Nurten Sancak “İlişkinin Dili Gizlidir”
Nurten SANCAK
“İlişkinin Dili Gizlidir”
Fark yaratmak ve hayatta iz bırakmak bu dünyada bence en çok kadınlara yakışıyor… İşte bu kadınlardan biri bu ay konuğum… Modern hayatın yorucu şartlarında; sorun yaşayan insanlara bilimin ışığında yol gösteren gerçek bir rol model. Kişisel ve mesleki ilgi alanının başında kadın, çocuk ve eğitimin yer aldığı çalışmalarıyla, sessiz ve derinden ilerliyor… İçinde görev aldığı sosyal sorumluluk çalışmaları, her yaş grubuna ve kurumlara verdiği eğitimler ise mesleki motivasyon kaynağı…
derginin bu ayki kapak konuğu; Hedefe Psikoloji Kurucusu Kıymetli dostum Klinik Psikolog Nurten Sancak… Tüm insanların doğuştan gelen yetenekleri ve öğrenme süreçlerinin var olduğunu hassasiyetle anlatıyor. Süreçlerin sürdürülebilir olması için“ insanların sosyal çevre ile kurulmuş birebir düzgün sıcak iletişimde olması gerektiğini, toplumdan soyutlanan insanın sosyalleşeme sürecini gerçekleştiremeyeceğini, ilişkilerin sıcak kalmasının hayattaki önemini “ belirtiyor… 2017 Aziz Sancar Girls In STEM projesinde “rol model” olarak yer alan sevgili Sancak ile Dünya Kadınlar günün kutlandığı bu ayın kapak söyleşisi için buluştuk. Bu keyifli buluşmada; “İlişkinin Dili Gizlidir isimli” yeni kitabını, yanı sıra günümüzde teknolojinin hayatımıza kattığı olumlu olumsuz etkileri, globalleşmenin insanlara etkisini, insan davranışlarında öne çıkan geçmişe özlemi, modern insanı en çok zorlayan durumları siz değerli okurlarımız için konuştuk.
SPOT: Geçmişte iletişim çok güçlüydü. İnsan yalnız değildi. Şimdi insanlar kendilerini teknolojinin getirdiği yenilikleri ihtiyaç ötesi kullanarak, farkında olmadan içe dönük hayatlarının mimarı oldular.
SPOT: Hani derler ya ifrattan kaçınmak; hangi uçta fazlaysanız kötü, özellikle teknoloji kullanımı konusunda, ortalarda yürümek yani yeteri kadarını kullanmayı becerebilmek doğru olandır.
SPOT: Değişen yaşam koşulları kişilerarası ilişkileri de etkilemekte elbette. Öncelikli olarak hem kadın hem erkek yalnızlığı öne çıktı ve kendi içinde kuvvet kazandı.
SPOT: Elbette her ilişkiye uyarlanabilecek sihirli bir reçete maalesef yoktur. Çünkü ilişkilerde tek bir doğru yoktur.
Global dünyada çok hızlı bir değişim var. Bu değişimlerin de toplumların yaşam tarzına hızla etki ettiği bir zaman diliminde olduğumuzu düşünüyorum. Yapılan araştırmalara bakıldığında ise ülkemizde öne çıkan en güçlü tutum “geçmişe özlem”… Ne dersiniz? Değişim var elbette, Her şey çok hızlı değişiyor ve dönüşüyor. Buna paralel olarak insanlar da yenileniyor. Yani çağ değişiyor. Düşünün çocukluğunuzdaki yaşam tarzları nasıldı? Bundan yirmi beş yıl önce otuz yıl önce nasıldı? Bir önceki kuşağın yaşam tarzı nasıldı? Bir kere bugüne kıyasla daha sakin bir hayat yaşanıyordu diyebiliriz. Teknoloji bu kadar yoğun hayatın içine girmemişti. İnsan ilişkileri daha sıcaktı. Komşuluk kültürü vardı. İlişkiler daha samimi, İletişimin daha güçlü olduğu dönemlerdi. ‘’Neredeyse insanlar yalnızlık çekmiyorlardı’’ diye anlatır büyüklerimiz değil mi? Şimdi insanlar kendilerini teknolojinin getirdiği yenilikleri ihtiyaç ötesi kullanarak, farkında olmadan içe dönük hayatlarının mimarı oldular. Dolayısıyla, araştırmalarda en güçlü tutum olarak geçmişe özlem duygusunun çıkmış olması da çok anlaşılır bir veri.
