için nasıl beslenmeliyiz?

Yeterli miktarda protein tüketin.

Kompleks karbonhidratlardan zengin beslenin.

Omega 3 kaynaklarından zengin beslenin.

Antioksidanlardan zengin beslenin.

Probiyotik desteği alın.

Hangi besibler size mutluluk verir diye düşünüyorsanız, yapılan çalışmaların güçlü  bağırsakların mutlu bir beyni sinyalize ettiğini söylüyor. Bu sebeple probiyotik bazlı besinlerden kefir, ayran, yoğurt gibi besinleri daha fazla alan insanlarda iritabl yani huzursuz bağırsak sendromu daha az görülüyor.

En çok sevilenler arasında çikolata başta geliyor diyebiliriz. Bitter çikolata içinde bulunan “feniletilamin” isimli maddenin uyarıcı etkisi bulunuyor ve bu madde kişinin daha mutlu hissetmesine neden oluyor.

Muz potasyum açısından yüksek olan bir meyvedir. Beden ve zihin sağlığı açısından etkisi büyük olduğundan, özellikle çocuk gelişiminde etkisi büyüktür ve bir seratonin kaynağı olarak da nitelendirilebilir.

Yağlı tohumlar sınıfında Ceviz yapısında bulunan triptofan isimli aminoasit sayesinde vücudun serotonin üretimini arttırdığından, mutluluk verici bir keyifte tüketilebilir.

Yeme alışkanlıklarını değiştirmek için nasıl bir plan yapmalıyız? Örneğin stresli bir dönemde değil de daha rahat bir dönemde bunu yapmak vb.

“Kendimi olduğum gibi kabul ettiģimde, değişebiliyorum. ” diyen Carl Rogers değişim paradoksları içinde en önemlisinden bahsetmiştir.

“Kendi değişimimiz”

Bununla birlikte pek çok alışkanlıkla yeme kavramını düşünüyoruz, acaba oda gerçekten değişken midir? Diye.

Evett yeme alışkanlıkları da değişkendir. Zaman, tad, besine ulaşabilme, kültür, çevresel ve ekonomik faktörler gibi birçok dış faktör beslenme alışkanlıklarımızı şekillendirir.

Aklımızda bazı besinler için doğru ve yanlışlar oluşur. Bazı besinler iyi bazı besinler kötü olarak şekillenebilir. Fakat bir besinin iyi yönlerinin çok sağlıklı olduğu, hiç zararının olmadığı anlamına gelmez.  Bu besin birimize çok iyi gelirken, diğerimiz için kötü bir tercih olabilir. Çünkü iyi veya kötü besin yoktur. Farklı kalorilerde farklı içeriğe sahip besinler vardır.  Zararlı olan aslında besinler değil onları nasıl pişirdiğimiz, hangi sıklıkta hangi porsiyonda tükettiğimizdir. Bu yüzden sağlıklı beslenme, diyet yapma süreçlerinizde besinleri “iyi” ve “kötü” şekilde sınıflandırmayın.

Kendinizi bu besinsel değişime hazır hissettiğiniz anda mutfak alışverişinizden başlayarak size uygun olduğunu düşündüğünüz değişimleri adım adım izleyerek yeme alışkanlıklarınız değiştirebilirsiniz.

Son dönemde ABD’de popülerleşen F-Faktör Diyeti de kişilerin sosyal hayatını aksatmadan yapabileceği beslenme biçimi ortaya koyuyor, bu konuda neler düşünüyorsunuz?

F-Factor Diyet, üç öğün yemek ve günde bir atıştırmalık yemeyi hedefliyor. Yağsız proteinleri yüksek lifli gıdalarla birleştirir ve kalorileri düşük, uzun süre tam kalmanızı sağlamak ve yoksunluk hissini önlemek için tasarlanmıştır.

F-Faktör Diyetinin birkaç aşaması var ve her biri, karbonhidrat hedefinize ulaşana kadar net karbonhidrat alımınızı artırır. Genellikle bir porsiyon yiyecek içindeki karbonhidrat miktarından lif içeriğinin çıkarılmasıyla hesaplanırlar.

Diyetinin günde 20-130 gram karbonhidrattan oluşan düşük karbonhidratlı bir diyet olarak kabul edilir.

 

  1. aşamada diyet, günde 35 gramdan daha az net karbonhidrat içerir. Bu yaklaşık 3 porsiyon karbonhidrat üzerine yayılmıştır. Bu, kilo kaybınızı başlatmak içindir.

 

  1. aşamada, günde 75 gramdan daha az net karbonhidrat içerir. Bu yaklaşık 6 porsiyon karbonhidrat üzerine yayılmıştır.

 

F-Factor Diyet’in son aşaması, süresiz olarak kalacağınız bakım aşamasıdır. Bu aşamada günde yaklaşık 9 porsiyon karbonhidrat veya 125 gramdan az net karbonhidrat içerir. Diyet, zayıflama yolunu destekleyebilecek, minimum düzeyde işlenmiş sağlıklı ve bütün yiyecekleri yemeyi vurgular.

Diyet’te önerilen yiyecekler, sağlıklı bir kilo almanıza ve korumanıza yardım ettiği bilinen bir besin maddesi olan lif bakımından da yüksektir. Lif yavaşça sindirilir, bu da sizi öğünler arasında daha uzun süre tok tutar

F-Faktör Diyetiyle ilişkili olası sağlık yararlarına rağmen, bu tür bir beslenme yöntemini benimsemeden önce bazı potansiyel olumsuzlukların göz önünde bulundurulması gerekir.  Diyet, egzersiz kilo kaybınızın rutininin bir parçası olarak önemini en aza indirir. Hatta egzersiz iştahınızı artırabilir, daha fazla yemenize ve kilo kaybını önlemenize yardımcı olur.