İçe dönük hayatlar derken? “Globalleşme” dediğimiz şeyin güzel kabul edilebilir tarafları var. Ama diğer taraftan; kültürleri, yaşam tarzları ve birçok benzer olanın hepsini bir potaya alıyor, eritiyor ve tek tip insan yaratıyor. Bir de buna rekabet, hız çağı eklenince derin yalnızlık aslında burada başlıyor… Hız çağındayız ve orada korkunç bir rekabet var. İş hayatında da, özel hayatta da, her kes birbirinin üzerine çıkıp kısa yoldan bir şeyler yapmak istiyor. Öyle olunca da hayatı daraltıyoruz. Zorlaştırıyoruz. Ömür dediğimiz zaman dilimi belli zaten… Diyelim ki; en uzun yaşam örneğin 95 yaş ama nihayeti olan bir dönem. İş hayatı, öğrencilik hayatı, zorunlu olduğumuz bir takım hikâyeler var o hayatın içinde… Kalan zaman dilimi de koşturma ve anlamsız rekabetler için harcıyoruz.. Sadece yetişkinler değil çocuklara da bunu yüklüyoruz. Şurayı kazanmalısın… Şurayı okumalısın… O yarışa girmelisin.. Şunu demiyoruz çocuklara; tamam okunması gerekiyor ama kapasitesinin olduğu kadar yapacak… Kendi istek ve hayallerimizi aslında çocuklara yüklüyoruz. Oysa bir durup, yavaşlamak lazım, berberinde ne oluyor diye bir bakmak, görmek lazım..
Benim herkese anlatmak istediğim de bu aslında “sükûnet” ihtiyaçtır. Çocuklukta başlıyor her şey… Çocuk hangi okulu bitirirse bitirsin, tek başına akademik başarı hiçbir şeydir. Önemli olan akademik başarı ile birlikte sosyal hayat başarısıdır. Hatta bazen sosyal hayat başarısı akademik başarının da önüne geçiyor. İstediğiniz kadar iyi okullarda okuyun, eğer kişisel olarak mutlu değilseniz, o aldığınız akademik başarı ne iş hayatınızda ne özel yaşantınızda, ne de sosyal hayatınızda işinize yarayacaktır… Günümüzün en önemli sorunu bu…
Teknolojik hız karşısında yavaşlamak mümkün mü? Aslında olay insana dönüyor yine… Teknoloji gerekli, asla yadsımıyoruz bunu. Hayatımızda da olması lazım çünkü hayatımızı çok kolaylaştıran bir tarafı var. Fakat teknolojiyi sadece ihtiyacımız olduğu kadarını kullanma hususunu öğrenmekle ilgili ciddi bir sorun var. Hani derler ya ifrattan kaçınmak; yani hangi uçta fazlaysanız kötü, ortalarda yürümek yani yeteri kadarını becerebilmek doğru olandır.
Nedir bu sorunlar biraz açar mısınız? Maalesef teknolojiyi yalnızca sosyal medyadan ibaret sanıyoruz ve aslında güzel bir oluşumu fonksiyonel kullanamıyoruz. Gözlemlediğim kadarı ile insanlar sosyal medyanın esiri olmuş. Şimdi ve burada olup doyasıya o anın tadını çıkarmamızı engelleyen, en mutlu anımızda “en güzel pozu” yakalayabilme dürtüsüyle, anı ve duygularımızı dolu dolu yaşamayı unuttuğumuz bir zaman diliminde yaşıyoruz. Ayrıca bu gibi davranışlar farkında olmadan insanı kendi gerçekliğinden de uzaklaştırmaya başlıyor. Elinde olanlara değil olmayanlara odaklanmaya sürüklüyor, kendi mutluluklarından uzaklaştırıyor. Oysa kendisinin ailesiyle, çocuklarıyla mutlu güzel bir yaşantısı var belki de, fakat sunulan sahte sanal dünya insanı odağından kaydırıyor. Yani yaşamı ve anı pas geçmesine neden oluyor. Ne çabuk unuttuk, hayattaki en önemli, en kıymetli şeyin zaman olduğunu ve onu iyi değerlendirmek gerektiğini.
Diğer bir tarafta da herkesin dilinde olan çocuklara erken yaşta alınan telefonlar, teknolojik aletlerle ilgili de ciddi bir sorun var. Bu konu aslında çok tartışılan bir konu, çünkü göz önüne alınması gereken birçok etken var. Bir taraftan çağımızın getirilerinin gerisinde kalmamak, gelişmelere ayak uydurmak gerekiyor, dolayısıyla sıfır kullanım diye bir şey söz konusu olamaz. Uzmanların çocukların yaş gruplarına göre önerdikleri kullanım süreleri yaşlarıyla orantılı teknolojiye maruz bırakmaktır. Ama bunların yanında göz önüne alınması gereken en önemli nokta fonksiyonel oluştur. Çocuklara teknolojiyi doğru ve işlevsel kullanmayı öğretmemiz, bilinçlendirmemiz gerekir.
Nasıl ilerlemeli, süreci nasıl yönetmeli böyle bir noktada? Öncelikli olarak, çocukla ilgili tüm süreçlerde de olduğu gibi dikkat edilmesi gereken şey, çocuğun hayatına hâkim olmak. Hangi oyunları oynuyor, arkadaşları en çok hangi oyunları oynuyor, internette hangi siteleri gezmekten keyif alıyor, sosyal medyada hesapları var mı, son dönemin popüler oyunları/internet siteleri/sosyal medya platformları neler… Bu gibi soruların cevaplarını bilmek çocuk riskli bir davranış sergilemeden fark etme olanağı sağlar ve ebeveyne güvence yaratır. Tüm bunlar hakkında bilgi sahibi olabilmek içinse, çocukla sağlıklı bir iletişim ve ilişki kurmak, güven ortamı oluşturmak önemli. Hiçbir zaman korkutucu uyarılar, cezalar olmamalı, çünkü bu durum çocuğu gizliliğe itecek ve kontrolü zorlaştıracaktır. Yapılması gereken öncelikli olarak uzmanların yaş gruplarına göre önerdiği zaman sınırlamalarının dışına taşmamak. Tüm bunların yanında, sosyal medya, oyunlar ve teknolojik alet kullanımı sosyalleşmenin de bir parçasıdır. Çocukların hayatlarında sosyalleşmenin yeri yadsınamayacak kadar büyüktür ve öyle de olmalıdır. Bu sebeple kurallar ve izinler tartışılırken çocuğun sosyal statüsüne zarar vermeyecek kurallar koymak, arkadaşları ile ilişkisini kollamak işlevsel olacaktır.
Yetişkinlerde süreç nasıl olmalı? Dijital dönüşüm karşısında teknolojik hayat bizi ne kadar zorlasa da ihtiyaç duyduğumuz kadarını kullanabilmeliyiz. Örneğin telefonunuzda banka işlemlerinizi yönetmek için aplikasyonunuz olabilir. Ama bu hizmeti veren banka şubesi varsa ve sizin de vaktiniz varsa çıkıp, yürüyüp, bankaya gidebilmeliyiz, manava sipariş vermek yerine manava gidebilmeliyiz yani günlük hayattan kopmadan devam edebilmek önemli aynı eskiden olduğu gibi. İletişim sadece teknik bir terim değildir, insana dair bir şeydir. İletişmek için de sosyalleşmek gerekir. İnsan sosyalleşerek olgunlaşan bir varlıktır. Yani diğer canlılardan farklı olarak insan, doğuştan sahip olduğu yeteneklerini geliştirmek ve öğrenme sürecini sürdürebilmek için kendisi dışında bir çevreye ihtiyaç duyar. Dolayısıyla sosyalleşme-sosyal çevre insanın olgunlaşması için hayati öneme sahiptir. O yüzden ilişkilerin sıcak kalması lazım. Biz Teknolojiyi asla ret etmiyoruz. Hayatımızı kolaylaştıran şahane bir şey ama ihtiyaç çerçevesinde sosyal gelişimi bozmadan…
Yeni çıkan kitabınız ‘İlişkinin Dili Gizlidir’ bu ismine karar vermenizin nedenleri neler? Kitabım ALFA yayınlarından çıktı. ALFA Yayınları Genel Müdür’ü Sn. Vedat Bayrak’ın önerdiği bu ismi ben de çok sevdim. İçeriğin ruhunu iyi anlattığına inandığım bir isim oldu.