Ayrıca, temel besin maddesi olarak lif üzerine yapılan vurgu, diyetinizdeki diğer önemli besin maddelerini görme yeteneğinizi kaybetmenize neden olabilir. Lif önemli olmasına rağmen, sağlıklı ve sürdürülebilir bir kiloyu korumak için gereken tek besin değildir. Örneğin, protein ve yağ kilo kaybında önemli rol oynar. Çünkü sizi daha uzun süre tam tutabilir ve yakacağınız toplam kalori miktarını artırabilir

Dahası, aynı anda çok miktarda lif yemek şişkinliğe, krampa, gaza ve hatta ishale yol açabilir. Bunlar lifin işini yaptığını gösteren normal yan etkiler olsa da, fazla miktarda lif yemeye alışık değilseniz, alımınızı yavaşça artırmak en iyisi olabilir

 

Egzamanın belirtileri

Egzamanın belirtileri

Havaların soğumasıyla birlikte özellikle ciltte yaşanan kuruluk, egzama problemlerini de beraberinde getirmeye başladı. Konuyla ilgili merak edilenleri Memorial Şişli Hospital’dan Dermatolog Dr. Füsun Bilgin Karahallı’ya sorduk;

Egzama nedir? Hangi yaşlarda ve vücudun hangi bölgelerinde görülmektedir?

Egzama derinin dış  (çevresel) ya da iç etkenlere karşı geliştirdiği inflamatuar reaksiyon sonucu oluşan bir cilt hastalığıdır. Alevlenme olarak bilinen aktif dönemler ve semptom göstermeyen (veya çok az semptom gösteren) gerileme dönemleriyle seyreder.

Erken dönemlerde kızarık, sıvı dolu kabartıların olduğu, sızıntılı alanlar şeklinde başlayıp ilerledikçe kuru kabuklu kalınlaşmış lezyonlar şeklinde görülebilir. Her evrede az ya da çok kaşıntı olur.

Her yaşta görülmekle beraber bazı türler erişkinlerde bazıları bebek ve çocuklarda daha sık görülmektedir (Napkin dermatit daha çok 2 yaş öncesi bebeklerin bez bölgesinde görülür, Kontakt dermatit genellikle erişkinde görülmektedir, Atopik dermatit bebek, çocuk ve erişkinde görülmekle beraber erişkinlerde oran azdır).

Egzama saçlı deriden ayağa kadar her alanda görülebilir. Ancak yine egzamanın türüne göre vücudumuzdaki belli yerler tutulabilir. Atopik dermatit; bebeklik döneminde yanaklarda, kollar ve dizlerde sık yerleşirken, çocuk ve erişkinlerde kolların iç kısmı, dizlerin arka bölümü daha fazla tutulmaktadır.

Egzamanın türleri nelerdir? 

Atopik dermatit, Alerjik kontakt dermatit, İrritan kontakt dermatit, Napkin dermatit, Dizidrotik dermatit, Numuler dermatit, Kserotik dermatit (kış egzaması), Staz dermatiti (varis egzaması) gibi çeşitleri olmakla beraber kulak egzaması, göz kapağı egzaması, meme başı egzaması, el egzaması gibi vücudumuzda görüldüğü bölgelere göre de sınıflandırılabilir.

Egzama neden ortaya çıkar, kimlerde daha çok görülür?

Egzama çevresel ve kişisel birtakım etkenlerin bir araya gelmesiyle ortaya çıkar.

Çevresel faktörler olarak temas ettiğimiz irritan maddeler, kimyasal maddeler, güneş ışığı, radyasyon, ortam ısısı ve nemi sayabiliriz.

Kişisel faktörler olarak psikolojik stres, genetik faktörler, ilaçlar sayılabilir.

Örnek verecek olursak Atopik dermatitte; genetik yatkınlık, stres gibi kişisel faktörlerin etkisi olduğu kadar, çevre ısısı ve nemi, yünlü kıyafetler gibi irrite edici ajanlar, polen, hayvan tüyü gibi allerjenlerin de etkisi olabilmektedir.

Bazı meslek guruplarında da egzama türü hastalıklar sık görülebilir. Su ve irritan maddelerle temas eden temizlik işçileri, ev hanımları, kuaförler, inşaat işçileri, aşçılar, sağlık personeli bu gruplar arasındadır.

Egzamanın şiddeti bazı dönemlerde artış gösterir mi? Hangi dönemler egzamanın yoğun olduğu dönemlerdir?

Egzama kaşıntılı bir cilt hastalığıdır. Başlangıçta sulu ve sızıntılı olan lezyonlar kronikleştikçe kuru kabuklu, sert bir görünüm alır, ama her dönemde kaşıntı vardır.

Egzamanın türüne göre bazı tetikleyici ajanlar bulunmaktadır ve bunlara bağlı dönemsel tetiklenmeler olabilir. Stres, hava şartları, temas eden ajanlar, cilt kuruluğu zaman zaman egzamalarda hem tetiklenme, hem de şiddetlenme yapabilir.

Özellikle yaşlı hastalarda Kserotik dermatit (kış egzaması) kış aylarında cildini nemlendirmeyenlerde çok görülmektedir. Atopik dermatitte kuruluk arttıkça ataklar artmaktadır. Dizidrotik dermatit dediğimiz grup ise özellikle yaz aylarında terlemenin artmasıyla daha fazla görülmektedir.

Egzama problemi yaşayan kişiler semptomları nasıl azaltır? Günlük bakımları nasıl olmalıdır?

Egzama hastalığı semptomların şiddetine, yerleşim yerine ve hastanın yaşına göre tedavi edilir. Alevlenme dönemlerinde kortikosteroidli kremler ve nemlendirici ajanlar en sık kullanılır. Bunlarla beraber başka lokal ve sistemik tedaviler de bulunmaktadır. Hastalığın atak zamanı geçtikten sonra iyilik halinin devamı için mümkün olduğu kadar tetikleyici ajanlardan uzak durulmalı ve nemlendiriciler ihmal edilmemelidir.

Su ve sabunla uzun süreli temas derinin doğal koruyucu tabakasının kaybına neden olmaktadır. Bu nedenle;

  • Ellerin temizliğinin sabun yerine derimizin pH’ına uygun, kokusuz ve renksiz bir temizleyiciyle yapılması daha uygundur.
  • Sıcak veya soğuk su yerine ellerin ve vücudun ılık su ile yıkanması daha uygundur.
  • Özellikle hastalığın uzun seyirli (kronik) formunda nemlendiriciler derinin kaybettiği nemi kazandırmaya yardımcı olabilir ve bu yüzden sık olarak günlük kullanımları önerilir.