İlişkileri ele alış şekli itibariyle hepimizin farklı rollerdeki ilişkilerimizi zengin bir içerikle okuyuculara sunmuşsunuz. Hepsinin temelinde aile olmak bulunuyor. Günümüzde aile birliğini korumak ve ilişkileri yürütmek zorlaştı mı? Değişen yaşam koşulları kişilerarası ilişkileri de etkilemekte elbette. Öncelikli olarak hem kadın hem erkek yalnızlığı öne çıktı ve kendi içinde kuvvet kazandı. Yalnızlığa ilişkin kuvvet ve yönelim, yalnız kalabilme becerisi olumsuz bir durum değil aslına bakarsanız. Fakat insanoğlunun doğasında sosyal olmak ve her canlının yapısal gerçekliğinde çoğalmak olduğu için hayatın belli bir döneminde bir çift ilişkisi içerisinde olmak ve aile sisteminin kurulumunu sağlamak bireylerin hem psikolojik hem de fiziksel sağlıkları adına işlevseldir. Yoğun yaşam temposu, çoklu seçenekler, seçme ikilemleri ve sebat duygusuna ve sürece ilişkin yatırım azalması ilişkilerin çok daha kısa sürmesi, evliliklerin bitmesi ya da aslında başlamamasına sebep olarak gösterilebilir.
Sağlıklı ve uzun soluklu bir ilişki kurmak için genel kurallar ya da ‘olmazsa olmazlar var mı? Elbette her ilişkiye uyarlanabilecek sihirli bir reçete maalesef yoktur. Çünkü ilişkilerde tek bir doğru yoktur. Her ilişki kendine has, bir o kadar da karmaşıktır. Dolayısıyla ilişkileri, sağlıklı ve sağlıksız diye değerlendirmek yerine, ilişkinin işlevsel olan veya olmayan taraflarına bakmak daha doğru bir yaklaşım olur. Ancak ilişkinin işlevsel veya tatminkâr olup olmadığını anlamak için dikkat edilecek şeylerden söz edilebilir. Öncelikle partnerimizin yanında kendimizi nasıl hissettiğimiz önemlidir. Mutlu musunuz, rahat mısınız, güvende hissediyor musunuz ya da kaygılı, gergin, huzursuz mu hissediyorsunuz? Ayrıca; doyum alınan ilişki, duygusal ihtiyaçlarımızın karşılandığı ilişkidir. Bu ihtiyaçlar; sevgi, saygı, destek, onaylanmak, takdir görmek, güvenmek ve güvenilmektir. Elbette her ilişkide sorunlar, anlaşmazlıklar hatta kavgalar olur. Zaman zaman tartışmak, sonra orta yolu bulup, işi tatlıya bağlamak da ilişkiyi güçlendirir. Ancak devam eden, çözülemeyen kısır döngüler ve çiftlerin birbirine duygusal olarak zarar verdiği ilişkiler sağlıklı değildir. Son olarak, mutlu çiftler birbirlerinin kişisel alanlarına saygı gösterirler. Birbirlerini sınırlamaları, kontrolleri, müdahaleleri yoktur. Her zaman söylediğim gibi yine tekrar etmek isterim, ilişkilerin olmazsa olmazı emek ve ilişkiyi sürdürmek için niyetin olmasıdır.
Hedefe psikolojik danışmanlık olarak, sosyal medyada da bilgilendirici paylaşımlar yapıyorsunuz. Hangi alanlarda paylaşımlarınız oluyor? Sosyal medya kullanımının bizim sektör adına çok zor olduğunu düşünüyorum. Paylaşımlar üzerinde oldukça düşünmemiz gerekiyor. Çünkü biz çok yoğun psikoterapi çalışmaları yürütmekte olan ve çok geniş bir danışa portföyü ile çalışıyoruz. Bu durumda, paylaşımlarımızın hiç biri, hiç kimsenin hayatına aslında dokunur olmamalı. Bu öncelikli hassasiyetimiz. Biliyorsunuz çok fazla kişi psikoterapi çalışmaları ile ilgili paylaşım yapıyor, bunların bir kısmı alanda ki genç uzmanlar için yazılmış etik ve değerli çalışmalar. Ancak kimi zaman gözümüze, seansı hakkında yazan ve onu okuyan danışanın ne düşüneceğini hesap etmeyen yazı ve yayınlar da çarpmıyor değil.