Egzama problemini tamamen çözmek mümkün müdür?

Egzama genellikle alevlenme ve düzelmelerle seyreden uzun seyirli (kronik) hastalıklardandır. Seyri değişkenlik göstermekle birlikte özellikle Atopik dermatit yaşla birlikte gerileme göstermektedir. Akut alevlenme dönemini tedavi ettikten sonra tetikleyici olan etkenlerden uzak durmak ve cildi günlük nemlendirmek atak sıklıklarını mümkün olduğu kadar azaltacaktır.

Egzama problemi yaşayan kişilerin güneşe çıkması sakıncalı mıdır? Güneş kremi kullanmaları gerekir mi?

Egzama hastalarının güneşe çıkmasında bir sakınca yoktur. Güneş koruyucu da kullanabilirler. Ancak kullandıkları koruyucu genellikle egzamaya yatkın ciltler için özel olmalıdır.

Egzama problemi yaşayanlar daha konforlu bir hayat için dermokozmetik ürünleri mi kullanmalıdırlar?

Dermakozmetik ürünler ve bu alanda endike tıbbi cihaz kremler atak sıklığını, belirtileri azaltmada önemlidir ve kullanılması gerekir.

Özellikle nemlendiriciler derinin bariyer fonksiyonunun bozulması ve deriden su kaybının artmasıyla oluşan deri kuruluğunu gidermede çok önemlidir. Çünkü deri kurumaya başladığında oluşan çatlaklar, allerjen ve irritan maddelerin deriden kolaylıkla girmesine, böylece egzama oluşturmasına sebep olur. Nemlendiriciler aktif inflamasyon bulguları olmasa bile günlük birkaç kez ve banyo sonraları özellikle kullanılmalıdır.

Pandemide ev kazaları arttı!

Pandemide ev kazaları arttı!

Yaklaşık bir yıldır günlük yaşantımızı derinden sarsan ve hem yetişkinlerin hem çocukların hiç olmadığı kadar evde zaman geçirmesine neden olan Covid-19 pandemisi sürecinde ev kazalarında da artış yaşanıyor. Acıbadem Taksim Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Yasemin Eraslan Pınarcı, ev kazalarından en çok etkilenenlerin başında çocuklar, yaşlılar ve kadınların geldiğini; oysa alınacak önlemlerle kazaların en az seviyeye indirilmesinin mümkün olduğunu belirterek “Evlerimizde alacağımız önlemlerle yaşam alanlarımızı bizim ve çocuklarımız için daha güvenli hale getirebiliriz. Çocukların merakını baskılayacak uygulamalar yerine güvenli bir çevrede yaşamalarını sağlayarak yaralanmalarını önlemek en etkin yaklaşım olacaktır.” diyor. Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Yasemin Eraslan Pınarcı, en sık karşılaşılan ev kazalarını ve alınabilecek 10 etkili önlemi anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Kitaplıkları duvara sabitleyin

Odalarda ve mutfakta düşme riski bulunan kitaplık, raf, dolap ya da televizyon gibi eşyaların duvara sabitlenmesi kazaların önüne geçmeyi sağlıyor.

Balkona korkuluk şart

Ev kazalarının başında gelen düşme ve çarpmaları önlemeye yönelik tedbirler alarak üzücü sonuçları engellemek mümkün oluyor. Dr. Yasemin Eraslan Pınarcı, balkonlarda en az 1 metre yüksekliğinde korkuluk olmasının, dikkat edilmesi gereken en önemli noktalardan biri olduğunu belirtirken, balkonlarda çocukların üzerine tırmanacağı sandalye gibi eşyalar bulundurulmasının da kazaya davetiye çıkardığından, bu tür eşyaların balkonda tutulmaması gerektiğini söylüyor.

Pause Sağlık

Pencereye güvenlik kilidini ihmal etmeyin

Zeminden yüksekliği az olan pencerelerin en fazla 10 cm açılacak şekilde güvenlik kilitleri ile koruma altına alınması gerekiyor.

Kaymayan kilim tercih edin

Çok katlı evlerde merdiven başına ve sonuna güvenlik kapısı konulmasını, merdiven alanlarının iyi aydınlatılmasını da öneren Dr. Yasemin Eraslan Pınarcı, özellikle kaygan yüzeylerde kaymayan kilim ve paspas tercih edilmesinin şart olduğunu, aksi halde düşme sonucu yaralanmaların sık meydana gelebildiğini söylüyor. Öte yandan masa, sehpa gibi keskin ve sivri kenarlı eşyalara koruyucu takılması ile de ciddi yaralanmalar önlenebiliyor.

Çekmecelere kilit taktırın

Kapı tutucular ve parmak koruyucularla parmak ve el sıkışması riski azaltılabilir. Çocukların bıçak gibi kesici aletlere ulaşmalarını önlemek için mutfak dolap ve çekmecelerinde özel kilitler kullanılmalı.

Temizlik malzemelerinin kapağını açık bırakmayın

Evde, çocukların kolayca ulaşabileceği temizlik malzemeleri ya da ilaç gibi zehirli maddeler de kaza nedenlerinin başında geliyor. Acıbadem Taksim Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Yasemin Eraslan Pınarcı, “Ülkemizde çamaşır suyu gibi malzemelerin ambalajları dışında başka kaplara konulması ve bunların içilmesi sonucu zehirlenmeler oldukça sık görülüyor. Bu tarz maddeler kendi kutusundan başka kutuda muhafaza edilmemeli. Ayrıca kapağın açık ya da gevşek bırakılmamasına çok özen gösterilmeli. Çünkü bu tür hatalar bir anlık ihmale gelmiyor.” uyarısında bulunuyor.

Küvetleri dolu halde bırakmayın

Çocuklar suyla oynamayı çok seviyor ancak bazen büyükçe bir kaptaki birkaç santim derinliğindeki su bile boğulmalara yol açabiliyor. Bu nedenle evlerde geniş ağızlı kaplarda, kovalarda ve küvette su bulundurulmaması gerekiyor. 10 yaşına kadar çocukların banyo ve küvet gibi yerlerde kardeşleriyle ya da yalnız bırakılmaması da kazaları önlemek için önem taşıyor.

Küçük parçalı oyuncaklara dikkat!

Özellikle ilk bir yaşta çocuklar etraflarındaki nesneleri ağızlarıyla keşfettikleri için ellerine geçen her nesneyi ağızlarına götürüyor. Küçük nesnelerin boğaza kaçması ise ölümcül durumlara yol açabiliyor. Bu nedenle yerde ve çocukların ulaşabileceği alanlarda ağızlarına alabilecekleri küçük nesneler bulunmamasına dikkat edilmesi gerektiğini belirten Dr. Yasemin Eraslan Pınarcı “Küçük parçalara ayrılan oyuncaklar alınmamalı. Çocuk kıyafetlerine çengelli iğne, nazar boncuğu gibi objeler takılmamalı. Çocuklar 3 yaşını geçene kadar fındık, fıstık, çekirdek gibi boğazı tıkayabilecek gıdalar verilmemeli.” diyor.

Prizlere koruyucu takın

Evdeki her noktayı keşfetmek isteyen çocuklar için elektrik prizleri de cazip noktalardan biri. Bu da onları elektrik çarpmasına açık hale getiriyor. Prizlere koruyucu takılması, saç kurutma makinesi gibi eşyaların kullanılmadığı zamanlarda prizde takılı bırakılmaması gerekiyor.

Kibrit ve çakmak açıkta bırakılmamalı

Kibrit ya da çakmakla oynarken kendini yakan ya da yangına neden olan çocuklara sıkça rastlanıyor. Yanıcı ya da yangına neden olabilecek nesnelerin kesinlikle çocukların ulaşamayacağı kilitli yerlerde muhafaza edilmesi gerekiyor. Fırın ve ocakların açma/kapama düğmelerinin çocuk güvenlik kilidi ile kontrol altına alınması önem taşıyor. Ayrıca yemekler ocağın arka gözlerinde pişirilmeli ve tencere-tava sapları ulaşılamayacak şekilde içe dönük şekilde tutulmalı. Masa örtülerinin çekilmesi sonucu sıcak sıvı gıdaların dökülmesiyle haşlanma yanıkları da sık görülen ev kazaları arasında. Bunun için masa örtüsü kullanımından kaçının. Ayrıca ulaşılabilir yerlerde kaynar su dolu kap bulundurmayın.

Evde bu kazalarda artış yaşanıyor!

Evlerde en sık görülen kazaların “düşme ve çarpma, kesi, yabancı cisimle boğulma/tıkanma, suda boğulma, zehirlenme, yanık, elektrik çarpması ve ateşli silah yaralanmaları” olduğunu belirten Dr. Yasemin Eraslan Pınarcı, alınacak basit önlemlerle bu kazaların büyük ölçüde önüne geçilebileceğini vurguluyor. Dr. Yasemin Eraslan Pınarcı, evlerde ilk yardım çantası ve yangın söndürme tüpünün de bulunmasının çok önemli olduğunu belirterek; ayrıca ambulans, itfaiye, polis, zehir danışma gibi önemli telefon numaraları ile kan grubu, kronik hastalıklar gibi bilgilerin bir kartta yazılı tutulması gerektiğini söylüyor.

Covid sonrası rastlanan 5 psikolojik sorun

Covid sonrası rastlanan 5 psikolojik sorun

Yüzyılın salgın hastalığı Covid-19 enfeksiyonu kişinin sadece fiziksel sağlığını değil, ruhsal sağlığını da derinden etkiliyor. Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Dr. Barış Sancak “Covid-19 sonrası görülen ruhsal sorunların bir kısmı bedensel hastalıklarla karışabilmektedir. Bu nedenle ruhsal hastalıklar hakkında bilgi sahibi olmak, belirtiler açısından dikkatli olmak önemlidir. Salgının devam ettiği bugünlerde de psikiyatri kliniklerinde sıklıkla Covid-19 ile ilişkili sorunlara rastlamaktayız. Özellikle yoğun bakımda tedavi görmek zorunda kalan, hastalığı ağır geçirmiş Covid-19 hastalarında yoğun bir şekilde travma sonrası stres bozukluğu yaşanıyor. Tedavi ile kontrol altında olan ruhsal rahatsızlıkların alevlenmesiyle de sıklıkla karşılıyoruz.” diyor. Psikiyatri Uzmanı Dr. Barış Sancak, Covid-19 enfeksiyonu sonrası sık rastlanan 5 psikolojik sorunu ve Covid korkusunun hangi hastalıklarla karışabildiğini anlattı, ruhsal sağlığı korumaya yönelik önemli öneriler ve uyarılarda bulundu.

 

Anksiyete (Kaygı) bozuklukları

Yapılan araştırmalar Covid-19 geçiren kişilerin en az yarısında kaygı bozukluğu belirtileri görüldüğünü göstermiştir. Hastalıkla ilgili kaygılı düşünceler sıklıkla gün içinde kişinin aklına gelir. Kişi şikayetlerinin geçmeyeceğine dair olumsuz düşünceleri zihninden atmakta zorlanabilir. Kişinin internet ortamında belirtileri ile ilgili uzun saatler araştırma yaptığını da sık görüyoruz. Çarpıntı, nefes darlığı, sıkıntı hissi, ölüm korkusu, uyumakta güçlük gibi şikayetler kaygı bozukluğunu düşündürmelidir. Özellikle nefes darlığı ve çarpıntı gibi şikayetler Covid-19 sonrası bir süre devam edebiliyor. Bu nedenle kaygı bozuklukları gözden kaçabilir. Ayrıca pek çok psikososyal sebepten dolayı Covid-19 geçirmeyen toplumda da kaygı bozukluğunun arttığını gözlemliyoruz. Bu belirtilerin sizde olduğunu düşünüyorsanız, bir ruh sağlığı profesyoneline danışmalısınız.