Bu sebeple sosyal medyada daha çok kurumsal çalışmalarımıza, bilimsel araştırmalarımıza atıfta bulunmaya, ekip arkadaşlarımızla keyifli bir şekilde çalıştığımız anları, içinde bulunmaktan gurur duyduğumuz sosyal sorumluluk projelerini paylaşmaya gayret gösteriyoruz. @hedefepsikoloji de en sık yaptığımız paylaşımlarımız ise herhangi bir kimseyi sadece ‘düşünmeye’ teşvik edecek kimi hap bilgiler ya da söylemler üzerinden ilerliyor.
Genel olarak psikologlar sosyal medyanın bilinçsiz kullanımında olumsuz sonuçlar olabileceğini söylüyor. Denge nasıl kurulmalı? Alan dışı kişilerin kullanımından söz ediyoruz sanırım. Evet, her durumda olduğu gibi aşırı ve bilinçsiz kullanım işlevsizliğe sürüklemekte bireyleri… Profesyonel kullanım amacı haricinde de sosyal medyanın kişilere katkısı var aslında. Kimi bireyler sosyal medyada sanal bir gerçeklikte, sanal bir kişi olarak kimlik bulabiliyorlar. Bu durum, bu kişileri sosyal medya kullanım anları haricinde gerçeklikten uzaklaştırmıyor ise sıkıntı yok diyebiliriz. Yani kendine güveni olmayan bir kişi sosyal medya da başka bir isim ise ‘sosyalleşiyor’ olabilir. Bu kişi eve kapanmıyor, iş/okul hayatına devam ediyor ve kendi gerçek gerçekliğini yaşayabiliyor ise, bu onun özel alanı veya hobisidir denebilir. Ancak, başka bir kimlik üzerinden ya da gerçek kimliği ile sosyal medya aslında kişilerin ‘acımasızlaştığı’ da bir yere varabiliyor. Kişiler, sosyal medya arkadaşlarına ya da ünlülere çok kolay bir şekilde, acımasızca ‘şiddet dili’ kullanıyorlar. Hayatları hakkında sınırsızca yorum ve ifadelerde bulunuyorlar. Tam da bu durumu yansıtan çok başarılı bilim kurgu dizileri var, tavsiye ederim izlemelisiniz…
Sosyal medya gerçekliği, hayatın gerçekliği ya da hangi gerçeklik? Kendimize sormamız gereken bir soru olduğunu düşünüyorum…
Psikolojik Danışmanlık Merkezinizdeki danışanlarınız, en çok hangi konularda size müracaat ediyor? Sizin gözlemlediğiniz belirgin değişiklikler var mı? Biz geniş bir ekibiz. Çocuk, ergen, aile, yetişkin, çift ve cinsel terapiler hakkında uzmanlığı olan birçok ekip arkadaşım var. Bu sebeple aslında bu uzmanlık alanlarına ilişkin tüm konular çok yoğun bir şekilde geliyor. Aslına bakarsanız hepsi birbirinden bağımsız konularda değil… Psikoterapi haricinde ise çok yoğun olarak kurumsal projelere ilişkin danışmanlık talebi almaktayız. Son yıllarda çalışan bağlılığı ve çalışan motivasyonu kurumlarda öncelikli konulardan olduğundan, bu parametreleri mümkün kılabilmek adına kurumlara çalışan destek programları sunmaktayız. Ayrıca eğitim kurumlarına danışmanlık ve öğretmen eğitimleri bir diğer yoğun çalışma alanımız.
Yeni bir kitap yazma planınız var mı? Olursa hangi konuda yazmayı düşünüyorsunuz? Aklımda uzun zamandır olan bir fikir var ama ne zaman hayata geçirebilirim bilmiyorum açıkçası. Çünkü hali hazırda yürütmekte olduğum proje ve katılmam gereken konferanslar var. Gelecek Eylül gibi taslağı oluşturmaya başlayabilme hedefindeyim şimdilik. Yine genel okuyucuya hitap eden bir kitap olacak. Fakat bu sefer, psikopatolojilerin farklı gelişim aşamalarındaki seyir ve hallerini betimleyebilmek hayalindeyim.
+90 544 455 22 63