Depresyon

Covid-19 geçiren kişilerin yarısında depresif belirtiler görülüyor, toplumda ise depresif şikayetlerde genel olarak artış yaşanıyor. Mutsuzluk, hayattan keyif alamama, iştah ve uyku değişiklikleri gibi şikayetler depresyonun önemli bulgularıdır. Yapılan çalışmalarda, depresyonun en tehlikeli sonuçlarından biri olan intihar davranışının da pandemi sonrasında arttığı gösterilmiştir. Sosyal izolasyon, belirsizliğe bağlı kaygılar, ekonomik problemler, geçirilmiş depresyon öyküsü ve Covid-19 hastalığını ağır geçirmiş olmak önemli risk faktörleridir. Kendinizde ve yakınlarınızda depresif şikayetler gözlemlediğinizde en kısa sürede destek almalısınız.

Zararlı alışkanlıklar

Araştırmalar pandemi sonrası alkol tüketiminin iki kat arttığını göstermiştir. Geçmişte alkol problemleri olanlar özellikle risk altındadır. Bu “kendini tedavi etme” çabası ciddi bağımlılık tablolarının ortaya çıkmasına neden olabiliyor. Ayrıca alkol ve madde bağımlılığı olan kimselerde Covid-19 enfeksiyonunun daha şiddetli seyrettiğini öne süren çalışmalar da mevcut.

Uykusuzluk

Covid-19 enfeksiyonu sonrası en sık görülen bulgulardan biri olan uykusuzluk, diğer ruhsal hastalıklara bağlı olabileceği gibi, tek başına da görülebiliyor. Henüz mekanizması tam olarak tespit edilmemekle birlikte, beyindeki hormonal ve biyokimyasal değişikliklerin sebep olduğu düşünülüyor. Bu durumu ayrıntılı bir değerlendirme sonucu uygun bir tedavi ile kontrol altına alabiliyoruz. Ayrıca pandemi döneminde genel toplumda kronik uykusuzluğun yüzde 40’lara vardığını görüyoruz. Ancak bazı kişilerde yaşam tarzı değişiklikleri bile bu durumu düzeltmek için yeterli olabiliyor. 

Travma sonrası stres bozukluğu

Psikiyatri Uzmanı Dr. Barış Sancak “Sıklıkla gözden kaçan bu rahatsızlık, özellikle hastanede yatan ağır Covid-19 hastalarında taburculuk sonrası yüzde 90 olarak görülebilmektedir. Özellikle yoğun bakımda tedavi gereksinimi olan hastaların, ruhsal travma yaşadığını görüyoruz. Yoğun ölüm korkusu, çaresizlik, umutsuzluk ve yalnızlık hisleri bu rahatsızlığın ortaya çıkmasına katkıda bulunuyor. Taburculuk sonrası akla istemsizce gelen ve hastane deneyimi ile ilgili kötü düşünceler, kabuslar, uykuya dalmada güçlük, hatırlatıcı uyaranlardan kaçınma davranışı bir aydan uzun süre devam ediyorsa tedaviye başvurulmalıdır. Bu rahatsızlık tedavi edilmediğinde kalıcı hale gelme riski taşımaktadır.” diyor.

Ruhsal sağlığımızı korumanın 10 püf noktası

  1. Arkadaşlarınız ve sevdiklerinizle online görüşmeler yapın
  2. Bağışıklık sistemini güçlendiren yaşam tarzı benimseyin
  3. Alkol ve sigara gibi zararlı alışkanlıklardan uzak durun
  4. Sağlıklı ve dengeli beslenin
  5. Günde iki litre su içmeye özen gösterin
  6. Her gün aynı saatte yatağa yatıp, her gün aynı saatte kalkın
  7. Hareketsizlikten kaçının
  8. Düzenli egzersiz yapın
  9. Gerekirse profesyonel destek almaktan kaçınmayın
  10. Hobi edinin, hobilerinize zaman ayırın

Yarıyıl tatilinde ailece etkinlikler gerçekleştirmeli

Yarıyıl tatilinde ailece etkinlikler gerçekleştirmeli

Bu yıl diğer yıllardan farklı olarak tiyatro, sinema, konser gibi etkinlikler, arkadaş buluşmaları ya da şehir dışı tatil planları yapmadan,  evimizde zaman geçirmemizi gerektiren bir yarıyıl tatili dönemine giriyoruz. Bu dönemi çocuklar için daha verimli geçirmekte ebeveynlere önemli görevler düştüğünü belirten Kl. Psk. Nermin Erdoğan, ailece yapılacak etkinliklerle hem kaliteli zaman geçirilebileceğini hem de aile içi iletişimin güçlendirilebileceğini hatırlatıyor.

2020-2021 eğitim-öğretim yılı yarıyıl tatili başlıyor ve uzaktan eğitime ara veriliyor. Çocuklar, örgün eğitime nazaran verimi daha az ve yabancı olduğumuz bu sürece adaptasyonda zorlandı. Uyku düzeni, ders verimliliği, sorumluluklar ve sosyalleşememek gibi birçok konu daha da gün yüzüne çıkan sorunlara sebep oldu. Yarıyıl tatilinin gelişiyle birlikte tıpkı eğitimde olduğu gibi tatil düzeninde de farklı olacak. Çocukların tatili daha faydalı geçirmeleri gerektiğini hatırlatan Uzm. Kl. Psk. Nermin Erdoğan, velilerin aklındaki “Bu süreç çocuğun eğlenerek geçirmesi gereken bir dönem mi?”, “Evde ne gibi etkinlikler yapabiliriz?”, “Tatili nasıl değerlendirebiliriz?” gibi birçok sorunun yanıtını veriyor.

Atılacak ilk adım çocukla iletişimi sağlıklı hale getirmek olmalı

Pandemi sürecinin tüm dünya için zor geçtiğinin ve herkesin bu sürece yabancı olduğunun altını çizen Uzm. Kl. Psk. Erdoğan, “Çocuklar bu süreçte sosyalleşme ihtiyaçlarını ne yazık ki hiç karşılayamadı ve onlar için zor bir dönem oldu. Verimli bir eğitim-öğretim dönemi geçirilmesi de mümkün olmadı. Çocuklar büyük oranda Covid-19 süreciyle ilgili kaygılar geliştirdi. Sürecin seyrinin öngörülemez olması nedeniyle yetişkinlerin geliştirdikleri korkular, televizyon, internet haberleri, sosyal çevremizle iletişimimiz sonucu aldığımız olumsuz haberler de bu dönemi çocuklar için daha da zor ve karmaşık hale getirdi. Tatil döneminde ilk adımımız çocuğumuzla iletişimimizi sağlıklı hale getirmek ve onu anlayıp sevdiğimizi hissettirmek olmalı. Pandemi sürecini çocuğun yaşına uygun şekilde, çocukta kaygı uyandırmayacak özenli cümleler seçilerek anlatılması, geçici olduğu ve maske-mesafe-hijyen kurallarına uyduğu takdirde bir zarar görmeyeceğini belirtmek gerekir. Kendi kaygılarımızı çocuğumuza yansıtmamak, çocuğumuzun korkular geliştirmesine sebep olması muhtemel gazete, televizyon ve internet haberlerinden, yakın çevremiz ile ilgili olan sohbetlerimizden uzak tutmalıyız” diyor.

Çocuğa telefon ve internet vasıtasıyla arkadaşlarıyla sosyalleşme imkânı yaratılmalı

Uzm. Kl. Psk. Nermin Erdoğan, ebeveynlerin çocuğa yüz yüze sosyalleşme ihtiyacının giderilmediği bu dönemde arkadaşlarıyla telefon ve internet vasıtasıyla buluşmasına imkân sağlaması gerektiğini hatırlatıyor. Ailece yapılacak etkinliklerle kaliteli zaman geçirerek, aile içi iletişimin güçlendirilebileceğini belirten Uzm. Kl. Psk. Erdoğan, şunları söylüyor: “Çocuğunuz yeteneklerini ve ilgilerini keşfedecek onu destekleyecek çalışmalar yapılabilir. Tüm aile uzun saatler kitap okuma etkinlikleri gerçekleştirebilirsiniz. Okuma saatinin ardından kitap üzerine tartışma konuları oluşturup etkili ve verimli saatler geçirebilirsiniz. Evde sorumluluk paylaşımları yapabilir, çocuğunuzdan size destek olmasını isteyebilirsiniz. Onun desteğinin işinizi kolaylaştırdığına dair sağlıklı geri dönüşler yapabilirsiniz. Onun ilgisini çeken bir konuyla ilgili araştırma yaparak, ardından da bu konu hakkında konuşabilirsiniz. Bu tatili kaliteli hale getirip çocuklarımızı da anlayarak, onların sorunlarına da değinerek; başa çıkamadığımız durumlarda da etrafımızdaki destek mekanizmalarından yardım alarak geçirmeliyiz.”

Hangi aşı ne zaman yapılmalı?

Hangi aşı ne zaman yapılmalı?

Covid-19 virüsünün bulaşmasını önlemek için yoğun bir şekilde sürdürülen çalışmalar, aşının kişisel sağlığın ötesinde toplumlar için ne kadar büyük bir öneme sahip olduğunu bir kez daha ortaya koydu. Covid-19 enfeksiyonu aylardır diğer hastalıkların önüne geçmiş gibi görünse de özellikle hepatit, kızamık ya da su çiçeği gibi aşı ile önlenebilir hastalıklar yayılmaya devam ediyor. Bu nedenle bebeklerin ve çocukların aşılarının düzenli olarak yaptırılması gerekiyor. Acıbadem Fulya Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Demet Matben, çocukluk çağı aşılarının ihmale, ertelemeye gelmeyeceğini vurgulayarak “Çocukluk çağı aşılarına karşı olan yaklaşım giderek büyüyor. Ancak aşı karşıtları hem kendi çocuklarının hem de toplumun sağlığını riske atıyor. Tüberkülozdan ölen, çocuk felcinden sakat kalan, kızamık salgınıyla beyin hasarı kalan çocukları günümüzde görmüyorsak, bu yapılan aşılamalar sayesindedir.” diyor. Aşılamanın özellikle pandemi sonrası toplum sağlığı açısından çok önemli olduğunun altını çizen Dr. Demet Matben, Sağlık Bakanlığı’nın aşı programıyla beraber bu kapsam dışında olan özel aşılardan bahsederek anne babalara ve ailelere önemli öneriler ve uyarılarda bulundu.

Hepatit B aşısı karaciğeri koruyor

Karaciğer iltihabı anlamına gelen ve çeşitli tipleri bulunan hepatit, en yaygın bulaşıcı hastalıklar arasında. Türkiye’de oldukça yaygın olan Hepatit B hastalığı, ilerleyen dönemde kronik hepatite ve siroza neden olabiliyor. Hepatit B virüsü, bu virüsü taşıyan anneden, kan ve kan ürünlerinin nakli, cinsel ilişki, küçük kesikler, kulak delinmesi, dövme, diş tedavisi, manikür ve pedikür işlemleri nedeniyle bulaşabiliyor. Yol açtığı sorunlardan korunmak için bebek doğar doğmaz yapılan Hepatit B aşısı, birinci ve altınca aylarda tekrarlanarak üç doz halinde uygulanıyor.

Beşli karma ile hastalıklara geçit yok!

Her biri birbirinden tehlikeli olan difteri, tetanos, boğmaca, çocuk felci ve menenjit hastalıklarından korunmak için “beşli karma” şeklinde uygulanan aşı, 2, 4, 6 ve 18. aylarda yapılıyor, ardından 4 ve 9. yaşlarda da tekrar edilmesi gerekiyor. Çocuklarda menenjite en sık yol açan bakterinin hemofilus influenza olduğunu belirten Dr. Demet Matben, “Bu aşı çocukları menenjitten de koruyor. Ancak Beşli Karma (DaBT-İPA- Hib) aşıların koruyuculuğu en az üç dozu yaptırdıktan sonra başlıyor. Bu nedenle ne kadar erken yapılırsa koruma o kadar erken dönemde başlıyor. İkinci aydan itibaren bu aşıların yapılması gerekiyor” diye bilgi veriyor.

Zatürreye karşı pnömokok aşısı

Zatürre olarak geçen pnömokok aşısı, sinüzit ve zatürreden orta kulak iltihabına ve pnömokok menenjite kadar geniş bir koruyuculuğa sahip. Covid-19 virüsünün solunum yollarına etkisi nedeniyle bu aşının öneminin pandemi döneminde daha da arttığına vurgu yapan Dr. Demet Matben, “Pnömokok aşısı bebeğin 2, 4 ve 12. aylarında uygulanır” diyor.

Verem aşısı iz bırakmasa da korur

Verem geride kalan bir hastalık gibi görünse de ülkemizde hala yaygın bir sağlık sorunu sayılıyor. Bu nedenle BCG olarak bilinen verem aşısının uygulanmasının Türkiye açısından büyük önem taşıdığını kaydeden Dr. Demet Matben, “2. aydan itibaren uygulanan aşı sol omuza yapılıyor. Aşının yapıldığı yerde bir yara izi oluyor. Ancak yara izi olmaması aşının tutmadığı anlamına da gelmiyor. Verem aşısı olduysa çocuğunuz verem mikrobuna karşı bağışıklık kazanmış oluyor” diye konuşuyor.

Kızamık, kızamıkçık, kabakulak üçlüsü

Toplum sağlığını yakından ilgilendiren kızamık, kızamıkçık ve kabakulak hastalıklarına karşı koruma sağlayan “üçlü aşı” bir yaşında yapılıyor, yoğun yan etki yapmıyor. Bir hafta, on gün sonra hafif ateş ve döküntü gelişebiliyor ancak bu belirtiler 3-5 günde geçiyor. Son 3-4 yıldan bu yana Avrupa’dan başlayan bir kızamık salgını olduğunu hatırlatan Dr. Demet Matben, “Türkiye’de ara sıra 9. ay ile 11. ay arasındaki bebeklerde ekstra doz kızamık aşısı uygulanıyor ve aşı kampanyaları düzenlenebiliyor.” diyor.

Su çiçeği aşısı bir yaşında yapılıyor

Döküntü yapan ve bulaşıcılığı çok yüksek bir hastalık olan su çiçeğinden korunmak için yapılan aşı da kızamık, kızamıkçık ve kabakulak aşılarıyla beraber 12. ayda uygulanıyor.

Hepatit A’dan korunmak mümkün

Türkiye’de çok sık görülen bulaşıcı hastalık olan Hepatit A, ellerden su ve yiyeceklerden bulaşıyor, karaciğeri etkiliyor. Çocukluk çağında 18 ve 24. ayda iki doz şeklinde uygulanan aşı ise bu yaygın hastalıktan koruyor ve herhangi bir yan etkisi bulunmuyor.

Rotavirüse ve menenjite savaş açan aşılar

Sağlık Bakanlığı’nın aşı takviminde yer almamasına karşın çocuk sağlığı açısından gerekli olan başka aşılar da bulunuyor. Bunlardan rota virüs ve meningokok aşıları öne çıkıyor. Rota virüsün çocukluk çağından çok sık görülen mikrobik olmayan ishal nedeni olduğunu belirten Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Demet Matben, “Çocukların yüzde 90’ı ishal, kusma, ateş şikayetiyle hastaneye gelir. Genel sağlık durumu bozukluğuna yol açabilen bu virüs, hayati riske de neden olabilir” diyor. Ağızdan alınan rotavirüs aşısının iki ya da üç doz uygulanan türleri bulunuyor. İlk uygulama genellikle 2 ya da 3. ayda yapılıyor. Erken çocukluk çağından itibaren görülen bir menenjit türü olan meningokokun, 24 saat içerisinde damar sistemini etkileyip kanama, pıhtılaşma bozukluğu ve çoklu organ yetmezliği ile yaşamı tehdit eden büyük bir sağlık sorunu haline gelebildiğini vurgulayan Dr. Demet Matben “İki türü bulunan aşı en erken 3. ayda uygulanıyor. Etkisi aşılamadan altı hafta sonra başladığı için erken uygulama önemli. Bir yaşın altındaki çocuklar daha yüksek risk taşıdığı için aşılama mümkün olduğunca erken başlamalı. Ancak ilerleyen yaşlarda da yapılabilir. Doz sayısı yaşa göre değişiyor” diye konuşuyor.

Çocuklarda kalp krizi geçirir

Çocuklarda kalp krizi geçirir

Çocukluk çağında görülen ani ölümlerin yüzde 99’u kalp hastalıklarından kaynaklanıyor. Aile öyküsünde 50 yaş altında kalbe bağlı ani ölüm belirlenen çocukların ise kalplerinin düzenli olarak kontrol edilmesi gerekiyor. “Kalp krizine bağlı ölümler erişkin yaşlarda daha sık görülmesine karşın çocukluk çağında da daha seyrek de olsa benzer ölümlerin olduğu bilinmektedir” diyen Acıbadem Ankara Hastanesi Çocuk Hastalıkları ve Çocuk Kardiyolojisi Uzmanı Prof. Dr. Mustafa Koray Lenk, ebeveynlere önemli uyarılarda bulunuyor.

Yaşları 12 ile 13 olan çocukların antrenman yaparken, oyun oynarken, sınıfta otururken ya da bisiklete binerken kalp krizi geçirerek yaşamını kaybettiğine dair haberler sıklıkla medyaya yansıyor. Bu yaşananların kalp kirizine bağlı ölümlere yol açabilecek kalp sorunlarına dikkat çeken Prof. Dr. Mustafa Koray Lenk, “Gerek çocuğun yaşam kalitesini artırmak, gerekse hayatını tehdit edecek kalp hastalıklarına karşı önlem almamız gerekiyor” diye konuştu.

Kalp kasının beslenme bozukluğu kriz nedeni

Kalp krizi olarak bilinen akut miyokard enfarktüsünü, “Kalbin tüm yapılarını besleyen koroner arter damarlarındaki daralma, tıkanma veya kasılmaya bağlı olarak kan geçişinin ani olarak durması ve kalp kasında oluşan doku ölümü” diye anlatan Çocuk Hastalıkları ve Çocuk Kardiyolojisi Uzmanı Prof. Dr. Mustafa Koray Lenk, şöyle devam etti:

“Kalp kasının yeterince oksijen alamaması sonucunda kalp kasında beslenme bozukluğu oluşur. Bu beslenme bozukluğu, kan akımı azalması veya kalp kasının oksijen gereksiniminin artması sonucunda gelişir. Koroner arterlerdeki kasılma veya daralmaya bağlı gelişen akım azalması kalp krizine neden olabiliyor. Ancak ciddi oksijensizlik durumlarında koroner kan akımı normal olsa bile kalp kasının oksijen kaynağı azalır. Bu duruma örnek olarak morarma ile beraber seyreden doğuştan kalp hastalıkları, ciddi kansızlık, genetik olarak nakledilen Ailesel Akdeniz kansızlığı verilebilir. Egzersiz gibi kalp kasının oksijen gereksinimi artıran durumlarda beslenme bozukluğu belirginleşerek kalp krizine yol açabilir. Çocukluk yaş grubu ve erişkin doğuştan kalp hastalıklarında kalp krizi bu zeminde ortaya çıkıyor.”

Nedenler yaşa göre değişiyor

Çocuklarda görülen kalp krizi nedenlerinin doğuştan ya da sonradan gelişebildiğini ve yaş grubuna göre değişiklik gösterdiğini söyleyen Mustafa Koray Lenk, “İki yaş altındaki çocuklarda daha çok kalple ilgili yapısal bozukluklar karşımıza çıkıyor. Sonraki yaşlarda ritm bozuklukları, kalp kasının zayıfladığı veya kalınlaştığı durumlar ve genetik hastalıklar kalp krizine yol açıyor. Kalp krizinin tehlike etmenleri hipertansiyon, şeker hastalığı, sigara kullanımı, daha önceden Kawasaki hastalığı geçirmiş olması, ailede ve çocukta kan yağlarının yüksekliği (trigiserid, özellikle kötü huylu kolesterol yüksekliği), ailesel kalp kası hastalıkları ve ailede erken yaşta ani ölüm öyküsü olmaktadır” açıklamasında bulundu.

Bu belirtiler varsa dikkat!

Kalp kasında beslenme bozukluğu olan yeni doğan ve süt çocuklarının öyküsünde en sık hastaneye başvuru nedeninin açıklanamayan solunum sıkıntısı ve beslenme zorluğu olduğunu aktaran Lenk, koroner arter anormalliği olan küçük bebeklerde ciddi ağlama krizlerinin ortaya çıktığını söyledi. Büyük çocuklarda ise kalp krizinin ‘Geliyorum’ diyen en sık belirtisinin göğüs bölgesinde yerleşen rahatsızlık hissi olduğunu aktaran Mustafa Koray Lenk “Kalp krizinde hastaların yüzde 67’sinde göğüste ağrı, baskı, yanma ve sıkışma yakınmaları bulunuyor. Bu bulguların saatlerce devam etmesi yerine 2-10 dakika gibi kısa süreli olması kalp krizini düşündürmelidir. Bunlarda göğüs ağrısı istirahatten çok egzersizle birlikte olmaktadır” dedi. Kalp krizi ağrılarının göğüsten başlayarak sol kola doğru yayıldığını belirten Mustafa Koray Lenk, çocuklarda görülen ağrılar konusunda şu noktalara dikkat çekti:

“Çocuklardaki göğüs ağrısının kalp krizi kaynaklı olup olmadığının göstergesi, ağrının sona erme şeklidir. Eğer koşma veya oynamayla ağrı geçiyorsa kalp krizi düşünülmemelidir. Baygınlık ve baş dönmesi bazen açlık bazen ayağa hızlı kalkma bazen de kalp krizi sonucu oluşabiliyor. Ancak göğüste rahatsızlık, nefes darlığı ile birlikte oluyorsa kalp krizi akla gelmelidir. Tek başına boğaz ve çene ağrısının kalp yönünden bir önemi olmamakla birlikte önce göğüsten başlayan daha sonra boğaz ve çeneye yayılan ağrılarda kalp krizi açısından değerlendirilmeli. Özellikle soğuk terleme ile göğüste olan ağrılar kalp krizinin habercisi olabilir. Hiçbir nedeni yokken ani başlayan ve geçmeyen nefes darlığında kalp krizi düşünülmelidir. Göğüs ağrısıyla birlikte bulantı, kusma, mide ağrısı ve yanma yakınmaları da kalp krizine dikkat çekebilir.”

Mutlaka uzmana danışın

Özellikle diyabet, kan yağı yüksekliği ya da tansiyon sorunu gibi rahatsızlıkları olan çocukların elektrokardiyografilerinin (EKG) mutlaka değerlendirilmesi gerektiğini anlatan Prof. Dr. Mustafa Koray Lenk “Ritim sorunu, çabuk yorulma, bayılma ve göğüs ağrısı yakınmalarında mutlaka çocuk kardiyoloji uzmanına başvurulmalı. Kalp krizinin en önemli komplikasyonları ritim bozukluğu ve kalp yetmezliği olduğu düşünüldüğünde fizik muayenede ritme, kan basıncına ve dolaşım yeterliliği bulgularına odaklanılmalı. Kalp krizi anında çocuklarda terleme, kül rengini andıran solukluk, el ve ayakların soğukluğu bulunabilmektedir” diye bilgi verdi.

Spora başlamadan önce kontrol şart

Çocukların sportif aktivitelere başlamadan önce kalp sağlığı açısından muhakkak değerlendirilmesi gerektiği uyarısında bulunan Çocuk Sağlığı ve Çocuk Kardiyolojisi Uzmanı Prof. Dr. Mustafa Koray Lenk, “MR ve bilgisayarlı tomografi ile koroner arterlerdeki genişlemeler, daralmalar ve diğer anormallikler gösterilmeli, kalp kası enzimleri alınan kan örneklerinde değerlendirilmelidir. Çocuğun sportif aktivitelere katılmasının uygunluğuna genel fizik muayene, EKG, Doppler Ekokardiyografi ve efor testleri sonrası karar verilebilir” diyerek sözlerini sonlandırdı.